Yasın yasaklandığı bir yerde, dans başlar.
Mesele yalnızca bir tören biçimi değildir; mesele iktidarın yaşam ve ölüm üzerindeki tahakküm iddiasıdır. Devlet ya da herhangi bir otorite, yalnızca nasıl yaşayacağımıza değil, nasıl öleceğimize ve nasıl yas tutacağımıza da karar vermek ister. Çünkü yas, hafızadır. Hafıza ise itaati zorlaştırır.
Katliamların ardından yas törenleri yasaklandığında verilen mesaj açıktır: “Sadece sizi öldürme hakkına değil, sizi nasıl hatırlayacağımıza da biz karar veririz.” İşte tam bu noktada, Yaslı gereken cevabı Yasla değil, Dans la verir ve eylemini yapar.
Yasın Kontrolü ve İktidarın Korkusu
Otorite, sessizliği sever. Kontrol edilebilir, sınırlandırılabilir, dağıtılabilir bir sessizlik. Resmî açıklamalarla çerçevelenmiş, güvenlik şeritleriyle kuşatılmış bir yas. Fakat insanlar mezarlıklarda bir araya gelip dans etmeye başladığında, yas devletin çizdiği çerçeveden taşar.
Bu dans, ne bir eğlence ne de acıyı inkâr etmedir. Bu, yasın tekelleştirilmesine karşı bir reddiyedir. “Ölülerimiz üzerinde mülkiyet hakkınız yok” demenin bedensel hâlidir.
İktidar, yasın örgütlenmesinden korkar. Çünkü birlikte ağlayan insanlar birlikte düşünebilir. Birlikte düşünenler ise birlikte hareket edebilir. Yasaklanan yas, potansiyel bir kolektif bilince dönüşebilir. Bu yüzden yasak gelir.
Ama yasak, yeni bir ifade biçimi doğurur.
Dans Olarak İtaatsizlik
Mezarlıkta dans etmek saf bir itaatsizliktir. Ne silahlı bir karşı koyuş ne de iktidarın araçlarıyla girişilen bir mücadele. Daha temel bir şey: Var olma ısrarı.
“Yas tutmamıza izin vermiyorsanız, yasımızı dansa dönüştürürüz.”
Bu dönüşüm, tahakküm mantığını bozar. Çünkü iktidar, ya korku ya da suçluluk üretmek ister. Oysa dans, korkuyu dağıtır. Bedeni donduran travmayı harekete çevirir. Yasın kamusal alandan silinmesini engeller.
Özgürlük, yalnızca yönetilmeme hâli değildir; aynı zamanda duyguların, bedenin ve hafızanın da yönetilmemesidir. Mezarlıkta dans, tam da bunu savunur.
Ölüm Üzerindeki Mülkiyetin Reddedilmesi
Devlet şunu ima eder: “Yaşam size ait olabilir ama ölüm bize aittir.” İnfazlarla, kayıplarla, mezarsız bırakmalarla ölüm politik bir enstrümana dönüşür. Ardından yas yasaklanarak ölümün son halkası da kontrol altına alınır.
Hiçbir otorite, hangi ölümün sessiz, hangi yasın görünmez olacağına karar veremez.
Dans burada semboliktir:
Toprak üzerinde hareket eden bedenler, toprağın altındakileri unutmuyoruz der.
Ama aynı zamanda şunu da söyler: “Sizi korku aracı yapamayacaksınız.”
Yasın Neşeye Değil, Hayata Dönüşmesi
Dışarıdan bakan biri mezarlıkta dansı yanlış anlayabilir. Oysa bu neşenin patlaması değildir; bu, hayatın el konulamaz olduğunun ilanıdır.
Eğer yas tutmak yasaklanıyorsa, yas başka bir biçim alır. Şarkı olur. Ritim olur. Adım olur.
Bu, ölüme karşı değil; ölümün araçsallaştırılmasına karşı bir harekettir.
Sonuç: En Basit Direniş
Mezarlıkta dans etmek, büyük bir ideolojik gösteriden çok daha sade bir şeydir:
Yasın tekeline hayır demek.
Hafızayı kamusal alanda tutmak.
Korkunun bedeni felç etmesine izin vermemek.
“Biz buradayız” demek.
İktidar yasakladıkça, insanlar başka yollar bulur. Çünkü yaşam, tahakkümün çizdiği sınırları sürekli aşar.
Ve belki de en radikal olan şudur:
Silahsız, slogansız, sadece bedenle yapılan bir itaatsizlik.
Yas tutulmasına izin verilmeyen bir yerde, dans başlar.
Ve o dans, yalnızca ölüleri değil, yaşayanların özgürlüğünü de savunur.
İran Kürdistan Bölgesi federal bir devlet olacak
İran Kürdistan Bölgesi’ndeki 5 siyasi partinin bugün üzerinde anlaştıkları ortak metne göre İran devleti içinde federal bir İran Kürdistan Bölgesi kurulacak.
Açıklanan ortak bildirge federal bir devletten bahsediyor:
“Bu ittifaktaki temel ve ortak hedeflerimiz, İran İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi için mücadele etmek, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını elde etmek ve Doğu Kürdistan’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayalı ulusal ve demokratik bir yapı kurmaktır.
İran’ın diğer bölgelerinin İslam Cumhuriyeti’ne karşı ulusal çapta mücadelelerini destekliyoruz.
Bu aşamada, İran Kürdistan’ının ve İran’ın diğer bölgelerinin siyasi partileri ve sivil örgütleri arasında siyasi ve saha koordinasyonunun yanı sıra ortak mücadelenin gerekliliğini vurguluyoruz. Kapsamlı ve demokratik bir geçiş döneminin oluşturulmasını savunmanın yanı sıra, diğer partilerle kuracağımız her türlü işbirliği ve ittifakın temeli, İran halklarının ulusal haklarının resmi olarak tanınması, demokrasinin kabulü ve her türlü diktatörlüğün reddedilmesi olmalıdır.
Bu koalisyon içinde, çevreyi ve sosyal adaleti korumaya, kadın ve erkek arasında hak eşitliğine, serbest seçimlerin kurulmasına, Kürdistan’ın tüm ulusal ve dini unsurlarının temel haklarının garanti altına alınmasına ve Doğu Kürdistan’da demokratik bir yönetim sisteminin kurumsallaştırılmasına inanıyoruz.”
Seviliyosun abi iyi günler
sağol 🙂
Bu yeni, güzel yazıyı da gereksiz, çer çöp yazılarıyla kirletmesine izin vermeyin rezalet kişilerin. Şu pips’li rezilliği bitirin artık lütfen.
Suriye’de istediklerini elde edemeyen Bahçeli-Öcalan ikilisi İran’daki rejimin çöküşünün yaratacağı fırtınadan ziyadesiyle korkuyorlar.
Öcalan’ın kankası Bahçeli bugün yaptığı konuşmada açıkça bir kanunla Öcalan’a özel bir statünün verilmesini ve korunmasını istedi. Daha önce DEM Parti’nin başındaki Ülkücü Bakırhan da aynı şekilde Öcalan için özel bir kanunun çıkarılmasını ve özel bir statünün verilerek Öcalan’ın kanuni bir “devlet kurumunun” başında bulunarak işlerini yürütmesini istedi.
Bahçeli ve Bakırhan açıkça Erdoğan’dan Mustafa Kemal’i “koruma yasası” yanında Öcalan’ı “koruma yasasını” çıkarmasını istiyorlar.
Bahçeli-Öcalan ikilisi DEM Parti ile işbirliği içinde bu devletin Türkçü bir devlet olarak, Kürtlerin hiçbir milli hakkı tanınmadan devam etmesini istiyorlar.
İran Hava Kuvvetleri’ne ait bir helikopter, İsfahan eyaletinin Humeynişehr kentinde bir meyve pazarına düştü. İran devlet medyasına göre kazada en az 4 kişi yaşamını yitirdi.
IRNA haber ajansı, pilot, yardımcı pilot ve yerdeki iki meyve satıcısının öldüğünü belirterek, kazanın “teknik bir arıza”dan kaynaklandığını söyledi.
Yaptırım altındaki İran’da hava araçlarının yaşlandığı ve yedek parça temin etmekte zorluk çektiği biliniyor. İran devlet televizyonu geçtiğimiz hafta Hemedan eyaletinde gece geç saatlerde yapılan bir eğitim tatbikatı sırasında bir İran savaş uçağının düştüğünü ve uçaktaki iki pilottan birinin öldüğünü bildirmişti.
Eğer bir toplumun birliği tamamen tek bir lidere (Pehlevi, Humeyni, Hamaney vb.) bağlıysa, o aslında ortak değer zayıflığı yaşıyordur.
Gerçek ortak değerler, liderler değişse de toplumun büyük kısmında hala paylaşılan şeylerdir.
Uyarınızı dikkate alacağız. ADMİN
Selahattin Demirtaş 3398 gündür hapiste.
Figen Yüksekdağ 3398 gündür hapiste.
Osman Kavala 3038 gündür hapiste.
Ekrem İmamoğlu 341 gündür hapiste.
Hatay Milletvekili Can Atalay 1404 gündür hapiste.
Avukat Selçuk Kozağaçlı 3033 gündür hapiste.
Tayfun Kahraman 1404 gündür hapiste.
Avukat Mehmet Pehlivan 249 gündür hapiste.
CHP’li Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık 341 gündür hapiste.
CHP’li Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat 403 gündür hapiste.
CHP’li Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan 341 gündür hapiste.
CHP’li Gaziosmanpaşa Belediye Naşkanı Hakan Bahçetepe 265 gündür hapiste.
CHP’i Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney 189 gündür hapiste.
CHP’li Seyhan Belediye Naşkanı Oya Tekin 264 gündür hapiste.
CHP’li Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı 224 gündür hapiste.
CHP’li Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu 159 gündür hapiste.
CHP’li Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün 265 gündür hapiste.
CHP’li Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara 265 gündür hapiste.
CHP’li Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler 357 gündür hapiste.
CHP’li Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar 265 gündür hapiste.
Aykut Erdoğdu 265 gündür hapiste.
Dilek İmamoğlu’nun abisi 299 gündür hapiste.
Dilek İmamoğlu’nun kardeşi 17 gündür hapiste.
Rıza Akpolat’ın kayınbiraderi 230 gündür hapiste.
Rıza Akpolat’ın bacanağı 230 gündür hapiste.
CHP İstanbul Teşkilatı İl Binası 169 gündür hapiste.
Avukat Atilla Özen 158 gündür hapiste.
CHP’li (eski) İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer 243 gündür hapiste.
CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek 234 gündür hapiste.
Mine Özerden 1404 gündür hapiste.
Çiğdem Mater 1404 gündür hapiste.
Mabel Matiz’in “perperişan” adlı şarkısı 158 gündür yasaklı.
“Tele1” televizyon kanalı 124 gündür kapalı.
Merdan Yanardağ 122 gündür hapiste.
Murat Övüç 65 gündür hapiste.
Gazeteci Alican Uludağ 4 gündür hapiste.
İzmir’de “19 Mart 2025 protestoları”na katıldıkları ve slogan attıkları bahane gösterilerek, üzerinden 7 ay geçtikten sonra “şafak operasyonu” ile gözaltına alınan 4 üniversite öğrencisi 71 gündür hapiste.
Sosyal medya paylaşımları “AKP’li Cumhurbaşkanı”na hakaret olarak lanse edilen tıp fakültesi öğrencisi Cemal Mert Saraçoğlu 52 gündür hapiste.
Türkiye’de “hukuk” var mı?
Eğer “düşünce ve ifade özgürlüğü”ne önem verdiğinizi söylüyorsanız; “pipsqueak”in metinlerini yayınlamanız gerekir sayın Zileli.
Websitenizi ziyaret eden okurlarınız ve yorumcu arkadaşlar arasında; “pipsqueak”in epey keskin, epey ısırgan üslubu nedeniyle onun yazdığı kıymetli metinlerin içeriğini anlamaya gayret etmeyen pek çok kişi var. Onları hakir görmüyorum, hayatları çoğu zaman; kısa cümlelerle, steril bir iletişimle, kavgasız-patırtısız bir akvaryumda geçiyor…
Okurlarınızın hepsi değil elbette, ama büyük kısmı böyle…
[Not: “Akvaryum” kelimesini yazdığım için bunu üzerlerine alıp üzülen ve sinirlenen arkadaşlardan şimdiden özür dilerim. Daha hafif bir kelime bulamadım. Amacım sizlerin kalbini kırmak değil; apaçık ortada olan bir gerçekliğe işaret etmektir. Lütfen başka taraflara çekmeyiniz. Sizlerden özür dilediğimi bir kez daha hatırlatırım.]
Bu bahsettiğim kişiler; “pipsqueak”in metinlerinin muhtevasına odaklanmak yerine, onun yazdığı metinlerin içeriklerinin kıymeti hakkında düşünmek yerine, salt “pipsqueak”in keskin diline takılıp kalıyorlar, öteye geçemiyorlar.
Websitenizde; “pipsqueak”in yazdıklarını okumak istemeyenler olduğu gibi, okumak isteyenler de var! Bunu lütfen unutmayınız sayın Zileli!
Sırf bir grup okuyucunuz “pipsqueak”in yazdıklarından hoşlanmıyor diye; onun yazdıklarından bizi mahrum etmemeniz gerekir.
Hayatlarında keskin, ısırgan üsluba, sert yazımdiline alışık olmayanlar; “pipsqueak”in ifade özgürlüğünün bitirilmesini sizden istemekle yanlış yapıyorlar. Umarım bu yanlışlarının farkına varırlar!
Sayın Zileli,
“pipsqueak”in metinlerini yayınlamaya devam etmenizi talep ediyoruz.
Hiç olmazsa siz; “edebiyatçılık” tecrübenize istinaden, onun keskin üslubuna takılıp kalmayacak kadar geniş ruhlu, toleranslı birisinizdir umarım.
Eğer “pipsqueak”in üslubunda toleranslı olmadığını düşünüyorsanız; bari siz toleranslı olmaya devam ediniz sayın Zileli, şu hayatta görmüş-geçirmiş sizin gibi birine bu yakışır…
Cevabınız nedir?
chp’li arkadaş türkiye’de hukuk olmadığını yeni keşfetmiş
Sefil herif ABD’de kaçkındır.
