Site Logosu

Gün Zileli

Aşk ve Devrim

Mahir Çayan ve Sömürge Devrimciliği Kitabı üzerine

68 Yazıları, Değerlendirmeler, Gün Zileli, Kitap Tanıtım, Mahir Çayan, Sol

Barış Yıldırım, Mahir Çayan ve Sömürge Devrimciliği, 2026, NotaBene Yayınları

Geçen gün üzerine yazdığım Mahir Çayan Kitabı (Dipnot)’nın hemen ardından Barış Yıldırım’ın kitabı çıktı.

Mahir Çayan Kitabı’nda sadece M. Çayan’ın silahlı mücadele üzerine tezlerinin üzerinde durmuştum. Bu yazıda yeniden aynı konuya girmeyeceğim doğal olarak. Burada sadece, Barış Yıldırım’ın, 1960-70 dönemi üzerine yazarken yaptığı bellek ya da bilgi hataları üzerinde duracağım.

“Sömürge Devrimcileri” Panteonu

Barış Yıldırım, kitabına da adını veren “sömürge devrimcileri” kavramından hareketle, bu tür devrimcilere ilişkin bir panteon sunmuş. Bu panteonda, ona göre, “Mao Zedung, Ernesto Che Guevara, Ho Chi Minh ve Mahir Çayan”ın yanı sıra “Fidel Castro, Vö Nguyen Giap, Carlos Marighella, Alberto Bayo, Kwame Nkrumah, Franz Fanon, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran, Hüseyin İnan, İbrahim Kapakkaya ve daha birçoklarının adı sayılabilir” (s. 27).

Bunca isim arasında, idam sehpasında onurlarıyla can veren Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın sayılmamış olması oldukça tuhaf geldi bana. Üstelik Hüseyin İnan’ın adı zikredilmişken!

Otto Kuusinen

B. Yıldırım, M. Çayan’ın gençlik şekillenmelerini anlatırken, “okuyup anlamaya çalıştığı Marksist yayınlardan biri Kuzinen’in Diyalektik Materyalizm kitabıdır” (s. 38) diye özel olarak belirtmiş.

Kuusinen’in kaba materyalist “ders kitabı”nın yetersizliği bir yana, 1939 yılında Stalin, Finlandiya’nın işgalini, Kuusinen’in başında bulunduğu kukla “Fin Demokratik Cumhuriyeti” hükümetinin Sovyetler Birliği’ni Finlandiya’ya “daveti” üzerine başlatmıştır. “Sömürge devrimciliği” için hiç iyi bir başlangıç referansı değil Kuusinen.

Zaman Karmaşası

B. Yıldırım, “Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön dergisi ile TİP arasındaki tartışmaların sertleştiği dönemde… FKF’de TİP’li Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın düşünceleri doğrultusundaki Sosyalist Devrim çizgisine alternatif olarak Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli gibi isimlerce temsil edilen Milli demokratik Devrim düşüncesi hâkimdir” (s. 39) demiş.

Burada zamanlama yanlışlarının yanı sıra bilgi yanlışları da söz konusudur. Sırasıyla düzeltmeye çalışayım:

Birincisi, Yön ile TİP arasındaki tartışma, Yön dergisinin sayfalarında 1966 yılında cereyan etmişti ve hiç de sert bir tartışma değildi. Hatta daha sonraki yıllarda cereyan eden tartışmalar göz önüne alındığında oldukça saygılı, birbirini dinleyen bir tartışmaydı.

İkincisi, Behice Boran (Aybar hiçbir zaman “sosyalist devrim” tezini savunmamıştır) sosyalist devrim düşüncesini 1968’in ikinci yarısından itibaren geliştirmeye başlamıştır. Dolayısıyla B. Boran’ın 1966’da YÖN’de cereyan eden tartışmalarda “Sosyalist devrim” tezini savunması mümkün değildir. Zaten bu tartışmaya o zamanki TİP yöneticileri imzalarıyla katılmamışlardı.

Üçüncüsü, Doğan Avcıoğlu, MDD tezine yakın durmakla ve bu yakınlık nedeniyle YÖN’ün sayfalarını M. Belli’ye açmakla birlikte, MDD tezini hiçbir zaman doğrudan doğruya savunmuş değildir.

Dördüncüsü, 1966 yılındaki YÖN-TİP tartışmasının cereyan ettiği sırada, henüz yeni kurulmuş FKF’de MDD düşüncesinin hâkim olması mümkün değildir. O sıralar FKF yönetiminde TİP yanlısı gençler bulunuyordu ve MDD’nin esamesi bile yoktu FKF’de. Bu örgütte MDD düşüncesi ilk atağını, 1968 Şubatı’nda Doğu Perinçek ve arkadaşlarının yönetime gelmesiyle yapmış, esas hâkimiyetini ise 1969 Ocak’ındaki, Yusuf Küpeli’nin başkanlığı ile sonuçlanan FKF Kongresiyle kurmuştur.

DTCF’de “Silahlı Gizli Örgüt” Nüvesi mi?

Barış Yıldırım, 1960’lı yıllara ilişkin, kulaktan dolma saptamalarda bulunmaktadır. Örneğin, “DTCF’de ilk nüveleri atılan silahlı bir gizli örgütlenmenin içinde daha sonra THKP-C’li olacak isimler de bulunmaktadır” (s. 41) demektedir.

