Kılıçdaroğlu’ndan böylesi bir iktidar ustalığı ummazdım doğrusu. İktidarın itip kakmasıyla ele geçirdiği CHP binasına astığı koca afişe bakın: “Arınma Zamanı”. Niyetin bu kadar veciz ve kısa anlatımı olabilir.
Tercümesi: Hepinizi asıp keseceğim. Atacağım. Eğer bana teslim olmazsanız tozunuzu bırakmayacağım. Hiç gözünüzün yaşınıza bakmayacağım. Parti organlarını, disiplin kurullarını vb. elime geçirdim. Bütün parti organlarını düzleyeceğim. En küçük parti organından kurultayına kadar, elimde kasap bıçağı her yerde büyük tasfiyeler yapacağım. Bu “arınma zamanında” ya bana teslim olursunuz ya da kelleyi kaptırır, mezbahada can verirsiniz diyor. Artık bu işin utanması sıkılması yok. “Arınma zamanı” başladı mı, “arıtıcı” organların, yani kasapların ve bıçaklarının önünde kimse duramaz. Bütün partiler tarihi böyle “arıtma tesisleri”nin kanlı tasfiyeleriyle doludur.
CHP’li değilim, hiçbir zaman da olmadım. Ancak CHP’lilerin tümüne söyleyeceğim tek şey var: Kılıçdaroğlu’nun “arıtma”sının kurbanı olmayın. Onun denetiminde yapılacak bir kurultay ya da olağanüstü kurultaydan medet ummayın. Partilerde kurultayları merkez organlar belirler, bunu siz benden iyi bilirsiniz.
Eski CHP’yi tez zamanda yeni bir isimle kurun.
Gün Zileli
12 Haziran 2026
Neden Eski Chp’yi kuruyorlar? Kendilerine sıfırdan temiz bir yol çizsinler. Chp’nin ismi sıkıntılı zaten geçmişi kirli. Yeni bir hareket yeni bir umut olsunlar.
‘Merhametli monarşi’
Levant ve Anadolu’yu uzun süredir inceleyenler şunu göreceklerdir: “Irak, Suriye ve Türkiye”nin gelenekleri; Orta Doğu’da kalıcı istikrar tesis etmek için dönmek zorunda olduğu stratejik bir dayanak noktası olmaya devam etmektedir. Bu üç ülkeyi dengelemek, kabilevî, dinî veya mezhepsel farklılıkların ötesine geçerek; Amerikan temas ve kaldıraç noktasında tek, tutarlı bir odak (yönetim) gerektirir. Başkan Trump tarafından benimsenen bu hayatî misyon; bölgenin dağınık iplerini düzen içinde tutmayı, ve karşılıklı çıkarları birbiriyle uyumlu bir dokuda dokuyarak bölgenin ortak refaha doğru hizalanmasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.
1 Haziran 2026
Tom Barrack
[ABD’nin Türkiye Büyükelçisi]
Kaynak:
https://x.com/USAMBTurkiye/status/2061517384439971908
İstenen şey şu:
Türkiye; “Osmanlı millet sistemi”ne dönmeli, hâttâ bu 3 ülkeyi kapsayacak şekilde olmalı, bunun için gereken adımlar atılmalı (“federasyon”, “özerklik”, vb.)
“Kabilevî, dinî veya mezhepsel farklılıkların ötesine geçmek” dedikleri şey ise; Türkiye’nin “milliyetçiliği” bırakması (Bkz.: “Türk & Kürt & Arap bir olacak.” Recep Tayyip Erdoğan).
Bu plân için öncelikle gereken; “Osmanlı millet sistemi” konseptinin kabul edilmesi. Bunu zaten “Neo-Osmanlı” tabiriyle daha önce duymuştuk. Bir de “eyalet sistemi” söylemi vardı “ilk açılım süreci”nde (Bkz.: “Eyalet sistemi 2023’ün konusu”). Onu da “Hilafet geri gelecek” etiketiyle sosyal medyada yazıyorlar sürekli.
Sıra geldi bu “3 ülkeli”, darmadağın, devamlı kargaşadan başını kaldıramayacak ucube bölgeye hükmetmeye; ona da “merhametli monarşi” ismini münasip görmüşler.
