Kışlık Saray baskınıyla hükûmet olan Halk Komiserleri Konseyi, ilk iş olarak barış ve toprak kararnamelerini çıkardı. Bu kararnameler üstünde zaten görüş birliği olduğu için siyaseten tartışılacak bir durum yoktu.
Ancak sıra işçi kontrolü kararnamesine gelince hava birdenbire değişti. Devrimin işçi otonomisinin açmakta olduğu yoldan mı ilerleyeceği, yoksa devletçi mecraya mı sokulacağı üstüne muazzam bir güç mücadelesi patlak verdi.
İşçi kontrolü hareketi, Bolşevik partiyi iktidara taşıyan koalisyonda önemli bir yer tutuyordu. Bolşevik parti işçi kontrolü sloganını çokça kullanmış ama sloganın içini doldurmaktan ısrarla kaçınmıştı. Bolşevik sendika lideri A. Lozovski, 1918’de basılan İşçi Kontrolü broşüründe, bu durumu şöyle anlatır:
“İşçi kontrolü, Ekim günlerinden önce Bolşeviklerin mücadele sloganıydı. … Ancak bütün karar tasarılarında ve bütün pankartlarda yer almasına rağmen, işçi kontrolü gizemli bir sisle örtülüydü. Parti basını bu slogan hakkında çok az şey yazmıştı. … Ekim Devrimi patlak verince, işçi kontrolünün ne anlama geldiğini açıkça ortaya koyma zorunluluğu doğdu. O zaman anlaşıldı ki, sloganın en sıkı taraftarları arasında bile büyük fikir ayrılıkları vardı.” (Aktaran: G. P. Maksimov, Syndicalists in the Russian Revolution, http://libcom.org/library/syndicalists-in-russian-revolution-maximov)
Bolşevik parti, iktidara gelmeden önce işçi kontrolü mücadelesini hep destekler göründü ama gerçekte bu mücadelenin otonom kurucu dinamiği ile hiçbir zaman uyuşmadı. Çünkü işçi kontrolü mücadelesinin otonom kurucu dinamiği ile partiye egemen olan devletçi sapma birbirine karşı yönde işliyordu.
Hükûmete göre, işçi kontrolü mücadelesinin işlevi, sermayeyi yıpratmak suretiyle siyasal iktidarın alınması için ortamı hazırlamaktan ibaretti. Siyasal iktidar alındığına göre, işçi kontrolü mücadelesi işlevini görmüş, devrini tamamlamıştı, artık sanayide disiplini sağlamanın zamanıydı.
Fabrika komitelerinin temsil ettiği eğilime göre ise devrimin ilerlemesi için işçi kontrolünün daha da geliştirilmesi, özyönetim organlarının daha da güçlendirilmesi gerekiyordu.
Fabrika Komiteleri Merkez Konseyi, hükûmet kurulduktan sonraki gün, Lenin’e, fabrika komitelerinin ağır bastığı bir ekonomik konsey önerisi götürdü. Bu öneri, hükûmetteki devletçi eğilimi dikkate alan bir uzlaşma girişimiydi.
Lenin ise, işçilere karşı sorumlu olması gereken işçi kontrolü organlarını devlete karşı sorumlu kılan bir kararname taslağıyla devletçi tutumunu dayattı:
“Devlet önemi taşıyan bütün işletmelerde bütün sahipler, işçi kontrolü amacıyla seçilen bütün işçi ve büro çalışanı temsilcileri, en sıkı disiplin ve düzenin sağlanmasından ve mülkün korunmasından devlete karşı sorumlu olacaklardır.” (V. İ. Lenin, “İşçi Kontrolü Üstüne Taslak Düzenlemeler”, 26 Ekim 1917, TE, İng., c. 26, s. 264-265.)
Taslak, sendikalar ile fabrika komiteleri arasındaki çekişmeye yeni bir boyut getirdi. Sendikalar, devlete karşı sorumlu olma fikrine yapıştılar. Hükûmet, 15 Kasım 1917’de taslağı az değişiklikle onayladı. Bu kararnameyle, Bolşevik siyasetin işçi otonomisini temsil etme iddiası çöktü.
Kararname, bir eliyle verdiğini öteki eliyle geri alan devletçi refleksin tipik bir örneğiydi. Kararnameye göre hükûmet işçi kontrolünün otoritesini tanıyordu. Ancak bu kontrol sıkı bir hiyerarşiye tâbi olacaktı! Her fabrika komitesi yereldeki “Bölgesel İşçi Kontrolü Konseyi”ne, her bölgesel konsey de “Rusya İşçi Kontrolü Konseyi”ne bağlanacaktı. Tepedeki konseyi oluşturacak otuzu aşkın üyeden sadece beşi fabrika komitelerinden gelecekti. Sendikacılar, işçi kontrolü hiyerarşisinin orta ve üst kademelerine yatay geçiş yapacak ve her kademede çoğunluğu elde edeceklerdi.
Kararnamenin, fabrika komitelerini geriletme amacı taşıdığı belliydi. Nitekim, hükûmet niyetini çok geçmeden açık etti. Posta ve Telgraf Halk Komiseri yayınladığı 22 Kasım 1917 tarihli genelgede fabrika komitelerine şöyle meydan okudu:
“Posta ve Telgraf bakanlığının yönetimi için girişimde bulunan hiçbir sözde grup ya da komitenin merkezi iktidara ve Halk Komiseri olarak bana ait olan işlevleri gasp edemeyeceğini ilân ediyorum.” (Aktaran: Maurice Brinton, The Bolsheviks and Workers’ Control, http://libcom.org/library/bolsheviks-workers-control-solidarity-1917)
İşçi kontrolünden devlet kontrolüne
Lenin hükûmeti, işçi otonomisini bastırıp kontrolü tamamen ele almak amacıyla, 18 Aralık 1917 tarihli kararnameyle Yüksek Ekonomik Konsey’i kurdu. Konsey, bütün ekonomik karar organlarına ve işçi kontrolü örgütlerine nezaret edecekti.
