Bu sabah siteye gelen bir yorumda Yalçın Küçük hakkında bir şeyler yazıp yazmayacağım soruluyordu. Yazmayı düşünmüyorum yanıtını verdim. Herkesin konuştuğu konularda yazmaktan hoşlanmam. Fakat bundan birkaç saat sonra eski bir arkadaşım, Whatsapp’tan “Yalçın Küçük’le bir temasın olmuş muydu” diye sorunca, Yalçın Küçük hakkındaki düşüncelerimi birkaç cümleyle açıklamak gereğini duydum. Ona yazdıklarıma bakınca Yalçın Küçük’e fazla yoğunlaşmasam da temel bazı değerlendirmelerim olduğunu gördüm ve bari oturup bunları kısaca da olsa yazayım diye düşündüm. Bu yazı böyle oluştu.
Öncelikle şunu belirteyim: Bir insanın herhangi bir organının olağanüstü güçlü olması ve normalin üzerinde performans göstermesi genellikle o insanın aleyhine sonuçlar verir.
Spor alanında bunun çok örneği vardır. Olağanüstü kaslara sahip olduğu için haltere yönelen biri, sonunda çok ağır adele performansı yüzünden ileriki aşamalarda kas ve beden deformasyonuna uğrar. Büyük boksör Muhammed Ali Clay’ın ileri yaşlarında parkinson olduğu bilinir.
Aşırı cinsel gücün de insanların başına bela olduğunu ve fazla cinsel performansın, duygu yoğunlaşmasını gerektiren aşk hayatına zarar verdiğini söyleyebiliriz.
Yalçın Küçük de olağanüstü beyni ve belleği nedeniyle insicamlı ve tutarlı bir fikri gelişme gösteremedi. Her şeyi bilmek, her şeyden haberdar olmak, olmayacak fikri bağlantılar kurabilmek sonunda onda bir fikrî kargaşaya yol açtı. Sanırım kendini, aynı onun gibi “büyük bir beyne” sahip Lenin’e benzetiyordu (Lenin’in beyni ölümünden sonra incelemeye alınmıştı) ama aslında Lenin’in tam tersiydi. Lenin’in, sanıldığı gibi olağanüstü bir beyni yoktu. Olmadığı içindir ki, kendini belli hedeflere (iktidarın ele geçirilmesi hedefine) yoğunlaştırabilmişti. Lenin’in beyninin sınırlılığı, onun belli birkaç alanda olağanüstü yoğunlaşmasını ve stratejiler geliştirmesini sağlamıştı. Paradoks gibi görünebilir ama, Lenin’in beyninin sınırlılığı onun iktidar stratejisti olarak “başarısı”nı getirmişti. Fizik kuralıdır, yüzey genişledikçe derinlik azalır.
Yalçın Küçük’ün beyin kapasitesi bence Lenin’in tam tersine olağanüstü genişti. Dolayısıyla her alanda, her konuda rahatlıkla fikir geliştirebiliyordu. Bu da onun belli bir alanda yoğunlaşmasını önlüyor, dahası, geliştirdiği fikirlerin iç bağlantılarını kuramıyor, dolayısıyla fikri insicamdan kopuyordu. Bugün Yalçın Küçük hakkında fikir ileri sürenlerin onu bir türlü bir yere oturtamamalarının nedeni budur. Kısacası, olağanüstü, her yana anında dal budak saran bir beyne sahip olması Yalçın Küçük’ün tutarlı bir düşünür olmasını engellemiştir.
Öte yandan, sanıldığının tersine, Yalçın Küçük çocuk karakterli bir insandı. Ömrü boyunca, birkaç ad vermek gerekirse, Doğu Perinçek ve Abdullah Öcalan gibi politika dâhileriyle dans etti ve çocuksu karakteri politik oyunlara dayanıklı olmadığı için her seferinde, yediği darbelerle “ringin” kenarına savruldu. Politik kurnazlıklara ayak uyduramayacak kadar yüksek fikrî meselelerin içinde kayboldu. Politikanın kurtları, böylelerini istedikleri gibi yönlendirir, yönlendiremedikleri ya da artık işlerine yaramadığını veya kendilerine ayak bağı olduğunu gördükleri an tekmeyi vuruverirler. Yalçın Küçük, politik arenada çok tekme yemiş biridir. Fikirleriyle politik dâhileri büyüleyeceğini sanması ise onun çocuksuluğunun bir yansımasıdır. Onlar, fikirlerin parlaklığına değil, işe yarar olup olmadığına bakarlar.
Yalçın Küçük’ün, bugün fazlasıyla sözü edilen fikrî tutarsızlıkları, bence onun, bir yandan çocuksu karakterinden, bir yandan politika gemisinin yakıtının fikirler olduğunu sanmasından kaynaklanır. Oysa politik arena fikre değil, reel politikaya endekslidir. Reel politika gereği onun fikirlerine önem verir gibi gözükürler ama bu, sadece vitrinlerine böyle birini koyma yararcılığının bir ürünüdür.
Bağlayacak olursam, Yalçın Küçük’ün en olumlu yanı, politikada başarısız olmasıdır. Eğer başarılı olsaydı, o da belli bir sol partinin lideri olarak temayüz edecekti. Bakmayın cenazesinde sallanan bayraklara. Sol politikacılar onu asla sevmedi. Cenazesini bile örgütlerinin vitrinine koymak için kullandılar.
Gün Zileli
14 Nisan 2026
Adamı olacağım bir genelkurmay arıyorum demişti.
Hayatının özeti buydu.
Fikirlerini gerçekleştirmek için bir iktidar arayışı vardı.
Toprağı bol olsun
Bu kadar güzel bir tespit olur yani, kaleminize sağlık
Çok sağol…
Mukemm bir yorum, Eline saglik, onu hem sevenlerin hem kizanlarin bu tutumlarinin nedenini nasilini anlamalrina da yardimci olacak.
Eyvallah Zülfü.
Yalçın mide bulandırırdı, ama hiç de “küçük”senecek biri değildi.
Yalçın Küçük aydındı. Araştıran, düşünen, çekinmeden söyleyen, haykıran biriydi. Evet politikacı değildi, uygun ortamı bekleyen, hesaplayıp konuşan aydın karikatürlerinden hiç değildi. Nadirdi, yalnızdı. Ölümünden sonra arkasından “hakkındaki gerçekleri yazmak gereğini hisse”denlerden olmadı. Birçok insan ona katılmasa da (bence de birçok görüşü katılınacak gibi değildi) takdir hissi duydu, belki içten içe sevdi. Alkışlarla uğurlanacak biriydi. Dolu yaşadı.
Yalçın aslında ölmedi. Soner’de yaşamaya devam ediyor.
Gün, çok sevdim. Fukara bşr adamdı, yalnızdı… korkaktı, ama içi deli doluydu. Korkar ama yazar ve kendiyle gurur duyardı. Cezaevinde insanlar onu ziyarete geldiğinde, sorardı: “Haydracığım gelecek ol kim? Hangi örgütte?” Ve oturur beş on dakika bir şeyler not eder ve gelen ziyaretçiyi şaşırtırdı. Sol militan, ‘vaybe hoca bizi takip ediyor’ bir gurur bir gurur! Hocada ise coşku… tutarlıydı hem de çok tutarlı, kendini devletin sahibi görürdü! Hapiste bile, anti-Yahudi ve anti sabataistti. Irkçılık düzeyinde anti-Ermeniydi. Kürtleri sever ama Dersim I sevmezdi. Ve asla dini sevmezdi.
Onu ben Türkiye üzerine tezler kitabı ile tanıdım… Ölümü ile birlikte sabah linç edip akşam sever görünenlerin inanılmaz bir şekilde omurgasız duruşlarına tanık olduk…
Eleştirinin küfür ile eşdeğer olarak algılandığı bir noktaya savrulduk… Siyaset üretemeyen sol,siyasi magazine yöneldi… Kapitalizm böyle giderse bu anaforun içinde solu da eritip yok edecek… Yapıyor da zaten…
Şimdi sıra pipsqueak’de.
Herkes söyleyeceğini söyledi, yazacağını yazdı.
Bakalım pipsqueak neler söyleyecek Yalçın Küçük hakkında?
Gün abi
ChatGPT, Gemini, Grok gibi yapay zekalar varken; ülkemizde “okul sistemi”ne hâlâ gerek var mı?
Okulları komple kapatsak? Hem böylece katliam da olmaz…
Ne dersin abi?
Doksanlarda Toplumsal Kurtuluş dergisini almak için erkenden giderdim baiye ve dergi satışının diğer sol dergilerden bi hayli yüksek olduğuna tanığımdır…kırmızı atkılı üniversitelilerin sayısı her dağıtımdan sonra artarken kürt öğrencilerin sempatiyle söylelşi ve toplantılarınnın baş konuğydu
Gün zileli politik birikimi ve muhteşem tespitleri ile diyeceğini en kısa yolla Yalçın Küçük biyografisini direk ve kısaca
Söylemiş Sollsuz kalasıca bazılarımızda
bu eleştireden nasbimizi alsak ne iyi olur.
Ben, çok Yalçın Küçük kitabı okudum. Doksanların başından itibaren bilir, takip ederim. Benim için çok öğretici olmuştur. Bugüne kadar Yalçın Küçük’ü bu kadar tanıyan ve bu kadar doğru anlatan bir yazıya rastlamadım. Daha önemlisi, kimi okuduğumu anlamış oldum.. Teşekkürler.
Merhaba…
Yalçın Küçük “…Her şeyin küçüğü güzeldir…” gibi bir ifade kullanırdı…
Kendisi de güzel bir insandı…
Ondan çok şey öğrendim…
Tebrik ediyorum Gün, bu kadar sağlıklı ve doğru bir tespite şapka çıkarılır.
Sağol Ersencim.
Abdullah Öcalan’ın aklından, Yalçın Küçük’ün vefat ettiğini öğrendiği an neler geçmiştir acaba?
“Öğretmenler yan gelip yatmayı bıraksın…”
“Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında öğretmenlere maaş ödenmesin; üç ay boyunca A.V.M.’lerde temizlik görevlisi olarak asgarî ücretle çalışsınlar…”
diyenlere söyleyecek birkaç lâfınız var mı Gün bey?
Prof.Dr.Yalcin Küçük,ulkemiz de nadir bulunan aydınlardan birisi idi; mekanı cennet olsun; ışıklar içinde uyusun.
siz söylemiişsiniz ya…
öldüğünü duyduğumda sığınmacılar kitapındaki tesbitleriniz aklıma geldi “servetini kaybetmiş aklını üşütmüş asilzade”
Yalçın Küçük hocanın farklı dönemlerde yoğunlaştığı politik konular arasındaki nüanslar ilk bakışta “tutarsızlık” gibi görülebilir. Ama bu farklılıkların arasında hiç değişmeyen ortak bir mantık vardır: Yalçın Hoca her dönem Türkiye egemen sınıflarının iktidarını sarsma potansiyeli en yüksek olan toplumsal dinamik hangisiyse onun yanında saf tutmuştur ve bu toplumsal dinamikleri sosyalizme kazandırmaya çalışmıştır. 80’li ve 90’lı yıllarda Kürt Hareketi ile, daha sonraları Kemalistler’le kurduğu ilişkiler bu mantığa dayanır. Ayrıca Yalçın Hoca, Kemalistler’le yan yana durduğu dönemde bile, her zaman Kürt halkına ve Kürt Hareketi’ne dostça yaklaşmıştır, bu iki hareketi sola çekmeye ve onların yanı sıra sosyalistler ile birlikte ilerici bir “tarihsel blok” kurmaya çalışmıştır. Yalçın Hoca’nın ölümünden sonra KCK’nin yayınladığı başsağlığı mesajında da bunun izleri görülebilir: https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/080420267
Yalçın Hoca’nın fikirlerini, külliyatını ve mücadelesini (artılarıyla ve eksileriyle) doğru bir şekilde anlamak için, o hayattayken çekilen şu videonun izlenmesini tavsiye ederim: https://www.youtube.com/watch?v=pk6dCqQBVEE
Ek olarak, şu sözünüzde de fena halde yanılıyorsunuz: “Bakmayın cenazesinde sallanan bayraklara. Sol politikacılar onu asla sevmedi. Cenazesini bile örgütlerinin vitrinine koymak için kullandılar.”