Sefil herifin ordusu da yoktur!
Ama çıkmış diyor ki İran’da iktidarı eline geçirdiği zaman ilk işi ordusunu Kürtlerin üzerine sürmek olacak!
İran Kürdistan Bölgesi’ndeki 5 Kürt partisinin yaptığı siyasi ittifaktan çok korkmuş.
İran’daki rejim çökecek ama yeni diktatörlere de yer olmayacak!
hakaret eiçermeyenler yayınlanıyor. ADMİN
“günaydın” (25 Şubat 2026 at 14:56) arkadaşa cevabım:
CHP’li değilim, hiçbir zaman olmadım.
Sormasanız da söyleyeyim; Kemalist de değilim.
Eğer sizi de hapse atarlarsa sizin özgürlüğünüz için de mücadele ederim.
“Özgürlüğün kıymeti”ni anlayanlar ne demek istediğimi anlar, “özgürlüğün kıymeti”ni anlamayanlar ise hissizleşir; kendi vücudu ateşle temas etse bile sesini çıkaramaz, bağıramaz, çünkü bütün hislerini kaybetmiştir, ne mutluluğu hisseder ne acıyı…
Diktatörlük rejimlerinin temel amacı budur; hegemonya kurdukları toplum ne olursa olsun onları hissizleştirmek…
Eğer bu konu hakkında epey sarsıcı bir örnek öğrenmek isterseniz, şunu tavsiye edeyim:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/kolima-oykuleri/516744.html
“Kolıma Öyküleri”
Yazan: Varlam Şalamov
Kitabın isminde “öykü” kelimesi geçtiğine aldanmayınız; hepsi yaşanmış, gerçek olaylar (anlatılar).
sansüre gerek yok. görmezden gelinsin yeter. zaten yaptığı kendi çalıp kendi oynamaktan ibaret… ciddiye alanlarda kabahat
dünyada diktatörlük olmayan rejim mi var?
bütün sınıflı toplumlar egemen sınıfın diktatörlüğüdür.
kapitalist demokrasilerin, cumhuriyetlerin antik yunan “demokrasi”si veya roma “cumhuriyeti”nin köle sahiplerinin demokrasileri ve cumhuriyetleri olmasından bir farkı yoktur.
” [Marx ve Engels] Demokrasiyle diktatörlüğü asla yan yana gelmez olgular olarak görenlere, devlet denen aygıtın zaten bir sınıfın diğerleri üzerindeki diktatörlüğü olduğunu, demokrasinin de bir devlet biçimi olduğunu hatırlattılar. Bu yüzden kapitalist toplumda en gelişmiş demokrasinin bile gerçekte burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki diktatörlüğü anlamına geldiğini savundular. Komünizme giden yolda –anarşistlerin istediği gibi– devletin bir anda ortadan kaldırılamayacağını, sınıfların yok oluşunu kapsayan bir geçiş döneminin gerektiğini, bu dönemin bir devrimci dönüşümler dönemi olacağını ve bu döneme de işçi sınıfının devrimci iktidarının denk düşeceğini savundular”
“Demokratik Sosyalizm” ya da Kapitalizmi Islah Etmek
https://marksist.net/oktay-baran/demokratik-sosyalizm-ya-da-kapitalizmi-islah-etmek
Kemalistler önce Osmanlı hanedanı için geldiler, saltanata ve hilafete karşı olduğum için sesimi çıkarmadım.
Sonra Kürtler için geldiler, Kürt olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra komünistler için geldiler, komünist olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra Terakkiperver Fırka için geldiler, sağcı olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra eski İttihatçılar için geldiler, İttihatçı olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra Dersimliler için geldiler, Alevi olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra Varlık Vergisi için geldiler, gayrimüslim olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra benim için geldiklerinde benim için bir şey söyleyecek kimse kalmamıştı.
ya kendilerinin işçi sınıfı üzerinde kurduğu diktatörlük!
yani özgürlük arayışının da bir anlamı yok diyorsun!
sınıfların, devletlerin, kapitalizmin olduğu bir toplumda soyut, idealize edilmiş bir “özgürlük” arayışının hiçbir anlamı yoktur. akıntıya kürek çekmektir.
sınıfları, devletleri, kapitalizmi ortadan kaldırmaya çalışmadan soyut “özgürlükler”, “eşitlikler”, “demokrasiler” peşinde koşan tilkilerin dönüp dolaşacağı yer emmanuel macron’ların, kaja kallas’ların, ursula von der leyen’lerin, sanna marin’lerin kürkçü dükkanıdır.
“Ezenlerin ve ezilenlerin, sömürenlerin ve sömürülenlerin, zenginlerin ve fakirlerin, egemenlerin ve egemenlik altında olanların varolduğu bir dünyada eşitlikten, adaletten vb. söz edilemez. Eşitsizliğin, adaletsizliğin olduğu yerde zorun ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Bizzatihi devlet, egemen sınıfların baskı aygıtı, zor aygıtıdır. Devlet, zorun örgütlenmişliği ve sürekliliğidir. Anayasalar ve yasalar devlet zorunun meşrulaştırılmasının hukuki ifadeleridir; mahkemeler, devlet zorunun yasal ölçüler içinde uygulama araçlarıdır; hapishaneler bu zorun uygulandığı kişilerin içinde bulundukları mekanlardır; polis, jandarma ve ordu devlet zorunun doğrudan yürütücüleridirler.
Zorun (şiddetin) olmadığı bir dünyadan söz etmek, devletin, yasaların, mahkemelerin, hapishanelerin, polisin, askerin olmadığı bir dünyadan söz etmek demektir.
Küçük-burjuva hümanistleri, şiddetin ortadan kalkmasını istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, devletin, yasaların, mahkemelerin vb. ortadan kalktığı bir dünyanın nasıl kurulabileceğine kafa yormalıdırlar. Ve o zaman bir kez daha göreceklerdir ki, şiddeti ortadan kaldırmanın tek yolu, sınıfların ortadan kaldırılmasından geçer.
Günümüzde şiddetin köklerini kapitalizmde, kapitalist üretimde aramak yerine, kişilerin “kültüründe”, “düşüncesinde” aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.”
http://anadolusanat.org/kc/orjinal/kc76.pdf
• “M.K.A. & İsmet İnönü zihniyeti” Dersim’de yaşayan insanların katledilmesi için (pilot) Sabiha Gökçen’e Dersim’in üzerinden birkaç sorti uçup bombalama emri verdiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü hem Dersimli değildim hem Dersim’de yaşamıyordum.
• Naziler gittikten sonra “Batı Almanya”da Coca-Cola içmeyi bir statü göstergesi olarak kabul eden insanların yaşamaya başlaması ile “Doğu Almanya”da S.T.A.S.I. teşkilatının baskıcı rejimi altında adeta mahkûm hayatı yaşamaya mecbur bırakılan insanlar beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü ben Türkiye’de “gomünik ve anarşik devrim” yapma rüyaları gören körpe ve çelimsiz biriydim.
• “Alparslan Türkeş”in “27 Mayıs 1960 darbe bildirisi”ni radyodan okuyan kişi olması ile 1970’li yıllar boyunca “ülkücü gaddarlığın başbuğu” olmasının kendisinde vücut bulmasına hiç önem vermedim, çünkü ben sadece futbolla ilgilenen apolitik biriydim.
• “Kenan Evren”in “Asmayalım da besleyelim mi?!” sözlerini pişkin pişkin söylemesine itiraz eden insan sayısının az olduğu ve ruhları harabeye dönmüş insan sayısının çok olduğu bir ülkede yaşamayı artık kafama hiç takmamaya başlamıştım, çünkü özgürlüğün kıymetini anlamak istemeyenlerin gevezelikleri sürekli artıyordu.
• “Uğur Mumcu” katledildiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü “Cumhuriyet gazetesi”ni hiçbir zaman beğenmemiştim.
• “2 Temmuz 1993″te Sivas’taki “Madımak Oteli”nde katledilen insanlar hiç umrumda değildi, çünkü bu katliamı “İslamcı zihniyetli” grupların gerçekleştirmesi “M.K.A. zihniyetli” grupların gerçekleştirmesinden daha az önemliydi.
• “Hrant Dink” katledildiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü “Türk’lerin kanı”nın üstün olduğunu ispatlamak amacıyla beynimi milliyetçilikle bulandırmaktan hoşlanıyordum.
• “Mayıs & Eylül 2013″teki “Taksim Gezi Parkı protestoları” esnasında katledilen gençler hiç umrumda değildi, çünkü bu gençlerin hepsi “birkaç kendinibilmez ve hain çapulcu” idi.
• “Yılmaz Özdil” 2500 TL’lik ulu(para)salcı kitabını satmak için 2019 yılında reklam üstüne reklam yaparken buna hiç önem vermedim, çünkü o parayı ödeyecek olan kişilerden biri ben değildim.
• Kendilerini “M.K.A.’nın ruhu”na adadığını zanneden birkaç hülyalı yeni mezun subayın 2024 yılının Ağustos ayındaki mezuniyet töreninde, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganının arkasına saklanarak efelik taslaması gerekçe gösterilerek “R.T.E.’nin yaydığı korku hegemonyası” doğrultusunda ordudan ihraç edilmesine sesimi hiç çıkarmadım, çünkü hem orduya karşıydım hem bu hülyalı yeni mezun subayların hakaret yağmuruna tutulmasından feyz alıyordum.
• Birkaç genç kızın kurduğu “Manifest” adlı pop-müzik grubunun videokliplerinin ve konserlerinin “toplumun ‘yerli ve millî ahlâk yapısı’nı bozduğu” gerekçe gösterilerek haklarında adlî soruşturma açılması ve yurtdışına çıkış yasağı getirilmesi beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü bu kızların yaptığı müzik benim beğendiğim müzik türleri arasında değildi.
• Zafer Partisi’nin genel başkanı “Ümit Üveydağ”ın, MHP’nin genel başkanı “Devlet Bahçesiz”den; “Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıldaki gevezeliklerini sürdürme misyonu”nu devralma vaktinin artık gelmesine hiç önem vermiyordum, çünkü Suriye’deki mevcut siyasî karışıklığa “Abdullah Öcalmaz”ın herhangi bir etkisi olur mu / olmaz mı bunun hesabını yapmakla meşguldüm.
• Yüce münevver “Sevan Nişanyan”ın yazdığı “Yanlış Cumhuriyet” adlı kitabın gerçek ve rasyonel teşhisler içerdiğini alkışlamamla beraber, (oğlu) Arsen Nişanyan’ın “Hakan Fidan & İbrahim Kalın & Selçuk Bayraktar” üçlüsüne övgüler yağdıra yağdıra adeta (AKP milletvekili, rahmetli) “Markar Esayan”a dönüşmesi beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü “M.K.A. zihniyeti”yle dalaşmak hem şöhret getiriyordu hem “R.T.E. rejimiyle uyumlu bir çizgi izleyerek” Arsen’in onlardan “aferin” lâfını duymasını çok istiyordum.
• “Gazze”deki katliama karşı ses çıkarırken İsrail’i yerin dibine gömen İslamcıların, mesele “parasal ilişkiler”e gelince İsrail’le kurulan ticarî bağların güçlenerek artması gerçeği gözümüzün önünde yaşanırken; ben sadece “M.K.A.’nın diktatörvari tavırları”nı sayıklayıp duruyordum, Gazze’deki katliam falan-filan hiç umrumda değildi, İsrail’le artan ticarî bağlar falan-filan hiç umrumda değildi.
• “Ekrem İmamoğlu”nun hâlâ hapiste olması beni hiç ilgilendirmiyordu; çünkü bu kişinin CHP’li bir belediye başkanı olmasının bende yarattığı hiddet, onun “R.T.E.’nin direktifleri” doğrultusunda hapiste tutuluyor olmasından daha baskın geliyordu.
• “Selahattin Demirtaş”ın hâlâ hapiste olması beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü hem hapisteyken yazdığı kitapları hiç beğenmemiştim hem Abdullah Öcalmaz’ın önüne geçmesini istemiyordum.
• “M.K.A. zihniyeti”ne alerjisi olanlar ile “R.T.E. zihniyeti”ne alerjisi olanları sürekli birbirleriyle kıyaslamaktan hiç gocunmuyordum; çünkü özgürlüğün kıymetinin ne demek olduğunu hiç anlamamıştım, tamamen hissizleşmiştim.
• En sonunda; “R.T.E. rejiminin hegemonyası” beni de götürmeye geldiğinde, benim için bir şeyler söyleyecek kimse kalmamıştı.
Komünist Manifesto’nun 178. yılı: Dün, Bugün, Yarın
https://www.youtube.com/watch?v=xjmFpimslkk
“Yordam Kitap Yayınevi” paneli konuşmacıları:
00:00 = Giriş & Açış konuşması
00:02 = Elif Aksu Kaya
04:43 = Bülent Forta
15:57 = Can Soyer
35:22 = Sungur Savran
01:00:01 = Mehmet Alkan
********************************************
178 Yıl Sonra “Komünist Manifesto” Neden Hâlâ Güncel?
https://www.youtube.com/watch?v=AnqHPXHgU4w
“Türkiye Komünist Partisi” paneli konuşmacıları:
Dr. Neslişah Leman Başaran Lotz
(Kadir Has Üniversitesi,
“Uluslararası İlişkiler” bölümünde akademisyen)
Oğuz Kavala
(Türkiye Komünist Partisi
Parti Meclisi üyesi)
amacınız, bir bütün olarak kapitalist tc devletini yok etmeye çalışmadan sadece akp ve rte’yi ortadan kaldırmaksa, boşa kürek çekiyorsunuz.
nazi devletini değil, sadece adolf hitler’i ortadan kaldırmaya çalışmak gibi birşeydir bu.
hitler’e darbe yapmaya kalkışan nazi subaylarının yaptığından pek bir farkı yok.
düşmanınız kapitalist tc ve onun bütün kurumları değil, sadece akp ve rte çünkü.
