1962 yılından bu yana solculuk ve devrimcilik tarihim 64 yılı buluyor. Bu uzun süre içinde birçok deneyim yaşadığım için sanırım bir şeyler söyleyebilirim.
Sosyal medyada hakkımda düzenlenen linç ayinlerini görünce geçmişteki benzer ayinleri hatırladım. Tabii o zaman sosyal medya yoktu. Bu tür ayinler genel kitle toplantılarında cereyan ederdi. Şunu söyleyebilirim ki, bu ayinlerin en iştiyaklı katılımcılarının çoğu sonraki yıllarda devletin zorunu görünce yelkenleri suya indirmiş, devrimciliği, solculuğu falan bir kenara atıp bireysel hayatlarına dönmüştür. Elbette arkadaş sohbetlerinde o yıllarını anlatıp övünmüşlerdir ama pratikte solculuk adına riske girmekten kaçınmışlardır. Toplu ayinlerde gösteriş yapmak onlar açısından kolaydı ve kendilerine prestij sağlıyordu ama devrimciliği bir ömür boyu sürdürmek bir hayli zordu.
Devrimcilik, genel rüzgâra göre tutum almakla değil, cereyana ilkeli bir şekilde karşı durmasını bilmekle mümkündür. Tabii bir de, genel kabulleri sorgulama cesaretiyle.
Bu yazıda birkaç genel kabulü sorgulamak istiyorum.
Lenin’in Bolşevik partisini başından itibaren merkezi disipline bağlı, giderek monolitik bir parti haline getirmek için gayret sarf ettiği ve sonunda bunu başardığı bilinir. Evet ama, Bolşevik parti acaba başından beri monolitik bir parti miydi? Acaba, anlatıldığı gibi, iktidara bu özellikleri sayesinde mi sahip oldu? Hiç de değil.
Tarihi, resmî tarih yazıcılarının (örneğin Stalin’in yazdırdığı Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi (Bolşevik) Tarihi (Aydınlık, 1975) gibi kitaplardan değil de, örneğin Aleksander Rabinovitch gibi gerçeğe soğukkanlı bir sadakatle bağlı tarihçilerden okuduğumuz zaman, emirkulu takipçilerden oluşan monolitik bir parti ile değil, en azından 1921 yılındaki 10. Parti kongresinde konan “hizip yasağına” kadar (hatta 1930’a kadar azalarak da olsa) kişilikli parti üye ve yöneticilerinden oluşan, kanatları ve farklı eğilimleri olan ve en kritik günlerde bile bu farklı eğilimlerin mücadelesiyle yönünü bulan bir Bolşevik partisiyle karşılaşıyoruz.
Rabinovitch’den okuyalım:
“Bolşeviklerin sekiz aylık dönemde iktidarı alabilecek bir konuma gelebilmelerinde, partinin cephede ve cephe gerisindeki askerî birliklerin desteğini kazanmaya özel çaba harcamasının da etkisi olmuştu. Görülüyor ki, iktidar mücadelesinde askerlerin zorunlu olarak sahip oldukları yaşamsal önemi kavrayan, yalnızca Bolşeviklerdi. Belki de daha önemli bir husus Bolşeviklerin 1917’deki olgusal başarısının partinin 1917’deki niteliğine azımsanmayacak derecede atfedilir olmasıdır. Burada kastettiğim, ne büyük tarihsel önemi asla küçümsenmeyecek Lenin’in cesur ve kararlı niteliği ne de Bolşeviklerin çok abartılmış olsa da o ünlü örgüt ve disiplinidir. Ben, daha çok, partinin geleneksel Leninist modelin çarpıcı biçimde zıddı olan, kendi içinde nispeten demokratik, hoşgörülü ve merkezî olmayan yapı ve işleyiş yöntemiyle birlikte onun esasta gerçekten açık kitlesel olma özelliğine vurgu yapmaya çalışıyorum.
