3. Tek Parti Diktatörlüğü:
Siyasal aklın sınırları dahilinde kurtuluşu arayan öncü hareketler, devlet iktidarını ele geçirerek toplumu yukarıdan devlet eliyle dönüştürmeyi amaçlayan ütopik sosyalist hareketlerdir. Bu hareketler, 1789 Fransız Burjuva Devrimini model alan siyasal devrim projeleri geliştirdiler.
Devlet iktidarını ele geçirerek diktatörlük yoluyla toplumsal düzeni yeniden kurma fikri, François-Noël Babeuf’e (1760–1797) atfedilir. Babeuf, 1789 Devrimi sonrası Jakoben çizginin en uç temsilcilerinden biridir.
Babeuf çizgisini, daha sonra ütopik sosyalist Louis-Auguste Blanqui (1805–1881) sürdürdü. Blanki’ye göre sosyalizmin kurulabilmesi için, devrimci öncünün bir darbe yoluyla devlet iktidarını ele geçirmesi ve halkı eğitmeyi amaçlayan bir diktatörlük kurması gerekirdi.
Engels, Blanki’nin darbeci zihniyetini şu sözlerle eleştirdi:
“Blanki özünde siyasal devrimcidir. Blanki, sırf duyarlı olduğu için, halkın çektiği acıları hissettiği için sosyalisttir. Ama ne sosyalist teoriye sahiptir ne de toplumsal çözümler için pratik önerileri vardır. Blanki siyasal faaliyetlerinde esas olarak bir ‘eylem adamı’ idi. İyi örgütlenmiş küçük bir azınlığın, fırsatını yakaladığında devrimci ayaklanmaya kalkışarak, başlangıçta elde edeceği birkaç başarıyla halk yığınlarını peşinden sürükleyebileceğine ve böylece muzaffer bir devrim yapabileceğine inanıyordu. …
“Blanki’nin küçük bir devrimci azınlığın ani bir darbesiyle devrim yapılabileceği varsayımından çıkan sonuç, girişimin başarısından sonra bir diktatörlüğün kurulması gereğidir. Şüphesiz ki bu, devrimci sınıfın, yani proletaryanın bütününün diktatörlüğü değil, fakat ayaklanmayı gerçekleştiren ve bizzat kendileri de bir ya da birkaç kişinin diktatörlüğü altında örgütlenen küçük bir azınlığın diktatörlüğüdür.” (F. Engels, “Blankici Komün Mültecilerinin Programı”, 1874, MESE, İng. c. 2, s. 381.)
1848 devrimleri sonrasında Fransız devrimci literatüründe “diktatörlük” kavramı, komitacı bir azınlığın iktidarı anlamında kullanılıyordu. Marks ise küçük bir seçkinler grubunun iktidarı yerine, sınıfın kurucu özne olarak bir bütün hâlde sürekli müdahalesini ifade eden “proletaryanın sınıf diktatörlüğü” kavramını geliştirdi:
“(Fransa’da – YZ) proletarya gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanki adını taktığı komünizm çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğinin beyanıdır, genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasına, sınıf farklılıklarının dayandığı bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerine tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmasına, bu toplumsal ilişkilerden doğan bütün düşüncelerin devrimcileştirilmesine zorunlu geçiş olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.” (K. Marks, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”, 1850, MESE, İng., c. 1, s. 282.)
Şimdi, mülksüzlerin gidişata hep birlikte el koymasını savunan Marks’a rağmen, Lenin’in Blankici azınlık diktatörlüğüne nasıl sahip çıktığına bakalım:
“Tek parti diktatörlüğü kurmakla suçlandığımızda ve … bir birleşik sosyalist cephe önerildiğinde diyoruz ki: ‘Evet, tek parti diktatörlüğüdür bu! Bunu savunuyoruz ve bu pozisyonu değiştirmeyeceğiz. Çünkü bu parti, on yıllar içinde, bütün fabrika ve sanayi proletaryasının öncülüğünü kazanmıştır.’” (V. İ. Lenin, “Birinci Rusya Eğitim ve Sosyalist Kültür İşçileri Kongresi’ne Hitap”, 31 Temmuz 1919, TE, İng., c. 29, s. 535.)
