Bir zamanların Sovyetler Birliği, bütün meşruiyetini sosyalist devlet olduğu iddiasına dayandırmıştır. Ancak Marks’ın teorisi devletli sosyalizmi asla aklamaz. Onun için Sovyetler Birliği, kendi devletli varlığını onaylayan bir iktidar ideolojisi yaratmıştır. Sovyetler Birliği devleti, Marksizm-Leninizm dediği bu resmî ideolojiyi sol harekete takma akıl olarak servis etmiştir.

Marksizm-Leninizm’deki Marks referansı göstermeliktir. Takma aklı imal edenler, Marks’ı unutturmak için iki sinsi operasyon yapmışlardır:

Birincisi, “genç Marks – olgun Marks” hokkabazlığıyla Marks’ın teorisindeki bütünselliği inkâr etmek olmuştur. Marks’taki yabancılaşma, tersine dönmüş dünya, eleştiri, tersine çevirme, inkârın inkârı gibi temel önermeler, “Marks’ın sonradan terk ettiği gençlik fikirleridir” diye damgalanarak bir kenara itilmiştir.

İkinci operasyon, “çağımızın Marksizm’i Leninizm’dir” hipnozuyla âdeta Marks’ın eskidiğini ima eden bir bilinçaltı döşemek olmuştur. Böylece Marks’ın üstü örtülüp onun yerine devletçi sapmayı meşrulaştırmakla işlevli Leninizm versiyonları öne çıkarılmıştır.

Marksizm-Leninizm, yani Sovyetler Birliği devletini kutsayan takma akıl, mantıksal kurgusunun merkezine Lenin’in şu kurusıkı iddialarını yerleştirir:

“Rus devrimiyle kazanılmış olanlar geriye dönüşsüzdür. Yeryüzündeki hiçbir güç bunu ortadan kaldıramaz. Yeryüzündeki hiçbir güç Sovyet devletinin yaratılmış olduğu gerçeğini silip atamaz. … Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tipte bir devlet yaratılmıştır.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresi’ne Rapor”, Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 301.)

1922 Mart kongresinde iktidar sahibi olarak böylesine üst perdeden konuşan Lenin, sadece dokuz ay sonra, iktidarın elinden kaydığı son demlerinde ise gerçeği şöyle itiraf eder:

“Birleşik bir aygıtın gerekli olduğu söyleniyor. Bu pişkinlik nereden geliyor? Bu pişkinlik, günlüğümün daha önceki bölümlerinden birinde parmak basmış olduğum gibi, Çarlık’tan devralıp biraz da Sovyet yağına buladığımız o aynı Rus aygıtından (devlet aygıtından – YZ) gelmiyor mu?

“… Kendimizin diye adlandırdığımız bu aygıt (devlet aygıtı – YZ), aslında hâlâ bize oldukça yabancıdır. Bu aygıt bir burjuva ve Çarlık karışımıdır.” (V. İ. Lenin, “Milliyetler ya da ‘Özerkleştirme’ Sorunu”, 30 Aralık 1922, M. V. tarafından yazıya geçirilmiştir, TE, İng., c. 36, s. 605-606.)

“Dışişleri Halk Komiserliği hariç, devlet aygıtımız büyük ölçüde geçmişten kalmıştır ve hemen hemen hiçbir ciddi değişim geçirmemiştir. Yüzeysel olarak şöyle bir dokunulmuştur, ama diğer bütün açılardan eski devlet aygıtımızın en tipik yadigârıdır.” (V. İ. Lenin, “İşçi ve Köylü Teftişini Nasıl Yeniden Örgütlemeliyiz”, 23 Ocak 1923, TE, İng., c. 33, s. 481.)

Sovyetler Birliği’nin 1991’de çökmesiyle Çarlık’ın üç renkli bayrağını yeniden göndere çeken devlet, o güne kadar kızıl bayrağın arkasına saklanmış olan aynı Rus devletidir.

Lenin’in 1917’de yazdığı Devlet ve Devrim, takma aklın beslendiği ana kaynaktır. Devletli sosyalizm ucubesini meşrulaştıran teorik revizyonlar o kitaptan devşirilmiştir. Onun için Devlet ve Devrim, “reel sosyalizm” efsunu sorgulanmasın diye âmentü hâline getirilmiştir.

Marks’ın doğrusu – Lenin’in uydurusu

Marks’a göre proletaryanın devrimci diktatörlüğünün kapsadığı tarihsel dönem, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasının başlamasına kadar yaşanacak olan devrimci dönüşüm dönemine tekabül eder.

Lenin’e göre ise durum farklıdır. Lenin, aşağıdaki satırlarda görüleceği üzere, proletaryanın devrimci diktatörlüğünün uzanımını, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasının başlamasına kadarki devrimci dönüşüm döneminin ötesine çekip komünist toplumun birinci aşamasını da içine alacak şekilde genişletir:

“Marks Gotha Programının Eleştirisi’nde şöyle yazar: ‘Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.’ Şimdiye kadar bu doğru, sosyalistler arasında tartışma götürmemiştir. Bu doğru, muzaffer sosyalizmin gelişerek tam komünizme varmasına kadar devletin var olacağı olgusunun kabul edilmesini de içerir.” (V. İ. Lenin, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Tartışmanın Özeti”, Ekim 1916, TE, İng., c. 22, s. 323.)

Alıntıdan anlıyoruz ki, Lenin 1916’da yukarıdaki satırları yazıncaya kadar, Marks’ın doğrusu “sosyalistler arasında tartışma götürmemiştir”. Lakin, takip eden cümlede Lenin, Marks’ın doğrusunu hiçbir gerekçe göstermeksizin iptal ediverir.

