Türkiye solunun 1960’lı ve 1970’li yıllarını derinlemesine tahlil eden Ergun Aydınoğlu’nun yukarda sözü edilen kitabı (Versus, 2007), konusuna ilişkin son derece yetkin ve analitik bir çalışma olmasına rağmen ne yazık ki hak ettiği ilgiyi görmemiş, hatta diyebilirim ki, bir ölçüde de, Türkiye solunun tutumu sonucu kasıtlı olarak görmezden gelinmiştir. Oysa, Türkiye solunun bu kritik 20 yılı üzerine düşünmek ve sonuçlar çıkarmak için paha biçilmez bir kaynaktır E. Aydınoğlu’nun kitabı.
Ben bu yazıda, sözü geçen kitaptan hareketle konuya ilişkin dikkat çekici noktalara yoğunlaşacak ve yeri geldikçe, bir ölçüde de eleştirel katkılarda bulunmaya çalışacağım.
“Tuhaf Çeşitlilik”
E. Aydınoğlu, kitabına, 2000’li yıllarda, Çağlayan’da bir 1 Mayıs yürüyüşünün tasviriyle başlar: Adlarını saymakla bitmeyecek örgüt ve flama bolluğu ve çeşitliliği nereden gelmektedir: “1917 sonrasında yaşanan yeni deneyler ve ardından İkinci Dünya Savaşı ertesinde yeni sosyalist rejimlerin kuruluşu, farklı ideolojik kutuplaşmalara yol açar ve Marksist-Leninist, Troçkist, Stalinci, Titocu, Maocu, Kastrocu, Enver Hoca takipçileri, Yeni Sol gibi yeni nitelemeler ortaya çıkar. En nihayet 1960’lı yıllara gelindiğinde ise, çeşitlilik iyice artacaktır. Bir süre sonra sol hareketleri krize giren bir dizi ülkede bu ve benzeri kavramlarla ifade edilen hareketler, bu kez yeni alt bölünmelere uğrar. Böylelikle de, herhangi bir 1 Mayıs’ta İstanbul Çağlayan meydanındaki tuhaf çeşitlilik sıradan bir gerçeklik olur.” (s. 9)
Aslında çeşitlilik olumsuzluğa ya da tuhaflığa değil, toplumsal çoğulculuğa işaret ettiği için esasen canlılık olarak görülebilir. Ancak E. Aydınoğlu’nun tasvir ettiği durumda bir canlılık ve çoğulculuk değil, birbirinin içinden bölünmeyle doğmuş ve birbirinin gözünü oymaya hazır küçük klik örgütlerinin söz konusu olduğu açıktır.
E. Aydınoğlu, bu aşırı bölünmenin nedeni olarak esasen Stalinist monolitik anlayışı görüyor ama bir adım daha atıp onun da temelinde Lenin’in monolitik örgüt anlayışının olduğunu tespit etmekten ısrarla kaçınıyor. Oysa bütün Stalinist kökenli örgütlerin temelinde, Lenin’in monolitik örgütlenme anlayışı, 1920 Komintern 2. Kongresinde kabul edilen “21 koşul” ve 1921 yılında 10. SBKP kongresinde kabul edilen “hizip yasağı” vardır. Bu yüzden, bir öncesinde başka bir örgütten dışlanmış bir hizip ilk iş olarak kurduğu yeni örgütte bu hizip yasağını uygulamaya sokar, kendi içindeki “hizipleri” tasfiye eder ya da örgüt merkeziyle ayrılığa düşen bir grup “hizip” olarak kendi kendini dışlar ve ayrı bir örgüt kurar. Böylece, Çağlayan Meydanı’ndaki “tuhaf çeşitlilik” ortaya çıkar. “Tuhaf çeşitliliğin” müsebbibi, Stalinizmden de önce bizzat Leninizmdir.