Onu da açık açık anlatıyor Tom Barrack: “Siz, alayınız, sürekli birbirinizle kavga etmeye hevesli alık sürülersiniz… Bölgeye istikrarı getirecek olan tek şey, işe yarayan tek yöntem; güçlü lideri olan (bize) faydalı monarşiler…”
Tom Barrack’ın bahsettiği bu bölge; darmadağın, parçalanmış ve kafasını kaldıramıyor… Üstüne üstlük “güçlü liderlikli bir yönetim”le onyıllardır çatır çatır eziliyor, yetmedi, bu güçlü liderle “monarşi” isteniyor. Öyle seçim-meçim “yok”, 4 yılda değişen siyasî kadrolar “yok”, siyaset “yok”…
İstenen şey tek bir aile, tek bir “monarşi”; ona da bir şekilde kendi tasmanı bağladın mı oldu-bitti.
Orta Doğu’da; “ABD”, “AB”, “İsrail” için bundan daha güzel çözüm şimdilik gözükmüyor.
Tom Barrack’ın bizzat kendi anlatımı:
Kaynak:
https://www.youtube.com/live/jmE5oXT9bCY
2011 yılındaki “Arap Baharı”nın tamamı bugün yok oldu gitti, lâfta “demokrasi”, lâfta “insan hakları” götürülen ülkelerde başarılamadı. Bölgede refahın tesis edilmesi için; “İsrail’in çıkarları” ile bölgenin yönetim yapısını birbiriyle uyumlu hâle getirmek gerekiyor…
“Eski CHP” derken; içinde Atatürkçülüğün olduğu “eski” CHP mi? diye bir soru gelebilir Gün bey. Lütfen unutmayın.
• “İzmir’in dağlarında çiçekler açar…” naraları eşliğinde “CHP”yi tam anlamıyla Atatürkçü köklerine döndürmek isteyen insanlar da var.
• 1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca özellikle doğu illerindeki insanları kimliklerinden “arındırıp” onları bambaşka şeylere dönüştürme amacıyla ızdırap dolu ömürler geçirmiş insanların biriktirdiği acı hatıraların “günümüzde yaralarını taşıyan torunları” da var.
Yani:
“Eski” CHP deyince herkesin aklında aynı parti tahayyül edilmiyor.
• Günümüzdeki İzmir’liler; zafer sarhoşluğunun (eski) “CHP”sini tebessümle hatırlarken,
• Günümüzdeki Şırnak’lılar; eziyet eden (eski) “CHP”yi göz yaşları içinde, acıyla hatırlıyor.
Bu sebeple; siz yazınızda “eski CHP” tabirini kullanırken “nasıl bir CHP’den bahsettiğinizi” daha berrak açıklamanızın iyi olacağı kanaatindeyim.
Not: Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı olduğumu, onun artık RTE’nin “iktidarda kalma plânları” yönünde yürüyen biri olduğunu belirteyim. Yazınıza büsbütün itiraz ettiğim algısının sizde oluşmasını istemem. Size sadece; şu “eski CHP” tabiriniz ile ilgili uyarı mahiyetinde soru sordum o kadar, başka niyetim yok.
Mutlak Butlan öncesi CHP
Eski CHP’yi Örsan K. Öymen hoca gibi isimler kurmalıdır. Hocamızın yazılarını ilgiyle takip ediyorum ve herkese de tavsiye ederim:
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/orsan-k-oymen
https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2026/06/12/acil-sorun-acil-cozum
“Mehmed Uzun”
(1953 – 2007)
Gün bey,
Siz yazınızda “eski” CHP demişken; merhum edebiyatçı “Mehmed Uzun”un başına “eski CHP” yüzünden neler geldiğini okuyup hatırlamanızı tavsiye ederim.
Lütfen sabırla okuyunuz ve hatırlayınız:
https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-cemal/bir-tokatla-tanistim-turkceyle-ben-bir-surgun-yazariyim,55639?_t=1781341874837
Sevan Nişanyan “YouTube” kanalındaki canlı yayınında; oğlu “Arsen Nişanyan”la arasının bozulduğundan, kendisine layık bir evlat olmadığından, “evladının ebeveynine ihanet ettiği”nden bahsetti.