“İşçi sınıfının diktatörlüğü Bolşevik parti tarafından, ta 1905’de, hatta daha öncesinde devrimci proletaryanın tamamıyla iç içe geçip birleşmiş parti tarafından yürütülüyor.” (V. İ. Lenin, “Kolçak’a Karşı Kazanılan Zafer Münasebetiyle İşçi ve Köylülere Mektup”, 24 Ağustos 1919, TE, İng., c. 29, s. 559.)
- “İşçi sınıfının diktatörlüğü Bolşevik parti tarafından … yürütülüyor.”
- Niye?
- Çünkü Bolşevik parti, “devrimci proletaryanın tamamıyla iç içe geçip birleşmiş parti”dir.
- İç içe geçtiğini nereden biliyoruz?
- Çünkü Lenin öyle söylüyor!
Yer, on birinci parti kongresi. Sanki Zati Sungur zihinleri hipnoz sarkacına bindirmiş, akort ediyor. Matruşka bebek içinden matruşka bebek çıkıyor:
“Bu toplumda devlet burjuvazi tarafından değil, fakat proletarya tarafından yönetiliyor. ‘Devlet’ dediğimiz zaman kendimizi, proletaryayı, işçi sınıfının öncüsünü kastettiğimizi anlamak istemiyoruz. Devlet kapitalizmi, bizim dizginleyebileceğimiz ve sınırlarını çizebileceğimiz kapitalizmdir. Bu devlet kapitalizmi devletle bağlantılıdır ve devlet de işçilerdir, işçilerin ileri kesimidir, öncüsüdür. Biz devletiz.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresi’ne Rapor”, Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 278.)
Devleti proletarya yönetiyor… O halde devlet işçilerdir… Devlet işçilerin ileri kesimidir… Devlet işçilerin öncü kesimidir… Zihinler böyle kıvama getirildikten sonra bakla ağızdan çıkıveriyor: Yoldaşlar, biz devletiz, devlet biziz! Hurraa, alkış kıyamet!
Lenin’in kurguladığı bu zihinsel girdap, daha sonra “devlet genel sekreterdir”e kadar gitmiştir.
Devir, câhiliye devri. Zihinler nasipsiz. Zamanın ruhu her nabza göre şerbet veren kokteyl teorilere yansıyor. Blanki şerbeti, o dönemki “kurtarıcı” partiler katında pek muteber. Bolşevik kokteylde de bolca Blanki var. Komitacı halaskâr damarın Osmanlı’daki temsilcisi ise İttihat ve Terakki.
“Leninizm yolumuzu aydınlatıyor”! Eline tutuşturulan o fenere iyi bak! O fenerde Blanki var, Enver var, Talat var!
Proletaryanın sınıf diktatörlüğü, proleter yığınların, mülksüzlerin, ezilenlerin hep birlikte yönetim işlerine müdahil olmak suretiyle devleti pratikte tasfiye etme sürecidir. Devleti inkâr mücadelesi, devlet iktidarını ele geçirmeye odaklı siyasi stratejilerin de eleştirisini içerir. Çünkü devletin pratik eleştirisi, yukarıdan kararnamelerle değil, fakat aşağıdan geniş yığınların bütün iktidarı toplumsal gövdeye geri kazanma mücadelesiyle gelişir.
Halk sınıfları içinde farklı eğilimlerin bulunması gayet doğaldır. Sosyalist devrim, bütün bu eğilimlerin karşılıklı etkileşerek hem toplumsal zemini hem de kendilerini dönüştürmesiyle ilerler. İşçilerin, mülksüzlerin, ezilenlerin yığınsal olarak gidişata el koyması, ancak doğrudan demokrasiyi hayata geçiren çeşitli özyönetim organlarıyla, çok sesli, çok partili örgütlenmelerle mümkündür.