Kürdler,
İran ve İsrail kapışmasından veya savaşından değil;
ABD’nin İran ile anlaşmasından veya iyi geçinmesinden rahatsız olmalı/endişelenmelidir…
Küçük-burjuva hümanistleri, AKP iktidarının ortadan kalkmasını istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, TSK’nın, MGK’nın, MİT’in, HSK’nın, YSK’nın, YÖK’ün, MEB’in, TÜSİAD’ın vb. ortadan kalktığı bir ülkenin nasıl kurulabileceğine kafa yormalıdırlar. Ve o zaman bir kez daha göreceklerdir ki, AKP’yi üreten bataklığı ortadan kaldırmanın tek yolu, sınıfların ortadan kaldırılmasından geçer.
AKP iktidarının köklerini kapitalizmde, kapitalist TC’de aramak yerine, AKP’lilerin “kültüründe”, “düşüncesinde” aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.
Küçük beyinler siyasetçileri (RTE vb.), orta beyinler siyasi partileri (AKP vb.), büyük beyinler siyasi sistemleri (Kapitalist TC vb.) tartışır.
“Vietnam Savaşı”nı Vietnamlılar sadece kendi çabalarıyla, sadece kendi askerî teçhizatlarıyla mücadele ederek mi kazandı?
Yoksa, Çin ve SSCB’nin Vietnam’a askerî teçhizat yardımı yapmasıyla mı Vietnamlılar kazandı?
_________________________________________________
“İran Savaşı”nı İranlılar sadece kendi çabalarıyla, sadece kendi askerî teçhizatlarıyla mücadele ederek mi kazanabilir?
Yoksa, Çin ve Rusya’nın İran’a askerî teçhizat yardımı yapmasıyla mı İran kazanabilir?
_________________________________________________
“Dereyi görmeden paçaları sıvamak” gibi olmasın, ama ABD’nin yenilme olasılığı pek olası gözükmese de yine de yenilme olasılığını göz önüne alarak soruyorum bu soruları. ABD ve İsrail’e ek olarak başka ülkelerin de savaşa dahil olma ihtimâli, savaşın seyrine dair bütün kurguları altüst edebilir.
_________________________________________________
Cevaplarınız nedir Gün bey?
“Bu dönüşüm, tahakküm mantığını bozar. Çünkü iktidar, ya korku ya da suçluluk üretmek ister. Oysa dans, korkuyu dağıtır. Bedeni donduran travmayı harekete çevirir. Yasın kamusal alandan silinmesini engeller.”
Dans, tahakküm mantığı alanında doğmuş büyümüşün sağ/sol kısıtlı ve kısır dans tanımına sığmayacak kadar geniştir. Tabii, sağ ve solcular için sadece dünya değil tüm evren 0 ve 1’den oluşmuştur. Bunlar kendilerine benzeyen Yapay Zekalardan oluşan günümüz dünyasının robot öncüleridirler.
11’nci yüzyıl burjuvaları, 19’ncu yüzyıl mirasına konan sol ve sağ orta sınıf devrimcileri yarattı.
İnsan, çok kültürcü, sol/sağ küreselci (emekçiler birleşin /bankacılar birleşin) olmadan önce Semah (Sama, Alevi-Bektaşi dansları), Derviş dansı (Sema), Yörük/Zeybek dansından düğünlerde göbek atanlara kadar türlü türlü dansların bu sol/sağ deli gömleğine girmediklerini öğrenirdi.
Bunu da bırak. Artık her yerde ve çok uzun bir zamandır televizyonu alık alık seyredenlerde seks açlıkları kışkırtmak, gıdıklamak ve bu arada birazcık da para kazanmak için danslar da mı korkuyu dağıtır? Artık sadece performans olan danslar da mı korkuyu dağıtır?
1- “Bu yeni, güzel yazıyı da gereksiz, çer çöp yazılarıyla kirletmesine izin vermeyin rezalet kişilerin. Şu pips’li rezilliği bitirin artık lütfen.”
Bu efendisine yağcılık etmiş ama çöpçülüğü efendisine bırakarak biraz da küçük düşürmüş gibi.
2 – ” sansüre gerek yok. görmezden gelinsin yeter. zaten yaptığı kendi çalıp kendi oynamaktan ibaret… ciddiye alanlarda kabahat”
Bu da gocunan efendisinin bir lafını hatırlayıp dalkavukluk etmiş ve polis ruhu işgüzarlığıyla suçluları da bulmuş.
3 – “ya kendilerinin işçi sınıfı üzerinde kurduğu diktatörlük!”
Bak şu doğuştan politikacıya! Kendisi ve yoldaşlarının gelecekte, tabii hep beraber, kuracakları sosyal düzende asla böyle bir şey yapmayacaklarını çaktırmadan ima etmiş. Eski efendisi Marks’ın pabucunu dama attığı için onun “öğretene kim öğretecek?” lafını unutuvermiş. Ya da her kapıyı açan “BERABERCE ÖĞRENECEĞİZ” sihirli anahtarla demek istemiş.
Daha da kötüsü, insanları şimdiye kadar kurtarış peşine takan ruhsal dinler olsun laik dinler (ideolojiler*) olsun hepsi başarısız olduysa, bu kendilerini RASYONEL sayanların en büyük Tanrısı BİLİME göre, bir sonraki de başarısız olacak. Ama politikacılar asla politikacı olmaktan vazgeçmezler! Politikacılık varlıklarına işlemiş.
Not: Bilimciler bile bunlar gibi fırsatçı olduklarından kendi tanrıları BİLİME kulak asmayıp hem doğa hem de insanı harabeye çeviren hurdalarla doldurdular.
*Not: İdeoloji isteğimize neden varamadığımızı anlatanların masalları. Örneğin, dondurmacı geçer, çocuk babasına koşar dondurma almak için para ister. Baba maaş, aybaşı, ev kirası… Böylece iş arayan solcu devrimcilere İDEOLOJİ edebiyatı sağlar.
4 – Kime sorulduğu belli değil ama ben “yani özgürlük arayışının da bir anlamı yok diyorsun!” sorusuna EVET derim.
Özgürlük olan yerde özgürlük sakızı çiğnenmez, sineması yapılmaz, çenesi düşüklere ÖZGÜRLÜK edebiyatı yapma işi çıkarılmaz. Solda buna bayağı komik bir ad bile takıldı: BEYİN EMEKÇİLERİ!
Fakat özgürlük olan yerdekiler bizler gibi devlet, okul, endüstri, para, banka vb aracılar tarafından kafese alınmadığı için yanlış bir şey yersen, yanlış bir şey yaparsan, yanlış bir zamanda yanlış bir yer de olursan vs. vs. vs… hayatını kaybedeceğini bildiklerinden böyle saçma sapan beyin m**türbasyonu özgürlük var/yok yapacak kadar büyük beyinli değiller.
Yapay zekâya sorun 🙂
İran’a müdahale;
Müdahil devletlerin çıkarı gereği olsa da, çağdışı rejime vurulan bir darbedir ve desteklenmelidir.
‘Kim neden müdahale etti’ tartışması Kürdlerin ve diğer ezilen halkların sorunu olmamalıdır…
“Kürdistan’da işgale hayır ve kahrolsun sömürgecilik”
söylemini dillendirmeden “anti-emperyalist” kesilenler;
Sömürgeci devletin ve sömürgeci devlet vasıtasıyla emperyalizmin de uşaklarıdırlar…
Hah şimdi oldu,
pipsqueak de geldiğine göre kadro tamamlandı.
İran “İslam” Cumhuriyeti’ni yıkıp,
İran “Medeniyet” Cumhuriyeti’ni rahat rahat kurabiliriz artık.
Benim en çok merak ettiğim şey:
Haziran’da başlayacak olan “2026 Dünya Kupası Maçları” iptal edilecek mi edilmeyecek mi?
İran Savaşıymış Miran Savaşıymış… Bunlar gelip geçici şeyler… Bunlar fasa fiso… İki bonba atarsın olur biter…
Ben bir elimde buz gibi bira şişesi ile,
Diğer elimde televizyon kumandası ile,
Ekran önündeki koltuğuma yayılmış vaziyette,
Göbeğimi kaşıya kaşıya ve biramı yudumlaya yudumlaya maçları seyretmek istiyorum…
Hem “Orhan Veli” ne demişti:
Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya…
“İran’da ABD’nin rejim değişikliği yerine Venezuela’daki gibi bir isim değişikliğiyle de yetinebileceğine yönelik değerlendirmelerin ve beklentilerin ayakları yere basmamaktadır. Zira varlığını belirleyen teokratik yapısıyla Molla rejimi, tepesindeki isimlerden bağımsız olarak, girdiği yolda ilerlemek dışında bir seçeneği olmayan özgün bir rejimdir. Esneklikten yoksun bu yapısı nedeniyle de eninde sonunda yıkılmaya yazgılıdır. Son yıllarda güçlenen halk tepkisi karşısında aldığı tutumlar ve düştüğü pozisyon da buna işaret etmektedir. ABD ve İsrail’in ilk kez bu ölçekte bir saldırıya girişme cesareti bulmasının nedeni de Molla rejiminin bu geri döndürülemez zayıflığıdır.
Öte yandan ABD ve İsrail’in gerçek derdinin, İranlı emekçilerin sorunları, uğradıkları baskılar, rejimin anti-demokratik yapısı vb. olmadığı aşikârdır. ABD Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Somali’ye sayısız örnekte görüldüğü gibi, hiçbir ülkeye özgürlük ve demokrasi getirmek için girmemiştir. Demokrasi ve özgürlük, ABD’nin başlattığı emperyalist savaşta kullandığı en sahte vaatlerdir. Hele de faşist Trump iktidarının kendi ülkesindeki demokrasi ve özgürlük sicili alenen ortadayken. Dolayısıyla Trump ve Netanyahu’nun dillerine doladıkları “İran halkını kurtarmak, özgürleştirmek” palavralarının hiçbir gerçekliği yoktur.
İsrail ve ABD emperyalizminin başta Filistin olmak üzere tüm Ortadoğu’ya, dahası tüm dünyaya ne büyük bir tehdit oluşturdukları tartışma götürmezdir. Ancak yürüyen savaşın emperyalist bir savaş olduğu gerçeğini karartan ve bu savaşta “İran’ın yanında olmak” gerektiğini savunan hiçbir politika emekçilerin çıkarına değildir.
Soruna işçi sınıfı perspektifinden bakıldığında İran’ın ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutumun savunulamayacağı açıktır. «İran halkının yanında olma» ifadesi ise rejimden ve devletten kendini ayırma anlamında olumlu, ama muğlaktır. Üstelik bu yaklaşım İran’daki Molla rejiminin baskısı ve boyunduruğu altında yaşayan ezilen halkları da görmezden gelmektedir.”
https://marksist.net/marksist_tutum/emperyalist-siyonist-saldirganliga-ve-molla-rejimine-karsi-iranli-emekcilerle-enternasyonalist
AKP’li polis masası (Vülgertrol) ve Necip (Enteltrol)’den sonra hala bu siteye devam eden son trol olan İlkeltrol’ü sabrından dolayı tebrik etmelisiniz sn. Zileli.
Bu kadar uzun süre trollük yapmak her babayiğidin harcı değil!
SAYIN BEYİN EMEKÇİSİ İLERİCİ ANARŞİST
“Yasaklanan yas, potansiyel bir kolektif bilince dönüşebilir.”
Keşke yukarıdakini yazmadan önce “cheerful robotluk” emojinizle süslenip Yapay Zeka’ya siz POTANSİYEL (GİZLİ) ile AKTİF (GERÇEK, MEVCUT, AÇIĞA ÇIKMIŞ, SOMUT) arasındaki farkı sorup öğrenseydiniz.
İlerici Anarşist Devriminiz sadece ekranda, sadece görsel, sadece potansiyel. Havada SOMUT yumruklarla ne kadar süslerseniz süsleyin GERÇEĞE dönüşmez. Olsa olsa sizi kandıran Bolşevik devrimi olur. 15’nci yüzyılda cenneti arayanlar cennete vardılar ama tanımadılar, onlarda sizler gibi çoktan içinde bulundukları toplumdan kopmuş bireyci bireyler (individual) olmuşlardı. Biraz satıcılığını yaptığınız tarih dışında tarihi öğrenseniz, geç de olsa, fena olmaz.
Üstelik bazı İnternet dedikodularına göre, maşallah, felsefe biliminde de bayağı ileri adımlar atmışsınız.
Kemalizm, Marksizm ve nihayet Anarşizm, sizlere ırkçı sarışın mavi gözlü Avrupa medeniyetini getirdi. Avrupalılar daha önce, hop diye ORTA ÇAĞLARIN üstünden atlayarak Antik Yunan süper ırk kılıfına girdi.
Her neyse, bakalım sayman Aristoteles metafiziğinde değişim, POTANSİYEL (OLASILIK) halindeki bir varlığın EYLEM halindeki bir varlığa dönüşmesiyle gerçekleşir. Yumruklarınız sadece potansiyel ve bu iş potansiyelle olmuyor.
İYİ HABER: Sitenizde Marksizm devrim reklamı yapan ” KOMÜNİST MANİFESTO’NUN 178. yılı 28 Şubat 2026″ komünistler ile ortak tarafınız var. Aşağıdakini okursanız görürsünüz ki hem onlar hem de siz “kasap et derdinde, kuzu can derdinde” atasözünü mükemmel canlandırıyorsunuz.
“28 Şubat 2026, Türkiye’de Çökme Çukurları”
“Bir çiftçinin arazisinde 50 metre genişliğinde ve 40 metre derinliğinde bir obruk, bir önceki obruğun oluşmasından bir yıl sonra ortaya çıktı.
Şu an tarım arazilerinde 700 obruk obruk var ve hızla artmakta. Bu da orada yaşayan ve çalışan çiftçilerin yıkımına yol açmakta.
“Dev obrukların artışı Türkiye’deki çiftçileri tehdit ediyor. Yeraltı sularının azalması, aşırı sıcaklar ve su yoğun tarım uygulamaları, toprak kaybını hızlandırdı.
On yıl önce, su bulmak için sadece 30 metre aşağı inilirken şimdi 90 metre inmek gerekiyor.
