Arif Dirlik’in Anarchism in the Chinese Revolution (University of California
Press, 1991)kitabından özetleyerek çeviren Gün Zileli
Ortaya çıktığı 1905 yılından, bir hareket olarak ortadan kalktığı 1930 yılına kadar (1920’lerde giderek zayıflamasına ve 1920’lerin sonlarında ideolojik ve pratik hâkimiyeti komünistlere kaptırmasına rağmen) süren 25 yıllık dönemde, Çin anarşizmi, Çin radikal ve devrimci hareketinde ana akım oldu. 1919-1925 arasında, bazzıları kısa ömürlü de olsa, Çin’de doksan iki anarşist örgüt kuruldu ve faaliyet gösterdi. 1920-21 yıllarına kadar, Çin’de “Marxist sol”un varlığı söz konusu bile değildi. 1920’ye kadar Çin aydınları (Çen Tu-siyu gibi daha sonra Komünist Partisi’nin kurucusu olanları da dahil) komünizmden, anarko-komünizmi anlıyorlardı. 20. Yüzyılın başında, Çin’in modern dünyaya gözlerini açmasıyla birlikte ortaya çıkan, Sun Yat-sen‘in önderliğini yaptığı milliyetçi-cumhuriyetçi akım (aynı zamanda kendini sosyalist olarak tanımlıyordu) ise, 1920’lerin sonlarında, kurduğu ulusal devlet için bir tehdit olarak görmeye başlayıncaya kadar anarşist akımla arasını açmamaya, hatta onun Çin entelijensiyasını sürükleyen firtınasının ürünlerini kendi hesabına toplamaya çalişti.
Çin’de anarşizmin ortaya
çıkış koşulları
Anarşizm, Çin’de, bir ulusal kriz döneminde ortaya çıktı. 1906-1907 yıllarında, Çin entellektüelleri, birbirini izleyen birkaç ay içinde, biri Paris’te, öbürü ise Tokyo’da olmak üzere, anarşizmin propagandasını yapmaya yönelik iki topluluk kurdular. (Dirlik, s.47)
Benzeri başka ülkelerde (örneğin Osmanlı İmparatorluğunda) ortaya çıkan modernist akımların içinde anarşizm bir varlık gösteremezken, nasıl olmuştur da, Çin’de, anarşizm, yirmi beş yıl boyunca entelijensiyanın beynini ve ruhunu kazanan ve ideolojik hegemonya kurabilen bir akım olarak ortaya çıkabilmiştir?
Büyük krizler, büyük idealler dönemini açar. Çin gibi devasa bir ülkenin krizi de, 20. yüzyılın başlarında, o oranda büyüktü. Dağılmakta ve parçalanmakta olan kadim Çin, çöken pederşahi monarşisiyle birlikte, modern dünyayla yüz yüze gelmişti. Artık dünya, bölgesel coğrafi algılamaların ötesine geçmiş ve modernizasyonun demir pençesiyle şekillenmeye başlamıştı. Çin’in eski pederşahi ve despotik monarşisi, modern dünyaya yanıt veremiyordu. Bu koşullarda, modernizasyonun ulusal sözcülerinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. İşte, “Çin’in Atatürk‘ü Sun Yat-sen” ve onun başlattığı milliyetçi-cumhuriyetçi akım bu koşullarda ortaya çıktı.
Ancak, milliyetçi-cumhuriyetçilerin, hem pederşahi-despotizmin, hem de modernizasyonun acısını etinde kemiğinde duyan Çin entelijensiyasını tatmin edecek ölçüde güçlü bir ideolojik hegemonyası ve batının ulus-devletlerini taklit edecek bir politik “devrim”in ötesinde, genç aydınların ruhunu tutuşturacak bir albenisi yoktu. Modern dünyanın baskısından kurtulmak için o dünyadaki “liberation” ideolojilerine büyük bir açlıkla yönelen Çin aydınları, yüzyıllardır acısı çekilen pederşahi-despotizmin bir benzerini, ama modern bir benzerini kurmanın ötesinde bir şey sunmayan cumhuriyetçi politik devrimle tatmin olacak gibi görünmüyorlardı. Onlar, politik devrimin ötesine gitmek, yani tam bir toplumsal kurtuluşa ulaşmak istiyorlardı. Yani toplumsal devrim! İşte bu ihtiyaca anarşizmin toplumsal devrim fikri yanıt verdi. Bu toplumsal devrim talebi öylesine tutmuş ve güç kazanmıştı ki, Sun Yat-sen‘in önderliğindeki Devrimci İttifak (Guomindang‘in önceli), programına, politik iktidarı elinde tutanlara ve ekonomik ayrıcalıklara karşı çoğunluğun çıkarlarını garanti altına alan toplumsal devrimi koymuştu. (Dirlik, s.58)
Anarşizm, 20. Yüzyılın başlarında, Çin radikal düşünce ve davranışı üzerinde önemli bir etki yapan Avrupa sosyalizmindeki alternatif radikal akımların başında geliyordu. 1906-7’ye kadar, belirgin bir anarşist toplumsal devrim programı ilan edilmemiş olmasına rağmen, Paris ve Tokyo’daki grupların kurulmasıyla birlikte, diğer devrimcilerden ayırt etmek için, bazı devrimciler kendilerini açıkça anarşist ilan ettiler. 1903’den sonra filizlenmeye başlayan devrimci hareket, anarşizmde zaten, radikal kaygılarını ifade eden bir sözcük dağarcığı ve kendine benzer yanlar bulmuştu. Ancak ilk yıllarda anarşizme ilişkin önemli bir karışıklık söz konusuydu; Çinliler, anarşizmi doğrudan ana kaynaklarından değil, Avrupa kaynaklarını tartışan Japonlardan ya da anarşizmi, genellikle Rus nihilizmi ya da popülizmi ile karıştıran ve sosyalizm içinde “aşırı” bir akım (“aşırı devrimcilik”) olarak tanıtan genel sosyalizm tarihinin Japonca çevirilerinden öğrenmişlerdi. (Dirlik, s.63)
Ancak, Çin’deki anarşist kaynakların azlığına rağmen, anarşizmi Rus nihilizmine indirgemeyen yazılar da mevcuttu. Örneğin, anarşizmin Avrupa sosyalizmindeki köklerini araştıran Zhang Ji, bu kökleri, Fransız Devriminde buluyordu. Çin entellektüelleri de, anarşizmin salt despotizmin eleştirisinden ibaret olmayıp, devleti ve onun bütün kurumlarını ortadan kaldırmak anlamına geldiğinin bilincindeydiler. Keza Ma Xulun, anarşizmin anti-nasyonalist yönelimine işaret ediyordu. Bir sosyal dönüşüm felsefesi olarak geniş ölçüde tartışılan anarşizmin, “zenginle fakir, asille asil olmayan, yaşlıyla genç ve kadınla erkek” arasındaki eşitsizliğe son verme hedefi giderek belirginleşiyordu. Zhang Ji, anarşizmin, Avrupa’da, sermayeye karşı emeğin verdiği mücadelede önemli bir rol oynadığını vurguluyordu.
Modernizm ve anti-modernizm
arasında
Çin anarşizminin temelinde, iki farklı eğilimi temsil eden, Paris ve Tokyo gruplarının farklı yaklaşımları vardır. 1906’da, Paris’te, Yeni Dünya Topluluğu örgütlendi. Bu grubun üç yıl süren ve yüz sayı yayınlanan yayın organının adı Yeni Çağ‘dı. Bu grubun lideri durumunda olan Li Shizeng, ünlü Fransız anarşisti Elisée Reclus‘un yakın arkadaşıydı. Grubun diğer lideri ve Yeni Çağ‘in sorumlularından Wu Zhihui ise, 1900’lerin başlarında, Japonya ve Çin’de radikal yurtsever faaliyetlere katılmıştı.
Paris anarşistleri, Çin sosyalist düşüncesine, Batı devrimci düşüncesindeki su katılmamış bir radikal akımı tanıtan devrimci fütürist anarşizmi savunuyorlardı. Yeni Çağ, Kropotkin, Bakunin, Malatesta ve Reclus gibi Avrupa anarşistlerinden çeviriler yayınlıyordu.
Tokyo’daki anarşistler ise, Yeni Çağ‘la aynı zamanda çıkmaya başlayan iki yayın organı kurdular: Doğal Adalet ve Denge. Tokyo anarşistlerinin başında, öğretim üyesi Liu Shipei ve Tokyo anarşistlerinin içinde daha radikal bir eğilimi temsil eden, karısı He Zhen bulunuyordu. Yeni Çağ‘ın entellektüalizmine karşılık, bu iki yayın organı, Çin alt sınıflarının ve kadınların sorunlarına daha büyük önem veriyordu. Anti-modernist eğilimi temsil eden ve kırsal toplumun değerlerine sahip çıkan Tokyo anarşistleri, ulusal modern devletin, kadim devletten daha baskıcı olduğunu ileri sürerken, Paris anarşistleri daha ilerlemeci ve modernist bir çizginin temsilcisi olarak ortaya çıkıyorlardı. Onlara göre esas olan, durmaksızın gelişme ve evrimdi. Devrim, ilerlemenin önündeki engelleri ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildi. Yeni Çağ, en büyük ağırlığı Kropotkin’in görüşlerine verirken, Tokya anarşistleri Tolstoy’u ön plana çıkarıyorlardı.
Doğal Adalet‘in yayını bir yıl sürdü. Liu, Çin’e döndükten sonra monarşinin ajanlığını yapmaya başladı ve 1911’den sonra, Çin’in önde gelen muhafazakârlarından biri oldu. Doğal Adalet, Yeni Çağ kadar uzun süreli bir etki yaratamasa da, döneminde, Japonya’daki Çinli öğrenciler üzerinde çok etkili oldu. Ayrıca Liu’nun anti-modernist anarşizmi, Çin toplumunun çok önemli sorunlarına ilişkin getirdiği yanıtlarla, daha sonraki yıllarda Çin radikal düşüncesinde etkisini sürdürdü.
Bir bütün olarak anarşistleri, Devrimci İttifak‘tan (Sun Yat-sen‘in Milliyetçi Cumhuriyetçileri) ayırt eden en önemli nokta, toplumsal devrim hedefi ve buna ilişkin yöntem sorunuydu. Devrimci İttifak, sosyalizmi ve “toplumsal devrimi”, toplumu uyumlu ve istikrarlı hale getirmenin bir aracı olarak görüyordu. Oysa anarşistlerin toplumsal devrimden anladığı, toplumu “istikrara” kavuşturmak değil, otoriteyi ortadan kaldırmak ve yerine toplumun kendi kendisini yönetmesini sağlamak, yasayı ortadan kaldırmak ve özgürlüğü kurmak, her türlü sınıf ayrılığını ortadan kaldırmak ve eşitliği kurmak, özel mülkiyeti ve sermayeyi kaldırmak ve komünizmi kurmaktı.
Anarşistlere göre, toplumsal devrim, politik devrimden, yalnızca temelden farklı hedefleri dolayısıyla değil, ayrıca araçları dolayısıyla da farklıydı. Politik devrim, azınlığın devrimiydi, toplumsal devrim ise çoğunluğun, sıradan halkın devrimi. Ve bu hedefe varmak için devrimin özel yöntemler geliştirmesi gerekiyordu: Propaganda, kitle örgütleri, kitle ayaklanmaları, halk direnişleri (vergilere ve askere almaya karşı muhalefet, grevler ve boykotlar) ve suikastlar (eylem yoluyla propaganda).
Açık bir moral ve sosyal duyarlılıktan yoksun olan şiddetin kör bir terörizme dönüşüp yozlaşacağını düşünen anarşistler, eğitimsiz bir devrimin bilinçsiz bir ayaklanmadan öteye gidemeyeceğini savunuyorlardı. Şiddet, yıkımı gerçekleştirebilirdi ama kurmak eğitimi gerektirirdi. Anarşistlere göre eğitim, devrimin basit bir aleti değil, devrimin ta kendisiydi. “Anarşist devrim… eğitimden başka bir şey” değildi. Militarizmi, düzene uymayı, dini, otoriteye boyun eğmeyi öğreten devlet destekli eğitimin tersine, anarşist eğitim, gerçeği, toplum için çalışmayı, özgürlüğü, eşitliği ve özyönetim yeteneğinin geliştirilmesini öğretecekti. Devrim ve eğitim bir madalyonun iki yüzüydü. Ve ahlâk da, öğrenmekten başka bir şey değildi. Eğitim, insan psikolojisini değiştirecek, davranış ve ahlâktaki değişmeye de yol gösterecekti. Bu anlamda sosyal devrim, aynı zamanda bir kültürel devrimdi.
Ancak, anarşistlerin, cumhuriyetçilerle aralarındaki bu genel ayrılığa rağmen, Paris anarşistleri, cumhuriyetçi devrimi desteklemek konusunda nispeten daha gönüllüydüler. Li Shizeng ve Chu Minyi, “politik devrim başlangıç noktasıdır, toplumsal devrim ise nihai hedef” diyorlardı. Paris anarşistleri, cumhuriyetçi devrimin desteklenmesi gerektiğine inanıyorlardı, çünkü bu, toplumu, sosyalizme bir adım daha yaklaştıracaktı. Cumhuriyetçileri desteklemelerinde, kendi milliyetçilikleri de önemli bir rol oynamış olmakla birlikte, Fransa’da cumhuriyetçileri destekleyen entellektüel kılavuzları Reclus’tan da etkilendikleri tahmin edilebilir. Paris anarşistleri, devlete tarihi bir olgu olarak bakıyor ve monarşiye göre ileri bir adım olan cumhuriyetin, iktidarı, en azından bazı halk kesimleriyle paylaşacağına inanıyorlardı. Bu görüşte bazı bulanıklıklar olduğu açıktır. Chu Minyi’nin gözlemlediği gibi, cumhuriyet hükümeti, vatandaşlarda iktidarı paylaştıkları illüzyonunu yaratarak, despotizmdeki aileye bağlılığı, devlete bağlılığa aktaracaktı ve bu da vatandaşların devleti savunmakta daha istekli olmalarına yol açacaktı. Böylece cumhuriyet hükümetinin kurulması, anarşistlerin devleti yıkma görevini daha zor hale getirecekti. Cumhuriyeti desteklemeye yönelik görüşleri, göreceğimiz gibi, daha sonradan anarşist kimliklerini saklamadan Guomintang‘a üye olan Paris anarşistlerinin önde gelenlerinin Guomintang işbirlikçileri haline dönüşmesine yol açmıştır.
Modernist anarşizmin temsilcisi Paris anarşistleri, Çin toplumunda otoritenin temel iki dayanağı olan Konfüçyüsçülüğü ve aile ideolojisini de hedef aldılar. Paris anarşistleri, Konfüçyüsçü öğretiyi, kadınları ve gençleri baskı altına alan Çin toplumundaki önyargıların ve iktidarın kaynağı olarak görüyorlardı. Onlar, önyargıların ve batıl inançların, otoritenin temeli olduğuna ve bunları yıkmanın otoritenin kendisini yıkmaktan daha zor olduğuna inanıyorlardı.
Konfüçyüsçülüğe saldırıları, yüzyıllarca Çin sosyal düşüncesinin temel taşı olan akrabalık ya da sahte akrabalık ilişkilerine saldırıyla el ele gidiyordu. Onlara göre aile, toplumdaki bencilliğin ana kaynağıydı. İnsanlar toplumda doğdukları halde, aile onları toplumdan kopartıp kendi özel alanı içine hapsediyordu. Evlilik ve aile de sınıflı toplumun temeliydi. Anarşistler bütün bu yanlış inanışları ve önyargıları ortadan kaldırmak için bir “düşünce devrimi”nin yanı sıra, bireyi aileden bağımsız hale getirecek bir ekonomik devrimi de savunuyorlardı.
Tokyo anarşistleri, temel noktalarda Paris anarşistleriyle hemfikirdiler. Toplumsal devrim, onun moral temeli, evrensel hedefler ve anarşizmi başarmada eğitimin önemi gibi noktalarda onlar da benzer şeyleri düşünüyorlardı. Ancak Paris anarşistlerinin aşağılayarak baktıkları yerli kaynaklar, Doğal Adalet‘in sayfalarında önemli yer tutuyordu. Tokyo anarşistleri, yerli ideolojik kaynaklarla anarşizm arasında bağlantı kuruyorlardı.
Tokyo anarşistleri, premodern Çin ideolojisinin, sınıflar ve cinsler arasındaki hiyerarşiye göz yumduğu görüşünü reddediyorlardı. Tersine, onlara göre, premodern Çin ideolojisi, anarşist toplumsal ideallere, başka herhangi bir yerdeki benzerlerinden daha yakın düşüyordu. Liu’ya göre, Çin politik sistemi, despotik görünmekle birlikte, halkın yaşamından çok uzakta olduğundan kitlelere görece bir özgürlük de sağlamış oluyordu. Ayrıca, ona göre, başta gelen Çin ideolojileri olan Konfüçyüsçülük ve Taoizm, laisssez-faire hükümeti, hükümetin topluma müdahalesini kısıtlayan bir etki yapıyorlardı. Bu yüzden, sonuç olarak, Çin, anarşizme, diğer toplumlardan daha yakındı.
Liu, Batı anarşistleri içinde, yerli kaynakların önemini ilk farkeden Tolstoy’a daha büyük bir vurgu yapıyordu. Tolstoy gibi o da, kır yaşamını ve el emeğini idealize ediyor ve ekonominin ticarileştirilmesine karşı çıkıyordu. Hıristiyan çağının başlamasıyla birlikte para ekonomisinin ortaya çıkması Çin toplumunun yozlaşmasının da başlangıcıydı. Para ekonomisi, despotizmin güçlenmesine yol açmıştı. Para ekonomisi çoğunluğu fakirleştirmiş, hükümetin toprakları denetimi altına almasını getirmişti. Liu, Devrimci İttifak‘ın “toprakların eşitlenmesi” politikasının devlet despotizmini artıracağından emindi. Ticari ekonomiye duyduğu kuşku, Çin’de son zamanlarda meydana gelen değişikliklere düşmanca bakmasına yol açıyordu. Batının baskısıyla kırsal ekonominin ticarileştirilmesinin, yıkımı getireceğini ve köylülüğü krize sürükleyeceğini vurguluyordu. Son zamanlardaki ekonomik değişikliklerin yol açtığı şehirleşmeye karşı olan hoşnutsuzluğunu da açıkça ifade ediyordu. Hırsızlığın yaygınlaştığı ve kadınların fahişeliğe sürüklendiği, Çin modern ekonomisini sembolize eden Şanghay, insanlığın yozlaşmasının açık göstergesiydi. Cumhuriyet hükümetini ilerleme olarak gören Yeni Çağ anarşistlerinin tersine, Liu, bu gelişmeyi, anarşizmden uzaklaşma olarak değerlendiriyordu. Eski eğitim sistemi, zengini kayıran yeni sistemden üstündü. Önerilen parlamenter sistem, seçkinlerin iktidarını getiriyor ve eşitsizliği körüklüyordu. Sermayenin iktidarının artması, halkı yoksullaştırırken zenginin hâkimiyetini pekiştiriyordu. Gelişme, toplumdaki eşitsizliği artırıyordu.
Tokyo anarşistleri, Çin halkının kötü durumuna Paris anarşistlerinden daha büyük bir vurgu yapıyorlardı. Entellektüalizmin büyük ağırlık taşıdığı Yeni Çağ‘da, o yıllarda Fransa’da önemli bir sendikalist hareket gelişmesine rağmen, emeğin sorunlarına ilişkin sadece birkaç makale yer almıştı. Doğal Adalet ise tersine, Çin’deki köylülerin ve kadınların durumuna büyük önem veriyordu. Tokyo anarşistleri, modern bilime ve teknolojiye karşı çıkmayıp, yalnızca modernizasyonunun yarattığı kurumlaşmaya muhalefet ediyorlardı. Aynı gerekçeyle, en büyük muhalefeti, Çin ve benzeri ülkeleri baskısı altına alan emperyalizme karşı gösteriyorlardı.
Cumhuriyet Çin’inde
Anarşistlerle sosyalistler karşı karşıya
Yurtdışında çıkan anarşist yayınlar, 1911’den önce Çin entellektüelleri arasında gözle görülür bir hareket yaratmıştı, ancak 1911 cumhuriyet devriminden sonraki görece özgürlük ortamında anarşizm, Çin toprağında fiili bir hareket olarak faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Bundan sonraki on yıl içinde anarşizm, entellektüel radikal hareketin ayrılmaz bir parçası haline geldi ve 1919’daki 4 Mayıs Hareketiyle birlikte çiçek açan radikal kültürü besleyen başlıca kaynak oldu.
Paris anarşistleri, ilk Cumhuriyet yıllarında anarşizmin yayılmasında önemli rol oynadılar. Cumhuriyet devriminden kısa süre sonra ülkeye dönerek çeşitli örgütler oluşturdular. Ancak bu dönemde meydana gelen daha önemli bir gelişme, anarşist harekette uzun süre etkili olacak olan Guangzhou anarşizminin ortaya çıkmasıydı. Sonuçta radikal olmalarına rağmen Paris anarşistleri, Çin’deki ve Fransa’daki hükümet otoriteleriyle işbirliğine yönelen ılımlı bir eğilimi temsil ediyorlardı. Öte yandan Liu Sifu (Shifu, 1884-1915)’nun karizmatik önderliğindeki Guangzhou anarşistleri, anarşist faaliyette yeni ve önemli gelişmelerin sorumluluğunu üstlenen ve bizzat kendilerinin de yer aldığı, 1920’lerin Çin radikalizminin habercisi olan radikal bir anarşizmi oluşturdular. (Dirlik, s.117)
Bu gelişmelerden en önemlisi, anarşistlerin öncülüğünde, 1910’un sonlarına doğru, entellektüellerle işçiler arasında kurulan ittifaktı. Gerek Paris, gerekse Tokyo anarşistlerinin, entellektüellerin, emekçilerin önemini kavramasında ve onlarla bağ kurmasında önemli payı vardı. Fakat bu konuda, eskilere uzanan farklılıklar da söz konusuydu. Paris anarşistleri bütün dikkatlerini eğitime ve anarşizmin soyut sosyal felsefi tartişmalarına yöneltmişlerdi. Belki de pratikten uzak soyut felsefeye olan eğilimleri, onların 1920’li yıllarda Guomintang’ın sağ kanadıyla işbirliğine girmelerine yol açan esas nedendir. Öte yandan Guangzhou anarşistleri, kültürel ve eğitsel sorunlara olan ilgilerini bir yana atmamakla birlikte, emekçi hareketine daha büyük önem vermiş ve devrimci saflıklarını korumuşlardı. Ayrıca onlar, bu dönemde yürüttükleri bazı önemli tartışmalar yoluyla, anarşizmle diğer sosyalizmler arasındaki kimlik ve çizgi farklılığının netleşmesinde belirleyici rol oynamışlardır.
1912 yılında, Paris anarşistleri, faaliyetlerini ülkeye taşıdılar. Bir kaç yıl içinde, eğitsel ve moral temelde, Ahlak Derneği adlı bir örgüt kurdular. Bu örgütün gayri-resmi liderleri arasında, Li Shizeng, Wu Zhihui ve Zhang Ji’nin yanı sıra, Devrimci İttifak‘in (daha sonra Guomintang) lideri Wang Jingwei de bulunuyordu. Bu dernek, üyelerine, fahişelerle ilişki kurmayı, kumar oynamayı, odalık kullanmayı, memurluğu, bir meclis üyesi olmayı, sigara ve içki içmeyi ve et yemeyi yasaklıyordu. Gerçi bu yasaklara rağmen, derneğin kurucularından Zhang Ji, kısa süre sonra parlamento üyesi olmuş ve bu yüzden Guangzhou anarşistlerinin lideri Shifu tarafindan eleştirilmişti.
Guangzhou anarşistleri, 1912’den sonra, Shifu’nun ve “devrimci rahip” Taixu tarafindan liderlik edilen “pür” sosyalistlerin çevresinde toplandılar. “Pür” sosyalistler de, Cumhuriyetin ilk yıllarında anarşizmin yayılmasında ve 4 Mayıs dönemindeki anarşist faaliyetlerde önemli rol oynamışlardır. Önceleri, eklektik ve devletçi sosyalist Jiang Kanghu‘nun (1883-1945) liderliğinde, 1911 sonunda kurulan Çin Sosyalist Partisi‘nde yer alan “pür” sosyalistler, 1912 yılında bu partiden ayrılarak Sosyal Parti‘yi kurdular. Bu ayrılışın nedeni, ÇSP’nin devlet sosyalizmini savunmasıydı. Sosyal Parti, kendini ÇSP’den şu belirlemeyle ayırıyordu: “Sosyalistler ulusal sınırları tanımazken, Çin Sosyalist Partisi tanımaktadır, sosyalistler devlete karşıyken, Çin Sosyalist Partisi ona taraftardır.” (Dirlik, s.123) Sosyal Parti‘nin bütün ayrımları ortadan kaldırmaya yönelik bir program benimsemesinde, başta rahip Taixu olmak üzere, Budist unsurların önemli rolü olduğu belirtilmelidir.
Guangzhou anarşistlerinin lideri Shifu, Çin anarşistlerinin içinde en tipik olanıdır. 1915 yılında, genç yaşta ölmesine rağmen, düşünceleri, 1920’li yıllarda Shifuizm olarak yaygınlık kazanmıştır. Anarşizmin gerçekleşmesi için üç bin yıl geçmesi gerektiğini ileri süren Wu Zhihui, “bütün Çin anarşistleri Shifu gibi olsaydı, bu süre beş yüz yıla inerdi” demiştir. 1884 yılında doğan Shifu, 1904-1906 yıllarında radikalize oldu. Yeni kurulan Devrimci İttifak‘a katılan Shifu, suikast faaliyetlerine karıştı. Dinamitin elinde patlaması sonucu bir elini kaybeden Shifu, bu olaydan sonra iki yıl hapiste kaldı. Tahliye olduktan sonra, 1911 devriminde önemli rol oynayan Çin Suikast Müfrezesi’ne katıldı. Bu arada, Paris ve Tokyo kaynaklı anarşist ve sosyalist yayınları okumaya başladı ve bir yandan da Budizmle ilgilendi. 1912 yılında Şanghay ve Yangzi bölgesine giderek, Çin’in yeni güçlü adamlarından Yuan Shikai‘ye suikast olanaklarını araştırdı. Bu sırada artık bir anarşist olmuştu.
Guangzhou’ya döndükten sonra, anarşizmin propagandasını yapma hedefiyle, taraftarlarıyla birlikte Şafak derneği‘ni kurdu. 1913 yılında dernek, Halkın Sesi adlı yayın organını çıkarmaya başladı. Şafak derneği başlangıçta, Shifu‘nun aile üyelerinden (dört kız kardeş ve iki erkek kardeş) oluşuyordu. Topluluk büyük bir komün evinde yaşıyordu. Burada yardımlaşmacı ve demokratik de olsa, Shifu’nun ataerkil bir liderliği olduğu anlaşılmaktadır. Bir anarşist faaliyet merkezi olarak çalışan Shifu’nun grubu, iki yıl içinde çok sayıda genç anarşisti çevresinde toplamayı başardı.
Grubun üç alanda yürüttüğü faaliyet, Çin’de anarşizmin yayılmasında özel bir rol oynadı. Başta yayın faaliyeti geliyordu. Halkın Sesi, 1913’den 1922’ye kadar devam ederek ((Shifu’nun ölümünden sonra düzensiz çıksa da) Çin’deki en uzun ömürlü anarşist yayın oldu. Bu yayın faaliyetleri sayesinde, 4 Mayıs hareketi sırasında, anarşist literatür, diğer Avrupa kaynaklı radikal akımların yayınlarına göre büyük ağırlık kazanmıştı. Ayrıca Shifu’nun kendi yazıları, takipçileri tarafından geniş ölçüde dağıtılarak bütün bir kuşağın anarşizm anlayışının şekillenmesine büyük katkıda bulundu.
İkinci faaliyet alanı Esperanto dilinin öğretilmesiydi. Guangzhou’da Shifu’nun yönettiği okulda, Esperanto dili öğretildi ve bu dil, daha sonraki yıllarda Çin’in diğer bölgelerine de yayıldı.
Diğer bir faaliyet alanı ise, emek hareketinin örgütlenmesiydi. Bu faaliyetin sonucunda, Çin’de, modern anlamda ilk işçi sendikaları örgütlendi. Shifu anarşizminin işçi hareketindeki liderliği, komünistler karşısında güç kaybettiği 1920’lerin ortalarına kadar devam etti. Shifu grubunun üyeleri (özellikle erkek kardeşi Liu Shixin), 1920’lerin başlarına kadar Guangzhou’da yaklaşık kırk işçi sendikası örgütlediler. Bu sendikalar yalnızca sanayi işçileri arasından değil, duvar ustaları, ayakkabı yapımcıları, berberler ve lokanta işçileri arasından da üyelere sahipti.
1913 yılının sonlarında politik baskının yeniden canlanması üzerine, Shifu’nun grubu, Guangzhou’yu terkederek, önce Macao’ya, 1914 yılında da Şanghay’a göç etti. 1915 Mart’ında veremden ölmeden kısa süre önce Shifu, Şanghay’da Anarko-Komünist Yoldaşlar Topluluğu’nu kurdu. Kardeşi Liu Shixin, Guangzhou’da, bu topluluğun aynı adla bir benzerini örgütledi. Bu topluluklar, 4 Mayıs Hareketi sırasında anarşist örgütlenmenin temelini oluşturdular.