Aynı dönem DTCF Fikir Kulübü Başkanlığı yaptığım için bu “nüve”lerin ne olup ne olmadığını, sözü geçen “isimlerin” kimler olduğunu çok iyi biliyorum. Bu “nüve” ya da daha doğrusu başıboş grup, o sıralarda Ağaoğlu Yayınevi tarafından yeni yayınlanmış, İsaac Deutscher’in Troçki ciltlerinden birinin başlığında geçen “Silahlı Sosyalist” ibaresinden etkilenerek ve Deutscher’i asla ciddi olarak okumadıklarından, bu “silahlı sosyalisti” hayallerindeki beli tabancalı haydutlarla karıştırarak ve o zamanki devrimci gençlerde yeni yeni filizlenmekte olan silaha hayranlığın etkisiyle kendilerini “silahlı sosyalist” ilan etmiş, bellerindeki laz yapısı çakaralmazlara güvenerek sağa sola posta atmaya başlamış, DTCF Fikir Kulübü’yle “liderlik rekabeti”ne girişme teşebbüsünde bulunmuşlardı. (Grubun başı Sami Gürler’le ilgili bkz: Yarılma, Lejand, 2024, s. 274,304, 359, 393) Elbette kısa sürede provakasyona oldukça yatkın bir grup oldukları ortaya çıktı ve başı çeken Sami Gürler, kendi taraftarı birkaç genç tarafından dayaklı-işkenceli sorguya bile çekildi. Bu olayın ayrıntılarına girmek istemiyorum. Ayrıntılar Selçuk Polat’ın Mahşerin Beyaz Atlısı (Kibele, 2007) kitabında bulunmaktadır.

Şu kadarını söylemekle yetineyim: “Daha sonra THKP-C li olacak isimler” kendilerini bu “nüve”nin ya da çetenin elinden (daha doğrusu, ikisi de birbirinin  elinden) zor kurtarmışlardır.

Kanlı Pazar ve M. Çayan

Barış Yıldırım, kendini M. Çayan’ı idealize etmekle yükümlü hissediyor olacak ki, M. Çayan’ın hiçbir özel rol oynamadığı olaylarda bile onu “büyüteçle” büyütmek gereğini duymaktadır.

İşte bir örnek: Taksim’de meydana gelen “Kanlı Pazar” olayını anlatırken, B. Yıldırım, M. Çayan için şöyle demektedir: “16 Şubat 1969’da faşist saldırılarda yüzlerde kişinin yaralandığı, iki kişinin katledildiği ‘Kanlı Pazar’ olarak bilinen Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü’ne katılsa da polisin elinden kurtulmayı başarır.” (s. 41)

Polis, M. Çayan’ı yakalamaya çalışmış da mı, M. Çayan onların “elinden kurtulmayı” başarmış! Yok böyle bir şey. O da herkes gibi bir yürüyüşçüydü ve polisin elinden kurtulmak için özel bir çaba sarf etmesi gerektiğini sanmıyorum. Zaten o sırada polisin amacı da birilerini yakalamak değil, solcu yürüyüşçüleri dinci-sağcıların önüne kurban olarak sürmekti.  O sırada kim tanırdı Mahir Çayan’ı? Bırakın onu, Sibel Erkan olayı sırasında bile polis onun eşkalini bilmiyordu da, yakalanan diğer arkadaşlarından öğrenmeye çalışmıştı.

M. Belli’ye “Saldırı”, SBF FK Yönetiminde Tasfiye!

B. Yıldırım, Taksim “Kanlı Pazar”ından söz ettiği paragrafın içinde, “Bundan bir ay sonra (Mart 1969 olması gerekir, GZ) Mihri Belli’ye bir saldırı olur” (s. 41) diyor. Yer belirtmiyor ama cümlenin gelişinden ve devamından bu saldırının SBF’de olduğu sonucu çıkıyor.

Oysa tarihte, SBF’de M. Belli’ye böyle bir saldırı olduğuna ilişkin herhangi bir kayıt yok. M. Belli’ye bilinen tek saldırı, 1975 yılında, Aksaray taraflarında yapılan silahlı saldırıdır. M. Belli bu saldırıdan kendi becerisiyle kurtulabilmiştir.

B. Yıldırım, devamla, “FKF başkanı Yusuf Küpeli, faşist saldırıya tavır almayan SBF Fikir Kulübü yönetimindeki sosyalist devrim yanlısı öğrencileri tüzükteki hakkını kullanarak, (abç GZ. Tüzükte böyle bir “hak” mı varmış! Bugünkü kayyum atamalarını pek hatırlatıyor oysa, GZ) görevden alır. Fikir Kulübü’ne, içinde Oral Çalışlar ve Hüseyin Cevahir gibi MDD’cilerin bulunduğu bir ‘girişimci kurul’ atanır” (s. 42) diyor.

Oysa 1969 yılında Hüseyin Cevahir, hâlâ TİP saflarındaydı, biz MDD’cilerle tartışıyordu ama henüz bu görüşü kabul etmiş değildi. (Yazıya sonradan eklenen not: Bu satırları yayınladıkan sonra Cevahir’in “MDD’ciliğinin zamanı” konusunda tereddüte düştüm. Evet, H. Cevahir, MDD’ci saflara katılmakta epey duraksamıştı ama TİP yanlısı öğrencilerin Y. Küpeli tarafından tasfiye edildiği 1969 başlarında artık MDD’ci olmuş olabilir. Eğer öyleyse düzeltmiş olayım. GZ)

“Bombacı Mahir” Uydurması!

