Site Logosu

Gün Zileli

Aşk ve Devrim

Mahir Çayan Kitabı Üzerine

68 Yazıları, Değerlendirmeler, Devrim ve Sosyalizm Sorunları, Faşizm, Gün Zileli, İbrahim Kaypakkaya, İdeolojik Biçimlenme, İşçi Sınıfı, Kitap Tanıtım, Leninizm, Mahir Çayan, Şiddet, Silahlı Mücadele Teorileri, Sol

Bu yılın Mart ayında (Mart 2016) Dipnot Yayınları, Mahir Çayan Kitabı başlıklı kitabı yayınladı. 476 sayfalık kitap, Mahir Çayan’ın Türk Solu, Aydınlık Sosyalist Dergi, Kurtuluş dergilerinde çıkmış yazılarından; Kesintisiz Devrim I, II. III diye bilinen temel tezlerinden; ayrıca Mahir Çayan üzerine yazılmış yazılardan oluşuyor.

Mahir Çayan’ın bütün yazıları, 1969 Mayıs’ı ile 1971 Mayıs’ı arasındaki iki yıl içinde yazılmış.

Bu yazıda, Mahir Çayan’ın ya da THKP-C’nin giriştiği silahlı eylemlerin gerekçesini oluşturan temel tezleri ele alıp tahlil etmeye çalışacağım.

Mahir Çayan’ın Silahlı Mücadele Teorisi

Mahir Çayan’ın tezleri genellikle, pek fazla tartışmadığı bazı temel ön kabullere dayanmaktadır. Bunları tartışmasız bir şekilde öne sürmekte ve tezlerini bu ön kabullere dayandırmaktadır. Bu ön kabullere, Mahir Çayan tezlerinin temel kolonları diyebiliriz. Bunlar olmadan ileri süreceği tezler dayanaksız kalacaktır.

1

Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi

Mahir Çayan’ın, tezlerine yaptığı en büyük temel dayanak ya da kolon, emperyalizmin III. bunalım döneminde bulunulduğudur. Mahir Çayan, bu temel dayanağın kendisini değil de, “sonuçları”nı ele almaktadır.

Mesela “Emperyalizmin III. Bunalım dönemi denilen bu dönem” (s. 285) demektedir. Bunu kim demiştir, neden demiştir, yazılarında bu yok. Sadece bu ön kabule dayandırdığı tezleri var. Belki de bunu ilk kullanan kendisidir. Ayrıca, bu III. dönem olduğuna göre I. ve II. Bunalım dönemleri nedir, ne zamandır? (Akıl yürütme yoluyla bunların I. ve -1930 ekonomik buhranıyla başlayan – II. Dünya savaşları dönemleri olduğu tahmin edilebilir).  

M. Çayan, 189. sayfada “III. Bunalım dönemi”nin sonuçlarını ele alıyor ama neden “III. Bunalım dönemi” olduğunu açıklamıyor. Keza 273. Ve 281. sayfalarda da öyle.

2

 “Can Çekişen” Kapitalizm ve Devrimin Objektif şartları

M. Çayan’a göre, “III. Bunalım Dönemi”nin en önemli sonuçlarından biri, dünya kapitalizminin “son nefesini vermekte”,  (s. 139-140), “can çekişmekte” olmasıdır. “Can çekişen kapitalizm” teriminin Ernest Mandel’in “Late Kapitalizm” kavramından türetildiği düşünülmektedir. Hikmet Kıvılcımlı, bunu iyice vulgarize ederek “geberen kapitalizm” demiştir.

“Can çekişen” “Kapitalizm sürekli bunalım dönemine” girmiştir (s.249). Dolayısıyla “proleter devriminin objektif şartları vardır” (s. 278). Bu dönem artık “proleter devrimleri çağı”dır (s. 278). Bu kavramı ilk ortaya atan Lenin, “Tekelci devlet kapitalizmi aşamasını… sosyalizme geçişin maddi şartlarının en olgunlaştığı aşama” (s. 288) olarak nitelemiştir.[1]

Kapitalizm “can çekişirken” “dünya sosyalist bloku” dev bir gelişme içindedir (s. 286). Bu dönemde sosyalizm olağanüstü prestij kazanmıştır.

M. Çayan, “Kesintisiz Devrim” makalesinde, “Emperyalist dönemde… bütün ülkelerde devrimin objektif şartları mevcuttur” (s. 246) demekte, “Emperyalist dönemde… meseleyi çözmek ihtilalci inisiyatifin uygun zamandaki atılımına kalmaktadır” (s. 247) diye vurgulamaktadır.

3

“Gizli İşgal” ve Silahlı Mücadelenin Objektif Şartları

“III. Bunalım Dönemi”nin en önemli sonuçlarından biri de, emperyalizmin, Türkiye gibi ülkelerdeki “gizli işgali”dir. Bu görüş, daha erken bir aşamada, 1969 yılında, Türk Solu’nun 88. Sayısında (22 Temmuz 1969)  yayınlanan “Aren Oportünizminin Niteliği” yazısında M. Çayan tarafından, “bilindiği gibi (abç, oysa o dönem böyle bir şey bilinmemektedir) ülkemiz yarı işgal (abç, GZ) altındadır” (s. 41) diye ifade edilmiş; Ocak 1971 tarihinde ise, Kurtuluş dergisindeki “Aydınlık Sosyalist Dergi’ye Açık Mektup” yazısında, “emperyalizmin işgali altındaki bir ülke (abç, GZ)” (s. 188) tanımlaması yapılmıştır.  

M. Çayan, zaman ilerledikçe (Kurtuluş, 15 Mart 1971) “yarı-işgal” ya da “işgal” saptamasını “gizli işgal” nitelemesiyle biraz daha belirginleştirip teorileştirmiştir: “Ülke işgal altındadır (açık veya gizli)” (s. 206, keza s. 210, 211).

M. Çayan, “emperyalist gizli işgalle” “silahlı mücadelenin objektif şartlarını” birbirine bağlamaktadır.

“Kesintisiz Devrim”ler, neredeyse bütünüyle bu “işgal” ya da “gizli işgal” saptamasına dayandırılmaktadır: “Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır” (s. 285). “Amerikalı işgalcilerin bizzat kendileri bütün güçlerini kullanarak, her çeşit ince metodları (sic! “metodu olacak, GZ) kullanarak işgallerini gizlemeye çalışmaktadırlar” (s. 323). “Emperyalist üretim ilişkilerinin ülkenin ta en ücra köşelerine kadar uzanması, emperyalizmi aynı zamanda içsel bir olgu (abç, GZ) haline getirmiştir” (s. 322).

Dolayısıyla, “Silahlı mücadelenin objektif şartları, emperyalizmin işgalinden dolayı her dönemde vardır” (s. 213).

4

“Emperyalist Zincirin En Zayıf Halkası”

Emperyalizm iç olgu haline gelince silahlı savaş kaçınılmaz olmaktadır: “Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde evrim ve devrim aşamaları… bıçak gibi birbirinden ayrılamaz… Ayrıca emperyalizmin işgali karşı tarafın bizzat zora, şiddete, silaha başvurması demektir. Bu ise, silahlı savaşın objektif şartlarının mevcudiyeti demektir” (s. 282).

Halkın “ihtilalci savaşının” “düzenli ordu aşamasına” gelebilmesi için “gerilla savaşı” şarttır. “Proletarya devrimi” “kapitalizmin ve demokrasinin en gelişmiş olduğu” ülkede değil, “emperyalist zincirin en zayıf olduğu ülkede (abç, GZ) yapılacaktır.” (s. 246)

5

Oligarşik İktidar, Gizli Faşizm, Sürekli Faşizm…

M. Çayan, “emperyalist (gizli) işgal altındaki” ülkenin yönetim şeklinin tahliline girişmektedir: “Ve yönetim büyük şehirlerdeki bürokrasisi ve militarizmine dayanarak ayakta duran, işgalci düşmanın da içinde yer aldığı bir gerici ittifakın elindedir” (s. 206).

M. Çayan, iktidardaki bu ittifaka “oligarşi” adını vermektedir: “…emperyalist-kapitalist ülkelerdeki yönetim de, geri bıraktırılmış (abç, GZ) ülkelerdeki yönetim de oligarşik yönetimdir” (s. 292).