Yüksek Ekonomik Konsey, bir ay önce kurulan Rusya İşçi Kontrolü Konseyi üyeleri ile hükûmet görevlilerinden oluşacaktı. Böylece, zaten azınlığa düşmüş olan işçi üyeler, yüksek bürokratların arasında hepten etkisiz hâle gelecekti.
Çarlık rejimi, savaş sırasında orduya ikmal sağlayan sektörleri düzenlemek için komiteler kurmuştu. Yüksek Ekonomik Konsey, kadim devlet geleneği uyarınca, eski rejimden kalan bu yapıları devraldı.Çarlık mirası Rasmeko metal sektörünün yürütme organına dönüştürüldü. Benzer şekilde, kimya sektörü için Glavkhim, tekstil için Tsentrotekstil görevlendirildi.
Lenin, Halk Komiserleri Konseyi başkanı sıfatıyla, 11 Ocak 1918 Sovyetler Kongresi’nde okuduğu raporda şöyle bir lâf etti:
“İşçi kontrolünden Yüksek Ekonomik Konsey’in kuruluşuna geçtik.” (V. İ. Lenin, “Üçüncü Rusya Sovyetler Kongresi”, TE, İng., c. 26, s. 467.)
İşçi kontrolü bir prensibi, Yüksek Ekonomik Konsey ise bir organı anlatır. Bir prensipten başka bir prensibe geçilir; ama bir prensipten bir organa, yani elmadan armuta geçilmez. O hâlde, cümlenin bozuk mantığını düzeltmek için, Yüksek Ekonomik Konsey yerine, o organın uyguladığı prensip olan devlet kontrolünü koymak gerekir. Lâf cambazlığını böyle deşifre edince, Lenin’in aslında, “işçi kontrolünden devlet kontrolüne geçiyoruz” dediği anlaşılır.
Nitekim, sanayide devlet kontrolü 1918 yılı boyunca adım adım dayatıldı. Fabrikaları yukarıdan atanan direktörlerin “tek adam kararlarına” tâbi kılan bir süreç işletildi:
“Diktatöryel güçler verilmiş, Sovyet kurumları (hükûmet diye okuyun – YZ) tarafından seçilmiş ya da atanmış diktatörlerin, Sovyet direktörlerinin tek adam kararlarına iş sırasında sorgusuz sualsiz itaat …” (V. İ. Lenin, “Sovyet Hükûmetinin Acil Görevleri Üstüne Altı Tez”, Nisan 1918, TE, İng., c. 27, s. 316.)
Bir süre sonra, içinde çok az işçi temsilci kalan Yüksek Ekonomik Konsey bile fazla geldi. Ağustos ayında çıkarılan bir kararnameyle, Konsey’in günlük işlerini yürütmek üzere dokuz kişilik bir prezidyum oluşturuldu. Prezidyumun başkan ve başkan yardımcısını doğrudan hükûmet, diğer üyelerini ise Sovyetler Merkez Yürütme Komitesi atadı. Birkaç ay sonra Yüksek Ekonomik Konsey toplantıları seyrekleşti. Böylece, iktidarın alınmasından bir yıl sonra, sanayinin yönetimi tamamen hükûmetin güdümündeki prezidyuma, dolayısıyla devlet kontrolüne geçmiş oldu.
Geçen yüzyıldaki “reel sosyalizm”in riya dolu propagandasının temelleri kuruluş yıllarında atılmıştır. Olguların adını değiştirerek gerçeği tersyüz etmek, siyasî marifet sayılmıştır. Bunun çarpıcı örneklerinden biri şudur:
“Şimdi işçi kontrolünden sanayinin işçi yönetimine geçtik ya da geçmek üzereyiz.” (V. İ. Lenin, “Sekizinci Parti Kongresi’ne Merkez Komite Raporu”, 18 Mart 1919, TE, İng., c. 29, s. 155.)
1918 yılı sonlarına gelindiğinde sanayinin yönetimi tamamen devletin eline geçmiş olmasına rağmen, Lenin 18 Mart 1919 tarihli parti kongresinde devlet kontrolünü “işçi yönetimi” diye sunarak zihinleri manipüle etmiş, üretimde işçi düşmanı parça başı iş, Taylorizm ve Stalin dönemindeki Stahanovizmin yolu böylece açılmıştır.
“Anarşizm tarihi boyunca kendisini hep en özgürlükçü akım olarak tanıtmıştır. Bu durum, anarşizmin Marksizmden daha devrimci bir öze sahip olduğu konusundaki büyük yanılsamaların da kaynağını oluşturur. Fakat bir düşünce akımının özelliklerini, yalnızca onun kendisine dair iddiaları temelinde kavramaya çalışmak asla doğru değildir. Hele anarşizm gibi, söz ile eylem ya da amaç ile araç arasında bir iç tutarlılığın bulunmadığı bir akım mevzu bahis olduğunda bu gerçeklik büsbütün önem kazanır.”
“Anarşist düşüncenin dün ya da bugün yapmaya çalıştığı gibi, insanları kulağa hoş gelen mutlak özgürlük vaatleriyle cezp etmek son derece kolaydır. Ama insanlar toplumsal gelişim sarmalının her bir evresinde, ancak varolan üretici güçler düzeyinin ve üretim ilişkilerinin izin verdiği bir özgürleşme düzeyine ulaşabilmişlerdir.”
“Bakunin’e göre devrimciler pratik siyasal mücadeleden tamamen el çekmeli ve yalnızca devletin kötülenip gözden düşürülmesine yönelik propagandaya odaklanmalıydılar. Bu propaganda sayesinde işçiler ve dolayısıyla toplumun çoğunluğu kazanılınca, nasılsa toplumsal devrim gerçekleşecekti. Devrim gerçekleşir gerçekleşmez, devlet çıkartılan bir kararnameyle sona erdirilecek ve yerine Enternasyonal örgüt geçirilecekti. Böylece özgürlük ve mutluluk çağı açılmış olacaktı. Bakunin bu çocuksu toplumsal devrim projesini toplumsal tasfiye olarak adlandırmaktaydı.”