B. Yıldırım, Mahir’i aşırı militan göstermek için epey çaba göstermiş. Oysa Mahir, o zamanki atak gençler içinde eylemlere en az katılanlardan biriydi. Eyleme gitmek yerine, kitap okumayı tercih ederdi.

“Mahir Çayan, bir dizi eyleme katılır. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde el yapımı bombalar ve sopaların boy gösterdiği bir çatışmada yer aldığı için lakabı bir süreliğine “Bombacı Mahir” alacaktır” (s. 44) demektedir. Oysa o dönem, “sprey bombası” denen, bomba demenin bile pek mümkün olmadığı, ses çıkartmaktan başka pek bir işlevi olmayan bu oyuncak bombaları kullanmak devrimci gençler açısından son derece sıradan bir olaydı. Bu yüzden, kimseye “bombacı” lakabı falan takılmazdı. Hani Yusuf’la Deniz’in Filistin’den getirdikleri sahici Filistin bombaları” olsa neyse!

Bazı Başka Bilgi Hataları

B. Yıldırım, Münir Aktolga’nın , “… Perinçek taraftarlarınca Aydınlık Sosyalist Dergi (ASD) yazı kurulundan ihraç” edildiğini (s. 48) söylüyor. Bu doğru değil. Doğrusu, yazı kurulu çoğunluğunun, M. Aktolga’yı “Kurucular Adına Sahiplik”  görevinden almasıdır.

B. Yıldırım, bir yerde, “TİP’li işçilerden Bingöl Erdumlu” (s. 41) diyerek özenli bir biyografi yazarı olmadığını gösteriyor. Bingöl, işçi sınıfı içinde çalışan bir entelektüeldi.

B. Yıldırım, “Mahir Çayan, Perinçek’in küfürlerle saldırmaya çalıştığı, fakat engelleyemediği FKF-Dev-Genç kongresi…” nden(s. 128) söz etmektedir. Tamamen hayali! Böyle bir olay olmamıştır, zaten, bunu yapmak isteyip istemeyecekleri bir yana, PDA’cıların böyle bir olay yaratmak için güçleri de yoktu o sırada.

Son Şans mı?!

B. Yıldırım, THKO’luların Kızıldere katliamını öğrendiklerinde “İnan, Gezmiş ve Aslan’ın yaşatılması için son şansın gittiğini” (s. 87) anladıklarını yazıyor.

Oysa o sırada bir “son şans” varsa, o da İ. İnönü’nün de içinde olduğu söylenen, idamların durdurulması yönündeki girişimdi. Kızıldere eylemi bu son şansı ortadan kaldırmış, idamcıların elinin serbest kalmasını sağlamıştır, ne yazık ki!

Gün Zileli

17 Mayıs 2026

www.gunzileli.net

gunzileli@hotmail.com

zileligun1@gmail.com

26 Comments

  1. Anonim

    Kişiyi ve kitabı bilmiyorum; “Bunca isim arasında, idam sehpasında onurlarıyla can veren Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın sayılmamış olması oldukça tuhaf geldi bana. Üstelik Hüseyin İnan’ın adı zikredilmişken!” saptaması önemli bence. Asgari bir düzeyi dahi tutturamıyor iseniz; şakşakçılarınızın dışında gidecek kimseniz olmaz. Kendiniz çalar kendiniz oynarsınız.

  2. Gün Zileli

    Muharrem Kılıç’tan facebook aracılığıyla, yukarıda geçen “sonradan eklenen not”taki “Hüseyin Cevahir’in ne zaman MDD’ci olduğu”na ilişkin, olayı aydınlatan bir yorum geldi. Kendisinin izniyle buraya aynen aktarıyorum. Muharrem Kılıç’ın doğrudan tanıklığıyla olay açıklığa kavurmuş bulunuyor. Hüseyin Cevahir, 1969 yılı başında MDD’ciymiş artık. Böylece konu Muharrem arkadaşın aşağıdaki notuyla ve tanıklığıyla açıklığa kavuşmuş ve benim ilk saptamam yanlışlanmış oluyor:

    Kitabı ben de okumadım. Ama Gün Zilel’nin bu yazısı hakkında söylemem gereken şeyler var. Gün Zileli, 1965-70 dönemi sosyalist ve/veya devrimci üniversite öğrencileri hareketinin özellikle Ankara bağlamında FKF’de, devamı DEV-GENÇ’te ve genelde sosyalistler arası gelişme/tartışma/çatışma sürecinin tamamında yer ve önemli sorumluluk almış, olayları kıyıdan köşeden değil yakından yaşamış, sonradan ve kulaktan dolma malumatla değil gerçek bilgiyle konuşan, o dönemde biz TİP’li gençlerden erken ayrılarak FKF içinde bize muhalefete geçen, dolayısıyla da karşıt saflarda olduğumuz, değerli bir insandır. Bu yazısında vurguladığı noktaların tamamı gerçektir. Sadece bir nokta var, ki onu da kesinlememiş: Hüseyin Cevahir’in durumu. Çoğu arkadaşımız gibi TİP’teki 1968 3. Olağan Büyük Kongre’den itibaren Cevahir’in kafasında da sorular oluşmaya ve MDD lehine yaklaşımlar belirmeye başlamıştı. Ama ben onun bizim gibi hala TİPli olduğunu, MDD çizgisini tam benimsemediğini düşündüğüm için, SBF Sosyalist Fikir Kulübü’nün Kasım 1968 kongresinde, 3.FKF Kurultay’ına gidecek delegeler olarak onu bizim listemizde önermiştim. SBF Sosyalist Fikir Kulübü kongresini yine biz kazandığımız için Cevahir FKF delegesi seçilmişti. Fakat toplantı biter bitmez Cevahir, birlikte kaldığımız yurt odasında diğer bazı arkadaşların da bulunduğu ortamda aynen şunu söyledi: “Başkan özür dilerim ben oyumu sizin listeye vermedim”. Hüseyin’in MDD çizgisine kesin geçiş yaptığını ben o anda öğrendim, ama fazla şaşırmadım. Çünkü, hem çok yakın arkadaşımdı, hangi çizgide olursa olsun Cevahir’in büyük yanlış yapmayacağına inancım vardı, hem de ben aşırı keskin/uzlaşmaz bölünmeleri yanlış buluyordum. Ve yanıtım “Canın sağ olsun Hüseyin” oldu. O tarihten itibaren Cevahir hep MDD çizgisinde oldu, 1 ay sonra İstanbul’da yapılan FKF Kurultay’ında da o listeye oy verdi. Yusuf, el yazısıyla ve kırmızı tükenmezle yazdığı tek imzalı bir yazıyla Mart 1969’da “SBF SFK Yönetim Kurulunu feshettiklerini” duyurup Hüseyin’i de müteşebbis kurul üyesi olarak atadığında, Cevahir 4,5 aydır açık seçik MDDci idi. Ben bu olaydan kısa bir süre sonra 5 arkadaşım ile tutuklandım. Yusuf Arslan’ı, Ulaş Bardakçı’yı, Müfit Özdeş’ i ve Ali Güner`i(?) Ulucanlar 2. Kısım’da o vakit tanıdım. ODTÜ işgali olayından tutuklanmışlardı. Bunu ayrıntılı anlatmamın nedeni hem söz konusu kitaptaki bir yanlışı düzeltmek hem de Gün Zileli’nin duraksamasını gidermektir. Bu arada geçmişin olabildiğince gerçeklere uygun aktarılmasının son derece önemli olduğunu ve Gün’ün bu yazısının o amaca hizmet ettiği için değerli olduğunu belirtmek isterim. 1965-70 dönemini bire bir yaşayan arkadaşlarımızın çok azaldığını da dikkate alırsak, bu önemlidir. Kaldı ki gerçekleri bilmek, devrimci inançları uğrundaki samimi eylemlerini yaşamı ile ödeyen arkadaşlarımıza da, iyi niyetli hiç kimseye de zarar vermez.

  3. Latif tiftikçi

    Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’ın isimlerinin geçmemiş olmasının nedeni, onları yok saymak olamaz ki. Sayılan isimler bulundukları ülkeler üzerine tez sahibi insanlar. THKO adına da Hüseyin İnan yazmıştır. Başka yerlere çekilmesin.

  4. Yeniden güncel bir yazı

    Bir “Olay” olarak Kızıldere – Ergin Yıldızoğlu

    08 Nisan 2011

    Bu yıl Kızıldere Katliamı’nda devletin öldürdüğü komünistler önceki yıllarda görülmedik bir canlılıkla ve heyecanla anıldı. Üzerinden 39 yıl gibi adeta bir kuşaktan daha uzun bir süre geçmiş olmasına karşın, Kızıldere Katliamı’nda ölen komünistlerin anısının hala bu kadar güçlü bir biçimde, bu kadar güçlü sadakatleri harekete geçirmeye devam ediyor olmasının üzerinde dikkatle durmak gerekiyor.

    Bu bağlamda Kızıldere Katliamı o zaman “yapı”nın (Türkiye’deki siyasi ve ekonomik güç ilişkilerinin oluşturduğu kümenin) içine uymayan onun tarafından bastırılamayan ve denetim altına alınamayan birçok “yeni”yi barındıran, beklenmedik, gerçekleştiğinde, “yapı”da travma yaratan, yeni bir şeyleri (hakikati ve sadakati) gündeme getiren, gösteren ve özgün bir öznenin tarih sahnesine çıkmış olduğunu haber veren bir tekillik (singularity), diğer bir değişle bir “Olay” olarak düşünülebilir.

    Gerçekten de “Kızıldere Katliamı” zamanda çok kısa bir yer kapladı ve hemen gösteri toplumunun sahnesinden çıktı. Ancak, bu zamanda kısa var oluş, bu “Olay”ın, kısa zamanda hızla genişleyen duygusal ve siyasi sadakatlerin ortaya çıkmasına, 1970’lere damgasını vurmasına engel olamadı. Egemen sınıflar, 1980 Askeri Darbesi’yle, bu izleri silmek için 1971-72 düzenine göre çok daha yoğun bir şiddet ve yıldırma dalgasını, bugün “Liberal ve sol liberal” olarak nitelenen kesimlerin, post modern sofistlerin desteğini de alarak harekete geçirdiler. Bir, hatta iki gençlik kuşağından, meta manyağı, tüketim hastası, benmerkezci, “kapitalist gerçekçi”, uyumlu bireyler üretmek için büyük çaba harcadılar. Doğru yaşanmış bir dönem olarak 1970’lerin anılarını, bir markalar, imajlar dalgası altında boğmaya çalıştılar ama geçen yıl 1 Mayıs’taki pankartlar ve sloganlar, bu yıl Kızıldere Katliamı’nda öldürülen komünistlerin bu kadar güçlü bir biçimde anımsanması, başarılı olamadıklarını gösteriyor.