Bu “oligarşik yönetim”e “… sömürge tipi faşizm de” denilebilir. “Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan ‘temsili demokrasi’ ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir.” (s. 293)

Buradan çıkan sonuç, Türkiye ve onun gibi emperyalizmin “gizli işgali” altında olan ülkelerde, “açık” ya da “gizli” şekilleriyle sürekli faşizm olduğudur. Dolayısıyla, “… stratejik hedefimiz anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimdir” (s. 321)

6

Sunî Denge, Silahlı Propaganda, Baş Çelişme, Devrimci İnisiyatif…

M. Çayan’a göre, “… halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. Emperyalist işgal gizlendiği için – emperyalizm aynı zamanda içsel bir olgu haline geldiği için – halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavura alerjisi (??! GZ) nötralize olmuştur” (s. 291-292).

Bu tespitin ardından M. Çayan şu soruyu sormaktadır: “Emperyalizmin işgali altında olan ülkelerde emperyalizm ve oligarşiye karşı mücadele nasıl yürütülecektir? Oligarşi ile halkın memnuniyetsizliği ve tepkileri arasında[ki] suni denge hangi mücadele biçimi temel alınarak bozulacaktır?” (s. 296)

M. Çayan, bu soruya, “… temel mücadele metodu silahlı propagandadır” (s. 298) diye yanıt vermekte ve “silahlı propaganda”nın ne olduğunu açıklamaktadır: “Silahlı propaganda, askeri değil politik mücadeledir… kesin olarak terörizm değildir… maddi olaylar etrafında siyasi gerçekleri açıklayarak kitleleri bilinçlendirir, onlara politik hedef gösterir… halkın düzene karşı memnuniyetsizliğini ajite eder, onları emperyalist beyin yıkamanın giderek etkisinden kurtarır… kitleleri sarsar, giderek de bilinçlendirir… Merkezi otoritenin… güçlü olmadığını… gösterir” (s. 298).

“Baş çelişki”yi “oligarşi” ile “halkın devrimci öncüleri” (s. 322) (yani şehir gerillaları, GZ) arasında saptayan M. Çayan, “silahlı propaganda”yı başlatacak “İhtilalci inisiyatif”i Lenin’e dayandırdıktan (s. 247) sonra, “var olan krizin derinleştirilip olgunlaştırılması tamamen o ülkenin devrimcilerine bağlıdır” (s. 281) ve “Emperyalist dönemde, devrimlerin maddi temelleri hazır olduğu için meseleyi çözmek ihtilalci inisiyatifin uygun zamandaki atılımına kalmaktadır” (s. 247) diyerek “devrimci irade”nin önemine dikkat çekmektedir.

7

Politikleşmiş Askerî Savaş, Öncü Savaş, Şehir Gerillası…

M. Çayan’ın silahlı mücadele için ileri sürdüğü argüman ve kavramların merkezinde “Politikleşmiş askeri savaş” bulunmaktadır: “Emperyalizmin işgali altında olan, dolayısıyla halk savaşının zorunlu bir durak olduğu ülkelerde sosyalistlerin temel mücadele metodları (sic! “metodu” denmeliydi, GZ), politikleşmiş askeri savaş metodudur” (s. 198). “Halk savaşı… politikleşmiş askeri savaş metoduyla yürütülür” (s. 212). “Emperyalizmin işgalinin varlığı bizzat karşı tarafın zora başvurması demektir. Karşı taraf zora başvurduğu için devrimci temel politika, askeri mücadeleyi esas alır” (s. 212). “Partimiz… emperyalizmin III. Bunalım dönemi”nde, “Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’ni, devrim stratejisi olarak saptamıştır” (s. 273).

“Politikleşmiş askeri savaş”a “öncü savaş” ya da “halkın devrimci öncülerinin savaşı” (s. 294) da denebilir: “Kitleler, savaş içinde, pratik içinde öncünün yakacağı kıvılcımla bilinçlenirler” (s. 199). “… silahlı propagandayı temel alan ve öncü savaşı ile emekçi kitleleri devrim saflarına çekerek, devrimci mücadelenin bir halk savaşı ile zafere ulaşacağını tespit eden partimiz bu tespiti, Marksizm-Leninizmin kılavuzluğu altında içinde yaşanılan tarihsel durumun ilişki ve çelişkilerinin ve bu çelişkilerin ülkemize yansımasının ışığında yapmıştır” (s. 295).

“Halk savaşı, öncü savaşı aşamasından geçecektir” (s. 323) “Küçük savaşçı çekirdeklerin başlattıkları mücadeleye (Öncü Savaşı) giderek sürekli bir şekilde yeni yeni güçler katılır” (s. 324). “Halkın devrimci öncüleri”nin örgütü, “yarı askeri nitelikte… bir örgüttür” (s. 253). Bu örgüt “politik ve askeri liderliğin birliği ilkesi”ne dayanır (s. 273)

8

İdeolojik Öncülük

M. Çayan’a göre, devrimde “Proletaryanın önderliği ideolojik öncülüktür (abç, GZ)” (s. 188) “… proletaryanın önderliğinin niteliği ideolojiktir” (s. 203). “… halk savaşını, proleter siyasi kitle partisi (savaş örgütü) proletaryanın ideolojik ve politik bir kuruluşu olarak yönlendirirse devrim başarıya erişebilir. İşte bizim kastettiğimiz ideolojik öncülük budur” (s. 208). “Öncü Savaşı aşamasında Partimizde emekçi kökenden gelen, gelmeyen ayrımı yoktur. Önemli olan savaşçıların profesyonel devrimciler olmasıdır” (s. 324).

Teorinin Değerlendirilmesi

Bir özetleme yaparak başlayayım.

Emperyalizm III. Bunalım Dönemi’ni yaşamaktadır. Bu dönemde emperyalizm egemenliğini gizli işgal biçiminde sürdürür. Bu gizli işgal, emperyalizmle yerli oligarşinin (sivil ve asker kanatlarıyla birlikte) diktatörlüğüne (gizli ve sürekli faşizm) dayanır. Oligarşi ile halkın hoşnutsuzluğu arasında bir sunî denge vardır. Halkın silahlı öncüleri bu suni dengeye politikleşmiş askeri savaşla (şehir gerillası) saldırarak gizli işgal ve gizli faşizmi açığa çıkarır. Politikleşmiş askeri savaş vurucu gerilla timlerinin silahlı eylemleriyle başlar ve şehirlerden kırlara yayılarak halk savaşıyla devam edip devrimi gerçekleştirir.

(1) numarasıyla işaretlediğim

“Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi” teorisi

Gerçekten böyle bir dönem var mıdır, yaşanmış mıdır?

“III. bunalım dönemi” teorisi “sosyalist blok” veya ÇKP tarafından ortaya atılmış olmasa da zımni olarak desteklenmiş, en azından sessiz kalınmıştır. Öte yandan ÇKP, “Bütün dünyada emperyalizmin toptan çöküşe gittiği, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği, dünya çapında mükemmel bir devrimci durumun mevcut olduğu” gibi çok daha net formülasyonlar kullanmaktan da geri kalmamıştır.

Oysa böyle özel bir dönem söz konusu değildir. Emperyalist-kapitalist sistem sürekli krizdedir, hatta diyebiliriz ki, bu sistem krizlerle var olur, dönemsel krizler olmadan yeni bir atak yapması mümkün olmaz. Kısacası, büyük ya da küçük çaplı krizler emperyalizmin sonunu getirmez, tersine yeni bir yaşam gücüyle yayılmasına ve kendini yenilemesine yol açar. Aynı şekilde savaşlar da kapitalist-emperyalist sistemin yıkımından çok, yenilenmesine hizmet etmiştir.

Kaldı ki, sözü geçen 1960-70’li dönemde kapitalist sistem yıkıcı bir krizle bile karşı karşıya değildi. Tersine, ABD kapitalizmi, II. Dünya savaşının galibi bir devlet olarak tüm dünyada hâkimiyetini kurmuştu. Elbette bu hâkimiyet, bir yandan rakip sosyalist sistem, bir yandan Vietnam’daki gibi kurtuluş savaşları, bir yandan da bloksuz ülkeler hareketinin tehdidi ve elbette birçok ekonomik ve sosyal bozukluğun ya da muhalif güçlerin baskısı altındadır ama bu, kapitalist sistem için hiç de olağanüstü bir durum değildir. Birçok savaştan ve badireden geçmiş sistem kendini bu dönemde asla ölümcül bir baskı altında hissetmemiştir. Böyle hissetmemekte de haklıdır, çünkü sistemi destekleyecek büyük rezervlere sahiptir.