Shifu bir anarşist-komünistti. Onun anarşist fikirleri, Yeni Çağ anarşistlerinden bazı farklılıklar gösteriyordu. O da Çin’de bir toplumsal devrim çağrısında bulunuyordu. Kendinden önceki anarşistler gibi o da sosyal ve politik arasında kesin bir ayrım yapıyordu. Ona göre, politika, topluma dışardan dayatılmıştı. Bu yüzden her türlü politik çalışmaya karşıydı. Yeni Çağ anarşistleri de politik çalışmaya karşıydılar ve gerçek devrimci eylemin sosyal eylem olmasında ısrar ediyorlardı. Ancak Shifu, Yeni Çağ‘cıların tersine, her türlü uzlaşmaya da karşıydı. Zhang Ji’ye yönelttiği eleştiriler, onu, Çin anarşizminin eskilerinden biri olan Wu Zhiui ile karşı karşıya getirmişti. Cumhuriyetin ilk yıllarında politik eyleme muhalefet eden ve sosyal devrimi savunan Shifu, “politik devrim kahramanların, azizliğin devrimidir, sosyal devrim ise sıradan halkın, geniş kitlelerin devrimidir” diyordu. (Dirlik, s.129)
Yeni Çağ anarşistleri gibi o da, Çin geleneksel ideoloji ve kurumlarında, bencillik ve yozlaşmadan başka bir şey görmüyordu. Anarşizmle, Taoizm gibi geleneksel ideolojiler arasında ortaklıklar bulmaya şiddetle karşı çıkıyordu.
Shifu’nun ideolojik pürizmi, kaçınılmaz olarak, sosyalist ideallerdeki herhangi bir çarpıtmaya hoşgörü göstermeyi önlüyordu. Nitekim, 1914 yılında, Halkın Sesi‘nde, diğer sosyalistlere karşı bir ideolojik saldırı başlattı. Bu saldırı esas olarak, Çin Sosyalist Partisi lideri Jiang Kangfu’yu hedef almakla birlikte, Sun Yat-sen ve ÇSP‘den bölünen “pür” sosyalist Sosyal Parti de eleştirilerden kendilerine düşen payı alıyordu.
Shifu, tartışmaya, Sun Yat-sen ve Jiang’ın gerçekten sosyalist olup olmadıkları sorusuyla giriyordu. Ona göre Sun, sosyalist değil, bir tek-vergiciydi. Sun ve Jiang, sosyalizmin vazgeçilmez şartı olan özel mülkiyetin kaldırılmasına karşıydılar. Her ikisi de devlet “sosyalizmi”nin savunucusuydu. Sosyalizm ile kapitalizmi net bir şekilde ayıran görüşlere sahip değillerdi. Yalnızca anarşistler mülkiyetin doğrudan halkın kendisi tarafindan kontrol edildiği komünizmin savunucusuydu. Keza “pür” sosyalistler de, bütün anarşist eğilimlerine rağmen milliyetçi yönelimlerden arınamamışlardı. Eğer gerçek anarşist olsalardı, kendilerini sosyalist değil, anarşist olarak nitelerlerdi. Sosyalizm ve anarşizm başından itibaren iki farklı akımı temsil ediyordu. Marx da, Saint-Simon’un kolektivist görüşlerinden hareket eden bir devlet sosyalistiydi. Anarşizm, sosyalizmi de içerirken, devleti savunan sosyalizm anarşizmi içermiyordu. Sun ve Jiang, sosyalizmdeki farklı akımları ayırt edemedikleri gibi, sosyalizmle kapitalizmi de ayırt edemiyorlardı. Onlar sadece tekelci kapitalizme karşıydılar.
4 Mayıs Hareketinde Anarşizm
4 Mayıs 1919 günü öğleden sonra, Pekin Üniversitesinden üç bin öğrenci, Versay Bariş Konferansi’nın, Shandong sorununda, Japonya’dan yana karar almasını protesto etmek üzere Tienanmen Meydanında toplandı. Öğrenciler, Dışişleri temsilciliğine yürüdüler. Ancak burasının polis tarafindan kordon altına alındığını görünce, Japon taraftarı bir dışişleri görevlisi olan Cao Rulin‘in evine yöneldiler. Evi kordon altında tutan polisin karşısında bir an duraklayan öğrenciler tahta kapılara yüklendiler. Pekin Kolejinden, Hunanlıbir öğrenci olan Kuang Husheng, polis engelini aşıp kalın tahta kapıları kırarak içeri girdi ve diğer öğrencilere kapıları açtı. Kuang bir anarşistti.
Bu olay, Çin tarihinde yeni bir dönemi açan 4 Mayıs Hareketinin başlangıcıdır ve Kuang’ın eylemi, sanki 4 Mayıs döneminin Çin entellektüelleri üzerindeki anarşist etkiyi sembolize etmektedir. Ancak, 4 Mayıs hareketi aynı zamanda anarşizmi Çin radikal düşüncesinde giderek marjinalize edecek partiyotizm dalgasının yükselişinin de habercisiydi. Fakat bu gelişme yıllar alacaktı ve 4 Mayıs hareketinden hemen sonra anarşizm, Çin radikal düşüncesinde zirve noktasına tırmandı. 4 Mayıs hareketi, radikal tahayyülü alevlendirdi ve bütün bir kuşağın ütopik umutlarını canlandırdı. Bu gelişme, anarşizmi devrimci söylemin merkezi yaptı.
İroniktir ki, başlangıçta bu gelişmeye, 1917 Rus Ekim devriminin de katkısı oldu. Anarşizmin ideolojik hâkimiyeti ve aynı zamanda anarşistlerin Ekim devrimini anarko-komünist bir devrim olarak algılamaları ve böyle tanıtmaları sonucunda, Ekim devriminin prestiji anarşistlerin artan prestijine katkıda bulundu. Öte yandan bunda, reaksiyoner güçlerin, anarşizmle Rusya’daki komünizmi birbirine karıştırmalarının da payı oldu. Resmî görevliler ve gizli polis, Rus devrimini “anarşist” diye nitelemekle kalmıyor, özellikle 1911 Cumhuriyet devriminden önce, Devrimci İttifak taraftarları da dahil olmak üzere bütün radikalleri “anarşist” olarak adlandırıyordu. 1920’lerin başlarında anarşistlerin popülaritesi o kadar büyüktü ki, 1922 yılında Sovyet hükümeti, kendi davalarına kazanmak umuduyla, Çinli anarşistleri Sovyetler Birliği’ne davet etmişti.
Bütün abartmalar bir yana, Çin anarşistlerinin bu yıllardaki gerçek gücü ve yaygınlığı küçümsenecek gibi değildir. 4 Mayıs Hareketinden sonraki yıllarda Pekin, Şanghay, Nanjing, Tianjin, Guangzhou, Fujian’da Zhangzhou, Hankou, Chengdu ve Changsha’da anarşist topluluklar faaliyet gösteriyordu. Ülke dışında, Fransa, Singapur, Filipinler, San Francisco ve Vancouver’de de Çin anarşistleri örgütlenmişlerdi. Bu topluluklar ve örgütler, kendi yayın organlarını çıkarıyor, kitle hareketlerini teşvik ediyorlardı. 1922 ve 1923 yıllarında, yurt içinde ve dışında yetmişden fazla anarşist yayın organı vardı. Gerçi bunların önemli bir kısmı kısa ömürlüydü ve yayınlandıkları mahallin dışına çıkamamışlardı ama bu rakam yine de anarşizmin bu dönemde kazandığı popülaritenin göstergesidir. Anarşizm, merkezden periferiye doğru yayılıyordu.
Çin devrimci hareketinin 1915’de geliştirdiği Yeni Kültür Hareketi, 1919’daki 4 Mayıs hareketiyle karışarak “yeni kültür” mesajını küçük entellektüel grupların ötesine taşıdı. Tarihsel kabule göre, bu hareket, önde gelen entellüktüellerden Çen Du-siyu‘nun (Pekin Üniversitesinde dekanlık yapmış ve Komünist Partisi’nin ilk sekreteri olmuştur) insiyatifiyle başlatılmıştır. Çen, 1915 yılı sonlarında Yeni Gençlik dergisini kurmuş ve Çin için yeni bir kültürün savunuculuğunu yapmaya başlamıştır. Bundan sonraki birkaç yıl içinde Çen, Çin’in önde gelen entellektüellerinin çoğunu çevresinde toplamıştır. Bu kültürel hareketin tutmasında, Çin aydınlarının, 1911 cumhuriyet devriminden sonraki hayal kırıklıklarının ve politik yöntemlere duydukları güvensizliğin önemli rolü olduğunu da belirtmek gerekir. Ayrıca, bu hareketin salt entellektüellerden oluşan bir hareket olmayıp, geniş kitleleri de etkilediğini saptamak yanlış olmayacaktır.
Hareketin liderleri, Çin’de yeni bir kültürün ve yeni bir kuşağın yaratılmasında en temel unsurlar olarak, bilimsel düşünce ve demokrasi alışkanlığının yer etmesini görüyorlardı. (Dirlik, s.158) Bu, modernizmin “aydınlanma”sına karşı, geriliği ve ön yargıları temsil eden hegemonik yerli kültürün, Konfüçyüsçülüğün toptan reddini ve modern Avrupa-Amerikan kültürünün benimsenmesini gerektiriyordu. Yeni Kültür Hareketinin taraftarları bunu Çin “Rönesansı” olarak görüyorlardı.
Liberal tarihçiler bu hareketi liberalizm olarak adlandırırlar. Komünist tarihçiler de, Çin’de zorunlu bir aşama olan burjuva demokratik devriminin bir parçası olarak takdim ederler. Oysa, Yeni Kültür Hareketini tek bir ideolojiyle açıklamak mümkün değildir. Bu hareket, bilinci dönüştürmek isteyen farklı ideallerden oluşan heterojen bir harekettir. Bu ideallerden biri de anarşizmdir.
Anarşizmin 4 Mayıs hareketi döneminde serpilmesi, bir Aydınlanma hareketi olan 4 Mayıs Hareketinin yönelimleriyle çelişmediğini gösterir. Anarşizmin, 18. yüzyıl Aydınlanma Hareketinde derin kökleri vardır. Kropotkin’in, Aydınlanmanın ideallerinden vazgeçen liberallere karşı, onun vaatlerine sahip çıktığı söylenebilir. Ancak anarşizmin, 4 Mayıs hareketi içindeki etkisi bundan çok, 1911 devriminden sonra yaygınlaşan devrimci harekete ve Çin radikallerine, Çin’in çözülmeyen sorunlarına somut çözümler sunmasından ileri gelir. Bir Çinli tarihçinin belirttiği gibi, son derece sabırsız olan Çinli aydınlara, bilimsel sosyalizmin boş ve ulaşılmaz ütopyalarından çok, var olan geleneklere meydan okuyan anarşizm hitap etmiştir.
Anarşistler, sürekli olarak, geleneğe, dine ve batıl inançlara karşı “bilim”in savunuculuğunu yaptılar. Konfüçyüsçülüğü alaşağı etme yönünde ilk çağrı yapan onlardı. Bireysel özgürlük, özellikle kadın özgürlüğü konusundaki ısrarları, kaçınılmaz olarak onları aile ve Konfüçyüsçü değerleri redde götürmüştü. Onların, kültürel devrim yönündeki çabaları, bunu, kısmen bireyi ve toplumu dönüştürmenin anahtarı olarak görmelerinden, kısmen de özgürlüğün baş düşmanı olan politikayı defedecek toplumsal devrimin yolunu açacağını düşünmelerinden ileri gelmiştir.
Yeni Kültürel Harekette Paris anarşistlerinin katkısı daha belirgindir. Bunun nedeni, elbette, Paris anarşistlerinin eğitimi birinci planda tutmuş olmalarıdır. Paris anarşistleri, 1911’den sonra başlattıkları iş-eğitim programı çerçevesinde anarşist fikirlerin propagandasını yapan eğitim grupları kurdular. 1912 yılında, Sadelik Öğretimi Topluluğu‘nu oluşturdular. Onlara göre sadelik, yeni bir ahlâkın inşasında çok önemli bir noktaydı. Bu topluluk, Fransa’ya çok sayıda öğrenci gönderdi. Ancak I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla bu faaliyet duraladı. 1914’de, başlıca amacı Fransa’daki Çin işçilerini eğitmek olan, Dikkatli çalışmayı ve Sadeliği öğrenme Topluluğu kuruldu. Savaş sırasında Çinli işçilerin Fransa’ya gönderilmesinde anarşistler çok önemli rol oynadılar. 1916’da, Fransız işadamları ve akademi liderleriyle işbirliği yaparak Çin-Fransız Eğitim Birliği’ni oluşturdular. Birliğin esas faaliyeti Çinli işçileri Fransa’ya göndermekti. Dikkatli çalişmayı ve Sadeliği öğrenme Topluluğu savaştan sonra yeniden öğrencilere ağırlık vermeye başladı. Öğrencilere Fransa’da iş bulmak ve öğrenimlerini finanse etmekte yardımcı oldu. 1919’da, Çin’de, öğrencileri Fransa’ya hazırlayan yaklaşık on okul vardı. 1920’de, bu program çerçevesinde, Fransa’da binden çok öğrenci öğrenim görüyordu. Elbette, anarşistlerin himayesinde Fransa’ya giden bütün öğrenciler anarşist olmadılar. Bunların arasından, patriyotik Çin Gençlik Partisi‘nin ve kurulacak olan Komünist Partisi‘nin birçok lideri çıktı.
Bu dönemde Shifu’nun anarşistleri de daha az göre çarpan ama eşit önemde çalışmalar yürüttüler. İşçi kitleleri içindeki sendikal faaliyetlerinden ve Esperanto eğitiminden yukarda söz etmiştik. Bazı Guangzhou anarşistleri, 1918 yılında, anarşizme sempati besleyen bir militarist şef olan Chen Jiongming‘in himayesinde, Fujian’da propaganda faaliyetleri sürdürdüler. Onun liderliğinde, Zhangzhou, anarşistlerin özgürce faaliyet gösterdikleri “örnek” bir kent olmuştu. Bu dönemde, gerek Paris anarşistlerinin, gerekse Guangzhou anarşistlerinin, devirmeyi amaçladıkları otoritelerle bazı karışık ilişkilere girdiklerini gözlüyoruz. Paris anarşistleri, Çin’deki ve yurtdışındaki politik ve ekonomik seçkinlerle, açıkça sıkı fıkı bir ilişki içine girmişlerdi. Shifu’nun takipçileri ise, zaman zaman bazı yerel otoritelerin himayesine girmelerine rağmen, anarşist kimliklerini ve saflıklarını korumakta çok daha nettiler. Himaye kabul etmekteki bu zaafa, anarşistlerin, bütün otoritelerin ve reaksiyon güçlerin en sert baskısına uğrayan bir kesim olmalarının yol açtığı bir soluk alma gereksiniminin neden olduğu düşünülebilir. Her ne hal ise, otoritelerin davalarına yardımcı olacağını düşünmeleri, anarşistlerde bazı aldatıcı umutlara neden olmuştur. Anarşistler bunu, flört ettikleri Çan Kay-Şek‘in Guomintang’ı tarafından trajik bir ihanete uğradıkları 1928 yılında büyük bir pişmanlıkla fark etmişlerdir.
Ekim Devrimi ve Anarşizm
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Çin radikalleri, Rusya’daki Ekim Devrimini, Marxistten çok, anarşist bir devrim olarak görmüşlerdir. Bir Çinli tarihçinin yazdığı gibi, “bu sırada (4 Mayıs 1919’dan önce) bir çok radikal, Rusya’daki devrimin anarko-komünizmin zaferi olduğunu düşünüyor ve Çin’deki olumsuz durumun da benzeri bir anarşist devrimle ortadan kalkacağına inanıyordu.” Aslında Çin’deki bu karışıklık, dünya çapında da söz konusuydu. Çin anarşistleri arasında özellikle büyük prestiji olan ve yazıları sürekli çevrilen Emma Goldman ve Kropotkin gibi önde gelen anarşistler de Devrimin ilk yıllarında, anarşist olmasa da, bu devrimin, anarşist sosyal devrim potansiyeli taşıdığına inanıyorlardı. Bu durumda, sosyal devrimin ülkedeki tek savunucusu olan Çin anarşistlerinin Ekim devrimini tarihteki ilk sosyal devrim olarak selamlamalari normaldi. Devrim karşıtlarının da Bolşevikleri kabaca “anarşist” diye topa tutmaları bu izlenimi güçlendirmiş olabilir. Emma Goldman ve Alexander Berkman gibi Sovyetler Birliği’nde doğrudan gözlem yapma şansına sahip anarşistler bile, 1919 başlarından itibaren kuvvetli kuşkular beslemelerine rağmen, 1922’ye kadar Bolşeviklere tavır almamışlardı. Çin anarşistlerinin de Rus devriminden umut kesmeleri, Rusya’daki yoldaşlarından kötü haberlerin ulaştığı 1922 yılında olmuştur.
Bu yıl, aynı zamanda, Çin anarşistlerinin, ülke içinde, Bolşeviklerin gerçek takipçileri olan Komünistlerle karşı karşıya geldikleri yıldır. Anarşist söylemin radikal harekete kazandırdığı radikal aktivistler arasından 1920’li yıllarda Komünist Partisi’nin liderleri çıkmıştır. Bunların arasında, Li Dazhao, Çen Du-siyu, Mao Zedung (Halkın Sesi topluluğuyla bağlantı halindeydi), Yun Daiying, Zheng Peigang, Çu En-lay, Deng Siao-ping‘i sayabiliriz.
Anarşistlerle Komünistler
Karşı Karşıya
Marxist Komünizmin 1920’li yıllarda ortaya çıkıp radikal harekette hızla egemenlik kurmasında anarşizmin yüzyılın başından beri işlediği toplumsal devrim ve kültür devrimi fikrinin oluşturduğu zemin kadar, Komünist Partisi‘nin lider kadrolarının yetişmesine yaptığı katkının da rolü büyüktür. Anarşistlerin, komünistler karşısında zemin kaybetmesinde, anarşizmin, bireyin mutlak bağımsızlığında ve sıkı-merkezî örgütsel disiplini kabul etmemekte direnmesinin de payı olduğunu kabul etmek gerekir. Anarşist grupların 4 Mayıs Hareketinden sonra iyice serpilmeleri, ironiktir ki, anarşist hareketin dağınıklığını daha da artıran bir etki yapmıştır. Anarşistleri birleştiren tek şey, radikal hareket içindeki diğer akımlara, özellikle Komünist Partisi‘ne muhalefetleri olmuştur. (Dirlik, s.198)
Özel devrimci taktiklerin geliştirilmesinde, özellikle mahalli düzeyde son derece yaratıcı olan anarşistler, kitlelerin harekete geçirilmesinde büyük başarılar elde etmelerine rağmen, bu hareketleri son tahlilde ellerinden kaçırmış ve merkeziyetçi taktikleri başarıyla uygulayan Komünist Partisi‘nin bu hareketleri manuple etmesini önleyememişlerdir. Ne gariptir ki, Çin’in koşullarında, devrimci başarılar, devrimci ideallerin bir kenara atılması pahasına sağlanabiliyordu. Bu yüzden, dünya çapında olduğu gibi, Çin’de anarşistler, Ekim Devriminden sonraki on yıl içinde, radikal harekette önemli bir güç olmaktan çıktılar. Anarşistlerin etkilerini kaybetmelerinin, bugün tarihe dönüp baktığımızda yalnız anarşizmin değil, 1920’lere kadar radikal düşüncenin temel taşı haline gelmiş olan toplumsal devrim fikrinin de etkisini kaybetmesi anlamına geldiğini görüyoruz.
Bazı anarşistler, Bolşevik rejime daha 1919 başlarında karşı çıkmalarına ve 1921 başlarında, Komünist Partisi‘nin Sekreteri Çen Du-siyu ile anarşist Ou Shengbai arasında son derece belirleyici önemde teorik tartışmalar meydana gelmesine rağmen, 1922 yılına kadar bu iki akım arasında kesin bir bölünme meydana gelmedi. 4 Mayıs hareketini takip eden iki yıl boyunca anarşistler ve komünistler devrimci faaliyetlerde işbirliği yaptılar ve 1922’ye kadar, bu iki akımın benzerliği ya da farklılığına ilişkin büyük karışıklık devam etti. Belirtilmesi gerekir ki, 1920 Kasım’ında ilk komünist embriyon ortaya çıkıncaya kadar net bir Marxist politik kimlikten söz etmek mümkün değildir. Komünist Partisi, 1921’de, 4 Mayıs döneminde belli başli şehir merkezlerinde oluşan öğrenim topluluklarından türeyen Marxist öğrenim toplulukları temelinde kuruldu. Bilindiği gibi, bu öğrenim toplulukları fikrinin ortaya atılmasında ve fiilen oluşturulup yayılmasında, anarşistler başlıca rolü oynamışlardı. Öğrenim topluluklarının komünistlere hizmet etmeye başlamasından sonra da anarşistler bu toplulukların örgütlenmesine ve faaliyetlerine katkıda bulunmaya devam ettiler. Örneğin, Pekin ve Guangzhou’da, bu öğrenim topluluklarının inisiyatifinde çıkan emekçi gazetelerinin basım ve dağıtımında anarşistler sorumluluk almışlardı.
Kasım 1920’de, embriyonik komünist örgütlenmenin, bölgesel bir Marxist topluluktan ülke çapında bir örgüte dönüşmesiyle ve taslak programda “proletarya diktatörlüğü”nün yanı sıra merkezi ve disiplinli bir örgütün gerekliliğinin açıklanmasıyla birlikte, o zamana kadar bu örgüte dahil olmakta bir sakınca görmeyen anarşistler örgütten çekildiler. Buna, komünistlerle anarşistler arasındaki ilk büyük polemik eşlik etti. Komünist Partisi‘nin, Temmuz 1922’deki 2. Kongresinde Guomintang’la ittifak kararı alması da, komünistlerin anarşistlerle ittifak yapma ihtiyacını geri plana atan bir etki yaptı. 1922’den itibaren anarşistler, yurtdışındaki yoldaşlarından gelen, Sovyetler Birliği’nin olumsuz gidişine ilişkin haber ve yazıların da etkisiyle komünistlerle karşı karşıya geldiler.
Çen Du-siyu’nun anarşistlere karşı yürüttüğü polemik, esas olarak, devletin devrimdeki rolü, gücün ve zorlamanın önemi, proletarya diktatörlüğünün gerekliliği noktalarında toplanıyordu. Devrimin gerçekleşmesi ve özel mülkiyetin ilgasıyla bütün kötülüklerin bir anda ortadan kalkmayacağıını ileri süren Çen, anarşistleri insan doğasının iyiliği konusunda fazla iyimser buluyor ve gerek eski toplumun kötülüklerini ortadan kaldırmak ve devrilen sınıfların direnişini bastırmak, gerekse de halkın tembellik ve kaytarmacılığını yenip kitleleri yeni toplumun kurulmasına seferber etmek için devlet gücünün bir süre gerekli olacağını belirtiyordu. Anarşistlerin bütün bu argümanlara verdikleri cevabın özeti, özgürlüğün diktatörlük yoluyla gerçekleştirilemeyeceği idi. Özgürlükçü hedeflere ancak özgürlükçü araçlar hizmet edebilirdi.
Emma Goldman ve Alexander Berkman, 1921 yılında büyük hayal kırıklığıyla Sovyetler Birliği’ni terk ettiler. Onların Avrupa’ya gittikten sonra Sovyetler Birliği’ne yönelttikleri saldırılar Çinli anarşistler üzerinde büyük etki yaptı. Özellikle Emma Goldman’ın bu konuya ilişkin çevrilen ve Çin’de yaygın bir şekilde dağıtılan yazıları ve onun Çinli anarşistlerle olan kişisel bağlantıları Çinli anarşistlerin komünistlere karşı tavır almasında belirleyici oldu. Keza Rus anarşistlerin tanıklıkları da önemlidir. Kropotkin’in arkadaşı, Gürcü anarşisti Varlaam Cherkezov‘un, Bolşeviklerin başarısızlığıyla Marxist teorinin bağlantısını kuran yazıları ise, Bolşevizmin teorik eleştirisinde, Çinli anarşistlere önemli bir perspektif kazandırdı. Öte yandan, Çinli anarşistlerin doğrudan deney ve gözlemleri de kaydedilmelidir. 1922 başlarında Doğu emekçileri Kongresine katılan Huang Lingshuang, orada Madam Kropotkin de dahil olmak üzere Rus anarşistleriyle yaptığı görüşmelerden sonra Bolşeviklerin iflasına ikna oldu. 1920-23 yillarında Sovyetler Birliği’nde öğrenci olarak bulunan Qin Baupo, oradayken, Goldman, Madam Kropotkin ve diğer Rus anarşistleriyle bağlantı kurmuştu. Çin’e döndükten sonra Goldman’ın Bolşevizmi eleştiren yazılarını Çin’de basıp yaydı. O, aynı zamanda Bajin‘i (Bajin’in adı Bakunin ve Kropotkin’in adlarının farklı hecelerinin birleştirilmesinden oluşmuştur) Goldman’la tanıştırdı. Goldman’la mektuplaşmalarını, onun ölümüne kadar sürdüren Bajin, 1920’lerin ortalarında, Goldman ve Berkman da dahil olmak üzere, ülke dışındaki anarşistlerin çalışmalarını çeviren verimli bir çevirmen oldu. Keza kendisi de Bolşevizme keskin eleştiriler yönelten yazılar yazdı.
Çin anarşistleri, esas saldırılarını “proletarya diktatörlüğü”ne yönelttiler. Bajin, “proletarya diktatörlüğü”nün, bırakın daha iyi bir dünya yaratmayı, yeni çatışmalar doğuracağını belirtti. Eğer işçiler yeni diktatörler olacaklarsa, başkaları da onları devirmek için mücadeleye girişecekler demekti. Üstelik nasıl oluyordu da, toplumun çoğunluğunu oluşturan işçiler, azınlığın üzerinde diktatörlük kuruyorlardı. Dünyanın hiçbir yerinde çoğunluğa dayanan bir diktatörlük görülmemişti. Halkın Sesi, politik iktidara tırmanan proletaryanın artık proletarya olarak adlandırılamayacağını söylüyordu. Huang ise, Sovyetler Birliği’ndeki gözlemlerine dayanarak, “proletarya diktatörlüğü”nün, Komünist Partisi‘ndeki entellektüellerin diktatörlüğünün maskesi olmaktan başka bir şey olmadığını yazıyordu. Sanbo (Bi Xiushio?), Fransa’da Çu Enlay ile giriştiği polemikte, diktatörlüğün, tek parti diktatörlüğünün ta kendisi olduğunu belirtiyor, bunun da parti içindeki küçük bir lider grubunun diktatörlüğü demek olduğunu ekliyordu. Sovyetler, artık bürokratik sosyalistlerin eline geçmişti. Sovyet rejimi, sadece diğer devrimcileri ezmekle kalmamış, Kronstadt’da olduğu gibi, silahlarını halkın üzerine doğrultmuştu. Çin komünistlerinin Guomintang ile girdikleri ittifak ise, Marxist komünizmin “kapitalist” karakterininin diğer bir göstergesiydi.
Sonun başlangıcı: Guomintang’la ittifak
Komünistlere karşı yaptıkları bütün bu kahramanca eleştirilere rağmen anarşistler, 20’lerin ortalarında komünistler karşısında güç kaybettiklerinin farkındaydılar. Komünistlerin 1924’de Guomintang’la ittifaka girmeleri, onlara, kitle hareketine sızma yollarını iyice açmıştı.
Bunun üzerine bir kısım anarşist, Guomintang şemsiyesi altına girme yolunu seçti. Sun Yat-sen’in Üç Halk ilkesini kendi ideolojisi olarak benimsediği halde Guomintang, komünistlerin tersine, gevşek bir örgüttü ve kendi ideolojik şemsiyesi altında farklı ideolojileri uzlaştırabiliyordu. (Dirlik, s.230) Öte yandan, Li Shizeng ve Wu Zhihui gibi Çin anarşistlerinin kıdemlileri Guomintang’ın önemli üyeleri arasında bulunuyordu. Onlar, genç taraftarlarına, komünistlerle rekabet etmek için Guomintang’a katılmaları yolunda baskı yapıyorlardı. Ancak, 1920’lerin başlarında, özellikle Guangzhou ve Sichuan anarşistleriyle bağlantılı olan çok sayıda anarşist aktivist böyle bir ittifaka girilmesine karşı çıkıyordu. Öte yandan Shifu, daha 1912 gibi erken bir tarihte, Li Shizeng ve Wu Zhihu’yu, Guomintang’a katıldıkları için eleştirmişti.
Radikal anarşistler, Guomintang-Komünist ittifakı tarafindan yönlendirilen devrimci hareketin milliyetçi hedeflerine karşı çıkıyorlardı. Çin’deki milliyetçi hareketin yükseldiği koşullarda anarşistler, kökleri “bencillikte ve böbürlenmede” olan, “insanlığın ilerlemesinin önünde engel oluşturan” milliyetçiliği ve patriyotizmi eleştiriyorlardi. 4 Mayıs Hareketinden bu yana gelişen patriyotik duygulardan rahatsızlardı, çünkü milliyetçiliğin kaçınılmaz olarak devleti güçlendireceğini ve insanlar ve halklar arasına yeni duvarlar öreceğini düşünüyorlardı. Bunun ötesinde anarşistler, Guomintang’a, karşı-devrimci bir doğaya sahip bir burjuva örgütü olduğu için de karşı çıkıyorlardı. Aslında, anarşistler, komünistlerin Guomintang ile ittifakından, Bolşevizmin özünde burjuva eğilimli bir hareket olduğu sonucunu da çıkarmışlardı. Mao Yibo, Guomintang-komünist işbirliğini eleştirdiği bir makalesinde, sözde devrimci Guomintang’ın bütün çabasının gerçek devrimcileri ezmek olduğunu belirtmişti.