1917 Ekim darbesi ile devlet iktidarına el koyan Bolşevik parti, halk sınıflarının kazandığı toplumsal iktidar alanlarını adım adım daraltarak Blankici azınlık diktatörlüğüne yöneldi. 1921’de devrimin Kronştadt’daki son parlaması bastırıldıktan sonra tek parti diktatörlüğünün yerleşmesi hızlandı. İşçi sınıfının, halk yığınlarının yarattığı özyönetim organları söndürüldü; farklı görüşlerin ifade ve örgütlenmesi yasaklandı. Böylece, 1917 Şubat ayaklanması ile başlayan halk devrimi boğuldu ve kadim Rus devleti Sovyetler Birliği kılığında yeniden ayağa kaldırıldı.
4. Aldatıldık ey halkım:
Tarih, 27 Mart 1922. Lenin, on birinci parti kongresinde merkez komite raporunu okuyor. Bundan bir yıl önce, üretim artsın diye Yeni Ekonomi Politika’ya geçilmiş. Ama devlet yeni politikayı iyi uygulamamış:
“Devlet bizim elimizde, fakat devlet bu geçen bir yıl boyunca Yeni Ekonomi Politika’yı istediğimiz gibi mi yürüttü? Hayır. … Peki nasıl yürüttü? Aygıt, kendini yönlendiren ele itaat etmeyi reddetti. Sanki sürücüsünün istediği yöne değil de başkasının istediği yöne giden bir araba gibiydi.” (İbid., s. 279.)
Devletçi sapmayı aklayan batıl teoriye göre, devlet bir araçtır, tıpkı araba gibi bir araçtır. Önemli olan, bu aracı hangi sınıfın kullandığıdır. Devlet aygıtı, eğer burjuvazinin elindeyse burjuva devlettir, kötüdür! Eğer proletaryanın elindeyse proleter devlettir, iyidir!
Gelgelelim, “devlet bizim elimizde” olmakla birlikte, devlet “kendini yönlendiren ele”, yani Bolşevik yöneticilere itaat etmemektedir. Acaba neden? Raporun teşhisine göre “çünkü bizim komünist idarecilerin idari yetenekleri eksiktir”:
“Rusya proleter devletinin elindeki ekonomik güç komünizme geçişi sağlamaya yeterlidir. O hâlde eksik olan nedir? Açıktır ki eksik olan şey, idari işlevleri yerine getiren komünistler katmanındaki kültürdür.
“Sorumlu mevkilerdeki 4700 komünistiyle Moskova’yı, bu muazzam bürokratik aygıtı, bu devasa yığını ele alıp sormalıyız: Kim kimi yönetiyor? Bu yığını komünistlerin yönettiğini söylemenin doğru olduğundan hiç de emin değilim. Doğrusu, komünistler yönetmiyorlar, yönetiliyorlar. … 4700 komünist yabancı bir kültürün etkisi altına girmedi mi? … Onların kültürü sefil ve aşağı da olsa, bizim sorumlu mevkilerdeki komünist idarecilerin kültüründen daha yüksektir. Çünkü bizim komünist idarecilerin idari yetenekleri eksiktir.
“Hükûmet dairelerinin başına atanan komünistler -ve bazen de usta sabotajcılar tarafından bir kalkan olarak kullanmak üzere bu mevkilere mahsus getirilen komünistler- çoğunlukla aldatılıyorlar.” (İbid., s. 288.)
Rapor, komünist topluma geçişi mümkün kılacak üretici güçler düzeyinin ne nitelikte olması gerektiğinden bihaber. Câhiliyet, rapora, ellerindeki ekonomik gücün komünizme geçiş için yeterli olduğunu söyletiyor! Rapor, komünizme geçecektik, fakat heyhât, gerekli idarecilik kültürümüz yok, onun için geçemiyoruz diye mâzeret beyan ediyor!
Rapordaki mâzeretin fikri akışı şöyle:
- Devletin elindeki ekonomik güç komünizme geçişi sağlamaya yeterlidir, ama ah ki ah, bir sorunumuz var!
- Nedir o sorun?
- Komünist idarecilerimiz devlet aygıtını yönetemiyor!
- Neden?
- Çünkü komünist idarecilerimizin idarecilik kültürü, yani idari yetenekleri eksik!
- Başka?