“49. saniye” ile “02:23” arasında konuşuyor:
https://www.youtube.com/watch?v=ZPxFn_8VJ_w
Gerçek sebebini elbette bilemeyiz.
“Ailelerin kendi içindeki anlaşmazlıkları” birer magazin ve dedikodu ucubesi gibi didik didik etmek; makûl bir davranış değil.
Sadece şu iki hatırlatmayı yapmak gerekir:
_______________ 1 _______________
Toplum önünde konuşmayı tercih eden kişilerin, tek tek birey olarak konuşsalar da, “aile” gibi çoğul bir grup olarak konuşsalar da; “kamu önünde konuştuklarının içeriği” ile “aile bağları içinde kalması gereken, mahrem yaşanmışlıklar”ı mümkün olduğunca birbirinden ayrı tutmasını becerebiliyor olmaları gerekir. “Nişanyan ailesi” bunu pek becereMİyor; böylelikle (kendileri hiç arzu etMEse de) magazinel dedikoduların doğması ve fısır fısır dolaşması için imkân yaratmış oluyorlar. Toplumsal alışkanlık babında “dedikodu yapmaya meraklı” kodlarımız, “Nişanyan ailesi” gibi epey gürültü çıkaran bir ailenin kendi içlerindeki küskünlüklerini merak etmekle birleşiyor; böylece “laçkalaşma” artıyor. Kabahatin hangi tarafta olduğunu (“spesifik bir aile”de mi / “toplum geneli”nde mi) sorgulamak; konuyu boş yere uzatacak. Keşke bu ülke, dedikoduya bu kadar çok meraklı bir alışkanlığı hiç ama hiç edinmeseydi…
_______________ 2 _______________
“Aile içinde kalması gereken, mahrem konular” var ise bunları ayrı tutmak gerekir.
Şimdilik sadece şu göze çarpıyor: Arsen Nişanyan takriben 1,5 ~ 2 yıldır; “Hakan Fidan & Selçuk Bayraktar & İbrahim Kalın” üçlüsünün her hamlesini onaylamakla, teorik ve pratik ıvır-zıvırlarla desteklemekle, Türkiye’deki “muhalif” kesimler arasında “RTE’nin o kadar da nefret edilMEmesi gereken bir kişi olduğu” yönünde açıklamalar yapmakla; babasıyla (Sevan) uyuşması zor gözüken bir pozisyonda idi.
Sevan Nişanyan; “Putin savunuculuğu”na rağmen, bütün “zıpırlığı”na rağmen, bütün “eleştirel keskinliği”ne rağmen; hâlâ “özgürlükçü” biridir. Oğlu “Arsen” ile arasının bozulmasının temel sebebi olarak; oğlunun “RTE çizgisi”ne yakın bir pozisyonu tercih etmesi pek mümkün gözükMÜyor. Yani siyasî meselelerde oğlu ile anlaşamasa bile, bu durum; oğlu ile arasının büsbütün bozulması için gerekçe olamaz.
Muhtemelen; daha “aile içi”, daha “mahrem”, daha “özel” bir (veya birkaç) konuda anlaşamamışlardır.
“Oğlunun ihanet ettiği”ni açıkça söylemesi Sevan Nişanyan’ı kâlben yaralamış gözüküyor.
Zaman tedavi edicidir…
Belki zamanla, “baba & oğul” tekrar barışırlar…
[Not: “Gün bey” ile “Irmak hanım” da zaman zaman problemler yaşamışlardır. Ama bunları uluorta konuşmuyorlar.]
Arsen Nişanyan; babasının (Sevan) “oğlum bana ihanet etti” sözlerinden sonra açıklama yaptı:
https://x.com/arsennisanyan/status/2066481611760099426
“Keeping up with the Nişanyanlar”da bugün.
Babamın yaşam coşkusu ve yaratıcı dehasına sonsuz hayranlığım var. Fakat rutin olarak çocuklarını evlatlıktan reddetme gibi kötü bir huyu var. Bu sanırım yedinci oldu; alıştık. Bu sefer nedenini ben de tam olarak bilmiyorum.
DEM Partili Çiğdem Kılıçgün Uçar kendi partisine oy veren insanlardan çok fazla eleştiri alınca Öcalan’ın Kürtlerin varlığını Türk devletine kabul ettirdiğini iddia etti ki tamamen yalandır.