Guomintang’ın 1927 yılında komünistlerle ittifakı bozup anti-komünist bastırma hareketine girişmesi üzerine bazı anarşistler bunu, Guomintang’dan davaları için yararlanmak yönünde bir firsat olarak gördüler. Diğer bir kısım anarşist ise (Ou Shengbai ve Sichuan anarşisti Bajin ve Lu Jianbo) böyle bir yönelime kararlılıkla karşı çıktılar. İşbirliği taraftarları (Paris anarşistlerinden etkilenen Shen Zhongjiu, Bi Xiushao ve Hunan anarşistleri) Guomintang’ın himayesi altında Emek Üniversitesini kurdular. Shifu’nun kardeşi Liu Shixin de dahil diğer bazı anarşistler, Guomintang’ın himayesi altında Guangzhou’da emek hareketi içindeki çalışmalarını sürdürdüler. 1928 yılından sonra, Çan Kay-Şek, Guomintang’la ittifak yapan anarşistlerin faaliyetlerini de önledi ve emek hareketiyle birlikte radikal anarşistleri de ezdi. Emek Üniversitesi, 1932 yılına kadar faaliyetini sürdürmesine rağmen devrimci misyonunu tamamen kaybetti.
Guomintang’ın 1929 yılında anarşist hareketi ezmesi, Çin’de anarşizmi bir hareket olarak ortadan kaldırmasına rağmen, anarşistlerin faaliyetinin bütünüyle sona ermesi anlamına gelmez. Japon işgaline karşı savaş yıllarında, Lu Jianbo ve diğer Sichuan anarşistleri, Guomintang’ın, Japonlar karşısında terk ettiği alanlarda, yeraltında da olsa yayın faaliyetlerini sürdürdüler ve Japon işgaline karşı halk savaşı için çağrı yaptılar. Çin’de anarşist hareket sona ermişti ama anarşist idealler yaşamaya devam ediyordu.
1850’den 1950’ye kadarki yüz yıllık dönemde insanlığın dünyayı değiştirme tutkusunun toplumsal ifadesi olan radikalizmin sürükleyici ana akımı olan anarşizm, gerisinde, gerçekleşebilirlikleri oranında, hayalkırıklıklarının da temsilcisi olan modernizmin, liberalizmin, sosyalizmin, komünizmin ve hatta kendi taraftarlarının fosillerini bırakarak, bugünün ve geleceğin ufuklarında, insanlığın özgürlük ideallerini tutuşturarak esmeye devam ediyor.
——++++—–
[1] Arif Dirlik (1940-2017), Çin konusunda uzmanlaşmış dünya çapında bir akademisyendi. Bu sitenin “sonsuzluğa uğurladıklarımız” bölümünde çıkan şu yazıya bakınız: https://gunzileli.net/akademisyen-yazar-arif-dirlik-1940-2017/
Arif Dirlik’in kitabını özetleyerek Türkçe’ye çevirdiğinizi özellikle belirtmişsiniz.
Konu “anarşizm”le bağlantılı olduğu için mi sadece kısmî çeviri yapmayı tercih ettiniz?
Yoksa;
Kitabın bütününü Türkçe’ye çevirmeyi tamamladınız mı? Eğer böyleyse; yakında kitabevlerindeki raflarda satışa sunulacak mı?
Bu çok eski bir çalışmanın güncellenmiş halidir. İngiltere’de, sanırım 2000’li yılların başında yapmıştım. Şu anda kitap da elimde yok zaten. Samimi söylemem gerekirse böyle büyük çalışmalara girecek gücüm de yok pek, 80 yaşındayım, biraz dinlenmek istiyorum. Bu arada Katin Ormanı Katliamı çevirimin Lejand tarafından basılacağını haber vermiş olayım.
“Anti-İlerici” Yeni Sağcılar ve AKP
BaranaS 29 Ekim 2010 at 14:56
Gün Zileli, tarihte ilerici ve devrimci olan ne varsa ona saldırmaktadır.
Bu bir dönüşümdür.
Gün Zileli’nin düşünceleri özünde, ”Yalan Söyleyen Tarih Utansın” vb sağcı tezlerden farklı değildir.
Zileli ve F.Başkaya vb.leri AKP’nin ideologlarıdır.
Tarihte ilerici ve devrimci olan 29 Ekim 2010 at 17:47
Ilerici ve devrimci iskenceler, ilerici ve devrimci katliamlar, ilerici ve devrimci daragaçlari, ilerici ve devrimci soykirim, ilerici ve devrimci bombalama, ilerici ve devrimci açlik, ilerici ve devrimci zulüm, ilerici ve devrimci ayrimcilik, ilerici ve devrimci baski, ilerici ve devrimci falaka, ilerici ve devrimci cop, ilerici ve devrimci elektrik, ilerici ve devrimci filistin askisi, ilerici ve devrimci asit poli hidro karbonik, ilerici ve devrimci akil hastanesi, ilerici ve devrimci toplama kampi, ilerici ve devrimci gulag, ilerici ve devrimci iskelet, ilerici ve devrimci mezar, ilerici ve devrimci tabut, ilerici ve devrimci Veli Küçük, ilerici ve devrimci Levent Temiz, ilerici ve devrimci Temizöz, ilerici ve devrimci cuntaci generaller, ilerici ve devrimci cellat, ilerici ve devrimci vampir, ilerici ve devrimci kurt adam, ilerici ve devrimci iskencecisine garsoniyer ayarlayan ilerici ve devrimci adam, ilerici ve devrimci fasist iskencecilerine yalakalik yapan ilerici ve devrimci müsvedde, ilerici ve devrimci? Nereye ilerlemis, neyi devirmis?
BaranaS 29 Ekim 2010 at 21:55
İlericilik ve gericilik savaşımında işte size düşen de ilerici/devrimci ne varsa ona saldırmak.
Biliniyor:
İlerici hiç bir değer yargısıyla bağı kalmamış, sola dışardan küfür yazıları döşemeyi ve kin kusmayı marifet sayan bu yeni sağcılar AKP tarafından sola saldırtılmaktadır.
https://gunzileli.net/kemalizmin-alti-oku/
🙂 gülünesi yorumlar!
Trol ve kindar rezalet halen burada fink atıyor. Söyleyene değil söyletene bak dığru sözmüş! Eleman içeriden olursa kale kapısı kilt tutmazmış sözü de doğruymuş!
Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız’a vasiyeti:
“Yağmur oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum.
Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.
Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle.
Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır.
Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.
Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.
Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.
Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır.
Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı!
Tanrı yardımcın olsun!”
Pipsqueak’in İlkelcilere vasiyeti:
“Öğütlerimi tut, iyi bir Vahşi ol.
Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle.
Anarşistler bütün İlkellerin gizli düşmanıdır.
Marksistler, Bolşevikler, Menşevikler, Leninistler, Troçkistler, Stalinistler, Maoistler tarihi düşmanlarımızdır.
Sosyal-demokratlar, liberaller, sendikacılar, feministler, ekolojistler yeni düşmanlarımızdır.
Zeitgeistçılar, Sarı Yelekliler, Geziciler, Demokratik Toplumcular içerdeki düşmanlarımızdır.
Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı!
Manitu yardımcın olsun!”
“Epstein işe yarayacak güçlü ve zengin insanları bir nevi zenginler kulübü gibi örgütlerken en rezil sapkınlıkları bağlayıcı bir yöntem olarak kullanmakta, gereğinde bunu bir şantaj aracına dönüştürmektedir. Epstein küresel ölçekte tekelci finans-kapitalin bir parçası olan Yahudi büyük burjuvazisinin (İsrail’deki ayağı da dahil) bir manivelası olarak hareket etmektedir. Somutta bu işleyişin Mossad ile sağlandığını görmek zor değildir. Böylece Epstein etrafında şekillendirilen çevre genel tekelci sermaye çıkarlarının ötesinde bu finans oligarşisi fraksiyonunun özgül/spesifik çıkarlarının güdülmesi için, diğer araçların yanı sıra oldukça verimli şekilde kullanılan bir çevre olmuştur. Sapkın zaaflar ve şantaj da bu şebekenin işlemesinde özellikle etkili bir yöntem olarak kullanılmıştır.
Bu noktanın hassas olduğunu belirttik. Bunun nedeni konunun kolaylıkla başka gerici düşünce biçimlerine doğru kaydırılma tehlikesini barındırmasıdır. İsrail büyük burjuvazisi ve parçası olduğu küresel Yahudi finans-kapital fraksiyonu dendiğinde bununla kast edilenin hiçbir surette genel olarak Yahudilik, Yahudi inancı ya da Yahudiler olmadığını vurgulamak önem taşıyor. Genel anlamda Yahudilik/Yahudiler ile tekelci Yahudi burjuvazisi tümüyle farklı şeylerdir. Bunun Amerikan tekelci burjuvazisi demekten kategorik olarak farkı yoktur. Amerikan tekelci burjuvazisi dediğimizde nasıl genel olarak Amerikalıları, hele de özellikle Amerikalıların en az yüzde 90’ını oluşturan emekçileri kastetmiyorsak, Yahudi tekelci burjuvazisi dediğimizde de bu hiçbir surette Yahudiler ya da Yahudilik anlamına gelmez. Dünyanın her yerindeki sayısız çeşitte gerici akımlar, Türkiye’de de yaygın olan siyasal İslamcılık örneğinde olduğu gibi, anti-semitizm zehrini akıtmaktan geri durmuyorlar. Bunlar sorunu kapitalizm ve egemen burjuvazi sorunu olarak değil Yahudilik sorunu olarak göstermeye ve böylece anti-semitizmi körüklemeye çalışıyorlar. Bu da tam da gerici Yahudi burjuvazisinin ekmeğine yağ sürüyor.
Bir başka önemli saptırma noktası da, İslamcılardan ibaret olmayıp, çok daha geniş bir kümenin savunduğu, Batı’nın ya da Amerika’nın çürümüşlüğü düşüncesidir. Özellikle Türkiye’deki İslamcılar açısından bakıldığında cinsel sapkınlıklar ve pedofili ile Amerika’yı ya da genel olarak Batı’yı özdeşleştirmek rezilce bir ikiyüzlülüktür. Türkiye’de İslamcı tarikatlarda ortaya ancak çok küçük bir kısmı çıkmış olan benzer sapkınlıklar, taciz ve tecavüzler hakkında tek söz etmeyip, Batı’ya atıp tutmak ancak tiksinti hissi uyandırabilir. Çürüyen şey Batı ya da Amerika diye tarif edilemez, çürüyen şey İslamcı akım ve yapıların ezici çoğunluğunun da bir parçası olduğu kapitalizmdir.
Bu pislikten gerçekten rahatsız olan, bunu ortadan kaldırmak isteyen her samimi insanın çürüyen kapitalizme karşı, onun artan ölçüde plütokratikleşen düzenine karşı mücadeleye katılması gerekir.”
https://marksist.net/levent-toprak/epstein-aynasinda-plutokrasi-ve-curuyen-kapitalizm
https://marksist.net/selim-fuat/emperyalist-savasin-atesi-yayiliyor-yikim-artiyor
Kâğıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.
Kavram, Mao’nun kâğıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kâğıttan kaplandır” dedi.
Böylece yedi yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’da ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kâğıttan kaplandır” dedi.
ABD ZAYIFLADIĞI İÇİN NATO ZAYIF
Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.
NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kâğıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kâğıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kâğıttan kaplandır.
Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kâğıttan kaplandır.
ABD GÜÇLÜ OLSAYDI YALNIZ KALMAZDI
ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.
ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!
Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “Bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/kagittan-kaplan-2488795
Sevgili pipsqueak,
Siz çok “eski”siniz.
“Eski”siniz derken şunu kastediyorum; lütfen yanlış anlamayın:
Siz; “unutturulmuş hayat”ın, “unutturulmuş hatıralar”ın, “unutturulmuş masumiyet”in olduğu çok, çok, çok eski çağların insanısınız. Yani; “bugünün insanı” sizin derinliğinizi hemen anlayamaz, belki de hiç anlayamaz…
Ve hâttâ sizi “sığlık”la bile itham edebilirler; “bugünün insanı”nda nankörlük bol, “bugünün insanı”nda hoyratlık bol, “bugünün insanı”nda kabalık bol… “Bugünün insanı” adeta kasap ruhludur, siz de farketmişsinizdir pipsqueak…
“Bugünün insanı” hızlı yaşamaya eroin gibi alıştırıldı, eğer “yavaşlık” varsa bu ölüm gibidir onlar için.
“Arkada kalanın canı çıksın;
koştur birader koştur,
koştur birader koştur,
koştur birader koştur…”
Rat race,
Rat race,
Rat race…
Ellerine yapıştırdıkları “cep telefonu”nu bir kenara bırakamayan,
“Instagram”da selfie fotoğraf yayınlamadan duramayan,
“TikTok”ta 4’er saniyelik videolar izleyerek hayatın anlamını bulduğunu zanneden devasa bir “harabe insanlar çağı”ndayız artık.
Size akıl vermek gibi düşünmeyin ama:
Bu websitesinde size sataşanlar hep olacak, çünkü size sataşanlar; sizin “uzaydan gelen ilginç bir yaratık” olduğunuzu zannediyorlar…
Sizin “21. yüzyıla adapte olamayan bir zırdeli” olduğunuzu zannediyorlar…
Bütün bu sebeplerden ötürü:
Sümer tanrısı yüce “Enki” size kolaylık versin pipsqueak…
Hitit tanrıçası yüce “Kibele (Kybele & Cybele)” size kolaylık versin pipsqueak…
Hint (hindu) tanrısı yüce “Ganeşa” size kolaylık versin pipsqueak…
Rasyonellik, faşizme dönüştü!
İşiniz çok zor, sabırlı olmalısınız pipsqueak…
“290 bin yıllık medeniyet öncesi”nin yanında medeniyet hiçmiş!
1.5 milyar yıllık hayatın yanında 290 bin yıllık Homo Sapiens daha da hiçtir o zaman.
Homo Erectus’lar Homo Sapiens’ten daha ilkel. Neden Homo Erectus’a geri dönmek istemiyorsunuz?
Homo Habilis, Homo Erectus’tan daha ilkel.
Austrulopithecus, Homo Habilis’ten daha ilkel.
Austrulopithecus’ların, Homo Habilis’lerin, Homo Erectus’ların hepsi, “İlerici” Homo Sapiens ırkçısı Pipsqueak’e küfretsin o zaman.
4.5 milyar yıllık Dünya, 1.5 milyar yıllık canlılar tarihinde 290 bin yıllık bir zaman dilimini dondurmak isteyip ona tapanları ciddiye alanlarda kabahat.
Ayrıca herkesi Medeniyet’e tapan bir sürü hayatı yaşıyor zannetmek ayrı bir cehalet.
Bana ne Medeniyet’ten? Bana ne İlkeller’den?
Bunların hepsi bir zaman yoktu, bir zaman da yok olacak. Bunlara kafayı fazla takanlar senin gibi kafayı yer.
Senin bütün bu zırvalarının, okyanusun içindeki bir su damlasının içindeki bir molekülün içindeki bir atomun içindeki bir parçacık kadar bir değeri bile yoktur.
Senin gibi Atom Efendiler istedikleri kadar kin kusmaya devam edebilirler.
En kötü hapishane insan kafasının içindedir diye boşuna dememişler.
https://gunzileli.net/yorumlara-iliskin-duyuru/
Türk olmanın, Şaman olmanın Atsız’la, Atsızcılarla ne ilgisi var?
Atsız da Atsızcılar da Kemalcidir öncelikle. Aynı Hüseyin Feyzullah ve Ülkücüler gibi. Diyanet İşleri Başkanlığını kurup Arap sürüsünü maaşa bağlayan adamın mürididir bunlar.
Latince:
“Hic Rhodus, hic salta!”
_______________________________
“Pipsqueak” mahlası ile yazan kişiye yönelik adeta “toplu linç girişimi”; doğru da değil, sağlıklı da değil.
Kendisinin üslubu epey sert; hakaret etMEden yazmayı, küfür etMEden yazmayı becereMİyor. Bütün bunları inkâr edeMEyiz.
Fakat;
Gün Zileli’nin de onun üslubuna yönelik, yani içinde hakaret (ve küfür) olan metinlerini düzelterek yeniden yazması yönünde ona telkinlerde zaten bulunuyor olması; en mantıklı, en makûl davranıştır.
Ben bu site öncesinde Zileli’nin kitaplarının ve yer yer köşe yazısı tarzındaki yazılarının, bu sitenin kuruluşundan sonra ise bu platformun uzun yıllardır takipçisiyim, okuyucusuyum; bazen yorum yazdığım oluyor, çok sık değil.
Hayat; her zaman bizim isteklerimiz, bizim beklentilerimiz istikâmetinde gitmez, bazen öyle anlar vardır ki aynı odada bir saniye bile vakit geçirmek isteMEyeceğiniz kişi (veya kişilerle) çok uzun zaman aynı havayı solumak zorunda kalabilirsiniz… Hayat böyledir, öğretir…
Eğer “pipsqueak” mahlası ile yazan kişiye yönelik “toplu linç girişimi” devam ederse; kendisinin pek çok görüşüne katılmasam bile ben onun bu websitesinde yazmasını savunmaya devam edeceğim; yani pek çoğunuzun başlattığı (ve sürdürdüğü) “toplu linç girişimi”ne karşı çıkacağım.
• Şu soruyu sorabilirsiniz:
“Peki; bizzat pipsqueak’in linç dolu yazılarına ne diyeceksiniz, ona niye sesinizi çıkarmıyorsunuz?”
• Cevabım:
Yukarıda da belirttiğim üzere; bu websitesinin “admin”i Gün Zileli olduğuna göre, sitesine gelen yorumlar & metinler arasında hakaret (ve küfür) içerikli olanları zaten filtreliyor, ve bahsi geçen yorumlar hangileri ise onları yazan kişileri zaten ikaz ediyor. Şu anda; en mantıklı, en makûl davranış budur.
İkinci husus şu:
Hakaretler ve küfürler haricinde; eğer şu meşhur “medeniyet” meselesiyle ilgili herhangi bir konu sizi alâkâdar etmiyorsa, bu konulardan hoşnut değilseniz, bu konularla ilgili herhangi bir şey hissediyorsanız veya hiçbir şey hissetmiyorsanız; “pipsqueak”in bu yazdıklarını atlayıp (pas geçip) sadece kendi yorumlarınıza (ve başkalarının yorumlarına) odaklanabilirsiniz.
“Pipsqueak”in yazdığı her şeyi (sizle ilgili olsa bile) görmek, okumak, cevaplamak mecburiyetinde değilsiniz, kimse sizi zorlamıyor. Fakat; “pipsqueak”in bu websitesindeki varlığına ve “ifade özgürlüğü”ne itiraz etMEmeniz gerekir, doğru davranış budur.
Bir kez daha hatırlatıyorum:
“Pipsqueak” mahlası ile yazan kişinin; hakaret ve küfür etmesini savunMUyorum. (Ve hâttâ; hakaretleri ve küfürleri haricinde yazdığı pek çok konuya da karşıyım.)
Bu kişinin, hakaret etse bile, küfür etse bile; “admin (Zileli)” tarafından ikaz edildikten sonra “yazdıklarının sitede yayınlanılmasına devam edilmesi”ni savunuyorum.
“İfade özgürlüğü” tam olarak budur!
“Hakaretvari, küfürvari üsluba rağmen; ikaz sonrasında ifade özgürlüğünün kıymeti”nin ne demek olduğunu Zileli’nin gayet iyi anladığına eminim…
Eğer Gün Zileli; “pipsqueak” mahlası ile yazan kişinin yazılarını yayınlamayı “tamamen” engellerse:
Önce; “Uluslararası Anarşistler Birliği: Yüksek Denetim Konseyi”ne gidip Zileli’nin bu davranışını şikayet edeceğim. (Belki Zileli’ye ihtarname gönderirler.)
Sonra; sırasıyla, “Mikhail Bakunin”in, “Bingöl Erdumlu”nun, ve (Kamber Ateş’in annesi) “İpek Ateş”in mezarlarının yanına gidip; Zileli’nin bütün kitaplarının üzerine viski döküp yakarak kendisini protesto edeceğim.
Epeydir bakmıyor idim. Biriki tane baktım. Pipsqueak odak noktası olmuş. Ben geçmişte iki yazısını tam okumuştum. Dağınık gelmişti, tam anlamamıştım. Benle ilgili de olabilir. Bazı eleştiriler sansürcü kafadır bana göre. Ne yazacağını önceden kategorize edip baskılamaya bakma gibi bir şey. Küfür editörün işi, engeller olur biter. Üç nokta kullanmış ise, kullandığı konu/neden daha önemlidir bence. Konuya bakmak lazım. Bence tabi… İsteyen istediği gibi…
“1 kg domates” + “1 kg patates” = “400 TL”ye yükseldi!
“DÖRT YÜZ TL”YE YÜKSELDİ !!!
ABD’de insanlar “obezite”den geberir…
Türkiye’de insanlar “açlık”tan geberir…
Sizler isterseniz; “medeniyet iyi midir? / kötü müdür?” tartışmasına devam edebilirsiniz!
“Taş Devri, Bolluk Devri”…
Taş Devri’nde insanlar “açlık”tan geberiyordu…
21. yüzyılda insanlar hâlâ “açlık”tan geberiyor…
“Marx” haklı mı acaba?!…
Belki de; mesele “bolluk”la ilgili değildir…
Belki mesele; “Bolluktan kimler ne kadar pay alacaklar?” meselesidir…
“Bize plân değil, pilav lâzım.”
Süleyman Demirel
(1924 – 2015)
“Aranızda bana ilk 290 bin yıl içinde kurtuluş arama sapıklığı gösteren bir toplum biliyor musunuz?”
________________________________________
Siz hangi “kurtuluş”tan bahsediyorsunuz?
• İlkeller de “insan”dı; hilkat garibesi değildi. “İlkeller” de ruhsal korku, ruhsal çöküntü, ruhsal çaresizlik yaşıyordu. Bir nebze huzur bulabilmek veya kafalarına üşüşen korkuları kısa bir süreliğine de olsa uzak tutmak için; kendilerine (animism) “totem”ler icat ettiler, ister somut objesel, cisimsel, fiziksel (animism) totemik figürler olsun, ister soyut (animism) totemik simgeler & semboller olsun (ikincisine örnekler; “nature spirits”, “forest spirits” veya “mountain spirits” verilebilir). Bugünün “Yahudilik” dini, bugünün “Hristiyanlık” dini, bugünün “İslam” dini (…) bu dinlerin hepsi kökünde eski (unutulmuş) çağların (animism) totemik simgelerinin izlerini taşır hâlâ. Bu iz taşıma, eklemlenmecilik, geçirgenlik meselesine “antropoloji terminolojisi”nde ve “dinler tarihi terminolojisi”nde; “syncretism” veya “eclecticism” denir. Eski çağların “şaman”ları, eski çağların “medyum”ları, eski çağların “cadı”ları, eski çağların “tılsım ustaları”, eski çağların “guru”ları (“rişi”leri, “acharya”ları); günümüzde “psikiyatri” mesleği olarak bilimsel hüviyette devam ediyor, günümüzde “psikoloji” mesleği olarak bilimsel hüviyette devam ediyor; birebir, mot-a-mot aynı değiller, fakat süreklilik var, geçmişteki niyetlerin (çare bulma isteği) günümüze mirası gibi transferler, aktarımlar var…
Eski (unutulmuş) çağlarda “şaman”lar ruhsal telkinler verirdi, günümüzde “psikolog”lar ruhsal telkinler veriyor… Bunlara karşı çıkın veya çıkmayın, sahtekârlık (batıl inanç, hurafe) olduğunu iddia edin veya etmeyin, bilimsel olduğunu iddia edin veya etmeyin; “çare bulma isteği” hâlâ devam ediyor…
“Lewis Henry Morgan”,
“James George Frazer”,
“William James”,
“Joseph Campbell”,
“Bronislaw Malinowski”,
“Lucien Levy-Bruhl”,
“Brian Morris”: “Anthropological Studies of Religion” (Din Üzerine Antropolojik İncelemeler)
“Marvin Harris”: “Cows, Pigs, Wars and Witches: The Riddles of Culture” (İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar: Kültürün Bilmeceleri)
“Heinrich Robert Zimmer”: “The King and the Corpse: Tales of the Soul’s Conquest of Evil” (Kral ve Hortlak: Ruhun Kötülüğü Yenmesine Dair Hikâyeler),
“Emile Durkheim”,
(…)
Ve daha pek çok isim, bunları tane tane anlattı…
• İlkellerin “özgürlükçü” oldukları, yani “kurtuluş”u savundukları çok önemli bir konu var:
“Kendi tabiatlarına dışarıdan zorla müdahale edilmesine karşı verdikleri mücadeleler.”
“Eğer kabilemize, mağaramıza, köyümüze, tabiatımıza; dışarıdan birileri zorla müdahale etmeye kalkışırsa, yaşadığımız toprakları zorla işgal etmeye kalkışırsa; işgalcilere karşı özgürlüğü savunuruz, kurtuluşu savunuruz, onlara karşı mücadele ederiz.”
________________________________________
Siz hangi “kurtuluş”tan bahsediyorsunuz?
“Yazılı olan ve olmayan tarih”e ve “antropoloji”ye pek meraklı olan, belki de bu alanlarda uzman olan pipsqueak; şu konuda ne der? Bu sorum sizi eleştirmek amacıyla değil, acele etmeden okuyunuz lütfen:
“Düşünmek”, “sosyal bilimlerle ilgilenmek”, “kafa (akıl) yormak” gibi şeyler için;
• Genellikle “midesi tok olan” kişilerin uğraştığı,
• Genellikle günlük koşuşturma telaşı içinde olmayan bir hayatı yaşama imkânı olan şanslı kişilerin uğraştığı,
• Genellikle “yarın aç kalacak mıyım?” korkusu yaşamayan kişilerin uğraştığı; (kısaca ve özetle) “lüks (luxury)” aktiviteler olduğu söylenegelir.
Bütün toplumlarda böyle bir “algı” var; bu “algı”yı doğru kabul etseniz de etmeseniz de çoğu zaman hissedersiniz.
Evine, ailesine ekmek götürmek derdi çeken bir insanın; (misâl) “antropoloji”yle ilgilenmesini bekleyebilir miyiz? [NOT: “Antropoloji”yi örnek olarak yazdım; onun yerine başka “lüks” olduğuna inanılan şeyleri de koyabilirsiniz. Yani; salt “antropoloji”yi hedef tahtasına koyduklarını zannetmeyiniz.]
“Obezite” hastalığının yaygın olduğu ABD’de insanların her biri filozof değil elbette, midesi obez insanların her biri “antropoloji”yle ilgilenmiyor elbette. Benim size sorduğum soru bu değil. Buna odaklanmayınız.
Dikkat ediniz lütfen:
“Midesi aç olan” insanın; (misâl) antropoloji ile ilgilenmediği, bu tür “aktiviteler”i umursamadığı yönünde genel bir “algı” var. Yani; midenin “aç” olması, midenin “tok” olmasından daha fazla dikkat çekiyor. “Midesi aç olan” insanın; (misâl) “felsefî düşünceler”e dalmak için enerjisinin de, hevesinin de, vaktinin de neredeyse hiç olmayacağı söylenegeliyor.
Kısaca ve özetle: Önce daima midenin tok olması teşvik ediliyor; ondan sonra (misâl) “felsefî düşünceler”e dalmak, ondan sonra (misâl) “antropoloji”yle ilgilenmek tavsiye ediliyor.
Silsileye (sıralamaya) lütfen dikkat ediniz: “Önce mide tokluğu, sonra düşünsel faaliyetler.”
“1 kg domates” + “1 kg patates” = “400 TL”ye yükseldiği bir toplumda, “enflasyon” denen belanın altında çiğnenen insanların olduğu bir toplumda;
(Misâl) “Stone Age Economics (Taş Devri Ekonomisi)” [Marshall Sahlins, 1972] isimli kitabı okumak isteyen, ama aynı anda “midesi aç olan” insanlar olmasını bekleyebilir misiniz, umabilir misiniz? [NOT: Lütfen; tek-tük, kıyıda köşede kalmış, numune niyetine birkaç kişiyi örnek olarak göstermeyiniz bana. Yani; hem “midesi aç olan”, hem “felsefî düşünceler”e aynı anda dalan kişi sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar sayıca az olduğunu iddia ediyorum. Mesela “budistler”i örnek olarak göstermeyiniz bana; çünkü onlar “enflasyon”la temasa girmiyorlar, “fiyatların pahalı olması”yla temasa girmiyorlar; hayatta herkesin “budistler gibi” yaşamasını bekleyemezsiniz. Mesela; kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı falan-filân yerdeki küçücük bir kabilenin günlük yaşamını, bu ve buna benzer örnekleri bana getirmeyiniz.]
Lütfen; size naz yapıyormuşum gibi, sizi hakir görüyormuşum gibi zannetmeyiniz pipsqueak.
Sorumu daha derli-toplu olacak şekilde sorayım:
Siz, mideniz “tok” olduğu için; (misâl) “medeniyet”le ilgili, (misâl) “antropoloji”yle ilgili çok teferruatlı müktesebat edinmiş olabilir misiniz? (Çünkü; mideniz “tok” olduğu için, düşünmeye enerji ve vakit ayırabildiniz.)
“Midesi aç olan” insanın; düşünmeye pek önem vermeyeceği, düşünmeye enerjisinin olmayacağı, düşünmek için (kafasını kaşımaya bile) mecâlinin, vaktinin olmayacağı hakkında siz ne diyorsunuz?
Samimiyetle, ve mümkün olduğunca konuyu dağıtmadan (etrafa saçmadan) cevabınızı yazar mısınız pipsqueak?
“Medeniyete karşı çıkmak” isteseniz; nereye kadar kaçabilirsiniz? Nerelerde saklanabilirsiniz?
Her taraf kameralarla, gözetleme ve takip cihazları ile dolu.
“Mağara”ya saklansanız; vücudunuzdan yayılan ısıyı tespit edip hangi mağarada saklandığınızı ortaya çıkarabilen “teknolojik takip cihazları” var.
“Ormanın derinlikleri”nde kendinize basit bir baraka inşa etmek isteseniz; vücudunuzdaki ter damlalarını tek tek görebilecek kadar kuvvetli lenslere sahip “uydu kameraları” var, yani ormanda neler yaptığınızı “uzaya yerleştirdikleri uydu kameralar”la saniyesi saniyesine takip edebilirler.