Yalçın Hoca’nın cenazesine katılan örgütlerin tamamı (TİP, TKP, TKH, Devrim Partisi vb.), 1979’da hocanın kurduğu Sosyalist İktidar dergisi geleneğinden gelen örgütlerdir. Bu örgütler Yalçın Hoca hayattayken de onu çok severlerdi ve onun belli başlı kitapları (“Türkiye Üzerine Tezler” serisi ve “Aydın Üzerine Tezler” serisi başta olmak üzere) bu örgütlerin parti okullarında her daim okutulan kitaplar arasındadır.
Yalçın Küçük’ün ölümünden sonra tekrar tekrar duymuş olabileceğiniz bilgilerden farklı olarak, size onun az bilinen bir yönünden bahsedeyim: Yalçın Hoca, bildiğimiz standart Ortodoks Marksist gelenekten gelen biri olmasına rağmen, kitaplarında ve yazılarında anarşizme ve “Heterodoks Marksist” diyebileceğimiz teorisyenlere (Rosa Luxemburg ve Antonio Gramsci gibi) sık sık methiyeler düzer; onların yapıtlarını Das Kapital veya Komünist Manifesto gibi klasiklerden daha üst bir konuma yerleştirirdi. Mesela onun yazdığı “Sol Müdahale” kitabına bakacak olursanız, onun da bu açıdan “heretik” bir Marksist olduğunu görebilirsiniz. Hoca ayrıca Türkiye aydınının yeterince anarşizan ve ütopyacı olmadığından da sık sık şikayet ederdi.
2003-2004 yılından sonra, özellikle “Fethullah Gülen cemaati”nin yargı bürokrasisini ve mahkeme salonlarını gasp ettiği yıllar boyunca “Ergenekon & Balyoz Operasyonları” döneminde “Yalçın Küçük” ister bizzat kendi tercihiyle olsun, ister o spesifik dönemin getirdiği koşulların dayanışma ruhuyla olsun; “Ulusalcı”larla içli-dışlı hareket etmiştir. Ya da şöyle anlatayım size:
2003-2004 yılları itibariyle “ulusalcı”ların en milliyetçi-kemalist kanadını “Attilâ İlhan” temsil ediyordu. (“2005” yılında vefat etti.)
“Yalçın Küçük” ise, kendi afacan karakteri, kendi huzursuz karakteri, yerinde duramayan kıpır-kıpır karakteri ile; “Ulusalcı”ların en sol, en Marksist kanadını temsil ediyordu. “Sol” tarafa doğru birkaç adım daha yürüse “ulusalcı”lıktan tamamen kopacak; yine “1990 öncesi”, yine “1980 öncesi” özüne dönecekti.
[NOT: Yalçın Küçük, Attilâ İlhan’ı sevmezdi. Çünkü 1951 yılındaki “TKP tevkifatı” operasyonlarında, “polis baskınları” başlamadan önce; Attilâ İlhan’ın “polis teşkilatı”na bazı bilgiler verdiğini iddia ederdi, bu sebeple Attilâ İlhan’a öfkeliydi. Gerçekten böyle bir olay yaşandı mı? / yaşanmadı mı? Attilâ İlhan’ın “polis teşkilatı” ile işbirliği yapıp / yapmadığına dair net bir kanıt yoktur. Sadece dedikodular, söylentiler, fısıltılar vardır o kadar.
“1951 TKP tevkifatı” hakkında daha ayrıntılı olayları öğrenmek isterseniz; (Mihri Belli’nin karısı) “Sevim Belli”nin yazdığı “Boşuna mı Çiğnedik?” adlı kitabı okuyabilirsiniz:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/bosuna-mi-cignedik/79062.html%5D
2003 yılından sonra Yalçın Küçük’ün “dayanışma içinde olduğu” bazı “ulusalcı” kişilerin kimler olduğunu sizlere kısaca hatırlatayım:
• Hulki Cevizoğlu (gazeteci, televizyon programcısı, günümüzde “AKP” milletvekili)
• Tuncay Özkan (gazeteci, televizyon programcısı, günümüzde “CHP” milletvekili)
• Soner Yalçın (gazeteci, yazar, televizyon programcısı)
• Emin Gürses (“Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler” alanında akademisyen, günümüzde “Zafer Partisi” genel başkan yardımcısı)
• İlker Başbuğ (eski “Genelkurmay Başkanı”)
• Rauf Denktaş (eski “K.K.T.C. Cumhurbaşkanı”)
• Vural Savaş (eski “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı”)
• Sinan Aygün (eski “Ankara Ticaret Odası” başkanı)
• Oktay Sinanoğlu (Kimya mühendisi, “moleküler biyofizik” alanında akademisyen)
• Yaşar Nuri Öztürk (sözde “seküler” ilahiyatçı)
• Türkân Saylan (tıp doktoru, “Ç.Y.D.D.” kurucusu)
• Arslan Bulut (“Yeniçağ” gazetesi köşe yazarı)
• Mustafa Yıldırım (“Sivil Örümceğin Ağında” kitabının yazarı)
https://www.kitapyurdu.com/kitap/sivil-orumcegin-aginda/73047.html
• Ergün Poyraz (araştırmacı, yazar)
• Prof. Anıl Çeçen (“Ankara Üniversitesi: Hukuk Fakültesi”nde akademisyen)
• Cüneyt Arcayürek (eski gazeteci; 1928-2015)
Listenin devamı var, epey uzun. Bu okuduklarınız; medya önünde en çok gözükenlerdi, “ulusalcılık” denince akla ilk gelen isimler bu okuduğunuz kişilerdi.
Günümüzde (2026) taşıdığı anlam itibariyle “ulusalcılık” hâlâ hayatta; ama daha parçalı, daha dağınık bir görünüm içinde.
“Ulusalcılık” akımının “en sağ”, “en milliyetçi” hâlini “Zafer Partisi” temsil ediyor artık. Ve hâttâ “Nihâl Atsız” gibi ırkçı (faşist) unsurlar ortalığı kaplamış vaziyette. Özetle; “İslamcılık”la bağlarını kesip-atmaya hevesli, salt (sadece) milliyetçilikle yürümek isteyen, faşizmin en düşük tonuna da, faşizmin en yüksek tonuna da aynı anda ev sahipliği yapmak isteyen bir partidir “Zafer Partisi” günümüzde.
CHP; zaten “Atatürk’ün kurduğu parti” tabelasını daima taşıyan oluşum olduğu için “ulusalcılık”tan tamamen kopması mümkün gözükmüyor. “Ulusalcılık” akımını “ehlileştirilmesi gereken vahşi bir at” gibi tahayyül ederseniz eğer; CHP içinde bu “ulusalcılık” denen vahşi şeyi daha da azgınlaşmadan gözetim altında tutabilecek, “vahşi ulusalcılık atı”nı sadece belirli sınırlar içinde tutabilecek kadar becerikli siyasî kadrolar var; ama bu kadroların CHP’nin yönetim katına yükselebilmesi için, bütün CHP’ye söz dinletebilmesi için epey uğraşması, epey didinmesi gerekecek. (Özetin özeti: “Ulusalcılığın dizginlendiği, ulusalcıların borusunun ötmediği” bir CHP mümkün. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için; CHP’nin içinde çok çetin uğraşı verilmesi gerekiyor, çok uzun sabır gerekiyor. Kısa vadede “ulusalcılıktan arındırılmış bir CHP” mümkün gözükmüyor.)
“Yalçın Küçük”e son kez gelirsek:
Hayatı “mücadele”yle geçti diyebileceğimiz nadir insanlardan biriydi. Bu kelimenin hakkını vererek yaşadı.
Onun “çok kirli” olduğunu da, “çok temiz” olduğunu da söyleyenler hep çıkacak. Hayat Yalçın Küçük gibi “çetrefilli kişiler” için hep böyledir; kirliliğe de temizliğe de bakmazlar, “mücadele”nin yolu önlerine ne getiriyorsa direkt dalarlar…
“Yalçın Küçük”ün polemikçi, kavga etmeye hevesli karakteri; onun hep “siyasî” konularda konuştuğunun, başka hiçbir şeyle ilgilenmediğinin zannedilmesine yol açtı doğal olarak.
Ama hayatı, “salt (sadece) siyaset”le sınırlı değildi:
“Şiir”i hiçbir zaman bırakmadı. Sadece “Anadolu” ve özellikle “İran” şiirlerinin tarihi hakkında bilgisi bile başlıbaşına takdire şayan. (“İngilizce” ve “Fransızca” şiirlere olan hayranlığını saymıyorum bile…)
Hem “SSCB tarihindeki iç çekişmeler”e, hem de “Dostoyevski’nin kitaplarındaki psikolojik tahliller”e aynı anda hakim olabilen “aydın” bulmak çok zordur. “Yalçın Küçük” böyle biriydi; her ikisini de kendisinde barındırabilecek kadar nadir bir “entelektüel”di.
Bunlara ek olarak; “Eski Avrupa” diyebileceğimiz, özellikle 1700’lü yılların Avrupalı sanatçılarının eserleri hakkında muazzam bilgisi vardı. Eğer Türkiye’deki “sol mücadeleler”e ömrünü adamamış olsaydı; kendisi muhtemelen çok nitelikli bir “sanat tarihçisi” olabilirdi…
“12 Eylül 1980 darbesi”nden sonra “Kenan Evren diktatörlüğü”ne boyun eğmemek için, “Aziz Nesin”le beraber “Aydınlar Dilekçesi Hareketi”ni kurması; Yalçın Küçük’ün muhalif kişiliğinin ne kadar atılgan olduğunun yegâne kanıtıdır.
Basın-yayın organlarında, özellikle ana-akım (mainstream) gazetelere reklam amacıyla manşet yazdıran “paragöz şirketler”i ve bu “paragöz şirketlerin sahipleri”nin kimler olduğunu yakından takip ediyordu. Bütün bu şirketlerin “iktidar”la kurduğu derin bağların neler olduğunu, adeta dedektif gibi araştırarak ifşa eden bir “doğrucu” karakteri vardı Yalçın Küçük’ün.