- Atadığımız komünistler biraz saf çıktı…
- Nasıl yani?
- Çoğunlukla aldatılıyorlar!
- Aaa!
- Ayrıca bazılarını o mevkilere usta sabotajcılar getirmiş!!
Lenin’in devlet bize itaat etseydi komünizme geçecektik diye hayıflanması, zihninin arkasındaki vahim varsayımı ele verir: “Komünizme devlet eliyle geçilir!” Lenin’in mimarı olduğu devletçi sapma işte budur!
Ah o eski memurlar yok mu
Lenin, 27 Mart 1922 tarihli “aldatıldık” analizini yedi ay sonra şöyle geliştirecektir:
“Dördüncüsü, suç devlet aygıtımızda. Eski devlet aygıtını devraldık ve bu bizim için talihsizlik oldu. Bu aygıt sık sık bize karşı işliyor. 1917’de iktidarı ele geçirdikten sonra hükûmet görevlileri bizi sabote etti. Bu bizi çok korkuttu ve ‘lütfen geri dönün’ diye yalvardık. Hepsi geri döndü, ama bu bizim için talihsizlik oldu. Şimdi kocaman bir memur ordumuz var, ama o ordu üzerinde gerçek bir kontrol sağlayacak kadar eğitimli kadrolarımız yok.
“Pratikte, siyasal güç kullandığımız burada, tepede aygıt bir şekilde işliyor. … Aşağıda Çar’dan ve burjuva toplumdan devraldığımız yüz binlerce eski memur var. Bunlar, kısmen kasıtlı olarak, kısmen bilmeyerek bize karşı çalışıyorlar. Bu meselenin bir günde halledilemeyeceği açıktır. … Sovyet okulları ve İşçi Fakülteleri kuruldu. Birkaç yüz bin genç eğitim görüyor. … Birkaç yıl içinde devlet aygıtımızı baştan aşağı onarabilecek geniş bir genç kadroya sahip olacağız.” (V. İ. Lenin, “Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’ne Rapor”, Kasım 1922, TE, İng., c. 33, s. 428-429.)
Yeni analizin söylediği şudur:
- Eski rejimden kalma yüz binlerce memur, “kısmen kasıtlı olarak, kısmen bilmeyerek bize karşı çalışıyor”.
- Çare?
- Eski memurların yerini almak üzere yeni kadrolar yetiştiriyoruz.
Lenin, yeni analizin iki yerinde, “bu bizim için talihsizlik oldu” diyor. Talihsizlikten kastettiği acaba nedir? Eski devlet aygıtını devralmış olmaları mı, yoksa eski memurları geri çağırmış olmaları mı?
Raporda eski devlet aygıtını devralmış olmaktan ötürü bir pişmanlık emaresi yok. Çünkü Lenin’e göre devlet sadece bir araç. Önemli olan, bu aracı hangi sınıfın kullandığıdır!
Cümleleri dikkatlice okuyunca anlaşılıyor ki, Lenin’in talihsizlik dediği, ellerinde yeterince yetişmiş eleman bulunmadığı için yüz binlerce eski memuru devralmak zorunda kalmalarıdır.
Raporda, toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerinin toplumsal gövdeden kopup devlet biçiminde sapkınlaşmasına karşı bir duruş yok. Devletin toplumsal erkleri gasp ederek toplumu iktidarsız kılmasına karşı bir itiraz yok. İktidarın bütünüyle tepede toplanarak aşağıya doğru bürokratik bir mekanizma hâlinde dayatılmasına karşı bir reddiye yok.
Tam tersine Lenin, bütün iktidarın, şahsına göre “burada, tepede” merkezileşmiş olmasından hiç de şikâyetçi görünmüyor: “Siyasal güç kullandığımız burada, tepede aygıt bir şekilde işliyor”. İyi de hani bütün iktidar sovyetlere, yerellere yayılmış sovyetler ağına geçecekti!
Lenin’e göre “burada, tepede” işler yürüyor, fakat aşağıda bürokratik aygıt işlemiyor. Ah, o eski memurlar yok mu, hep onların yüzünden! Ama birkaç yıl sabredin hele, hepsini kovup yerlerine bizim gençleri koyacağız!