Şimdiki sürecin amacı Öcalan’ın örgütünü feshetmek ve dağıtmaktır. Meclisin çıkaracağı yasalar da “pişmanlık yasasına” benzer yasalar olacak. O yasaların Kürtlerin milli hakları ile bir alakası yoktur.
Türk devletinin Kürtlerin resmi varlığını inkâr eden anayasası olduğu yerde duruyor. Yani Ülkücü Öcalan ve DEM Parti vekili bu konuda da Kürtlere yalan söylüyorlar.
Türkçü devletin Türkçü anayasası:
Dibace: “Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa…
Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin…”
Madde 42: Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.
Madde 66: Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Amerika, Rusya, İsrail ve diğer devletlerden (yani Gavur-emperyalist dedikleriniz) izin almadan yatak odalarına bile giremeyen devletli müslümanların ve solcuların Kürdleri “Amerikan/İsrail uşağı” olarak suçlaması; ahlaksız ilişkilerini/ikiyüzlülüklerini gizleme çabasıdır…
Kürdler de sizin gibi uşaklık etseydi 100 yıldır devletleri olacaktı…
Türkiye’deki siyasi partilerin hepsi tamamen liderlerine bağımlıdır.
Liderleri gittiğinde imamesiz kalmış bir tesbih gibi dağılmaya mahkum olduklarından, her zaman otoriter ve koltuk sevdalısı liderlere ihtiyaç duyarlar.
Aşırı merkeziyetçi ve katı üniter bir devlette partilerin de böyle olması normaldir.
Sorun yapısaldır. RTE, Bahçeli veya Kılıçdaroğlu’nda (ve daha önce İnönü/Ecevit/Baykal’da) göründüğü gibi kişisel değil.
Kemal Okuyan’a göre, “Bugünkü dengelerde hiçbir yeni devlet ezilen insanların, emekçi sınıfların yararına olamaz.” Barzani’nin damga vurduğu bir Kürdistan ise, “ancak dünya halklarına büyük zararlar verir.” Bu mutlakçı anlayışın Kürt emekçilerinin duyguları, talepleri, mücadelesi ve hedefleri diye bir sorunu yoktur. Gerçek o ki, işçi sınıfı mücadelesine bir yararı da!
Okuyan Irak, Türkiye, Suriye ya da İran yönetimlerinin kendi ülkelerinde Kürtleri ezilen ulus konumunda tuttuklarını; ulusal ezme politikasına karşı çıkışın salt gerici-üst sınıfların sorunu olmayıp Kürt emekçilerinin de sorunu olduğunu; Türkiye Kürt hareketinin toplumsal dayanağının kitlesel olarak yoksul köylü, işçi, kent küçükburjuvazisinden oluştuğunu hesap dışı tutar. Ona göre, Türkiye egemenlerinin izledikleri Kürt politikasıyla “Kürt halkı adına ve aynı zeminde geliştirilen politikalar da benzer sonuç vermiştir.” Bu eşitleme mantığını, “emek-sermaye çelişkisini yok sayan ya da önemsiz gösteren, toplumsal eşitsizlikleri değil etnik farklılıkları öne çıkaran politikalar” üzerinden doğrulamaya çalışan Okuyan, ezen-ezilen ulus ilişkilerinden kaynaklanan sorunların üstünü örter. Sermaye gruplarının bütün dünyada birbirine girdiği koşullarda diyor Okuyan, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ”emperyalist rekabette bir koza dönüşmüş“tür, ve “bu tuzaktan korunmanın yolu, emekçilerin bir bütün olarak sömürücülere karşı birleşmesidir.” Devamında da Okuyan, “Barzani’yle Kürt halkının kaderi neden bir olsun?” sorusuyla, “taşı gediğine koyuyor“! Kürtler isteseler bile diyor, biz ezilenden, ileri olandan, haklı olandan yana olmalıyız! Ördüğü duvarda açık kalmasın(!) diye, ulusal sorunla dini sorunlar arasında özdeş ilişki tasavvuruyla ve şeriat istemiyle örnekleyerek, halkın istemesi durumunda “şapka çıkarılıp” bunun halk iradesi olarak kabul edilemeyeceğini ekliyor.