Eğer bu ülkede “Türkiye’ye özgü kapitalistler” diye nam salan (şöhretli) zümreler varsa; bütün bunların tarihini (“şecere”sini) cesurca ortaya koyan Yalçın Küçük’ün siyasetle iç-içe yazdığı kitapları okuyabilirsiniz:
• “Vehbi Koç”un nasıl yükseldiğinden başlayın,
• “Aydın Doğan”ın devlet içinde “ihaleler kovalaması”na kadar gelin,
• Turgut Özal’ın “kapitalist prensleri”nden başlayın,
• (Yıldırım Demirören’in babası) “Erdoğan Demirören”in yükselişine kadar gelin,
• Bu ülkedeki “sendika”laşma çabalarını kadük bırakmak için “TÜSİAD” adlı tehlikeli oluşumun nasıl kurulduğundan başlayın, işçilerin beynine “sol”la ilgili ne yerleştirilmişse bunların hepsini söküp-atmak için TÜSİAD’ın “ordu”yla (“TSK”yla) sürekli temas hâlinde olmasına kadar gelin,
• Çok “sinsî” bir karakteri olan, ve dünyadaki pek çok “think-tank örgütü” ile güçlü bağlantıları olan işadamı (ve çok sinsî) “Cüneyd Zapsu”nun 2000-2001 yıllarında parti henüz kurulma sürecinde iken “AKP”yi bir ürün (product) gibi “ABD’deki lobi şirketleri”ne pazarlamasıyla başlayın,
• “Abdullah Gül”ün, ABD ve Avrupa’dan daha çok “özellikle İngiliz siyaseti”nde parlatılması için nasıl yöntemler uygulandığına kadar gelin…
Bütün bunların (ve daha fazlasının) tarihini “Yalçın Küçük’ün kitapları”nda İSPATLARIYLA bulabilirsiniz.
Şimdi “çile”ye gelelim:
Son birkaç yılı “alzheimer hastalığı”yla mücadele etmekle geçti…
Yalçın Küçük gibi “hafızası çok kuvvetli” olan birinin, alzheimer gibi “hafıza düşmanı” bir hastalıkla mücadele etmesi; kimbilir ne kadar çok “çile” çektirmiştir ona…
Son yıllarında belki kendisi aklen pek çok şeyin farkında değildi artık, ama ya “yakın çevresi”ndekiler?! Yalçın Küçük’ün “alzheimer”a yakalanmadan önceki “o hırçın mizacı”nı çok iyi bilen “yakın çevresi”ndekiler kimbilir ne kadar çok üzülmüştür, onun günbegün aklen eriyip-gittiğine bizzat şahit olmaları onları kimbilir ne kadar çok kahretmiştir…
Yalçın Küçük; “nev-î şahsına münhasır” biriydi. Onu yüceltenler de, ona nefret kusanlar da daima olacak…
Bakalım… “Gün Zileli” vefat ettiğinde; onun ardından neler söyleyecekler, onun ardından neler yazacaklar…
Bu ayrıntılı uzun yazıya şu iki notu düşeyim: 1. Doğu Perinçek ve VP’ni unutmuşsunuz 🙂
2. Bu hırçın karakterin Stalin’i eleştirdiğine hiç tanık olmadık. Siz tanık olduysanız bunu neden beleirtmediniz?
Yalçın Küçük, küçük ama mide bulandırır!
Şair Can Yücel
Üzüm üzüme baka baka kararır. Yalçın Küçük ve Gün Zileli politikacılara baka baka politikacı olmuşlar. Yalçın Küçük henüz dönmediğine göre gittiği yerden memnun olmalı, onun huzurunu bozmak istemem.
Gün Zileli’ye göre Küçük’ün beyni de kendinin beyni gibi çok büyükmüş ama Zileli gibi sadece bir defa devrim yolunu değiştireceğine işi iyice dağıtmış.
Fakat Zileli de biraz dağıtmış gibi. Hem politikacı hem de fizikçilik etmiş: “Fizik kuralıdır, yüzey genişledikçe derinlik azalır.”
Ben çocukken ya uzak bir çeşmeden su alır getirirdim ya da uzak bir kuyudan. Kuyunun yüzeyi derinliğine kıyasla çok küçüktü. Büyük Okyanus (Pasifik Okyanusu) veya Baykal Gölü veya çok sayıda diğer misaller de var. Eğer Türk solcular, sol devrimini Batı’dan kopya edeceklerse, Batı’nın bilim-matematik ve mantığına da saygılı olmalı.
Verdiği diğer örneklerden birine bakarsak, kaç boksör ileri yaşlarında parkinson oldu? Genelleştirmek için bütün boksörlerin akıbetini, parkinsonun genetik nedenden olmadığını ve benzeri çok sayıda etkenleri hesaba almak lazım. Hatta Lenin misaline bile sadece politika açısından bakılmış ve çok sorumsuzca bir yorum yapılmış. Şimdi Trump, eskiden diğer katil politikacılar her yerde sayısız insanların ölümüne neden oldular. Ama ölenler ha kendi ülkelerinin bahtsız askerleri ha diğer ülkelerin. Böyle bir alçaklığı “stratejiler” gibi görmek ancak bir politikacıya yakışır. Bence bu çeşit incelemeler ne yardan ne de serden geçmek isteyenlerin dili.
Not: Ben, medya artistlerinin coşkulu takipçisi, ateşli destekçisi “Anonim 15 Nisan 2026” (Şimdi sıra pipsqueak’de) grupiyenin daveti üzerine katıldım. Diğer sitede kendine benzeyen gocunanlar kaçtıkça kaçtılar. Zaten benim tek amacım medya ucubeleri, ekran devrimcileri, yalnızlar kalabalığı ve seyirci toplumu kazazedelerinin vurdumduymazlığıyla alay etmek.
Kimseyle bozuşmuş değilim.
KCK, Yalçın Küçük için taziye mesajı yolladıktan sonra liberallerin ciyaklaması birden kesiliverdi 😀
(19 Nisan 2026 at 09:35)
___________ [ 1 ] ___________
“Doğu Perinçek” ve “Vatan Partisi”nden bahsetMEmemin sebebi şu: Yalçın Küçük, “Ergenekon & Balyoz Operasyonları” denen düzmecenin (tezgâhın) mahkemelerinde yargılanıp, daha sonra serbest bırakıldı. Doğu Perinçek’in de aynı “düzmece” yargılamalardan serbest bırakılma tarihi birbirine yakındır. Hangisi önce serbest bırakıldı, hangisi sonra serbest bırakıldı; hatırlamıyorum.
O yıllarda Hulki Cevizoğlu, “Ulusal Kanal”da yayın yapıyordu; Yalçın Küçük ile Doğu Perinçek’i kendi programına davet etti. Sizin de tahmin edebileceğiniz üzere; Yalçın Küçük en absürt çıkışları en olmadık zamanda haykıran biri olduğu için programın insicamı (akışı) kaydı, Hulki Cevizoğlu da Doğu Perinçek de yer yer şaşkınlıkla karışık suskun kalmak zorunda kaldı. (Yalçın Küçük’ün absürt konuşmalarına ne cevap vereceklerini bilemediler.)
Programın sonlarına doğru; Doğu Perinçek, “RTE’yi olumlayan birkaç cümle”yi söyleyince, Yalçın Küçük bunu hiç kabul edemedi, ve Doğu Perinçek’e “RTE’yi desteklemeye evrildiğini, kendisine dikkat etmesi gerektiği”ni söyleyerek onu birkaç kez ikaz etti. Program tam o esnada düğümlendi (kilitlendi), başka konulara geçemez oldular. Hulki Cevizoğlu, yayını daha fazla devam ettiremeyeceğini anlayınca her ikisine teşekkür edip programı sonlandırdı.
Yalçın Küçük’ün Doğu Perinçek’le köprüleri yıkıp-attığı en net ispat (kanıt) bu TV yayınıdır.
Bu andan sonra Yalçın Küçük; Doğu Perinçek ile olsun, “Vatan Partisi” ile olsun, tekrar yakınlık kurmak istedi mi? / istemedi mi? Bunu bilmiyorum.
___________ [ 2 ] ___________
Yalçın Küçük, en öz, en kök anlamıyla; “yalın” bir “Marxist”ti. Yani; “sol tarih”ten kendine referans alacaksa, kaynağın bizzat kendisi olan “Karl Marx”a ve “Friedrich Engels”e yönelirdi. Bunlar dışında olanlara, aralara sıkışmış ikincil kaynaklara “vakit kaybı aparat” muamelesi yapardı, pek dikkate almazdı. Yanlış anlaşılma olmasın: “Aparat” muamelesi yaptığı ikincil kaynakların ne olduğundan, bunların içeriğinden elbette haberi vardı; sadece önem vermezdi o kadar. Daima “asıl kaynaklar”la (birincil kaynaklarla) ilgilenirdi.
Henüz “alzheimer hastalığı”na yakalanmadığı, beyninin berrak olduğu, sağlıklı olduğu kısa bir zaman aralığında şu iki kitabı yazdı:
• “Sosyalist Açıdan Ekonomi Politik: Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Kuruluşu (1925-1940)”
https://www.kitapyurdu.com/kitap/sosyalist-acidan-ekonomi-politik-sovyetler-birliginde-sosyalizmin-kurulusu/253963.html
• “Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü (1940-1991)”
https://www.kitapyurdu.com/kitap/sovyetler-birliginde-sosyalizmin-cozulusu/247134.html
Bu iki kitap; Yalçın Küçük’ün kendi kendisine “Sovyetolog” ünvanını vermesinin ürünüdür. Fakat; “tarih bilimi”nin şart koştuğu “objektif”likten, ve bu iki kitabın yazım safhasında yararlandığı kaynakların da “objektif” olmasından epey uzaktır.
Bu iki kitabı; Yalçın Küçük’ün “bakış açısı”yla SSCB tarihi olarak, “öznel” bir değerlendirme olarak okumak yeterlidir. Daha başka beklentileriniz olmasın.
Bu iki kitabında “Stalin’in yaptıkları”nı; tarihin o anında, o dönemin koşullarının getirdiği kaçınılmaz zorunluluklar olarak görmüş, Stalin’in bizzat kendisine de, Stalin’in himayesinde hareket eden onun sadık kadrolarının yaptıklarına da eleştirel yaklaşmamıştır.
“Stalin”i, genellikle; “Sovyet”i korumak için canla-başla didinen bir lider olarak, “Batı”dan (“Atlantik”ten) gelen emperyalist sataşmalara karşı kendi halkını koruyan bir lider olarak lanse etmiştir.
Yalçın Küçük; “Stalin”e yönelik keskin bir eleştiri yöneltmemiştir. (Eğer ufak-tefek eleştirileri varsa; benim gözümden kaçmış olabilir.)
Özetleyerek bitireyim:
1960’lı yılların sonunda, 1970’li yılların başında, Türkiye’de sol hareketlerin en yüksek olduğu o dönemde “Doğan Avcıoğlu”nun ve “İlhan Selçuk”un, Stalin’e toz kondurMAmasını; Yalçın Küçük de ömrü boyunca sürdürmüştür.
Birkaç örnek vermek gerekirse, kendisi;
“Aleksandr Solzhenitsyn”in yazdığı “Gulag Takımadaları”ndan haberdar mıydı? / değil miydi? Anlatılan “gaddarlıklar” hakkında ne düşünüyordu?
“Varlam Şalamov”un yazdığı “Kolıma Öyküleri”nden haberdar mıydı? / değil miydi? Anlatılan “gaddarlıklar” hakkında ne düşünüyordu?
“Vasily Grossman”ın yazdığı “Yaşam ve Yazgı”dan haberdar mıydı? / değil miydi? Anlatılan “gaddarlıklar” hakkında ne düşünüyordu?