Kanımca, daha ölümcül bir kriz tehdidi altında olan, emperyalist sistemden çok, sosyalist ülkelerdi. Sovyet bloku büyük bir ekonomik durgunluk içindeydi ve kurulan sistem yürümüyordu. Keza Çin de 1950’lerin sonundaki, başarısızlıkla sonuçlanan “büyük ileri atılım”ın getirdiği devasa sorunlarla boğuşmaktaydı.

Aslında “emperyalizmin III. bunalım dönemi” teorisi, tam da sosyalist ülkelerin içinde bulunduğu bunalımın hissedilmesini önlemeye ya da hafifletmeye yönelik bir manüpilasyona hizmet etmiştir. Bu “Sosyalist ülkelerin” yöneticilerine moral vermekteydi.

Nitekim, bu dönemin sonunda (1990’larda) yıkılan, emperyalizm değil, koca “sosyalist blok” oldu. Gerçi Çin bu depremden yıkılmadan kurtuldu ama o da “sosyalist” iddialarını geri çekecek ölçüde büyük bir şok yaşadı diyebiliriz.

Dolayısıyla, Mahir Çayan’ın teorisinin ana kolonunu oluşturan, belki de kendisi tarafından formüle edilen “III. bunalım dönemi” teorisi hiç de öyle temel bir kolon olmadığını çok da uzun olmayan bir zaman dilimi içinde gösterdi.

(2) numarasıyla işaretlediğim “can çekişen” kapitalizm meselesi

Lenin tarafından ortaya atılan (o dönemde kapitalist ülkelerin kuşatması altında olan Sovyetler Birliği’nin ihtiyacı olan “wishful thinking” bir saptamaydı) “kapitalizmin can çekişmekte” olduğu falan yoktu.

Bir canlı ne zaman can çekişmeye başlar? Bütün hayati organları birbiri ardına iflas ettikten sonra. Artık ölüm yakında ve kaçınılmazdır. Canlı, can çekişme sürecine girer ve kısa sürede ölüme gider.

Lenin’in bu saptamayı yaptığı 1920’lerde kapitalizm, bırakın “can çekişmeyi”, I. Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından yeniden doğuyor ve toparlanıyordu. Gerçi ardından 1930 büyük ekonomik krizi ve II. Dünya Savaşı geldi ama bunlar bile kapitalizmi ölüme götürmediği gibi hayatiyetini kanıtlamasına hizmet etti. Kapitalist-emperyalizm, savaşlarla ve krizlerle yaşayıp ilerler.

Hele M. Çayan’ın görüşlerini ileri sürdüğü 1960-70’li yıllarda kapitalizm hiç de “can çekişmekte” falan değildi. Gayet sağlıklı bir “orta yaş” sürecini yaşıyor, “sosyalist sistem”i köşeye sıkıştırmak (yıkmayı onlar da düşünmüyordu henüz) için planlar peşinde koşuyor, Çin’i tarafsızlaştırma ya da kendi tarafına çekme (Kissinger doktrini) manevralarına girişiyordu.

M. Çayan, “sürekli buhran içinde olan emperyalizm” koşullarında “devrimin objektif şartlarının” her zaman mevcut olduğunu söylüyor. Oysa bunun için “sürekli buhran” olması gerekmez. Sömürü ve baskının olduğu her yerde, her zaman devrimin objektif şartları vardır. Devrimin objektif şartı, işçiler ve halk üzerindeki baskı ve sömürünün mevcudiyetidir. Bu varsa (ki vardır) kitlelerin baskı ve sömürüden kurtulma istekleri de olacaktır. Dolayısıyla devrimin objektif şartları, “sosyalist” ülkeler de dahil, dünyanın her yerinde mevcuttur. Eksik olan, bu objektif şartların, devrim için örgütlenen ve harekete geçen kitleleri (yani sübjektif şartları) yeterince ortaya çıkarmamış olmasıdır.

Öte yandan, M. Çayan, devrimin gerçekleşmesini, devrimcilerin uygun zamandaki atılımına bağlayarak devrimle “öncülerin devrimci atılımını” nerdeyse özdeşleştirmektedir. Oysa devrimcilerin “devrimci atılımı” (Mahir Çayan bu “atılım”dan esasen silahlı eyleme girişmeyi anlamaktadır) eğer halk kitlelerinin hoşnutsuzluğundan kaynaklanan kabarması, hatta “devrimci duruma” doğru ilerlemesi yoksa pek bir şey ifade etmez, hatta boşlukta kalır ve ezilip hüsrana uğrar. M. Çayan, devrimde kitlelerin rolü yerine devrimcilerin atılımına en büyük ağırlığı vererek (hatta kitlelerin harekete geçmesini küçük grupların silahlı eylemine bağlayarak) büyük bir yanılgıya düşmüştür (“1971 atılımı” denen silahlı eylemci grupların 1972’de ezilmesi).

(3) numarasıyla özetlediğim “Gizli İşgal” ve “Silahlı Mücadelenin Objektif Şartları” konusu

M. Çayan, dönem tahlilinden hareketle ülkede “emperyalizmin gizli işgali” olduğunu söylemektedir.  Oysa “gizli işgal” demek, “işgal yoktur” demekle aynı şeydir. Çünkü işgalin gizlisi olmaz. İşgal, tankla, topla, uçakla, çıkartma gemileriyle, askeri birliklerle gerçekleştirilen son derece net bir gerçekliktir. Ülkede ABD üslerinin ve askerlerinin varlığı bir işgal durumuna değil, bir egemenlik  durumuna işaret eder. İkisinin arasında büyük fark vardır. “Gizli işgal” fikri, bütün keskin görünümüne rağmen aslında gerçek işgal olgusunu yozlaştırmakta, hatta gözlerden saklamaktadır. 

M: Çayan’ın “gizli işgal” fikrini ortaya atmasının nedeni, küçük silahlı grupların kısa yoldan eyleme geçmesi isteğinden kaynaklanmıştır. “Açık ya da gizli işgal koşullarında silahlı mücadeleye derhal başlamak gerekir” fikri, gerçekte emperyalist işgalin olmadığı koşullarda sanki işgal varmış gibi çok tehlikeli bir ilüzyonu körüklemiş ve Dev-Genç hareketiyle ortaya çıkan gözü kara devrimcileri derme çatma silahlarla ve hiçbir aktif kitlesel destek olmadan göz göre göre ordu ve polisin silahlı güçlerinin önüne sürmüştür.

(4) numarasıyla işaretlediğim “Emperyalist Zincirin En Zayıf Halkası” Teorisi

Bu da aynı şekilde, küçük grupların silahlı eylemlerine girişmek için ortaya atılmış bir görüştür. Devrim, emperyalizmin en zayıf halkasında patlayacaktır. Türkiye de bu “en zayıf halkalardan” biridir, o halde acilen bu “zayıf halkaya” yüklenmek gerekir.

Tamamen sübjektif bir bakış. Türkiye, emperyalist sistem içinde yer alan orta gelişmişlikte bir ülkeydi (hâlâ öyledir). Ekonomisinin zayıf yanları olduğu gibi güçlü yanları da vardı. Emperyalist sistem içinde yer alan birçok Afrika ve Latif Amerika ülkesine göre daha güçlü bir ekonomik yapıya sahipti, düzenin silahlı güçleri az çok örgütlüydü, ekonomik zorluklar yıkıma götüren bir büyük kriz seviyesinde değildi. Siyasi yapısı çeşitli dalgalanmalara rağmen ayaktaydı. Yoksulluk vardı ama açlık yoktu. Kırsal alanlar (köylüler) şehir halkına önemli bir destek durumundaydı. Eğer Türkiye “en zayıf halka” ise, Türkiye’ye göre çok daha büyük yoksulluk ve kriz içinde olan bir dizi Ortadoğu, Afrika vb. ülkesi “en en zayıf halka” değil miydi?

(5) Numarasıyla işaretlediğim “Oligarşik İktidar, Gizli Faşizm, Sürekli Faşizm” görüşü

Türkiye’deki egemen sınıflar ittifakına “oligarşi” adını vermek oldukça ikna edici. İktidar tekelleşmesine elbette bu ad verilebilir, ancak bu aynı zamanda egemen ittifak içindeki çelişmeleri göz ardı edermiş gibi görünüyor. Neyse, bunu geçelim.

Burada esas üzerinde durmak istediğim, “gizli” ya da “sürekli” faşizm teorisi. Bu da “gizli işgal” görüşüne benziyor. İşgal var ama siz görmüyorsunuz, bu gizli işgaldir! Buna benzer bir şekilde, faşizm var ama yine siz görmüyorsunuz, aslında bu, gizli faşizmdir, üstelik de süreklidir. Silahlı eyleme geçmeyi ikna edici hale getirmek için, tabirim mazur görülsün, uydurulmuş bir teori.