“Medeniyete karşı çıkmak”; nefes almaya karşı çıkmak gibi bir şeye benziyor, atmosfere karşı çıkmak gibi bir şeye benziyor.
Hem nefes alıp-vermek zorundasınız (solunum yapmak zorundasınız), hem atmosfere karşısınız; bu pek mümkün gözükmüyor…
“Teknolojik gözetleme araçları”ndan kaçmak mümkün değil, bunu kabul etmek istesek de istemesek de; yalın gerçek bu.
“Medeniyet” denen şeye; düşünsel anlamda, yaşam tercihi anlamında karşı çıkmak bile büsbütün imkânlı gözükmüyor. ABD’nin özellikle “Orta ABD” ve “Güney ABD” eyaletlerinde; “Amish”ler olarak bilinen Hristiyan topluluklar vardır, belki duymuşsunuzdur. “Amish”ler; yaşadıkları topraklar hangi eyalet sınırları içinde ise, o eyaletlerin bürokratik makamlarından izinler alarak yaşamaya, kendi hayatlarına müdahale edilmemesi için teminatlar talep etmeye alışmış Hristiyan topluluklardır. Yani; “medeniyet”ten köşe-bucak kaçmak için heyecan dolu maceralara girişmek yerine, bizzat “medeniyet otoritelerinden (bürokratik makamlardan)” izin almanın gerçekliğini kabul etmeye mecbur kalmışlar, bu yöntemin daha makûl olduğuna karar vermişlerdir.
“Medeniyet”ten kaçmak; solunum yapmayı istemeyip solunuma mecbur olmak gibi bir şeye benziyor…
Şahsî olarak “medeniyet”i sevip sevmememiz hiçbir şeyi değiştirmiyor gibi gözüküyor… “Medeniyet” daima devam ediyor gibi gözüküyor…
• “Matematiğin, çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?”
David Hilbert
(1862 – 1943)
• “Doğal sayıları toplamasıyla, çıkarmasıyla, çarpmasıyla, bölmesiyle anlayabilecek kadar zenginlikte olan bir matematiğin çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?”
Kurt Friedrich Gödel
(1906 – 1978)
• “Ignoramus et ignorabimus”
(Bilmiyoruz ve asla bilemeyeceğiz)
Emil Heinrich du Bois-Reymond
(1818 – 1896)
“Zamanımızın ruhu” (zeitgeist), silikon vadilerinden yükselen yeni bir ritimle atıyor.
İçinde bulunduğumuz an; insanlık tarihinin daha önce tecrübe etmediği bir teknolojik eşiğe, “yapay zekânın (YZ)” gündelik yaşamın ve üretimin merkezine yerleştiği bir döneme işaret ediyor.
Bu yeni çağın en belirgin, en ayırıcı özelliği ise “hız”dır. Bir fikrin zihne düşüşü ile onun somut bir metne, bir görsele veya bir koda (code) dönüşmesi arasındaki o kadim ve meşakkatli mesafe, “algoritmik saniyeler” içinde eriyip gitmiştir. Objektif bir gözle bakıldığında, bu durum; insan kapasitesinin muazzam ölçekte genişlemesi olarak okunabilir. Yaratıcılık demokratikleşmekte, teknik beceri engeli ortadan kalkmakta ve üretim araçları, doğru “komutu” verebilen herkesin erişimine açılmaktadır. Sanayiden akademiye, sanattan gündelik iletişime kadar her alan, bu “verimlilik patlaması”ndan payını almaktadır. Artık karşımızda, insan zihninin uzantısı olarak işlev gören, yorulmak bilmeyen ve kolektif insan bilgisinin tamamından beslenen sentetik bir zekâ durmaktadır. Bu, şüphesiz; insanlığın alet yapma serüveninde ulaştığı en sofistike aşamalardan biridir.
Ancak, bu baş döndürücü “hız”ın ve erişim kolaylığının yarattığı manzaraya, bu parlak yüzeyin hemen altına daha dikkatli bakıldığında; varoluşsal bir huzursuzluğun kıpırdanmaya başladığı görülür. Üretimin bu denli kolaylaşması, kaçınılmaz olarak bir “tüketim enflasyonu”nu da beraberinde getirmektedir. Her şeyin anında var edildiği bir dünyada, nesneler (ister sanatsal ister düşünsel olsun) birer “içerik (content)” birimine indirgenmekte, hızla “tüketilip” aynı hızla “unutulma” döngüsüne girmektedir. İşte bu noktada, teknolojinin sunduğu imkânların ötesine geçip; bu durumun “insan tini” üzerindeki etkilerini sorgulamak için felsefenin derinlikli merceklerine, özellikle “Hegel”in ve “Nietzsche”nin öngörülerine ihtiyaç duyarız.
“Hegelci diyalektiğin” perspektifinden bakıldığında, insan bilinci (“Ruh” & “Geist”) ham bir potansiyel olarak kalmaz; o, kendini dış dünyaya dayatarak, maddeyle ve dirençle karşılaşarak olgunlaşır. “Hegel” için emek, sadece ekonomik bir aktivite değil; insanın doğayı dönüştürürken kendi bilincini de yonttuğu, meşakkatli ama zorunlu bir “kendini tanıma süreci”dir. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu o sancılı ilişki, eserin içine sinen o “insanî ter”; ruhu yetkinleştirir. Oysa günümüzün “yapay zekâ” destekli üretim modeli, bu hayatî “süreci” âdeta kısa devreye uğratmaktadır. Artık “direnç” yoktur; sadece pürüzsüz, anlık ve nihaî sonuçlar vardır. Hegel’in “olumsuzlama” dediği, zorlukla karşılaşarak aşma momenti; “hız”ın içinde buharlaşır. Bizler, komutlarla yarattığımız ancak üretim sürecine gerçek anlamda dâhil olmadığımız o kusursuz çıktıların karşısında; Hegelci manâda “derin bir yabancılaşma (alienation)” yaşarız. Eser bize ayna tutamaz, çünkü o aynanın sırrında bizim emeğimizin, tereddütlerimizin ve hatalarımızın izi yoktur. Kendi düşünme ve sentezleme yetimizi dışsallaştırıp bir makineye devrettikçe; efendisi olduğumuzu zannetiğimiz bu muazzam araçların, pasif birer parçasına dönüşme riskiyle yüz yüze kalırız.
Bu tinsel “yabancılaşma” zemini üzerinde; “Nietzsche”nin moderniteye dair en karanlık teşhislerinden biri olan “nihilizm” (ve “son insan” figürü) belirginleşmeye başlar.
Eğer “Hegel” bize sürecin ve emeğin kaybını gösteriyorsa; “Nietzsche” bu kaybın yarattığı “değerler boşluğu”na işaret eder.
Her şeyin bu kadar kolay, zahmetsiz ve “hızlı” elde edilebildiği bir dünyada, “değer hiyerarşisi” çökmeye yüz tutar. Emekle, zamanla ve adanmışlıkla elde edilmeyen şeyin ağırlığı da kaybolur. “Yapay zekâ”nın sunduğu bu sonsuz “konfor” ve “hızlı tüketim” döngüsü; Nietzsche Zerdüşt’ünün tiksintiyle bahsettiği “son insan”ın arzuladığı cennetin ta kendisidir.
“Son insan” riski, acıyı, büyük tutkuları ve kendini aşma arzusunu bir kenara bırakmış; tek amacı güvenlik, konfor ve “kolayca elde edilen küçük hazlar” olan bir varlıktır. Yaratmanın çilesini çekmek yerine, makinenin sunduğu ortalama ama “hızlı” sonuçlarla yetinmek; insanın içindeki “Güç İstenci”ni (o yüce “yaratma ve dönüştürme” dürtüsünü) köreltir.
Sanatın “içeriğe (content)”, hakikatin “veriye (data)”, iletişimin ise sığ bir “etkileşime (interaction)” indirgendiği bu noktada; anlamın yerini devasa “uğultulu bir gürültü” alır. Bu, aktif bir yıkım değil, Nietzsche’nin “pasif nihilizm” dediği durumdur; anlamsızlığın konforlu kucağında, ekranların soğuk ışığı altında gerçekleşen “uyuşuk bir kabulleniş”. Dolayısıyla, “yapay zekâ” ile geldiğimiz nokta; teknolojik bir zafer olduğu kadar, iradenin felce uğraması tehdidini de içinde barındıran bir çözülüş durumudur.
Yazan: Şaranur Yaşar
28 Aralık 2025
****************************
Burada ne ayakta durulur,
Ne uzanılır,
Ne de oturulabilir.
Dağlarda bile
Sessizlik yok.
Sadece, yağmursuz,
Gök gürültüsü var.
“Thomas Stearns Eliot”
(1888 – 1965)
“Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi?
Felsefe, “devlerin söyleşmesi” mi?
Evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Eğer felsefeyi bir geleneğin adı olarak anlamıyorsak, o fikirler felsefedir. Zira felsefe dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir.
Çeşitli vesilelerle sık gündeme gelen bir soru: “Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi? Ya da sorunun daha değişik versiyonuyla, “felsefe yapmak için felsefe tarihi bilgisi şart mıdır?” Bu soruya cevap verebilmek için felsefe denince neyin anlaşıldığı konusunda bir berraklığa ihtiyaç var. Aynı şekilde tarihten ne anladığımız da önem kazanıyor.
Felsefeyi bir ürün, ortaya çıkmış fikirler toplamı olarak düşünürseniz, felsefe elbette ki felsefe tarihinden ibaret olur. Düşünceyi anlamadan felsefenin zahiri cazibesine kapılmış kültür ve kişilerde felsefe, “felsefe tarihi” olarak anlaşılır. “Eflatun veya Filankes böyle dedi ama Bevankes buna katılmadı, şöyle dedi.” Bu anlayışta felsefe, soyut, fanileri aşan ve hürmete layık prestijli bir “ekabir sohbeti”dir. Bu çerçevede felsefe, “devlerin söyleşmesi” olarak saygı görür, ama bir dedikodu rivayeti olmaktan öteye geçemez. “Felsefe tarihçilerini filozof sanma yanılgısı” bunun sonucudur. Felsefeyi böyle anlayan toplumlar felsefe üretemez, üretilmiş felsefenin sadece tüketicisi olur, sadık bir tüketicisi. Bu seviye, felsefeyi anlamanın en ilkel seviyesidir. Kategorilerle işleyen bu bakış, felsefe kutusu içinde bulduğu herşeye felsefe hürmeti gösterir. Onları yanyana zenginlik teşhiri için dizer. Onları ilişkilendirmeye bile ihtiyacı yoktur.
Yok eğer felsefeyi ortaya çıkmış bir fikirler toplamı olarak değil de “tarihaşırı bir fikri diyalog” olarak anlarsanız, yine “felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey olur. Hâttâ “felsefe tarihi” dışında felsefe olmaz. Bu yaklaşımda bütün filozoflar bazı temel sorular üzerinden birbirlerine bağlıdırlar. Ya kendilerinden öncekine itiraz, ya da onların cevaplayamadığı sorulara cevap vermiş olmak noktasında oluşan bir bağlantıları sözkonusu olur. Her iki durumda da aynı ipe dizilen tespih taneleri gibi bir süreklilik ve bağımlılık ilişkisi içinde anlaşılırlar ve öyle görülürler. Tesbihin imamesi de “şimdi”dir ve bizim maziye bakan totalize edici (toplamcı) nazarımızdır. Bu anlayışın önemli bir problemi felsefeyi yüzeysel bir “tarihsellik” içinde anlamasıdır. Burada tarihsellik neden yüzeyseldir? Çünkü yarım bir tarihselleştirmedir. Biraz açalım.
Soykütüğünün (genealogy) bize kişiyi veya düşünceyi kusursuz bir şekilde vereceğine dair bir “bilimselci kabul” ile hareket eder. Zorunlu veya doğal olmayan bir tarihsel girişimin halkalar zinciri hâlinde bugüne ulaştığı varsayımını esas alır. Eğer felsefe tarihte bir söyleşme olarak başlayan bir “çağlar-arası sohbet” olarak düşünülürse, bu mirasa dair iki boyut öne çıkar: Biri “keyfilik”tir. Yani “felsefe ağacı başka türlü de gelişebilirdi, ama bu istikâmetlerde uç verdi” diyebiliriz. Böyle olmaya mecbur değildi, ama böyle oldu. Diğeri ise “süreklilik”. Yani filozofları birbirine bağlı halkalar gibi düşünürsek; birini anlaman için öncekine bakman lazım, çünkü hiçbir halkayı diğer halkalardan bağımsız olarak anlayamazsın. Bu çerçevede bakılınca; felsefe, mecburi olunmayan fakat mazide başlayıp gelmiş bir söyleşme olarak ancak “felsefe tarihi”yle anlaşılabilinir. Yani felsefe ile (felsefenin) tarihi aynı şey olur.
Bu ikinci anlayış nispeten sofistike olsa da, hâlâ felsefeyi tam olarak tarihselleştirmiş değildir. Felsefeyi “dil”e benzetip, bir “dil”i öğrenmek için daha önce yazılmış ve konuşulmuş olanları anlamak gerekir diye düşünmek yanlış bir yaklaşım olur. Evet “dil” bir açıdan kendi tarihinden ibarettir. Bu hâliyle bir “dil”i öğrenmek o “dil”in tarihini öğrenmektir. Konuşmak da “dil”i kullanmak olduğu ölçüde bu kapsamdadır. Ancak felsefe, felsefeyi üreten şey (yani düşünme, tefekkür) için “felsefe tarihi”ne muhtaç değildir.
Bu yüzden doğru metafor, burada “dil” değil “şiir”dir. “Şiir, ‘şiir tarihi’nden ibarettir” demek ne kadar saçma olur, değil mi? Çünkü “şiir”, tam da o tarihin kuşatamadığını söylemektir. Yaratıcı bir eylem olarak “şiir”, pekâlâ tarihsiz olarak da “otopoetik (auto-poetic) bir varlık” gösterebilir. Hâlbuki “felsefenin tarihi” de tıpkı “şiirin tarihi” gibi bir metafizik posadır. “Şiir”, geçmişten yana hüküm giymek zorunda değil. Aynı şekilde “başlangıcın felsefesi”, ilk başta olduğu gibi bugün de felsefenin tarihinden bağımsız olabilir. Zaten “felsefe tarihi”ni ona tarihyazımı ile empoze ettiğimiz “süreklilik illüzyonu” altında değil de hakkıyla incelersek şunu görürüz: Kimi büyük filozoflar mevcut konuşmayı devam ettirmek yerine yeni sohbet odası açmışlar. Hâttâ bazısının önceki sohbetlerden haberi bile olmamış olabilir. Çünkü ihtiyaç duydukları şey geçmişin bilgisi değil, “bulundukları şimdi”nin ilgisidir. “İlgili olmak” ile “bağımlı olmak” arasındaki farkı görmek gerekir.
Bu nedenlerle, evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Bunu anlamak için şöyle düşünelim: Felsefe tarihinden habersiz bir insanın fikirleri anlatılıp anlaşıldığında, kavramsal olarak tercüme edildiğinde eğer o fikirler (sözgelimi) filozof sayılan bir Batılı filozofun düşünceleri ile denk gelen fikirler ise o kişinin yaptığı şey felsefe midir? / değil midir? Eğer felsefeyi “bir geleneğin adı” olarak anlamıyorsak; o fikirler felsefedir.
Zira “felsefe” dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir. “Düşünmenin diyalojikliği” onun radara yakalanması ve tarihyazımının hazmına uygun forma sokulması ile ilgilidir. “Felsefe” ekseriyetle ve hasbelkader “diyalojik” bir şekilde zuhur etse de, bu; “felsefe yapımı için” her zaman zorunlu bir şart değil. “Kurucu felsefî söz veya sohbet başlatıcı düşünsel hamle” felsefenin ta kendisi olabildiği hâlde, felsefe tarihinin dışındadır (öncesindedir). “Felsefe tarihi” dediğimiz “söyleşi kütlesi”nin öncesinde ve sonrasında her zaman “diyalojiklik radarına yakalanmayan yeni fikirler” vardır. Onlara “felsefe” adını verip / vermemek; bir isimlendirme sorunudur. Doğumların “sadece hastanede ve kayıt altında” olduğunu düşünmek, hastane dışında vuku bulan doğumları görmeye engel olan bir tür hastane hastalığıdır. Felsefenin “felsefe tarihi”ne mahkûm olmadığını anladığımızda, “dil”in bile aslında sandığımız kadar tarihinden ibaret olmadığını anlarız.
Yazan: Mücahit Bilici
3 Kasım 2024
Zileli, artık dost düşman fark etmez, ne gördük iyiden kötüden moduna girdiği için, soğan diktim dikine, çıkarsa da çıkmazsa da şeyime dediği için, yüz veriyor böcü börtüye.
“Doğal sayıları toplamasıyla, çıkarmasıyla, çarpmasıyla, bölmesiyle anlayabilecek kadar zenginlikte olan bir matematiğin çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?”
“Kurt Friedrich Gödel”; kanıtlanaMAyacağını gösterdi. Yani; hayatta pek çok doğru olabilir, fakat doğru olan her şey kanıtlanamaz.
Pipsqueak (30 Mart 2026 at 19:01) yanlış söylüyor, insanları yanıltmaya devam ediyor.
(30 Mart 2026 at 19:01)
“Avrupa’nın dünyaya egemen oluşundan esinlenen ırkçı Darwin’in ırkçı evrim teorisinden esinlenerek aynı ırkçılığı sosyoloji, psikoloji, tarih bilimlerinde dile getirenleri yazısında sıralamış.”
______________________________
Charles Darwin’e niçin “ırkçı” dediğinizi daha önce defalarca izah etmiştiniz, haberim var. Mesele bu değil.
“Lewis Henry Morgan”,
“James George Frazer”,
“William James”,
“Joseph Campbell”,
“Bronislaw Malinowski”,
“Lucien Levy-Bruhl”,
“Marvin Harris”,
“Emile Durkheim”,
(…)
Bu isimleri (ve daha fazlasını) “bizzat kendiniz” referans olarak gösterdiniz, bu isimlerin yazdıkları eserlerden alıntıları zaman zaman bu websitesinde aktararak “bizzat siz” öncülük ettiniz. [Not: Sitedeki önceki yazılarınıza bakarsanız; şimdi çamur sıçrattığınız bu isimleri o zamanlar “referans olarak gösterdiğiniz”i bulursunuz.]
Siz bu isimlere (ve daha fazlasına) önceleri “ırkçı” yaftasını yapıştırmazdınız, şimdi yapıştırmaya başladınız.
Yani şu an, şimdi (30 Mart 2026 at 19:01); geçmişte referans olarak gösterdiğiniz bu isimlere yine “bizzat kendiniz” saldırmaya başladınız. Tutarsızlığınızda sınır yok!
Lütfen dikkat ediniz; ben bu isimleri de savunmuyorum, yazdıkları eserleri de savunmuyorum. Size anlatmaya uğraştığım şey; “bizzat kendi tutarsızlığınız”. Siz bu websitesindeki önceki yazılarınızda bu isimlere rağbet gösterirken, şimdi rağbet gösterMEmeye başladınız; hepsi bu, bunu anlatmaya uğraşıyorum.
“Matematik ve mantık” öğrettiğinizi yazdınız.
Öyleyse şimdi okuyacaklarınız, size bir ders olsun. Eğer öğreticiliğe hâlâ devam ediyorsanız, öğrencilerinize bunu da öğretirsiniz:
Eğer bir kişi tarafından “tutarsızlık” sınırlı ve küçük miktarda yapılırsa (örneğin sadece 1 veya 2 kez, daha fazla değil); bu “tutarsızlık” tolere edilebilir.
Eğer bir kişi “tutarsızlıklar çukuru”na düşmüşse, ve o çukurdan çıkmak gibi bir niyeti hiç yoksa; o kişiyle muhatap olmanıza gerek yok, vaktinizi onunla harcamayın.
Sonuç:
Pipsqueak; “tutarsızlıklar çukuru”na düşmüş, ve o çukurdan çıkmak gibi bir niyeti hiç yok. Bu şahısla muhatap olmanıza gerek yok, vaktinizi onunla harcamanıza gerek yok.
• Eğer “ekmek” bulamıyorlarsa; “pasta” yesinler.
(S’ils n’ont pas de pain? Qu’ils mangent de la brioche!)
“Marie Antoinette”
(1755 – 1793)
• Eğer “enflasyon” belası altında çiğnenerek açlık çeken insanlar varsa; “kitap” yesinler. Eğer bulabilirlerse, büyük beyinli püfürpüfüreserlerin yazdığı “antropoloji kitapları”nı yemelerini öneririm; çünkü bunlar daha lezzetli.
“Pipsqueak”
(M.Ö. bilmem kaç – M.S. bilmem kaç)
• Eğer “kitap” ruhun gıdası ise; insan bedenleri “enflasyon” belası altında çiğnenip öldükten sonra ruh kalır mı?
“Küçük beyinli, yani h*dük olduğu iddia edilen birisinin sorduğu soru”
Pipsqueak, Türkiye’de yaşaMIyor. Türkiye’deki olaylarla ilgili herhangi bir bilgisi yok. (Zaten sık sık “aile içi kavgalar”, “aile içi dırdırlar” diyerek bu konuyu sürekli öteliyor.)
Cümleleri, kelime seçimleri, sıfat tercihleri, fiilleri kurma şekilleri, (özetle) yazım tarzı kırık-dökük; yıllar geçtikçe (“dil”) Türkçe’ye olan hakimiyetini yitirmiş, bu aşikâr. Amacım “gramer (dilbilgisi) zabıtası” gibi davranmak değil, ki kendi yazdıklarımın da muhteşem olduğunu iddia etmem.
Yıllar önce; pipsqueak yine esip gürlerken, Gün Zileli ile olan temasından “bahsediyormuş gibi yazmıştı”, ve hemen geçiştirip başka konulara zıplamıştı. O yıllarda Gün Zileli’nin websitesi başka bir görünümdeydi, ve yazılarının altındaki “yorumlar kısmı”na ulaşmak daha kolaydı. Şimdiki websitesinde ise çok eski yazılarına ulaşmak, ve daha önemlisi; bu çok eski yazılarının altındaki “yorumlar kısmı”na ulaşmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Adeta iğneyle kuyu kazmanız gerekebilir; pipsqueak’in Zileli ile olan temasından “bahsediyormuş gibi yazdığı” o kısmı bulup buraya getirmeniz için.
Aklımda kaldığı kadarıyla şimdi, buraya aktarıyorum.
Eğer aklımda “yanlış” kaldıysa, ve şimdi okuyacaklarınız bizzat “pipsqueak” tarafından ve bizzat “Gün Zileli” tarafından doğru olMAdığı tespit edilirse; hepinizden peşin peşin özür dilerim, boşu boşuna “yalancı” durumuna düşmek istemem, kendimi rezil etmek istemem.
_________________________________
1990’lı yılların ortaları, 2000’li yıllara yakın bir dilim olabilir. Gün Zileli, Türkiye’ye henüz temelli taşınmamış. İstanbul’a gidip-geliyor, ama henüz İstanbul’a temelli taşınmamış. Hâlâ İngiltere’de yaşıyor, Türkiye’ye temelli dönüş için hazırlıklar yapıyor; bazen Avrupa kıtası içindeki ülkelerde “konferanslar”, “toplantılar” olursa, imkân bulduğunda bunların bazılarına konuşmacı veya dinleyici olarak katılmaya uğraşıyor.
“İsviçre”de veya “İsveç”te, bu iki ülkeden biri olmalı; hangisi hatırlamıyorum. Bir “konferans” (veya bir “toplantı”) düzenlenmiş. Konferansın konusu anarşizmi de içeriyor, ama salt anarşizmle ilgili değil.
Bu konferansa “Gün Zileli” katılıyor. (“Konuşmacı” olarak mı, “dinleyici” olarak mı; emin değilim.)
Tesadüf o ki; “pipsqueak” de o toplantıda var. Ve pipsqueak, Gün Zileli’nin kim olduğunu biliyor; ama Zileli pipsqueak’i tanımıyor.
O yıllar (1990’lı yılların ortaları, 2000’li yıllara yakın bir dilim), özellikle “ODTÜ”lü eski mezunların ve yeni mezunların; Türkiye’deki anarşist akımlara en azından teori minvâlinde nüfuz ettiği bir dönem, yani “ODTÜ”lülerin ağırlığı anarşizm tandanslı çevrelerde (teori minvâlinde) epey hissediliyor. Bunların arasında en parlak olanı, söylediklerine en çok dikkat verileni ise; “ODTÜ” mezunu akademisyen sosyolog “Ulus Baker”. İktisatçı “Fikret Başkaya”nın öncülüğünde İstanbul’da kurulan “Özgür Üniversite” adlı sivil (“vakıf & dernek” tarzı) bir oluşumda; “Ulus Baker” de ara-sıra dersler veriyor, ara-sıra konuşmalar düzenliyor.
Az önce bahsettiğim İsviçre’de veya İsveç’te düzenlenen konferansa “Ulus Baker” de katılıyor mu, katılmıyor mu emin değilim. Fakat pipsqueak’in; “Ulus Baker”in kim olduğudan haberi var, onun düşüncelerinin neler olduğundan haberi var. Ama pipsqueak, “Ulus Baker”in düşüncelerinden hiç memnun değil.
İsviçre’de veya İsveç’te düzenlenen bu konferansta; pipsqueak, Gün Zileli’ye birşeyler sormak istiyor, veya onunla birşeyler konuşmak istiyor. Ama Zileli, pipsqueak’in bu taleplerine hiç yanıt vermiyor. Bu andan itibaren; pipsqueak, Gün Zileli’ye yönelik öfkesini yıllar yılı biriktiriyor, ve 2026 yılında bile hâlâ öfkesini dindiremiyor.
Bu olaya ek:
Türkiye’de çoğunluğu anarşist kitaplar yayınlamak için kurulmuş olan “Kaos Yayınları” vardır, duyanlarınız olmuştur. 1994 yılında ilk yayınlarını yaptığı söyleniyor, ama öncesi var mı hatırlamıyorum.
pipsqueak, bu yayınevinin editör kadrosuyla iletişim kurmak, çeviri (translation) kadrosuyla iletişim kurmak istiyor; ama onlardan ya olumsuz yanıt alıyor, ya da hiç yanıt alamıyor. Bu durum; pipsqueak’in hâlihazırda var olan öfkesini daha da pekiştirmesine vesile oluyor. Hem “Gün Zileli”ye yönelik, hem “Kaos Yayınları”na yönelik husumetini 2026 yılında bile aynı kararlılıkla, aynı bilenmişlikle, aynı öfkeyle sürdürüyor.
_________________________________
Aklımda kalanlar bunlar, başka yok.
Eğer bütün bu aktardıklarım “yanlış” ise, ister “Gün Zileli” olsun, ister “pipsqueak” olsun; “düzeltme metinleri” yayınlarlarsa iyi olur. Böylelikle peşin peşin dilediğim “özrün” bir anlamı olur, boşu boşuna “yalancı” durumuna düşmemiş olurum, kendimi rezil etmemiş olurum.
“Oğuz Atay”ın ardında bıraktığı en son hikâyede; bir tren istasyonunda yaşayan, ve gelip-geçen tren yolcularına yazdıkları hikâyeleri satmaya çalışan üç insan vardı.
Semt pazarlarındaki klişeleşmiş, bilindik tezgâhlardan ayrı yerlerde olan; bir kenarda daha özel, daha özgün, kendi ürünlerini satmaya çalışan sessiz insanlar bana “Oğuz Atay”ın bu hikâyesini hatırlatır…
Bir fantezi yapalım.
Onlar arasında kendi yerine “Özgün Fikirler” köşesi diye bir ad koymuş, kendisine, tarlasında-bostanında uğraşıp didinmiş, yenilikçi bir şeyler üretip getirmiş görünümü vererek öne çıkmaya çalışan bir bey olsun.
Onun tezgâhında zaten bütün pazarda satılmakta olanları görünce, iletişimin kafa karıştırmak işi olmadığını bilen birinin aklından, “buna uyanıklık bile denemez” sözü geçebilir.
Çağın en görünmez alışkanlıklarından biri şu: “İnsan, başkasına ait bir fikri alıp kendi sesiymiş gibi dolaşıma sokuyor.” Daha da vahimi, bunun fark edilmediğini sanıyor.
“Sosyal medya çağı”nda, kabaca hayal ettiğim satıcının cabbarlığına kalkışan tuhaf bir insan tipi çoğaldı. Başkalarını önemsemiyor gibi görünüyorlar, ama başkalarının fikirleriyle konuşuyorlar. Kendi sesi zayıf, ama özgün bir sesi varmış gibi bir akışın içinde yürümeye, ümit besler göründüğü gidişatta o görüntüyle kendine bir yer kapmaya çalışıyor.
Bir fikir alınıyor. Parlatılıyor. Kendine aitmiş gibi sunuluyor. Ama o projenin doğduğu yer, ardındaki emek, düşüncenin taşıdığı yük o ortama taşınmıyor.
Söz-fikir ona ait değil; ama “solist” o, dolaşımı kendisine aitmiş gibi yapıyor.
Bu artık tekil bir “ayıp” değil. Çağın neredeyse yadırganmayan işlem biçimi.
Görünmek istenen yerde dişe kovuğa gelir hiçbir doğru dürüst şey üretmeden var olmak, düşünmeden fikir sahibiymiş gibi davranmak, derinleşmeden proje sahiplenmek…
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey, bugün başka bir biçimde karşımıza çıkıyor: “Düşüncenin kaynağını silerek dolaşıma sokmanın sıradanlığı.”
Çünkü artık daha kolay bir yol var: İnsan, bir şeyi duyduğunu unutarak geri getiriyor. Sanki o fikri hiç duymamış gibi. Sanki o cümleyi ilk kez o kuruyormuş gibi. “Tereciye tere satmak” bile bu durumu anlatmaya yetmiyor artık.
İnsan, sizden duyduğunu size satmaya yelteniyor; ve felaket o ki, bir de bunun görünmediğini sanıyor.
Buradaki eksiklik “zekâ” değil.