Bu kadarı yeterlidir. Okuyan oldukça net şekilde ulusların kaderlerini tayin hakkını reddediyor ve bunu da, bu hakkın kullanılmasıyla emekçilerin kurtulamayacağı gerekçesine dayandırıyor. İşçi ve emekçiler ancak sosyalizm ile birlikte sömürüden kurtuluş yoluna gireceklerine göre, öncesinde ve üstelik de sömürücü sınıf temsilcilerinin öncülüğünde ezilen ulusun ulusal-siyasal haklarına kavuşmasının Angola’da olduğu üzere halk kitleleri açısından durumu değiştirmeyeceği için, bu hak doğrultusunda mücadelenin ilerici karakter göstermediğini ileri sürüyor.
Okuyan sorunu bulandırıp saptırıyor. Ama yine de belirtmeden geçmeyelim: Barzani ile Kürt halkının kaderinin, farklı sınıf çıkarlarıyla bağlı olma anlamında “bir” olmadığı kesindir. Ama Barzani’nin bir Kürt olması nedeniyle Kürt ulusallığıyla ilişkili olduğu da bir o kadar doğrudur. Şeriat isteme karşısında şapka çıkarılmayacağı kesindir. Biz emekçilerin kurtuluşundan yana politikaları destekler, o yöndeki gelişmeleri ilerletmeye çalışırız. Gerici bir tutumun halk kitlelerini etkilediği durumlarda gerici düşünce ve tutumun yol açtığı ya da açacağı zararları açıklamaya çalışırız. Okuyan, “Referanduma da, Barzanistan’ın bağımsızlığına da karşıyız” diyor. Kürtleri, en azından Irak Kürdistanı özgülünde “Barzanistan“a indirgeyip küçümseyen bu tutuma, D. Perinçek bir hayli sevinmiştir! Okuyan’ın gerekçesi “sosyalizm mücadelesi” olsa da, demokratik haklar için mücadeleyi -onun bir unsuru olarak ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması ve ezilen ulus üzerindeki baskıya karşı mücadeleyi- küçümseyen bir bakış açısıyla, siyasal pratikte ancak aldatıcılık yapılabilir. Böylesi “sol” uçuklukların Lenin tarafından alaysı paylamalarla karşılandığı bilinir.
….
Başkaya’nın toptancı inkarı
Birgün gazetesindeki makalesinde Başkaya, “İdeolojik kölelikten kurtulmak” ve insanca yaşamak için devletten ve paradan kurtulmak ve üretim araçlarına burjuvazi tarafından el konmasına son vermek gerekliliğine işaretle, bu olmaksızın halkların kaderlerini tayin hakkından sözedilemeyeceğini söylüyor. Ve Irak Kürdistanı’ndaki “bağımsızlık referandumu”nu bu çerçevede değerlendiriyor. Madem ki diye kurguluyor Başkaya, emperyalizm ve oligarşik egemenlik var ve işbirlikçilik üzerinden halkların emperyalistler tarafından sömürülmesi devam ediyor, o zaman ulusların kaderlerini tayin hakkı, bu koşullar sürdükçe gerçekleşemez! Aksini ileri sürmek ve söz konusu referandumu ulusların kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde değerlendirmek Wilsoncu emperyalist sömürgecilik (yeni sömürgecilik) politikaları sınırlarında kalmak olacaktır.