Faşizmin özellikleri nedir? Kısaca belirtecek olursak, faşizm, faşist bir kliğin monolitik (bölünmez) diktatörlüğüdür. Bu diktatörlükte faşist partinin dışında herhangi bir partinin faaliyetine izin verilmez. Keza basın özgürlüğü yoktur. Parlamento görünüşte korunsa bile sadece faşist partinin ya da kliğin kararlarını onaylamak üzere vardır. Yargı tamamen ve doğrudan faşist partinin denetimi altına alınmıştır vb vb.

Bizim gibi ülkelerde bu yukarıdakileri anıştıran durumlar olsa bile (örneğin yargı bağımsızlığının önemli ölçüde ortadan kaldırılması) açık bir parlamento, bu parlamentoda farklı partiler ve bu organın genel seçimlerle belirlenmesi, farklı basın organlarının varlığı vb. olduğu sürece rejime “faşizm” adı verilemez. Bu, gerçek faşizmin görülmemesi ve bütün düzenlerin otomatikman ve sürekli faşist ilan edilmesi sonucunu verir.

(6) numarası ile işaretlediğim sunî denge, silahlı propaganda, baş çelişme, devrimci İnisiyatif konuları

M. Çayan’ı, 1960-70’lerin, “silahlı mücadele humması”na kapılmış en atak devrimci gençlerinin teorisyeni olarak görebiliriz. O, ne yapıp ne edip, bütün yolları, küçük grupların “acil silahlı gerilla eylemleri” “kapısına” çıkarmaktadır.

Halkla oligarşi arasındaki “sunî denge” nasıl bozulur? Gerilla birimlerinin silahlı eylemleriyle.

Halkı içinde bulunduğu “bilinçsizlik” halinden ne kurtarıp harekete geçirir? “Silahlı propaganda”.

Devrimin kilit noktası olan “baş çelişme” nedir? “Halkın devrimci öncüleri” (yani şehir gerilla birimleri) ile emperyalizmin güdümündeki oligarşinin temsilcileri arasındaki çelişmedir. Yani her iki taraftaki en sivri uçların düellosu söz konusudur.

“Gerilla savaşı”nı başlatıp sunî dengeyi bozmak için ne gereklidir? “Devrimci inisiyatif ve cesaret.”

Kısacası, “halkın devrimci öncüleri” adı verilen bir avuç gerilla harekete geçip “suni dengeyi” bozmak üzere “gizli işgalin” ve “gizli faşizmin” temsilcisi oligarşiye karşı gerilla savaşıyla etkili darbeler indirecek ve halkı bilinçlendirip “halk savaşı”na sevk edeceklerdir.

Tabii ki, küçük grupların silahlanıp belli hedefleri vurması o kadar zor değildir ama bu saldırıların, halkın “uyanık kesimleri”nin pasif desteğiyle (bu kesimler harekete sempati duysa bile harekete fiilen geçmeleri için hiçbir araç yoktur ellerinde) uzun süre devam etmesi imkânsızdır; gerilla hareketinin devasa ordu ve polis güçlerinin saldırılarıyla ezilmeleri ve hareketin sona erdirilmesi kaçınılmazdır (Kızıldere).

Bu hareketlere girişenler Küba örneğinden hareket ediyorlar ama koşullar orada tamamen farklıydı. Birincisi, oradaki hareket, uzun bir ayaklanmalar, çatışmalar ve kayıplar döneminden geçerek deneyim kazanmıştı; ikincisi, rejim tamamen çürümüş, yozlaşmış bir çeteye dayanıyordu; üçüncüsü, rejim ABD’nin bile desteğini kaybetmişti ve panik halindeydi; dördüncüsü, Küba ordusu kırsal alanlarda hareket edemeyecek kadar zayıf, dağınık ve merkezi bir kumandadan yoksundu vb vb. 

(7) ile işaretlediğim, Politikleşmiş Askerî Savaş, Öncü Savaş, Şehir Gerillası…

Bir şeye başka bir ad verince o olmaktan çıkmaz. Silahlı eylemlere “politikleşmiş askeri savaş” denince bir şey değişmez. Her halükârda bu tür eylemler silahlı gerilla eylemleridir. Öte yandan, savaşın politikanın silahlı devamı olduğu zaten bilinir. Onu “politikleşmiş” diye yaldızlama çabası boşunadır.

Aslında “öncü savaş” daha az ikiyüzlüdür. Olayı daha net izah etmektedir. Fakat şu var ki, aynı zamanda bir tehlikeye dikkat çekiyor bu deyim. Demek halk kitleleri harekete geçmemişler ki bir “öncü savaş”a gerek duyulmuş. Peki, ya bu “öncü savaş”ın “artçıları” olmazsa? Bunun garantisi var mı? Esasen olmadığı pratikte ortaya çıktı. Bırakın halkı, 1974 affından sonra hapisten çıkan THKP-C taraftarları bile, geçmişteki “kahramanlıkların” mirasından yararlanmalarına rağmen, “öncü savaş”ı bir daha denemediler.

(8) rakamıyla işaretlediğim ideolojik Öncülük

“Öncü savaş”a girişmenin kaçınılmaz sonucu, “proletaryanın öncülüğü”nü “ideolojik öncülüğe” indirgemektir. Çünkü, işçilerin fiili öncülüğünün böyle bir “süper savaş” ortamında olmayacağını herkes gibi M. Çayan da görmüş ve “ideolojik öncülük” kavramını ortaya atmıştır.

Aslında “proletaryanın öncülüğü” (bu öncülüğün parti tarafından temsil edildiği farz edilir) bile tartışmalı bir kavramken gerillaların “ideolojik öncülüğü” iyice eğreti durmaktadır.

Çıkarsamalar şöyledir: Marksizm-Leninizm işçi sınıfının ideolojisidir (bence hayli tartışmalı!); gerillalar Marksizm-Leninizmi, yani işçi sınıfı ideolojisini benimsediklerine göre, bu mücadelede “işçi sınıfının ideolojik öncülüğü” otomatikman sağlanmış olmaktadır.

Tefsirin tefsirinin tefsiri…

Not: Ayrıca “1960’ların Sol Sübjektivizmi: İbrahim Kaypakkaya”

(https://gunzileli.net/1960larin-sol-subjektivizmi-ibrahim-kaypakkaya/) yazısına bakılabilir.

Gün Zileli

www.gunzileli.net

gunzileli@hotmail.com

zileligun1@gmail.com


[1]  Lenin’in bunu ileri sürmesinin esas nedeni, Almanya’daki tekelci devlet kapitalizmini Sovyetler Birliği’nin izlemesi gereken bir model olarak görmesidir. (GZ)

13 Comments

  1. Anonim

    Çocukluğum İstanbul’da, Deniz’ler, Mahir’lerin çokça anıldığı ve ilgili acı olayların gündemi oluşturduğu günlerde geçti. Solda değilim. İdealist insanlara -siz, Doğu Perinçek, Yalçın Küçük gibi idealistler…- saygım var. Küçük, kişisel çıkarlarının peşinde koşan, konforunu bozmaya yanaşmayan çoğunluk insanın hamurundan değiller. Bana Necip Fazıl’ın;
    Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
    Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
    Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
    Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
    dörtlüğünü çağrıştırıyorlar. Mahir de kuşkusuz böyle idi. Ama sonuçta ortaokul çağındaki masum kız çocukları ağır basar/basmalıdır. Yazınızla ilgili fazla yorum yapacak durumda değilim. Anladığım -bence sizin de açıklıkla ortaya koyduğunuz gibi- Mahir, müthiş ve durduramayacağı enerjisini kullanmayı haklılaştıracak teorik bir çerçeve oluşturmaya bakmış. Tabir yerinde ise; istim arkadan gelmiş. Teori, temel değil çatı olmuş.

  2. Cevaplarsanız memnun olurum

    Şu soru epey zamandır kafamı kurcalıyor. Eğer kendinizi cevaplayabilecek kapasitede görüyorsanız, birkaç cümle yazarsanız memnun olurum.

    “20’li yaşlar”ının başında olan bir grup genç, ne kadar “düşünsel (teorik) tecrübe” edinmiş olabilir? [Bu soruyu salt “sol” cenahla sınırlı tutmuyorum.]

    İnsan vücudu çeşit çeşit, ama “20’li yaşlar”ında çoğu zaman dinç bir vücuttadır insan; cıva gibidir, atılgan olmaya, koşmaya, hızlı olmaya elverişli bir çağdır “20’li yaşlar”.