Yüz binlerce genci proleter mekteplerde yetiştiriyoruz. Birkaç yıl içinde bizim gençler eski memurların yerini alacak. Böylece devlet, baştan aşağı proleter olacak, cici olacak. Cici devlet bizi komünizme götürecek!
Hakikatin şimşeği
1917 Şubat ayaklanmasının üzerinden dört yıl geçmiş. Devletçi sapma, devrimi batırmış. Durum sorgulanıyor: Nerede yanlış yaptık?
Devletçi sapmanın mimarı Lenin de zorda, günü kurtarmaya çalışıyor. Zihinler oyalansın diye habire bahane üretiyor. Muhalefeti bastırmak için baraj atışı yapıyor, tehdit savuruyor:
Geri kalmış ülkeyiz, câhiliz, Rus kötü işçi, idarecilik kültürümüz yok, aldatıldık, hep o eski memurlar yüzünden, bizi sabote ettiler, Almanya’da devrim olmadı, bize yardım gelmedi, kahrolsun dış güçler, beyazları desteklediler, bu muhalifler var ya, bunların alayı burjuva ajanı, bunlar hapse atılmalı, yurtdışına postalanmalı:
“Kronştadt modası partisizlik kılığına bürünmüş olan Menşevik ve Sosyalist-Devrimci ‘partisizlere’ gelince, onlar cezaevlerinde emniyet altında tutulmalı ya da Berlin’e, Martov’un yanına postalanmalıdır.” (V. İ. Lenin, “Ayni Vergi”, Nisan 1921, TE, İng., c. 32, s. 365.)
Lenin göz korkutmak ve tabanı efsunlamak için bu minvalde bir çuval lâf ederken, bir yerde hakikatin şimşeği çakıveriyor:
“Eski devlet aygıtını devraldık ve bu bizim için talihsizlik oldu.”
İşte bütün sorunların gelip düğümlendiği hakikat anı budur. Eski devlet aygıtını devralmak, istenmediği hâlde başa gelen bir talihsizlik değil, 1917 Ekiminde Bolşevik liderliğin taammüden işlediği kurucu günahtır.
Marks’a göre devleti devralmak devrim demek değildir. Tam tersine, gerçek bir halk devriminin devleti parçalaması gerekir:
“Benim On Sekizinci Brumiyer‘in son bölümüne bakarsan göreceksin ki, bir dahaki Fransız devriminin bürokratik-askeri makineyi artık eskisi gibi bir elden öteki ele transfer etmeye değil, fakat paramparça etmeye girişeceğini ilân ediyorum. Bu, Avrupa kıtasındaki her gerçek halk devrimi için elzemdir.” (K. Marks, “L. Kugelmann’a Mektup”, 12 Nisan 1871, Seçme Yazışmalar, İng., s. 247.)
1917 Şubat ayaklanması ile patlayan devrim, gerçek bir halk hareketi olarak, doğrudan demokrasi organlarını geliştirmek suretiyle devleti pratikte eleştirmeye, yani devletin gasp ettiği toplumsal erkleri geri almaya başlamıştı. Ekim darbesi ile devleti devralan devletçi sapma ise devlet iktidarına dayanarak siyasi üstünlük sağlama stratejisi uyarınca, halk hareketine karşı konum aldı.
Darbe hükûmeti, devletin pratik eleştirisini geliştirmekte olan fabrika komitelerinin, otonom örgütlenmelerin, anti iktidar inisiyatiflerin üzerine yürüdü, sovyetleri işlevsizleştirdi, muhalefeti yasakladı. Böylece, Şubat ayaklanması ile başlayan devrim, kızıl bayrak sallayan, sosyalizm lâfzını kullanan devletçi sapma tarafından adım adım geriletilerek bastırıldı. Devletçi sapma, devrimin darbelediği kadim devleti yeniden tahkim etti ve tek parti diktatörlüğü kurdu.
Geçen yüzyılda yaşanan “reel sosyalizm” trajedisi, devleti devralmanın objektif sonucunun devlet tarafından fethedilmek olduğunu kanıtladı.