Ona göre, ”Ulusların kendi kaderini tayin etmesi meselesi ilk defa ABD başkanı W. Wilson tarafından Birinci Emperyalist savaşın son günlerinde [8 Ocak 1918] ortaya atıl“mıştı ve ”Wilson Prensipleri” olarak biliniyordu. Oysa diyor Başkaya, “ezilen/sömürülen/tahakküm altına alınan insanlar, halklar, haksızlığa maruz kaldıkları ilk günden beri ve hiçbir zaman bu durumu kabullenmediler… Bu yüzden insanlık tarihi, isyanların, başkaldırıların, devrimlerin de tarihidir…”
Herşeyden önce, bir yanılgıya -ya da çarpıtmaya- işaret etmek gerekiyor. Başkaya’nın ileri sürdüğü üzere, ulusların kaderlerini tayin hakkı sorununun ilk kez Wilson Prensipleri kapsamında uluslararası toplumsal gündeme getirildiğini söylemek, gerçeğe aykırıdır. Ezilen bağımlı uluslar sorununun İngiliz-İrlanda; Rusya-Polanya ilişkileri çerçevesinde Marx ve Engels tarafından uluslararası işçi hareketinin gündemine getirildiği, İrlanda’nın bağımsızlığının İngiliz işçi sınıfı hareketinin devrimci çizgide gelişimi için gerekli hale geldiğinin 1860-70’li yıllarda açıklandığı, siyasal tarihin kayıtları arasındadır. Lenin ve Stalin’in ulusların kaderlerini tayin hakkı üzerine makalelerinin Wilson Prensipleri’nden önce yazılmış oldukları ve İkinci Enternasyonal partilerinin büyük çoğunluğunun ulusların kaderlerini tayin hakkını görmezden gelmelerinin, Enternasyonal’in dağılmasının nedenleri arasında yer aldığı, inkardan gelinemeyecek şekilde, belgelidir. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorunu, ‘İkinci Enternasyonal’de tartışılan konular arasındaydı. UKKTH, RSDİP’nin 1903 Programı’nda yer aldı. Lenin’in, ünlü Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı üzerine makalelerini 1913 yılından başlayarak yazmıştır. Bu eserinde Lenin, Rosa Luksemburg ve Karl Kautsky’nin ulusal sorun konusundaki görüşlerini eleştirmiştir. Luxemburg, sosyalizmin ancak büyük kapitalist pazar temelinde kurulabileceğini, ulusal ayrı devletlerin varlığı durumunda bu mücadelenin zaafa uğrayacağını ve küçük devletlerin bağımsız olamayacağını öne sürerek bu hakkın kullanımına karşı çıkarken, Lenin, UKKTH’nı savundu. Bu hak savunusu ”devlet kurma hakkının, herhangi bir ulusun tekelindeki bir ayrıcalık olmasını reddetmeyi” esas alıyordu.
“Sömürgeci/emperyalist devletten kurtulmak kendi kaderini tayin etmenin yeterli koşulu mu?” diye sorarak Başkaya, emperyalizm koşullarında siyasal bağımsızlığın -biçimsel de olsa- anlamsızlığını anlatmaya çalışır. Bu mantık yürütmeye göre, Türk, İran ve Irak devletlerinin varlığı ile Kürtlerin içinde bulundukları durum arasında fark olmaması gerekir! Bu iki tür durum arasında farklılık olmadığını oysa, ancak ezen ulus devlet yetkilileriyle, aynı ulusun şovenistleri ileri sürebilir. Başkaya’nın İtalyan otonomcu hareketinin ideologları ve Wallerstein’dan esinlenerek ileri sürdüğü ve devletin sınıflar arası ilişkilerde gördüğü işlevden soyutlanarak “lanetlenmesi“ne dayanan düşünce, sömürge oluş ile siyasal devletine sahip olma arasında “farksızlık” iddiasıyla Kürt sorununa indirgenirken, devlet sorunu yüzeysel bir yaklaşımla nesnel toplumsal gerçekliklerden koparılır. Devletin baskı aracı olması ve zor aygıtı işlevi görmesi, yadsınması gerekliliğini haklı kılmasına karşın, bu yadsınmanın yani ortadan kalkması/kaldırılması gerekliliğinin tarihsel-toplumsal gelişmelerden ve sınıf ilişkilerinden soyutlanarak gerçekleştirilmesinin mümkünsüzlüğü, sorunu tarihselliği içinde ve onunla bağlı ele almayı zorunlu kılar. Burjuvazi ve emperyalizmin baskısı koşullarında ve bu koşulların ortadan kalkması için mücadele yürütüyorken, devletten devletsizliğe gidişin bir istem ve hedef olarak ortaya konması ile, hemen gerçekleştirilebilir gösterilmesi birbirlerinden farklıdır. İlki, işçi sınıfının sermaye ve gericiliğe karşı mücadelesinin zafere ulaşmasıyla bir süreç içinde gerçekleştirilebilir iken, ikincisi ancak anarşist bir hayal olarak tasarımlanabilir.