    Eğer hakikaten devrim için çabalamak gibi bir niyetiniz varsa, ciddi ciddi mücadeleye girme niyetindeyseniz; polis başta olmak üzere her türlü organize silahlı örgütün sizi kovalamasından kaçıp kurtulabilmeniz için “20’li yaşlar”ınızda atılgan, çevik olabilmek çok mühimdir. Eğer biryerlere saldırı yapmak niyetiniz varsa, gençliğin verdiği çeviklik size epey kazanım sağlar; her zaman başarılı olamayabilirsiniz, ama bir sonraki eylem plânınızı başarıya ulaştırabilirsiniz belki.

    Bu okuduklarınız; olayın “pratik” yönü ile ilgiliydi, yani insan vücudunun genç olmasının ona sağladığı avantajlar ile ilgiliydi.

    “Kızıldere katliamı” özelinde:

    “Nihat Yılmaz” 35 yaşındaydı,
    “Ertan Sarıhan” 30 yaşındaydı,
    “Mahir Çayan” 26 yaşındaydı,
    “Ahmet Atasoy” 26 yaşındaydı,
    “Hüdai Arıkan” 26 yaşındaydı,
    “Cihan Alptekin” 25 yaşındaydı,
    “Sinan Kâzım Özüdoğru” 24 yaşındaydı,
    “Ertuğrul Kürkçü” 24 yaşındaydı (hayatta kaldı),
    “Sabahattin Kurt” 23 yaşındaydı,
    “Ömer Ayna” 23 yaşındaydı,
    “Saffet Alp” 23 yaşındaydı.

    Birkaç isim daha yazayım:

    “Sinan Cemgil” 26 yaşında gitti.
    “Deniz Gezmiş” 25 yaşında gitti.
    “Yusuf Aslan” 25 yaşında gitti.
    “Ulaş Bardakçı” 25 yaşında gitti.
    “Hüseyin İnan” 24 yaşında gitti.
    “İbrahim Kaypakkaya” 23 yaşında gitti.
    “Taylan Özgür” 21 yaşında gitti.

    Şimdi olayın “teorik” veya bir başka ifadeyle “düşünsel” yönüne bakalım:

    Hem amansızca, soluksuzca (çoğu zaman “ölüm”le burun buruna gelerek!) hareket hâlinde olup; hem nitelikli, düşünsel metinler yazabilmek herkesin yapabileceği bir şey değil. Bu ikisini aynı anda yapabilmek; epey meziyet gerektirir.

    Açık konuşmak gerekirse; “Mahir Çayan” başta olmak üzere onun çağında olan gencecik insanların “düşünmeyi yoğun gerektiren birkaç metin yazma çabası”nı epey yetersiz buluyorum. Daha samimi bir şekilde ifade edeyim; öykündükleri “Marx”a biraz benzemek, öykündükleri “Lenin”e biraz benzemek, öykündükleri “Che”ye biraz benzemek dışında düşünsel anlamda nitelikli yazabildikleri neredeyse hiçbir şey yok. “Lenin” ile “Che”nin yazdıkları genellikle laf kalabalığıdır; biri “Rusya”da otorite kurarken vakit bulursa birşeyler yazmış, diğeri “Küba”da otorite kurarken vakit bulursa birşeyler yazmış, ikisinin yazdıkları da çoğunlukla onlara muhalif olanlara telaş içinde, alelacele argüman sıralamaktan ibaret. Yani hiçbiri; dört başı mamur, üzerinde uzun uzun tefekkür edilerek, analizi ve özkritiği (self-critically) sağlam yazılmış metinler değiller. Marx ise farklıdır, gerçekten üzerinde uzun yıllar düşünerek yazdığı metinler kıymetlidir; Marxist olmasanız bile, Marx’tan hiç hoşlanmasanız bile onun yazdığı metinlerin niteliğini sezersiniz.

    “Harun Karadeniz” diye birisi daha var, yazdığı metinler ehhhhh biraz nitelikli, ama bu genç insan gençliğin getirdiği atılganlığa kendini fazla kaptırmamış, sakin kalabilmiş, düşünmeye yoğunlaşabilmiş, ancak bu yolla birkaç nitelikli sayılabilecek metin yazabilmiştir. Pek matah değil yazdıkları, ama Mahir’inkilerle kıyaslandığında “Harun Karadeniz”in metinleri daha nitelikli gözüküyor. [“Harun Karadeniz”; 1975 yılında kanserden öldüğünde 33 yaşındaydı.]

    Size sormaya uğraştığım sorunun altyapısını böylelikle kurmuş oldum, ne sorduğumu anlayabileceğinizi tahmin ediyorum Gün bey.

    “Aristoteles”i ister beğenin ister beğenmeyin; “siyaset yapmak”la ilgili çok önemli bir tavsiye verir: “Mümkün olduğunca ‘hayat tecrübesi edinebilmiş’ insanlar siyasetle uğraşsın.” diye tavsiye ediyor Aristoteles. Kesin, net bir yaş aralığı vermiyor elbette.

    “Hayat tecrübesi” edinmek, genç yaşta olur mu? / olmaz mı?; bu soruyu kabul ediyor musunuz Gün bey?

    20’li yaşlarının başında sakin kalabilip, düşünmeye yoğunlaşabilecek kadar sabırlı olan genç insanların hepsi olmasa da çoğunun nitelikli metinler yazabileceğini düşünüyorum.

    Fakat;

    20’li yaşlarında, genç olmanın sağladığı atiklik ile, her tür vücut kuvveti ile, beden kuvveti ile “devrim” ve “devrim benzeri” faaliyetlerle uğraşmak; sakin kalabilmeye engel olabilir, düşünmeye yoğunlaşmaya engel olabilir, böylelikle nitelikli metinler yazılamaz diye düşünüyorum. Yazılan şeyler; sloganların birkaç paragrafla geçiştirildiği basit, pespaye birkaç haykırış olabilir ancak, sadece “özenti” olmakla kalır.

    Sizin görüşleriniz nedir Gün bey?

  3. Gün Zileli

    Yazdıklarınız büyük ölçüde doğru olmakla birlikte, bir “ageizm” tehlikesi de barındırıyor, adeta genç insanlara siyaset yasaklanmalı gibi… elbette böyle düşünmüyorsiunuzdur ama bu noktaya açık kapı bırakmamaya dikkat etmek gerekir. Ben olayı yaşa değil, ağırlıklı olarak o zamanki sosyal koşullara bağlıyorum. Trendlere, dalgalara, dönemin ruuhuna… Yoksa her 20 yaşındaki genç aynı şeyleri yapardı. Demek koşullar ve dönem buna yol vermiş.

  4. Anonim

    Baştan sona doğru tespitler 👍🏽
    “3. Bunalım” dönemine ilişkin; “Nitekim, bu dönemin sonunda (1990’larda) yıkılan, emperyalizm değil, koca “sosyalist blok” oldu. Gerçi Çin bu depremden yıkılmadan kurtuldu ama o da “sosyalist” iddialarını geri çekecek ölçüde büyük bir şok yaşadı diyebiliriz.” Birçok eğilim gibi, Aydınlık hareketinde bir dolu subjektif tahliller olmuştur.