Eksik olan; “derinlik”.
Daha da önemlisi; “mahcubiyet”.
Bir fikri gerçekten taşımak, onu tekrar etmekten daha fazlasını ister: “Zihni yormayı”, “emeğe saygıyı” ve “sınır bilmeyi” gerektirir.
Çünkü mesele söz gelimi iyi konuşmak değil. “İletişimin kendisi” bir ahlâk meselesidir.
Bir fikri (sözü) kendine aitmiş gibi ortalığa sürmek; yalnızca bir “ayıp” da değil, iletişimin zeminini çürütmektir.
“Parti liderinin konuşması”ndan, “reklam”a kadar uzanan yelpazede bu iş öyledir.
Birbirimizi anlamak için değil de, birinin beğendiğin sözüyle, fikriyle var olmak için konuştuğumuz anda; “hakikât”le kurduğumuz bağ kopar gider.
Bu yüzden “Jürgen Habermas”ın işaret ettiği gibi; “iletişim yalnızca bir araç değil; doğru ile yanlışın sınandığı bir alandır.”
Ve o alan, ancak bir tercihle ayakta kalır: “Kendini illüzyonla öne çıkarmayı değil, hakikate ulaşmayı seçmekle.”
Buna, “halis olmakla” da diyebiliriz.
Bu tercih ortadan kalktığında, geriye başkalarının fikirleriyle var-olmaya uğraşan beyhude bir çaba kalır.
Ne yazık ki bu durum artık bir “norm” olmakta.
İnsanın neyi gerçekten düşündüğü, neyi sadece dolaşımdan devşirdiği; ayırt edilemez hâle geliyor.
Böylelikle kişi; bir düşünceye sahip olmuyor, tünelden öylesine geçip gitmek gibi sadece bir düşüncenin içinden öylesine geçip gidiyor, birkaç saniye durmayı, anlamı aramayı aklına bile getirmiyor.
“Sığlık” da öyle yapılınca gizleniyor: Görünmediğini sanan, tekrar, aslında en görünür olan.
Bir fıkra gibi, ama pek de gülünmeyen bir an:
Biri, uzun uzun anlatır.
Diğeri, sessizce dinler.
Sonra dinleyen, aynı şeyi toparlayıp baştan anlatır.
İlk anlatan durur; “doğru” der, “ama ben onu söylerken vardım.”
Son söz:
“Bir orijinal olarak doğdun. Bir kopya olma.”
(30 Mart 2026)
Yazan: Bülent Korman
(“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
“Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
“Oğuz Atay”ın yakın dostu,
Kıdemli denizci)
[Not: Sayın Zileli, bu yazıyı lütfen siz de dikkatle okuyunuz.]
pipsqueak,
(31 Mart 2026 at 17:10)
Yazdıklarınızı okudum.
Ben, “‘Gerçekler’ ortaya çıksın” (31 Mart 2026 at 04:17) başlıklı yazıyı yazarak; hem size, hem Gün Zileli’ye sorular soran kişiyim. Karışıklık olmasın.
Oldukça girift, (31 Mart 2026 at 17:10) karman-çorman yazmışsınız. Yazdıklarınızdan hangilerinin size sorduğum soruyla bağlantısı var, hangilerinin yok; bunları tek tek bulup cevaplamak epey meşakkatli olur. Kusura bakmayın, daha fazla devam edemeyeceğim. Bu, size son yazım.
Belirttiğim üzere; (31 Mart 2026 at 04:17) yazdıklarım sadece aklımda kaldığı kadarıyla olanlardır.
Gün Zileli ile aranızda tam olarak neler geçti, neler yaşandı, siz nasıl bu kadar çok öfke dolu birine dönüşebildiniz; ayrıntılarıyla bilemem.
Benim aklımda kalanlar, sizin yakın geçmişte yazdıklarınızda yok. Yani siz (31 Mart 2026 at 17:10) metninizde; yakın geçmişteki yazılarınızdan alıntılar aktarmışsınız.
Benim hatırladıklarım ise; sizin “2014 yılı” ile “2018 yılı” arasında bu websitesinde yazdıklarınız arasında. Asıl olarak; bu websitesinin tabanına (geçmişine) yolculuk yapıp, bahsettiğim yıllar arasındaki yorumlar arasından “sizin yazdığınız yorumları” incelememiz gerekir. Benim, sizin yazdıklarınızla ilgili hatırladıklarım bahsettiğim yıllardan kalma çünkü.
Neyse…
Siz konuya (31 Mart 2026 at 17:10) biraz açıklık getirmişsiniz. Ama az önce de belirttiğim gibi; karman-çorman yazdığınız için ne demek istediğiniz tam olarak anlaşılmıyor. Gün Zileli ile aranızın niçin bozuk olduğunu, bunun sebeplerini berrak bir şekilde, anlaşılabilir bir şekilde, tane tane yazmak yerine; çeşitli kitaplardan alıntıları aralara serpiştirerek, konuyu içinden iyice çıkılmaz hâle getiriyorsunuz, konuyu iyice anlaşılmaz hâle getiriyorsunuz.
Çok öfke dolu olmanızın sebeplerini daha berrak, daha anlaşılabilir bir şekilde yazabileceğinize artık emin değilim. Vazgeçiyorum, sizi daha fazla zorlamayacağım.
“Matematik ve mantık” alanlarında dersler verdiğinizi de söylüyorsunuz; eğer böyle bir meziyetiniz varsa, hâl böyle olunca sizin “yazım tarzınız”ın biraz daha berrak, biraz daha sade olmasını okuyucular olarak bekliyoruz, yazdıklarınızın anlaşılabilir olmasını okuyucular olarak bekliyoruz; ama bunların hiçbirisi sizde yok. Acaba siz hakikaten ömrünüzde hiç “matematik ve mantık” dersleri verdiniz mi vermediniz mi; bizler okuyucular olarak şüpheye kapılıyoruz bazen. Kendinizi, aslında hiç olMAdığınız biri gibi gösteriyor da olabilirsiniz. Bunu tespit etmek epey zor…
Bu websitesinin tarihi özelinde adeta “bir sondaj uzmanı gibi”, veya “bir arkeolog gibi” davranmayı (en azından şimdilik) bırakıyorum; ilgilenmem gereken daha mühim meşguliyetlerim var.
Sizin çok öfke dolu olmanız, ve bu websitesinde yorum yazan herkese yönelik saldırgan tavırlarınız sebebiyle; “acaba az da olsa bir sakinleşme sağlanabilir mi?” umudu ile, gayreti ile sorular sordum. Siz; konuya net olarak açıklık getirmediniz, anlaşılabilir bir cevap yazmadınız. Sadece birkaç isim verdiniz, ve Cenevre’deki evinizde yaşanan bir olaydan bahsettiniz o kadar.
Şimdi sıra, Gün Zileli’de…
Cevap sırası şimdi kendisinde…
Pipsqueak siz şunu söylüyorsunuz; Cenevre’de sizin evinize, Gün Zileli’nin iki arkadaşı “Emine (2 defa geldi) ve erkek arkadaşı Andy” ile geldiğini söylüyorsunuz.
Ve hâttâ; “Bende o zamanın tüm e-mailleri var.” ifadenizle elinizde kanıt olduğunu da iddia ediyorsunuz.
Bununla birlikte önemli bir ithamda daha bulunuyorsunuz, sizin yazınızdan (31 Mart 2026 at 17:10) aktarıyorum. Konuyu anlaşılır kılmak ve önemli cümleleri vurgulamak için; bazı kısımları “italik” yaptım, ve sadece parantez () içeren kısımları ben ekledim, bunlardan başka müdahaleler yapMAdım:
[ALINTI BAŞLANGICI]
Eğer sizde (Gün Zileli’de) zerre kadar bir devrimcilik olsa beni neden (Cenevre’deki evime) ziyarete geldiğinizi, söylediklerimin doğru ya da yanlış olduğunu, bütün anarşistlik fiyakanıza rağmen “Herman Gorter”ın açık mektubunun gelecekteki Rusya’yı siz ve diğerlerinin görmediğini, benim o yazının bir hazine olduğunu görmemi ve çevirmesini, Türkçesini düzeltmeniz şartıyla, istediğimi ve çevirdiğimi yalanlar, ve “tüccar” değil “insan” olduğunuzu ispatlarsınız.
Ben bunları, sizin (Gün Zileli’nin ve yanındaki arkadaşlarının) kim olduğunuzu anlayıp ilişkimi kestiğimi bir mektupla bildirdikten sonra, Fredy Perlman’nin karısı “Lorraine Nybakken Perlman”a yazınca, o (Lorraine) benim de Fredy gibi saf olduğumu yazıp, sizlerin (Gün Zileli’nin ve yanındaki arkadaşlarının) temelde “shark” olduğunuzu bana söyleyip uyarmış olduğunu hatırlattı. O (Lorraine); siz bizi Cenevre’deki evime gelip görmeden önce gönderdiğiniz (Gün Zileli’nin gönderdiği) “havada yumruk ve anarşist bayraklarla süslü fotoğraflarınız”ı gördü ve tiksindi. (Lorraine Nybakken Perlman; “Gün Zileli’nin gönderdiği fotoğraflar”dan tiksindi.)
[ALINTI SONU]
Sorular:
[NOT: Gün Zileli “1968 kuşağı”ndan birisi, ve epey “çetin ceviz”. Ömrünün büyük kısmı “polis sorgulamaları” altında geçti. Şimdi okuyacağınız soruları; saygı sınırlarını aşmadan, sadece ama sadece websitenizin “yorumlar kısmı”nda arapsaçına dönmüş bir problemler yumağını bir nebze çözüme yaklaştırmak amacıyla size soruyorum. Bu soruları okurken eğer gençlik yıllarınızdaki “polis sorgulamaları” aklınıza gelirse, sizden özür dilerim. Böyle bir niyetim olMAdığını samimiyetle bilmenizi isterim. Ben “polis” değilim, sadece sıradan bir okurunuzum.]
• Gün Zileli, pipsqueak’in bahsettiği bu konu hakkında cevap yazacak mı?
• Pipsqueak ile, “onun Cenevre’deki evi”nde hiç biraraya geldiniz mi? (“Kimlik ifşası” yapmanıza gerek yok. Sadece; “pipsqueak’in Cenevre’deki evi”ne gerçekten gidip-gitmediğinizi yazabilirsiniz.)
• Onun (pipsqueak’in) Cenevre’deki evine giderken; yanınızda “Emine” isimli kişi, ve (Emine’nin erkek arkadaşı) “Andy” isimli kişi de var mıydı? (“Evet, bu kişiler vardı.” veya “Hayır, bu kişiler yoktu.” cevaplarından birini yazmanız yeterli. “Kimlik ifşası” yapmanıza gerek yok.)
• Pipsqueak’in bahsettiği “e-mail”ler, sizde de mevcut mu? Eğer sizde de mevcutsa, bu “e-mail”lerin içeriğini hatırlıyor musunuz? (“İçeriklerin neler olduğu”nu biz okuyucularla paylaşmak mecburiyetinde değilsiniz. Eğer kendiniz isterseniz; biz okuyucularınızla paylaşabilirsiniz.)
• “Fredy Perlman”ın kitabının Türkçe’ye çevirisi konusunda “pipsqueak” ile çeşitli anlaşmazlıklar yaşadınız mı? Eğer yaşadıysanız, ve eğer sizin için sakıncası yoksa; bu anlaşmazlıklardan kısaca bahseder misiniz?
• Pipsqueak’in size yönelik “sürekli ama sürekli öfke dolu olması”nın sebepleri, sizce neler olabilir?
• Yukarıda okumuş olduğunuz her şeyi; “bizzat pipsqueak” uyduruyor olabilir mi? Böyle bir risk görüyor musunuz?
• Eğer pipsqueak’in yazdıkları uydurma “değilse”; ortada “özür dilenmesi gereken bir durum” sizce var mı? Eğer “özür dinlenmesi gereken bir durum” varsa; sizce kim özür dilemeli?
• Yıllardır websitenizin “yorumlar kısmı”nda devam etmekte olan bu mesele, eğer çözüme nihaî olarak kavuşursa; pipsqueak’e yönelik sizin yaklaşımınız bundan sonra nasıl olacak?
Şu sıra Mahir Çayan eleştirisiyle uğraşıyorum. Geçmişteki bu tür ufak tefek şeylere kafa yoramayacağım. Ayrıntıları da unuttum zaten. Size de tavsiyem bunlarla uğraşmayın, zamanınıza yazık. Geçmişe ilişkin kimseye kırgın değilim.
Demekki, Trol kindar rezalet yine kafa ütülemeye, ortalığı pislemeye, zehirlemeye devam edecek. Zileli kimseyi gömmüyor, derviş mübarek.
Troçki, “müslüman” oldu mu?
“Leon Troçki” 1929 yılının Şubat ayında sürgün edildiği İstanbul’da yoğun bir ilgiyle karşılaştı.
Hakkında çok sayıda haber yayınlandı. Onlardan biri, dönemin önde gelen gazetelerinden “Vakıt”ta çıktı. Gazete, okurlarına, eski Kızıl Ordu komutanının “Müslüman olmak istediği”ni haber veriyordu.
1917 Ekim Devrimi’nin önderlerinden, Leon Troçki (ya da Trotsky) 1929 Şubat’ında İstanbul’a geldi. Stalin’le olan mücadelesini kaybetmiş, önce “Alma Ata”ya sonra da “İstanbul”a sürgüne gönderilmişti.
Troçki, karısı “Natali” ve oğlu “Lev” ile önce Tünel’deki Sovyet Konsolosluğu’na yerleşti, ardından dönemin önde gelen otellerinden “Tokatlıyan”a geçti. (Sonradan “Bomonti”, ardından da “Büyükada”ya geçecek, orada iki ayrı evde yaşayacaktı.)
Dönem gazetelerine baktığımızda (“Matbuat Umum Müdürlüğü”nün uyarısına rağmen) “Troçki”nin Türkiye’de hayli ilgi gördüğünü anlarız. İlk zamanlar daha çok spekülatif haberler çıkar. Ama bir ay sonra, Troçki’nin kendisi “Milliyet gazetesi”ne uzun bir mülakat verir. “Kamusal alana çıkması” Tokatlıyan’da yaptığı basın toplantısıyla olur. 19 Mart 1929’daki toplantıya çok sayıda gazeteci katılır.
20 Mart’ta çıkan gazetelerin çoğu toplantıyı manşetten verir. “Cumhuriyet gazetesi”nin manşetinde: “Rusya’nın dünkü hâkimi, matbuat erkânını, müctemian (toplu olarak) kabul etti” yazıyordu. İkdam ile Vakıt gazeteleri ise: Trokçi’nin “Ben Türk inkilâbına da hizmet ettim” sözünü öne çıkarmıştı.
Konuşmanın en ilgi çekici yanlarından biri, 10 yıl içinde yeni bir dünya savaşının çıkacağıydı. (Troçki’nin bu öngörüsü hakikaten tutacak, 1939’da “İkinci Dünya Savaşı” çıkacaktı. Ama o, savaşın “İngiltere” ve “ABD” arasında olacağını söylüyordu. Tarafları tutturamamıştı.)
Devam eden günlerde Troçki’nin İstanbul’da daha rahat hareket ettiğini görürüz. Şehirde gezintilere çıkmaya başlar. “Sultanahmet”e, “Eyüpsultan”a, “Boğaziçi”ne gider. Hakkında çıkan haberler de artarak devam eder.
Bu haberler içinde bir tanesi büyük şaşkınlıkla karşılanır. Vakıt gazetesi “Troçki Müslüman Oluyor” diye bir haber yapar. Spotta: “Musevilikten çıktım, Raspotinin dinini istemedim, artık Türkiye’de yerleşeceğim!” ifadesi görülür.
Habere göre, “Bir süredir Türkiye’de bulunan sabık (eski) Rus komiseri, İstanbul müftülüğüne telefon etmiş. Bunu öğrenen bir Vakıt muhabiri Tokatlıyan’a gitmiş, orada Troçki’nin yanında müftü efendiyi bulmuştu.”
Troçki muhabire şunları söylemişti: “Ben Musevi idim. Sonra bazı hahamlar beni Musa dininden çıkardılar (…) Artık yaşım ilerliyor ve insan ihtiyarladıkça semavi dinlere inanmak ihtiyacı duyuyor. Onun için bir aralık Hristiyan olmayı düşündüm; lakin çarların, Raspotinlerin dinine girmek istemedim. Kala kala bir Müslümanlık kalıyordu. Onu tetkik ettim. Müslümanlıkta mücadeleyi terviç eden (destekleyen) bir ruh vardır. Onun için Müslümanlığı kabul ediyorum. Müftü Efendi bu akşam yemekte burada kalacak ve sonra bana telkinde bulunacaktır.” (Haberin devamında; “şehrimizin meşhur operatörlerinden Emin Bey de M. Troçki’yi ziyaret etmiştir” yazıyordu.)
Haber bir bomba gibi patlayacak, “Beyoğlu”nda yaşayan bütün yabancı muhabirler Tokatlıyan’a koşacak, ama Troçki ve ailesinin otelden ayrıldığını öğrenecekti. Dolayısıyla, haberin doğruluğunu teyit edemeyeceklerdi.
Konuya açıklık getiren yine “Vakıt gazetesi” olacaktı. Ertesi gün çıkan (2 Nisan) sayısında, üzerinde “1 Nisan” yazan bir balık çizimi vardı.
Özetle; gazete, okurlarına birkaç tane “1 Nisan şakası” yapmıştı. Listenin başında Troçki’yle ilgili haber vardı. (Diğer şakalardan, “İngiltere-Amerika Savaşı” da Troçki’nin tezinden ilhamla üretilmiş olmalıydı.)
Aslında “Ömer Sami Coşar”, ilk baskısı 1969’da yapılan “Troçki İstanbul’da” isimli kitabında bu şakaya yer veriyor. Ancak yıllar sonra gazete arşivlerinde haberin orijinaline denk gelince, bir asır önce yapılmış cinliği paylaşmadan edemedim.
Her şeye rağmen; 1 Nisan’ınız kutlu olsun, neşeniz eksik olmasın.
(1 Nisan 2026)
Yazan: Aydan Çelik
(Heykeltraş, radyo yayıncısı, gezgin, yazar)
Türkiye’de “ekmeğin” satış fiyatı yine yükseltildi.
“2 Nisan 2026” itibariyle geçerli olacak yeni fiyat tarifesi şöyle:
200 gram ekmek = 17,5 TL’ye yükseltildi.
230 gram ekmek = 20 TL’ye yükseltildi.
Bunlar, “gram” cinsinden en hafif olan ekmekler; yani normal bir insan vücudunun günlük protein ve karbonhidrat ihtiyacını minimum seviyede karşılayabilmesi için bu ekmeklerden yemek yeterli gelmiyor.
“Enflasyon” belası yükselmeye devam ediyor…
Ama bir çözüm var:
Pipsqueak’in önerdiği “antropoloji kitapları”nı afiyetle yiyebilirsiniz, çünkü bunlar daha lezzetli.
Bu siteye yazıları okumak, yorum yapmak, yapılan yorumlarla ilgilenmek için gidiyorsanız yanlış yerdesiniz. Site, ilgili yazarın değil sanki, yazıların altında geveze, saldırgan, iftiracı ve yalancı bir kişinin palavraları, küfürleri gırla. Yazarın yazılarının bağlamından kopuk, dağınık, saygısız sevgisiz zırvalar. Aynı zamanda diğer yorumcuları da hedef alan hakaretleri, iftiraları. Hiçbir toplumda, grupta kabul edilemeyecek bu tutum, yıllardır bu sitede. Büyük ve tehlikeli bir akıl ve bilinç sağlıksızlığı, bu sitede yer buluyor. Böyle bir ortamda kimse yorum yapmaz, siteye katkıda bulunmak. Akıl ve düşünce hastası bir asalağa yüz vermek, mahkum olmak, ona yer açmak nedir?!
pipsqueak bey yanlış anlamayın ama siz de benim gibi emeklisiniz galiba
sabah akşam buradasınız işiniz yok sanırım boş vaktiniz çok
sizi kırmak istemedim iyi akşamlar
Johann Wolfgang von Goethe:
“Kimse bizden bir şeyin farkına ilk varmanın, yani keşfin sevincini alamaz. Ama eğer bu onuru da talep edersek, bu bizim için tamamen mahvolabilir, çünkü genellikle ilk biz olmayız. Keşif ne anlama gelir ve kim şunu ya da bunu keşfettiğini söyleyebilir? Sonuçta, önceliğiyle övünmek tam bir aptallıktır, çünkü bu, kişinin intihalci olduğunu açıkça itiraf etmemesi gibi bilinçsiz bir kibirdir.”
“Sosyal medya çağı”; insanların birbirlerinden zahmetsizce “kopyala/yapıştır” yapıp, salt kendilerini (egolarını) tatmin ettiği, kendilerine has düşünce potansiyelleri varsa bile bunu keşfetmek bile istemedikleri, tektipleştirme çağıdır, veya algoritmik hegemonyanın yönlendirdiği (istikâmet çizdiği) bir çağdır. Bu “tehlike dolu gerçek” apaçık ortada. Avazımız çıktığı kadar ağlasak da, isyan ede ede genzimizdeki ses tellerimizi defalarca patlatsak da; bu “tehlike dolu gerçek” üzerimize üzerimize geliyor, kaçıp saklanacak bir gölgealtı küçücük yer bile bulamıyoruz…
“Matbaa”nın icat edildiği ilk zamanlarda da bundan korkanlar olmuştu; bu “icadı” cadı oyuncağı olarak gösterip parçalamak isteyenler de oldu, Hristiyan rahiplerin yaptığı gibi “İncil”i çoğaltıp her tarafa yaymak isteyen misyonerler de oldu. Fakat; “matbaa” asla kökten (tamamen) yok edilemedi, “matbaa” denen şey günümüzde “internetteki platformlar”a kadar evrile evrile ulaştı, yoluna hâlâ devam ediyor… Sanki “bütün bu icatlar” biz insanların endişelerini, biz insanların korkularını asla umursamıyor gibi hissediyorum, bu icatlar daima kendi burnunun dikine yürüyor gibi hissediyorum…
“Bülent Korman”ın kim olduğuna, kişisel geçmişinde neler yaptığına, mesleğine hiç dikkat etmedim. “Sinan Cemgil”in arkadaşıymışmış, kıdemli denizciymişmiş (…) falan-filân; bunlar talî şeyler, afâki şeyler. Bülent Korman, veya bir başkası, kim olursa olsunlar, kendilerini nasıl kimliklendiriyor olurlarsa olsunlar; önce “söylediği söz”e, önce “beyan ettiği yazıya veya metine” bakılır. Kendi kimliğini başkalarına nasıl sunduğu, kimlerle arkadaşlık kurduğu, ünvanlarının ne olduğu, mesleğinin ne olduğu, şahsî ilgi alanlarının ne olduğu (…) gibi meseleler; ikincil önemdedir, yani talîdir, afâkidir. [NOT: Dikkat edin lütfen; “büsbütün önemsizdir” demiyorum. Sadece; “ikincil önemdedir, afâkidir” diyorum. Bunları birbirine karıştırmayın.]
Bülent Korman’ın söylediklerini & yazdıklarını ben de buraya getirerek; aslında ben de bizzat kendisinin işaret ettiği “kopyala/yapıştır” fiilini tekrarlamış oldum. Bunun farkındayım.
Peki, Bülent Korman “kopyala/yapıştıra mahkûm olduk!” derken; eleştiri yönelttiği durum ne?
Şu:
Neleri “kopyala/yapıştır” yaptığımız, yani içerik tercihlerimiz, iletmek istediğimiz anlamın özü; “önemli” olandır.
Algoritmik hegemonyanın dikte ettiği (istikâmet çizdiği) yönde “kopyala/yapıştır” yapmaya devam edecek miyiz? / etmeyecek miyiz?
Algoritmaların hayatımızın her anını sarıp sarmaladığı bu çağda; mümkün olduğunca “algoritma dışında kalabilme potansiyeli olan” şeyleri mi birbirimizle paylaşmalıyız? Doğru olan, sağlıklı olan bu mudur?
Bülent Korman’ın sorduğu soru işte tam olarak budur. Siz isterseniz beğenin, isterseniz beğenmeyin pipsqueak.
Ben, şahıs olarak “Bülent Korman” isimli kişiyi öve öve yüceltmek için buraya getirmedim; sadece ama sadece “yazdığı metnin kıymeti”ni hatırlatmak, “sorduğu sorunun keskinliği”ne dikkatinizi çekmek için getirdim, hepsi bu.
Şunu da ekleyeyim: Bülent Korman (sizin itham ettiğiniz gibi) “madalya biriktirmek” istiyor mu? / istemiyor mu? Buna emin değilim. Siz çok net konuşmuşsunuz onun hakkında, adeta onun sırrını çözmüşsünüz gibi yazmışsınız. Ben sizin seviyenizde insan sarrafı değilim pipsqueak; sizin seviyenizde insan sarrafı olmak gibi bir niyetim de yok. İnsanlar hakkında yanılmaya, bazen yanlışlar yapmaya gayet açık biriyim, gocunmam; mükemmellikler aramam, mükemmellikler peşinde koşmam. Kendi egosunu tatmin etmek isteyen her kim olursa olsun, kendine çeşit çeşit ünvanlar monte eden her kim olursa olsun, bu bahanelerin hiçbirine takılıp kalmam; sadece “söylenen sözler”in, sadece “beyan edilen metinlerin veya yazıların” kıymetli olup olmadığını merak ederim, bununla ilgilenirim o kadar. Sizin şahsınıza yönelik net yargılarda bulunamam, sizi yakından tanımıyorum; salt bu websitesinde yazdıklarınıza göre sizi değerlendirdiğimde, “insanların kendi kimlikleriyle gereksiz yere uğraşıyorsunuz, onlara gereksiz yere sataşıyorsunuz” diye düşünüyorum pipsqueak. (Yanılıyorsam, özür dilerim.)
Zaten, özellikle:
John Peter Berger “Ways of Seeing (1972)” kitabında,
Jean Baudrillard “Simulacra and Simulation (1981)” kitabında,
Ve, Jacques Ellul “The Humiliation of the Word (1985)” kitabında;
• “Sözün (kelimenin) düşüşü”nün hazin sonuçlarını,
• “Görselliğe (imaja) olan yığılma”nın getirdiği bozuklukları,
• “Hayatın çabucak (hızlı) yaşanması gerektiğinin dayatılması”nın yarattığı arızaları,
• “Vasatlığın kasıtlı olarak pompalanması”nın getirdiği tahribatları,
• Kıymetli olan ve olmayan şeylerin neler olabileceği ile ilgili “insanların kafalarının bulanıklaştırıldığı” devasa reklam endüstrisini,
• Ve saymakla bitiremeyeceğiz upuzun bir liste hâlinde “modernite eleştirisi”ni biz insanlarla uyarı mahiyetinde paylaştılar. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır, hatıraları hâlâ canlı…
Şuna emin olabilirsiniz; Bülent Korman da “Goethe”nin yıllar önce söylediklerine işaret ediyor, sizin buraya (01 Nisan 2026 at 13:48) “Goethe”den alıntı olarak getirdiğiniz o pasajı, o paragrafı, o uyarıyı Bülent Korman da biliyor, bundan şüpheniz olmasın lütfen.
Sizle aramızdaki temel fark şu pipsqueak; siz, insan ruhunun tamamen köleleştirildiğini söylüyorsunuz. Ben ise, “birazcık da olsa” umut var; tamamen köle henüz olmadık diyorum. Sizle aramızdaki bu temel fark haricinde; hayata bakışımız genellikle birbirine yakın.
“TikTok” gibi, “instagram” gibi yerlerde insanları birbirleriyle “kopya”layarak zombileştiren algoritmaların hegemonyasını pekiştirmektense;
Bir gıdım da olsa, bir tutam da olda, minicik de olsa; içinde hâlâ kıymet zerrecikleri barındıran anlamları, anlam arayışlarını, anlam kırıntılarını, bunlarla ilgili kafa yoran kişilerin uyarılarını “kopyala/yapıştır” yapmayı tercih ederim. Buna daima devam edeceğim.
Size şu şiiri hediye ediyorum pipsqueak:
Başım dağ, saçlarım kardır
Deli rüzgârlarım vardır
Ovalar bana çok dardır
Benim meskenim, dağlardır dağlar
Şehirler bana bir tuzak
İnsan sohbetleri yasak
Uzak olun benden, uzak
Benim meskenim, dağlardır dağlar
Kalbime benzer taşları
Heybetli öter kuşları
Göğe yakındır başları
Benim meskenim, dağlardır dağlar
Yarimi ellere verin
Sevdamı yellere verin
Elleri bana gönderin
Benim meskenim, dağlardır dağlar
Bir gün kadrim bilinirse
İsmim ağza alınırsa
Yerim soran bulunursa
Benim meskenim, dağlardır dağlar
Dağlardır dağlar…
Sabahattin Ali
(1907 – 1948)
Sizin sık sık işaret ettiğiniz “ilkellerden çok şey öğrendim” ifadenizle ilgili “Sabahattin Ali”, 1940 yılında yazdığı romanında şunları söylemiş:
“İyilik demek, kimseye kötülüğü dokunmamak değil; kötülük yapacak cevheri içinde hiç taşımamak demektir.”
Galiba sizin sitenizle oynayan iri var!
“Pipsqueak’in davranışlarına dair açıklama 03 Nisan 2026”
En başta çok uzun olduğu için ve orta sınıf kibarlılığım olmadığı için gerçekten özür dilerim. Ama hiç değilse cahillerin bana sonsuz sevdiğim gülme fırsatı vermekteler, salı gününe kadar, tatilde olduğumdan, cevaplar yazarak gülmeye devam edeceğim.
Freud hakkında bilgim sıfır kadar az. Marks ise toplum hakkındaki yazılarıyla Rusya ve Çin gibi iki dev (ekonomik politik ve en önemlisi zenginlikte) yaratılmasındaki rolünden dolayı ve üstelik 68 olaylarından etkilendiğim için beni çok daha fazla ilgilendirdi.