Marks’ın doğrusunu iptal eden cümleyi, Lenin’in komünist toplumun birinci aşamasına “sosyalizm”, daha yüksek aşamasına ise “tam komünizm” dediğini akılda tutarak okuyalım:

“Bu doğru, muzaffer sosyalizmin gelişerek tam komünizme varmasına kadar devletin var olacağı olgusunun kabul edilmesini de içerir.”

Görüldüğü gibi Lenin, proletaryanın devrimci diktatörlüğü dönemini “tam komünizm”e kadar, yani komünist toplumun birinci aşamasının bitip daha yüksek aşamasının başlayacağı teorik eşiğe kadar uzatır. Böylece Lenin, o zamana kadar tartışma götürmemiş olan Marks’ın doğrusunu bir kalemde geçersiz sayıp onun yerine kendi uydurusunu koyar.

Lenin aynı keyfi tutumu Devlet ve Devrim‘de de sürdürür:

“Komünizmin ‘yüksek’ evresi gelinceye kadar, sosyalistler toplumdan ve devletten emek ve tüketim ölçüsü üzerinde en sıkı denetim uygulamasını isterler. Fakat bu denetim … bürokratlar devleti tarafından değil, fakat silahlı işçiler devleti tarafından uygulanmalıdır.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos-Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 474-475.)

Lenin’in yukarıdaki senaryosuna göre “silahlı işçiler devleti”, “komünizmin ‘yüksek’ evresi gelinceye kadar”, yani komünist toplumun birinci aşamasının bitimine kadar varlığını sürdürür.

Marks’a göre komünist toplumun hiçbir aşamasında devlet yoktur. Lenin’e göre ise komünist toplumun birinci aşaması devletli olur. Bu ikisi yan yana savunulamaz. Hiçbir hamaset bu açık çelişkinin üstünü örtemez.

Lenin’in birinci aşama curcunası

Marks’a göre komünist toplumun birinci aşaması, komünist toplumun niteliksel bütünlüğü içindedir, dolayısıyla sınıfsız, devletsiz, komünal bir toplumdur. Lenin ise komünist toplumun birinci aşamasına, Marks’ın hilafına, sınıfları, devleti, tahakkümü sokar.

Lenin’in aşağıdaki anlatımı “işte o zaman, komünist toplumun birinci evresinden yüksek evresine … geçişin kapısı ardına dek açılacaktır” diye bağlamasından, o cümlenin üstündeki satırlarda komünist toplumun birinci evresini tasvir etmek istediği anlaşılmaktadır:

“Toplumun bütün üyeleri ya da hiç olmazsa toplumun büyük çoğunluğu, devleti kendileri yönetmeyi öğrendiği, bu işi kendi ellerine aldığı andan itibaren, cüzi kapitalist azınlık üzerinde, kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka üzerinde ve kapitalizm tarafından iyice yozlaştırılan işçiler üzerinde denetimi sağladığı andan itibaren herhangi bir yönetim ihtiyacı hepten ortadan kalkmaya başlar. …

Herkesin toplumsal üretimi yönetmeyi öğrendiği ve fiilen bağımsız olarak yönettiği zaman, herkesin bağımsız olarak muhasebeyi tuttuğu ve asalakları, zengin çocuklarını, dolandırıcıları ve ‘kapitalist geleneklerin’ öteki ‘koruyucuları’nı denetlediği zaman, halkın muhasebe ve denetiminden paçayı kurtarmak kaçınılmazlıkla öylesine zor ve ender bir istisna olacaktır ki, muhtemelen öylesine çabuk ve sert bir cezayla karşılaşacaktır ki … toplumun basit ama temel kurallarına uyma zorunluluğu kısa zamanda alışkanlık hâline gelecektir.

“İşte o zaman, komünist toplumun birinci evresinden yüksek evresine, onunla birlikte devletin tamamen sönmesine geçişin kapısı ardına dek açılacaktır.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, 1917, TE, İng., c. 25, s. 479.)

Yukarıdaki fevkalâde muğlak anlatımdan süzülebildiği kadarıyla, Lenin’in birinci aşama tasavvuru şöyledir:

1. Komünist toplumun birinci aşamasında,

    a) devlet,

    b) “cüzi kapitalist azınlık”,

    c) “kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka”,

    d) yozlaşmış işçiler, asalaklar, zengin çocukları, dolandırıcılar ve kapitalist geleneklerin öteki koruyucuları vardır!

2. Aykırı davrananlar “çabuk ve sert bir cezayla”, yani sopa zoruyla hizaya sokulacaklardır!

3. Komünist toplumun birinci aşamasında herkes toplumsal üretimi yönetmeyi bilmez. O hâlde, birinci aşamada toplumsal üretimi yönetmeyi bilen ve yöneten, herkesten ayrı bir kesim olmak durumundadır!

Görüldüğü gibi Lenin’in birinci aşama tasavvurunda komünal ahenk değil, fakat her türlü melânetin teneke çaldığı, ansızın sopaların inip kalktığı bir kaos vardır. Lenin’in birinci aşama diye sınıflı, devletli, sopalı bir curcuna tasvir etmesi, vahim bir teorik zaafı açık eder.

Lenin’in curcunasını oluşturan imgeler, doğru bir teorik çerçevede doğru kavramlar üreterek kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemini tasvir etmede kullanılabilir, fakat komünist toplumun birinci aşamasını açıklamak için asla kullanılamaz.

Marks’a göre sınıfların, devletlerin, yönetenler ile yönetilenler ayrımının ortadan kalkması, kısacası yeni insanın doğması, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı dünya-tarihsel devrimci dönüşüm döneminde gerçekleşir. Lenin ise dünya-tarihsel devrimci dönüşüm döneminde gerçekleşmesi gerekenleri komünist toplumun birinci aşamasına taşıyarak Marks’ın teorisini tahrif etmiştir.