    Bu yıl “Kızıldere”nin bu kadar canlı bir biçimde anımsanması da bir rastlantı değil. Dün Kızıldere olayı, tüm dünyayı sarsan “1968-73” dalgasının üzerinde ortaya çıktı. Bugün de havada “bir şey”ler var, yine yeni bir kuşak, Avrupa ülkelerinden Kuzey Afrika’ya tarih sahnesine çıkıyor…

    “Olay” ve yeni dalga
    Kızıldere’de THKO kadrolarının ve THKP-C liderliğinin “Olay” mekanında birlikte bulunmaları “zamanın ruhuna”, “Olayın” diyalektiğine son derecede uygun bir durumdu.

    O dönemde Türkiye’de deneyimli, bilgili, fedakarlığından kuşku duymamıza hiçbir neden olmayan başka komünistler de vardı. Ama onlara baktığımızda, kapitalizmin Fordist (Bürokratik, kitlesel-işçiye ve kitlesel üretime ve tüketime dayalı) sermaye birikim rejiminin başlayan yapısal kriziyle birlikte geride kalan döneme ait olduklarını görüyoruz. Dahası bu komünistler, o sırada nihai krizlerine girmeye başlayan iki sosyalist deneyimin (Rus ve Çin devrimlerinin) sadakatlerini taşıyorlardı.

    Buna karşılık, yeni başlayan dönemin “ilk raundu”nda “zamanın ruhu”nu, hem Kapitalizme hem de Sosyalizmin andaki örneklerine başkaldıran, yeni olanaklar arayan bir gençlik hareketi/isyanı, düzenle uzlaşmayı en keskin bir biçimde reddeden, Kızıl Tugaylar, Tupamaros, Kızıl Ordu Fraksiyonu (Baader Meinhof), FKÖ, Kara Panterler gibi yapıların, Che‘nin eylemleri, Küba Devrimi, Vietnam Savaşı, ABD’de Sivil Haklar Hareketi belirlemektedir. Bu yeni dönemi anlamaya çalışan yaklaşımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

    THKP-C ve THKO bu yeni dönemin ürünü iki harekettir (İbrahim Kaypakkaya da bu yeni döneme, yeni arayışlara aittir ama konu Kızıldere olduğundan ne yazık ki üzerinde duramıyorum); bu dönemin özelliklerini, gücünü ve de zaaflarını taşımaktadırlar. Bu yüzden yollarının kesişmesi de “Olay”ın doğasına uygundur, hatta doğasının gereğidir.

    Yeni dalganın öznesinin simgesi olarak Mahir Çayan
    Mahir siyasi yaşamına başladıktan sonra kısa sürede, bir önceki dönemi eleştirmeye, kendini ondan ayırmaya, teori, örgüt, çalışma tarzı bağlamlarında yeni dönemi anlamaya çalışan arayışlara yöneldi. Bu çabaların sonucunda ortaya “Kesintisizler” olarak bilinen ve Mahir’in kopuş sürecini yansıtan denemeler çıktı. Bu denemelere bakınca Kesintisiz I’in önceki dönemin izlerini taşıyan bir çalışma olduğunu görüyoruz. II-III ise Mahir’in yeni dönemin fena halde ayırdına varmış olarak kendi cevaplarını hızla üretmeye başladığı metinlerdir. Bu yüzden, henüz 25 yaşındaki bu genç komünistin, yeni ve hala bugün bile üzerinde düşünmeye geliştirmeye açık en ilginç teorik yaklaşımları ve kavramları kendilerini II ve III’de gösterirler.

    Bu yazının amacı bu kavramları tartışmak olmadığından bazılarına kısaca değinmekle yetineceğim. Bunların en güçlüsü, kapitalist parlamentarizmin, giderek artacak olan bir hızla yaşamaya başladığı dejenerasyonu betimleyen, totaliter/faşist biçimlerle, artık bir imkansızlığa dönüşen demokratik cumhuriyete ait biçimleri içeren bir hibrit ve istikrarsız devlet biçimi olarak “oligarşik devlet” kavramıdır. Bugün liberal demokrasi kavramı altında sermayenin totaliter egemenliğine dönüşmüş, bizzat muhafazakar siyaset bilimciler tarafından “piyasa devleti” olarak tanımlanan bir siyasi yapıyla karşıyayız. Buna “terörizme karşı mücadele” bahanesiyle devreye sokulan uygulamaları da ekledik mi, Mahir’in “oligarşik devlet” kavramıyla, daha ilk belirtileri ortaya çıkarken başarıyla yakaladığı olgunun en gelişmiş haline ulaşıyoruz.