Ben ne akademisyenim ne de gerçek anlamda entelektüelim. Buna rağmen burjuva devrimleri (İngiliz-Amerikan-Fransız) ve Endüstri-Teknolojik devrimle nihayet bolluğa kavuşma ümidinin en çarpıcı “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” şiarının son derece etkili olduğunu gördüm. Aradan iki yüz yıl geçer ve aşağı yukarı eski tas eski hamam. Ortaya iki cambaz çıkar. Kısacası her ikisi de bilimcilik meraklısı ve doğa bilmecileri gibi görünen değil “görünmeyen”, ALTTA yatan nedenleri arar bulurlar. Bence bilimciler ki politika-bankacı-sanayiciler bunlara “faydalı enayiler” derler, bana göre ise dünyanın en adi insanları ve kendilerinden daha da adi politikacıların dalkavukları, cahillikleriyle gurur duyan ucubeler. Cambaz Marks tarih lokomotifini sınıflar arası kavgada, cambaz Freud insan aklı ile, tabii şimdi artık her yerde hazır ve nazır seks istekleri arasında harabeye dönen insanda bulur. Günaydın,
Herr Freud! Haremler, Çin’de ayak bağlamalar, Japonya’da geyşalar, Müslümanların pazarlarda sattıkları köle kızlar, sömürgelerde köle toplayan Avrupalıların güzelleri “ev işlerinde kullanma” için seçmeleri, Afrika’da kadınlarının seçilmemek için kendilerini çirkefleştirmeleri, ve en yüksek ırk olan beyazlar gelene kadar ilkeller arasında hiç bir yerde olmayan fahişeliğe rağmen bu ÇOK ÇOK ÇOK BÜYÜK BEYİNLİ ve aynı zamanda ÇOK IRKÇI olan iki cambazın gözlerinden kaçıvermiş.
Şu an Batı “aç kızım, beni heyecanlandırıyorsun” ; İslam “kapat kızım beni heyecanlandırıyorsun derler. İlkeller arasında ise “babanı tanıyorsan şanslısın” denir. Kızmayın lütfen!
Şimdi de öğrendiğimde beni güldüren ve inşallah, saldırı sanarak bana kızmaktansa sizi de güldürecek olan bazı ekler.
– Freud zamanında Viyana’da yaşayan Stefan Zweig, “Freud’ın dile getirdiği seks sorunları aşağı tabakalarda yoktu” dedi.
– Eğer Tarım Devrimi’nin dünyayı tamamen değiştirdiğine özgürlük hakkınızı kullanarak katılmasanız bile tarımla geçinen yerleşik medeni toplumlarda Endüstri-Teknolojik Devrimine (17-18 yüzyıllar) kadar toplumu sırtında taşıyan tarımcı köylülerin arasında acaba bu seksten dolayı kafa yemeler varlığı sorusu varmıydı? Bence, böyle şeylerde sonsuz başarılı olan İŞ ve İŞÇİ bulma kurumu kapitalizm hemen uyanır : “Hadi genç ve dinamik oğlum, arşivleri ve en başta Kilise memurları ve o zamanın psikiyatrisi olan papazların bıraktıkları raporları incele, bir kitap yaz falan filan.
– Son zamanlarda eş cinsellik ve benzeri cinsiyet (gender) haberleri medya endüstrisine eşsiz fırsatlar yarattı. Kızılderililer “eş cinseller şanslı iki taraftan da zevk alıyorlar” der. İsterseniz bulur size gönderirim, şimdi bazı kuytu yerlerdeki toplumlarda 3 ve hatta 4 cinsiyetli kişiler var ama daha henüz medenilerin sinemasında yer almadılar.
– Yaşadığım yer dünyanın en zengin ülkelerinin başında gelir ve insan başına psikiyatrist sayısında da olimpiyatı kazanır.
– Bir partide bu kafa yeme sorunu konuşulurken, ben bu dahiler dolu sitedeki gibi sonsuz geri zekalılığımı unutup, “Yıllardır çalışılan (20-30) 300 nöronlu bir mikroskobik solucanın hala ne yapacağı tahmin edilemiyor. İnsan da 86 milyar nöron var” dedim. Benim büyüdüğüm mahallede biri kafayı yiyince “gel komşu, unut şu derdini, bir kahve yapıp konuşalım derlerdi” dedim. Cevap şahaneydi ve hepimiz güldük: “yahu, burada komşu bize kafayı yediriyor!”
Not: Trump’ın din, ahlak, orta sınıf akademesiyen dürüstlüğü ve sahte kibarlığı ve benzeri binlerce ayıp donunu indireli, onun önünde el pençe divan duran büyük beyinli bilim Adem ve Havvalarını, yetenekli yazar ve sanatçılar falan filanları gördükten sonra 86 milyar nöronlu insanların %90’nının onu yalamak için can atmalarını ancak dinciler gibi bağnaz olmuş devrimciler görmez.
Dahası da var ama size okumadan yazdığınız analizciliğinizle anladığım kadar, yüzlerce tekrarladığım halde bana hala kafayı yemiş ve özellikle Atatürk ve Marks’ın ve şimdi de bu site gibi “daha son ve daha iyi” kurtarıcı ileri anarşistlik müjdesi verenlerin yarattığı aşağılık duygusu içinde gocunanların asla anlamadıkları konuyu yazacağım.
1. Modern insanın 300 bin yıllık bir zamandır biyolojik değişmeden var olduğu kabullenmekte.
2. Tarım Devri ve dolayısıyla doğan devletli toplumların adı MEDENİYET ve sadece 10 bin yıllık.
3. Daha önce ne zaman, ne tanrı ne de tanrı ile insan arasında kurtarıcı vardı. Kurtarıcılar, tarihi kaynaklara görei MÖ 1000’de başlar. Bunlar yoldan çıkanları yola getirmeye davet eden muhabbet tellalları!.
4. Daha önce toplum kendi kendini yönetirdi.
Not: Kurtarıcı dinlerin anası Yahudilikte kalıntısı var. Yahveh “ulan, birbirinizle geçinmesi bile bilmiyorsunuz!” diyerek Yahudilerin hepsini cezalandırır.
Not: Siz de hemen benim bu cahilliğimi görüp saldırıya geçmeyin lütfen. İnsan ayağı kalkıp kendini uçsuz bucaksız bir kozmosta bulalı bin bir türlü mitolojilerle hem kozmos hem de kendi varlığını izah etti.
5. Ben kendi çalışmalarımda ilkeller arasında kurtarıcıya veya kurtarıcı inanca rastlamadım. Hatta espri olsun diye “eğer doğada yaşayan bir ilkele medenilerin durmadan aradıkları kurtarıcıyı anlatmaya çalışsam, yılanları zehirsiz, kaplanları fare kadar küçük yapacağımı sanarlar derim. Sanırım sizin gibi iyi tahsilli, çok bilgili, bilimsel metotlarla derdinize derman bulmayı bilen medeniler bu insanlık merdiveninin en altı basamağında olanlar ve hatta şimdi bile “cahil” AÇ HALKIMIZ arasında dolaşan büyü, tılsım gibi şeylerle işi ucuz yollarla halledenlerin varlığını biliyorsunuz. Hatta bunu bilen bir terbiyesiz antropolog tıpkı benim gibi iyi beslenmiş, iyi eğitimden geçmiş, akıl yürütme (rasyonalizm) devrini özümlemiş, iyi sağlıklı olanlarla dalga geçmek için her ormana gittiğinde ona “‘bana tılsımını yanına almayı unutma öğüdünü’ dinledim ve hala hayattayım” dedi.
Benim bu hızlılar hızlısı ilerici anarşistlik sitesinde işlediğim günahlar:
1. MEDENİYET ÖNCESİ 290 bin içinde KURTARICI YOK, ARAMAK DA YOK!
2. BUNUN TEMEL NEDENİ ve NİHAYET AKIL YÜRÜTME İLE ÇOK DAHA BELİRGİN BİR İFADE KAZANDIĞI EVRENİN İKİ VARLIKTAN OLUŞTUĞU ÇILGINLIĞI: İNSAN/DOĞA DÜALİZMİ.
Not: Mesleğiniz bunu varsayar ve lütfen samimiyim, bu size bir saldırı değil. Kozmosu ve insanı anlamanın diğer yolları da var ama başıma bela açmak istemiyorum. Siz psikoloji çalışmışsınız galiba. Bilirsiniz ki kafayı yiyenlere, sanırım toplam 4, Freud’dan başka huzur sağlama okulları var.
Eğer biraz da bilim tarihi de biliyorsanız, çok sevdiğim Koyré’den ilham alan T. Kuhn’un doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki farka işaret ettiği aynı şeyi tek ya da çeşitli görmeleri (cici bici paradigma kelimesi) biliyorsunuzdur. İşte Kuhn ile ilgili bir alıntı:
“Kuhn’un en önemli yapıtı 1962 yılında yayımlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific Revolutions) adlı kitabıdır. Bu kitap hem akademik camiada hem de popüler bilim çevrelerinde büyük etki oluşturmuş ve paradigma değişimi (paradigm shift) kavramsallaştırmasını tanıtmıştır ki o günden bu yana sıkça kullanılan bir deyim haline gelmiştir. Pozitivist düşünceye muhalifliğiyle bilinir.”
Neden acaba benim insan tarihine değişik bakmam, bu sözüm ona anarşist, sitesinde çok sayıda FAŞİSTİ bana saldırttı. Hatta siz neden acaba bu sapıkların kafayı yemiş olmaları varken benim kafayı yediğimin analizciliğini yaptınız? Neden kalabalık düşüncesine katıldınız? Kalabalıklardan çıkmak korkusu mu?
Bakın ben sandığınız kadar aptal değilim. Çabucak sizden psikiyatrist olmayı öğrendim! Şaka, şaka!
Neden acaba dünyanın her yerinde sağcılar da solcular da beyin yıkama fabrikaları okullarda ırkçı Darwin’in “hayatta kalma kavgası”nı öğrenir (Çin’de Malthus ile Darwin çocukların beyinlerine sokulur) ama Kropotkin’in çok daha apaçık olan “yaşamda kalmayı karşılıklı dayanışmaya borçluyuz” öğretilmez. Bence aynı nedenden ben bu sitede sayısız tiksindirici geçmiş olanların saldırısına uğradım. Size göre ise sadece cambaz Freud’dan öğrendiğiniz cambazlıklar.
Bana saldıranlarda tek isteğim eğer 290 bin yıl içinde kurtuluş arayan bir toplum bulurlarsa bana yazmaları. En başta ben bu saptığım yanlış yoldan çıkmaya hazırım.
Tabii bir çok sivri zekalı hemen buldu, okudum. Ona göre bitkilerin fotosentez için güneşi kullanmaları bile KURTARICI aramak olur çıkar!
Kusura bakmayın ama çoğu zaman beni sonsuz yoran bir durum ortaya çıkıyor: Okumadan ve son derece kısıtlı bir bağlam içinde söylediklerimi anlamadan bana saldırılıyor.
– İlkelleri çalışan antropologdan bir alıntı: “Onların arasında bizde komşusundan daha çok malı olduğu ile haz duyma gibi barok (baroque metaforik aşağı yukarı çirkin demek) hissi yok.”
– Diğer biri de: “Bu kafayı yemek bir zaman, bir yerde başladı. Nerede bilmiyoruz!”
– Diğer bir antropolog: “İlkellerde ‘BİZ”, biz de “TEK”.
Aman dikkatli olun! Şimdi Trump ve Türkiye’de Air Doğan, en güzel, en zeki, en iyi futbolcu, binlerce TEKLER var maşallah! Bunlar aynı bu sitedekiler gibi evrende her şeyin TEK olduğunu bilmediklerinden benim gibi TEK olmak hevesiyle kafayı yiyenler. Üretim/tüketim topluluklarında tek şart bu TEKLERİN değişmeleri. Aksi halde bu sitede benim aptallığıma uyananlar düzenin beyin boyamasına da uyanabilirler.
Bu uyanıklar HALKIMIZA ANTROPOLOJİ değil, EMEK VERİP ve EKMEK ALMAK lazım diye bağırarak sağ/sol devrimci olurlar. İşte o zaman, bu pısırık pipsqeuak gibi kendini dev aynasında görenler değil, Ortaga y Gasset’in kitleleri, yalnızlar kalabalığı, Rusya ve Çin misali, biz ama biz değil taklitçiler işi iyice karıştırırlar.
Son olarak da, günahlarımdan bile az sevdiğim devrimcilerin tüm laik olma safsatasına rağmen, ruhsalcı olmaları ile ilgili şahane br alıntı:
“Çağımız yüce RUHSALLIĞI birbirimizin fiziksel varlığından tiksintimiz. Duygusallıkta incelik ve titizliğin devasa ilerlemesi fiziksel varlıklardan, hatta kendi bedenimizde bile nefret etmemiz anlamına gelir. Televizyon, sosyal medya, radyo, filim, gazete, CD-müzik gibi insanlığın aklı aşan ölçüde soyutta yaşaması eğlencelerimizde fiziksel elemanlardan nefret etmemizden doğar. İnsanlar artık fiziksel temaslardan uzaklaşmak istiyorlar. Et kemikli insanları görmek istemiyoruz, ekranlardaki gölgelerini tercih ediyoruz. Gerçek sesleri yerine aramıza giren makinelerle (radyo, telefon, vs.) iletilen sesleri işitmek istiyoruz. Fiziksel dünyadan kaçıp kurtulmalıyız!” D.H. Lawrence
Buna rağmen YouTube ekranlarında SANAL DEVRİMCİLİK eden artistler var.
Bu zavallı neşeli robotları müthiş ve eşsiz sosyolog C. W. Mills ile kıyaslayın.
C. W. Mills televizyonda diğer bir sosyologla Marksizm tartışmasına davet edilir.
C. W. Mills “Televizyonda iki taraf olmaz. Sadece televizyon vardır”. der.
Bence Trump hiç de tuhaf değil. Ekranlarda doğmuş, ekranlarda büyümüş medeniyet kadar eski bir hilkat garibesi.
• “Kharon’un Kayığı: Taş Devri Mezarlarından Antikçağın Kutsal Metinlerine İnancın Siyasallaşması ya da Cehennemin Arkeolojisi”
Yazan: İsmail Gezgin
Bu kitabın yazarı; geçmişin karanlığına ışık tutmak için pek çok kutsal alanın arkeolojik kazısında çalıştı, tapınak ve inançların enkazından “kutsalların temsilleri”ne ulaşmak için çabaladı.
Yüzbinlerce inanırın “inanç ve ritüellerinin izleri”ni taşıyan yıkıntılardan “tanrıların ölüleri”ni topladı, ve onların kırılmış taştan heykellerini tümlemeye, anlamlandırmaya uğraştı. Zamanla yitmiş ve hayatla aşınmış olanda, enkazlarda ve kalıntılarda; bugünün can alıcı meselelerine ışık tutan okunaklı bir metinle karşılaştı.
Bu yüzden bu kitap şu soruyla başlar:
“Hayvan değil, bitki değil, insan değil; bir tanrı niçin ölür?”
“İsmail Gezgin” bu kitabında; milyonlarca yıllık izleri takip ederek “inancın, rüyalarla bağlantısı”nı irdeliyor, ve zamanın ruhuna uygun olarak sürekli yeni unsurlar eklenen “öteki dünya” algısının “hangi dünyevî ihtiyaçlar neticesi”nde ortaya çıktığını sorguluyor. Başlangıçta; küçük bir gruba sonsuz yaşam imkânı sunan, ÖDÜL VE CEZA GİBİ İÇERİKLER TAŞIMAYAN “öteki dünya inancı”nın, zaman geçtikçe nasıl kurumsallaştığını, ve insan yaşamını dinselleştirip siyasal iktidarın hizmetine girdiğini gözler önüne seriyor.
Yerleşik tarım kültürüyle birlikte tanrılar da “tapınaklar sayesinde” insan içine karışmış, dahası; siyasal iktidarla akrabalık kurarak “Gılgamış” gibi krallar vasıtasıyla yaşamı ipotek altına almışlardı. İnancın siyasallaşmasıyla birlikte ölüm de “nekropolitik” bir değişim geçirmiş, ve ölümden sonra yaşam müjdesi veren “öteki dünya”; “Cennet” ve “Cehennem” ayrımıyla “iktidarın sopası”na dönüşmüştü.
“Kharon’un Kayığı” adlı bu kitap; “Homeros”un, “Vergilius”un, “Ardaviraf”ın (“The Book of Arda Viraf”; zerdüştlük) rehberliğinde, milyon yıl öncesine tersine bir yolculuğa çıkıyor. Ölümden sonra sonsuz bir yaşam hayaliyle başlayan “inancın”; antikçağlardan itibaren ayrıcalıklı sınıf aracılığıyla nasıl yasaya (kanuna) dönüştürülerek dünyayı cehenneme çevirdiğinin dile getirilmeyen anlatısı.
• “Ötekilerin Arkeolojisi: Uygarlığın Görmediği İnsanların Öyküsü”
Yazan: İsmail Gezgin
“Antikçağ” dünyasından günümüze; görkemli “yerleşimler”, “anıtlar”, “heykeller”, “yaşamın izlerini taşıyan eserler”, “anlatılar” kaldı.
Bütün bu kalıntılara “uygarlığın penceresi”nden bakanlar, mutlu bir topluluğun zevk içindeki ayrıcalıklı yaşam kesitlerini görür. Mermer sütunlarla desteklenen “antik kentler”, müzeleri dolduran “estetik heykeller”, “anıtsal mezarlar”, “lahitler”, “dev surlar”; iktidarın sahip olduğu güce, o çağların estetiğine ve o çağların teknolojisindeki mucizeye dikkat çekerler.
Sömürüye dayalı yaşam biçiminin arkeolojik nesneye yüklediği “sınıfsal ihtişam”; bütün bunlara bakanın zihninde onu yapanların emeklerini görünmez kılar. Örneğin; bir mezarda bulunan altın diademler, takılar, pahalı hediyeler, kap-kacaklar ölenin zenginliğine işaret eder; ama o metalleri topraktan çıkarması ve işlemesi için maden ocaklarında kölelerin ölümüne çalıştırılışı, emekleri ve hâttâ yaşamları; o gün olduğu gibi bugün de örtbas edilir!
Ne antikçağın iktidar sahibi yazar, sanatçı ve düşünürleri, ne de günümüzün gözleri sınıfla mühürlenmiş modern yazar ve entelektüelleri; bu sömürü düzenini görür.
Sarayla mabet (tapınak) arasında kümelenen imtiyazlı sınıfların “emek sömürüsü”ne ve “tüketim”e dayalı yaşamları, mülkleri ve güçleri övgüyle konu edilirken; o yaşamı bütün nesneleriyle birlikte üreten insanlar, dilde, sanatta, edebiyatta yok edilmiştir. Çünkü “uygarlık” adı verilen bu yeni düzende “birilerinin çalışmadan yaşaması için, binlercesinin yaşamadan çalışması” gerekir! Büyük tarih anlatılarında yeri olmayan “ötekilerin izi”ni bulmaya uğraşan bu kitap; müzelerin, anıtların, sanat eserlerinin göz alıcı hikâyelerinin “gölgesinde bırakılan emek sömürüsünün kökenleri”ni sorguluyor.
Gerçek şu ki: Yoksulluk doğal da değildir kader de, yoksulluk; bir uygarlık icadıdır!
Konuyu yanlış anlamışsınız.
“Bülent Korman”ı tanımıyorum, onunla hiç fizikî olarak yanyana gelmedim, sadece birkaç yazısını okudum o kadar.
Metinlerinde; “kendi kişisel tarihini abarta abarta övdüğü”ne dair, bencil olduğuna dair herhangi bir delil yok. “Orijinal fikirleri olanlar konuşsun, orijinal fikirleri olmayanlar sussun!” dayatmasını savunduğuna dair herhangi bir delil yok. [NOT: “Acemi editör”ün kabahatini; sanki Bülent Korman yapmış gibi Korman’ın üzerine yıkıyorsunuz. Aşağıda bunları ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Acele etmeyin; tane tane, yavaş yavaş okuyunuz lütfen.]
Korman’ın yazısında, orijinalliği köktenci bir şekilde savunduğunu; “siz” iddia ediyorsunuz, yanıldığınızın farkında değilsiniz. Bunun için; önce “Goethe”nin yazdığı bir paragrafı buraya getirip kendi yanlış niyetinizi desteklemek için bir mühimmat gibi kullanarak suistimâl ettiniz, sonra “E. P. Thompson”ın yazdıkları arasından bir pasajı (paragrafı, cümleyi) buraya getirip kendi yanlış niyetinizi desteklemek için bir mühimmat gibi kullanarak suistimâl ettiniz.
Yanlış anlıyorsunuz, size doğrusunu bir kez daha izah edeyim:
Bülent Korman metninde şunu ısrarla hatırlatıyor:
Mesele; “orijinal” fikirlerin mülkiyetinin kimde olduğuna dair kapitalistlerin dayattığı mevzuatlarla sınırlı değil; daha geniş kapsamlı, daha tehlikeli bir vaziyetten bahsediyor Bülent Korman. Siz, yazıyı anlamamışsınız pipsqueak.
“Nihilizm”den bahsediyor, bunu anlayın artık.
Algoritmaların hegemonya kurduğu bu çağda; “orijinallik, kendine has olmaklık, özgünlük” kavramlarının toptan ortadan kaldırılmasına isyan ediyor, sadece ama sadece “kopya ruhlar”ın hüküm sürmesine isyan ediyor Bülent Korman. Umarım, nihayet anlamışsınızdır…
Günümüzde insanlar; “orijinal” fikirlerin kıymetini anlamaz hâle getirildi, kendine has fikirlerin (özgünlüğün) kıymetini anlamaz hâle getirildi. “Sosyal medya platformları”nda (örnek: TikTok, instagram, facebook, twitter…) salt dolaşıma sokmak amacıyla, salt kendi egolarını pekiştirmek amacıyla, hiçbir zahmete katlanmadan kolay yoldan şöhret basamaklarını tırmanmak amacıyla; sadece algoritmaların dikte ettiği (istikâmet çizdiği) düşünceleri “kopyala/yapıştır” ile yaşamaya eroin gibi alıştırıldılar.
“Sosyal medya akvaryumu”nda mahkûm hayatı yaşayan (ve bundan çok memnun olan) insanlar için; “Goethe”nin ne dediğinin hiçbir önemi kalmadı artık, “E. P. Thompson”ın ne dediğinin hiçbir önemi kalmadı artık; salt bu isimlerin söyledikleri birkaç sözü “internette dolaşıma sokmak” onlar için yeterli hâle getirildi.
“Öz” unutturuldu, “kabuk” kaldı…
“Çekirdek” unutturuldu, “ambalaj” kaldı…
“Kıymet” unutturuldu, “şöhret aşkı” kaldı…
“Sosyal medya akvaryumu”nda yaşamaya mahkûm edilen insanlar için; neyin orijinal, neyin kopya olduğunun hiçbir önemi kalmadı artık. Umarım, nihayet anlamışsınızdır…
Bülent Korman işte bu uyarıları hatırlatıyor hepimize. Siz isterseniz beğenin, isterseniz beğenmeyin pipsqueak.
Temel meselenin; onun (Korman’ın) kimliği olmadığını, bunun “ikincil, talî, afâki” olduğunu size yazdığım (03 Nisan 2026 at 01:46) yazıda detaylı izah etmiştim. Belli ki bu izah, size yeterli gelmemiş. Daha açık, daha net ifade edeyim: Onun kimliğinin neler içerdiğini, yazılarını yayınlayan sitenin “acemi editör”ü her kim ise; Korman’ın geçmişine öylesine, üstünkörü, yalapşap bakmış, sonra onu övmeye başlamış, öve öve bitirememiş. (“Sinan Cemgil”in arkadaşıymışmış, kıdemli denizciymişmiş, ODTÜ mimarlık mezunuymuşmuş, bir sürü ıvır-zıvır…) Dıdısının dıdısına kadar uzatmış da uzatmış. Siz de (pipsqueak de) bütün bunları bizzat Bülent Korman’ın kendisinin yazdığını zannetmişsiniz, yanlış anlamışsınız. Bütün mesele bundan ibaret.
Ama bunların hiçbiri; sizin, onun hakkında sabitlenmiş yanlış görüşünüzü düzelteceğe benzemiyor…
Acemi olduğu belli olan bir “editör”ün; bir yazarın kimliğinin ne olduğu ile ilgili zerkettiği epey abartılı kelimeler, yücelte yücelte uzatmalar; sizin, Bülent Korman ile ilgili net, kesin ama “yanlış” bir yargıya ulaşmanıza aparat olmuş.
Hani derler ya; “şeyh uçmaz, mürit uçurur”. Acemi editör; Bülent Korman’ı şeyh zannetmiş, ve yüceltebildiği kadar yüceltmiş, uçurabildiği kadar uçurmuş. İlginç olan, ve kahredici olan durum ise; Bülent Korman’ın kendisi hakkında yazılan bütün bu abartmalardan hiç haberi yok. Kendisini övmeyi, kendisini yüceltmeyi seven biri değil çünkü; metinlerinden bu gayet açık anlaşılıyor.
Siz de (pipsqueak de) bu “yanılgı”yı köpürte köpürte kendinizi tatmin ediyorsunuz.
Benim, “polislik”le ilgim-alâkâm yok. Fizikî polisliğe de, zihinleri zapteden polisliğe de uzağım. Ben de sizin gibi sıradan biriyim.
Konuyu nerelerden nerelere getirdiniz: “Telif hakkı gibi çirkinlikleri tenkit etmeyi konuşup konuşmamayı” bile kendinizi haklıymış gibi göstermek amacıyla mühimmat niyetine kullanmaya yeltenmişsiniz…
Bir kez daha yazayım:
Siz; (yukarıda epey ayrıntılı izah ettiğim üzere) “acemi bir editör”ün abartılı, övgülü, yüceltmeli kimlik tanımına takılıp kalmışsınız, burayı hâlâ aşamamışsınız. Bülent Korman’ın yazdığı metinde işaret ettiği meselelere odaklanmak gibi bir amacınız yok. Buradan, hemen “telif hakkı çirkinliğini tenkit etmek veya etmemek” konusuna zıplamak istiyorsunuz. Kendinize yeni mühimmatlar bulup; yine sataşmak için, yine kendinizi tatmin etmek için birşeyler yazmak niyetindesiniz.
İsterseniz devam edin; “yanılgınız”ı daha da köpürtmüş olursunuz o kadar, ötesi yok.
“E. P. Thompson”ı hâlâ hatırlayan birilerinin olması ne güzel… Keşke başkaları da sizin gibi onu (ve nicelerini) hatırlasa…
Ama ne yazık ki bu mümkün değil…
Çünkü; “sosyal medya akvaryumu”nda, salt algoritmaların dikte ettiği (istikâmet çizdiği) şeyleri zahmetsizce “kopyala/yapıştır” yapmaya birer zombi gibi alıştırıldı insanlar.
Ne “Bülent Korman”ın yazdığı uyarıları anlamak isteyenler var…
Ne “Goethe”nin yazdığı uyarıları anlamak isteyenler var…
Ne “E. P. Thompson”ın yazdığı uyarıları anlamak isteyenler var…
“Öz” unutturuldu, “kabuk” kaldı…
Donald Trump
5 Nisan 2026 Pazar:
tuesday will be power plant day, and bridge day, all wrapped up in one, in iran. there will be nothing like it!!! open the fuckin’ strait, you crazy bastards, or you’ll be living in hell – just watch! praise be to allah. president donald j. trump
https://truthsocial.com/@realDonaldTrump/posts/116351998782539414
* * * * * * * * * *
salı günü iran’da “enerji santrali günü” ve “köprü günü” olacak; hepsi tek bir günde! bunun gibi bir olayı bir daha ömrünüzde göremeyeceksiniz!!! şu lanet (hürmüz) boğazı açın sizi aşağılık herifler, yoksa cehennem azabını bu dünyada yaşatacağım hepinize; ne yapacağımı izleyin! allah’a hamdolsun. başkan donald j. trump
Uzun süredir “alzheimer” hastalığı ile cebelleşen Yalçın Küçük, 87 yaşında hayatını kaybetti.
https://tr.euronews.com/kultur/2026/04/06/yalcin-kucuk-hayatini-kaybetti
pipsqueak; siz, yazıyı okumamış, anlamamışsınız ki.
Okumadığınız, ve anlamadığınız bir yazı (veya konu) üzerinden; kendinizi haklıymış gibi göstermek için sanki kavgaya davet ediyormuşçasına bir külhanbeyi tavrıyla (mafya tavrıyla) tartışmaya davet ediyorsunuz.
Belki bir umut; lütfen (05 Nisan 2026 at 06:52) ve (03 Nisan 2026 at 01:46) tekrar okuyunuz.
Belki okumamışsınızdır diye, son kez buraya aktarıyorum.
Eğer anlamak için okumayacaksanız, hiç okumayın daha iyi. Benim vaktime de, kendi vaktinize de yazık etmeyin.
Bir kez daha yazayım:
“Bülent Korman”ı tanımıyorum, onunla hiç fizikî olarak yanyana gelmedim, sadece birkaç yazısını okudum o kadar.
Onun metinlerinde; “kendi kişisel tarihini abarta abarta övdüğü”ne dair, bencil olduğuna dair, bizzat kendisinin bencilce yazdığı herhangi bir delil yok. “Acemi editör”ün kabahatini; sanki Bülent Korman yapmış gibi Korman’ın üzerine yıkıyorsunuz. Aşağıda bunları ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Acele etmeyin; tane tane, yavaş yavaş okuyunuz lütfen pipsqueak.