“Anarşizmin her türlü otoriteye reddiye düzen yaklaşımının temelinde, onun toplumsal yaşamda işlerin veya mücadelenin nasıl örgütlendiği gerçeğini kavramaya yanaşmayan zihniyeti yatar. Halbuki otorite ihtiyacı ve otoritenin varlığı, anarşistlerin yaptığı gibi ondan hoşlanmamakla ya da onu keskin sözlerle mahkûm etmekle ortadan kalkmamaktadır. Üstelik geniş anlamıyla otorite, yalnızca kavramın ilk akla getirdiği ve aslında tasfiye edilmesi gereken baskıcı yönetim anlayışlarını değil, çok daha farklı boyutları da ifade eder. Örneğin üretici güçlerin toplumsallaşıp büyük ölçekli üretimi ve son derece karmaşık bir iş sürecini yaratmış olduğu bir çağda, üretim sürecinin işlemesi denetim ve otoriteyi gerektirir. Bunun yanı sıra, sosyal ve siyasal süreçlerin işleyişi de şu ya da bu cinsten bir otoriteye dayanmaktadır. Önemli olan, karşı çıkılan veya ihtiyaç duyulan otoritenin niteliğidir.
Sınıflı toplumlarda insanlara bir “dış irade” yani bir otorite empoze edilmeksizin, hiçbir ortak eylem olanaklı değildir. Bu otorite, karşı çıkılması gereken şekilde bir kişi diktatörlüğü veya baskıcı azınlık diktatörlüğü olabileceği gibi, oy veren bir çoğunluğun iradesine ya da seçilmiş ve seçenler tarafından denetlenen yönetici komitelerin iradesine de dayanabilir. O nedenle, otorite ve özerklik ilkelerine toplumsal yaşamın gerçeklerinden kopuk biçimde mutlak olarak iyi ya da kötü anlamlar yüklemek yanlış olacaktır. Ve anarşistler bu yanlışı kutsamakta, “otorite” ve “merkezileşme” terimlerini koşulsuz olarak kötülük anlamında kullanmaktadırlar.
Engels’in otorite karşıtlarını eleştirirken söyledikleri yaşamın gerçeğine işaret eder: “Bu baylar hiçbir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla –akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla– dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir.” (Seçme Yapıtlar, c.2, Sol Yay., Temmuz 1977, s.451)”
https://marksist.net/elif-cagli/anarsizm-uzerine
Haluk Levent ve AHBAP operasyonu
Haluk Levent ve AHBAP operasyonu da iktidarın yürüttüğü operasyonlar zincirinin bir halkasını oluşturuyor. Özgün bir örnek olarak devletle bağlantıları da olan ve şaibeli mali işlere bulaşan Haluk Levent’in de rejimin operasyon yapılacaklar listesinde çok uzun zamandır olduğuna şüphe yoktur. Burada da birkaç amaç ve hedef birden var. Bir amacın 2023’teki depremler döneminde iktidarın uğradığı imaj kaybının intikamının alınması ve bedel ödetilmesi olduğu kesindir. Öte yandan bu operasyonun gündem değiştirme işlevi gördüğü de açıktır. Özgür Özel ekibinin yakaladığı yeni rüzgâr temelinde oluşan muhalif gündemin bozulması, böylece muhalif toplum kesimlerinin yükselmeye başlayan moralinin kırılması bir başka amaçtır. Ayrıca iktidarı içte ve dışta müşkül duruma düşüren Irak petrolleriyle ilgili yeni gelişmenin de zamanlama açısından burada bir rol oynadığını tahmin edebiliriz. Irak petrolünün, içinde İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin olduğu başka ülkelere yasadışı yollardan satışını yapmaktan dolayı uluslararası tahkim mahkemesince 1,5 milyar dolar dolayında cezaya çarptırılan rejim, tam bu “skandal” tartışılmaya, meclis gündemine sokulmaya başlamışken, AHBAP operasyonunun düğmesine basmıştır. Bu yasadışı ticaretten kimlerin nemalandığı, paraların nerelere gittiği, resmi söylemde baş düşmanmış gibi atıp tutulan İsrail’e ve meşru varlığı dahi tanınmayan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne petrolün hem de düşük fiyattan satılması böylece gündem yaptırılmamıştır.
Amaçlardan birinin de İstanbul başsavcılığından bu yana Özgür Özel CHP’si ve muhalif ünlüleri hedef alan tüm operasyonların başlıca yürütücüsü konumundaki rejimin yargı kolları başkanının parlatılarak itibarının restore edilmesi olduğu söylenebilir. Bu zatın imajı, nereden geldiği belli olmayan mülklerinin Özgür Özel tarafından ifşa edilmesinden bu yana ağır hasar almıştı. Tam da bu durumu değiştirmek üzere bakan yapıldıktan sonra kendisine bir adalet savaşçısı imajı kurmaya çalışmaktadır.
Ancak tüm bunlar bir yana, operasyonun öne çıkan dolaysız amacı, muhalif kesimleri, hareketleri, kişileri itibarsızlaştırarak, suç özneleri gibi göstererek muhalif toplum kesimlerini sindirmek, bununla bağlantılı olarak da rejimin kendi kontrolünde tuttuğu giderek daralan tabanı da “bakın bu muhalifler ne kadar kirli ne kadar yolsuz ne kadar ahlâksız insanlar” diyerek saflarda tutmaktır. Nitekim Erdoğan yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “Son haftalarda ortaya dökülen bilgi ve belgeler, 53 binden fazla canımızı toprağa verdiğimiz 6 Şubat depremleri sürecinde neler yaşandığını, hangi oyunların çevrildiğini, devlete ve millete hangi operasyonların çekildiğini, deprem bölgesine ayak basmamış terbiye yoksunu tiplerin nasıl hariçten gazel okuduklarını hepimize çok net biçimde gösteriyor. Kimlerin kimlerle, hangi çarpık ilişkiler içinde olduğu tek tek ortaya çıkıyor. Depremi kullanarak siyasi ve ekonomik fırsatçılık yapanlar bugün adalete hesap veriyor. (…) Milletimizin iyi niyeti açıkça istismar edildi. Resmî kurumlarımız iftiralarla töhmet altında bırakıldı.”