Türkiye’nin neredeyse %90’ının çölleşme riskiyle karşı karşıya olduğu büyük bir kuraklık krizinin eşiğinde.”
MARKSİST KOMÜNİSTLER VE İLERİCİ ANARŞİST KOMÜNİSTLER BİRLEŞİN! POTANSİYELİ GERÇEĞE ÇEVİRİN!
Bir uyarı: Sizi kandıran Marksist-Leninist-Stalinistler de şimdi sizin gibi etrafındakiler tarafından pompalanmışlardı. Etrafınız çoğunluğu kara cahil dalkavuklarla çevrili. Böylece siz de insanı ve doğayı en fazla tehdit edenin ne olduğu hakkında zerre kadar bilgisiz olduğunuz halde işi pis pis sırıtan emojilerle idare ediyorsunuz.
Küçük-burjuva ilkelcileri, medeni olmayan bir hayat yaşamak istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, en yakın doğal ortama giderek avcı-toplayıcı bir hayat yaşamalıdırlar. O zaman bir kez daha göreceklerdir ki, ilkel hayatın tek yolu, o hayatı yaşamaktan geçer.
İlkel hayatı doğal ortamında aramak yerine, medeniyet ürünü sitelerde propaganda yapmakta aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.
‘İfade özgürlüğü’ne önem veriyor musunuz? 25 Şubat 2026
Desteğiniz için teşekkür ederim. Çok kısaca da olsa düşüncelerime yön veren temeli açıklamak istedim.
Önce kişisel: Fredy Perlman sadece 2 yıl üniversitede hocalık etmeye dayanabildi. Devlet beni inşaat mühendisliği çalışmak için bursla ABD’ye yollamıştı, ben matematik çalıştım. Devlete bursumdan dolayı biriken borcumu ödeyene kadar (yaklaşık 8 yıl), işkence olan hocalığa devam ettim.
Şimdide asıl konu. Bunu da çok sevdiğim bir dünyayı anlama biçimi olan BENZETME (analogy) ile sunacağım. En az 300 bin yıldır biyolojik olarak değişmedik ama yaratılan diller, kültürler, sosyal yapılar ve mitler sayılmaz kadar çok.
Ne kelimeler, ne kavramlar, ne de hatta kozmosun kendisi bizimle konuşuyor.
Diğer bir benzetmeyle neden “keskin”, “ısırgan” vb dil kullandığımı da açıklamak istiyorum. Hayat başlayalı 9 TRİLYON kadar türler var olmuş ve bunun sadece 600 BİNDE BİRİ yapay beyinliler tarafından yapay beyinli muhasebecilerin beyinlerine işlenmiş. O da yetmez gibi sadece, tabii ben ha ha ha, önemli bir devrimci entelektüel düşünür hindi olduğum için benim bağırsağımda 100 TRİLYON canlı mikroorganizma var. İnşallah horoz gibi kabaranları neden sevmediğimi anlatabildim.
Günümüzde sağ veya sol devrimci olduklarından horozluk edenlerin ne kadar çirkin olduklarını gösteren olmuş bir olay var. 19’ncu yüzyıl sonlarında Rusya’da bir kesim evren, doğa, yaşam bilgisi karşısında büyülenirler (Marshall Sahlins son kitabında 290 bin yıllık büyülenenler devrini şahane anlatır, çok tavsiye ederim) donar kalırlar. Diğer yanda devrime, daha doğrusu Avrupa’nın kolonilerle zenginleşme becerisini iç kolonilerle başarmaya hazırlanan Bolşevikler, entelijansiya ve bu site eski Marksisti gibi devrimden sonra apparatçik olmak için can atanlar hoplar zıplarlar.
Kısacası, birinin şu ya da bu ideolojiye, şu ya da bu dine tabi olması, şu ya da bu bilgiye sahip olması… benim için hiç bir şey ifade etmez. ÖNEMLİ OLAN ONUNLA NE YAPTIĞI.
Birkaç somut örnek vereyim.
Geçende karım yıllardır tanıdığı ve yaptığı işten dolayı çok zenginlerle düşüp kalkan biriyle konuşurken Yahudi aileden geldiğini söylemiş. Kadın hayret içinde “seni uzun yıllardır tanıyorum, Yahudi olduğunu ilk defa duyuyorum! Tüm tanıdığım Yahudiler gece gündüz Yahudi olduklarını söyler dururlar.”
Canımdan çok sevdiğim “Yahudi” Fredy Perlman hakeza.
Sadece tüm Batı ve Amerika değil bu site İLERİCİ ANARŞİSTİ gibi RASYONEL (= PARA-TAPANI olmakla övünenler, Yahve’nin Abraham’a, onun da, Amy Kaplan’ın sözleriyle, “Our American Israel”e vermesine, en azından sahtkarlık edip, inanır görünürler.
1940’larda bir alçaklar alçağı, dalkavuklar dalkavuğu bilim ademlerinden biri Arşimet gibi koşarak İsrail başkanına “Filistinlileri kör edecek bir gaz bulduğunu” müjdeler…
(Bence bilim ademleri ve havvaları, çok ender istisnalar hariç, Saray mensupları gibi yalakalar. Eğer Blake’in Renkli Baskılı Çizimi Newton’a bakarsanız görürsünüz.)
İsrail halihazırda 19’ncu ve 20’nci yüzyılda ırkçılığını, abraham mabrahamla veya antisemitizmle gizlemeden, Güney Afrika kolonistlerine, huzurlarını bozmak istemeyen ve görmemezlikten gelmek isteyenlere açıkça beyan ederdi.
Aynı zamanda Hitler Yahudi Karaimleri öldürmemek için etrafındaki bürokratlara bir yolunu bulmalarını emretti.
Daha önce bu site ilerici anarşisti müritlerine huzur bozanı görmemezlikten gelmeyi tavsiye etmişti. Ama fazla mal göz çıkarmazmış. Bu sitede diğer biri hem ilerici anarşiste hem de sizin dilinizle “akvaryumda” dikizcilikle yaşayanlara aynısını tavsiye etti.
Öcalan’a bağlı teşkilatların hiçbiri “emperyalizme” karşı değildirler. Hepsi de emperyalizme karşı olma kisvesi altında Kürdistan devletine karşıdırlar!
Mahsa Amini gibi Kürt kadınlarını ve binlerce Kürdü idam eden İran rejimine karşı olduklarını iddia eden Öcalan güdümündeki DEM Parti ve Halkların Demokratik Kongresi, iş gerçekten o rejimin yıkılmasına ve Kürtlere de federal bir bölge kurmaya gelince aniden “anti-emperyalist” kesildiler ve ABD dışardan bir müdahale ile İran rejimini değiştirmesin dediler.
DEM Parti: “Devam eden hava saldırılarının, İran’daki Kürtlerin, Belucilerin, Hıristiyan, Azeri ve Fars toplulukların yeni bir özgür yaşam beklentilerine denk düşecek bir konjonktüre hizmet etmeyeceğini ortaya koyan örneklere tanığız. İran’daki mevcut rejimin dışarıdan dizaynlarla değil, halkların ortak iradesiyle değişmesinin mümkün olduğunu savunmaya devam edeceğiz.”
Halkların Demokratik Kongresi de ABD’nin İran’a yaptığı saldırılara karşı olduğunu açıkladı.
Öcalan, DEM Parti, DBP ve HDK’nin “anti-emperyalist” olmaları tamamen yalan. Bunların hiçbiri Türkiye’nin NATO üyeliğine de karşı değildirler. Bizzat DEM Partili iki milletvekili Türkiye’nin NATO üyesi olarak içinde olduğu parlamenter kurumlarda vazife de yapıyorlar.
Bunlara göre Türkiye’nin kendisi emperyalist olabilir, Türkiye devleti ABD gibi emperyalist devletlerle müttefik olabilir, Türkiye aynı zamanda NATO üyesi de olabilir ama Kürtler bütün bu devletlere karşı olsunlar ki bu devletler Kürtlere siyasi destek vermesinler.
Yani bilerek ve kasten Kürtlere ve Kürdistan’a karşı çalışıyorlar.
Neden ilkel bir hayat yaşamayı savunduğunuz halde ilkel bir hayat yaşamıyorsunuz?
Abdullah Öcalan’a güvenmiyorum. “TC devleti” ile yakınlaşması hayra alâmet gözükmüyor.
Selahattin Demirtaş’ın hapiste tutulmaya devam edilmesinin ise; “TC devleti”nin kasten uyguladığı bir taktik olduğunu düşünüyorum.
Selahattin Demirtaş; herhangi bir siyasî beyanda bulunmayacağını, ağır-aksak ilerleyen, ilerleyip ilerlemediği belli olmayan bu yeni çözüm sürecinde “sürece çelme takan adam” rolünün kendi üzerine atılmaması için, böyle kötü bir etiketin ona yapıştırılmaması için susmayı tercih ettiğini söylemiş. Belki de içten içe; Selahattin Demirtaş da “TC devleti”ne güvenmiyordur ve bunu açık açık söylemeyi tercih etmiyordur…
Abdullah Öcalan; 19. ve 20. yüzyılın köhnemiş düşünceleri ile 21. yüzyılda kendine yer oluşturmaya uğraşan biri gibi gözüküyor. Yani kendi vaktinin geçtiğinin o da farkında. Kürtlerin özgürlük mücadelesini umursamaya devam ettiğini hiç sanmıyorum.
Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan; ideolojik kaynak olarak birbirlerine yakın olmasalar da, yaşları ve hayata bakış tarzları yönünden birbirlerine çok yakınlar. Kısacası; bu üç siyasî figürün herhangi bir anlamı kalmadı artık. Sadece peşinde sürüklenen bir grup insanın onları sürekli pohpohlamasına alışmış, “sen yaparsın, sen edersin, sen aslansın, sen kaplansın” övgü dolu sözleri ile yaşamaya alışmış ihtiyarlara dönüşmüştür hepsi.
Bizim kuşağın yaşı epey ilerledi…
Bizim zamanımız geçti artık…
Gün Zileli 80 yaşına geldi artık…
Eğer Selahattin Demirtaş gibi gençler siyasette aktif olmaya başlarsa; “gelen gideni aratır” misâli eski düzenin daha güzel olduğu hikâyesine aldanır mıyız?
“AKP’li polis masası (Vülgertrol) ve Necip (Enteltrol)’den sonra hala bu siteye devam eden son trol olan İlkeltrol’ü sabrından dolayı tebrik etmelisiniz sn. Zileli.
Bu kadar uzun süre trollük yapmak her babayiğidin harcı değil!”
Tırnak içindeki bu ifadeleri yazan kişinin kendisi trol, ama bunun henüz farkında değil.
Kafasını “Star Wars evreni” ve “Marvel Cinematic Universe” ile bulanık hâle getirmiş, ergenlik çağından çıkamamış bir trolle karşı karşıyayız.
Aklı beyninden on karış havada gezdiği için, kendisinin trol olduğunu anlaması zor gibi.
Trollük mesleğinde benim gibi daha fazla tecrübe edinmesi için şuna benzer yöntemler denemesi gerekebilir:
Steve Rogers (Captain America), Tony Stark’a (Iron Man’e) ne demişti:
“Sokovia Accords”u imzalamayı reddediyorum.
Eğer bu anlaşmayı imzalarsak; BM’nin bütün kontrolü, bütün gözetleme araçları bizim üzerimizde olacak.
Bu, “özgürlük” değildir.
Eğer bir gün BM de “Hydra ajanları” tarafından ele geçirilirse; o çok değer verdiğiniz özgürlüğün hiçbir anlamı kalmayacak.
Bende ceketimi alır, “Avengers” ekibinden ayrılırım.
Arkamı dönüp son kez bakmam bile…
“The Last Troll 01 Mart 2026”
Ever-Lasting troll dünyasında troll yuta yuta yaşayan efendi o dünyanın sonu gelsin istemişsin galiba.
Kendine çok dert etme, dalkavukluk ettiğin site şefi uzun yıllar Marksist-Leninist troll yuttu ama kurtuldu. Sen de ilerici anarşistlik trollü yut belki sen de kurtulursun. Diğer yandan, şefin, Marshall McLuhan’ın “The Medium is The Massage”i simgeleyecek mükemmel bir medya artisti ve son zamanlarda DEMOKRASİ* ya da MEVLANA’NIN gel kim olursan gel, ne kadar enayi olursan gel, ne kadar cahil olursan gel yeter ki TIKLAT trollü yutmuş.
*Not: Batı bile artık şefinizin yuttuğu komünistliğin kapitalistlik olduğunu görüp saldırılarına bahane etmekten vazgeçti. Yerine DEMOKRASİ/OTOKRASİ trollü uydurdu.
Biz piyeslerimizi videoya çekmek isteyen hilkat garibelerini 1970’lerde kapıdan kovardık. Şefinizin hayatı medyada ve GÖRSEL olma trollerini yutmakla geçmiş.
Eğer sizde zerre kadar onur varsa “Konformistler ve Ağıtçılar, 04 Ocak 2026 / Gün Zileli” yazısındaki ” Jacques Ellul ve Jean Baudrillard 10 Ocak 2026, “Sözün Düşüşü” (“The Humiliation of the Word” (1985)) yorumuna bakar, hatta kitabı okur bana cevap verirsiniz. Ben yanlışlarımı kabullenmeye hazırım.
https://www.youtube.com/watch?v=0Ouw2UChUCY
Vlad Vexler
(Felsefeci & Siyasi analizci)
“The Last Troll 01 Mart 2026”
Son yorumumu siteye iliştirirken “Vikipedi Gün Zileli”yi görüp yanılıp yanılmadığımdan kendim emin olmak için bir bakayım dedim. Fakat şu an konu o değil.
Anarşistler listesinde ilkelciliği savunması yanı sıra benden daha ileri gidip insan ve doğa harabelerine sembollerin hatta ve dolayısıyla konuşulan dilin rol oynadığını savunan John Zerzan’ı gördüm. Ben bolluk yaratan tarım devrimi, bolluk yaratmada daha da etkili ve hızlı olan bilim-teknik-endüstri devriminde görüyorum
Zerzan ile ilişkisi olanlar ölene kadar yakın arkadaşım Fredy Perlman, Fredy’i iki anarşist Bookchin ve Chomsky karşılaştıran Bob Black ve Teolojik kitapları hariç bütün kitaplarını okuduğum Jacques Ellul isimleri verilmiş.