    “Suni denge” ve “ideolojik önderlik” kavramlarına baktığımızda, işçi hareketinin Fordizmin baskısı karşısında devrimci bir karşı dalga oluşturamamış olmasını, 1970’lerde kapitalizmin kültürel egemenliğiyle açıklamayı deneyen “karşıt kültür” teorilerinin, Guy Debord‘un “Gösteri toplumu” çalışmasının boğuştukları teorik sorunları, kaygıları ve çözüm arayışlarını kolaylıkla görebiliyoruz. Karşıt kültür teorileri Mahir öldürüldükten sonraki yıllarda geliştirildiler. Mahir’in Guy Debord’un 1968’de yayımlanan çalışmasını ve Gramsci‘nin 1950’lerde Avrupa’da yayımlanan “Hapishane Defterleri”ni okuma şansına sahip olduğuna ilişkin bir veri yok elimizde. Ancak, “suni denge” ve “ideolojik önderlik” kavramlarının, ideolojinin yeni işleyiş biçimlerine, kapitalizmin toplumu kültürle denetim altına alma kapasitesine ilişkin, yeni döneme ait sorunları paylaştığını görüyoruz.

    Emperyalizmin “içsel olgu olması”na ilişkin saptamasının tanımladığı gelişmelerin en yetkin biçimlerini de 1980’lerin ortasında resmen IMF ve Dünya Bankası programlarıyla yaşamaya başladık. IMF’nin dayattığı neoliberal ilkeler “kalkınma/gelişme” kavramlarının yerini aldı, dış kaynağa mecbur bırakılan ulusal hükümetlerin, seçenekleri, yerli kapitalist sınıfların baskısıyla daraltıldı, eleri kolları bağlandı; seçmenin ekonomi yönetimini etkileme olanakların elinden alındı.

    Bu çalışmaların sonucunda, “sömürge tipi faşizm” saptamasının ve “Zamanın Ruhu”nun etkisiyle (her özne kendi zamanına aittir ama eylemlerinin sonuçları bu zamana sığmayabilir) Mahir, kapitalizme ve emperyalizme karşı tek olanaklı ve en uygun mücadele biçimini “silahlı mücadele”, “öncü savaşı” olarak saptadı.

    Bu, bu tartışmada, beni, Mahir’in bu saptamalardan çıkardığı sonuç “doğru muydu?” yoksa bu “trajik bir hata mıydı?” gibi sorular ilgilendirmiyor. Za
    ten Mahir’in ait olduğu “zaman bloku” da hızla geride kalıyor. Bugün esas önemli olan şudur: Platon, “Devlet” çalışmasında, “toplumsal adalet”, adaletli site/devlet nasıl olur sorusuna cevap ararken, erdemli olmayı kendi doğasına uygun içimde davranmak olarak saptar. Mahir (ve yoldaşları) yaptığı teorik saptamalardan çıkardığı siyasi sonuçları sonuna kadar kabul ederek erdemli olmanın en yüksel örneklerinden birini sergilemiştir.

    Olayın hakikati üzerine
    Bugün Kızıldere Olayı’nı anımsayanlar, sadakatini hala taşıyanlar aslında neyin sadakatini taşıyorlar? Tabii ilk elde kapitalizme ve emperyalizme karşı uzlaşmaz bir duruşa sadakati taşıyorlar. Ama bence bugüne ışık tutabilecek iki özelliği daha var “Kızıldere Olayı’nın” ve Mahir’in erdeminin.

    Bunlardan birincisini şöyle düşünmeye başlayabiliriz: Siyasi analizler, bunları yapanların karşısına yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki talepler de koyarlar. Mahir, “suni denge”, “sömürge tipi faşizm” saptamalarını yaptıktan sonra, bu saptamalardan çıkardığı siyasi sonuçları, bu sonuçlar bireyin var oluşu açısından ne kadar zor taleplerle gelirlerse gelsinler kabul etti ve gereğini yaptı. İkicisi, bu sonuçların dayattığı koşullarda, dostla düşmanı kalın çizgilere ayırmayı bildi. Deniz’lerin idamını engellemek için başladığı eylemi, sonuna kadar götürdü. Bu noktada insanın aklına ister istemez, kendisinden yüzlerce kat büyük bir gücü Termopil’de durdurmaya karar veren Leonidas geliyor: Kavgaya, kazanma ya da kaybetme olasılığını düşünmeden, gerekli olduğu için girmek… Kavafis’in bir dizesiyle:

    “Ne onurludur, o insanlar ki yaşamlarında
    İnançlıdırlar ve savunurlar kendi Termopillerini”

    Ve “sadakat” üzerine
    Zizek “Yeniden Lenin” başlıklı makalesinde bir yerde “Şimdi Lenin gibi yapmak gerekir” diyor ve ekliyordu “Tabii ki ben salak değilim, aynısını yapalım demiyorum, onun gibi yapalım” (anladığımdan aktarıyorum) diyordu. “Lenin ‘Şimdi yeni koşullar var’ diyerek bu koşullara uygun tutumu geliştirmeye koyulmuş.”

    Mahir’in de Lenin gibi yapmış olduğunu (bu tutumun sonuçlarını değil tutumu konuşuyorum burada) görüyoruz. Kızıldere’ye sadakat’in gereği de Mahir’in yaptığını (silahlı öncü savaşı mücadelesi…) yapmak değil “onun gibi yapmaktır” diye düşünüyorum.