Bu söylem, operasyonun amacının özellikle muhalif toplum kesimlerinin benimsediği ünlüler üzerindeki baskıyı, onlar üzerinden de genel olarak toplum üzerindeki baskıyı arttırmak olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Acılı deprem günlerinde Haluk Levent ve AHBAP’a destek sunan, toplumu yardımlaşma ve dayanışma için onlara yönlendiren tüm ünlüler şimdi şairin ünlü sözüyle “devlet dersi”nde tahtaya kaldırılmaktadır. Sadece bir yardım derneğini tavsiye ettikleri için suç işlemiş gibi teşhir edilmekte, itibarsızlaştırılmaktadırlar.
https://marksist.net/levent-toprak/haluk-levent-hadisesine-nasil-bakmali
“Yeni Parti”; 2026-27-28-29-2030 yıllarına göre güncellenmiş ANAP mı?
https://yeni-parti.org.tr/
Ne dersiniz Gün bey?
Doğu Perinçek’le yapılan son röportaj yayınlandı:
31 Temmuz 2026:
https://www.youtube.com/watch?v=4pqE-rBE5sQ
(Süre: 1 saat 13 dakika)
Röportajı yapan kişinin ismi “Uğur Güzel”.
Kendisi; iktisatçı olmakla beraber, muhafazakâr çevrelerde “Turgut Özal” ve “Richard Nixon” hayranı bir siyasetçi olarak bilinir. 2023-24 yılına kadar “Anavatan Partisi (ANAP)” bünyesinde “parti içi eğitim ve ideolojiler tarihi eğitmeni” olarak görev üstlenmişti, bu görevinden istifa etti.
Uğur Güzel; günümüzde kendisini “ittihatçı” olarak tanımlıyor. Osmanlı İmparatorluğu çöküş sürecindeyken imparatorluğu kurtarmak için mücadele eden “İttihat ve Terakki Teşkilatı”nın o dönemde sahip olduğu misyonun, bugün Türkiye’deki temsilcilerinden biri olduğunu beyan ediyor Uğur Güzel kendi pozisyonu hakkında.
Hocam,
“Revizyonizm” ne demekti?
Eğer çok uzun değilse, tanımını yazabilir misiniz?
Ya da sitenizde bu konu hakkında daha önce ayrı bir metin yazdıysanız, linkini aktarır mısınız?
https://www.youtube.com/watch?v=55Hs_sc2nUg
Konuşmacılar:
Prof. Burak Bilgehan Özpek
Prof. Korgün Koral
kategorilere bakarak bulabilirsin. Biraz zahmet.
“Arsen Nişanyan”; AKP’nin neferine dönüştü:
https://m.youtube.com/watch?v=–c9tA5L1ps
” Solcular aslında Kemalist miydi? ”
https://m.youtube.com/watch?v=CNU9cpu4edU
Gün Zileli
8 Mart 2026
“Şehit aileleri”; hükümetin, 2 seneye yakın süredir hem “İmralı” ile hem “Kandil” ile yürüttüğü “çözüm süreci”nin geldiği şu aşamada ortaya çıkan “çerçeve yasa tasarısı”nın hakkaniyet içeren maddelerden oluşmadığını, bu yasa tasarısına itiraz ettiklerini söylüyorlar.
Kaynak burada:
https://www.youtube.com/watch?v=6zBm5yjmfI0
Eğer Gün Zileli kendi websitesinde “sansür” uygulamıyorsa:
Sadece Kürtlerin ifade özgürlüğünü savunmakla yetinmez; “şehit aileleri”nin de ifade özgürlüğüne imkân vermesi gerekir.
Gün Zileli, “anarşistliği”; sadece Kürtlerin ifade özgürlüğünü savunmak mı zannediyor?
• Mesele; hangi tarafın haklı olup / olmadığı değil.
• Mesele; tarafların ifade özgürlüğünün sağlanıp / sağlanmaması.
Gün Zileli; kendi websitesinde “sansür” uyguluyor mu? / uygulamıyor mu?
Gün Zileli; objektif mi? / değil mi?
Artık karar vermeli.
(Not: Benim kim olduğumu eğer merak ediyorsanız; ben, “Selahattin Demirtaş”ın özgür olması gerektiğini savunan bir anarşistim. Eğer gerekirse; Gün Zileli ile tartışmaktan çekinmem.)
Türk Anarşistlerin, Marksistlerin ve bütün diğer radikal Türk solcularının asıl sorunu, ulusal sorunda tutarsız olmalarıdır.
İsrail işgaline karşı bağımsız Filistin devletini kayıtsız şartsız desteklerler.
Rus işgaline karşı bağımsız Ukrayna devletini kayıtsız şartsız desteklerler.
Sırp işgaline karşı bağımsız Kosova devletini kayıtsız şartsız desteklerler.
İş, TC/İran/Irak/Suriye işgallerine karşı bağımsız Kürdistan devletini desteklemeye gelince birden 180 derece bir dönüş yapıp “devletsiz komünal hayatı” savunurlar.
Filistin, Ukrayna, Kosova topraklarında “devletsiz komünal hayat” da istemezler.
Amaç, ezilen uluslarınki de dahil, bütün devletleri ortadan kaldırarak “devletsiz komünal bir Dünya” kurmaksa, önleri açık.
Buyursunlar, başta Türk işçileri olmak üzere “bütün ülkelerin işçilerini” örgütleyip, yeni bir Şubat veya Ekim Devrimi ya da Paris Komünü (bu durumda, “Ankara Komünü”) yapsınlar.
Zincirlerinizden başka kaybedeceğiniz bir şey yok. Kazanacağınız koca bir dünya var. En yakın fabrika, inşaat, tersane veya madendeki işçi sınıfı onları örgütlemeniz için sizi beklerken fazla oyalanmayın.
Haydi yoldaşlar. Yolunuz açık olsun!
TC devletinin olmadığı devletsiz komünal Türkiye’yi en kısa zamanda kurmanız dileğiyle!
Kürtlerin onyıllardır (hâttâ 200 yılı aşkın süredir) çektiği eziyet o kadar devasa boyutta ki; günümüzde yaptıkları yanlışları suratlarına söylemek pek mümkün olaMIyor. Kürtlere nasihatler vermeyi kendimize zûl sayıyoruz, onların tarih boyunca yaşadığı eziyetler apaçık ortada iken bizler (yani “Kürt olmayanlar”) konuşmayı kendimize hak görmüyoruz, Kürtlere saygısızlık olarak görüyoruz.