Fakat ikiyüzlü şefinizin anarşistler listesinde Zerzan var ama Fredy yok. Ne var ki artık bu alanda cahiller bile biliyor ki John Zerzan “primitivist” (ilkelci) olarak tanınır.
Şefiniz ve iki arkadaşı beni Fredy ve Fifth Estate ile sıkı ilişkilerimden dolayı Cenevre’ye görmeye geldi. Bu arada ben ona Fredy’nin “Against His-story, Against Leviathan” kitabının çevirisini yaptığımı, Türkçemin paslı olduğundan çevirileri bölüm bölüm okuyup düzeltmesini istedim.
Fazla derinlere dalmadan bende şüphe yaratılan tarafları kısaca aktaracağım.
1. Şef benimle ilişki kurma teklifini yaptığında resimler gönderdi. Fredy’nin karısı Lorraine bizi ziyarete gelmişti. Lorraine ve karım, her ikisi de Amerikalı olduklarından ve canavarı benden çok daha yakından tanıdıklarından bana bu anarşist bayrakları ve sloganları taşıyanlardan uzak durmamı tavsiye ettiler. Hata edip tuzağa düştüm.
2. Getirdikleri bir yazıyı ben okuyunca odada volta atmaya başladım. Heniz 1920 başlarında Lenin’in çevirdiği filmleri sezen yazının önemini anlamamıştı bu hödük anarşistler! Onların çeviriyi okuyup düzelmeleri halinde çeviriyi yapmayı teklif ettim ve yaptım.
Not: Üç kişiydiler, biri tipik bir k*çı sıkı sol komünist kovboydu. Bu da beni tedirgin etti.
3. Çevirimde şefiniz Fredy’nin “artık ürün her zaman vardı…” lafını düzeltmek istedi. Yani hala Marksist-Leninist apparatçik olma rüyaları içindeydi. Onu bırak daha kitabın başında Fredy’nin “doğanın cömertliğinden tatmin olan varlıklar olduğu gibi kaldılar, bazı k*çları kaşınanlar iki ayak üzerine kalkıp dünyaya yayıldılar” der. Ama bu Marksist-Leninist günlerinde hırs içine girmiş olan şefiniz bunu okusa da zaten aldırış etmezdi. O sadece yeni dini anarşistlikte ilerlemek istiyordu.
4. Zamanla şefinizin bir ideoloji tüccarı olduğunu anlayıp ilişkimi kestim.
Çok daha var ama doğrusu sizin bilgi seviyenizin sonsuz kısıtlı olduğumu tahmin ettiğimden bu kısa özet yeter. Üstelik şefiniz çok kurnaz bir ticari anarşist olduğundan sizi kendi trolleriyle iyice beslemiş. Bilgisizlerin gözlerini boyamak tiksindirici ama sonsuz yaygın.
ÇAĞDAŞÇI Anonim 01 Mart 2026
Yerinizden göğünüze kadar haklısınız. Çağdışı olanları bombalamakla dünyayı temizlemek şart.
Eğer Çağdışlıları Öldürme Partisi (ÇÖP) kurarsanız ben hemen katılırım.
Şimdilik ne kadar ÇAĞİÇİ işgüzarı olduğumu siz ve sayın site şefine göstermek için size “Çağdışılar Listesi” sunuyorum.
– Amazon yağmur ormanlarında, Yeni Gine, Andaman Adaları, 100-200* tanesi Brezilya, Peru, Endonezya ve Hindistan’da.
*: ÇAĞİÇİNDE olanlardan saklandıklarından sayıları tam bilinmiyor. Ama bu site sahibinin bir ara övdüğü büyük beyinliliğini şimdi elektron titreşimleri yapmakta, KARŞI ÇAĞDAŞÇILARI kolayca bulmakta. İsrail, Hamaney’niyi nasıl bulup öldürdü? Türkiye’de çok yüksekten atanları da, İsrail-Amerikan büyük beyinli elektron titreşimleri, Allah göstermesin, teker teker bulup cennete gönderir vallahi. Zaten o yüzden bu site Gazze soy kırımı konusunda dilini yuttu.
– 100-150 arası Brezilya, Peru, Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Paraguay ve Venezuela’da.
– Endonezya Batı Papua’da 40’tan fazla.
– Orta Afrika’da Baka,
– Doğu Afrika’da Tanzanya’daki Maasai,
– Etiyopya’daki Omo Vadisi kabileleri,
– Botsvana/Güney Afrika’da Çeşitli San (Bushmen).
-Kuzey İskandinavya’daki Sami halkı.
– Kuzey Amerika açık hava toplama kamplarındaki* yerli topluluklar.
*Keşke tüm dünya ÇAĞİÇİNDEKİLERİ Kuzey Amerika ve özellikle ABD gibi ÇAĞDIŞI olanları öldürmekten vazgeçip açık hava kamplarına toplasa.
Bu sosyal medya ucubeleri çoğunluğu ve tarih bilenler kıtlığı sitesinde hatırlatma: Naziler de aynı büyük beyinlerini çalıştırarak dünyayı sizin gibi ÇAĞDIŞI pisliklerden kurtarmak istediler.
Diğer bir hatırlatma: Bu sitenin sahibi de bir zamanlar bir sosyal mühendislik akımına katılmıştı fakat daha yeni ve daha cazip anarşist sosyal mühendisliğini keşfedince daha hızlı akan akıma hemen atladı.
“İran ‘Medeniyet’ Cumhuriyeti 01 Mart 2026”
Bu devrimciler sitesinde utanmazlık bütün sınırları aşmış. Site şefi de tarihte asla bir örneğini bulamadığı DEMOKRASİ numarasıyla ve hakaret makaretle idare ediyor. Tek istediği TIKLATANLARIN artışı.
Bizim komşunun ailesi ve akrabaları İran’da.
Bu utanmazlar İran’da olanlara üzüleceklerine laf ebeliği yapmaktalar. Bunlar için bu site cahiller cenneti olduğu gibi insanlıktan çıkanların TikTakTok’u olmuş.
“Anonim 01 Mart 2026”
Bir sitede TIKLATAN TikTakTokçu müşteri daha.
Hemen tamamıyla cahil olduğun bir konuda s*dik yarışına gireceğine diğer bir tamamıyla kara cahil olduğun Küçük-burjuva konusunda site şefine neden ““Küçük Burjuvazi” Diye Bir Sınıf Yok!” yazdığını sorardın. Böylece belki, belki, belki senin gibilere kölelik karşılığı, yiyecek verip bilmediğin konularda gevezelik etmeyi sağlayanların sizleri ne hale getirdiklerini anlardın. Ama sizi kafese koyanlar sadece midenizi doldurmakla kalmıyor kafeste olduğunuzun “doğal” olduğunu aşılıyor. Gevezelik etmenin demokratik hakkınız olduğunu, gururla cahilliğinizi utanmadan göstermeniz de hakeza.
(28 Şubat 2026 at 10:54) & (13:40) & (14:45) cevap:
Yanıldığınız bir nokta var:
Hayatta hiçbir zaman, hiçbir (…izm) kendiliğinden doğmaz.
(…izm) derken; üç noktanın yerine istediğiniz ismi, veya sıfatı, veya ideolojiyi, ve benzerlerini koyabilirsiniz.
Örnekler:
Nazizm
İslam(izm)
Siyon(izm)
Anti-semit(izm)
Komün(izm)
Kapital(izm)
Kemal(izm)
R.T.Erdoğan(izm)
Trump(izm)
Putin(izm)
Anarşizm
(…izm)
(…izm)
(…izm)
gibi saymakla bitmeyecek kadar uzun bir liste yazmaya çalışabilirsiniz eğer üşenmezseniz, eliniz yorulur.
Bütün bu (…izm) lerin; bazıları nitelikli ve dikkate değer, bazıları ise tamamen safsata ve tamamen beyhude.
Bütün bu (…izm) ler tabiatın ortasında, toprağın içinden kendiliğinden doğup gelişen, tamamen organik yapılar değiller; hepsi (istisnasız hepsi) insanların davranışları neticesinde doğmuş, bazıları ömrünü tamamlamış, bazıları ise yaşamaya devam ediyor.
Eğer “kapitalizm”e karşı mücadele etmek gibi bir niyetiniz varsa; herşeyden önce, şu an içinde yaşadığınız hayatın tam ortasında olan “kapitalizm”i ayakta tutan sütunlar hangi “iktidarlar” ve hangi “büyük sermaye grupları” ise onlara karşı mücadele etmeniz gerekir.
Örnekler:
Türkiye’de “R.T.E. hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
ABD’de “Donald Trump hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
İran’da “Mollalar hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
İsrail’de “Benjamin Netanyahu hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Rusya’da “Vladimir Putin hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Çin’de “Xi Jinping (ve Ç.K.P.) hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Hindistan’da “Narendra Modi hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
(…)
(…)
(…)
Özetle:
“Kapital” denen şeyin önemli olduğu yalanını uyduran, ve bu yalanı bütün dünyaya dikte ettiren “büyük sermaye grupları”na karşı mücadele etmediğiniz sürece; “kapital”in sanki çok önemli bir şeymiş gibi kurulu olduğu “kapital(izm)” adlı düzen yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Şu an kapitalizme karşı mücadeleler; dağınık, tekil tekil, sürekliliği olmayan, dalgalı seyir izleyen, kibrit çubuğundaki ateş gibi çabuk yanıp-sönen, bazen hatırlanan bazen unutulan bir güzergâhta cılız cılız devam ediyor.
İnsanların günlük hayatlarının her zerresine dikte edilmiş böylesine devasa bir zorbalık düzenini tek seferde, tek bir hamle ile, çabucak değiştirmek mümkün değil.
Ufak-tefek, kendi hâlinde yaşayan, hayattaki zorbalıklara maruz kalıp ayakta durmaya uğraşan, adeta çile çekmeye mahkûm edilmiş, sıradan insanların hemen kımıldamasını, hemen isyan etmesini bekleyemezsiniz. Bunun ben de farkındayım.
Gençlik yıllarımın çoğu kısmı:
Önce; “Kars”ın il merkezindeki mahallelerinde geçti. Sık sık Ermenistan sınırındaki köylere gidip oralarda gözlem yapma imkânım da oldu.
Sonra; “Ağrı”nın “Patnos” ilçesinde uzun süre yaşadım. Buradaki insanların “Ankara siyaseti”ne ulaşmak için kendilerini nasıl hırpaladıklarını gördüğümde kahroldum.
Sonra; “Hakkari”nin “Çukurca” ilçesinde uzun süre kaldım. “Irak” sınırı köylerindeki insanlarla beraber yaşadım. Neredeyse hepsinin; öykülerini bana anlatırken hüzünlü ve kırgın bir yüz ifadesi oluşuyordu çehrelerinde, bazen susarak konuşuyorlardı, susmak bile başlı başına çok şey anlatıyordu bomboş kelimeler yerine…
En çok üzüldükleri iki husus: “Tekme yemişlik hissi” ve “terkedilmişlik hissi” idi. Dahası da var, ama özellikle bu iki travma hiç bitmiyor, adeta nesilden nesile aktarılıyor…
“Kemalizm” adlı ideolojinin oralarda yaşayan insanların ruhlarında yarattığı tahribatlara bizzat kendim şahidim. Bu sebeple; bana asla “Kemalizmin kötücüllüğü” hakkında dersler vermeye kalkışmayınız. [Not: Yüce münevver “Sevan Nişanyan”ın anlatmaktan imtina ettiği, ve hâttâ hiç bilmediği olayları da biliyorum.]
Sadece bu bahsettiğim üç şehirle sınırlı değil elbette; bu ülkenin en metropol şehirlerinin, en canlı mecralarında bile “Kemalizm”in tahribatlarını görebilirsiniz.
Yaşım geçtikçe; “siyaset makinesi”nin kendisine yakıt yaptığı şeyin sadece “Kemalizm” olmadığının farkına vardım.
“Kemalizm”in yaptığı kötülükleri; salt kendi politik hırslarını bütün ülkeye zorla uygulatmak için bir mühimmat gibi, bir aparat gibi, bir araç gibi kullanan “bağnaz ve İslamcı” zihniyetin kanser gibi yayıldığını farkettim. Asıl tehlike budur!
Yani sadece “Kemalizmin kötülükleri”e karşı mücadele etmek yetmiyor, bunu kendi İslamcı amaçları için (adeta) torna tezgâhından geçirip “R.T.E. hegemonyası”na yakıt sağlayan bir servise, bir mühimmata, bir aparata dönüştüren İslamcı zihniyete karşı da mücadele etmek gerekiyor!
Bu zorbalıkları uygulama kudretini elinde tutan “R.T.E. hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadelenin neticesinin çabucak alınamayacağını bahane olarak gösterip; “böyle gelmiş böyle sürer, oturun oturduğunuz yerde” zihniyeti ile insanları itaat düzeni içinde hapsedemezsiniz. (Bunu sizin şahsınıza yönelik söylemiyorum. Sadece kendi üzerinize almayınız.)
“İtiraz” daima vardır. Bazen sesi kısılır ve susar, bazen avazı çıktığı kadar bağırır…
“(…izm) ler hakkındaki yanlışlar ve doğrular 03Mart2026”
Abartmamak imkansız, eşsiz bir yazı ve beni canlandırdı, teşekkür ederim. Mademki ““İtiraz” daima vardır” yeşil ışığını siz yaktınız, itiraz değilse bile benim çok hoşuma giden bazı formüllere dayanarak bir yanıt yazacağım.
Tiksindirici 1-2 satırlı TikTakTokİZM tıklatmalar alanı dışında, “sohbet diğerinin söylemediğidir” ya da “bu yolu tutanlar asla yorulmazlar, çünkü yol ve amaç aynı” ya da Yunus Emre’nin “ömrüm boyunca Allah’ı aradım, buldum, peki şimdi?” …
“Hayatta hiçbir zaman, hiçbir (…izm) kendiliğinden doğmaz.” lafınız beni yıllardır düşündüren ve edindiğim bilgilerle, insanla yaşam dünyası arasında aracılığı/arabuluculuğu* ele geçiren, kökeni 11’nci yüzyılda filizlenen, günümüzde Kapitalizm adı ile gönderme yapılan (…izm)’in ne olduğu sorusu.