Tarih muamması
Şimdiye kadarki tarih, insana yabancılaşmış faaliyetin yarattığı tarihtir. Yabancılaşmış faaliyet mistik sisler içinde olduğu için gerçek niteliğini açık etmez. Olaylar şifrelidir, olayların görünümleri gerçekte ne yaşandığını göstermez. Onun için tarih açıklanmaya, yorumlanmaya muhtaçtır.
Tarihin yorumu, bir doğa olayının sırrını başarılı bir deneyle çözüp işi orada bitirmeye benzemez. Yabancılaşmış faaliyeti inkâr etmenin maddi koşulları geliştikçe, bu temelde bütün dünyada mücadele birikimleri zenginleştikçe, yabancılaşmış faaliyetten kurtuluş teorisi de gelişir. Böylece, yabancılaşmış faaliyetin şifrelerini çözmenin maddi ve zihinsel koşulları geliştikçe, geçmişte yaşananlar gerçeğe daha yakın yorumlanır. Bu anlamda tarih, ileriye doğru yaratılır, geriye doğru yorumlanır. Tarihin geriye doğru yorumlanması, mücadelenin bugünkü ulaştığı yüksek tepeden geriye doğru bakmanın avantajından yararlanır.
Resmî ideolojiler kurulu düzeni haklı göstermek için kotarılır. Resmî tarih yazımı da geçmişe yönelik sistematik efsane üretimi yaparak resmî ideolojiyi besler. Ancak tarihin ilerleyişi öylesine zihin açıcıdır ki, toplumsal süreçler gelişerek mantıksal sonuçlarını ortaya çıkardıkça, resmî tarih anlatıları çökmeye, geçmişin şifreleri birer birer çözülmeye başlar.
1917 Şubat ayaklaması ile başlayan devrimin Ekim darbesinden sonra adım adım bastırılışı, böylece “reel sosyalizm”in tarih sahnesine çıkışı, uzun yıllar süren sosyalizm illüzyonuyla halkların kandırılışı ve en sonunda o illüzyonun da yıkılışı, bütün dünya mülksüzlerinin kurtuluş mücadelesine muazzam bir tecrübe kazandırmıştır.
Çarlık Rusyası, makine teknolojisine yeni geçmekte olan köylü ağırlıklı bir toplumdu. Bugünkü bilgi yoğun teknolojiler, yapay zekâ kolaylıkları o zamanın ufkuna girmiyordu. Sosyalist toplumu kurmak için, önce ona uygun nitelikte üretici güçlerin yaratılacağı, bütün insanlığın dönüşeceği uzun ve zahmetli bir tarihsel geçiş döneminin yaşanması gerektiği idrak edilememişti. Kısacası, o zamanki dünya, Marks’ın özgürlükçü mesajını alabilecek maddi olgunluk düzeyinde değildi.
Ekim darbesiyle iktidarı ele geçiren devletçi sapma, rejimi pekiştirmek için 1929’da azgın bir kolektifleştirme saldırısı başlattı. Kırsal nüfus devlet terörüyle geçim araçlarından yoksun bırakıldı. Böylece kırdan şehre nüfus ve kaynak aktarıldı. Kısa zamana sıkıştırılan bu yığınsal dönüşüm, yarattığı toplumsal trajediler bakımından, İngiltere’deki komünal toprakların köylüye kapatılması sürecine rahmet okuttu.
En vahşi ilkel sermaye birikimi yöntemleri kullanılarak ülkedeki tüm üretici güçler devletin merkezi kontrolü altına alındı. Sermayenin devrevi hareketinde para-sermaye ve meta-sermaye momentleri baskı altına alındı; böylece zorla çekip çıkarılan bütün kaynaklar üretken-sermayeye yönlendirildi.
Makine teknolojisine, hidrokarbon enerjisine dayalı üretici güçler düzeyi, sermayenin gerçek egemenliğini sağlayan üretici güçler düzeyidir. Tek parti rejimi, bu üretici güçler temelinde, sosyalizm kisvesi altında sermayenin gerçek egemenliğini kuran bir sanayileşme yolu izledi.
Bir yanıt yazın