Berlin Duvarı Meselesi
E. Aydınoğlu, 1960-80 Türkiye Solu’nun tahliline girişmeden önce, dünyadaki “solun son çeyrek yüzyılda (özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile) dünya ölçüsünde –siyasal, ideolojik ve örgütsel planda – yaşadığı gerilemeler”den (s. 18) söz etmektedir.
Bu ve benzeri başka cümlelerden çıkan sonuca göre, solun yaşadığı gerilemelerde Berlin Duvarı’nın çöküşü belirleyici önemdedir. Oysa bu olay, sebep değil, sadece sonuçtur.
TİP Adlı Bir Sol Parti
TİP, 1961 Şubat’ında, son derece özgün bir sol örgüt olarak doğar. TİP’in kurucuları “sol kadro”lar değil, “yeni bir sendikacı kuşağın temsilcileridir” (s. 105). Bu sendikacıların, “sınıfla tüm maddi bağları kopmuş ‘sendika bürokratları’na dönüştüklerini iddia etmek de güçtür” (s. 105). Aydınoğlu’na göre, aynı dönemde çıkan ve esasen entelejensiyaya seslenen YÖN dergisinin de etkisiyle sendikacılar partiye bir “aydın aşısının” gerekli olduğunu fark edip, dönemin solcu aydınlarından M. Ali Aybar’ı partinin başkanlığına davet ederler (s. 107). Böylece, “… sendikacılar, solcu aydınlar, Marksist birikim ve Kürt aydınları, sancısız bir tarzda siyasi parti içinde bir araya gelmektedir. Bu gerçeklik, Türkiye’de kitlesel bir işçi partisinin doğumu için muazzam bir şans demektir” (s. 108). Ek olarak belirtmeliyim ki, bir başka şans da, Leninizmin esaslarına göre kurulmuş ve hiçbir zaman gelişme gösterememiş “TKP’nin … örgüt olarak mevcut olmayışı, bunun sonucu olarak da TİP’e katılmanın, TKP üyeleri için artık sadece kişisel bir karar ve yöneliş sonucu olmasıdır.” (s. 108)
Böylece, Türkiye tarihinde ve (dünya tarihinde de nadiren) ilk kez, Leninist örgütsel dayatmalarının dışında bir kitlesel sol parti doğabilmiştir. “Bütün bu olgular toplumsal muhalefetin radikal temsilcisi olarak TİP’in, ülke siyasetinin kalıcı bir unsuru haline gelme potansiyelini taşıdığını göstermektedir.” (s. 120)
YÖN’ün Katkısı
TİP’le aynı yıl (1961 Aralık’ı) yayın hayatına başlayan YÖN dergisi, “Türkiye’de ilk defa işçi sınıfı, sosyal demokrasi, Kürt sorunu ve kadın sorunu gibi, o dönem için son derece yeni konuları ele alma onurunu taşıyan bir dergidir” (s. 92). YÖN, 1930’larda Kemalist iktidarı desteklemek üzere bir süre yayınlanan ve yine aynı iktidar tarafından yayınına son verilen Kadro dergisinin tersine bir muhalefet hareketi olarak doğmuştur, dolayısıyla YÖN’ün, “Kadroculuğun yeni bir versiyonu ya da ‘yukarıdan devrim’ özlemlerinin savunucusu olarak değerlendirilmesi önemli bir eksikliktir” (s. 88). “… bu göreceli zenginliği dolayısıyla YÖN, birkaç kuşağın siyasal eğitiminde önemli bir işlev görebilecek ve kendisi ile birlikte yükselen TİP’in düşünsel plandaki evrimine katkıda bulunacaktır. 1960’lar sosyalizminin önemli siyasal ve teorik metinlerinden birisi olan 1964 tarihli TİP programı, TİP ile YÖN arasında program düzeyinde önemli farklılıkların olmadığını ve TİP program yazarlarının, YÖN’den büyük ölçüde etkilendiklerini gösterir.” (s. 95-96)
Keza, 1966 yılında YÖN’ün başlattığı “TİP tartışmaları” da, her ne kadar TİP yöneticileri bu tartışmaya katılmamakta ısrarcı olsalar da, katılanlar açısından sol saflarda saygılı bir dille ve suçlamalardan uzak bir şekilde yürütülen ilk ve son tartışmadır.