*: Bence iki ayak üzerine kalkalı içinde bulunduğumuz kozmosu insan/doğa zıtlığına dayanmayan diğer anlama çeşitleri de var: Animizm, Totemizm ve Analogizm.
Tabii yanıtımı bu insan/doğa zıtlığı içinde yapacağım.
Hristiyan(izm)’den kurtulan tüccarlar yeni bir “…izm” temelini attılar. Sayısız eserler bunu diğer yerler ve medeniyetlerle kıyasladılar ama konu dışına çıkar ve iş sonsuz uzar diye değinmeyeceğim. 6 yüzyıl sonraki burjuva devrimleri, cennet vaatleri ile dolu ise de ve dediğiniz gibi ““İtiraz” daima vardır” (bazıları listede).
11’nci yüzyılda tüccarlar temel olan dünya görüşlerini, Kilise’ye rağmen ya da artık Kilise de diğer tüm toplum kurumları gibi emirleri altına girdiğinden, açıkladılar.
Dünya, veya bence Doğa ve İnsan’a, bakış alanından bazı örnekler:
Tüccarların odaklandığı alanlar: Laik okullar, Akılcılık, Coğrafya, Tarih, “Vulgar Languages” (Halk Dilleri), Yazı, Matematik, Ticari Manueller (şimdi medyada tıklattırmak ustalıkları?) ve hatta daha önce Saray’a sığınan yetenekli sanatçılara yardım… Ve benim açımdan Müslüman tüccarlarla son derece saygılı ilişkilerle onların aktardığı bilgilerden yararlanma. Çin ve daha önce Rusya’nın “alçak” Kapitalizmden öğrendikleri gibi.
Bence bu Kapitalizm denilen şeyin sonsuz sayıda iş ve işçi bulma kurumu oluşu dikkatten kaçmakta: Canlı cansız tüm varlıklarla ilgili faydalı, günümüz diliyle, enformasyon biriktirmek ve bu enformasyonları uygulamak. Örneğin uzay seyahatleri ve yeni koloniler bulma, genetik manipülasyonlarla ölümü yenme, çok daha etkili kontrol sistemler icat etmeler, çok daha etkili silahlarla etrafa korku yayma…henüz çok az bilinen okyanus tabanları ve “forest canopies”, hava-su kirliği ve tüm yaşamın sona erme olasılığından tutun medyada tıklatıcı arayan şarlatanlara kadar! Herkese iş ve işçilik yaratılmakta.
Şimdi de bir itiraf: Yazınızda en çok bana hitap eden ve en çok sevdiğim en sondaki “Gençlik yıllarımın çoğu kısmı:” ile başlar.
Belki de Medeniyet denilen hilkat garibesinin getirdiği en büyük zararı ya da zararlarından biri kişisel tecrübeleri küçültüp değersiz kılma. Artık bilgi sadece azınlıktan azınlığa, okul-medya ve benzeri aracılarla nesilden nesle geçtmekte. Hatta bu acı durum “kaçınılmaz ve doğal” gibi algılanmakta. Mesela bu sözüm ona anarşist sitede bile böyle bir facianın eleştirisini yapacağına insanın alçalmasıyla övünen bir büyük beyinli odun gururla büyük/orta/küçük beyinli hiyerarşik merdivene koydu.
Ne yazık sonsuz sevdiğim Blake’in “eğer beynindeki pislikleri temizlersen, her şeyi olduğu gibi, yani sonsuz görürsün!” lafı bile artık kendini aşağılayan ve bunun bilinciyle tam tersi, kendini dev aynasında gören biçarelerle dolu dünyada savunulmaz oldu.
Siz şanslısınız, bin bir türlü alçaklıkların daha henüz iliklerine işlememiş ama acısını çeken insanları tanımışsınız.
Ben bu sitede bir antropologun “sordum aranızda hanginiz en avcı, hepsi ‘ben’ dedi” alıntısını hayranlıkla aktardım. Bir TikTakTokçu “git onlarla yaşa!” dedi.
Bence bu sapıklıklar ve saplantılar bireycilik* aşılandıktan sonra büyük bir hızla gelişti.
*Not: Bence birey olmakla bireyci olmak çok farklı. Antropologlar ayırımı “individual (bölünmez)” ve “dividual (bölünür)” kelimelerle tanımlarlar. Dividual (Birey) kendini başkalarında görür. Zamanımızda en büyük çoğunluk olan individual (bireyci) kendini diğerlerinden tamamıyla farklı görür.
“Cevab veremedi 02 Mart” “Neden ilkel bir hayat yaşamayı savunduğunuz halde ilkel bir hayat yaşamıyorsunuz?”
İnsan ancak bu kadar gocunmuş olur ve aklını kaybeder. Diğer gocunan faşist ruhlulara cevap verdim ama siz çok, ölçü aşan aptalca bir soru sormuşsunuz. Belki aşağılık hisleri yerine aklını kullanır ve utanır diye cevap vermedim.
Basit bir örnek: Şu an çok sayıda sefillik içinde olan insanlar daha rahat bir yaşama varmak için kendi ve çocuklarının hayatını göze alıp denizlerde ölmekte. Bu beni üzdüğü gibi bu sitede bile bir zamanlar Marksist-Leninist şimdi Atatürk gibi daima Batı’ya bakan bir ilerici anarşist olan da buna dayanamadığından nedenleri aradı ve eleştirisini yaptı. Benim de belki nedenlerini arayıp yaşamla aramıza girenin Medeniyet denilen nesnede bulduğumu düşünemeyecek kadar sonsuz hödük ve sonsuz cahilsiniz!
Ama belki acele edip o çok büyük ve çok ünlü ve çok büyük beyinli anarşist de benim bu eleştirimden aşağılık duygularına düşmüştür diye ona yaltakçılık yapmış olabilirsiniz. Medenilerde sapıklığın çok yaygın bir ruh bozukluğu olduğu meşhurdur.
Eğer saçmalayıp ne kadar kara cahil olduğunuzu sergilemektense onun “Vikipedi Gün Zileli” sayfasındaki anarşist yoldaşlarının listesine bir göz atarsanız, listede John Zerzan adlı birini bulursunuz. O sadece ilkelci olmakla kalmaz benden çok daha vahim ithamlarda bulunur. Örneğin sayılar ve sembolik iletişim ki dil en önemli bir sembolik iletişim aracıdır, insanı sizin gibi silikliğe, hiçliğe, akıl hastası olmaya sürüklediğini savunur. Ve eğer iyi hatırlıyorsam sizin bu İLERİCİLİK ANARŞİSTLİK SATANLARI pek sevmez. Zavallı, bu ilerici anarşist gibi ruhunu değil, kanını satardı geçinmek için. Ama o benden çok daha insaflı bir insan senin gibileri affederdi.
Söyleyin sayın büyük ilerici lideriniz anarşist kaldırsın John Zerzan’ın adını yoldaşları listesinden.
“Fatma Nur Çelik” isminde 3 kadının, bu ülke tarihinde öldürülmüş olması ve üçünün de aynı isme sahip olması, üçünün de aynı sonla hayatının bitmesini nasıl açıklayabiliriz?
2012 yılında üniversite öğrencisi “Fatma Nur Çelik”, tecavüz edildikten sonra katledildi.
2026 yılında bir tarikat şeyhi tarafından tecavüze uğrayan kızının hakkını aramak için adalet mücadelesi başlatan “Fatma Nur Çelik” ve kızı Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu.
2026 yılında bir lise öğrencisi tarafından bıçaklanan biyoloji öğretmeni “Fatma Nur Çelik”in hayatının sonu da aynı oldu.
Bunları nasıl izah edeceğiz?
Fatih Altaylı niye hiç konuşmuyor?
• “Sözün Düşüşü”
• “The Humiliation of the Word” (1985)
“Modernite”nin tarihi; “söz”ün (veya “kelam”ın) fiilen düşüşünün, kıymetsizleştirilmesinin de tarihidir.
Modern bilimin, tekniğin ve kapitalizmin (paranın ve iktidarın) çağı “imaj”ın (veya “görselliğin”) “söz”e, “kulağa” üstün geldiği çağdır; “Nietzsche”ci tabirle ifade edersek “nihilistik bir çağ”.
Günümüzde insanî varoluşun anlamı “söz”ün (ve “anlam”ın) düşüşüyle eş anlı olarak indirgenmiştir, daraltılmıştır.
“Jacques Ellul”; “dil”in, insanî varoluşun temelinde yer aldığını izah ediyor, ve çerçeveyi bireyden toplum ve devlete doğru genişleterek modern toplumsal ve politik sorunların kaynağı durumundaki zihinsel kırılmaları da mercek altına alıyor. Dolayısıyla; “Sözün Düşüşü” yalnızca dil, felsefe ve teolojiyle değil, aynı zamanda sosyal bilimlerle de ilgili bir kitap.
“Jacques Ellul”, söz (işitsel) ile imaj (görsel) arasındaki dikotominin modern dönemde imaj (görsel) lehine nasıl yeniden kurulduğunu ifşa ederken benzeri bir hataya düşmüyor ve her birinin yerini ve hakkını teslim edip “söz” ile “imaj” arasında kaybedilmiş “denge”yi bulmak için soruşturmayı “İlk ve Ortaçağ”a kadar genişletiyor; diyalektiği (refleksiyonu) sonuna kadar götürüyor. “Söz”ün (“dil”in) yine dil hakkındaki kimi modern teorilerle ve bizatihi konuşma ve yazıyla “tüketilmesini” eleştiriyor; konuşma ve yazının suistimalini, konuşma ve yazı “enflasyonu” yoluyla “söz”ün “devalüe (de-value)” edilmesine işaret ediyor.
“Jacques Ellul”ün düşüncesinde hâkim olan, “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki diyalektiktir. Bu durumda; “gerçeklik” imaj alanında, “hakikat & inanç” ise söz alanında ikâmet eder. “Söz”, “insanın özgürlüğü”nün gerçekleştiği yegâne alandır. “Sözün Düşüşü”; “söz”ün (“dil”in) kurtarılmasına ve “nihilizmin aşılması”na adanmış bir kitaptır.
“Söz”ün kurtuluşu, insanın da kurtuluşudur.
________________________________________________________
“Simülakrlar ve Simülasyon”
Jean Baudrillard (1981)
20. yüzyılın önemli, iddialı çıkışlarından biri kuşkusuz Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kuramıdır.
Baudrillard, radikal ve ayrıksı düşünceleriyle “Batı toplumu”ndan yayılan krizi haber verir. Baudrillard’a göre bugünkü sistemi kavramak için dolaşıma sürülen tezler; “hiçlik” çukurunda birer birer erimeye mahkûmdurlar. İşlenen bu kusursuz cinayeti araştırmaya başladığımızda; iletişim, sinema, reklam veya mimarlık alanlarında “gerçek” ve “hakikat” düzeneklerinin birbirleriyle nasıl yer değiştirdiğine dikkat etmemiz gerekir. Bir resmin “taklidi”, bir eserin “yorumu”, veya tarihî bir binanın “kopyası”; tüm aurasını yitirerek aslının yerine geçebilmektedir. Artık her türden sanatsal kaygı, hakikat arayışı ve iletişim tarzı “tüketilmek için” vardır; iletişim araçları iletişimsizliğin mükemmel bir ispatını sergilerler. Örnek olarak: Belgeseller anımsamaktan çok unutturmak için vardır, derinden kaynayan her bir anlam parçacığı içeriğinden boşaltılıp “medya” adlı devasa boşlukta “simüle” edilir. Tüm olup bitenlerin yansıdığı “ekranlar”da herşey gizlenir, üzeri kapatılır. Ve kitleler, iletişim araçlarına sarılarak; modern bir kurban töreninin ritüellerini söz birliği etmişçesine mükemmelen yerine getirirler.
Baudrillard bilinenin aksine, çözümlemelerinde postmodern bir söyleme başvurmaz. (Kitabın çevirmeni) Oğuz Adanır’ın tanımlamasıyla aktarırsak; Baudrillard “postmodern bir düşünür değildir!” Çünkü bu kitapta da görüleceği üzere; simülasyon evreninin “dünya görüşü” tarihsel sürecin bir halkasıdır, fakat son halkasını oluşturmaz.
• Kendisine sormuşlar:
“Ne pahasına olursa olsun Batı’nın moralini bozmaya devam edecek misiniz?”
• Baudrillard cevap vermiş:
“Batı tarihinin temel yapı taşı; moral bozukluğudur.” Bunu ben uydurmadım. “Yeni duygusal düzen”; yani kurbanlardan oluşan duyarsızlık, pişmanlık üzerine oturmuş olan toplum, sanayi devrimi ve kolonizasyon gibi sonuçlara yol açmış 19. yüzyıla ait “anlam bunalımının bir uzantısı”dır, ve bizim uzun 20. yüzyılımız boyunca da sürüp gitmiştir.
• “Kamusal İnsanın Çöküşü”
• “The Fall of Public Man” (1977)
Kendi alanlarında çığır açan, onlarla hesaplaşmadan yeni bir şey söylemenin zor olduğu bazı kitaplar vardır.
Sosyolog “Richard Sennett”ın yazdığı, düşünce tarihinin başyapıtlarından biri olan “Kamusal İnsanın Çöküşü” adlı kitabı böylesi bir kitaptır: Tarihten sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye muntazam bir yapıttır.