Temel meselenin; onun (Korman’ın) kimliği olmadığını, bunun “ikincil, talî, afâki” olduğunu size yazdığım (03 Nisan 2026 at 01:46) yazıda detaylı izah etmiştim. Belli ki bu izah, size yeterli gelmemiş. Daha açık, daha net ifade edeyim: Onun kimliğinin neler içerdiğini, yazılarını yayınlayan sitenin “acemi editör”ü her kim ise; Korman’ın geçmişine öylesine, üstünkörü, yalapşap bakmış, sonra onu övmeye başlamış, öve öve bitirememiş. (“Sinan Cemgil”in arkadaşıymışmış, kıdemli denizciymişmiş, ODTÜ mimarlık mezunuymuşmuş, bir sürü ıvır-zıvır…) Dıdısının dıdısına kadar uzatmış da uzatmış. Siz de (pipsqueak de) bütün bunları bizzat Bülent Korman’ın kendisinin bencilce yazdığını zannetmişsiniz, yanlış anlamışsınız. Bütün mesele bundan ibaret.
Ama bunların hiçbiri; sizin, onun hakkında sabitlenmiş yanlış görüşünüzü düzelteceğe benzemiyor…
Acemi olduğu belli olan bir “editör”ün; bir yazarın kimliğinin ne olduğu ile ilgili zerkettiği epey abartılı kelimeler, yücelte yücelte uzatmalar; sizin, Bülent Korman ile ilgili net, kesin ama “yanlış” bir yargıya ulaşmanıza aparat olmuş.
Hani derler ya; “şeyh uçmaz, mürit uçurur”. Acemi editör; Bülent Korman’ı şeyh zannetmiş, ve yüceltebildiği kadar yüceltmiş, uçurabildiği kadar uçurmuş. İlginç olan, ve kahredici olan durum ise; Bülent Korman’ın kendisi hakkında yazılan bütün bu abartı ifadelerden hiç haberi yok. Kendisini övmeyi, kendisini yüceltmeyi seven biri değil çünkü; metinlerinden bu gayet açık anlaşılıyor.
Siz; (yukarıda epey ayrıntılı izah ettiğim üzere) “acemi bir editör”ün abartılı, övgülü, yüceltmeli kimlik tanımına takılıp kalmışsınız, burayı hâlâ aşamamışsınız. Bu “yanılgı”yı köpürte köpürte kendinizi tatmin ediyorsunuz.
Bülent Korman hakkında çok net konuşmuşsunuz, adeta onun sırrını çözmüşsünüz gibi yazmışsınız. Ben sizin seviyenizde insan sarrafı değilim pipsqueak; sizin seviyenizde insan sarrafı olmak gibi bir niyetim de yok. İnsanlar hakkında yanılmaya, bazen yanlışlar yapmaya gayet açık biriyim, gocunmam; mükemmellikler aramam, mükemmellikler peşinde koşmam. Kendine çeşit çeşit ünvanlar monte eden her kim olursa olsun, bu bahanelerin hiçbirine takılıp kalmam; sadece “söylenen sözler”in, sadece “beyan edilen metinlerin veya yazıların” kıymetli olup olmadığını merak ederim, bununla ilgilenirim o kadar. Sizin şahsınıza yönelik net yargılarda bulunamam, sizi yakından tanımıyorum; salt bu websitesinde yazdıklarınıza göre sizi değerlendirdiğimde, “insanların kendi kimlikleriyle gereksiz yere uğraşıyorsunuz, onlara gereksiz yere sataşıyorsunuz” diye düşünüyorum pipsqueak.
Lütfen anlayınız; son olarak şöyle bir örnek vereyim size:
Mesela siz kendinizi “Pipsqueak” olarak tanıtmasaydınız, kendinizi (mesela) “ordinaryüs profesör (professor emeritus) pipsqueak, aynı anda astronot pipsqueak, aynı anda garson pipsqueak, aynı anda yük gemisi kaptanı pipsqueak, aynı anda ayakkabı tamircisi pipsqueak, aynı anda matematik öğretmeni pipsqueak, aynı anda terzi pipsqueak, aynı anda katolik keşiş pipsqueak, vb., vb., vb., pipsqueak” olarak tanıtmış olsaydınız; bu ünvanlarınızı hiç umursamam, hiç gocunmam, bunlar gibi ıvır-zıvırlara hiç takılıp kalmam. Ama siz; takılıp kalıyorsunuz, probleminiz bu.
Sadece ama sadece; “yazdığınız metinleriniz”le, “beyan ettiğiniz düşünceleriniz”le ilgilenirim o kadar. Zaten sizle sabırla yazışmamın temel sebebi buydu, ama şu ana kadar. Şu andan itibaren sizle yazışmayı bitiriyorum. Çünkü; insanların kimliklerine takılıp kalıyorsunuz, bunları aşamıyorsunuz. Bu sebeple; sizle yazışmaya devam etmeyeceğim. Önceki (yukarıdaki) paragraflarımdan birinde de açıkladığım üzere: Ben sizin seviyenizde insan sarrafı değilim pipsqueak; sizin seviyenizde insan sarrafı olmak gibi bir niyetim de yok. İnsanlar hakkında yanılmaya, bazen yanlışlar yapmaya gayet açık biriyim, gocunmam; mükemmellikler aramam, mükemmellikler peşinde koşmam.
Belli ki; John Peter Berger’in “Ways of Seeing (1972)” kitabından sizin de haberiniz var.
Ben bu kitabı ilk kez; “Ronald Reagan” isimli gaddarın (yani “Donald Trump”ın kendisine örnek aldığı kişinin) bütün dünyayı “görüntülerle (imajlarla)” sarıp sarmaladığı, insanları manipüle etmek için her türlü hokkabazlığı yaptığı 1981 ile 1989 yılları arasında 2 kez okudum. 2026’ya geldik; hokkabazlıklar, şarlatanlıklar, manipülasyonlar hâlâ devam ediyor…
Tartışma “görüntüsü (imajı)” altında kavga etmek için birilerini belki bulabilirsiniz. Sizin amacınız tartışmak değil, sizin amacınız; kendi egonuzu, kendi bencilliğinizi tatmin etmek. Kendinizi dev aynasında görüyorsunuz pipsqueak.
Hoşça kalın.
“pipsqueak’i tebrik etmek gerek…”
Atatürk’ümüzle pipsqueaki bir araya getirmeniz hiç de doğru değil. Biri bize Türk olduğumuzu ve bunula gurur duymamızı öğretti, diğeri ilkel medeniyetlerle bizleri kıyaslayacak kadar küstah.
Bu yazıyı yazmadan önce İnternette “Ne mutlu Türküm diyene!” yazıp aşağıdaki yazıyı okusaydınız hiç de fena olmazdı.
“Ne mutlu Türküm diyene”, Mustafa Kemal Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda kullandığı, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsayan, birlik, beraberlik ve gurur ifadesi olan bir sözdür. Etnik köken değil, ortak kültürel ve milli kimliği vurgular.
Kökeni: Atatürk tarafından 29 Ekim 1933’te Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarında söylenmiştir.
Anlamı: “Kendini Türk hisseden, Türk kültürünü benimseyen ve bu ülkenin bir parçası olmaktan gurur duyan kişi ne kadar mutludur” anlamını taşır.
Kapsamı: Bu söz, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesi kucaklayan bir vatandaşlık bilincini ifade eder.
Öğrenci Andı: 1972’den itibaren Öğrenci Andı’nın sonunda yer almış, ancak zaman zaman yasal tartışmalara konu olmuştur.
“Kızıl atkı” ve “kalpak”:
“Kızıl bayrak” ve “bayrak”:
Yalçın Küçük
Çok özel bir dönemin insanıydı. Türkiye’nin bir türlü içinden çıkamadığı tüm çelişkiler onun için de geçerliydi, hepimiz için olduğu gibi. O çelişkileri yaşamak bizim değil, Yalçın Hocanın değil, modern Türkiye’nin kaderiydi. Cenazesindeki heterojen yapı, “ordu” ve “kızıl bayrak”, “imam” ve “asker”, “musalla taşı” ve “sıkılı yumruk” sadece Yalçın Küçük’ün değil, Türkiye’nin özetiydi. Zaten Yalçın Küçük de kızıl atkı ve kalpakla çıkmıyor muydu ortaya?
Yalçın Küçük, şöhretini 1980’lerde yazdığı “Türkiye Üzerine Tezler” ve “Aydın Üzerine Tezler” kitapları ile sağladı. Henüz televizyonlar yoktu, o da kırmızı atkısını dolamıyor, kalpağını başına yerleştirmiyordu. İnsanlar, 1970’lerden tevarüs etmiş bir merak ve heyecanla okumaya, düşünmeye, konuşmaya çalışıyordu.
Türkiye’deki klasik tüm aydınlar gibi belli bir dönemden sonra teknik çalışmalarını bir yana bırakmış, “Türkiye nasıl kurtulur?” sorusuna cevap ararken yine klasik bir refleksle tarih okumaya başlamış, okuduklarından çıkardığı bilgileri yazmaya koyulmuştu. Akıcı bir üslubu, spekülasyona çok açık hâttâ onu tahrik eden bir düşünce sistematiği vardı. Kitapları çok satınca Yalçın Hoca menzilini genişletmeye başlattı.
Çok yetenekli olduğu kuşku götürmezdi. Okuduğu bütün okullarda (eski tabirle) “temayüz” etmişti. Fakat özellikle üniversite eğitimini aldığı “Mülkiye’de (Ankara Üniversitesi: Siyasal Bilgiler Fakültesi)” başka bir özellik kazanmıştı: “Eylemcilik”. Birçok kişinin dile getirdiği anılarda Yalçın Küçük; hareketli, durduğu yerde durmayan, her şeye müdahale eden, politikayla içli dışlı olmuş bir figür, o çağlarında.
Yalçın Küçük, Mülkiye’deyken tam bir “eylemci”dir. Dönemin Türkiye düşünce ve eylem dünyasında çok etkili olan “Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)”, “Sosyalist Fikir Kulüpleri”, “Dev-Genç” gibi örgütlerin ya kurucusudur, ya başındadır, ya da içinde. Okulu bitirince daima belirttiğim ve tarihinin yazılmamış olmasını esefle karşıladığım “Mülkiye-DPT (Devlet Plânlama Teşkilatı)” hattını izler ve kuruluş hâlindeki DPT’ye girer. Ne yaptığını tam olarak bilmiyorum ama “Yale Üniversitesi”nde bulunur. “James Tobin” gibi Nobel ödüllü iktisatçıların kadrosunda yer aldığı iktisat bölümünde kalmıştır. O okullara girmek, oralarda çalışmak kolay iş değildir. (Bir yazısında her zamanki fantezist yaklaşımıyla ve kendisine bir “hususiyet” atfetmek maksadıyla olsa gerek; matematikteki “limit” kavramını bir türlü anlamadığını, “Yale”da matematik okuduğunu, yine anlamadığını yazıyordu. Ne yapmak istediği belli: Çok özel bir insan, her şey anlıyor ama “limit” kuramını anlamıyor. Herhâlde kuram yanlış olmalı ona göre (!) Yoksa, eski bir matematikçi olarak söyleyeyim, “limit” kuramının öyle anlaşılmayacak bir yanı yok.) Sonrası mücadelelerle dolu hocalık ve eylemcilik.
Yalçın Küçük, 1960’ların doğurduğu bir aydındı. Hakkında sadece anekdotların anlatıldığı, televizyon ekranlarındaki eksantrik hareketlerinin tekrar tekrar gösterildiği şu dönemi atlatırsak Küçük’ü “oluşturan” temel özellikleri düşünebileceğiz. İşte o özelliklerin başında “1960’ların gerçeği” geliyor.
Küçük, “erken 1960’lılar”dandır. Üniversiteyi 1960’da bitiriyor. Üniversitede bulunduğu yıllarda bir “eylemci”. 1955’lerden itibaren Mülkiye’de onun belirttiği kadar sol & sosyalist bir açılım var mıydı, tam olarak bilmiyorum. Herhâlde bir mertebede vardı, fakat, dozu, düzeyi neydi, bilgimiz yok. Adnan Menderes’e karşı düzenlenen “555K hareketi”nin içinde bulunduğu muhakkak.
Dönemin belirleyici zemini “Forum” dergisidir. 1954’te yayın hayatına başlayan ve Demokrat Parti’ye muhalefet eden bu dergi; o günlerin tüm aydın birikimini barındırıyordu ve zaman ilerledikçe kadrolar kendi içinde “sol aydınlar” / “sağ aydınlar” olarak bölünmeye başlamıştı. FKF gibi tüm o sosyalist hareketler 1965 ve sonrasının ürünüdür, ama arada bir ölçüde “Forum”a karşı kurulan Doğan Avcıoğlu’nun “YÖN” dergisi yer alır. (Bu derginin tüm sayılarına ve sayfalarına TÜSTAV sitesi üstünde erişilmektedir.) “YÖN” dergisi; dönemin sosyalist fikirlerinin oluşmasında, “Kemalizm”in yeniden değerlendirilmesinde her şeyden daha fazla etkili olmuş ve 1960 sonrasının kurucu düşünce dergisidir. Bugün dahi sahip olduğumuz tüm tutumlar, tavırlar, hâttâ çelişkiler o derginin sayfalarında biçimlenmiştir.
Yalçın Küçük bu tarihin insanıdır. Hayata o dönemde bir “sosyalist” olarak bakıyor, dünyayı bir “iktisatçı”nın gözünden görüyordu. Her iki “formasyon” da çok önemliydi. Arka plânda da harıl harıl işleyip gelişen bir 1960’lar vardı. Hele “1968 sonrası” başlı başına bir serüven olacaktı. Ama vurgulamaktan bıkmadığım şekilde, konuya epey hakim birisi olarak belirteyim; dünyada 1968 hareketi diye bildiğimiz hamle önce Türkiye’de başlamıştır. Dünyanın (Amerika ve Fransa’nın) 68’iyle bizimki çok farklıdır; bunu çeşitli yazılarda dile getirdim ve çözümledim ama gençliğin, üniversite gençliğinin örgütlü bir kitle olarak eylem yoluyla siyasal iktidara müdahale etmesi evvela “Türkiye”de görülür.
Zannederim o yıllarda etkili olan ve “Yalçın Küçük”ün aydın ve eylemci olarak formasyonunu belirleyen çok önemli bir figürden daha söz etmek gerekir: “Jean Paul Sartre”.
Fransız felsefeci, eylemi aydın olmanın sadece bir sorumluluğu olarak değil bir parçası olarak nitelendiriyordu. Hayatının sonuna kadar her toplumsal hareketin içinde yer aldı, ilerlemiş yaşında bile eylemden geri kalmadı. Tüm öngörülerinde yanıldı ama Fransızlar (Sartre’ın sınıf arkadaşı muhafazakâr “Raymond Aron”u [The Opium of the Intellectuals, 1955] kast ederek); “‘Aron’la haklı çıkmaktansa ‘Sartre’la yanılmayı tercih ederim’” demekten çekinmedi.
Sartre’ın “Varoluşçu felsefe”si (ki, eylemi varoluşun temeli olarak görür) Küçük’ü ne kadar etkiledi bilmiyorum. Fakat gençlik yıllarında çok etkili hâttâ hâkim olan bu düşünceye yabancı kalmadığını öne sürmek yanlış değildir. Hele Sartre’ın aydın kavramı üstüne yazdıklarının başka bir örüntü oluşturduğu kanısındayım. Öte yanda Sartre’ı da biçimlendiren bir başka kavram var: Sonradan “Foucault”nun ve genel olarak “aydın kuramının” (“intellectual theory”) bittiğini vurguladığı “genel aydın” (“general intellectual”). (Foucault’ya göre yerini “özel aydın” [special intellectual] almıştır.) Bu kavrama göre aydın (Dostoyevski’nin köklerini oluşturduğu şekilde); her şeyden, herkese karşı sorumludur. Bir toplumu, tarihi, günü meydana getiren her şeye müdahale etmek zorundadır “aydın”. Her şeyi bilen, her şey hakkında söz alan kişidir ki, söz almak, görüş bildirmek başlı başına bir eylemdir.
Küçük’ün Türkiye’de 1960’lardan sonra gelişen tüm hareketleri “ben yaptım” diye tanımlaması boşuna değildir. Bir “metafor”dur, ama kendi realitesini açıklamaktadır. Küçük, yine muhtemelen “Lenin”den gelen bir “örgüt”, “örgütlülük” ve “eylem” anlayışıyla kendi konumu sağlamlaştırıyordu ve Sartre’ın her şeye rağmen bireyde kalan eylemini kitleye taşıyor, kitleyle bütünleştiriyordu. Müdahale etmek ama bunu örgütler içinde kalarak yapmak çabasını zamanla da yitirmedi. Bilhassa sosyalist hareketin tüm kanatlarına açık oldu. Onlarla temastan çekinmedi. Bizim gençliğimizde (1970’lerde); başlı başına bir örgütleme insanıydı, dergiler çıkarıyor, ardı ardına kitaplar yayınlıyor, klikler, hizipler meydana getiriyordu. Onun “Kürt hareketi”ne karışması, tıpkı, “Foucault”nun İran Devrimi öncesinde ülkeye gidip 14 yazı yazıp o hareketi bambaşka (sosyalist) bir gözle ve tarihin dönüşümü olarak nitelendirmesine benzer. Jena sokaklarından atının üstünde geçen Napoleon’u gören Hegel’in, o kaşma oturup, “bugün dünyanın ruhunu & tinini (geist) at üzerinde gördüm” diye yazdığını unutmayalım.
Derken, kendisine çok güvenen, kendisinde her şeye müdahale etmek hakkını bulan “Yalçın Hoca” zamanın erozyonunu yaşadı. Düşünce dünyasının ağır sularında yelken açmaktan, mücadeleci bir insan olarak çekinmezdi ama, pek öyle bir zemin bulamayınca bu defa çok kişisel bir yol izledi ve “onomastik” çalışmalarına (!) yönelerek insanların adından başlayarak soyuyla uğraşmaya başladı. Gündelik olayların gelişimine göre tavır almayı, “kehanetlerde” bulunmayı yeterli saydı. “Ergenekon davaları” gibi büyük haksızlıklara uğradı. Hemen ertesinde de sessizliğine, kapanışına çekildi.
Çok özel bir dönemin insanıydı. Türkiye’nin bir türlü içinden çıkamadığı tüm çelişkiler onun için de geçerliydi, hepimiz için olduğu gibi. O çelişkileri yaşamak bizim değil, Yalçın Hocanın değil, modern Türkiye’nin kaderiydi.
Doğu – Batı,
Ordu – Sivil toplum,
Din – Laiklik,
Elitler – Halk,
Sosyalizm – Liberalizm,
(…)
gibi çelişkiler üstünden ilerledi “Tanzimat sonrası”, “1908 sonrası” Türkiye.
O nedenle, örneğin, sosyalist hareketin iç dinamikleri, örneğin “Kemalizm”le ilişkisi Yalçın Küçük’ün de sorunları hâline geldi. Cenazesindeki heterojen yapı, “ordu” ve “kızıl bayrak”, “imam” ve “asker”, “musalla taşı” ve “sıkılı yumruk” sadece Yalçın Küçük’ün değil, Türkiye’nin özetiydi. Zaten Yalçın Küçük de kızıl atkı ve kalpakla çıkmıyor muydu ortaya?
Hasan Bülent Kahraman
10 Nisan 2026 Cuma
“Sırma saçlı ve badem gözlü” Yalçın Küçük!
Aslında bugün “Haksızlık, Hukuksuzluk ve Adaletsizliğe Alışmayacağız; Tekrar Tekrar Karşı Çıkacağız” başlıklı bir yazı yazacaktım.
Fakat “Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları” için aşağıdaki satırları yazmış olan ve yakından tanıdığım “Yalçın Küçük” ölünce kendisine Allah’tan rahmet ve sevenlerine başsağlığı dileyerek hakkındaki gerçekleri yazmak gereğini hissettim.
Yalçın Küçük şunları yazmıştı:
“Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı’na sonradan katıldılar ve çöken düzene yakındılar.
Sonradan geldiler, kendilerinden önce gelenleri ve daha önemlisi, Kemal Paşa – İsmet Paşa – Fevzi Paşa triumvirası, başlamış olan kurtuluş ve bağımsızlık hareketine göre daha tutucu olduğu için daha radikâl olanları tasviye etmek zorunluluğu duydular.”
Yalçın Küçük ve eski eşi Temren ile tanışıklığımız çok eskidir…
1960’lı, 70’li Ankara günlerine dayanır…
Eşlerimizin aynı işyerinde çalışmaları bir yana, biz de (sosyolog) “Prof. Mübeccel Kıray”ın 1960’lı yıllarda Ankara’daki evinde yaptığı, herkese açık “Perşembe toplantıları”na zaman zaman birlikte katılırdık.
O sıralarda, “29 Nisan 1960” günü, Demokrat Parti iktidarının, 27 Nisan’da “Tahkikat Encümeni” Yasası ile yaptığı “Anayasa Darbesi”ne karşı “Siyasal Bilgiler Fakültesi” bahçesinde gerçekleştirdiğimiz protesto eylemini ezmek için Menderes’in emriyle gelen polis ve askerlerin baskınında, süvariler okul bahçesine girmesin diye ben atların ayaklarının önüne yattığımda, o da o sırada bahçede olduğunu söylemiş, aramızda bir tür yakınlık doğmuştu.
O yıllar; Türkiye’nin “Devrimci 1961 Anayasası”na göre yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı, grev hakkının tanındığı, bağımsız yargı ve bağımsız TRT’nin, “Devlet Plânlama Teşkilatı”nın kurulduğu yıllardır.
“1961 Anayasası”; Devrimci Demokratik kimliği ile Atatürkçülük ile Sosyalizm arasında köprülerin inşa edilmesine de olanak tanımıştı.
Ama ne yazık ki o yıllarda Türkiye’de (yasaklardan dolayı) hâlâ emekleme aşamasında olan “Sosyalizm”;
Hem kendi içinde “Milli Demokratik Devrimciler” (“Mihri Belli”, biraz zorlamayla “Doğan Avcıoğlu”) ve “Sosyalist Devrimciler” olarak bölündü, ve “Moskova” – “Pekin” – “Ulusal (Aziz Nesin) Sosyalizm” kavgasında yok olup gitti,
Hem de “Atatürk”e ve “Cumhuriyet Devrimine” karşı tavır alarak filizleneceği bir toprağı reddetti.
Sonuç olarak; 1960’larda yeni çiçeklenen özgürlük ortamında, sol hareketler, Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik (CHP), Sosyalistlik / Komünistlik (Mehmet Ali Aybar – Sadun Aren / Behice Boran ayrılığı – Renkli ve Beyaz Aydınlık / Doğu Perinçek), “Sivil-Asker öncülüğü”nde Devrimcilik (“Yön” ve “Devrim” dergileri, Doğan Avcıoğlu), Resmi TKP – Gençlik Hareketleri (“Goşistler”, “THKO” – “THKP-C”, Deniz Gezmiş’ler, Mahir Çayan’lar) olarak birbirine yakın ama birbiriyle rekabet eden akımlar olarak belirdi.
Ben FKF’nin Dev-Genç’e dönüşmesini, Dev-Genç’in “Dev-Yol” ve “Dev-Sol” olarak bölünmesini, Sosyalizmin “Moskova” ve “Pekin” olmak üzere iki çizgi hattında birbirine düşman partiler hâline gelmesini, Türk işçi hareketinin “Türk-İş” ve “DİSK” olarak bölünmesini, içlerinde yaşayarak bütün kavgaları bir “Anti-Faşist” ve bir “Anti-Goşist” olarak “Atatürk-Cumhuriyet-CHP-TKP çizgisi”nde izledim, bazılarına da aktif olarak katıldım.
Sonuç olarak; bölünmenin ve ayrışmanın bütün olumsuzlukları yaşandı ve sonuçta Türkiye önce “12 Mart 1971”, sonra “12 Eylül 1980” darbelerine ve bu darbeler yoluyla bugünlere taşındı.
Yalçın Küçük ile buralarda en baştaki CHP çizgisi hariç, hiçbir yerde uyumlu bir çizgide karşılaşmadık.
Bunun çok nedeni vardı:
(1) Dengesiz ve çok kavgacıydı. DPT’den bu yüzden ayrılmış, TİP’ten de bu nedenle ihraç edilmişti.
(2) Çok zeki ve çok çalışkandı, ama hemen kavga çıkarıyor ve derhâl eski dostlarına, yeni rakiplerine karşı saldırıya geçiyordu.
(3) Tutarsızdı; bir süre ittifak ettiklerini çok kısa bir süre sonra suçluyor ve ayrılıyordu.
(4) Her konumuna uygun değişik tezleri savunduğu için fikirleri tutarsızdı. Kendisi de “Yazdıklarımı dönüp okumam: Onlar, dolduğum zaman kustuğum düşüncelerimdir. Kusmuklarımı okumam.” derdi. “Türkiye Üzerine Tezler” kitabı ve insanları adlarına göre etnik olarak etiketlediği (Onomastique) kitaplar yanlış ve fantastik iddialarla doludur. Bunları alıntılamak ve düzeltmek için yeni bir kitap daha yazmak gerekir.
(5) “Atatürk”e, “Cumhuriyet”e karşıydı; elbette olabilir, ama bu nedenle tarihi tahrif ediyor ve kendisine “İkinci Cumhuriyetçi”ler (“Birikim” dergisi çevresi, Kürt etnikçiler, dinciler) arasında yer arıyordu.
(6) Fazla muhteristi; hem iktidara hemen ortak olmak istiyor, ama bunun örgütünü de yolunu da bir türlü bulamıyordu, çünkü yaşadığı dönem istikrarsız bir değişme dönemiydi.
(7) Bilmediği konularda, gerçeklere ve bilimsel yöntemlere uygun olmayan çıkarsamalar yapıyor, ve ilişkilerini kullanarak bunları popülerleştiriyordu.
(8) Çok sık değiştirdiği konumlarından birinde; Paris’te, “etnikçi Kürtçülük” ile “Sosyalizm” arasında köprü ve ittifak kurmaya çalışmış, ama onu da başaramamıştı.
(9) Baskıcı ve darbeci iktidarlar tarafından büyük haksızlıklara uğramış, ve beni de isyan ettiren biçimde haksız, hukuksuz ve adaletsiz olarak hapis yatmıştı; sanıyorum onunla ilgili yanlış yorumların bir kaynağı da buydu.
Galiba onun hakkındaki en gerçekçi yargıyı, şu satırlarıyla “Zeki Sarıhan” yapmıştır: YALÇIN KÜÇÜK: DİKKATLERİ ÜZERİNDE TOPLAMAK
“Onun bazı doğruları kullanarak abuk-sabuk şeyler söylediği kanısına vardım. Görüşlerini sükûnetle dile getirmesi, çağrılan her yere gitmesi ise iyi yanıydı.”
“Aydınlık’ta yayımlanan yazılarını ‘Aydınlık Zindan’ adlı bir kitapta toplamıştı. Savunduğu tezleri Aydınlık da doğru bulmamıştı ki kitabı okuyup bir yazı yazmamı istediler.
Kitabı okuyunca Yalçın Küçük’ün aykırı bir insan görüntüsü vererek ilgi çekmek için gerçekleri nasıl tersyüz (manipüle) ettiğini daha net gördüm.
Kitapta ele aldığı 11 konudan 10’u hakkında yanlış yazıyordu! 26 Mart 2000 tarihiyle Aydınlık’ta ‘Yalçın Küçük’ün Kitabında Tarihsel Yanlışlar’ yazısında bunları anlattım.”
Yalçın Küçük’ün “saldırganlığı”nı ve “eleştirel tavrı”nı sevenlerin onun arkasından yazdıklarını anlayışla karşılıyorum.
Ne demişler: “Kel ölür, sırma saçlı olur; kör ölür, badem gözlü olur!”
Ama Yalçın Küçük “ne Atatürkçü ne de Cumhuriyetçi” idi…
Hâttâ; “Marksistliği” ya da “Sosyalistliği” de birçok Sosyalist & Marksist örgüt (ya da parti) tarafından reddedilmiştir.
“Sosyalistlik etiketi” altında, güya “Marksist çözümleme” yaparak pek çok teorik ve tarihsel gerçeği saptırmıştı.
1960’lı, 70’li yılları bilmeyenler; dinciliğin, etnikçiliğin, goşizmin; Marksizme, Sosyalizme, TKP’ye ve ülkeye ne biçim zarar verdiğini görmeyenler;
• Ya bilmedikleri konularda popüler kültüre katılarak ahkâm kesmesinler,
• Ya da biraz okuyup o dönemlerin gerçek tarihini doğru kaynaklardan öğrensinler!
Emre Kongar
10 Nisan 2026 Cuma
Halka “Trump deli, olmaz böyle şey” mesajı bilinçli olarak verildi. Arka plânda olayın iç yüzüne vakıf olanların ciddi bir kaygısı yoktu.
SORU 1: Neden kazanılmayacak savaşa girdi?
ABD’nin (“nükleer bomba kullanmak”, veya “İran içinde yönetim darbesi yapmak” gibi gerçekçilikten uzak yöntemler haricinde) bu savaşı kazanma ihtimâli yoktu.
Bölgeye sevkettiği güçler, ciddi bir operasyona yetecek boyutta değildi. Körfez bölgesindeki üslerini savaşın ilk günü apar-topar terk etti. Donanmasını geri çekti. İki uçak gemisini gülünç gerekçelerle sahadan aldı.
ABD askeri ve istihbari kurumları savaşın kazanılabilir nitelikte olmadığını, ve hele bu denli cılız bir kuvvetle kazanılamayacağını, baştan beri gayet net ve kuvvetli bir şekilde ifade ettiler.
Buna rağmen neden ABD bu savaşa girdi? Girer girmez neden yenilgi sinyalleri vermeye başladı?
SORU 2: “Kız okulu”nu neden bombaladı?
Kız okulunu bilinçli ve kararlı bir şekilde (iki kez) bombaladılar. Haberin yayılmasını önlemek için hiç çaba göstermediler. Neden?
SORU 3: “Hürmüz Boğazı”nı kim kapattı?
“Hürmüz Boğazı”nı İran kapatmadı. Boğazı; “Lloyd’s of London” kapattı. Neden?