    Bu açıdan bakınca bugün iyimser olmamı gerektiren gelişmelerin yanı sıra, beni kötümserliğe iten gelişmeler de görüyorum. “Zamanın Ruhu”na uygun olduğundan bunlardan yalnızca beni kötümser olmaya iten bir gözlemime değinerek bu yazıyı bitirmeye çalışacağım.

    Bugün Türkiye komünist hareketinin ana kümeleri, AKP Hükümeti’nin sıradan bir muhafazakar hükümet olmadığı konusunda anlaşıyor gibi görünüyorlar. Dahası, bu hükümetin emperyalizmle ilişkisi, temel hak ve özgürlükleri hatta Aydınlanma Geleneği’nin değerlerini hedef alan bir rejim değişikliği gerçekleştirmekte olduğunu da düşünüyorlar. Bu gelişmelere bakınca da bu siyasi akımlar, faşizme, totalitarizme giden ya da daha şimdiden ulaşmış bir devlet biçimi ile karşı karşıya olduğumuza ilişkin teorik siyasi saptamalar yapıyorlar.

    Önümüzde bir genel seçimler var ve AKP’nin bu seçimleri de kazanması bekleniyor. Hem de toplumda bir siyasi hareketlenmenin, toplumsal muhalefet dalgasının yükselmeye, AKP’nin söyleminin etkinliğini kaybetmeye başladığı, buna karşılık Hükümet’in kanun kuvvetinde kararnamelerle yönetmeye hazırlandığına, idam, hadım gibi bedensel cezaları tartışmaya açmaya başladığı bir dönemde…

    Türkiye komünist hareketi, bu saptamaları gözlemleri yapıyor olmasına karşın seçimlere sıradan bir muhafazakar partiye karşı ve olağan koşullarda giriyormuş gibi davranıyor. Gruplar, partiler seçimlere kendi başlarına ve kendi adaylarıyla giriyorlar. Birileri yüzde 10 barajı için blok kuruyor. Olağan koşullarda son derecede makul olan bu tutumlar, ne yazık ki günün ve rejimin var olan ve gelmekte olduğu görülen/saptanan özelliklerine ilişkin yapılan teorik saptamalarla uyum içinde olmuyor.

    En zor koşullarda gerçekleştirilen THKP-C, THKO işbirliğinin, teorik saptamaların siyasi sonuçlarını en zor koşullarda kabul etmenin izlerinin (olayın bu izlerinin) bugün çok zayıf olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki bir de aklıma, size abartılı gelebilir ama, III. Enternasyonal‘in, iş işten geçtikten sonra benimsediği “Birleşik Cephe”, politikasından önceki “III. Dönem” olarak bilinen macerası geliyor. Bu dönemde gündeme gelen “sosyal faşizm” sloganı ve bu programla uyumlu politikalar, komünistlerden farklı “sol” hareketleri, “sosyal demokratları” faşistlerle eşitleyen böylece faşizme karşı bir birlik oluşturulmasını engelleyen, hatta solun güçlerini bölen, enerjisini boşa harcamasına yol açan politikalar olarak tarihe geçtiler…

  5. Yeni model faşizm mi?

    Ankara’da Nazi hayranı bir çete, sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarla bir süredir gündem oluyor. Nazi selamı verip TKP Genel Merkezi önünde maskeli poz veren grubun iplerinin kimin kontrolünde olduğu merak konusu.

    Bir sosyal medya hesabından, Ankara’da Nazi hayranı bir çetenin Kızılay’da, kent merkezinde provokatif şekilde faaliyet gösterdiğine dair bir paylaşım yapıldı.

    Askeri kamuflaj giyen, NATO, ABD ve patron düzeni karşıtı afişlerini söken bu grup, duvarlara gamalı haç çiziyor, Hitler’in baş harfleri olan “A.H.” kısaltmasını yazıyor.

    Sokakta ya da sosyal medyada en ufak bir hak arama eylemine, hak arama protestolarına biber gazı ile müdahale eden polisin “seyirciliği” eşliğinde sokakta “terör estirmeye” hevesli bu çete, iddiaya göre sokakta yalnız gördükleri solculara saldırmayı da marifet sayıyor.

    Sosyal medya üzerinden görüntüleriyle ifşa edilen çete, akşam saatlerinde bu kez TKP Genel Merkezi önüne gelerek, kimseye görünmeden burada Nazi selamı “pozu” verip, bunu da sosyal medya hesapları üzerinden paylaştı.

    Bu çetenin iplerinin kimin elinde olduğu, hangi hesap ve provokasyon için sokağa salındığı “şimdilik” bilinmiyor.

    Öte yandan TKP’li hukukçuların, parti binası önünde poz verip dağılan çeteye ilişkin hukuki adım attığı öğrenildi.

    “Nazi selamı” ile fotoğraf:

    https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/styles/972×648/public/images/content/article/2026/05/20/neonazikapak.jpeg.webp?h=d8897fe5&itok=9vAdY69A

    “Kamuflaj ve botlar” ile fotoğraf:

    https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/inline-images/neonazi.jpeg

    _____________________________________________

    Hiçbir zaman TKP’li olmadım, TKP’yi de savunmadım.

    Ama bu fotoğraf epey düşündürücü.

    Salt, yalın, katıksız “faşist” bir nesil mi geliyor?

    Yorumunuz nedir Gün bey?

  6. Gün Zileli

    öyle bi kuşak geldiğini düşünmüyorum.