  5. Pipsqueak

    Bu yanıtımı eklemek için siteye girdim ve virüslerle ilgili olarak Zileli’nin benimle ilgili ” Gün Zileli (Post author) 13 Mayıs 2026, Haayır. Tartışmak bile gereksiz. Pipsuek asla yapmaz böyle bir şey.” yorumunu görünce, gönlüm hala insan var neşesi doldu. Zileli’nin insanlığını ve insanlığı korumasına saygım yanı sıra benim için değerli iltifatına teşekkür ederim.
    Döneyim uzun yorumuma. Çok laf kalabalığı yapacağımdan en başta beni en fazla rahatsız eden şu: İnsan ile insanın dünya bilgisi arasındaki yabancılaşma, uzaklaşma. Bu da yetmez gibi bilgi sahiplerinin çoğunluğu bunu kınayacaklarına sanki gurur duyup doğal buluyorlar. Böylece kendi cahilliklerini de ya görmüyorlar ya da normal ve doğal olduğuna inanıyorlar.
    İki somut örnek:
    1. ” … We leave behind us the world of historical ironmasters and banker-historians, geological divines and scholar tobaconnists, with its genial watchword : to know something of everything and everything of something : and through the gateway of the Competitive Examination we go out into the Wasteland of Experts, each knowing so much about so little that he can neither be contradicted nor is worth contradicting.”
    2. “Servants talk about PEOPLE: Gentlefolk discuss THINGS.”
    (Hizmetçiler İNSANLAR hakkında konuşur: Soylular ŞEYLER hakkında konuşur)
    Şimdi de FAŞİSTLİK üzerine.
    Çoktan beri bana bu sitede dediklerimi zerre kadar anlamadan saldıranları, anlatmak istediğim konuda tamamıyla cahil ve tarih bilgileri utanılacak kadar sıfır olanları nitelemek istediğimde aklıma hep tek bir kelime geldi: FAŞİST.
    Aşağıdaki alıntı, bir zamanlar Marksist-Leninist-Maoist, sonra çok, çok, çok büyük beyinli bir anarşist olup zamanımızın en ünlü anarşisti diğer birçok, çok, çok büyük beyinli bir anarşisti olan yüce Chomsky ile tartışma yapandan.
    “Üç düşman:
    – Siyasi münzeviler, hüzünlü militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin saf düzenini korumak isteyenler. Devrimin bürokratları ve Hakikat memurları.
    – Arzunun zavallı teknisyenleri—her türlü belirti ve semptomun psikanalistleri. Arzunun çokluğunu yapı ve yokluğun ikili yasasına tabi kılmak isteyenler.
    – Son olarak, en büyük düşman, stratejik rakip faşizmdir. Sadece tarihsel faşizm, Hitler ve Mussolini’nin faşizmi değil, hepimizin içindeki faşizm, kafalarımızdaki ve günlük davranışlarımızdaki faşizm, bizi iktidarı sevmeye, bizi domine eden ve sömüren şeyi arzulamaya iten faşizm.
    İnsan, özellikle de kendini devrimci bir militan olarak gördüğünde, faşist olmaktan nasıl kaçınır? Konuşmalarımızı ve eylemlerimizi, kalplerimizi ve zevklerimizi faşizmden nasıl arındırırız? Davranışlarımıza işlemiş faşizmi nasıl ortaya çıkarırız?”
    İkinci alıntı bence çok daha sert ve demek istediklerime çok daha yakın:
    ” ‘Dünya’ dediğimiz şey varlıkların, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, hatta minerallerin ve yıldızların da köleleştirilmesidir. KÖLELİK DURUMUNDAN VE BAŞKALARINI KÖLELEŞTİRME EĞİLİMİNDEN KURTULAN KİŞİNİN YOK ETMESİ GEREKEN İŞTE BU ‘DÜNYADIR’.”
    Nikolay Berdyayev
    Marshall Sahlins ölmeden önce son yazdığı kitaba 300 bin yıla yakın böyle (BÜYÜLÜ) bir dünyada yaşayanların adını verdi.
    (“The New Science of the Enchanted Universe: An Anthropology of Most of Humanity”)
    Büyülü Evrenin Yeni Bilimi: İnsanlığın Çoğunun Antropolojisi
    Yakın zaman içinde, Nikolay Berdyayev ve benzerleri 19’ncu yüzyılda dünyadaki insan, diğer canlılar ve cansızlar ile ilgili bilgiler karşısında büyülenirken Lenin ve Bolşevikler (daha sonra Çin ve ufaklık komünistler) Batı gibi olmaya hazırlandılar.
    Benzerleri bu sitede zengin ailelerden geldikleri apaçık olduğu halde utanmadan bana Türkiye’deki açlıklara işaret ederek şantaj yaptılar, yani FAŞİSTLİKLERİNİ sergilediler.
    Peki, bu dediklerimin “Mahir Çayan Kitabı Üzerine” yazısıyla ilişkisi ne?
    “Cevaplarsanız memnun olurum 12 Mayıs 2026” ve “Gün Zileli (Post author) 2 Mayıs 2026” soru/cevaptan cımbızla çekip çıkardıklarım ve sitede ismini gördüğüm “Lejand” kitapevinde yazının fetişleştirmesi.
    Önce YAŞ ve ARİSTOTLE
    “Egemen devletler, son 5.000 yıl boyunca insanlığın en önemli tapınma nesneleri olmuştur; ve bunlar toplu katliam talep edip alan tanrıçalardır. Egemen devletler birbirleriyle savaşa girerler ve savaşta her biri, hedeflenen kurbanlar tarafından öldürülme riskine karşın, en seçkin GENÇ vatandaşının ‘düşman’ devletin en seçkin GENCİNİ öldürmesini ister. Birkaç küçük azınlık dışında tüm insanlar savaşta öldürmeyi ve öldürülmeyi sadece meşru değil, aynı zamanda değerli ve şanlı olarak gördüler.” Tarihçi Arnold J. Toynbee
    Bazı tarihsel veriler:
    – Antik Yunan kolonizasyonunun ana dönemi, “Büyük Kolonizasyon” veya Arkaik genişleme yaklaşık olarak MÖ 750 ile 550 yılları arasında gerçekleşmiştir. Bu iki yüzyıllık dönemde, Yunan şehir devletleri Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde çok sayıda bağımsız yerleşim yeri kurmuştur.
    Sicilya’daki Syracuse (MÖ yaklaşık 734), Karadeniz, Fransa’daki Massalia (Marsilya) (MÖ yaklaşık 598), İspanya ve Kuzey Afrika’da koloniler.
    Bu dönem Homeros’un (MÖ 8. yüzyıl) Odisseia ve İlyada eserleri ve kahramanı Ulysses ile tanınır. Benim dikkatimi çok çeken Ulysses’in kolonilerin kurulmasını simgelemesi ve ona verilen cici bici isim: “ZEKİ ZEK”!
    Her gittiği yerde “aşılmaz engelleri aşmak için genellikle salt güç yerine ZEKÂSINA güvenir”!
    “Tanrıça Athena tarafından yalan söyleme becerisi, hızlı zekâsı ve tehlikeli, alışılmadık durumlara uyum sağlama yeteneği nedeniyle övülür”!
    “Odysseus/Ulysses, ZEKÂ VE KURNAZLIĞIN KABA KUVVETE KARŞI ZAFERİNİ TEMSİL EDER.”
    Benden Not: Homeros daha henüz büyük beyinli BİLİM/TEKNİK Adem ve Havvaların faydalı enayiler olduğunu duymamıştı! Zaten alet edavatı adları bile ağza almaya değmez köleler yapıyorlardı.
    Benden Not: Çok daha uzun bir süre sonra Antik Yunan “ZEKİ ZEK”sı mirasına konan Fenikeli tüccarlar etrafın kanını emerler ve bunu hatırlayan Romalılar Kartaca’yı ele geçirir ve bir daha canlanmasın diye tüm Kartaca’ya TUZ ekerler.
    Her neyse, gel zaman git zaman Antik Yunan koloniler sınırlarına vardı ve içe döndü: Din, ahlak, adalet, felsefe, doğru/yanlış ayıp donları terziliği başladı. Bu dönemi simgeleyen isimlerden bazıları: Sokrates MÖ 469-399, Platon MÖ 428-348, Aristoteles MÖ 384-322 (Euboea, Makedonya Krallığında ölür!)
    Büyük İskender yeni Ulysses olur ve gençlik Makedonya’ya geçer.
    Makedonya Kralı III. (MÖ 356 – MÖ 323), Makedonya kralıydı. Babası moruk II. Filip, moruk Aristoteles’i oğluna hoca yapar. Büyük İskender MÖ 336’da 20 yaşında tahta geçti ve saltanatının büyük bir bölümünü Asya ve Mısır’da uzun bir askeri sefer düzenleyerek geçirdi. 30 yaşına geldiğinde, Yunanistan’dan kuzeybatı Hindistan’a uzanan tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurdu (5,2 milyon kilometrekare).
    Not: Ben büyürken annem hecüc mecücler çıktığında kıyamet kopacağını söylerdi. Günümüz Afganistan’ında Büyük İskender ordularının yaydığı korku “hecüc mecüclerin” çıktığına işaret olarak hatıralarda kaldı.
    Özet: Genç işi becerir moruklar becermeyi öğretir ya da yönetir!
    Kısa keseceğim yoksa TikTakTokçular saldırya geçerler.
    Hıristiyanlar kolonilerde yerlilere sordular: “İsa’nın düşmanını sev dediğini duydunuz mu?” Cevap “hayırsa” kafalarını kestiler.
    Müslümanlar Lejan’dan çok daha önce yazıyı, ki insan tarihinde bir günde son BİR DAKİKADAN BİLE AZ bir zaman içinde gelişti, fetişleştirdi ve kitapları olmayanları kılıçtan geçirdiler.
    Not: Lejan’da yazılan: “İnsanoğlu çok şey yarattı, ama en şaşırtıcısı kitap… Mikroskop ve teleskop gözünün, telefon sesinin, saban ve kılıç kolunun uzantısı. Ancak kitap bambaşka! O, belleğinin ve hayal gücünün uzantısı…”
    Ticaret çarklarını çeviren hayal güçleri olmalı.
    Not: İsrailliler sadece sıradan yazı değil quantum titreşimleri yazılarla Yahveh’in Filistin’i Abraham’a, Abraham’ın da Filistin’i kendilerine verdiğine inanacak kadar hayal gücüne sahipler! Maşallah, maşallah!