Sopayla sosyalizme alıştırmak

Lenin’in, komünist toplumun birinci aşamasına “sosyalizm”, daha yüksek aşamasına ise “komünizm” ya da “tam komünizm” dediğini akılda tutarak aşağıdaki alıntıyı okuyalım:

“Sosyalizm için uğraşırken biliyoruz ki, sosyalizm gelişerek komünizme varacak ve bu nedenle, genel olarak insanlara karşı şiddet kullanma gereği, insanın insana, nüfusun bir bölümünün öteki bölümüne boyun eğme gereği tamamen ortadan kalkacaktır. Çünkü insanlar, şiddet kullanımı ve boyun eğme olmaksızın, toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya alışmış olacaklar.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, 1917, TE, İng., c. 25, s. 461.)

Alıntının mantıksal açılımı şöyledir:

  • “İnsanlara karşı şiddet kullanma gereği, insanın insana, nüfusun bir bölümünün öteki bölümüne boyun eğme gereği” ne zaman “tamamen ortadan kalkacaktır”?
  • “Sosyalizm” gelişerek “komünizm”e vardığı zaman ortadan kalkacaktır!

Demek ki, Lenin’e göre komünist toplumun birinci aşamasında insanlara karşı şiddet kullanımı vardır, insanın insana boyun eğmesi, nüfusun bir bölümünün öteki bölümüne boyun eğmesi vardır!

  • Peki, “sosyalizm” gelişerek “komünizm”e vardığı zaman, şiddet kullanımı ve boyun eğme niye ortadan kalkacaktır?
  • Çünkü, komünist toplumun daha yüksek aşamasında, “insanlar, şiddet kullanımı ve boyun eğme olmaksızın, toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya alışmış olacaklar“dır.

O hâlde, komünist toplumun birinci aşamasındaki şiddet kullanımı ve boyun eğdirmenin amacı insanları “toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya”, yani komünal davranmaya alıştırmaktır! Buradan anlaşılan şudur ki, Lenin’e göre komünal faaliyet alışkanlığı, şiddet uygulanarak insanlara kazandırılabilecek bir haslettir!

Lenin’in Marks’a atfettiği teori budur. Ancak Marks’ın teorisi bu değildir.

Marks komünal faaliyet bilincinin yığınsal olarak üretilmesini, yani komünal insanın doğuşunu komünist toplumun birinci aşamasına bırakmaz. Marks’a göre komünist bilinç, toplumsal devrim dönemi boyunca derinleşecek olan mücadeleler içinde insanların yığınsal ölçekte dönüşmesiyle kazanılacaktır:

“Hem bu komünist bilincin yığınsal ölçekte üretilmesi için hem de davanın başarısı için insanların yığınsal ölçekte dönüşüm geçirmesi gereklidir. Böyle bir dönüşüm, ancak pratik bir hareket içinde, bir devrim içinde hayata geçebilir. Bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıf başka bir yolla devrilemediği için değil, fakat aynı zamanda, onu deviren sınıf geçmiş çağlardan beri biriken kirden kendini ancak bir devrim içinde arındırmayı başarabileceği ve toplumu yeni bir biçimde kurmaya uygun hâle gelebileceği için de gereklidir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 41.)

Toplumun “yeni bir biçimde” kurulabilmesi, yani komünist toplumun birinci aşamasına geçilebilmesi için nelerin yaşanması gerekir? Maddeleyelim:

1. Komünist bilincin yığınsal ölçekte üretilmesi gerekir.

2. Komünist bilincin yığınsal ölçekte  üretilmesi için insanların yığınsal ölçekte dönüşüm geçirmesi gerekir.

3. Bu dönüşüm, ancak pratik bir hareket içinde, yani bir devrim içinde mümkündür.

O hâlde, komünist toplumun birinci aşamasına geçiş, insanların binlerce yıldır biriken kirden arınacağı ve böylece “toplumu yeni bir biçimde kurmaya uygun hâle” geleceği bir toplumsal devrim dönemini zorunlu kılar.

Dünya-toplumsal ölçekte böyle bir arınma ve dönüşüm sürecinden geçildikten sonra varılacak olan komünist toplumun birinci aşamasında, “cüzi kapitalist azınlık”, “kibar tabaka”, “zengin çocukları”, yozlaşmış işçiler, tahakküm ve devletin varlıklarından söz etmek tamamen abestir.

Kırıntıdan devlete

Lenin, komünist toplumun birinci aşamasına devleti şöyle monte eder:

“Komünizm birinci evresinde ya da birinci aşamasında, ekonomik bakımdan henüz tam anlamıyla olgunlaşmış, kapitalizmin gelenek ya da izlerinden henüz tamamen kurtulmuş olamaz. Bundan ötürü komünizmin birinci evresinde ‘burjuva hukukun dar ufku’nun korunması gibi ilginç bir olguyla karşılaşıyoruz. Kuşkusuz, tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku kaçınılmaz olarak burjuva devletin varlığını öngörür. Çünkü hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir şey değildir.

“Bundan şu sonuç çıkar ki, komünizmde belli bir süre yalnızca burjuva hukuk değil, fakat hatta burjuvazisiz burjuva devleti de kalır! …

“Marks komünizme bir ‘burjuva’ hukuku kırıntısını keyfi olarak sokmamıştır.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, 1917, TE, İng., c. 25, s. 476.)