Fakat bu sessizlik, bu suskunluk devam ettikçe; hem Kürtlerin yaptığı yanlışlar artıyor, hem biz Kürt olmayanların suskunluğu daha da derinleşiyor.
Kürtler “kendi ‘devlet’ini ısrarla kurmak ideali”nin başlıbaşına problem olduğunu hâlâ anlamak niyetinde değiller; bunu suratlarına söyleyince “TC devletinden, İran devletinden, Irak devletinden, Suriye devletinden çektikleri çile”yi hatırlatmakta daima haklılar. Kalplerinde kopan fırtınayı anlıyorum. Ruhsuz değilim, kibirli değilim, vicdansız değilim.
Eğer “bağımsız olacağını iddia ettikleri” bir Kürt devleti kurulursa; bunun da bir “canavar devlet” olacağı gerçeğini akıllarından çıkarMAmalılar!
Hiçbir devlet “merhametli” değildir!
Eğer bir Kürt devleti kurulursa, bu devletin de hegemonyası altında en çok eziyete uğrayacak olan; yine sıradan, yine mülayim Kürt halkı olacak, bunu asla unutMAmalılar!
Diyarbakır’da terzilik yaparak hayata tutunmaya çalışan 70 küsür yaşındaki Murtaza amca; yıllardır “TC devleti”nden yediği tekmelerin ruhunda bıraktığı acı dolu izlere ek olarak bu kez bizzat kendini ait hissettiği (ama kandırıldığı!) “Kürt devleti”nden tekme yiyecek. “Devlet”ler merhamet göstermez; “devlet” kelimesinin önünde “TC” de yazsa, önünde “Kürt” de yazsa merhamet göstermez!
Konu (yine!) dönüp-dolaşıp: “Sınıf mücadelesi”ne geliyor.
Eğer “bağımsız olacağını iddia ettikleri” bir Kürt devleti kurulursa, bunun kaymağını en çok yiyecek olanlar; “parası bol, sırtı pek Kürt eliti” olacak, başka hiç kimse değil! (Az önce bahsettiğim) Murtaza amca gibi sıradan, Murtaza amca gibi mülayim Kürtlere; zırnık koklatmayacaklar! “Sıradan Kürtler”; TC devletinden onyıllardır çektikleri çileden sonra bu kez “bağımsızlık idealiyle kandırıldıkları Kürt devleti”nden tekme yemeye başlayacak!
Acı gerçek budur! Ne hazindir ki budur!
Eğer “sıradan, mülayim Kürtler”:
“TC devleti” tarafından tekme yemektense; “bağımsızlık idealiyle kandırıldığımız Kürt devleti” tarafından tekme yemeyi tercih ederiz! Artık başkalarının bize attığı dayaklardan bıktık! Bundan böyle sadece ama sadece “Kürt devlet hegemonyası” bize dayak atsın, buna razıyız!
diyorsa; onlara, başlarına gelecek yeni eziyetlerde dayanıklılık dilerim!
Zaten tarih boyunca çile çekmeye alışmışlar; bir de “kendi Kürt devletleri”nin onlara uygulayacağı eziyeti çekerler artık! [Not: Bu paragrafı yazarken kendimden utandım; ama gerçeği utançla saklayamayız, gerçekle yüzleşmek zorundayız!]
Eğer Kürtler “özgürlük” istiyorsa; sadece “TC devleti”ne itiraz etmeleri yetmez, bağımsızlık idealiyle kandırılacakları “Kürt devlet hegemonyası”na da itiraz etmeleri gerekir!
Özgürlük; “devletsizlik”tir!
Özgürlük; “anarşizm”dir!
Filistin “devleti”nin varlığını istemek; “Hamas-benzeri” grupların, bütün Filistin halkını İslamla boğması demektir. (Roger Waters bunları bilmez; çünkü “İslam”ın boğuculuğunu kendi ömründe hiç yaşamadı!)
Sadece spesifik olarak Benjamin Netanyahu’nun (ve siyonist ideolojinin) Gazze başta olmak üzere Filistin genelinde uyguladığı soykırıma karşı isyan etmek yetmez.
Özgürlük; “devletsizlik”tir!
Özgürlük; “anarşizm”dir!
Filistin halkı için de böyle…
Kosova halkı için de böyle…
Ukrayna halkı için de böyle…
Kürt halkı için de böyle…
“TC devleti” onyıllar boyunca zulüm ettiğine göre; “bağımsızlık kandırmacası” ile kurulacağı umulan “Kürt devlet”i de zulüm eder. “Devlet”ler merhamet göstermez; “devlet” kelimesinin önünde “TC” de yazsa, önünde “Kürt” de yazsa merhamet göstermez! Eğer bir “Kürt devleti” kurulursa; yine, en çok çileyi “Kürt halkı” çekecek. “TC devleti”nin eziyetinden kurtulduklarını zannederken; bu kez, bağımsızlık idealiyle kandırıldıkları “Kürt devleti”nin eziyetine maruz kalacaklar! Hazin gerçek budur; ister itiraz ediniz, ister itiraz etmeyiniz.
Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın inceltilmiş/rafine edilmiş halidir. Entegrasyon düşüncesinin en sinsi savunucusudur.
Öcalan’ın “hapiste” tutulması ile,
Selahattin Demirtaş’ın “hapiste” tutulması;
tamamen aynı gerekçelerle değil.
Su hâlihazırda bulanıkken, bu suyu daha bulanık hâle getirmekte pek meziyetli kişiler var!
Selahattin Demirtaş; ister entegrasyonu savunsun, ister Kürt devletinin kurulması gerektiğini savunsun, asla hapiste tutulMAmalıdır!
Ayrıca,
Selahattin Demirtaş gibi özgürlüğün kıymetini çok iyi bilen bir siyasetçi için “sinsi” tabirini kullanmak; ya bunu söyleyen kişinin ruhunun çoktandır kararmış olduğunun göstergesidir, ya da iktidarın uydurduğu şırıltılarla beraber savrulmaktır!