  6. Sayın pipsqueak'e soru

    Sayın pipsqueak,

    “Nikolai Alexandrovich Berdyaev”den şu alıntıyı sık sık hatırlatıyorsunuz:

    “Dünya”dediğimiz şey varlıkların, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, hâttâ minerallerin ve yıldızların da köleleştirilmesidir. Kölelik durumundan ve başkalarını köleleştirme eğiliminden kurtulan kişinin yok etmesi gereken işte bu “dünya”dır.

    Berdyaev’in hangi kitabından bahsediyorsunuz?

    Lütfen kitabın tam adını buraya yazar mısınız?

  7. Pipsqueak

    “Sayın pipsqueak’e soru 16 Mayıs 2026”
    Kitabın adı “De la destination de l’homme: essai d’éthique paradoxale” (İnsanın kaderi (yazgısı): paradoksal etik üzerine bir deneme.
    Ancak iki sorun var:
    Ne yazık ki, bu kitap (308 sayfa) sadece Fransızca; Türkçesi ve İngilizcesi yok. İkinci sorun da alıntının aslında kitabın bir özeti bir ruhu olduğu.
    Gerçi Nikolay Berdyayev’in bu alıntısı tüm eserlerinin bir çeşit ana motifi.
    Diğer bir örnek, yine Fransızca ve henüz, bildiğim kadarıyla, çevirisi yapılmadı: Bernard Charbonneau’nun “Quatre témoins de la liberté” (Özgürlüğün dört tanığı): J. J. Rousseau, Montaigne, Nicolas Berdiaev, Dostoyevski.
    Not: Söz konusu olan kişiler Modern Çağın yarattığı dünya insanları ve hatta Charbonneau dört kişiden sonra ek olarak Nietzsche’yi inceler.
    Nikolay Berdyayev’in bu site ruhuna daha da yakışır ve kaynağını verebileceğim bir alıntısı var:
    “Anarşizmde mutlak bir gerçek vardır ve bu, devlet egemenliğine ve her türlü devlet mutlakiyetçiliğine karşı tutumunda görülebilir. … Anarşizmin dini gerçeği şudur ki, insan üzerindeki güç günah ve kötülükle bağlantılıdır; mükemmellik hali, insanın insan üzerinde hiçbir gücünün olmadığı, yani anarşinin olduğu bir haldir. Tanrı Krallığı özgürlüktür ve böyle bir gücün yokluğu… Tanrı Krallığı anarşidir.”
    Kaynak: Kölelik ve Özgürlük (Slavery and Freedom)

  8. Pipsqueak

    Bu defa pipsqueak pipsqueake saldırıyor.
    Çok beğendiğim ve sevdiğim düşünür Rousseau medeniyetin kendisi ya da medeniler arasında “hakikat tek, yalan sayısı sonsuz” dedi. Ben 290 bin yıllık insanlar arasında “hakikat sayısı sonsuz, yalan tek” olduğunu düşünüyorum.
    Diğer bir tapacak kadar beğendiğim şair Blake biraz farklı söyler: “Eğer beyninde toplanan pisliklileri temizlersen, her şeyin sonsuz olduğunu görürsün.”

    “Cevaplarsanız memnun olurum 12 Mayıs 2026” ve “Gün Zileli (Post author) 2 Mayıs 2026” yazılarına cevabımda 290 bin yıllık insanı kılıfına girip medeniyetin TEK hakikat olduğundan yola çıkanları eleştirdim.
    Tabii, hemen “peki, sen tek hakikat savunup durmuyor musun?” ucuz saldırısından, alıştıysam da, korkmadım diyemem.

    Bu yazımda TEK ile SONSUZ hakikatlere arasındaki farkı, bildiğim kadarıyla, anlatmak ve hatta biz medeniler arasına fazlasıyla sızmış olduğunu açıklamak istedim. Beni üzen sızanları sızdıran eski nesillere saygı yerine ezici ve baskıcı GÜCE güç katanları gıpta etmeler.

    Konu uzun. Kısaltacağım. Paul Radin, 1956 kitabında bir “Hilebaz”dan söz etti. Daha sonra varlığının dünya ilkelleri arasında yaygın olduğu tespit edildi. Hilebaz, büyük dinlerde şeytan, Türkiye’de Nasrettin Hoca ve perde oyununda Karagöz.
    Hocanın sayısız fıkralarında yer alır en çarpıcı örneğinde Hoca kadı olur. İki kişi gelir, birini dinler ve “haklısın” der. İkinciyi dinler “haklısın” der. Karısı kulağına fısıldar: “Hoca, şimdi kadısın, ikisi de haklı olmaz!” der. Hoca cevap verir: “Sen de haklısın!”
    Halk arasında dolaşan deyişler, fıkralar, atasözleri, deyimler gerçek yaşamın çelişkilerle dolu olduğunu fazlasıyla ve şahane ifade eder.
    Medenilerin acı durumlarını anlatan bazı örnekler.
    Medeniler birey olduklarına inanırlar ama olmadıklarının azabı içinde yaşarlar. Antropolog Clastres “ilkellerde BİZ, medenilerde TEK” gözlemiyle bunu güzel ifade eder.
    “BİZ” ise herkesi aynı torbaya koyar ki bu bir çelişki olarak algılanabilir. Medeniler, kişilerin kendilerini birey his etmelerine bir isim bile taktılar: “Bilincin Doğuşu”

    Bazı olmuş örnekler daha güzel anlatırlar.
    1. Yerlilerin inançlarını değiştirmek isteyen misyonerler Hıristiyanlığı anlatırlar. Aynı zamanda yerlilerin değişmediklerinden dert yanarlar.
    Yerli adetlerine göre çocukluktan çıkan biri ormana gider haftalarca oruç tutar, rüyasında Yüce Ruh’u görür, geleceğini öğrenir. Kabileye döndüğünde bazı hayat boyu arkadaş seçtiklerine rüyasının tamamını anlatır.
    Bir süre sonra yerliler “İsa bir rüya görmüş, kara cübbelilerin hepsi aynı rüyayı anlatıyor!” derler.
    Bir tarafta bencil, kendini beğenmiş, kendini TEK sanan yerli, diğer tarafta bizler gibi seyirci olmuş BEN TEKİM meleyen kuzu BİZLER.
    2. İkinci örnek Eduardo Viveiros de Castro’dan. Bu sitede bir arkadaş, “‘Beyaz adamlar’ın antropolojisi 21 Nisan 2026, “Yamyam Metafizikler: Postyapısalcı Antropoloji Çizgileri” kitabını tanıtmıştı. Aşağıdaki o kitapta değil ama aynı kabilelerle ilgili.
    Yerlilere Hıristiyanlığı aşılamak isteyen misyonerler çok ifşa edici bir gözlemde bulunurlar: “Bu insanlar daha çok BİTKİ/OTLARA benziyorlar, söylenenleri dinliyor ve bir çeşit “haklısın” diyorlar ama değişmiyorlar. Bizim oradaki insanlar ise MERMERE benziyorlar, daima direniyorlar.”
    Not: Mermer Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam, Konfüçyüs’lük, Hinduizm, Zerdüştlük.
    Not: Maalesef daha henüz Nasyonalizm, Marksizm, Leninizm, Troçkizm Maoizm, Stalinizm, Sosyalizm, Anarşizm, Faşizm, Nazizm gibi laik/seküler dinler yoktu.

  9. Nikolai Alexandrovich Berdyaev

    “İnsanın Yazgısı: Yasa Etiği, Kurtuluş Etiği, Yaratıcılık & Özgürlük Etiği”

    Çeviren: Hüsamettin Arslan

    (464 sayfa)

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/insanin-yazgisi/557468.html

    Ahlaki bilinç, Tanrı’nın şu sorusuyla başlamıştır: “Kabil, kardeşin Habil nerede?” ve şu soruyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?”