Yukarıdaki akıl yürütmenin mantıksal çözümlemesini yapalım:

1. Komünist toplumun birinci aşamasında “tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku” vardır.

2. Bu durum “kaçınılmaz olarak burjuva devletin varlığını öngörür”.

3. Komünist toplumun birinci aşamasında “burjuva hukuk”un varlığı niye “burjuva devletin varlığını öngörür”?

4. Çünkü hukukun kendi başına bir yaptırım gücü yoktur. Hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olması gerekir.

5. Sonuç: Lenin’e göre komünist toplumun birinci aşamasında, zorlayıcı bir aygıt olarak, burjuvazisiz burjuva devleti vardır!

Lenin’in ileri sürdüğü “hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir şey değildir” önermesi, mevcut tahakküm ilişkileri dünyasında geçerli olan bir önermedir. Gerçekten de arkasında devletin yaptırım gücü bulunmayan bir hukuktan bahsetmek mümkün değildir.

Ancak Lenin, mevcut sınıflı, devletli, tahakkümlü toplumda geçerli olan yukarıdaki önermeyi, geleceğin sınıfsız, devletsiz, tahakkümsüz toplumu için de geçerli sayarak önermeyi ait olduğu bağlamdan koparır.

Devletin varlığı, insanların insana aykırı toplumsal ilişkilerin tahakkümü altında olduğunun itirafıdır. Eğer devlet varsa, toplum parçalıdır, sınıflıdır; doğrudan üreticiler özgürce birleşmiş, yani komünalleşmiş değildir.

Hukukun koyduğu kurallar, metanın, değerin, paranın, sermayenin tahakkümünü tahkim eden kurallardır. “Hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt” diye açıkça tahakküme atıfla tarif edilen devletin, komünist toplumun hiçbir aşamasında yeri yoktur.

Lenin, komünist toplumun birinci aşamasına monte ettiği “burjuvazisiz burjuva devleti”ne meşruiyet devşirmek için Marks’ı şöyle tahrif eder:

“Marks komünizme bir ‘burjuva’ hukuku kırıntısını keyfi olarak sokmamıştır.”

Marks, komünist toplum teorisine değindiği Gotha Programının Eleştirisi‘nde “burjuva hukuk” diye bir kavram kullanmaz. Marks’ın orada kullandığı kavram, “burjuva hak” kavramıdır.

Burjuva hukuk ifadesi modern hukuka tekabül eder. Burjuva hukuk ya da modern hukuk, kapitalist ilişkilerden yükselen ve arkasına devlet aygıtını, devletin yaptırım gücünü alan bir üstyapı kurumudur. Burjuva hak ise, basitçe, eşitsizlik içeren eşit hak normu demektir. Burjuva hak normu, kendi başına, bir tahakküm kurumu olarak hukuku ve onun sopası olarak arkasındaki devlet aygıtını gerektirmez.

Lenin, önce, Marks’ın kullandığı “burjuva hak” kavramının yerine “burjuva hukuk”u koymuş, sonra, “burjuva hukuk kırıntısı”ndan devlete zıplamış ve böylece komünist toplumun birinci aşamasına “burjuvazisiz burjuva devleti”ni monte etmiştir. Lenin, mevcut dünyaya ait tahakküm kurumlarını komünist topluma taşıyan bu manipülasyonla Marks’ın teorisini tahrif etmiştir.

Hukukun cibilliyeti

Modern hukukun klâsik kaynağı Antik Çağ’ın Roma hukukudur. Roma İmparatorluğu esas olarak kişisel bağımlılık ilişkilerine, yani insanlar arasındaki doğrudan tahakküm ilişkilerine dayanıyordu. Ancak Roma İmparatorluğu’nun bağrında nesnel bağımlılık ilişkileri, yani meta ilişkileri de gelişmekteydi. Meta ilişkileri yayıldıkça, metalar aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkilerin insanlar üstündeki gayri şahsi tahakkümü de yayılmaktaydı.

Meta ilişkilerinin gayri şahsi tahakkümü, zamanla, kendine uygun bir hukuk ihtiyacı yarattı. Böylece Roma hukuku, gelişmesinin henüz başlarında olan meta ilişkilerinin, çağına göre ileri düzeydeki bir soyutlaması olarak doğdu.

Roma hukuku, meta mübadelesi yayıldıkça “mübadele içindeki birey”in ortaya çıkmakta olduğunu tespit etmiş ve yalıtık bireyin hukukî tanımını yapmıştır. Bu anlamda Roma hukuku, modern hukukun tarihsel öncülüdür:

(Roma hukuku – YZ), hukukî kişinin, yani tam deyimiyle mübadele içindeki bireyin niteliklerini tanımlayabilmiş ve böylece sanayi toplumunun hukukî ilişkilerini (ana hatlarıyla) ve özellikle de yükselen burjuva toplumun Orta Çağ toplumuna karşı savunmak zorunda olduğu hukuku öngörmüştür.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 246.)

Meta mübadelesinde toplumsal ilişkiler, doğrudan bireyler arasında değil, fakat bireylerin kendi kişiliklerini içinde erittikleri meta dolayımıyla kurulur. Başka bir deyişle, metaları mübadele eden bireyler, birbirleriyle metaların mübadelesi aracılığıyla dolaylı toplumsal ilişkiler kurarlar.

Meta mübadelesinin yarattığı toplum illüzyonunda, meta mübadelecileri kendi faaliyetlerinin efendisi değil, fakat kendi faaliyetleri meta mübadelecilerinin efendisidir. Mübadeleci bireyler, kendi faaliyetleriyle ürettikleri meta, değer ve paraya tabi hâle geldikleri ölçüde, gayri şahsi bir tahakküm, yani nesnel bağımlılık ilişkisi içinde bulunurlar.