“Görmüş oluğumuz gibi, 1917’de Bolşevik Petrograd Örgütü içinde, her düzeyde en temel kuramsal ve taktik konularda süren özgür ve canlı tartışmalar vardı. Çoğunluktan farklı düşünen liderler görüşleri için mücadele etme özgürlüğüne sahipti ve bu mücadelelerde Lenin’in kaybeden taraf olması hiç de az rastlanır bir durum değildi. Bu görüş farklılıklarına gösterilen hoşgörü ve sürdürülen elbirliğinin önemini ölçmek için, 1917 yılı boyunca Bolşeviklerin en önemli kararlarından birçoğunda ve kamuya yönelik açıklamalarında Lenin kadar sağ Bolşeviklerin etkisinin de olduğunu anımsamak yeterlidir. Ayrıca Kamenev, Zinovyev, Lunaçarski ve Riyazanov gibi ılımlı Bolşevikler, Sovyetler ve sendikalar gibi kilit kamu kurumlarında partinin görüşlerini en rahat ifade edebilen ve en saygın konuşmacılar arasındaydı.
“1917’de, Petersburg Komitesi ve Askerî örgüt gibi alt parti organlarına ciddi anlamda bağımsızlık ve inisiyatif verilmişti ve politikaların oluşturulmasında eleştiriler en üst düzeyde dikkate alınıyordu. En önemlisi, bu alt organlar kendi taktik ve çağrılarına hızla değişen koşullarda kendi özel kurullarında biçim verme olanağına sahipti. Partiye büyük sayıda yeni üye katılıyordu ve onlar da Bolşeviklerin tutumuna şekil vermede önemli rol oynuyordu. Bu yeni gelenler arasında Troçki, Antonov-Ovseenko, Lunaçarski ve Çudnovski gibi (Larin’i de eklemek gerek, GZ) Ekim Devrimi’nde öne çıkan pek çok kişi vardı. Yeni gelenler fabrika ve garnizondaki en sabırsız ve hoşnutsuz işçi ve askerler arasında on binlercesini kapsıyordu. Bunlar Marksizm hakkında çok az şey biliyor ve parti disiplinine aldırmıyorlardı” (Bolşevikler İktidara Geliyor, çev: Levent Konyar, Yordam, 2008,s. 330-331).
Nitekim, Lenin, Temmuz’dan sonra“Bütün iktidar Sovyetlere” sloganından vazgeçilmesini istemesine rağmen, “Çoğu işçi ve askerlerle yakın bağlara sahip ve aynı zamanda Merkez Yürütme Komitesi ile Petrograd Sovyetinde aktif olan öteki liderler potansiyel müttefik olarak Menşevik ve Sosyalist Devrimcilerin ve meşru devrimci kurumlar olan Sovyetlerin tümüyle devreden çıkarılmasını reddettiler. Temmuz sonunda yapılan Altıncı Kongre’de ‘Bütün iktidar Sovyetlere!’ sloganı resmen geri çekilmişse de, yerel düzeyde bu değişikliğin bir etkisi olmadı. Dahası, kongre Sovyetleri kazanma çabalarını vurgulamaktan vazgeçmedi ve Ağustos ayı boyunca Sovyetler parti faaliyetlerinin ana odağı olmayı sürdürdü” (s. 332)
“Partinin nispeten özgür ve esnek yapısının önemine ve değerine dair en açık örnek ve onun kitlelerde egemen olan ruh haline gösterdiği duyarlılık, Finlandiya’da saklanmakta olan Lenin vakitsiz bir acil ayaklanma çağrısı yaptığında, Petrograd’daki parti liderleri bu çağrıyı kulak ardı ettikleri Eylül’ün ikinci yarısında görülür”(s. 332)
Ve nihayet şu saptama hayati önemde:
“Petrograd’daki kitlelerin Bolşevikleri Geçici Hükümeti devirme konusunda destekledikleri derecede katı Bolşevik yönetimine sempati duymadıklarını çünkü devrimin ve kongrenin yakın tehlikede olduğuna inandıklarını tekrarlamakta yarar var. Yalnızca Bolşeviklerin savunduklarına inandıkları Sovyetler Kongresi’nde kurulacak geniş tabanlı, temsili, tümüyle sosyalist bir hükümetin kurulması, onlara eski rejimin nefret edilen tarzlarına geri dönüş olmamasının, cephede ölümlerden kaçınılmasının ve daha iyi bir yaşama erişilmesinin ve Rusya’nın savaşa katılmasına hızla son verilmesinin garanti edileceğine dair bir umut olarak görünüyordu” (s. 333).
Umutların sönmesi için çok zaman geçmesi gerekmedi. Parti ve devrim tarihini, partiyi ve devrimi katledenlerin yazdırdığı kitaplardan öğrenenlerin uyanması için ise haddinden fazla zaman geçti.
Gün Zileli
28 Haziran 2026
Bir yanıt yazın