Ölümlerin, katliamların ne derin yaralar açtığını en acı idrak eden kişilerden biri Selahattin Demirtaş’tır! “Sinsi” gibi tabirler kullanmadan önce daha teferruatlı düşünün lütfen. Zaten “hak yemek” sıradan bir huy olmuş, bunu daha da pekiştirmeyin…
İsmail Beşikçi: Kürtler milliyetçi olmalıdır
Türkiye’de uzun yıllardır Kürt sorunu üzerine araştırmalar yapan ve çalışmaları nedeniyle hayatının önemli bir bölümünü hapishanede geçiren yazar, sosyolog İsmail Beşikçi, BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlarken, Kürt sorununu, toprak ve devlet sorunu olarak niteledi.
Beşikçi, Kürtlerin Türkiye’yi demokratikleştirmek gibi bir çaba içinde olmaması gerektiğini de vurguladı.
“Sen Kürt olarak kendi haklarını savunmak durumundasın. Kürtler bu bölgede kendi kendini yönetim hakkına sahip olmalı. Eğer sen kendi kendini yönetirsen Türkiye de bu süre içinde demokratikleşebilir. Ama senin Kürt olarak ‘ben Türkiye’yi demokratikleştireceğim’ gibi bir çaba içerisinde olmaman gerekir.”
“Dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerine bakalım. Örneğin Filistinli Araplar İsrail devletini demokratikleştireceğiz diyorlar mı? 60’lı yıllarda Vietnam’da ABD’ye karşı savaşan Vietnamlılar hiçbir zaman Amerika’yı demokratikleştireceğiz dediler mi? Cezayir’deki mücadelede Cezayirliler hiçbir zaman Fransa’yı demokratikleştireceğiz dediler mi? Kendi ülkelerini kurtarmanın yolunu aradılar.”
‘Kürt milliyetçiliği Türk milliyetçiliği gibi değil’
Beşikçi, kendisine yöneltilen Kürt milliyetçiliğiyle ilgili eleştirileri hatırlattığımızdaysa bu kavramın savunulması gerektiğini belirtiyor:
“Kürtler milliyetçi olmalıdır. Kürt milliyetçiliği baskı altındaki, zulüm altındaki kendi dilini, kültürünü gün ışığına çıkarma mücadelesidir. Sen bunları savunacaksın, o zaman da milliyetçisin tabi. Kürt milliyetçiliğinin saldırgan bir tarafı yoktur. Başkalarını asimile etmek gibi bir amacı yoktur. Ama Türk milliyetçiliği böyle değildir, saldırgandır. Kürtlere ne diyor, seni asimile edeceğim diyor.”
https://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/04/140409_ismail_besikci_roportaj
2026: Kürtlerin devlet sahibi olması sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1991: “Reel Sosyalist” diktatörlüklerin yıkılması Doğu bloku emekçilerinin sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1956: Kruşçev’in Destalinizasyon politikaları SSCB halklarının sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1917: Çarlığın yıkılması Rusya emekçilerinin sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1860: Amerikalı siyahların kölelikten kurtulması sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1789: Mutlak monarşinin kaldırılması Fransa halkının sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1776: İngiliz sömürge yönetimine karşı bağımsızlık ilan etmek kolonilerin sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1642: İngiliz monarşisine karşı Parlamento ve Cromwell’den yana olmak İngiltere emekçilerinin sorunlarını çözmez. Tek çözüm devletsizliktir.
1429: Jeanne d’Arc ve Fransız direnişçilere katılmak çözüm değil. Tek çözüm devletsizliktir.
1297: William Wallace ve İskoç direnişçilere katılmak çözüm değil. Tek çözüm devletsizliktir.
M.Ö. 73: Spartaküs ve köle isyancılara katılmak çözüm değil. Tek çözüm devletsizliktir.
Demirtaş elbette ki hapiste tutulmamalıdır.
Hapiste olması, ondan bir “kahraman” yaratılmasına neden olur ve sonuçta entegrasyonculuğun işine yarar.
Kürtlerin devleti olsaydı olacaklar:
1988 Halepçe katliamı:
Kürdistan Cumhuriyeti’nin Halepçe kasabasında Mesut Barzani’nin KDP rejimi tarafından düzenlenen kimyasal silah saldırısı sonucunda çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan yaklaşık 5 bin Kürt hayatını kaybetti.
2005 Orhan Pamuk davası:
Yazar Orhan Pamuk’a “Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü” açıklaması nedeniyle Kürt Ceza Kanunu’nun 301. maddesi (“Kürtlüğü alenen aşağılamak” suçu) uyarınca soruşturma açıldı.
2011 Roboski katliamı:
Kürdistan Hava Kuvvetleri’ne bağlı F-16 savaş uçaklarıyla yapılan bombardıman sonucunda 17’si çocuk olmak üzere 34 sivil Kürt hayatını kaybetti.
2018 Atakürt’e hakaret eden şahsın tutuklanması:
“Atakürt Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”u ihlal ettiği gerekçesiyle gözaltına alınan Safiye İnci, çıkarıldığı Amed Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi’nce tutuklandı.
Tarih; geleceğe doğru akar, ileriye doğru akar. Zaman makinesi henüz icat edilmediği için, geçmişe “fizikî” yolculuk yapamayız. Fakat geçmişe “aklî” yolculuk yapabiliriz; yani, geçmişte pek çok halk “devletleşme ideali” yanlışını yaptığına göre, bu yanlışı bugün de tekrar etmek zorunda değiliz. Artık ders almış olmamız gerekir ama pek öyle görünmüyor…
İster maksimalist düşünün, ister minimalist düşünün; devletlerin merhametsiz olduğu gerçeği ne yazık ki değişmiyor. “Spartacus dönemi”nde de böyleydi, “M.S. 2026 yılı”nda da böyle; devletler daima merhametsiz.