Eski TKP’lilerin TİP’e Müdahalesi
Fakat 1966 yılının sonundaki TİP Malatya Kongresi’yle birlikte hava değişir. TKP’den arda kalan eski komünistlerin oluşturduğu Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimseyen bir grubun kongredeki çıkışları TİP yönetimi tarafından sertlikle karşılanır ve bunu ihraçlar izler. “Gerçekte bu olaylar… bir grup eski TKP’linin, genel olarak sol, özel olarak TİP’e yönelik aktif siyasal ve ideolojik müdahale girişimleri olarak tanımlanabilir” (s. 122). 1967 yılında eski TKP’liler tarafından yayınlanmaya başlayan “Türk Solu dergisi de… ülkede kalan TKP kadrolarının sol harekete aktif müdahalesini ifade eder” (s. 172).
“Türkiye’de solun 1960 sonrasındaki yürüyüşü, en azından 1966-67 yıllarına kadar, TKP birikiminden bir ölçüde bağımsızdır… 1965 sonrasında solun Marksizmle tanıştırılması ise, esas olarak eski TKP’den gelen Stalinci komünist kadrolar tarafından gerçekleştirilir” (s. 181).
Eski TKP’lilerin başını çektiği MDD hareketi, Türkiye’de ilk kez solcu bir muhalefet hareketinin havuzu rolünü oynamak gibi çok olumlu bir misyon yüklenen TİP’e karşı yapıcı değil, yıkıcı bir işlev yerine getirir. Savunma refleksi içindeki TİP yönetiminin de parti içi demokrasiyi ve tartışmayı bastıran tutumu bu yıkıcılığa tersinden destek verme işlevini yerine getirir. “TİP’in yerine hiçbir şey konulamadan yıkılışında – bu partinin yöneticileri kadar – MDD önderlerinin de büyük sorumluluğu bulunur” (s. 208).
Üstüne üstlük, MDD oldukça dogmatik ve katı bir doktrini dayatmaktadır TİP içinde. “TİP, bir ölçüde de teorik karmaşası nedeniyle henüz dogmatizmden uzaktır. Ayrıca geniş bir aydın kitlesini içinde barındırması, tek renkli olmayan bir teorik birikim için asgari şartları sağlamaktadır. Oysa MDD’nin teorisi, net bir şekilde Stalinci çerçeveye hapsedilmiştir ve o dönemdeki göz alıcılığına rağmen söz konusu olan, eleştirelliği yok edilmiş bir Marksizmdir” (s. 217). “Teorik tartışmalar… skolastizm içine” girmiştir (s. 164). “MDD’ciler dönemin uluslararası komünist hareketiyle ideolojik bağlantıları olan komünistlerdir, o nedenle de müdahaleleri, 1960 sonrasında Marksizmin (daha doğrusu onun Stalinci versiyonunun), Türkiye soluna girişi olarak nitelenmelidir” (s. 105).
E. Aydınoğlu’nun bu saptamalarına katılmakla birlikte, bu “Stalinci versiyon”un kökeninde Leninizmin sekter örgüt anlayışı olduğunu ve E. Aydınoğlu’nun bunu belirtmekten ısrarla kaçındığını belirteyim.