  7. Anonim

    Yeni kuşaktaki bazı kafa karışıklıkları üzerine:
    https://haber.sol.org.tr/yazarlar/fatih-yasli/iki-hayalet-atsiz-ve-avcioglu-409186

  8. Vakit geldi

    Artık şu “CHP”nin kapatılma vakti geldi.

    Mutlak butlan, çutlak butlan falanla uğraşmaya hiç gerek yok.

    “CHP” tamamen kapatılmalıdır, böylece “Kemalizm”in beslendiği en büyük kaynaklardan biri kurutulmuş olur.

  9. Gün Zileli

    Özgürlük karşıtı beyanları sırf ibretlik olsun diye yayınlarız. Sizin bu beyanınızı ise ironi diye kabul edip yayınlıyoruz. ADMİN

  10. Dalga mı geçiyorsunuz?

    Siz dalga mı geçiyorsunuz?

    “Kemalizm”in nesi özgürlük?

    Kendinizle çeliştiğinizin farkında mısınız Gün? Aklınızı başınıza alın.

    “Kemalizm” özgürlük karşıtıdır; bu sebeple “CHP” kapatılmalıdır.

  11. Sahtekârlık artıyor

    Gün Zileli’nin “anarşistliği”nden hep şüphe duymuştum, yanılmamışım; Gün Zileli’nin anarşistliği sahteymiş.

    Aslında Zileli, anarşistliği bir tür maske gibi kullanıyormuş.

    Bu maskeyi çıkardığında, altında göz kamaştıran bir “Kemalist”le karşılaştık. Şaşırmaya hiç gerek yok aslında.

    Özgürlükleri onyıllardır budayan, insanların hayatlarını onyıllardır tarumar eden, “özgürlük” adı altında en dehşet eziyetleri onyıllardır yapan “Kemalizm”i savunmak; Gün Zileli gibi “maske takmak” konusunda uzman birine yakışırdı. Kendine yakışanı yaptı.

    Gün Zileli; anarşist değildir.

    Gün Zileli; özgürlükçü değildir.

    Gün Zileli; “Kemalist”tir.

  12. Gün Zileli

    özgürlük gereği bu deli saçmalarını da yayınlamak zorundayız. Özür dileriz. ADMİN

  13. Gün Zileli

    Galiba trol kendisi. GZ.

  14. 'Admin' değişmeli

    “Mutlak butlan” başlamışken; Gün Zileli gibi anarşiklerin websitesine de bir “mutlak butlan” operasyonu çekilse,

    Zileli, sitenin “admin” pozisyonundan şutlansa,

    Yerine “Doğu Perinçek” getirilse;

    Güzel olmaz mı?

    Gün Zileli, dışarıdan fonlanan bir aparatçik.

    “Yerli ve millî anarşizm”i savunacak birilerinin “admin” pozisyonuna getirilmesi daha iyi olmaz mı?

  15. Mümkün mü?

    Gün bey,

    Daha önemli bir sorum var:

    “2026 FIFA Dünya Kupası” maçları Amerika kıtasındaki üç ülkede oynanacağı için; saat farkı sebebiyle bütün maçların “canlı (naklen)” yayın vakti Türkiye saati ile sabaha karşı “02:00” ile “06:00” aralığındaki çok erken bir zaman dilimine tekabül ediyor.

    Şu mümkün mü:

    Hükümetimiz geçici nitelikte bir yasa çıkarsa (veya geçici mevzuat düzenlemesi yapsa); ülkemizde “Haziran ve Temmuz 2026” aylarında (sadece iki aylığına) işe başlama saatini “öğle 12:00” olarak kanunen belirlese, böylelikle maçları “canlı (naklen)” yayın saati geldiğinde TV’den rahat rahat izleyebiliriz, sonra rahat bir uyku uyuyup, vücudumuz dinlenmiş bir hâlde işimize gideriz.

    Ne dersiniz Gün bey?

    Hükümetimiz bu iyiliği bize yapar mı?

  16. Gün Zileli

    Mecburen yayınladık ama sitemizin işi değil bu. ADMİN

  17. Gün Zileli

    Gülünç bile değil.

  18. 'RTE' en büyük, 'Gün Zileli' en küçük!

    “Gün Zileli” haddini bilsin!

    Reisimiz “Recep Tayyip Erdoğan”ın önünde diz çöksün!

    Anarşikler cezalandırılmalı!

  19. Anonim

    Gençliğinde “biber gazı” diye bir şey var mıydı Abi?

    Sadece jop mu vardı?

    “Biber gazı” gibi kimyasal bileşenli gazlar da sıktılar mı senin gençliğindeki protestolarda?

  20. Tarih tekerrür ediyor

    CHP = İsmet İnönü

    DSP = Bülent Ecevit
    _______________________

    CHP = Kemal Kılıçdaroğlu

    DSP = Ekrem İmamoğlu (ve Özgür Özel)

  21. Gün Zileli

    yoktu.

  22. Gün Zileli

    🙂

  23. Anonim

    Gün abi, sen hala Kılıçdaroğlu’nu destekliyor musun? 😀

  24. Gün Zileli

    Diktatörlüklerin yanında yer alan kimseyi desteklemem.

  25. Anonim

    Abi, bu sene kurbanda danaya mı girdin?

  26. Gün Zileli

    🙂

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2026 Gün Zileli

Theme by Anders NorenUp ↑