  10. Pipsqueak

    “Nikolai Alexandrovich Berdyaev 18 Mayıs 2026″e cevap
    “Ahlaki bilinç, Tanrı’nın şu sorusuyla başlamıştır: “Kabil, kardeşin Habil nerede?” ve şu soruyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?””
    Kabil’in geberip cehenneme bizi de beraberinde götürene kadar nakaratı: “Ben kardeşimin bekçisi miyim?”
    Medeniyet tarihi ve özellikle son 2 yüzyıllık İLERLEME sapıklığı buna hazırlanıştı.
    “Habil, kardeşin Kabil nerede?” sorusuna iki daha somut cevabım da var:
    Birincisi karımdan: “Kabil alışverişe gitti.”
    İkincisi olmuş bir olay.
    Çok sıkı Marksist ATEİST Adorno bile medeniyet lokomotifinin son temsilcisi ve Trump-ABD’si ile bütün medeniyet tarihsel ayıp donlarını yırtıp atan ABD’de 11 yıl yaşayıp 1949’da Almanya’ya döndükten sonra aşağıdakini yazdı:
    “Ölmek üzere olan bir yaşlı Tanrı’ya döner ve “dünyada fakirdim, hep cefa çektim, bana cömert davranmadın. Sana geliyorum, ümit ederim şimdi bana cömert davranırsın” der. Bir Amerikalı ise ölürken “b*k bir hayat yaşadım, hepsi o kadar” der.
    Bence bu anlatı ve anlatının bir Marksist olması medeniyetin iki ucundaki kazazedeleri görmeye yeter.
    Yine de cevabıma devam etmek istiyorum.
    “Nikolai Alexandrovich Berdyaev 18 Mayıs 2026” yazınızla ilgili konu (çok yıllar geçti) hakkında hatırladıklarımı tazelemek için İnternette bazı verilere bakmak istedim. Hemen gözüme çarpan, en azından beni, içinde bulunduğum taş uykusundan uyandırdı. Beyin yıkaması devasa olduğu kadar, “gerçekleri” yansıtıcı, inandırıcı ve son derece etkili.
    Tüm bilgiler, seç al beğen al genel görecelik çerçevesi içinde sunulmuş. Ben de uyuz oldum ve bu sitedeki saldırıları düşünüp kendi beynimin yıkanmış olduğunu ciddiye aldım. Kabul edip bildiklerimi olduğu gibi aktarmayı seçtim.
    İç içe ve bağlı tarihsel olgular birleştirilmiş:
    – Bitki/hayvan evcilleştirilmesi, yani doğanın evcilleştirilmesi ve dolayısıyla medeniyetin doğuşu. Medeniyete özgü yerleşik-göçebe yaşam, bitki-hayvan evcilleştirmesi sonucu beraber doğdular. Beyin yıkayanlar medeniyet içi alçaklıkları kozmik, evrensel, ebedi iyi/kötü kılıfına/kitabına uydurup enayileri uyutmayı çok iyi becermişler. Müslümanların aziz kitabı da aynı masalı anlatır.
    Not: Eski Ahit’e bakarsanız, şahane bir ipucu görürsünüz: Bu rezillik başlamadan önce insanlar doğa/cennet içinde yaşamaktalar. Hatta şu an dünyayı sarmış seks sapıklığı da henüz başlamamış, kadın ve erkek, ilkeller gibi çıplaklar.
    – Medeniyet ile doğan iki, yerleşik tarımcı/göçebe, yaşam biçimlerinin zıtlığı ve düşmanlığı;
    Göçebe (nomad) Habil ve tarımcı Kabil Tanrı’ya kendilerine özgü sunu sunarlar. Tanrı Habil’inkini seçer. Kabil Habil’i öldürür. Yani göçebe/yerleşik toplumlar arası düşmanlık başlar.
    Not: Burada ibn Khaldun’dan alıntı çok uygun düşer.
    “Vahşilik karakter ve doğaları olmuş. Bunun keyfi içinde yaşarlar. Bu onlar için, otoriteden kaçınma, liderliğe boyun eğmeden zevkli yaşamak demektir. Bu doğal yaradılış özellikleri medeniyetin reddi ve antitezidir.
    Göçebeler Üzerine, İbn Khaldun (1332 – 1406)
    Not: James Scott’ın “The Art of Not Being Governed” kitabı diğer bir örnek.
    Not: Ağlamak ve gülmek istiyorsak, bu hikayenin göçebelikten yerleşik hayata geçtikten sonra Yahudiler tarafından anlatılmış olduğu es geçilmiş. Eski Ahit’teki Habil/Kabil olgusunun temelinde göçebe Yahudilerin yerleşik hayata geçmeleri ve eşitlik yerine eşitsizliğin başlamasıdır. Eyüp (ilk solcu devrimci?), “Allah’ın işine akıl ermez” ve “sabırlı olmak gerekir” formülleriyle işi halleder. Yahudilerin başına gelenler insan tarihi* olur. Nitekim Yahveh “insanları” cennetten kovarken Berdyaev’in dikkatimizi çeken alıntısını hatırlatan “Üreyin, çoğalın, yeryüzünü doldurun ve ona hükmedin” der.
    *Not: Bence bu beyin yıkaması çok doğru. Bu sitede bana saldıranlar bu tarihin evrensel tarih olduğunu kabul etmişler. Yanlışlıklarını suratlarına vurunca “benim psikolojimi inceleyen sahteakar Freud psikologu”, “ilkokul felsefe bilginliği yapan” ve benzerleri gibi sayısız cahiller hemen ortadan kaybolurlar.

  11. Pipsqueak

    Çok sevdiğim bir deyiş: “Mümkün olan en iyi işçiyi işe almak istiyorsanız, ücretli işten nefret eden birini, bir anarşisti işe alın! Çünkü anarşist, işi kişisel sorumluluk olarak görür.”
    Bu siteyi dolduran kişisellikten yoksun medeniyet kazazedeleri seyirci TikTakTokçular ortadan kayboldu.

  12. Devlet yok, problem yok

    İlkellerin “devlet” konseptini büsbütün reddetmesi neticesinde; onlarda “mutlak butlan” diye bir problem hiç yaşanmadı.

    Acaba günümüzdeki pek medenî, pek modern ülkeler şu “devlet”i reddetme cesaretini birazcık gösterebilse; “mutlak butlan” gibi saçmalıklarla uğraşmaktan kurtulur muyuz?

  13. Pipsqueak

    Devlet yokluğunu arttırmaya devam.
    “Devlet yok, problem yok” bana Nietzsche’nin devlet üzerine hayran olduğum yazısını hatırlattı. Becerdiğim kadarını çevirerek aşağıya yazdım. Tümünü, Böyle Buyurdu Zerdüşt/ Yeni Putlar Hakkında ( Thus Spoke Zarathustra/ On the New Idol) kitabı/makalesinde okuyabilirsiniz.
    “Bazı yerlerde hala halk ve sürüler var, ama bizde yok kardeşlerim: burada devletler var.
    Devlet mi? O da ne? Peki, kulak ver, halkın ölümünden söz edeceğim.
    Devlet tüm soğuk canavarların en soğuğu ve buz gibi yalan söyler: “Halk benim!
    Yalan! Halkı yaratıcılar yarattı. Üstüne inanç ve sevgi koyup hayata hizmet ettiler.
    Yıkıcılar çoğunluğa devlet tuzağı kurar ve üstlerine bir kılıç ve yüzlerce arzu asarlar.
    Halk olan yerde devlet anlaşılmaz; devlet kem göz ve yasalara, törelere karşı işlenmiş bir günah sayılır ve nefret edilir.
    HER HALK KENDİNE ÖZGÜ İYİ/KÖTÜ DİLİ KONUŞUR, KOMŞUSU ONU ANLAMAZ. İYİ/KÖTÜ DİLİNİ KENDİ YASA VE TÖRELERİNİ YAŞAYARAK YARATMIŞTIR.
    FAKAT DEVLET BÜTÜN İYİ/KÖTÜ DİLLERİYLE YALAN SÖYLER ve ne söylese yalandır ve hepsi çalıntıdır.”
    Bence devlet, insan/halk ile yaşam arasına girmiş olan sayısız muhabbet tellallarının başında gelenlerden biri. Diğerleri tüccarlar/iş adam ve kadınları, para, banka, bilim/teknik, okul, din, kurtarıcı peygamberler/düşünürler…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2026 Gün Zileli

Theme by Anders NorenUp ↑