Kürtler bu gerçeği anlayacakmış gibi görünmüyor; (bunu yazmayı hiç istemezdim) Kürtler ne yazık ki yine acı çekerler, bu kez bağımsızlık idealiyle kandırıldıkları “Kürt devlet hegemonyası” tarafından…
(Not: Sadece mülayim olan, sıradan olan, mazlum olan Kürtler’den bahsediyorum, çileyi yine onlar çeker; “sırtı pek ve parası bol olan, ensesi kalın olan Kürtler” ise konforlu hayatlarına her daim devam eder.)
Yazar Richard Castle’a “Bu topraklarda 30 bin Sioux ve 1 milyon Apaçi öldürüldü” açıklaması nedeniyle soruşturma açılması tam bir skandaldır!
Böyle bir olay ancak Türkiye gibi bir ülkede yaşanabilirdi. Amerika hızla Türkiyelileşme yoluna sürükleniyor. Tehlikenin farkında mısınız?
ABD’de; kadük de olsa, kötürüm hâle getirilmiş de olsa, yalpalaya yalpalaya da yürüse “hukuk” denen şey bir miktar hâlâ var. Büsbütün yok olmuş değil.
Daha “Richard Castle”a gelmeden evvel; tarihçi “Howard Zinn” gibi muhteşem birinin ömrü boyunca verdiği “gerçek tarih anlatısı” mücadelesi var (kendisi 2010 yılında aramızdan ayrıldı).
Mücadele burada:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/amerika-birlesik-devletleri-halklarinin-tarihi/69790.html
Bahsettiğiniz yazarın söyledikleri ne hazindir ki o toprakların tarihinde yaşandı, ama bu yazarın bu söylemi bahane edilerek hakkında adlî soruşturma açılamaz. Olsa olsa; bazı akademik çevrelerden dışlanır, kendisine gelen konferanslarda konuşmacı olma daveti azalır, TV kanallarında yorum yapması artık eskisi kadar istenmez. Ama “hukuk” anlamında cezalandırılamaz. ABD’de erozyona uğramış olsa bile “hukuk” hâlâ var.
Türkiye’de ise “Adalet Bakanlığı”nın başındaki o meşhur kişi (isminin & soyisminin baş harfleri “A” ve “G”) hukuku tamamen enkaza çevirdiği için; Türkiye’de gözünüzün üstünde kaşınız varsa bile tutuklanmanız için yeterli bir sebeptir, veya küçücük bir vibratörü boynunuza kolye niyetine takıp etrafta dolaşıyorsanız; hakkınızda soruşturma açılabilir, ansızın gözaltına alınabilirsiniz. Hapishanede, mahkeme gününün gelmesini aylarca bekleyerek tutsak edilebilirsiniz.
Veya mesleğiniz “komedyenlik” bile olsa (örnek: Deniz Göktaş); hapse atılmanız için epey elverişli bir mesleği icra ediyorsunuz demektir.
Bu örnekler apaçık ortada…
ABD’deki hukukun vaziyeti, Türkiye’deki hukukun enkaz hâlindeki vaziyeti kadar değil henüz…
https://marksist.net/yilmaz-seyhan/abdnin-250-yili-devrim-emperyalist-imparatorluk-ve-yeni-tarihsel-esik
Amerika’da, kendi ülkelerinin suçlarını açıkça dillendirecek kadar “yürekli” çok kişi varken, Türkiye’de bunun tam tersi geçerli.
Belki de, hukukun vaziyetinden de önce asıl mesele budur.
“Zaman makinesi henüz icat edilmedi…”
Buna katılmıyorum. “Fiyaskocu Özdemir” zaman makinesini icat etmiş olabilir:
Bardamu 29 Eylül 2010 at 17:45
Özdemir İnce yazılarında “köşe yazıcısı” nitelemesi kullanır. Türkiye’nin en jakoben yazarıdır. Aydınlanma dininin sıkı müminlerindendir. Zaman makinesiyle 19. yüzyıl Fransa’sında bir yerlere ışınlanmış gibidir. Cumhuriyetin yıkılacağı ve krallığın (bizde sultanlık olsa gerek) geleceği paranoyasını ciddi ciddi yaşar gibidir. Bu atmosfer içinde bir şair duyarlılığına (böyle bir şeyin olduğu da çok tartışmalıdır ya) yer yoktur. Onbinleri bulan Dersimli’nin üzerine bombalar yağar bu vahşet, Cumhuriyet’in beka sorunu olarak İnce’nin gözünde meşruiyet kazanır. Gün Zileli isabetli bir tespit yapmış: “Yanlış düşünce cehaleti besler.” Hatta yaratır.
DEM Parti bizzat Öcalan’ın onayı ile Öcalan’ın kurduğu örgütün bir “terör örgütü” olduğunu kanunlaştırdı.
Yani bundan sonra hem Türkmen kökenli Öcalan bir “terörist” ve “terör örgütü” lideridir hem de PKK/KCK bir “terör örgütüdür”!
Öcalan ve örgütü tam 50 yıl Kürt milletine karşı çalışarak “terör” yaptılar.
1. Kürt aşiretlerine saldırdılar ve cinayet işlediler.
2. Kürt köylerini bastılar ve cinayet işlediler.
3. Kürt köylerinin yıkılması ve boşaltılmasında Türk devleti ile işbirliği yaptılar.
4. “Faili meçhul” cinayetlerde JİTEM ile ortak oldular.
5. Irak Kürdistan Bölgesi ve Peşmergelere saldırdılar ve o çatışmalarda en az 3000 Peşmerge şehit oldu.
6. Hendek olaylarında Diyarbakır-Sur, Nusaybin ve Şırnak gibi yerlerde Kürt şehirlerinin yıkılmasına ve Kürtlerin öldürülmesine ortak oldular.
Liste çok uzun ama bu kadarı yeter.
“Özdemir İnce”yle vakit kaybetmeyi epey süre önce bıraktım.
Zaten onun adeta ikiz-kardeşi gibi olan “Yılmaz Özdil” tehlikesi de var, birbirlerinin kopyası gibiler…
Yani şunu demeye uğraşıyorum:
Özdemir İnce,
Yılmaz Özdil,
Soner Yalçın,
…
…
…
Listeyi uzatmanın lüzumu yok.