Toplumsal ilişkinin bu nesnel hâli, tarihsel olarak en sistematik hukukî biçimine Roma hukukunda kavuşur. Özel mülkiyet ve mübadele ilişkilerinin hukukî formları, daha erken örnekleri Hammurabi Kanunları’na kadar uzansa da, Roma Hukuku içinde sistematik hukuk kategorileri hâline gelir. Bu anlamda mülkiyet, sözleşme ve borç ilişkileri, gelişkin bir soyutlama düzeyine Roma hukukunda ulaşır. Daha sonra meta ilişkileri genişleyip derinleştikçe, hukukî kategoriler ve sistematik yapı da buna paralel olarak gelişir.

Hukukun koyduğu kuralların kendiliğinden uygulanma kabiliyetleri yoktur. Çünkü hukukun kurallarını koyduğu sivil toplum, homojen bir bütün değildir. Sivil toplumu oluşturan yalıtık bireylerin özel çıkarları birbirleriyle çelişmektedir. Bu nedenle, insanların “ortak” kurallara gönüllü olarak uymaları mümkün değildir.

Hukukun koyduğu kurallara uyulması için sivil toplumun “dışında” örgütlenmiş bir yaptırım gücünün varlığı zorunludur. Çıkar çatışmalarından, sınıflara bölünmüşlükten doğan ve topluma “dışarıdan” dayatılan bu güç devlettir. Yalıtık bireyleri hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak olan bir devlet aygıtının varlığı, hukukun olmazsa olmaz koşuludur.

“Korku dağları bekler” diye bir atasözü vardır. Burada “korku” sözüyle kastedilen “devlet korkusu”dur. “Bekler” fiili de “koruyup kollamak” anlamındadır. Issız dağ yollarında yolcuyu niyeti bozuklardan koruyan, devletin cezalandırıcı gücünden korkudur. Müesses nizam, dağda yol kesip “ya malını ya canını” tehdidiyle özel mülkiyetin bireysel bazda pratik eleştirisini yapanlara eşkıya der. Devlet yakaladığı eşkıyayı cezalandırarak ortalığa korku salar. Bu anlamda devlet korkusu, dağlarda özel mülkiyet hukukunun, müesses nizamın bekçiliğini yapar.

Modern hukuk, aynı ekonomi politik gibi kapitalizme özgüdür; kapitalizme özgü gayri şahsi kurallar ve yaptırımlar manzumesidir. Kapitalizm ortadan kalktığı an, hukuk da ortadan kalkacaktır.

Komünist toplumun hiçbir aşamasında meta, değer, para, pazar yoktur. Dolayısıyla meta ilişkilerinin işleyişini düzenleyip resmîleştirecek, insanları yaptırım tehdidiyle hizaya sokacak hukuk da yoktur. Sosyalizm sadece sınıfsızlık, devletsizlik değil, fakat aynı zamanda, yukarıdaki anlamda hukuksuzluktur da.

Elde var burjuva hukuk

Lenin, komünist toplumun birinci aşamasında devlete ihtiyaç olduğu iddiasını, dört gerekçeye dayandırır. Birincisi, ürünlerin dağıtımı için, ikincisi, emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için, üçüncüsü, insanların toplum için çalışmayı öğrenmeleri için, dördüncüsü, üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için devlete ihtiyaç vardır:

“Komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde ‘burjuva hukuk’ tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrim yapıldığı ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuk’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır. Sosyalizm üretim araçlarını ortak mülkiyet hâline getirir. İşte bu ölçüde, işte ancak bu ölçüde ‘burjuva hukuk’ ortadan kalkar.

“Ama burjuva hukuk öteki yanıyla yürürlükte kalır: Ürünlerin dağıtımı ve emeğin toplum üyeleri arasında bölüşümünün düzenleyicisi (belirleyici unsur) olmak bakımından burjuva hukuk yürürlükte kalır. …

“… eğer ütopyaya düşmeyeceksek, insanların kapitalizmi yıktıktan hemen sonra herhangi bir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı bir anda öğreneceklerini düşünemeyiz. …

“Elde ‘burjuva hukuk’ kurallarından başka kural yoktur. Bu nedenle, bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetini korurken, öte yandan emekte ve ürünlerin dağıtımında eşitliği koruyan bir devlete ihtiyaç hâlâ sürer.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

1. “Ürünlerin dağıtımının … düzenleyicisi (belirleyici unsur) olmak bakımından burjuva hukuk yürürlükte kalır.” Demek ki birinci aşamada, tüketim araçlarının emek katkısına göre dağıtımını komünal irade değil, fakat “burjuva hukuk”, dolayısıyla devlet düzenler.

Lenin’in birinci aşama için ileri sürdüğü “elde ‘burjuva hukuk’ kurallarından başka kural yoktur” iddiası, hukuk aklının darlığını açık eder. Hukuk aklı, dünya-tarihsel devrimci dönüşüm döneminde doğacak olan yeni insanlığın hukuktan, devletten arınmış bir yaşam kurabileceğine akıl erdiremediği için dar akıldır.

Geleceğin komünal faaliyeti, şimdiki yabancılaşmış faaliyetin ortadan kaldırılmasıyla yaratılacaktır. Şimdiki yabancılaşmış faaliyetin kurumları olan hukukun, devletin sağladığı araçlarla geleceğin komünal yaşamını yaratmak mümkün değildir.

Komünal yaşamın birinci aşamasını yaratacak olan evrensel-komünal bireyler, dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi boyunca edinecekleri komünal norm ve alışkanlıklar uyarınca, emek katkısına göre dağıtımı, hiçbir yabancı iradenin tasallutu olmaksızın, kendi özgür iradeleriyle kendileri hayata geçireceklerdir. Komünal irade, katkıya göre dağıtımın alacağı komünal biçimleri kurucu yaratıcılığıyla kendisi bulacaktır.