Sennett, bu kitabında özgünlük ve entelektüel derinlikle dengesizliğin yol açtığı sorunları inceliyor. Yaptığı araştırmalara göre; hayatın, aile ve yakın dostlar dışındaki parçası olan “kamusal hayat” bir zamanlar “hayat dolu”ydu ve kişiler için çok önemliydi. “Yabancı”larla duygusal bağlar kurarak insanın “oyun yeteneği”ni çoğaltan, toplumsallaşmasını sağlayan bir kamusallık vardı. Bütünlüklü ifadesini 18. yüzyıl Avrupa şehirlerinde bulan bu “kamusallık” zaman geçtikçe ağırlığını yitirerek yerini “özel hayat”a bıraktı. “Kamusal hayat” artık salt “özel hayat”ın gerektirdiği karşılıklı çıkar ilişkilerinin şart koştuğu orana indirgendi, yani “kamusal hayat”ın yüzyıllardır bilinen anlamı yok edildi. Sennett, bugün, tanımadığımız ama aynı şehirde yaşadığımız insanlarla kurulacak çok boyutlu ilişki ve paylaşımlardan yoksun kaldığımızı söylüyor, ve şu soruları soruyor:
• “Yabancı”, nasıl tehdit edici bir unsura dönüştürüldü? (“Donald Trump”, “Nigel Farage” ve “I.C.E.”ın yarattığı yankılar)
• “Sessiz kalarak (itiraz etmeyerek, uysal koyun olarak) seyretmek”; kamusal hayatın tek yolu hâline nasıl geldi?
• “Yalnız kalmak, tekbaşınalığa mahkûm edilmek”; bir hak olarak nasıl oluştu?
• “Özel hayat” ilgi odağı hâline nasıl geldi?
• Politikacıları neden yaptıklarına ve programlarına bakarak değil de, kişisel özelliklerine göre değerlendiriyoruz?
• Evlerimize özen gösterdiğimiz hâlde, sokaklarımız neden pis?
Sennett; “kamusal alanlar”ın yaşanan, canlı mekânlar olmaktan çıkıp, sadece önünden hızlıca gelip-geçilen yerlere dönüşmesiyle yüreklerimizi sevgili ve dostlarımızın dışında kimseye açamadığımızı, özel hayatına kapanan kişiliklerimizin giderek güdükleştiğini, başka insanlarla “oyun oynama yeteneğimiz”i yitirmemizin bizi nasıl eksilttiğini tarihsel ve toplumsal bir perspektifle açıklıyor.
Bu süreci; “Honore de Balzac”ın ve “Denis Diderot”nun yazılarına, “Niccolo Paganini”nin ve “Franz Liszt”in müziğine, tiyatro ve izleyicinin davranışlarına, mimariye, “Alfred Dreyfus olayı”na ve “Richard Nixon”ın kariyerine, özel ve kamusal hayatın konuşma ve giyim biçimleri gibi gündelik örneklerine bakarak anlatıyor. Modernlikle birlikte özel hayatına tutsak olan insanın kamudaki sessizliğini, yalnızlığını; “yaşayan değil seyreden bir insan hâline dönüşme tarihi”ni inceliyor.
Sennett, bütün bunlara rağmen umutsuzluğa kapılmıyor. Yitik bir kamusal cenneti hayal etmek yerine, kişilerin yakın dostları arasındaki kadar rahat ve güvenli olduğu, “oyuna önem verdiği”, nezaketi elden bırakmadığı bir ortamda, şüpheyi azaltmamız gerektiğini hepimize hatırlatarak “ötekini tanıma”nın imkânlarını araştırıyor.
Sokakta “öteki”ne “merhaba” demek isteyenler için…
• “Gelecekteki İlkel”
• “Future Primitive and Other Essays”
(İlk yayın tarihi: 1994
Güncellenmiş yayın tarihi: 2000)
İnsanlık binlerce kuşak boyunca hiyerarşi ve tahakküm olmaksızın yaşadı. Bu bütünlük dönemi hakkında artık daha belirgin bir tabloya sahibiz, ve bugünkü hesaplaşma için o unutulmuş yaşamın yansımalarından yararlanabiliriz.
İnsanın kendisini ve etrafındaki her şeyi yok etmekte sergilediği inanılmaz yaratıcılık, medyadan saat başı akan haberlerle çeşitlendikçe soruyoruz; yanlışı nerede, ne zaman, nasıl yaptık?
İnsan denilen canlı türü, nasıl oldu da; kendi yaşamını, dünyayı, hâttâ yavaş yavaş uzayı ve diğer gezegenleri cehenneme çeviren bir varlığa dönüştü?
Kısa bir süre önce bilgisayar sistemlerinde baş gösteren “2000 yılına geçiş problemi (Y2K)” ve tamamen iç içe geçerek globalleşmiş bir ekonomik sistemin kırılganlığı, karşı karşıya olduğumuz canavarın aslında zannettiğimiz kadar güçlü olmadığını birdenbire gözler önüne sermektedir.
Her şeyin ortaya sürüleceği, ve koca bir dünyanın kazanılacağı, muazzam ve nihaî bir hesaplaşma anına yaklaşmakta olduğumuza inanıyorum.
John Zerzan
(Şubat 2000)
• “Ohlonilerin Yolu”
• “The Ohlone Way: Indian Life in the San Francisco-Monterey Bay Area” (1978)
Malcolm Margolin
(1940 – 2025)
Yakın denilecek bir zamana kadar yaşam tarzları değişmeden hayatta kalan, uygarlık öncesi özgün topluluklardan biriydi “Ohloniler”.
Hiçbir şey ekip biçmediler.
Hiçbir hayvanı evcilleştirmediler.
“Tarım”, “yerleşik yaşam”, “tarih”, “zaman” gibi kavramlardan kendi hayatlarına yansımış hiçbir iz yok.
Her ihtiyaçları için kullandıkları hünerle örülmüş türlü türlü sepetleri, kamış ve ağaç dallarından yaptıkları kulübeleri, ve yine sazlardan yaptıkları sandallardan başka hiçbir dünya malına sahip değillerdi.
“Monterey Körfezi” kıyısında huzur, sükûnet ve kim bilir kaç yüz nesildir kendi bildikleri gibi yaşamaktaydılar…
Ta ki bir gün; ellerinde tuhaf demir aletleri (kılıç) ve tuhaf kıyafetleriyle (zırh) kendilerine hiç benzemeyen bir grup atlı adam köylerine gelene dek!
Güçlü bir yönetimi uygarlığın mihenk taşı olarak gören bu tuhaf ziyaretçilere göre; “Ohloniler” bir tür “anarşi hâli”nde yaşıyorlardı…
“Tercih”ten doğan kötücüllük bitmez.
Kötücüllük, insanın karşısındakini insan olarak görmeyi bilinçli ya da bilinçsiz askıya almasıdır.
1974’te New York’da çekildiği iddia edilen bir fotoğraf var; zengin görünümlü bir adam şoförüne arabayı kenara çekmesini söyler, zengin adam arabasından iner, ve kaldırımın üzerinde uyuyan bir evsizin üzerine iş*emeye başlar.
Bu fotoğrafın gerçek mi / sahte mi olduğu yıllardır tartışılır, ama mesele bu değil.
Mesele şu:
“İnsan”; kötülüğü kasıtlı olarak mı yapar? / kasıtlı olmadan mı yapar?
Çünkü insan, saptırıcı veya kışkırtıcı olabilir; ama “pür-ü-pak (tertemiz)” değildir!
Her halükarda, kendi yaptığında bir kötülük görmemek belli ki insana özgü.
Yakın bir zamanda “kişiye özel tedavi anlayışı” sağlıkta önemli bir yaklaşım olarak övgüyle karşılanmışken, “Venezuela”dan sonra “İran”da bu kez “kişiye özel ölüm saldırıları”nın başladığı ilk gün, televizyonda bir konuşmacı “İran -Trump’ın dediğini yaparak- onu vuracağını gördü” diyordu.
İlk körfez savaşının (1990-91) televizyon ekranlarında bir futbol maçı gibi naklen izlenmesinden beri böyle şeylere artık epey alışıldığından, doğrusu pek de endişeli bir hâlde değildi o uzman konuşmacı!
İran’ın “gördüğünü” bir kenara bırakalım.
Acaba o “uzmanın” kendisi ve dünyanın bütün insanları, dün bir kez daha neyi görmüştü?
Biliyoruz ki; gerçek olmadığı bal gibi biline biline öne sürülmüş “iki kelimelik bir yalandan gerekçe”, milyonlarca insanın ölümüne yol açan büyük bir kötülük olabiliyor!
Immanuel Kant; kötülüğü, “insanın içindeki ahlâk yasasına rağmen eylemde bulunması” olarak düşünür.
Yani; kişi doğruyu bilir, ama yine de çıkarını seçer.
Burada kötücüllük; cehaletten değil, “tercihten” doğar.
Kötülük, reddedilemez bir biçimde bu dünyanın en eski gerçeğidir.
Çocuk katliamlarının,
Okul bombalamaların,
Gözü dönmüş tabiat kıyımlarının,
Kan donduran çocuk çetesi cinayetlerinin sıradan hâle geldiği bir dünyada, “kötücüllüğün artışı” en aydınlanmış kişinin bile siyaset açıklamalarını aşabilir.
İnsanlığın onbinlerce yıldır kötülüğü hissedip onunla cebelleşilmesine rağmen,
Dinlerin, ahlâkın, yasaların ve öğretilerin varlığını sürdürmesine rağmen,
Eğer bugün hâlâ “sorumluluk” denilen mevhumu açıkça sorgulayamıyorsak, tersine, artan belirsizlik “kötücüllüğe” alan açıyorsa;
“İnsan” gerçekten değişiyor mu, yoksa binlerce yılın sonunda daha sofistike bir karanlıkta gittikçe çoraklaşıyor mu?!
Kötücüllük, insanın karşısındakini insan olarak görmeyi bilinçli ya da bilinçsiz askıya almasıdır.
Eğer kötücüllüğü böyle tanımlıyorsak, o zaman şunu da dürüstçe kabul etmek gerekiyor: Hepimiz bu askıya alma kapasitesine sahibiz. Ama bu, hepimizin birer iblis olduğu anlamına da gelmez.
Bu askıya alma anı; utancın kaybolduğu, sorumluluğun dağıldığı, “Biz ne yapabiliriz ki”nin başladığı andır!
O anı korkunç yapan şey, şeytanî bir bilinç değil; “düşünmeme, ama rıza gösterme ve kapılıp gitme hâli”dir!
Bu, şu demek:
İblis olmak için boynuz gerekmez.
Yeter ki “düşünmeyi askıya al”!
“Kulağına üflenen ile, sana verilen yön ile” hayatına devam et!
Ama hepimiz düşünebilme kapasitesine de sahibiz! “Neoliberal zihniyet”in en incelikli yanı; acımasız bir sisteme ilişmeyen, onun değiştirilmesine sessiz kalan, bundan rahatsızlık duymamasını içine sindiren kişiye, gene de “iyi insan olma hissi”ni verebilmesiydi. İnternetteki bir alışveriş sitesi üzerinden bir ürün satın alarak, instagram’da bir fotoğraf paylaşarak, arada günlük akış dışında hoş bir şey yaparak, bir doğru cümleyi copy/paste yaparak kendimizi iyi hisseder hâle getirildik!
Ama bütün bunları yaparak; “sahtekârca iyi hissetmek” ile “hakikaten iyi olmak” arasındaki mesafe kapanmıyor!
“Geri dönüştürülebilir (recycling) bir petşişe kullanmak”, “organik ürün almak”, twitter’da doğru “hashtag”i yazmak…
Bunlar kötü şeyler değil. Ama insanın içindeki “sorumluluk boşluğu”nu doldurmaz!
Sahte davranışlarınızı görünür kılabilirsiniz; ama asıl karakteriniz (belki de karaktersizliğiniz!) dışarıya görünmeden içinizde yıllarca kalabilir!
Uzun yıllar orada-burada “kendini görünür yapmaya uğraşarak”, ülkenin ve dünyanın geleceği için pembe tahminler yazıp-çizenler, teknolojiyi “nesne” değil “özne” yaparak “yeni çağ devrimleri”, “ulu dönüşümler” bekleyenler, bunların tümü birer birer çok şişirilmiş lastik gibi foslayınca; o yolda ısrarla yedek konum aramaya devam eden bir takım insan, aç kalınca elde-avuçtaki son ekmek kırıntılarına saldıranlar gibi yapabilirler!
Ama burnumuzun dibinde bir savaş patlamaktayken, lütfen artık laf sallamaktan vazgeçsinler!
Az önce bahsettiğim takımın en belirgin bir özelliği; “başkasından rol çalma cevvalliği ve özeleştiri yoksunluğu”!
Geçtim pembe ufukları, önümüzde kapkara bir bela var!
İşi bu raddelere getiren “iki kelimelik sahte gerekçe”, çivisi çıkan bu sistemden vazgeçilmesine yönelik bir arzu kırıntısı bile olmadığına göre; kötücül göz kararması bir savaşı “yakarım, Roma’yı da yakarım” yayılma çılgınlığına getirebilecekken, o arkadaşlar, o takımlar artık gölge etmesinler, yeter!
(3 Mart 2026)
Bülent Korman
(“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
“Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
“Oğuz Atay”ın yakın dostu,
Kıdemli denizci)
Büyük saati kim bozdu ve kim tamir edecek?
Bir ara, kimileri, saatin tamiri için kendisinden daha akıllı olabileceğini kabul ettiği “yapay zekâ”yı bekliyordu! Benim bile bu düşünceyi ilginç bulduğum olmuştu. Artık o kadar emin değilim!
Tarihin dev saatinin fena hâlde bozulduğu zamanlarda yaşıyoruz. Artık doğruyu göstermiyor.
Baksanıza dünyanın durumuna: O saate göre olması gerekenler olmuyor, ama olmaması gerekenler bol bol oluyor.
O yüzden pek çok şeyi anlamakta ve açıklamakta zorluk çekiyoruz. Yalnızca Donald Trump’ın son yaptıklarından söz etmiyorum!
Sanki tarih boyunca öğrenilmiş bütün temel “doğrular” askıya alınmış. “İptal edilmiş” demiyorum. “Askıda”.
Evet, büyük saat bozuk! Ve daha da bozuluyor.
Umarım saatlerin yeniden ayarlanacağı “büyük harp” sonrası beklenmiyordur… Bu kez bir “sonrası” olmayabilir çünkü!
Büyük gökbilimciler, uzayda şimdiye kadar başka canlılara rastlanmasa da soyu tükenmiş canlı türlerinin izleri olabilir diyorlar. Bu işin şakası yok!
Saat nasıl bozuldu?
