Câhiliye devri zihniyetine göre, bir yanda düşünen özne, yani devrimci teoriyle donanmış parti vardı, öte yanda da üstünde düşünülen nesne, yani bilisiz yığınlar vardı. İşçiler, içinde bulundukları köreltici koşullardan ötürü kendi kendine devrimci bilince ulaşamazdı. O hâlde, kutsal bilgiye vâkıf parti, işçilere dışarıdan bilinç taşımalıydı.
Oysa Marks’a göre, devrimci bilincin kaynağı parti değil, devrimci pratikti ve bizzat partinin kendisi de yığınların devrimci pratiği içinde eğitilmeye muhtaçtı:
“III. Koşulların ve eğitimin değiştirilmesine dair materyalist öğreti, (Feuerbach materyalizmi – YZ) koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve bizzat eğiticinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bundan ötürü bu öğreti, toplumu, biri toplumdan üstün olmak üzere iki parçaya bölmek zorunda kalır.
“[Koşulların değişmesi] ile [insan faaliyetinin değişmesi ya da insanın kendisini değiştirmesi]nin çakışması, ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve rasyonel olarak anlaşılabilir.” (Köşeli parantezleri biz koyduk – YZ) (K. Marks, Feuerbach Üzerine Tezler, 1845, Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 121.)
Câhiliye, Marks’ın yukarıdaki uyarısını anlayamadı. Yabancılaşmış faaliyeti yansıtan teori ile pratik ayrılığını, özne ile nesne düalizmini aşamadı. İşçi sınıfına, “bilimsel doğrular”a göre şekil verilecek bir nesne muamelesi yaptı.
Lenin, Ne Yapmalı’da, müntesibi olduğu Kautski’nin “bilinç dışarıdan taşınır” kerametini aynen alıp işledi. Lenin, “şu son derece doğru ve önemli sözlerini aktaracağız” diyerek Kautski’den aşağıdaki alıntıyı verdi:
“Şüphesiz ki bir doktrin olarak sosyalizm, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, köklerini modern ekonomik ilişkilerde bulur. Sosyalizm, proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden doğar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi yan yana ortaya çıkar; biri ötekinden doğmaz. Her biri farklı koşullar altında ortaya çıkar. Modern sosyalist bilinç ancak derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. … Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydınlardır (italikler K. K.’nin). Modern sosyalizm, bu aydın tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinde oluşmuştur; sosyalizmi entelektüel bakımdan daha gelişmiş proleterlere aktaranlar da yine onlar olmuştur. Bu gelişmiş proleterler de, koşullar imkân verdiğinde, sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokmuşlardır. Demek ki sosyalist bilinç, proleter sınıf mücadelesine dışarıdan taşınan bir şeydir; proleter sınıf mücadelesinin içinden kendiliğinden ortaya çıkan bir şey değildir.” (V. İ. Lenin, Ne Yapmalı, 1901-1902, TE, İng., c. 5, s. 383-384.)
Kautski’nin ileri sürdüğüne ve Lenin’in de benimsediğine göre,
1. Sosyalizm bir doktrindir.
2. Modern sosyalizm burjuva aydınların zihinlerinde oluşmuştur.
3. Sosyalist bilinç proleter sınıf mücadelesine dışarıdan taşınır.
Lenin, işçiler arasında sosyalist bilincin oluşamayacağını ve sosyalizm teorisinin burjuva aydınlar tarafından geliştirildiğini kendi sözleriyle şöyle ifade etti:
“İşçiler arasında Sosyal-Demokrat bilincin ortaya çıkamayacağını söyledik. Bu bilinç onlara dışarıdan getirilmeliydi. Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı sırf kendi çabasıyla ancak sendika bilincini, yani sendikalarda birleşmenin, işverenlerle mücadele etmenin ve hükûmeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu kanaatini geliştirebilir. Oysa sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların eğitimli temsilcileri, yani aydınlar tarafından geliştirilen felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden doğmuştur. Modern bilimsel sosyalizmin kurucuları Marks ve Engels de toplumsal konumları itibarıyla burjuva aydın tabakasına mensupturlar.” (İbid., s. 375.)
Lenin’e göre, sosyalizm teorisi, “aydınlar tarafından geliştirilen felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden doğmuştur”. Oysa, Lenin’in sözünü ettiği o teoriler, mevcut akıl dışı dünyayı akla uygunmuş gibi gösteren teorilerdir. Marks’ın teorisi, mevcut baş aşağı dünyanın zihinsel yansıması olan o teorilerden doğmuş değildir. Tam tersine, Marks o bâtıl teorileri eleştirmiştir.
Câhiliye devri nazariye esnafı, Marks’ın geliştirdiği insanlığın kurtuluşu teorisini, tarihsel bir eleştiri olmaktan çıkarıp fânilerin uyması gereken bir doğrular manzumesine dönüştürmüştür. Bu anlayış, kutsal doğruları bilenlerle bilmeyenler arasına zımnen bir ayrım çizgisi çeker. Bilenler, yani “bilimsel sosyalizm”in sırrına erenler, kurtarıcılık misyonuyla şereflenir. Bilmeyenler, yani kurtarılmayı bekleyen işçiler ise ancak sendikal bilince erişebilir. Öyleyse hakikatin esrarlı âleminden neşet eden kurtarıcı tâife, işçilere dışarıdan bilinç taşımalı ve onlara ne yapmaları gerektiğini öğretmelidir! İşçiler de kendilerine yol gösteren tâifeye itaat etmelidir!
Kendinde keramet vehmeden hiçbir tâifeye kurtuluşun kutsal bilgisi vahiy gibi inmiş veya inecek değildir. Kurtuluş mücadelesine ışık tutan teori yine mücadelenin kendi içinden çıkar. Kurtuluş mücadelesi kendi kendini açımlamaya devam ettiğine göre, kurtuluşun teorisi her açılımda yeniden kurulmaktadır. Kurtuluş mücadelesi kurtuluşun kendisini yaratmadıkça, kurtuluşun teorisi tamamlanmış olmaz.
İnsanların mistik bir yüce biliciye teslimiyetini veri sayan ideolojik sürek çok eskilere gider. On birinci yüzyıl Fars soylularından Keykâvus, Kâbusnâme’de şöyle der:
Sen nakışsın ve ol nakkaştır
Sen biliksin ve ol bilicidir
Partiyi “nakkaş” ve “bilici”, işçi sınıfını ise “nakış” ve “bilik” sayan câhiliye devri öğretisi, bu sapkınlığı şöyle sloganlaştırdı: “Devrimin öznel faktörü partidir!”
Oysa sosyalist toplumsal devrim, mülksüzlerin kendilerini ve koşulları devrimci pratik içinde değiştirmesiyle gelişecektir. Partiler, devrimci örgütler, yığınların bağrından yükselen mücadele içinde kendilerini anbean dönüştürebildikleri ölçüde, sosyalist toplumsal devrimin kolektif öznesinin bileşenleri hâline gelebilirler.
İşçi sınıfına bilinç taşıyanlar, sonra anlar ki! Biz hep burada duralım, şunları biz yönetelim!