Bunların cevabını bilmiyorum.
O program Cevizoğlu ile Perinçek’in Y. Küçük’e karşı kurdukları alçakça bir tuzaktır. Cevizoğlu, Küçük’ü “PKK terörist mi, değil mi, söyle” diye sıkıştırdı, elbette Perinçek’in talimatıyla. Küçük, bunu dememekete ısrar etti. Çok takdir ettim. Siz bu programla bile neredeyse Küçük’ü suçlayan bir havadasınız.
Pipsqueak ile onun avukatlığını yapan yorumcunun bu uzun muhabbetleri için ayrı bir yorum bölümü açılıp orada devam ederlerse hem Zileli, hem de bütün diğer yorumcular nihayet rahat yazabilir. Site de amacından sapmamış olur.
“PKK terörist mi, değil mi, söyle”
Söyleyeyim:
Kürdlerin devletleşmesinin önünde en büyük engel olan işbirlikçi PKK, Kürd ve Kürdistan düşmanı bir terör örgütüdür. TC sistemine hizmet eden bir alt-sistemdir. Bu yüzden PKK muhalifi Kürdler, hem TC hem PKK zulmüne maruz kalmışlardır.
Gün, sen Yalçın Küçük’ü yazdığını sanıyorsun.
Ama satır aralarında anlattığın şey Yalçın Küçük değil; anlamakta zorlandığın bir düşünme biçimi.
Bir insanı fazla büyük beyni olduğu için tutarsız ilan etmek, eleştiri değil açıklayamamanın itirafıdır.
Çünkü düşünceyi kavrayamadığın için, onu karaktere indirgemiş sın.
Dahası, Lenin’i “sınırlı beyinli olduğu için başarılı” diye anlatman, bir tespit değil; bir kaçış.
Lenin gibi bir figürü küçülterek açıklamak, onun büyüklüğünü açıklayamadığın anlamına gelir.
Lenin’i anlamak zordur, evet.
Ama onu küçülterek kolaylaştırmak, düşünsel bir çıkış yolu değil.
Senin yazında dikkat çeken şey şudur. Sürekli kişiliğe dönüyorsun.
“Çocuksu”, “dağınık”, “tutarsız”…
Bu siyasal analiz dili değil.
Bu, siyasal tartışmadan kaçış dilidir.
Siyaset zor bir alandır.
Fikirlerin, tarihsel momentlerin, güç ilişkilerinin birlikte okunmasını gerektirir.
Bunu yapamadığın noktada ne yaparsın?
İnsanı çözmeye başlarsın.
Ama o da çözümleme değildir; indirgemedir.
Yalçın Küçük’ün çizgisi düz değil, evet.
Ama tarih de düz değildir.
Bir düşünürün farklı dönemlerde farklı güç odaklarına temas etmesi, otomatik olarak “tutarsızlık” değildir.
Bazen, arayıştır.
Bazen müdahaledir.
Bazen de çıkmazdır.
Ama sen bunların hiçbirini tartışmıyorsun.
Sen doğrudan hüküm veriyorsun.
Ve en kritik yer “Politika fikre değil, reel politikaya dayanır” diyorsun.
Eğer bu doğruysa, o zaman bütün teorik mirası çöpe atalım.
Marksizm de gereksiz, devrim fikri de.
Çünkü hepsi “fikir”.
Ama tarih böyle işlemedi.
Fikir olmadan siyaset olmaz.
Fikir olmadan iktidar da olmaz.
Senin yaptığın şey, farkında olarak ya da olmayarak, fikri küçültmek.
Çünkü fikirle hesaplaşmak zordur.
Fikirle hesaplaşmak, kendi konumunu da sorgulamayı gerektirir.
Gün, Yalçın Küçük’ü sevmeyebilirsin.
Eleştirebilirsin de.
Ama onu anlamadan hüküm vermek, seni güçlü kılmaz.
Sadece seni yüzeyde bırakır.
Bugün yazdığın metin, bir düşünürü çözümleyen bir metin değil.
Bir düşünürü basitleştirerek rahatlayan bir metin.
Asıl soru şu:
Yalçın Küçük mü tutarsız,
yoksa sen mi karmaşık olanı basite indirgemek zorundasın?
Ha bir de şu var; yersiz “gereksiz eleştiri gizli hayranlıktır”
Salim Diyap
Üç “Küçük”ler, yani Fazıl, Veli ve Yalçın, ulusalcılık zehrini sola enjekte etme görevlerini başarıyla yerine getirdiler.
“…“Sol Kemalizm, Türkiye sosyalist hareketini zehirlemiş bulunan ve de zehirlemeye devam eden tehlikeli bir kaynaktır. Sol Kemalizme göre, Milli Mücadele asker-sivil zinde güçlerin öncülüğünde yürütülen şanlı bir anti-emperyalist mücadeledir. Bu güçlerin burjuva sınıf karakterini ve baskıcı yönünü görmeye yanaşmayan sol Kemalistler, Kemal’e ve Kemalizme olduğundan fazla ve farklı bir devrimci nitelik atfederler. İşin gerçeğinde hiç de anti-emperyalist olmayan ve tepeden inme tarzda gerçekleşen burjuva devrimini ve onun liderliğini, bir tür küçük-burjuva radikalizmi, Jakobenizm olarak yorumlarlar. (…) Oysa ne Kemal ve benzerleri Jakobendir ne de Jakobenizm tepeden inme devrimciliktir.
“(…) Jakobenizm, burjuva devrimleri kapsamında olumlu bir eğilimi, devrimci tutumu temsil eder. Tepeden inme devrimcilik ise Bismarkçılıktır. Türkiye örneğinde Kemalizmdir. Kitleleri devrimci dönüşüm eyleminden dışlayan, eski rejimle radikal biçimde hesaplaşmayan ve devlet bürokrasisinin himayesinde bir burjuvalaşma süreci yaşatan Kemalizm, burjuvazinin devrimci demokrat eğilimi Jakobenizme oranla siyasal açıdan gerici bir ideolojik ve politik çizgiyi temsil etmiştir.”
Bugün işçi sınıfının önündeki asıl gündem ve sorunlar güya cumhuriyetin elden gitmesi, ya da aynı anlama gelmek üzere, “laiklik”, “Türkiye’nin bağımsızlığı” ya da “aydınlanma” değil; işçi sınıfının ekonomik, sosyal, siyasal hak ve özgürlüklerine yönelik yoğunlaşan saldırıları püskürtmek, başta işçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelesinin önündeki engeller olmak üzere Türkiye’de her zaman kısıtlı olmuş olan demokratik hak ve özgürlükleri ilerletmek, Kürt halkına yönelik baskı ve şiddete karşı çıkarak onun kendi kaderini özgürce tayin etmesini sağlamak, emperyalistleşen Türkiye’nin bölgede girişmeye hazırlandığı yayılmacı ve militarist politikaları boşa çıkarmak ve tüm bunları proleter devrimci bir perspektif içinde gerçekleştirmektir.
İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu bu gerçek sorunların çözümü, Stalinist bir ufukla, yani devletçi bir sosyalizm anlayışıyla mümkün değildir. Bu anlayışa sahip TKP gibi kesimler, “İkinci Cumhuriyet”in karşısına “sosyalist cumhuriyet” projesini koyuyorlar sözümona. Ancak bu sosyalist cumhuriyetin işçi sınıfının egemenliğini somutlayan bir işçi devleti olmadığını biliyoruz. Bu anlayışta olanların “sosyalist cumhuriyet”i, tepeden inme bir bürokratik kararname cumhuriyetidir. Devrimci Marksistler ise 1917 Ekim Devriminde olduğu gibi, hakiki bir işçi sınıfı devrimi ve işçi sovyetleri üzerinde yükselen bir işçi devletinden yanadırlar ve bunun için mücadele ederler. Böylesi bir devletin ifade ettiği cumhuriyet enternasyonalist karakterde bir işçi sovyetleri (konseyler) cumhuriyeti olacaktır…”
https://marksist.net/levent-toprak/ikinci-cumhuriyet-tartismalari
ertan 21 Kasım 2011 at 11:32
çıracı’nın sorunu solun içinde bulunduğu komik durumu özetliyor aslında. sormak lazım yalçın küçük’ü bir şekilde savunan biri nasıl “ama perinçek farklı” diyebilir. buna kesinlikle inanıyorum ki perinçek yalçın küçük’ten kendi içinde çok daha tutarlıdır. perinçek tutarsızsa, oportünist şu buysa, yalçın küçük on misli öyledir. yalçın küçük’ü bir şekilde savunup perinçek’i savunmamak solda hasıl olmuş, çoğu zaman mantıksız, haklı gerekçelere dayanmayan default perinçek nefretine dayanıyor. perinçek, metin kayaoğlu’nun da bir makalesinde söylediği gibi, tüm politik salvolarına rağmen türkiye devrimci hareketinin gördüğü en etkili (bunu kitleye hitap gücü, üslup, üretkenlik olarak kullanıyorum) liderdir. ne mahir, ne deniz, ne de kaypakkaya onla bu konuda yarışabilirdi. ama bunu onu olumlamak, 69’dan beri sürdürdüğü politik maceranın günahları ve hatalarını temize çıkarmak için söylemiyorum. olumlu ve olumsuz yanları bir arada değerlendirirsek daha doğru yaparız. bu nedenle yalçın küçük iyi ama perinçek ı-ıh demenin hiçbir mantıki açıklaması olamaz.
https://gunzileli.net/“unutulan-onuncu-madde”ye-zeyl…/
Evet, çöpe atsan iyi edersin…
Ekim 1917 bir ilerlemeci entelektüel kliğin darbesidir. İktidarı alıp öncelelikle işçileri ezdiler.
Roni Margulies, şu yazısında Soner Yalçın Küçük’e değinmişti;
“Şeriat geliyor mu, gelmiyor mu? Necmettin Erbakan’ın başbakan olma hakkı var mıdır, yok mudur? Abdullah Gül cumhurbaşkanı olabilir mi, olamaz mı? Başörtülü bir kadın Çankaya’da oturabilir mi, oturamaz mı, Tapu-Kadastro dairelerine girebilir mi, giremez mi? Tehlikenin farkında mısınız, değil misiniz? Ergenekon var mıdır, yok mudur? Genelkurmay’da darbe planları yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır? Lav silahı lav silahı mıdır, boru mudur? Islak imza ıslak mıdır, kuru mudur? Silivri’de yatanlar vatan kahramanı mıdır, suçlu mudur? Anayasa, az da olsa çok da olsa, değiştirilmeli midir, değiştirilmemeli midir? 19 Mayıs törenleri tank, top ve tüfeklerle yapılmalı mıdır, yapılmamalı mıdır? Orhan Pamuk vatan haini midir, romancı mıdır? Devletin gasp ettiği azınlık mülkleri iade edilmeli midir, edilmemeli midir? Yalçın Küçük zırdeli midir, dünya çapında bir aydın mıdır? Soner Yalçın ırkçı ve Ergenekoncu bir pislik midir, Türk gazeteciliğinin onuru mudur? Suriye’de Esed emperyalizme karşı savaşan bir kahraman mıdır, eli kanlı bir diktatör müdür?”
https://vansiyaseti.com/haber/van_kemalist-devleti-elestirmeyenlerin-akpyi-elestirme-hakki-var-mi-3533
“Ekim 1917 bir ilerlemeci entelektüel kliğin darbesidir. İktidarı alıp öncelelikle işçileri ezdiler.”