Bir örnek: Kimi zaman galiba “sihirbazın çırağı” gibi birileri orasını burasını kurcalayarak bozdu ve nasıl tamir edeceğini bilmiyor diye düşünüyorum.
Saat eskiden de tam doğru değildi. “Aydınlanma” süreci yarım bin yıllık bir saat tamiriydi. Bilim hurafeyi kovuyor, insana salt insan olduğu için saygı duymayı baş değer ilan ediyordu. “Özgürlük”, “demokrasi”, “eşitlik” ve “adalet” onun türevleriydi. Tarihin yelkovanının hep daha iyi ve doğruyu göstereceğine inanılıyordu. Geri dönülmez “ilerleme” insanlığı altın bir çağa götürmekteydi!
O artık zayıf değildi, emrinde gücüne güç katan teknolojiler vardı: Buhar, elektrik, bilgisayar, internet…
Müthiş şeyler… Gelin görün ki, büyük alarm da orada çalmaya başladı.
“Dijital Tufan” adlı kitabımda bunu “devrim evrimi geçti” şeklinde sloganlaştırmıştım. Teknolojik devrim büyük bir sıçrama yapmış, insanın evrime göre binlerce yıllık geçmişte oluşmuş enformasyon işleme kapasitesini aşıp geçmişti.
Evrilmiş insan, henüz “homo super communicatus” olmaya hazır değildi.
Büyük çatışkıyı görüyor musunuz? Homo sapiens “bir anda” her yerle iletişim kurma yetisini elde etmiş, ama beyninin işleme kapasitesi eskisi gibi, yani sınırlı.
“Teknolojik devrim” on yıllarda gerçekleşmişti, “duyusal evrim” ise bin yıllar gerektiriyordu…
21. yüzyılda üçüncü on yılında bu çatışkının etkilerini, yansımasını, ürkütücü sonuçlarını her yerde görmekteyiz. Amansız “enformasyon gürültüsü” ortasında, “algoritmalarla uyuşturulmuş kitleler” için doğru ile yanlış eşitlenmiş, hâttâ doğrunun karşısına dikilmiş durumda. “Yanlış” unutulalı epey oldu!
Ekonomik ve siyasal düzen (“Neoliberal Kapitalist” sistem); bu çarpık durumun sürmesi ve daha da kötüleşmesi için siyasete ağırlığını koyuyor, “anti-iletişim tayfası”nın cephesini besliyor, bozulan saatin düzelmemesi için olası tamircilere karşı savaş açıyor.
Beklemek bir seçenek değil. “İnsanlığın” etkin müdahalesine ihtiyaç var!
Bu müdahaleyi kim nasıl yapacak? İnsanlık adına kim konuşacak?
Bu yaşamsal soruya şu an cevap veremiyoruz.
Bir ara, kimileri, saatin tamiri için kendisinden daha akıllı olabileceğini kabul ettiği “yapay zekâ”yı bekliyordu! Benim bile bu düşünceyi ilginç bulduğum olmuştu. Artık o kadar emin değilim!
(3 Mart 2026)
Halûk Şahin
(Gazeteci, yazar, akademisyen)
Kim kime füze fırlatıyor belli değil!
Savaş sadece askerî anlamda devam etmiyor; beyinlerde, akıllarda, kafalarda devam eden “manipülasyon savaşı” da var…
Mertlik zaten yoktu, şimdi insan da yok, son…
Önce gülelim.
Bir genç turist ağıt duvarı karşısındaki bir otel penceresinden aynı adamın her gün, sabah, öğle, akşam gelip dua ettiğini görür. Nihayet dayanamaz, iner, adama sorar. Adam dualarını izah eder:
– Sabah çoluk çocuğumun gelecekte iyi bir hayat yaşamaları için,
– Öğle bu ülkede insanların barış ve sevgi içinde yaşamaları için,
– Akşam dünyada bütün ülkelerin kardeşçe yaşamaları için dua ediyorum.
Ama biliyor musun oğlum, sanki duvara konuşuyorum.
İnşallah son moda olan DEMOKRASİ çığırtkanlığı yapan bu sitede çoğunluk olan TikTakTokçulardan biri gocunup bana “neden bizim gibi duvarlarla konuşacağına…” diyerek saldırmaz.
Ben bu fıkrayı anlatmakla aynaya bakıp kendimi Allah, God, Yahve, Buda, Zerdüş, Atatürk, Karl Marks, Lenin, Mao, İlerici Anarşistler ve benzeri EVRENSEL, KOZMİK, BÜTÜN İNSANLIĞIN KURTULUŞUNU müjdeleyenlerden biri gözleriyle görmedim.
Bu sitede kendilerini, başta ilerici anarşist, öyle görenler tarihte ve şimdi sayısızlar. En büyük avantajları da en son medya modalarının akıl almaz bir hızla ürettiği kara cahillik.
Basit örnekler:
– (Nisan24) medya gazetesi köşe (dönme) analizi yapan kurtuluş bulmuştu:
” Özgürlük Partisi’ne İhtiyaç Var”. Bilmem gerekir mi? Şüphesiz bu da “…TOPLUMSAL” olacak.
– (Mayıs 2024) aynı kişi doğayı ve insanı harabeye çevirenleri savunan alçaklar alçağı Anarko Kapitalist ile sidik yarıştırmaya girer ve İNSANLIK (yine o meşhur İNSANLIK çıktı karşımıza) adına TÜM DOĞANIN TOPLUMSAL MÜLKİYETİ olmasını savunur. Bir defa Marksist-Leninist-Maoist daima Marksist-Leninist-Maoist! Tabii aynı kişi medyada satış ambalajını değiştirmeyi iyi bilen bir esnaf!
Maalesef “‘Jacques Ellul’ ve ‘Jean Baudrillard’ dostluğu” dan “‘Fredy Perlman’ ve ‘John Zerzan’ Dostluğu”na kadar ve sonsuz çok özellikle “Kötülük nasıl doğar?” ve “Büyük saati kim bozdu?” yorumlarını tek tek cevaplandıramam. Sadece, kişi olarak Perlman ile Zerzan, yorum olarak da “Ohlonilerin Yolu 05 Mart 2026” hariç, diğer yorumlarda kendine aynada bakıp tüm İNSANLIĞI görme ile ilgili bazı şeyler söyleyeceğim.
Aslında Fredy Perlman çok daha güzel söyledi: “Kafeste olanlar var, kafes dışında olanlar var. Büyük Beyinli olanlar ise kafesin nasıl yapıldığını anlatan sosyal mühendisler.”
Bu büyük beyinliler bilim-teknoloji-endüstri devriminden sonra, maşallah, mantar gibi üssel arttılar.
Bunlar, dünyayı ve insanları kafese alıp harabeye çeviren en büyük beyinli olan politikacı-bankacı-sanayicilere yaltakçılık eden, önlerinde secdeye varanlar; daha az büyük beyinli DOĞA ADEM-HAVVA EMEKÇİSİ, faydalı enayiler. Diğer yararlı enayiler DOĞA ADEM-HAVVA EMEKÇİLERİNİ taklit ederek kafesteki insanlara kafesin nasıl yapıldığını anlatan İNSAN BİLİM-TEKNİSYENLERİ. Doğrusu bunlar gerçekten büyük beyinli ama şahsiyetsiz ve silik ruhlular. Büyük beyinliler merdiveninde bir basamak aşağıda büyük beyinli ayak askerleri olan sağ/sol devrimciler gelir. Bunlar bir basamak üzerinden aşağıya atılan meşhur teori/praksis emziğini emenler.
Bir basit gözlem ve basit örnek.
Modern bilim-teknik ile etrafın cin, peri, cennet, cehennem, günah, melek, şeytan karanlık dünyasından çıkıp doğayı ve insanı laik aydınlıkta görmeye kavuşulur. Birçok çok büyük beyinli filozoflar “peki şimdi ne var ne yok” avcılığına çıkarlar. Kant bunlardan biri ve dürüstlüğüne hayran olsam da iyilik/kötülüğü soyut ya da “evrensel” İNSANDA (yine o meşhur İNSAN çıktı karşımıza) da aramasına katılmıyorum.
Ben Zerdüş-Nietzsche’yi çok daha tercih ederim:
“Devlet olmayan toplumda yaşayanlar devletin ne olduğu anlamazlar. Devlete kem gözle bakarlar; Devleti törelere karşı işlenmiş bir suç görür Devlet’ten nefret ederler.
Böyle toplum iyilik/kötülük dilini kendi gelenekleri, kendi kuralları, kendi tecrübelerine özgü yaratır, komşusu onu anlamaz. Fakat devlet bütün iyilik/ kötülük dilleriyle yalan söyler.”
Not: Ben asla Kant gibi asil ruhlu bir insanın bilerek bu Devlet denilen mahlukun alçaklığına katılacağını ima bile etmem ama devrimciliği kendilerine meslek edenlerin İNSANLARI ya da, daha “politically correct”, EMEKÇİLERİ KURTARMA laklaklarıyla her türlü alçaklıklara inandıklarını şimdi bile görüyorum. Ne var ki, Kant yaşadığı zamanın Avrupalı İNSANINI evrenin merkezinde görür tüm insanlar adına konuşur.
Çok daha vahim olan bir şey daha var: Bilim-teknik ile aydınlanan dünyada “evrensellik” büyük bir sorundu. Modern Bilim-Teknikte sadece ve sadece (yaltakçılık edilen Saray mensubu TEKLER gibi) TEKLER var. Evrenselliğe (genelleştirmeye) ancak tümevarım ilkesi (dikenli yolu) ile varılırdı.
Mesela, evrenseller paylaşılan özelliklerin (örneğin, “insanlık”) nesnelerden bağımsız gerçek varlıklar mı, yoksa sadece isimler mi falan filan büyük beyinli tartışmaları. GÜCÜ elinde tutanların yaltakçıları için bunlar boş laflar.
Eğer başa dönersem, ayıpları tüm İNSANLARA yükleme 8-10 bin yıllık köleliği 6 milyon, 2 milyon ya da akıllı-akıllı çok akıllı son 300 bin yılda bile geçerli olmayan bir GENELLEŞTİRME kılıfına sokmada aynada kendini görmektense her şeyi DEVE çeviren DEV aynasındaki TÜM İNSANLARI görmektir.
Çıkış:
– Jacques Ellul, Jean Baudrillard, Marshall McLuhan benzerleri gibi dürüst olan bir avuç düşünürlerden içinde bulunduğumuz bataklık hakkında öğrendiklerim yanında ben “pipsqueak”im. Gerçi Kant’ın ünlü lafı “hayatta en önemli şey özgür olmak” lafına “herkes özgür olmazsa ben özgür olamam” cevabı şahane ve dürüst olmada da geçerlidir.
– Richard Sennett’i tanımıyorum, Fredy Perlman canım gibi sevdiğim bir arkadaşım. John Zerzan ile tanışma fırsatım olmadı ama eserlerini hayranlıkla okudum.
– “Kötülük nasıl doğar” yorumu çok güzel bir eleştiri içermekte. Ben sadece genelleştirme üzerine fikrimi beyan etmek istedim. İlkeller arasında “trickster” adlı bir (…hem kahraman hem de kötü adam, hem yaratıcı hem de yıkıcı… toplumsal normlara meydan okuyan…) şahsiyet var. Medeniler tarihindeki dinlere şeytan olarak girer. Türkiye, Orta Doğu, Balkan ve Kuzey Afrika’da Nasreddin Hoca; Eski Ahit’te Eyüp ve iyi/kötü ayıklaması, perde oyununda
Karagöz… İlkellerde iyi/kötü ayrılamaz, sadece uzak durmaya çalışılır ve çocuklara öyle aşılanır. Medenilerde tam tersi aşılanır: “trickster” gibi olun! Şahane Blake “cennetle cehennemin evliliği” şiiri ile simgeler ve Newton’nu Saray’a dalkavukluk eden bir teknisyen gibi ölçüp biçerken canlandırır. Diğer yanda da Âşık Mahzuni Şerif “İnsan kıymeti ölçülmez parada pulda” der. İnşallah bu siteyi dolduran büyük beyinli TikTakTokçular “hem internetten yaralanıyorsun hem de beğenmiyorsun” diye beni azarlamazlar.
Bence zamanımıza egemen olan bu Nihilist ve Faşist ruhlu TikTakTokçulara hoş görü gösterme ilerici anarşistin en son taktığı DEMOKRASİ maskesinden başka bir şey değil. Şu an Medyada en fazla takılan MASKE ve en fazla çiğnenen sakız bu. Tabii Medya artistliği etmek için her şeye hazır ve nazır ilerici anarşist bu fırsatı asla kaçırmaz.
ÇOK ÖNEMLİ BİR NOT: Yorumlarla ilgili yazdıklarım bilinçli bir eleştiri içermemekte ve eğer söylediklerimde eksiklik/yanlışlık…bulursanız, bir iki satır ya da pis pis sırıtan bir emoji ile cevaplar da dahil, seve seve okurum.
Günaydın “At izi ile it izi birbirine karıştı! 05 Mart 2026”
En az 3-4 yüzyıldır, en çok 7-10 bin yıllık doğa ve insan kırımından habersiz kara cahil!
Galiba en azından Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını ne de yüzlerce milyonların kıyımdan geçirildiğini duymamış hala emzik emen bir bebeksiniz. Ya da ki bu bence asıl neden, utanmazlığınız ışık yıllarını aşmadan utanç bile duymayacak kadar insanlıktan çıkmışsınız
Kısacası, hödüklere yakışır mükemmel bir mantık: Siz artık insan değilsiniz, o halde, şimdi insan da yok!
Neden size daha çok yakışan televizyon ya da sosyal medya da eğlence bulup size benzeri hödüklerle geyik sohbeti yapmıyorsunuz?
Sırası gelmişken hatırlatayım: Böyle faşist ruhlular üssel artmakta!
pipsqueak, konuyu tamamen yanlış anlamışsın.
“At izi ile it izi birbirine karıştı!” senin için yazılmadı.
“İsrail & ABD” vs. “İran” savaşında atılan füzelerle ilgili, ve “manipülasyon savaşı” ile ilgili yazıldı.
Her şeyden nem kapar bir yapın var, her şey sana söyleniyormuş gibi algılıyorsun pipsqueak…