2. “… emeğin toplum üyeleri arasında bölüşümünün düzenleyicisi (belirleyici unsur) olmak bakımından burjuva hukuk yürürlükte kalır.”

Kapitalist üretimde işgücünün farklı üretim dalları arasındaki dağılımını, değer yasasında teorize edilen para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi otonom toplumsal güçler düzenler. Hukuk, insanlara hükmeden bu gayri şahsi toplumsal güçlerin “görünmez iktidarı”nı, yasalar, kurallar ve yaptırımlar hâlinde sistematize ederek resmîleştirir.

Komünal üretimde ise komünal üreticilerin kontrolü dışında herhangi bir düzenleyici güç yoktur. Örneğin para-sermayenin ücret mekanizması vasıtasıyla işgücünün üretim dalları arasındaki dağılımını düzenlemesi yoktur:

“Toplumsallaştırılmış (komünal – YZ) üretimde para-sermaye ortadan kaldırılmıştır. işgücü ve üretim araçlarını farklı üretim dallarına toplum dağıtmaktadır.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 2, s. 362.)

Marks’a göre, komünal üretimde işgücünün farklı üretim dalları arasındaki dağıtımını komünal irade yapar. Lenin’e göre ise komünist toplumun birinci aşamasında, hangi üretim dallarına ne kadar işgücünün ayrılacağını belirlemek için, komünal iradenin dışında bir düzenleyiciye ihtiyaç vardır. O düzenleyici de her derde deva “burjuva hukuk”tur!

3. “… eğer ütopyaya düşmeyeceksek, insanların kapitalizmi yıktıktan hemen sonra herhangi bir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı bir anda öğreneceklerini düşünemeyiz.”

Toplum için çalışma bilinci, dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi içinde ve bu dönem boyunca derinleşecek olan komünalleşme mücadelesi sayesinde içsel olarak üretilir. Lenin’e göre ise toplum için çalışma bilinci, komünist toplumun birinci aşaması içinde ve “burjuva hukuk” kurallarının dışsal dayatmasıyla edinilir! Yukarıdaki satırların tercümesi, komünist toplumun birinci aşamasında, “burjuva hukuk”un arkasındaki “burjuvazisiz burjuva devleti”nin halka toplum için çalışmayı öğreteceğidir!

Devlete, bürokratik zorlamalara, yasal düzenlemelere dayalı toplumsal dönüşüm projeleri, tarihsel olarak aydınlanmanın burjuva toplum yaratma projeleridir. Devlete toplumu eğitici, dönüştürücü işlevler yükleyen bu gibi projeler, toplum mühendisliği projeleridir. Toplum mühendisliği, insana hamur gibi yoğurup şekil verilecek nesne muamelesi yapmak demektir.

Komünist toplumun birinci aşamasına, bütün insanlığın dönüşeceği uzun bir toplumsal devrim dönemi sonunda geçilir. Başka bir ifadeyle, komünist toplumun birinci aşamasına, ancak, komünal yaşamı kuracak komünal irade oluşursa geçilir. Komünal irade, toplum için çalışma normunu spontane olarak hem üretir hem de hayata geçirir. Komünal iradeyi ortaya çıkaran komünal bireyler, insana yabancı hiçbir dış gücün “öğretmesine” hacet kalmaksızın, spontane olarak komünal insanlık için çalışırlar.

4. “… üretim araçlarının ortak mülkiyetini … koruyan bir devlete ihtiyaç hâlâ sürer.”

Eğer devlet varsa o toplum kendi içinde yarılmış demektir. Devlet, insan faaliyetinin parçalanmış olduğunun, sınıfların, özel çıkarların birbirleriyle çatıştığının itirafıdır. Ortak mülkiyet ya da komünal mülkiyet, ancak herkesin komünal ahenk içinde sahici bir yaşamı paylaştığı sınıfsız, devletsiz bir dünyada mümkündür. O hâlde, devletin varlığı ile ortak mülkiyet karşılıklı olarak birbirini dışlar.

Devlet ve Devrim‘de “ortak mülkiyet” lâfzıyla kastedilen düpedüz devlet mülkiyetidir. Devlet mülkiyeti, özel mülkiyetin en genelleşmiş hâlidir. Lenin, devlet mülkiyetini sanki ortak mülkiyetmiş gibi göstermek suretiyle, devleti komünist toplumun birinci aşamasına yamamaya çalışmıştır.

Halk kitlelerini terbiye etmek

Şimdi bir toparlama yapalım. Lenin’e göre komünist toplumun birinci aşamasında aşağıdaki işlevleri görmesi için devlete ihtiyaç vardır:

1. Katkıya göre dağıtımı örgütlemek için.

2. Emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için.

3. İnsanlara toplum için çalışmayı öğretmek için.

4. Üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1961’de kabul edilen programında, yukarıdaki birinci ve ikinci maddeler “emek ve tüketim ölçülerini kontrol etmek”, dördüncü madde “sosyalist mülkiyeti korumak”, üçüncü madde “halk kitlelerini şuurlu disiplin ve emeğe komünistçe yanaşmak ruhunda terbiye etmek” olarak ifade edilmiştir:

“Devlet, genel halk teşkilatı olarak, komünizmin tam zaferine kadar muhafaza edilecektir. Halkın iradesini ifade ederek, devlet, komünizmin maddi-teknik temelini yaratma, sosyalist münasebetleri komünist münasebetlerle değiştirme işlerini teşkilatlandırmak, emek ve tüketim ölçülerini kontrol etmek, refahın artırılmasını sağlamak, Sovyet vatandaşlarının hak ve hürriyetlerini, sosyalist hukuk düzenini ve sosyalist mülkiyeti korumak, halk kitlelerini şuurlu disiplin ve emeğe komünistçe yanaşmak ruhunda terbiye etmek … ödevleriyle yükümlüdür.” (Sovyetler Birliği Komünist Partisinin Programı, 1961, s.87.)