Gerçek Sosyalizm bu değil!
(21 Nisan 2026 at 08:33)
Gün bey’e cevaplarımın devamı:
Yalçın Küçük’ü “suçladığıma dair iddia” size ait Gün bey; yanılıyorsunuz, böyle bir niyetim yok.
Galiba beni yanlış anladınız.
Daha net izah edeyim:
Bahsi geçen “Ceviz Kabuğu” yayınında Cevizoğlu da, Perinçek de; Yalçın Küçük’ü epey kışkırttı. Olaylar şu şekilde gerçekleşti:
• Cevizoğlu “PKK’nın terörist olup-olmadığını ve HDP ile bağının olup-olmadığını” Yalçın Küçük’e sorduğunda; Doğu Perinçek (hep yaptığı gibi!) “HDP eşittir PKK” diyerek konuyu geçiştirmek istedi, tam o anda Cevizoğlu itiraz etti, ve sakin bir ses tonu ile Perinçek’i uyardı; “HDP’ye oy veren insanların asla azımsanamayacağını, HDP’nin meclise girmeye hak kazanmış bir siyasî parti olduğunu” söyleyerek Perinçek’in daha fazla köpürmesinin önünü almak istedi. Perinçek ise sürekli mırın-kırın etti, “hükümet ağzı”yla konuşmayı daha da arttırdı.
• Yalçın Küçük’ün cevabı netti.
Yayının tamamı burada:
https://m.youtube.com/watch?v=bFKAR7UUM4o
Dakika aralığı (01:24:40) “Yalçın Küçük”:
“Perinçek söylediklerine dikkat et; ‘Tayyip gibi’ konuşuyorsun, ‘Tayyip gibi’ konuşuyorsun, ‘Tayyip gibi’ konuşuyorsun! Ne demek?! Sen kimsin Perinçek?! Niçin ‘Tayyip gibi’ konuşuyorsun?!”
Dakika aralığı (01:31:52) “Yalçın Küçük”:
“Ben ‘Bekaa vadisi’ne gittim, arkamdan Doğu Perinçek geldi. Ona sorun, kendi yüzü burada! Ben sizin sorunuza cevap vermeyeceğim Cevizoğlu!”
“Kürtler, bizim Kürtlerimizdir. Kürtleri, başka kimseye vermeyiz. Eğer ‘Musul’u almazsanız, ‘Diyarbakır’ı verirsiniz. Ben bunu hep söyledim!”
Yalçın Küçük şu “Musul ve Diyarbakır eşitliği”ni daima söyler, taaaaa 1990’lı yılların başındaki yazılarına, TV’deki eski röportajlarına (demeçlerine) bakarsanız; Yalçın Küçük’ün pozisyonunu hiç değiştirmediğini, kendi söylemini tutarlı bir şekilde yıllardır savunduğunu anlarsınız. Bu söylemin “doğru mu / yanlış mı” olup-olmadığını uzun uzun tartışabiliriz; fakat mesele şimdilik bu değil. Yalçın Küçük’ün kendi söyleminde yıllardır tutarlı olduğunu, kendi pozisyonunu yıllardır hiç değiştirmediğini hatırlatmak için yazdım bunları size. Başka niyetim yok.
[NOT: Benim kişisel görüşümü öğrenmek isterseniz; ben, “Kürt halkı”nın kendilerine herhangi bir “zorba yönetici kadrosu” aramasını doğru bulmuyorum. Yani; “Kürt halkı” bizzat kendi isyanıyla hareket etmelidir, kendi özgürlüğünü kendisi almalıdır. “Abdullah Öcalan”ın da, “TC devleti”nin de kendilerine uzattığı “sözde zeytin dalı”ndan herhangi bir sonuç beklememelidir. “Abdullah Öcalan”a da güvenmiyorum, “TC devleti”ne de güvenmiyorum.]
Gün bey,
Eğer yazdıklarımı:
(19 Nisan 2026 at 06:19)
(21 Nisan 2026 at 06:17)
Bütünlüklü olarak tekrar okursanız; Yalçın Küçük’ü “yüceltmek için” de, “yerin dibine sokmak için” de herhangi bir gayretim olmadığını anlarsınız.
Neyse…
Yazdıklarımı yanlış anlamış olabilirsiniz belki… Umarım öyle değildir…
Tersine, gerçek sosyalizm bu. Bütün tarihi işçi düşmanlığıdır.
gün zileli’yi anlayamıyorum
80 yaşına geldi artık
artık şu anarciciliği manarciciliği bıraksa
namaz kılmaya başlasa
ahirete hazırlansa
olmaz mı?
“Türkiye aydınının en büyük yoksulluğu anarşist damarının hiç olmamasıdır. Bugün resmî ağızlardaki ‘anarşist’ suçlamasını ciddiye alanın olmayacağını umut ediyorum; Türkiye’ye felsefî anlamda hiçbir anarşistin uğramadığı kesindir.
Anarşist damarı olmayan bir düşünce ortamında marksizmi yerleştirmeye ve sosyalizmi kurmaya çalışıyoruz; aşılması imkânsız değilse bile çok büyük bir çabayı gerektiriyor. Anarşist kökü olmayan bu toplum, reddetmeyi hiç tanımıyor.
Türkiye aydını reddi hiç bilmiyor.”
Yalçın Küçük
Olmaz 🙂
Haydi gel Lenin’le ol
oturup Kolhozlardan
bakalım kolektif çiftliğimize.
Ordaki partililer
fişlenip birer birer
gün olur suçlanırlar Troçkizm’le!
En azından 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayram Namazı’nı kılın o zaman!
Veya hiç olmazsa 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayram Namazı’nı.
Ulusolcu arkadaşlarınızın kalbini kırmayın lütfen!
Yalçın Kûçik deli değildiyse neden kafayı Yahudiler ve Sabetaycılarla bozmuştu peki?
Sözde “İsrail karşıtlığı” üzerinden Kürt düşmanlığı yapan klasik TC politikasına hizmet ettiği için değilse neden?
Yalçın Küçük hocanın çıkmış olduğu televizyon programlarının video kayıtlarının büyük bir bölümünü şu YouTube kanalından izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/@huzursuzbacaklar/videos
Bu videoları sırf gülüp eğlenmek için izleseniz bile, bu sayede zihin açıcı bir deneyim yaşayacağınızdan eminim.
Rusya’da bugün halk arasında anket yapıldığında; “Stalin’i çok özlüyoruz” diyenlerin sayısı çok.
Bunun sebebi ne?
“Benim gibi medeniyetin zirvesinde yaşayıp; medeniyeti kıyasıya eleştirebilecek cesareti olanlar var mı aranızda?”
Var. Hem de çok var.
Aradaki fark, bunu senin gibi önüne gelene küfretmeden, ad hominem ve whataboutism yapmadan, anlamsız ve uzun gevezeliklerle dolu anlaşılmaz cümleler kullanmadan yapmaları.
Sen herkesi kör âlemi sersem sandığın için bunu kavrayamayacak olduğundan sana hendek atlatmaya çalışmak nâfile.
Hakaret nedeniyle yayınlanmadı. ADMİN
Use your aggressive feelings Pipsqueak! Let the hate flow through you!
İlkelcilik putuna laf atılınca çıldıran Pipsqueak, Lât ve Uzza putlarıyla dalga geçildiğinde kuduran ilkel atalarına çok çekmiş!
Atalar Kültü’ne mensup bu ecdadperest, bu yorumu okuyunca öfkeden deliye dönecek!
“Ben babalarımızın yolundan giderim. Ne haddinize onları eleştirmek?” diye bağıracak!
La ilahe illa İlkellik
Pipsqueak resulü İlkellik
Kısa cevabı yok.
Yalçın Küçük 2000’li yılların başında, Kemalizm’in devlet katından tasfiye edileceğini, sonrasında da halkla ve gençlikle buluşarak sola açılacağını önceden tahmin etmiş ve buna göre pozisyon almıştır.
Buna benzer bir gelişme bugün Çin’de de yaşanmaktadır. Günümüzde küreselci kapitalist düzenin lokomotifi haline gelen Çin’in devletlu sınıfları, 1978’deki piyasalaşma reformlarından bu yana Mao Zedong’un radikal görüşlerini kendileri için bir “deli gömleği” olarak görmüş ve bu görüşleri devlet katından adım adım silmeye çalışmıştır. Buna tepki olarak da, özellikle bugün Çin’in radikalleşen gençleri arasında Mao’nun görüşleri yeniden popülerlik kazanmaktadır. Bu konuyu ayrıntılı olarak ele alan güncel bir makale buldum: https://monthlyreview.org/articles/the-material-basis-of-a-spectre/
Bu makaleyi, özellikle bu sitede yazan veya siteyi takip eden eski Maocular’ın çok ilginç bulacağını düşünüyorum 😀
Pipsqueak’in yazdıklarına yönelik (ve onun yazdıkları haricinde, sitedeki daha başka çeşitli konular hakkında) yorumlar yazarken; sık sık “Star Wars evreni”nden alıntılar getiren bir okuyucu-yorumcu var.
Pipsqueak, gündelik hayatın içindeki “popüler referanslar”a uzak olduğundan; “Star Wars evreni”nden gelen bu alıntıları ilk görüşte belki anlamayabilir.
Özeti şudur:
“Star Wars evreni”ni kuran kişi (yani “architect”); “George Lucas”tır.
“George Lucas”; 1944 yılında ABD’de doğmuş “sinema yönetmeni ve yapımcısı”dır.
Onun çektiği ilk “Star Wars” filmi sinema salonlarında 1977 yılında gösterime girmeden önce, bu filmi çekmeye karar vermeden önce henüz tasarım aşamasında iken, filmin senaryosunun hangi öğelerden oluşacağını yazarken; George Lucas hem lise öğrenciliği yıllarındaki “sci-fi fantezi literatürü”nden, hem üniversite öğrenciliği yıllarındaki “mitoloji tarihi” araştırmalarından yararlanmıştır.
“George Lucas” filmin senaryosunun temel damarını oluşturan meşhur “Skywalker kahramanlık yolculuğu” konseptini; “mitoloji tarihi” alanında dünya çapında tanınan akademisyen “Joseph Campbell”ın 1949 yılında yazdığı:
“Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”
“The Hero with a Thousand Faces”
https://www.kitapyurdu.com/kitap/kahramanin-sonsuz-yolculugu/430678.html
adlı kitabı okuyup, ondan etkilendikten sonra kurmuştur.
“George Lucas”ın kurduğu “film evreni” haricinde:
“Stanley Kubrick”in 1968 yılında gösterime giren “2001: A Space Odyssey” filmi de,
“Wachowski kardeşler”in 1999 yılında gösterime giren “The Matrix” filmi de;
“Joseph Campbell”ın araştırmalarından referanslar içermektedir.
Sonuç şudur:
2026 yılı itibariyle gündelik hayatta, “popüler kültür” alanında dev bir “para üretme endüstrisi”ne dönüşmüş “film”, “dizi”, “çizgi-film & animasyon”, “çizgi-roman”, “oyuncak”, “cosplay” evreninin içi bile; “mitolojik öğeler” barındırmaktadır.