Bağımsızlık referandumu ve UKKTH’nin ‘sol’dan inkarı
https://teoriveeylem.net/bagimsizlik-referandumu-ve-ukkthnin-soldan-inkari/
Türkiye’nin Siyasi İntiharı: Yeni Osmanlı Tuzağı
https://www.truvakitap.com/turkiyenin-siyasi-intihari-yeni-osmanli-tuzagi-P532863
>
Osman Bey’in Siyasi İntiharı: Yeni Selçuklu Tuzağı
>
Selçuk Bey’in Siyasi İntiharı: Yeni Gazneli Tuzağı
>
Gazneli Mahmud’un Siyasi İntiharı: Yeni Abbasi Tuzağı
>
Abbasiler’in Siyasi İntiharı: Yeni Emevi Tuzağı
Kemalistlerin en çok sevdiği bakanlık Kemalistleri yine sevince boğdu
Türkiye’de toplumu ifsada sürükleyen etkinliklere harcadığı halkın vergileri ile müthiş Kemalist seviciliği bayraktarlığı yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı yine Kemalistleri sevince boğdu.
Tam bir ifsad rolü üstlenen Kültür Yolu Festivalleri, yüklü parasal destek verdiği ve neye hizmet ettiği belli olmayan sinema filmleri vb. hayırdan nasibi olmayan etkinlikleri destekleme bakanlığı işlevini gören Kültür ve Turizm Bakanlığı bu defa da Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türk Dil Kurumu üzerinden garip bir paylaşım yaptı. Babalar günü dolayısıyla yapılan paylaşımda “Babalar günü kutlu olsun! baba (isim) Bir topluluğa yararlı olmuş kimse: Atatürk Türk milletinin babasıdır” ifadelerini kullandı.
Bir paragraf yasal sakınca nedeniyle kaldırıldı. ADMİN
Not: Gelen tepkiler üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı söz konusu paylaşımı kaldırdı.
https://www.haksozhaber.net/kemalistlerin-en-cok-sevdigi-bakanlik-kemalistleri-yine-sevince-bogdu-255971h.htm
““Filistin direnişinde hegemonyanın İslamcı örgütlerde olmasından hoşnut olmadığını” belirten TKP buna rağmen “Hamas’ın bugün bir direniş örgütü olduğu konusunda hiçbir tereddüt göstermez” ve “Filistin’de sürmekte olan mücadeleye ve bu dolayımla Hamas’a siyasi destek verirken” Kürt hareketi dün de bugün de TKP’ye kendisinin ulusal bir direniş örgütü olduğunu kabul ettirememiş ve sınırlı bir desteğini bile alamamıştır. Birinde mücadele edenler Filistinli ve hedefleri İsrail’ken, diğerinde mücadele edenlerin Kürt, yakın zamana kadar hedeflerinde Türkiye’nin oluşu, Cumhuriyetin “bölünmez bütünlüğü” yüceltisiyle bölünme fobisi ve ayrılıkçılık karşıtlığı da eklendiğinde, dinci Hamas’ı savunup siyasal destek verebilen TKP’nin, seküler Kürt ulusal hareketini her şart altında suçlaması için yeterli olmaktadır. Filistin direnişini ve Hamas’ı savunmaktadır, ama Türkiye’ye gelince sözde yoksul emekçi Kürt halkını ve çıkarlarını savunduğunu ileri sürerek Kürt ulusal talepleriyle ulusal hareketini bütünüyle karşısına almakta ve Türk şovenizmi yapmaktadır.”
https://teoriveeylem.net/tkpnin-yurudugu-yol-nereye-cikiyor/
https://halktv.com.tr/turkiye/son-dakika-demirtas-kilicdaroglu-ile-gorusmeyecek-1038071h
2016 yılında “milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması” için herhangi bir itiraz da bulunmadığı gibi, bunun yollarını döşeyenlerden biri olan “Kemal Kılıçdaroğlu”; tam 10 yıl sonra, 2026 yılında “mutlak butlan” ile CHP’nin başına yeniden getirildikten sonra Selahattin Demirtaş’la görüşeceğini duyurdu.
Selahattin Demirtaş, Kemal Kılıçdaroğlu’nun görüşme talebini reddetti.