Bu şahısların vızıltılarının; sadece hitabettikleri akvaryumda ufak-tefek karşılıkları var o kadar, o akvaryum dışındaki sürelerini tamamladılar, yani hayatın akışında “kullanım/tüketim süreleri”ni dolduralı epey oldu.
İnternette eğer sizin önünüze bu şahısların yazıları, bu şahısların demeçleri hâlâ sık sık düşüyorsa bunun sebebi; siz onların ne dediğini, ne yazdığını hâlâ takip ediyorsanız “algoritma”nın bunları derleyip sizin ekranınıza getirmeye devam etmesidir o kadar, başka bir şey değil.
Siz o şahısların ne dediğini, ne yazdığını takip etmeyi bıraktığınızda; hayatta hiçbir karşılıklarının kalmadığını farkedeceksiniz. (Not: Bazı ufak-tefek “akvaryumlar”da onların söylediklerini dinleyen küçük bir kitle vardır sadece, ötesi yok.)
Algoritma sizi yönlendirmesin.
(11 Ağustos 2026 at 19:12)
Yazdıklarınızın ekseriyetinde haklısınız; ABD tarihinde yapılan “yerli (kızılderili) katliamları” ile ilgili isyan eden, “tarihteki katliamlar”ın sorgulanması gerektiğini haykıran “yürekli”, “cesur” insanlar var. Bunların çoğunun cesaretini yitirMEmesinin temel sebebi; ABD’de (kadük hâle getirilmiş bile olsa) “hukuk sistemi”nin, bireylerin tek tek ifade özgürlüğünü hâlâ teminat altına alabilmesidir. Arada-sırada, bazen erozyona uğradığı oluyor muhakkak; ama genel bakışta ABD’de bireylerin tek tek ifade özgürlüğü hâlâ güvence altında. Yürekli, cesur olmalarının zeminini bu oluşturuyor; ABD’de “hukuk sistemi”nin (sakat da olsa, kadük de olsa) hâlâ devam ediyor olması.
Türkiye’deki vaziyet ise içler acısı:
“Hukuk enkaz hâlinde” !!!
Türkiye’nin tarihinde, ve bu ülkeden önce kurulmuş-yıkılmış beyliklerin, sultanlıkların, imparatorlukların tarihlerindeki “katliamlar”ın sorgulanması gerektiğini “cesaretle haykıran” insanların sayısının artmasını umuyorsak; önce mevcut “hukuk sistemi”ni enkaz hâlinden çıkarıp, onu sağlıklı hâle getirmemiz gerekiyor. Eğer bireylerin tek tek “ifade özgürlüğünün, hukuk eliyle cezalandırılması” korkusuna kapılMAmasını istiyorsak; “hukuk”u sağlıklı hâle getirmemiz şart!
“Tarihteki katliamlar” gibi devasa acılar hakkında konuşmaya sıra gelemiyor bir türlü; günümüzde daha en basit, daha en sıradan olaylarda bile korkudan tir tir titreyen insanların bol olduğu Türkiye’de “hukukun içler acısı hâli”ni göstermek için bir örnek:
“Acaba AKP’ye geçiş yapmazsam hapse atılır mıyım?!” KORKUSUYLA yaşayan belediye başkanlarının “yürekli” davranaMAmasının temel sebebi, “cesur” davranaMAmasının temel sebebi; Türkiye’de “hukuk sistemi”nin enkaz hâlinde olmasıdır!
Buna rağmen cesur olabilen birkaç belediye başkanı var. Örnek: “Sinem Dedetaş”
Ama siz de haklısınız; bu ülkede “Sinem Dedetaş” gibi cesur insanların, yürekli insanların sayısı çok az…
Mesela “Ece Temelkuran” diye bir gazeteci & roman yazarı vardı. Eğer Türkiye’de kalıp burada muhalefete devam etseydi hapse atılacaktı, bu sebeple “Hırvatistan’a (Zagrep)” taşınıp orada yaşamaya mahkûm edildi, kendi rızasıyla gitmedi; çünkü Türkiye’de “hukuk enkaz hâlinde”, hazin olan budur…
Mesela “Aslı Erdoğan” diye bir fizikçi ve edebiyatçı vardı. 2016 yılında “Özgür Gündem” gazetesinin yaşatılması için onlara destek verdiğini açıkladı, ve hemen peşinden “halkı isyana teşvik etmek” bahanesiyle tutuklandı, “1,5 yıla yakın süre” hapsedildikten sonra tahliye edildi. Eğer Türkiye’de kalıp burada muhalefete devam etseydi tekrar hapse atılacaktı, bu sebeple “Almanya’ya (Berlin)” taşınıp orada yaşamaya mahkûm edildi, kendi rızasıyla gitmedi; çünkü Türkiye’de “hukuk enkaz hâlinde”, hazin olan budur…
Mesela “Aziz Nesin”in oğlu (gazeteci) “Ahmet Nesin” de “Özgür Gündem” gazetesinin yaşatılması için onlara destek verdiğini açıkladı, ve hemen tutuklandı. Aslı Erdoğan’ın tahliyesine yakın bir tarihte o da tahliye edildi. Şu an itibariyle “Fransa’da (Paris)” gazeteciliğe devam ediyor, orada yaşamaya mahkûm edildi, kendi rızasıyla gitmedi; çünkü Türkiye’de “hukuk enkaz hâlinde”, hazin olan budur…
Mesela Gün Zileli; “Kenan Evren diktatörlüğü”nün zorbalığı sebebiyle İngiltere’de yıllar boyunca mülteci olarak yaşamaya mahkûm edildi, kendi rızasıyla gitmedi; çünkü Türkiye’de “hukuk enkaz hâlinde”, hazin olan budur…
Daha günümüzdeki en sıradan, daha günümüzdeki en basit korkuları bile aşamıyoruz ki; “tarihteki katliamlar”ın hesabını bağıra bağıra sormak için “cesur” olabilelim…
Türkiye’de “hukuk enkaz hâlinde”dir, hazin olan budur…
Bu ülkede “enkaz hâlindeki hukuk sistemi”ni sağlıklı hâle getiremediğimiz müddetçe; “tarihte Ermenilere, Kürtlere yapılan zulümlerin hesabını sorma” imkânımız da yok!