Pipsqueak, yazdığı yazıların çoğunda, uyardığı değişimlerin çoğunda haklıdır; ama yanıldığı kısımlar da vardır, bunları az sonra aşağıda okuyacaksınız. Başkalarına sürekli sataşarak yazması; kendi söylemek istediklerinin önüne bariyer çekmektedir.
Hayatı yaşamayı bırakıp seyretmeye alışmış “seyirciler kalabalığı” derken en çok eleştirdiği şey: Hayatta “medenî katliamlar” artmaya devam ederken, bu katliamları yapanların; film, dizi, TV endüstrisini kullanarak (yani “George Lucas” gibi film yönetmenlerinin eserlerini birer taşeron gibi, birer vasıta gibi kullanarak) insanların algılarını gasp etmeleridir; insanların “gözlerinin önüne koydukları ekranlar” vasıtası ile onları tutsak etmeleridir. Pipsqueak özetle şunu iddia ediyor: Günümüzdeki “medenî katliamlar”da George Lucas gibi kişilerin bizzat dahli yok, ama onların filmleri, onların dizileri, onların fantezi evrenleri; insanların algılarını manipüle etmek için, katliamların gerçekliğinden insanları uzaklaştırmak için kullanılıyor. Pipsqueak’in iddiası özetle budur. George Lucas ve onun gibi pek çok sinema yönetmeni; elbette Pipsqueak’in bu iddiasını reddedecek, kendisinin “saçmaladığı”nı söyleyecektir. [NOT: Ben, kişisel olarak “George Lucas” gibi sinema yönetmenlerinin tarafındayım; çünkü kendileri hiçbir zaman, hiçbir türlü katliamı destekleyici davranışta bulunMAmışlardır. Ve hâttâ; “özgün ilkel medeniyetler”in korunması gerektiğini bile söylemektedir George Lucas.]
Pipsqueak; insanların önlerine konan “görsel ve işitsel uyku hapları” ile zihinlerinin uyuşturulduğuna işaret ediyor, “mitoloji”nin salt (sadece) nostaljik esintiler amacıyla istismar edilmesine, ve salt (sadece) eğlendirici birer terapi aparatına indirgenmesine isyan ediyor.
Belki şu soruları sormak daha makûl olabilir:
Binyıllar boyunca insanlar; yaşadıklarını “sözle”, yani “ağız (verbal)” yoluyla “anlata anlata” aktardı.
“Yazı” icat edildikten sonra; “sözle anlatım gelenekleri” büsbütün yok olmadı, ama erozyona uğradı, çoğu unutuldu.
Şimdi (2026 yılında) ise; hayatımızın her anında “ekran”lar var.
Acaba insanlar “ekranların kölesi” olup; hem “yazı”nın kıymetini, hem “söz”ün kıymetini unutmaya başlayacak mı?
Yeni bir “unutuş çağı”nda mıyız?
“Nihilizm”in doruk noktası gözüktü mü?
“Jacques Ellul”un yıllar önce ikaz ettiklerini hatırlamak mı gerekir?
• Kadının Evrimi
• Woman’s Evolution: From Matriarchal Clan to Patriarchal Family
Evelyn Reed
(Troçkist, feminist)
(1905-1979)
Dünya’da yalnızca son altı bin (6000) yıldır “ataerkil düzen” hüküm sürmektedir.
Daha önce “tam bir milyon yıl” boyunca toplulukları “kadınlar” yönetmiş, hayvandan insana geçişte en önemli rolü “kadınlar” üstlenmiştir.
Dünyamızdaki ilk çiftçiler, ilk doktor ve bilim adamları “kadın”dır.
Toplumsal güdülerin gelişmesine cinsel ilişkiler değil, anasal işlevler yol açmıştır.
Dişi cins, erkekleri hayvanlıktan çıkarıp insanlığa yükseltmiş, ırkımızı bugünkü konumuna yontmuştur. Erkekler sürekli olarak avlanmakta ve savaşmaktaydılar; bu nedenle insanlığı hayvansı yaşantısından kurtarıp insan özellikleriyle donatma işi “kadınlara” kalmıştı. Kadınlar birarada çalışmaktaydılar, bunun sonucu olarak “anaerkil toplum”; insanların birbirlerine karşı kardeşçil duygular beslediği bir başka toplumsal dizgeyi yarattı. Aslına bakılırsa, kadınlar; erkeklere birbirleriyle ve diğer türdeşleriyle geçinmeyi öğretti.
• Kadının Konumu Nasıl Değişti? Feodalizmden Kapitalizme
Sheila Margaret Pelizzon
(“ODTÜ İktisat” bölümü,
akademisyen)
Günümüzdeki egemen ideoloji; ataerkil kurumun feodalizmden kalma bir zihniyet olduğunu, modern çağın başlamasıyla kadınların özgürleştiğini iddia eder. “Kadının Konumu Nasıl Değişti?” adlı bu kitap; bu görüşün köklerini araştırıyor ve çok farklı bir sonuca ulaşıyor.
“Sheila Margaret Pelizzon”; Ortaçağ’da ve erken modern çağda Batı Avrupa’da kadının “evlilik”, “aile”, “miras”, “çalışma hayatı” ve “kamusal alandaki konumu”nda meydana gelen değişimi inceleyerek toplumsal cinsiyetin “feodalizmden ziyade kapitalizm”in bir yapısal öğesi olduğunu saptamaktadır. Modern çağın ürettiği ataerki, kadını aile ve toplum içinde tâbi bir konuma itmiştir. Ataerki; erkeklerin kapitalist düzene desteğini sağlamış, kadını ucuz işgücüne dönüştürmüş ve sermaye birikimine destek olmuştur.
Bu çalışma; feministlerin, tarih dışı ataerki kavramını çürütmektedir. Kadınların evden çıkıp üretime katılmakla tâbi olma sorunlarının çözüleceği yolundaki görüşü de çökertmektedir. Kadının toplumsal konumunu incelemekte kullandığı çok yönlü tarihsel maddeci yöntem, kadın sorununa geniş bir perspektif sunmaktadır.
“Kadının Konumu Nasıl Değişti?” bilimsel yönüyle Ortaçağ ve erken modern Avrupa tarihçilerinin, tarihle ilgilenen sosyologların, çalışma ilişkilerini inceleyen tarihçilerin ve toplumsal cinsiyet araştırmacılarının, genel yaklaşımı ve anlatımıyla da meslekten olmayan tarih meraklılarının ilgisini çekecektir.
Neyi yeğleyebiliriz?
Baskıcı, sömürücü ve hiyerarşik bir sisteme karşı; “anarşi” yeğlenir kanısındayım. Hiyerarşiye, zulme, sömürüye karşı durmak demek; “sistemlere karşı çıkmak” demektir. Sistemlere karşı çıkmak da “anarşizm”e yönelmektir.
“Anarşi”; yorucu ve tehlikelidir. Ancak daha iyi seçenekler yokluğunda “anarşizmin erdemleri”ni şöyle sıralayabiliriz:
(1) Geleceği seçme imkânı vermektedir. Kronikleşmiş sistemler; alternatif yaklaşımları dışlar. Dünyada eşitlikçi bir sistem olmadığına, hâttâ ufukta da görünmediğine göre kesin bir baskı altında yaşamaktansa; belirsizlik içinde olup seçenekleri bulmak yeğdir.
(2) Toplumun en tabanında olanlar (yani sistem sağlam işlerken “susturulanlar”); kargaşa anında, kaos anında sesini duyurma imkânı bulur.
(3) Egemenler kargaşadan, kaostan nefret eder. Onlar intizamı arzular, çünkü düzenli ortamda insanların nasıl davranacağı kestirilebilir, bu suretle tahakküm altına alınabilir. “Anarşi”de insanlara tahakküm etmek zordur.
Sonuçta şimdilik tercihimi “anarşi”den yana kullanıyorum. Zaten eşitlikçi bir sistemde dahi (böyle bir şey olabilirse) eşitlikçiliğe paralel anarşizme meyleden bir düşünce akımı yönetenleri hizada tutmaya yarar. Söyleyeceklerim bu kadar.
Sheila Margaret Pelizzon
(1)
https://www.youtube.com/watch?v=VfZibWId0G0
(2)
https://www.youtube.com/watch?v=-6ct-OTTR4Q
(3)
https://www.youtube.com/watch?v=SzdMUK8TklA
(4)
https://www.youtube.com/watch?v=zBPzCzqal50
(5)
https://www.youtube.com/watch?v=VTc-FPObZRE
“The Guardian” gazetesinin haberine göre; Macaristan’da “Viktor Orban”ın 16 yıllık iktidarının sona ermesinin ardından Orban iktidarı boyunca servetlerini arttıran kişiler varlıklarını yurt dışına taşımaya uğraşıyor.
Orban’a yakın isimlerin “ganimetleriyle” dolu olduğu iddia edilen özel jetler Viyana’dan kalkıyor ve Orban iktidarı döneminde zenginleşenler varlıklarını yurt dışına taşımak için adeta zamana karşı yarışıyor.
Öte yandan; Orban’a yakın üst düzey eski isimler, ABD’deki MAGA (Make America Great Again) bağlantılı kurumlarda “iş bulma umuduyla ABD vize seçenekleri”ni araştırıyor.
Bu durum; Orban yönetimini geride bırakmaya hazırlanan Macaristan’ı saran büyük değişimin bir yansıması. Orban’ın 2010 yılında iktidara gelmesinden bu yana, hem kendisi ve hem “Fidesz” partisiyle bağlantılı dar bir çevre; büyük ölçüde “ülkenin ekonomisi üzerindeki kontrollerini genişletmeleri” ve “AB destekli kamu altyapı ihaleleri” sayesinde devasa servetler edindi.
Seçimden bu yana olayları yakından takip eden “The Guardian” gazetesi; Orban’ın yakın çevresinden üç ismin varlıklarını yurt dışına kaçırmaya başladığını öğrendi. “Fidesz” partisinden iki kaynağa göre; servetler “Suudi Arabistan”, “Umman” ve “Birleşik Arap Emirlikleri” gibi “Orta Doğu ülkeleri”ne aktarılırken, bazıları da gözlerini “Avustralya” ve “Singapur”a çevirmiş durumda.
Seçimlerde büyük başarı elde eden muhalefetteki “Tisza” partisinin lideri “Peter Magyar”; “Fidesz” ile bağlantılı kişilerin, yeni hükümetin “mayıs” başında göreve başlamasından önce servetlerini hesap verebilirlikten korumak için yarış hâlinde olduklarını belirtti. Magyar; “Orban bağlantılı oligarklar, on milyarlarca forinti ‘Birleşik Arap Emirlikleri’, ‘Amerika Birleşik Devletleri’, ‘Uruguay’ ve diğer uzak ülkelere aktarıyor.” dedi.
“Başsavcı”ya, “emniyet müdürü”ne ve “vergi dairesi başkanı”na çağrıda bulunarak; “suçluların gözaltına alınmasını” ve iadelerinin zor olacağı ülkelere kaçmalarına “izin verilmemesini” istedi.
“Magyar” sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ayrıca bazı oligark ailelerinin şimdiden ülkeyi terk ettiği bilgisine ulaştım. Gelen raporlara göre; birçok nüfuzlu oligark ailesi çocuklarını Macaristan içindeki okullardan aldı ve ülkeden ayrılmaları için güvenilir güvenlik personelleri ayarlıyor.”