Sektarizmin Başlangıcı: 1920 Komintern II. Kongresi’nin “21 Koşul”u
İşin başlangıcına gitmek için burada kısa bir özet yapmak zorundayım: 1919 yılındaki 1. Kongreden sonra, komintern, II. Enternasyonal’den kopan “…bir dizi sosyalist kitle partisinin katılımıyla esaslı biçimde büyümüştü. Mesela Birinci Kongre’den birkaç gün sonra İtalyan Sosyalist Partisi 264.000 üyesiyle bayraklarını dalgalandırarak yeni Enternasyonal’e geçmişti. 2. Dünya Kongresi’ne Avrupa sosyal demokrat partiler… temsilciler göndermişti. Onların yanı sıra sol siyasi renk tayfının öteki ucundan sol radikal gruplar ve anarşist, sendikalist ve devrimci meşrepli bireyler geliyordu” (Brigitte Studer, Dünya devriminin Gezginleri, çev: Tanıl Bora, İletişim, 2022).
Ne var ki, 1920’de Moskova’da toplanan 2. Kongre’de Lenin ve Zinovyev’in formüle ettiği “21 Koşul” yoluyla Komintern’e başvuran bütün parti ve örgütler geri çevrildi. Üçüncü Enternasyonal’e resmen katılma başvurusunda bulunan İtalya Sosyalist Partisi ve Parti’nin liderlerinden Serrati partinin bölünmesini reddedince Komintern’in kapısından geri çevrildiler. Aynı işlem diğer kitle partilerine de uygulandı. Komintern, Moskova’nın 21 Koşuluna kayıtsız şartsız boyun eğen küçük sektlerden oluşan bir kapalı kutu haline getirildi ve toplumsal mücadelenin gerçek aktörlerinden koptu (Studer, s. 67). İşte Leninist örgütsel sektarizmin ve “Stalinist versiyon” denen şeyin başlangıcı budur.
“Özörgüt” Denirken?..
MDD’ciler, TİP yıkıcılığını “özörgüt” söylemiyle yürütürler. Bu özörgüt söylemi aynı zamanda, başlangıcı “21 koşul” olan Leninist dar sekt örgütlenmesine çağrı gibidir. “bu hareketin, TİP gibi bir parti ile ne yapacağı konusunda hiçbir derli toplu projesi yoktur. Böylece partide MDD’ci tezler güç kazandıkça, TİP daha da büyük hızla güç kaybeder” (s. 212).
Ne var ki, TİP’i yıkıma götüren, MDD’ci “aşamalı devrim” tezlerinin üstün gelmesinden çok, MDD önderlerinin “Leninist örgüt” alışkanlıklarına bağlı olarak sekter ve dayatmacı bir tutum izlemeleridir. TİP, klasik bir Leninist örgüt olmadığından, Komintern geleneği içinde konspiratif ve dayatmacı monolitik örgüt anlayışını uzun süre içinde içselleştirmiş eski komünistler bu örgütsel anlayışlarını TİP içine taşımaya çalıştılar ve birkaç yıl içinde bunda başarılı da oldular. TİP onların arzuladığı parti haline gelmemişti ama sol birikimi ve öncü kitleleri kucaklamaya çalışan bir parti olmaktan da çıkmıştı. “TİP’in krizi, 1960’ların sonlarında ortaya çıkan sosyal hareketlenmelerle daha da şiddetlenir. Her şeyi seçimlere göre kurgulayan parti için işçi grevleri, fabrika işgalleri, gösteriler, öğrenci boykotları… ürküntü verici olaylardır” (s. 204).
TİP yönetimi ve kadroları her ne kadar klasik Leninist örgüt anlayışından uzak olsalar da, kitle hareketlerine karşı, klasik komünist partilerinin dar kapıcı, tutucu çizgisini izlemişlerdir. 1968 öğrenci hareketine ve anti-emperyalist hareketlere endişeyle bakıp partinin kapılarını kapamaları, örneğin Paris’deki 1968 eylemleri patlak verdiğinde Fransız Komünist Partisi’nin bu harekete kuşkuyla yaklaşmasından farksızdır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki, TİP’in kaderi, doğumundan 40 yıl önce, 1920 Komintern Kongresi’nin kararlarıyla belirlenmişti.
Gün Zileli
19 Haziran 2026
Bir yanıt yazın