Devleti halk kitlelerini terbiye etmekle yükümlü gören parti, işçi sınıfı partisi değil, ancak devlet partisi olabilir!

İşçi sınıfının kitabında, devletin halk kitlelerini terbiye etmesi yazmaz. İşçi sınıfının kitabında “halk tarafından gayet acımasız bir eğitime tâbi tutulması gereken devlettir” diye yazar. (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 28.)

İşçilerin, mülksüzlerin, ezilenlerin kurtuluşu, doğrudan doğruya yığınların kendi otonom mücadelesinin eseri olacaktır. Devlet, terbiye alınacak değil, fakat tam tersine, yığınsal mücadeleyle terbiye edile edile söndürülecek olan insana aykırı bir toplumsal ilişkidir.

Sovyetler Birliği devlet partisi, halk işe karışmasın, “sosyalist münasebetleri komünist münasebetlerle değiştirme”yi devlet yapar diyecek kadar küstahlaşabilmiştir.

Devlet mülkiyeti sosyalizm değildir

Lenin, Devlet ve Devrim‘de zihinlere şöyle bir yükleme yapar:

“‘Burjuva hukuk’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır. Sosyalizm üretim araçlarını ortak mülkiyet hâline getirir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

Birinci cümle düpedüz saptırmadır: Hukuk, özel mülkiyeti, sadece bireysel sahiplik biçiminde değil, fakat çeşitli sahiplik biçimlerinde ortaya çıkan bir soyutlama olarak ele alır.

Özel mülkiyet, doğrudan üreticileri üretimin maddi koşullarından koparagelen tarihsel inkâr sürecinin doğurduğu toplumsal ilişki biçimlerinden biridir. Özel mülkiyet ilişkisi, mülk sahiplerine, emek ürünleri ve doğanın sundukları üstünde toplumu dışlayacak şekilde tasarrufta bulunma iktidarını verir.

“Özel” nitelemesi, “bireysel, kişisel, şahsi”nin ötesinde spesifik bir anlam taşır. Ekonomi politiğin dilinde “özel”, “herkese açık olmayan, toplumsal olmayan” anlamına gelir. Özel mülkiyet soyutlamasının bireylerin özel mülkiyeti olarak tecellisi, özel mülkiyetin en sıradan sahiplik biçimidir.

Üretim araçları üstündeki özel mülkiyet, bir dizi sahiplik biçimine bürünerek farklı kılıklara girebilir: Bireysel mülkiyet, hisse senetli mülkiyet, vakıf mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti, belediye mülkiyeti, devlet mülkiyeti. Özel mülkiyet ilişkisi tarihsel süreç içinde derinleştikçe, yeni yeni sahiplik biçimleri de doğabilir. Sahiplik biçimlerin çeşitliliğinden ötürü hukuk, bütün sahiplik biçimlerinin ortak içeriği olan özel mülkiyet soyutlaması ile işlem yapar.

İkinci cümleye gelince, eğer Lenin “ortak mülkiyet” lâfzını toplumsal mülkiyet anlamında kullansaydı, cümle doğru olurdu. Ama Devlet ve Devrim‘in genelindeki fikri örgüden hareketle, Lenin’in “ortak mülkiyet” lâfzını “devlet mülkiyeti” anlamında kullandığını biliyoruz.

Her iki cümle birlikte okunduğunda, Lenin’in zihinleri “devlet mülkiyeti sosyalizmdir”e doğru yönlendirdiği görülmektedir. Lenin, üretim araçları üstündeki bireylere ait özel mülkiyet kaldırılıp onun yerine devlete ait özel mülkiyet, yani devlet mülkiyeti getirilirse toplumsal mülkiyet kurulur yönlendirmesi yapmıştır.

Bu fikri yönlendirme, Devlet ve Devrim‘den dört ay önceki satırlarda da vardır:

“Bunu, İşçi Temsilcileri Sovyetleri’nin bankalar ve karteller üstünde kontrol kurması, daha sonra bankalar ve kartellerin millileştirilmesi, yani bütün halkın sahipliğine geçmesi takip edecektir.” (V. İ. Lenin, “Rusya’daki Siyasal Partiler ve Proletaryanın Görevleri”, Nisan 1917, TE, İng., c. 24, s. 104.)

Yukarıdaki “bankalar ve kartellerin millileştirilmesi, yani bütün halkın sahipliğine geçmesi” ibaresi, “devlet mülkiyeti eşittir bütün halkın mülkiyeti” yutturmasını ifade eder.

Devlet mülkiyeti, özel mülkiyet ilişkisinin en uç noktaya götürülmüş, en genelleşmiş biçimidir. Üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına alınması, doğrudan üreticiler ile üretim araçları arasındaki fiili ayrılığı ortadan kaldırmaz, sadece bu ayrılığı bütün topluma yayar.

Maddi varlıklar olarak sermayeyi kapitalistlerin elinden alıp devlete vermek, toplumsal bir ilişki olarak sermayeyi ortadan kaldırmaz. Sermayenin bu şekilde devletleştirilmesi, sermayenin soyut bir genelliğe yükseltilmesi anlamına gelir. Böyle bir toplumda devlet, toplumun resmî temsilcisi olarak, sermaye ilişkisini kendi varlığında soğurur.