“Fidesz”e yakın bir kaynağın “The Guardian”a verdiği bilgiye göre; AB sınırları içinde en uzun süre görev yapan lider olan Orban’ın, “2026 FIFA Dünya Kupası”nın başlangıcına denk gelecek şekilde “Amerika Birleşik Devletleri”ne gitmesi ve muhtemelen birkaç hafta orada kalması bekleniyor. Kaynak; bu gezinin “12 Nisan seçimleri”nden çok önce plânlandığını söyledi.
Orban’ın tam olarak nereye seyahat edeceği bilinmiyor, ancak en büyük kızı ve damadı geçen yaz (2025) “New York”a taşınmıştı.
Washington’daki bir “ABD hükümet kaynağı” ve “Fidesz” içinden bir kaynağın verdiği bilgiye göre; “Fidesz” ile bağlantılı diğer üst düzey isimler de “ABD çalışma vizesi” için başvuruda bulunuyor, ve uzmanlıklarını ABD’deki Cumhuriyetçi partiyle (The “Grand Old Party & G.O.P.”) bağlantılı kurumlarda kullanmayı umuyorlar.
Gün bey niçin kin dolu biri değil?
Yalçın Küçük hocanın sıkça yanlış yorumlanan “Musul’u almazsanız, Diyarbakır’ı verirsiniz.” sözü, aslında onun “Doğu Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” projesine dayanıyor. Bu projenin, Türk egemen sınıflarının Yeni-Osmanlıcı hevesleriyle hiçbir alakası yoktur. Bu projenin amacı Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Kıbrıs, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan ile önce ortak bir pazar, daha sonra federatif bir birlik kurmak ve bu bölgedeki ilerici hareketlerle beraber ortak bir bölgesel devrim gerçekleştirmektir. Yalçın Hoca, Kürt Hareketi de bu birliğin içinde olacak şekilde bu projeyi tahayyül etmiştir ve Öcalan’la yaptığı görüşmelerde bunu ona da tavsiye etmiştir. Kürt Hareketi sonradan bu projenin bir benzerini “Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu” adıyla programına eklemiştir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için şuraya bakabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=NNip49a76cY
Bu linkten okuyabilirsiniz: https://kirmizikediyayinevi.com/category/dergi/yazilar/
Eğer Donald Trump ve Recep Tayyip Erdoğan, pipsqueak’in yakın dostu olsalardı; muhtemelen onu kendi siyasî amaçları için kullanmayı çok isterlerdi.
Çünkü bütün bu siyasetçilerin, pipsqueak gibi “kindar”lara daima ihtiyacı var.
Peki ben kimim?
Siyasetle de hiç ilgim yok.
Kindarlıkla da hiç ilgim yok.
Hem siyasetçi olup hem kindarlık yapanların altında onyıllardır ezilen; sıradan, basit bir insanım…
Pipsqueak muhtemelen sokakta, caddede, kaldırımda yürürken benim gibi çelimsiz birini görse; “kindar yumruğu”nu suratıma savurur, beni yere yıkardı…
Kindar trol rezalet, aynı ezberleriyle, bilinçsiz ve palavra üreten kafasıyla hayatta kalmaya, az biraz gündemde kalmaya şükrederek, iftiracı, hakaret eden ve çamur gibi davranan hastalıklı yapısıyla burayı zehirleme, kirletme gayretini sürdürüyor. Tıp yetersiz kalıyor karşısında demekki. Yanındaki ve çevresindekilere sabırlar. Fesli kadirin gittiği yer kötü bir yer değil, bir an önce kavuşsun şıhına. Allah kurtarsın bunu.
Geçen hafta bu siteye VPN’siz direkt girebiliyordum. Yalçın Hoca’yla ilgili bu yazı popüler hale gelince siteye erişimde sıkıntı yaşamaya başladım; şimdi VPN’siz giremiyorum. Anlaşılan, Yalçın Hoca bu sitenin anarşiklik katsayısını yükseltmiş 🙂
1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramımız kutlu olsun…
Önder Stalin’in önünde saygıyla eğiliyorum…
Keşke mezarından dirilse ve liberal piyasacı Gün Zileli’ye davadan döndüğü için müdahale etse…
pipsqueak kardeşim, senin de 1 Mayıs İşçi bayramın kutlu olsun
sen de eski (vazgeçmiş) devrimcilerdensin; işçinin, emekçinin çektiği sıkıntılardan anlarsın
detroit’ten avrupa’ya taşındığında; parasal sıkıntı çektiğini yazmıştın yukarıdaki yorumlarından birinde
umarım şimdi biraz huzurun vardır
• “Soğuk Savaş” tabiriyle neyi kastediyoruz?
• Amerikalılar, “Rus tehdidi”ni abartıyor muydu?
• “Soğuk Savaş”a iktisadî açıdan bakmanın önemi nedir?
• “Sosyalizm” başarılı mıydı? / başarısız mıydı?
• “Alexei Kosygin” reformları neydi?
• “SSCB”de konut ve hızlı tüketim malları
• “Sovyet” ve “ABD” ekonomisi hiçbir zaman aynı kapasitede değildi
• “İktisat tarihi” en sıkıcı tarih midir?
• “Sovyet ekonomisi” neden çıkmaza girdi?
• “Sovyet ekonomisi”nin çöküşü kaçınılmaz mıydı?
• “Sovyetler” nerede başarılı oldu? / nerede başarısız oldu?
https://m.youtube.com/watch?v=KxCe9m8gJRs
Tarihçiler “Onur İşçi” ve “Samuel J. Hirst” cevap veriyor.
Yalçın Küçük hocanın kitaplarının büyük bir bölümünü buradan ücretsiz indirebilirsiniz: https://ekitap.link/tr/search?q=yal%C3%A7%C4%B1n+k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk
“Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir.”
“Ernst Jünger”in hayatı çelişkilerle doluydu.
Bugüne kadar okuyup da çelişkisini görmediğim hiçbir yazar olmadı.
“Ernst Jünger”:
• Savaş kahramanı oldu, ama savaşın anlamsızlığını gördü.
• Milliyetçiydi, ama “Naziler”e katılmadı.
• Böcekleri incelerken kusursuzluğu aradı; insan toplumunda ise “kusurluluğun”, bireysel direnişin peşinde koştu.
• “Sağcı” diye damgalandı, “solcu”lar tarafından eleştirildi; ne tam bir muhafazakâr, ne de tam bir devrimciydi.
1895 baharında, Ren Nehri’nin suları hâlâ imparatorluk ihtişamının fısıltılarını taşırken, “Ernst Jünger” Heidelberg’de doğdu. Babası “Ernst Georg”, kimyager kökenli bir girişimciydi; potas madenleri ve laboratuvarlar sayesinde servet biriktirmiş, rasyonel bir zihinle hareket eden, disiplinli bir adamdı. Annesi “Karoline Lampl” ise daha sakin, Protestan kökenli bir aileden geliyordu; agnostik bir şüphecilikle yoğrulmuş, evin içinde sessiz bir denge unsuru gibi duruyordu. Agnostik bir kadının huzur unsuru olması ne tuhaf şeydi… Ailede altı çocuktan hayatta kalan en büyüğü “Ernst”ti; iki bebek erken yaşta ölmüştü, bu kayıplar belki de ileride ölümün kaprisli yüzüne karşı duyduğu tuhaf hayranlığı besleyecek olan duyguların da zemindeki tortusuydu.
Ev “zenginlik”le doluydu, ama bu “bolluk” huzur değil; “huzursuzluk” doğuruyordu. Babasının “bilimsel kesinliği”yle, oğlunun “kaos arayışı” arasında görünmez bir gerilim hep vardı. Hangi babayla çocuk arasında yoktur ki? 1901 yılında aile “Hannover”a taşındı. “Ernst” okullarda sıradan bir öğrenciydi. Derslerden çok sokaklarda, ormanlarda, böceklerin peşinde dolaşmayı seviyordu. “Karl Friedrich May”in ve “Rudyard Kipling”in macera romanları onu iyice ateşliyordu. Diline göre ahşabı bulmuş tahta kurdu gibi kitaplara gömülüyor, uzak diyarları hayâl ediyordu. 1905-1907 yılları arasında yatılı okullarda kaldı, ama disiplin onu boğuyordu. 1907 yılında “Rehburg”a döndüler, “Wunstorf”ta hayatta kalan kardeşleriyle birlikte okudu. Böcek toplama tutkusu burada iyice kök saldı; topladığı her kanatlıyı iğneleyip etiketlerken sanki hayatı bir an durdurup sabitlemeye çalışıyordu. 1909 yılında “Fransa”da kısa bir öğrenci değişim programı onu yabancı dillere ve kültürlere açılmaya itti. Böylece başka yerler görme konusunda içindeki maceracı ruhu da tetiklendi. Demek ki bizlere anlatılan dünya, insanın doğup-büyüdüğü yerden ibaret değilmiş sadece. 1911 yılında on altı yaşındayken “Wandervogel hareketi”ne katıldı. Endüstriyel dünyanın gri düzenine karşı gençlerin “doğa”ya, “halk şarkıları”na, “orman yürüyüşleri”ne sığındığı bu akım; onun için bir tür kurtuluş gibiydi. İlk şiiri yerel bir gazetede yayımlandı; arkadaşları onu “hem şair, hem de asi biri” olarak görüyordu. Ama bu romantik dönem kısa sürdü. 1913 yılında “Hameln lisesi”nin boğuculuğuna dayanamadı, kaçtı; “Verdun”a gitti ve “Fransız Yabancı Lejyonu”na yazıldı. Afrika hayâlleriyle yanıp tutuşuyordu. Dünya denen evde başka odalar, pencereler de vardı. “Sidi Bel Abbes”te kısa süre kaldı, sonra “Fas”a (Morocco) firar etti. Yakalandı, geri getirildi. Babasının nüfuzu ve parası sayesinde ceza almaktan kurtuldu, ama bu macera ailesine pahalıya patladı.
“Hannover”a geri döndüğünde “Werner Scholem” gibi solcularla tanıştı; ideolojik fırtınaların habercisiydi bu karşılaşmalar. İşte ilk büyük çelişki de burada başlamıştı: Kahramanlık peşinde koşan bir genç, kaçışın ve yakalanmanın utancıyla yüzleşmiş, özgürlük ararken babasının gölgesine sığınmıştı. “Ağustos 1914″te savaş patlak verdiğinde “Ernst”; “73. Hannover Füsilier Alayı”na gönüllü yazıldı. Bu da başka yerleri görmek için bir yoldu. Eğitimden sonra “Champagne cephesi”ne gönderildi. “Aralık 1914″te çamura gömülmüş siperlerdeydi artık. “Nisan 1915″de yaralandı, yine babasının gözetiminde iyileşti, subay adayı yapıldı. “Kasım 1915″de teğmen rütbesi aldı. Çabucak cesaretle ünlendi. Devriyelerde önde gidiyor, askerlerini ateş hattına sürüklüyordu. Fakat 1916 yılında “Somme”da cehennemi yaşadı. Cesetlerle dolu bir dere yatağında beklediler, İngiliz topları üzerlerine yağdı. “Ezilebiliriz, ama yenilemeyiz!” diye yazacaktı bunları sonradan. Birlik kısa süre dinlendirildi, ama geri döndüklerinde neredeyse tamamen yok edildi. “Combles”te şarapnel göğsüne saplandı. “Kasım 1916″da üçüncü yarasıyla “Demir Haç Birinci Sınıf”la ödüllendirildi. Ne uğruna cepheye gittiğini de böylece idrak etti. “Ederi ile değeri arası”nda uçurumlar olan rozetten yapılmış geçici bir unvan! “Sen olsan ne yapardın?” Birini öldürmem gerektiğinde kendi önce kafama sıkardım!
Savaşın temposu sonraki yıllarda da hiç düşmedi. 1917 yılında “Langemarck”ta geri çekilen askerleri tabancayla durdurdu, yaralı kardeşi “Friedrich Georg”u kurtardı ama; “ünlü” olmak böyledir işte bilirsiniz can başka canan başka. “Cambrai”de kurşun miğferine değdi, şarapnel alnını yardı. Birçok insanın hiçbir şey için öldüğü bir yerde bunlar da olsundu ama. Böylece de “Hohenzollern Hanedanı Nişanı”na layık görüldü. “Mart 1918″de “Michael Harekâtı”nda bölüğü yarı-yarıya indi. Hayatta kalanları yönetirken iki kez daha vuruldu. “Haziran 1918″de cepheye tekrar döndü, artık zihinlerde “yenilmiş olmanın kokusu” vardı. “25 Ağustos 1918″de “Favreuil” yakınlarında akciğerinden vuruldu, makineli tüfek yuvasına kadar süründü, etrafındaki sağlıkçılar öldü. Altın yaralı nişanı ve “22 Eylül 1918″de “Pour le Merite Nişanı” verildi, ve piyade subayları arasında bunu alan on bir kişiden sadece biriydi. Bu arada “Nietzsche” ve “Schopenhauer” okuyor, “Ariosto”nun destanlarını karalıyor, “Douchy”de topladığı 149 böcek türünü katalogluyordu. Savaşın ortasında entelektüel bir sığınak kurmuştu kendine. Kaç kişinin kanı bulaşmıştı ama eline, bu bilinmiyor.
Günlükleri 1920 yılında “Çelik Fırtınalarında” (In Stahlgewittern) olarak yayımlandı. Savaşın estetiğini, kahramanlığını, aynı zamanda barbarlığını soğuk bir nesnellikle anlatıyordu. Özel notlarında öldürmeyi “cinayet” diye adlandırıyordu. Barış özlemi, kahramanlık nutuklarının arasından sızıyordu. Kitap büyük bir başarı getirmişti ona. Herkesin kendi penceresinden bakabildiği bir metindi, zaten bu yüzden “hem sağcı milliyetçiler, hem de savaş karşıtları” tarafından okunmuş, neredeyse elit bir biçimde beğenilmişti.. Ama Jünger’in duruşu net değildi: Savaşın yüceliğini överken, onun anlamsızlığını da kabul ediyordu! Yoksa “insan”; savaşı çıkaran tarafta durunca kendini haklı mı sanıyordu? Yüce “insanlık” nedense hep bir yanılsamaya sırtını dayamış sürüp gittiğini düşünüyordu her şeyin. Eeee öyleydi tabii, değil mi? Aslında ne biliyor musun? Burada, orada, şimdi, önce ve sonra edebiyatçının konumu hep bu hâlde olan, olmuş ve olacak. Neden? Çelişkisi yoksa yazacak bir şeyi de olmuyor insan. 1920’lerde “Der Kampf als inneres Erlebnis” (Savaş, İç Deneyim Olarak), “Das Waldchen” (Küçük Orman), “Feuer und Blut” (Ateş ve Kan) gibi eserleri peş peşe geldi. Milliyetçi, otoriter bir tonda yazıyordu, ama onu savaş karşıtları ve solcular da seviyordu. Üstelik “Weimar demokrasisi”ni küçümsüyor, liberal değerleri reddediyordu. 1923 yılında “Leipzig” ve “Napoli”de zooloji ve botanik okudu. Böcek tutkusu akademik bir disipline dönüştü. Bir karıncadan daha fazlasına meraklıydı. Daha sonra “Berlin”e taşındı, radikal sağ çevrelerle ilişki kurdu. Eeee ne de olsa böceklere ilgisi büyüktü… Böcekleri tenzih ederim. “Völkischer Beobachter”da makaleler yazdı, “Weimar”ın devrilmesini en ateşli biçimde savundu. “Nazi Partisi” onu kazanmaya çalıştı, “Reichstag”da sandalye teklif edildi; ama hayret ki “Ernst” bütün bu teklifleri reddetti. Daha çarpıcı olansa, Hitler’le dostluk kurmayı reddetti! Fakat durduğu yere yapışmış bir sürüngen gibi 1930 yılında “Thomas Mann”ın demokratik bir konuşmasını “Brown Shirt”lerle (Kahverengi Gömlekliler) bozdu. Nice kahramanlıkları yanında bu olay utanç verici bir an olarak kaldı. Böcekleri dahi idrak eden bir iradeye sahip olan Ernst Jünger, yalnız konuda tavizsizliğin hürriyetine yapışıp kalmıştı.
Ama “Nazizm” yükseldikçe, fikirleriyle arasında mesafeye girmeye başlamıştı. 1933 yılında iktidara geldiklerinde partiye katılmadı. Tıpkı, İslami açılımla kendini revize etmeye başladığında Nihal Atsız’ın MHP ile arasına giren mesafe gibi…
1939 yılında “Mermer Yalıyarlar” (Auf den Marmorklippen) adlı eseri yayınlandı. Bu metin, ondaki büyük değişimin de bir manifestiydi; totaliter rejimlere stratejik ve cesur bir saldırıydı. Sansürden mucizevi şekilde geçti. Kitapta barışçıl bir ülkeyi yıkan barbarlar vardı, ve bu “Hitler rejimi”ne apaçık bir göndermeydi. “II. Dünya Savaşı”nda Paris’te subay olarak görev aldığı yıllarda, orada işgalin günlük akışını, kültürel karşılaşmaları gözlemledi. Günlüklerinde hem hayranlık hem de tiksinti vardı. Yaşadığı dönemin koşullarında bir yazarın gördüklerini yazabilmesi, ve yazabileceği koşullara sahip olması için onun seçtiği yol tabii biraz fazla meşakkatli bir yoldu. Ama gözlemlediği dünya kendini de görebildiği bir aynaydı. 1943’te kesin bir dönüş yaptığımda bu aynada gördüğü şey “Nazizmin totaliter yüzü ve soykırım haberleri” olmuştu. Dehşete kapıldı. “Der Friede” (Barış) adlı metninde, “dünya barışı”nı savundu. Bütün evlerin camlarını taşladıktan sonra Nazi hedeflerine karşı çıktı. “20 Temmuz 1944 Hitler’e suikast girişimi”ne dolaylı bir şekilde katıldı. Kurşuna dizilmedi, ama ordudan atıldı. Belki de öldürülmesi daha sonra yaşayacaklarının önüne geçebilirdi. Gelebilir miydi gerçekten? Oğlu “Ernstel” siyasî nedenlerle ceza taburuna gönderildi, ve İtalya’da öldü! Bu Jünger’i sarstı. Savaşın ne kızgın dönemlerinden birinde cephede yaralanan kardeşini kurtarmış, amcaoğlu için hiçbir şey yapamamıştı. Savaş sonrası dönemdeyse inzivaya çekildi. “Wilflingen”de yaşadı, böcek koleksiyonu yaptı, günlükler yazdı. 1951 yılında “Cam Arılar”ı yayımladı; teknoloji çağının soğuk kusursuzluğunu, insan ruhunun ezilişini anlattı. Nasıl? Ayaklar altında kalmış bir böcek gibi! “Eski dünya”nın yok oluşuyla, “yeni dünya”nın mekanik egemenliğini karşılaştırıyordu. 1950’lerden itibaren daha mistik, felsefî bir üslup benimsedi, ve yeniden başlar gibi hayata “Eumeswil”de anarşist bireyi, devlete karşı içsel direnişi işledi. “Totalitarizm”e karşı duruşu netleşti; “Doğu Almanya”yı eleştirdi, “Batı”da militarist olarak görüldü. Evet, ama geçmişine bakınca “sabıkalı bir militarist”. 1982 yılında “Goethe” Ödülü aldı. Katolik oldu, ölümünden kısa süre önce ise vaftiz edildi. “Önce hayat, sonra inanç” çizgisinde sürüklenmenin neticesi de ancak buydu.
Jünger’in hayatı çelişkilerle doluydu. Bugüne kadar okuyup da çelişkisini görmediğim hiçbir yazar olmadı. Savaş kahramanı oldu, ama savaşın anlamsızlığını gördü. Milliyetçiydi, ama “Naziler”e katılmadı. Totaliter rejimleri eleştirdi, ama erken dönemde onların yükselişine zemin hazırlayan fikirleri savundu. Teknolojiye hayranlık duydu, ama onu insanlığı ezen bir güç olarak betimledi. Böcekleri incelerken kusursuzluğu aradı; insan toplumunda ise “kusurluluğun”, bireysel direnişin peşinde koştu. “Sağcı” diye damgalandı, “solcu”lar tarafından eleştirildi; ne tam bir muhafazakâr, ne de tam bir devrimciydi. “Anarch” kavramını yarattı: Devlete boyun eğmeyen, ama devleti de yıkmaya çalışmayan yalnız birey. “Ya sen?” diye soracak olursan eğer, çelişkide dahi net olmuşumdur hep…
“17 Şubat 1998″de, “102” yaşında “Riedlingen”de öldü.
Neee! Bilmiyor muydun?
Herkes günü gelince ölür!
Bir asrı aşkın ömründe iki dünya savaşı gördü, imparatorlukların çöküşüne, totaliter rejimlerin yükseliş ve düşüşüne tanıklık etti. Kitapları kadar kişiliği de hâlâ tartışma konusudur.
Kimine göre tehlikeli bir estetik uzmanı, kimine göre öngörülü bir düşünür. Ama en çarpıcı yanı, “kendi çelişkilerini asla gizlememesi”ydi. “İnsan”, çünkü; birgün herkesin her şeyi bilebileceğini kitaplardan kestiremiyor belki. Yazan bir insan olarak; savaşın güzelliğini överken, onun dehşetini kaydetti. Kahramanlığı yüceltirken, bireyin yalnızlığını keşfetti. Hayatının sonuna kadar yazdı, topladı, düşündü. Belki de en büyük çelişkisi buydu: Kaosun ve düzenin, ölümün ve yaşamın arasında durmadan yürüyen bir adam, hiçbir tarafa tam ait olmadan, hep bir yabancı olarak kaldı.
Yüce ve anlamsız bir hayat mı yaşadı? Evet. Çünkü bu acımasız gerçekten başka bir doğru yoktur: Yapılanların haklılığına inansınlar diye, cephede ölmeyen herkesi kahraman ilan ederler.
3 Mayıs 2026 Pazar
Ayfer Feriha Nujen
(Sosyolog)
Yalçın Küçük hoca, “Devlet ve Hürriyet” başlıklı kitabında, Proudhon ve Arendt gibi anarşist ve özgürlükçü düşünürleri sık sık övüyor ve onları pek çok konuda Marx’tan üstün tutuyor. Özellikle anarşistlerin bu kitabı çok ilginç ve şaşırtıcı bulacağını düşünüyorum. Kitabı bu linkten indirebilirsiniz: https://libgen.li/edition.php?id=207668849
Anneler günün kutlu olsun Gün abi.
Senin gibi vatana-millete hayırlı anarşist bir evlat yetiştirmiş…