Bir zamanların Sovyetler Birliği, üretim araçlarını devletleştirerek sermayenin tahakkümüne son verdiğini, böylece sosyalizme geçtiğini iddia etmiştir. Oysa, üretim araçlarını devlet mülkiyeti altına almak, sermayenin tahakkümünü ortadan kaldırmaz. Tersine, sermayenin tahakkümü, devlet kapitalizmi biçiminde daha da genelleşerek yoluna devam eder.

Sırtı Barkodlu Toplum

Devlet ve Devrim, yazıldıktan iki ay sonra iktidara gelecek olan zihniyetin nasıl bir toplum hedeflediğini açık etmesi bakımından önemli bir belgedir. Lenin, “sosyalizm” dediği toplumu şöyle tasvir eder:

“Komünist toplumun birinci aşamasının düzgün işlemesi, ‘aksaksız çalışması’ için başta gelen gereklilik muhasebe ve denetimdir. Bütün yurttaşlar silahlı işçilerden oluşmuş devletin ücretli çalışanlarına dönüşürler. Bütün yurttaşlar ülke çapındaki tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri olurlar. Bütün gereken, yurttaşların eşit çalışarak kendi paylarına düşen işi yapmaları ve eşit ücret almalarıdır. …

“Toplumun tamamı, emek ve ücret eşitliğiyle, tek bir büro ve tek bir fabrika hâline gelecektir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, 1917, TE, İng., c. 25, s. 478-479.)

1. Lenin’in birinci aşama kurgusu herkesi devlet kapısında çalıştırdığına göre, üretim araçlarını tasarruf eden, toplum değil, devlettir.

Lenin’in sosyalizm diye takdim ettiği toplumda devlet, üretimin maddi koşullarının sahibi olarak işçilerin karşısındadır. İşçiler ise sadece işgücü sahibi olarak devletin eline bakmaktadırlar. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ayrılığı bu şekilde devam ettiğine göre ücretli emek – sermaye ilişkisi ortadan kaldırılmış, yani komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olmaz.

2. “… silahlı işçilerden oluşmuş devletin …”

Dikkat edelim, Lenin, kapitalist toplum ile komünist toplumun birinci aşaması arasındaki dünya-tarihsel devrimci dönüşüm döneminden, yani proletaryanın devrimci diktatörlüğü döneminden bahsetmiyor. Alıntının fikri zemini, proletaryanın devrimci diktatörlüğünün işlevini tamamlamasıyla başlayacak olan komünist toplumun birinci aşamasıdır.

Eğer alıntı ciddiye alınırsa zihinleri dumura uğratacak olan paradoks şudur: Doğrudan üreticiler, uzun bir devrimci dönüşüm dönemi sonunda dünya çapında birleşerek kendi faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tâbi kılmışlar, böylece her türlü tahakkümü ortadan kaldırarak komünist toplumun birinci aşamasına geçmişler, fakat, o da ne, ortalıkta kendilerine “biz devletiz” diyen silahlı işçiler dolaşmaktadır!

Bütün aşamalarıyla komünist toplum sınıfsız, devletsiz, tahakkümsüz toplumdur. Komünist toplum başladıktan sonra “silahlı işçilerden oluşmuş devletin” işi ne!

3. “… tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri …”

İşçi, ücretli emek toplumsal ilişkisinin yaratımıdır. Ücretli emek toplumsal ilişkisi, dolayısıyla işçi, işgücünün meta hâline geldiği ve ücret karşılığı satıldığı koşullarda vardır.

Komünist toplumun birinci aşaması, ücretli emek toplumsal ilişkisi, dolayısıyla işçi sınıfı ortadan kalktıktan sonra başlar. Sosyalist/komünist toplumda doğrudan üreticiler, artık işçi olarak değil, fakat komünal üreticiler olarak vardırlar.

Marks’ın komünal insanlık senfonisini seslendirirken, anlatım hızına yetişmek için, bir iki yerde “komünal üretici” yerine “işçi” notasına bastığı vakidir ve bu durum esere halel getirmez. Ancak aynı şeyi Devlet ve Devrim için söyleyemeyiz. Çünkü Lenin, seslere sadece bir iki yerde değil, hemen hemen her yerde yanlış basıyor. Lenin, komünal insanlık senfonisi yerine gulgule dinletiyor.

4. “… emek ve ücret eşitliği …”

Marks, herkesin eşit ücret aldığı toplumsal yapıyı şöyle tanımlar:

“Topluluk sadece bir emek topluluğu ve ücret eşitliği topluluğudur. Ücretler topluluk sermayesi, yani genel kapitalist kimliğiyle topluluk tarafından ödenmektedir. İlişkinin her iki yanı da hayali bir genelliğe yükseltilmiştir. Emek herkesin içinde bulunduğu kategoridir. Sermaye ise topluluğun kabul edilmiş genelliği ve iktidarıdır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 95.)

Herkesin eşit çalışarak eşit ücret alması demek, ücretli emek – sermaye ilişkisinin eşitlik illüzyonu altında bütün topluma yayılması ve devletin toplum karşısında soyut kapitalist olarak konumlanması demektir.

5. “Toplumun tamamı … tek bir büro ve tek bir fabrika hâline gelecektir.”

Toplumun tamamını tek bir fabrika hâline getirmek, herkesi tek bir şefin iradesi altında hiyerarşiye dizmek demektir. Sosyalizm bu mudur! Herkese sırtı barkodlu üniforma mı giydirilecek! Marks’ta böyle bir anlatım var mı!

Marks’ın sosyalist toplum teorisi, devletli, devlet mülkiyetli, Gosplan’lı “reel sosyalizm” aldatmasını asla aklamaz. Onun için politbüro tedrisatı, devletli ucubeyi meşrulaştıran Devlet ve Devrim‘i âmentü katına çıkarmıştır.