Not: “Lloyd’s of London”: İngiltere’nin en eski ve en prestijli sigorta şirketlerinden bir tanesi. Özellikle “yük gemileri”, “konteyner gemileri”, “sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) taşıyan devasa gemiler”, “armatör endüstrisi”nde tanınan, ve “dünya geneli deniz nakliyatı & taşımacılığı piyasası”nda ağırlığı olan bir İngiliz sigorta şirketi.
SORU 4: ABD yönetici kadroları neden Trump’ı durdurmadı?
ABD kamuoyunda savaş karşıtı müthiş bir fırtınanın esmesine izin verdiler. Savaşı, cahil kamuoyu nezdinde meşrulaştıracak argümanları üretmek kolaydı. Tenezzül etmediler.
Buna karşılık yönetici kadrolar, Trump’ı durdurmak için, en kolayları dahil, hiçbir adım atmadılar. Trump’ın medeniyet yıkma tehdidinde bulunduğu gün, iki eski başkan, tesadüfe benzemeyen bir tesadüfle, kolej basketbol liglerine dair tebrik ve destek mesajları paylaştılar.
Bence halka “Trump deli, olmaz böyle şey” mesajı bilinçli olarak verildi. Ancak arka plânda olayın iç yüzüne vakıf olanların ciddi bir kaygısı yoktu.
SORU 5: “Mücteba Hamaney” neden kayboldu?
Bir şey daha.
İran yönetici kadroları “Ali Hamaney’in ölümü”nden nasıl etkilendi?
Oğlu ve halifesi, uzlaşmanın ilan edildiği güne dek neden 30 gün halktan gizlendi, tweet bile atmadı? (Güvenlik demeyin lütfen, cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı bilhassa korumasız halk arasında dolaşma görüntüleri verdiler.)
Sevan Nişanyan
8 Nisan 2026 Çarşamba
Tarih: “18. yüzyıl” – “(20. yüzyıl) 1947”
Konum: Hindistan
Yerlilere yapılan katliamları hatırlatan kişi: “Shashi Tharoor” (emekli diplomat)
On sekizinci yüzyılda, tek başına Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı; Avrupa’nın tamamı kadar büyüktü. Fakat; iki asırlık İngiliz sömürge idaresinin ardından, 1947’ye gelindiğinde bu oran altı kat azaldı. Sömürgecilik süresince “İngiliz İmparatorluğu”; kendisine baş kaldıran kim varsa acımasızca bastırdı, silahsız protestocuları kurşuna dizdi, ırkçılığı kurumsallaştırdı ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden oldu.
“İngiliz emperyalizmi” kendisini “aydın bir despot” olarak tanıtıp, idaresi altındakileri “medenîleştirdiği iddiası”nda bulunsa da, yazar “Shashi Tharoor”; demiryollarından hukukun üstünlüğüne kadar bütün “sözde sömürgecilik hediyeleri”nin yalnızca Britanya çıkarları için tasarlandığını ortaya koyarak “aydınlanmacı despotizm miti”ni parçalıyor. Kitap, “İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” sorusunu merkeze alarak; “İngilizlerin yükselişi ile Hindistan’ın çöküşü arasındaki paralelliği” her veçhesiyle ortaya koyuyor.
30 yıl boyunca “Birleşmiş Milletler”de çalışmış ve “Genel Sekreter Yardımcılığı” da yapmış olan “Shashi Tharoor”; “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabında İngiliz sömürgeciliğini cesurca ve keskin bir dille eleştirerek, Britanya’nın Hindistan mirasının ne denli kirli olduğunu gözler önüne seriyor.
___________ İngilizce: ___________
“Inglorious Empire: What the British Did to India”
• https://www.hurstpublishers.com/book/inglorious-empire/
• https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Inglorious-Empire-by-Shashi-Tharoor/9781849048088
• https://www.amazon.de/dp/0141987146/
• https://www.amazon.com/dp/1947534300/
____________ Türkçe: ____________
https://www.kitapyurdu.com/kitap/utanc-imparatorlugu-ingilizler-hindistanda-ne-yapti/637098.html
_________________________________
Shashi Tharoor, Rabindranath Tagore’a daima saygı duyar; çünkü “nefret”le hiçbir problemin çözülemeyeceğini “Tagore’un mücadelesinden ve uyarılarından” öğrenmiştir.
Sadece Hindistan’dakilerin değil, aynı zamanda Bangladeş’deki mazlumların da İngiliz zulmü altında kıyıma uğradığı yıllarda “Rabindranath Tagore”un çektiği çileler inanılmaz boyuttadır…
Bütün bunlara rağmen “Rabindranath Tagore”; ruhu “nefret” dolu biri değildi. “Öfke” ile “nefret”i birbirinden ayırmayı acıyla öğrenecek kadar çileli bir hayat yaşamıştı.
“İNSANIN ESKİMİŞLİĞİ”
• The Obsolescence of Man, Volume I (1956)
• The Obsolescence of Man, Volume II (1980)
• The Outdatedness of Human Beings: The Antiquatedness of the Human Being (single volume)
Filozof, aktivist ve eleştirmen kimlikleriyle tanınan, ve günümüzde yeniden hatırlanan “Günther Anders (1902-1992)”, en önemli yapıtı sayılan “İnsanın Eskimişliği”nde ortaya attığı “Prometheusçu Utanç” kavramıyla; teknolojiye yönelik en erken tarihli ve en keskin eleştirilerden birini getiriyor.
Günlük hayatımıza derinlemesine nüfuz ettiği hâlde hâlâ net bir şekilde hesaplaşamadığımız “teknolojik başarılar karşısında nasıl bir tavır takınacağımız?” sorusu üzerine kafa yoranlar, Günther Anders’in eleştirilerini dikkatle takip etmeliler.
“Martin Heidegger”, “Edmund Husserl” ve “Ernst Cassirer”in öğrencisi, “Hannah Arendt”in eşi, “Walter Benjamin”in kuzeni olan “Günther Anders”; modern dünyaya dair keskin eleştirileriyle bugün yeniden keşfedilen bir filozof.
“Hans Jonas”, “Bertolt Brecht”, “Ernst Bloch” ve “Herbert Marcuse” gibi isimlerle de yolları kesişen Anders, “İnsanın Eskimişliği” adlı eserinde, teknolojinin insanı nasıl “eskittiği”ni; “nükleer tehdit”, “tüketim kültürü” ve “insanın tabiatla ilişkisindeki yabancılaşma” gibi temalar üzerinden irdeliyor.
Bu başyapıt; “insanın kendi yarattığı teknolojik dünyada nasıl anlamını yitirdiği”ni, “yok oluş tehdidiyle nasıl yüz yüze geldiği”ni çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. “Nükleer silahlardan iklim krizi”ne, “tabiatı kendi ellerimizle yıkışımızın sorunlarından yaşamlarımızın metalaşması”na kadar pek çok acil mesele, Anders’in öngörü dolu eleştirileriyle yeniden düşünmeye davet ediyor bizi.
“Dünyayı değiştirmek yetmez. Bunu zaten yapıyoruz. Hâttâ dünya büyük ölçüde bizim müdahalemiz olmadan değişiyor. Bu dönüşümü yorumlamamız da gerekiyor. Dahası, bu dönüşümün seyrini değiştirmek gibi bir amacımız olmalı ki dünya bizim dahlimiz olmadan dönüşmeye devam etmesin. Daha da önemlisi bizden arınmış bir dünyaya dönüşmesin.”
Günther Anders
(08 Nisan 2026 at 19:53)
“sürekli tehlikeli bir çevre içinde yaşayan ilkeller arasında kurtarıcı arama yokluğu size uydurma geliyor ve sadece aptallığımı gösteriyor. Örneğin ilkeller bol bol büyü ve tılsım kullanırlar.”
Dikkat ediniz:
İlkellerin “bol bol büyü” ve “tılsım” kullanması; onların da kurtulmak istediklerinin birer kanıtı değil mi? Eğer yanılıyorsam, lütfen düzeltiniz.
Daha açık, daha net ifade edeyim:
“Medeniyet” denen şeyin içinde; “Marxism”, “Leninism”, “Stalinism”, “Maoism”, vb. çeşit çeşit “kurtarıcılık paketleri” zaten satılıyor. Bunların hiçbirinden bahsetmiyorum. Olaya salt “medenî kurtarıcılık zırıltıları” perspektifinden bakmayınız.
SADECE ŞUNU SORUYORUM SİZE, LÜTFEN BURAYA DİKKATLE ODAKLANINIZ:
Size sorduğum sorunun “medeniyet”le uzaktan-yakından ilgisi olmadığını aklınızda tutarak yanıtlayınız lütfen; yani birkaç dakikalığına da olsa “medeniyet”in hiç var olmadığını tahayyül ediniz, ona göre yanıtlayınız:
İlkeller de “insan”dı.
İlkellerin de “korkular”ı vardı.
Acaba ilkeller “korkuları”yla başedebilmek için; sizin de bahsettiğiniz üzere “bol bol büyü” ve “tılsım” kullanarak kendilerini kurtarmak istiyor olabilirler mi?
Siz olaya salt “medenî kurtarıcılık paketleri” perspektifinden bakıyorsunuz. Bunların hiçbirinden bahsetmiyorum ki!
Size anlatmaya uğraştığım şey şu: İlkeller de insandı, ilkellerin de korkuları vardı; korkularıyla başedebilmek için “büyü” gibi, “şamanlık” gibi, “totem” gibi, “tılsım” gibi, “puja (hindu kökenli)” gibi çeşit çeşit “kurtulma, kurtuluş ritüelleri” icat ettiler diyorum. Bütün bunlar; ilkellerin kendi kurtuluşları için yine kendilerinin icat ettiği birer çaba değil mi?
Yanıtlarsanız memnun olurum.
“İki tavşanı birden kovalayan, iki tavşanı da yakalayamaz.”
Konfüçyüs
Simone Weil: Ne saf bir “azize”, ne de “salt anarşist”
Burjuva konforu içinde “sokak yoksulluğu”nu gören Simone Weil, ayrıcalıklı doğmanın suçluluğunu ömür boyu taşımıştı. Bu suçluluk duygusu yazdığı her satırda da kendini gösteren kişisel çıkıntılar oldular.
Simone Weil, 20. yüzyılın en çelişkili ve derin düşünürlerinden biri olarak, hayatı boyunca mistik bir ruhani arayışla radikal siyasi eylemler arasında gidip geldi. “Medcezir nedir?” diye sorsalar “Simone Weil” derdim bu yüzden.
1909 yılında Paris’te agnostik Yahudi bir burjuva ailede doğan Weil, çocukluğunu entelektüel bir ortamda geçirdi. Ağabeyi “Andre Weil”in matematik dehasıyla rekabet ederken, kendisi erken yaşta “Homer”, “Plato”, “Euripides” ve “Kant” gibi klasikleri okudu. “I. Dünya Savaşı”nın yaraları, ailesinin göçü ve babasının cephedeki doktorluğu, küçük Simone’da ezilenlere karşı tuhaf bir empati yarattı. Daha çocuk yaşta askerlere çikolata yerine şeker vermeyi reddetmesi, fedakârlığın ilk işaretlerindendi. Fiziksel zayıflığı ve sık sık hastalanması onu içe dönük bir düşünür yapmıştı, ve ailesinin koruyucu tutumu ise bağımsızlık arzusunu körükleyen tek şeydi. Bu baskı incelendikçe özgürlük peşi sıra düşünlerle boğuyordu onu. Okul yıllarında filozof “Alain”in etkisiyle “toplumsal ikiyüzlülüğü” eleştirmeyi öğrendi. Ecole Normale Superieure’e “Simone de Beauvoir”ı geçerek girmesi, normlara meydan okuyan ilk çıkışı olmuştu. Bu çocukluk, onun bireysel direnişinin yanında vicdan yükünün de temellerini atmıştı.. Burjuva konforu içinde sokak yoksulluğunu gören Simone Weil, ayrıcalıklı doğmanın suçluluğunu ömür boyu taşımıştı. Bu suçluluk duygusu yazdığı her satırda da kendini gösteren kişisel çıkıntılar oldular. Fakat toplumlar bugünkü gibi o günlerde de çıkıntıları sevmezdi. Çıkıntılık yapan dışarda kalırdı. Erken yazılarında siyasi eleştiriler, sonraki dönemlerdeki mistik fedakârlıklarda olduğu gibi…
Simone Weil’in asıl düşünceleri ile içinde süzüldüğü, ona dayatılan düşünler içinde evrildi. Erken dönem yazıları, Marksist kökenli ama eleştirel bir anarşizmi yansırken “Baskı ve Özgürlük” (ölümünden sonra yayımlandı) adlı kitabında, toplumsal baskının nedenlerini tahlil etti. 1934 yılında yazdığı bu ana denemesi; “modern endüstrinin özgürlüğü nasıl yok ettiği”ne dair tecrübe edilmiş ve yaşanmış bir zamanın da ürünüydü. Simone Weil, burada kapitalizmin ve bürokrasinin baskı mekanizmalarını Marx’tan esinlenerek ele aldı, ama devrimin yeni bir baskı doğuracağını da öngördü. “Fabrika hızı”nın, “emir-zincir ilişkileri”nin ve “zamanın zulmü”nün; özgürlüğü imkânsız kıldığını bizzat kendi de görerek yazdı. Bu kitapla anarşist yanını da ortaya koydu aslında. Gücü reddedip, “bireysel özgürlük” savundu. Simone Weil, proletarya devriminin ütopyasını sorgularken, Stalin rejimi gibi örneklerle, devrimin baskıyı çoğalttığını da böylece dile getirdi. “Marx, ezilenlerin mücadelesinin gerçek özgürlemeyi getireceğini düşündü, ama yanılıyordu” dercesine, tarihsel örneklerle eleştirisinin tamamladı.
Bu eleştiriler, Simone Weil’in doğrudan “fabrika”da çalışmış olmasının ona sağladığı deneyimden doğdu. 1934-1935’te “Renault” ve “Alsthom” fabrikalarında işçi olarak çalıştığı bu dönemi “Fabrika Günlüğü” adlı notlarıyla belgeledi. Bu metinle; “aşağılanma”yı, “zamanın içinde bir hapiste olma”yı, “zulmü” ve “düşüncenin yok oluşu”nu, “karın tokluğu uğruna var olma”yı, insana çıplak gözle bakınca sanki bir böceğin ayaklar altında ezilişini tıpkı bir belgesel gibi anlatmış. “Zaman dayanılmaz bir yük”, “Cumartesi öğleden sonra ancak düşünmeye başlıyorum” sözleriyse, sanki okunduğunda sesinin duyulabileceği bir gerçekliğin içinden fışkırır gibi hâlâ canlı bir yılgınlıkla doludur. “Fabrika”; bu yüzden “acı” kavramların doğduğu bir yer olmuştur. “Bedensel ağrı”, “psikolojik yıkım” ve “sosyal değersizlik”. Yaşadığı bu deneyim, çocukluğundaki “ayrıcalık suçluluğu”nu eyleme dökerken onu kimi zaman bilincini kaybedecek kadar acımasız da yapmıştır. Kime karşı? Demir dişli makineler çağına kılıç çekerken bile sadece kendi kanını dökebilmiş kendine karşı. İşçilere ders vermek, sendikalara katılmak yetmezdi çünkü bu demir dişleri yerinden söküp atmaya. Bu metin; “anarşist bir manifesto”ydu, makineleşmiş emeğe, insanı köleleştiren sanayi devrimine karşı. Ama o kadar işte. Simone Weil, burada “dikkat” kavramının tohumlarını attı. Düşünceyi koruma çabası, ruhani bir direnişe dönüştü. İnsan, güç yettiremediği her şeye karşı bir tanrıya sığınır sonunda, istese de istemese de.
Bu yıllarında verdiği dersler, “Felsefe Dersleri” adı altında toplandı. 1933-1934’te Roanne’da kız lisesinde verdiği bu dersler; “algı”, “dil”, “ahlâk” ve “siyaset felsefesi”ni kapsıyordu. “Empirizm”i eleştirir ve “duyumlar, bilgiye temel olamaz” derdi. Çelişkiyi üretken bir engel olarak görüyordu, ama zihin çelişkiyi aşmak için genişleyen bir yapıya sahiptir.. Dersler, pratik felsefeyi işaret ediyordu. Okul çalışmaları, “Tanrı Sevgisi”ne bir hazırlık olarak böylece diğer düşünleri arasında birikmeye ve gelecekteki “mistik dönüşümü”nün de zeminini oluşturuyordu. Simone Weil’in “mistik dönemi”; 1930’ların sonlarında iyice ortaya çıktı. Portekiz’de “balıkçı ilahisi”, “Assisi’de diz çökme” ve “Solesmes Manastırı’ndaki deneyimler”; Hıristiyan mistisizmini getirdi “Tanrı’yı Beklemek” Pere Perrin’e yazdığı mektuplar ve denemelerin bir araya gelmesiyle oluştu. Burada, vaftiz olmayı reddetmesi ise, kilise otoritesine “anarşistçe karşı çıkması”na neden olmuştu. Azizlik yönü burada baskın hale geldiyse de “kendini yok etme” ve “ilahi aşk için ego’nun silinmesi” tam anlamıyla irdeleyen, düşünmekten hoşlandıkça isyan eden tarafını ortadan kaldırmaya yetmedi.
En bilinen eserlerinden “Ağırlık ve İnayet” notları arasından “Gustave Thibon” tarafından derlendi. “Yerçekimi”, doğal zorunluluk ve “ego”yu temsil ederken; “inayet” ise ilahi müdahalenin yok edilemez istisnanın kendisiydi. “Ruhun tüm doğal hareketleri yerçekimi yasalarına tabidir; inayet tek istisnadır” dediği gibi. Savaş yıllarında yazdığı “Kökler: İnsanın ve Ruhun İhtiyacı” adlı kitabında; siyasi ve ruhani sentezin ötesine geçemedi. “Köksüzlük, modern toplumların hastalığıydı”, ama bu konuda Simone Weil de oldukça hastaydı. Endüstri, savaş ve kolonyalizmin bağlarını kopardığı şeyler arasında Weil de arayan ve fakat çok genç olan Weil zaman zaman ne aradığını unutan, şaşıran da biriydi. Düzen, özgürlük, itaat, sorumluluk, eşitlik, hiyerarşi, onur, ceza… Çiftler hâlinde listeler için denge şarttı. “Köksüzlük”, “şehirde işsizlik” ve “sömürü”, “kırda gelenek kaybı”, ulusta milliyetçilik zehriyle yayılırken, Weil de dengede durmakta giderek zorlanmaktaydı. Toplum, ne toplu olarak ne de birey bazında ruhun ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Bugün de olduğu gibi.
Simone Weil’in “Londra” ve “Marsilya” dönemlerini kapsayan; “matematik”, “teoloji”, “felsefe” karışımı düğünlerle dolu not defterleri, onun elbette asıl düşüncelerinin ham hallerini de barındırıyor içinde. O, çelişkilerin insanı gerçeğe yaklaştırdığı düşüncesini sevdiği kadar çelişkili olmayı da seviyordu belki. Bu yüzden; “ne sağ bir azize”, “ne de salt bir anarşist” oldu. Çocukluğunda içinde birden filizlenen “fedakârlık” dayanılma yorgunlukları da beraberinde getirdiğinde isyanla beslendi. “Albert Camus”nün onun için “tek büyük ruh”, Eliot’un “aziz benzeri deha” diye tarif etmeleri de çelişkilerinde net olmasındandı. Bir insanın kendi kendini yok etmesini bütün ilahi metinlerde “yasak” ilan etmiş bir Tanrı’ya ulaşmak için “Tanrı için yok olmak” ifadesi de çelişkilere olan sadakatinin bir göstergesiydi, ama yine bütün otoritelere yalnız Tanrı için direnmek, reddetmek ve baş kaldırmak da tam bir tevekkül halinde olmaktı.
Fakat yazdığı metinler ve taşıdığı düşünceler kadar güçlü olamadı hiçbir zaman. Simonw Weil, “II. Dünya Savaşı” sırasında Londra’da “Özgür Fransa (Free French) hareketi” için çalışırken, işgal altındaki Fransa’da yurttaşlarının çektiği açlık ve yoksunlukla dayanışma göstermek için belirlenmiş resmi tayın miktarından fazlasını yemeyi reddetti. Ben de olsam böyle yapardım. Ama bu tutumu, zaten çok zayıf olan bağışıklık sistemini artık düzelmez biçimde bozdu. Baş ağrıları, sinüzit ve tüberküloz gibi sorunları daha da derinleştirdi. Simone Weil hiç evlenmedi, çocuğuda olmadı tabi. 24 Ağustos 1943’te henüz 34 yaşında, bilinçli, şiddetli yetersiz beslenmenin getirdiği ölümü sonrası yapılan soruşturmada ölüm nedeni kayıtlara “intihar” olarak geçti, ancak biyografilerinde bu daha çok ahlaki dayanışma ve aşırı fedakârlıkla ilişkilendirilmekte. Hakeza bazı intiharlar ahlaki bir mücadelenin sonucu olmuştur tarihte. Saf bir azize değildiyse bile, oturup “burjuva sınıfa dahil biri olmanın” ona sunduğu bütün ayrıcalıklar içinde çatlayana kadar yiyip içmek varken, onun bu sonu tercih etmediyse; iradesini başıboş bir köpeğin iplerini sıkı sıkı elinde tutabilmiş olması da sahip olduğu inayetin göstergesi. Bu kadar direnebilmek için gerçekten de Tanrı’nın insana yardım etmiş olması gerekir.
Yazan: Ayfer Feriha Nujen
(Sosyolog)
12 Nisan 2026 Pazar
sORUN ŞU Kİ, Simone Weil, tavşan yakalamaya karşıydı. Eşsiz bir ruh. Konfüçyus gibi otoritelerin sözcüsü olmadı hiçbir zaman.
Gün abi,
Sen vefat ettiğinde; anarşistlerin lideri kim olacak?
Senden sonra gelecek lideri, yani veliahtını şimdiden belirledin mi?
🙂 Anarşizmde lider yoktur.
• Latince:
“Reductio ad absurdum”
• Osmanlıca:
“Abese irca”
• Türkçe:
“Saçma olana indirgemek” (olmayana ergi)
SORU: “Matematiğin şımarıklığı” diye bir şey var mı?
“ALİ NESİN” CEVAP VERİYOR: Biz, hepimiz şımarığız. “Matematikçiler” şımarıktır.
SORU: Ömründe hiç “kanıt” kavramıyla tanışmamış biri için matematiğin nesi güzel olabilir?
“ALİ NESİN” CEVAP VERİYOR:
https://www.youtube.com/watch?v=mjPU-YkTjNc
(11 Nisan 2026 at 17:16)
Atatürk’e saygı duyarım; fakat, “gerçekler”e daha fazla saygı duyarım. Benim için öncelik daima “gerçekler”dedir, şahıslar sonra gelir.
Ama hem kendisinin yaptığı “her şey”i, hem kendisinden sonra gelenlerin “Atatürkçülük” kisvesi arkasına saklanarak (bunu adeta “kalkan” gibi, “korunma zırhı” gibi kullanarak) yaptığı “her şey”i otomatik olarak desteklemem.
Tarihin hangi çağında olursa olsun; nesillere, “lider”, “önder”, “başkan”, “kral”, “imparator”, “çar”, “kraliçe”, “imparatoriçe”, “çariçe”, “sultan”, “han”, “hakan”, “cumhurbaşkanı” ve benzeri çeşit çeşit ünvanlarla anlatılan şahısların “dokunulamaz kılınması”na, “eleştirilemez kılınması”na, “durduk yere küçültülmesi”ne ve “durduk yere yüceltilmesi”ne karşıyım. Benim kişisel yaklaşımım bu şekilde. Toplumun da benim gibi düşünmesini beklemek gibi bir amacım da yok.
Kendilerine “lider, önder” ünvanı verilen her kim olursa olsun; onlara yönelik mümkün olduğunca “objektif” kalınması gerekiyor, “kişi kültü” yaratmanın (hele günümüzde!) getirdiği tehlikeli sonuçların neler olduğunu artık daha net anlamamız gerekiyor.
• “Atatürk’ü yüceltme”nin getirdiği duygusal rahatlamalar da,
• “Atatürk’ü cehennemin dibine sokma”nın getirdiği duygusal rahatlamalar da;
“Gerçekler”i daima sorgulamamızın önüne geçmemeli.
“Gerçekler” hoşumuza gitse de gitmese de; bunların “gerçek” olduğunu artık kabul edebilecek olgunluğa erişebilmeliyiz.
Peki nedir bu “gerçekler”?
• Atatürk’ün yaptığı (ve “Atatürkçüler”in yücelttiği) gerçekler.
• Atatürk’ün yaptığı (ve “Atatürk’ü eleştirenler”in işaret ettiği) gerçekler.
“Objektif” olmak budur. “Gerçekler”i bütün yalınlığıyla, manipüle etMEden haykırabilmek cesaretidir.
“Gerçekleri aktarıyorum” diyenler arasında yalan söyleyenler varsa eğer; bu, eninde-sonunda ortaya çıkar, şüpheniz olmasın.
Eğer kesinleşmiş, net örnekleri öğrenmek isterseniz; size şimdilik şu kaynakları tavsiye edeyim:
• Atatürk’ün “yüceltildiği” kısımlar ile ilgili gerçekler:
“Çankaya”, yazan: Falih Rıfkı Atay
https://www.kitapyurdu.com/kitap/cankaya/62340.html
“Atatürk ile Yüz Yüze: Reisicumhur Gazi Paşa’nın Bize Anlattıkları”, yazan: Falih Rıfkı Atay
https://www.kitapyurdu.com/kitap/ataturk-ile-yuz-yuze-reisicumhur-gazi-pasanin-bize-anlattiklari/698073.html
“Zeytindağı”, yazan: Falih Rıfkı Atay
https://www.kitapyurdu.com/kitap/zeytindagi-gunumuz-turkcesiyle/668164.html
• Atatürk’ün “eleştirildiği” kısımlar ile ilgili gerçekler:
“Türk Nüfus Mühendisliği: 1914 – 1940”, yazan: Nevzat Onaran
https://www.kitapyurdu.com/kitap/turk-nufus-muhendisligi/436642.html
“Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919)”, yazan: Nevzat Onaran
https://www.kitapyurdu.com/kitap/osmanlida-ermeni-ve-rum-mallarinin-turklestirilmesi-19141919-emvali-metrukenin-tasfiyesi-1/665360.html
“Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930)”, yazan: Nevzat Onaran
https://www.kitapyurdu.com/kitap/cumhuriyette-ermeni-ve-rum-mallarinin-turklestirilmesi-19201930-emvali-metrukenin-tasfiyesi-2/665361.html
“Devletin Dahili Harbi: Koçgiri, Pontos, Trakya, Sasun, Dersim”, yazan: Nevzat Onaran
https://www.kitapyurdu.com/kitap/devletin-dahili-harbi/586340.html
“Kişi kültü”nün yarattığı her türlü (“pozitif” veya “negatif”) duygusal manipülasyonlara dikkat ediniz, “gerçekler”den kopmayınız.
Pipsqueak’in bizzat kendisinin “gini katsayısı”ndan (veya “gini ölçüm & ölçeklendirme yöntemi”nden) bahsetmesi muazzam bir “ilerleme”.
Çünkü “gini katsayısı”ndan ben bahsetsem, bana hemen; “gelmiş buraya medenî, medenî gini-mini ıvır zıvırlarından bahsediyor, ‘büyük beyinli medeniler’in kustuklarını getiriyor. Sen git önce Marshall Sahlins’in ‘Taş Devri, Bolluk Devri’ kitabını oku, kara cahil.” diye bağırırdı. Ama belli ki bana bağırmasına gerek kalmamış; “büyük beyinliler”in “gini katsayısı”ndan bizzat kendisi bahsetmiş pipsqueak. Eeeeee… buna da şükür… bu da insanlık için küçük ama pipsqueak için büyük bir “ilerleme” oldu böylece…
• Büyük beyinli “Vilfredo Pareto”nun mezardaki kulakları çınlasın…
• Büyük beyinli “John Maynard Keynes”in mezardaki kulakları çınlasın…
• Büyük beyinli “Corrado Gini”nin mezardaki kulakları çınlasın…
Tühhhhh… keşke bu “büyük beyinli” isimleri hiç yazmasaydım… acele ettim galiba… pipsqueak’in yine bağırıp yine hönkürmesi için ona koz vermiş oldum… tühhhhh…
İlkeller “sayı sayarken”; 1 (bir) ile başlar, 2 (iki) ile devam eder, ama sonrasını bırakır; sonrası için kullandıkları tabir sadece “çok” kelimesidir, fazlasına gerek yoktur onlar için. Bu “sayı sayma düzeni”, ilkeller için yeterlidir; çünkü sayı arttıkça, sayı “bollaştıkça”, bu durum “bolluğa” (abundance) yol açar, ve tabiatla kurdukları bağa hakaret etmiş olurlar. Tabiatta her şey, herkese yetecek kadar zaten vardır. Sayı saymakla, “bolluk” içinde boğulmakla; insan hem kendi ruhunu, hem tabiatın ruhunu incitmiş olur.
Ama bir de “nüfus” denilen bir olgu var; yani ilkellerin “bol bol” (Not: Yine “bolluk” kelimesine geldik!) çocuk yaparak “nüfusu bollaştırması gerçeği”yle karşı karşıyayız.
Demek ki ilkeller midelerini bol bol doldurmuyorlar, obur değiller, yani tabiata saygı duyuyorlar; ama iş “cinsel ilişki esnasında yaşanan haz”za gelince “bol bol” (Not: Yine “bolluk” kelimesine geldik!) çocuk yapıyorlar. Bak sen şu işe… “İlkel” de olsan, “medenî” de olsan; uçkurunun getirdiği hazzı “bol bol” hep istiyorsun…
“Nüfus” arttıkça; “sayı saymak”ta mecburen gelişti, mecburen ilerledi. İlkellerin (sayı sayarken) “çok” kelimesini kullanmaları kendileri için gayet yeterliyken, bütün dünya genelinde “medeniyetin ilerlemesi” neticesinde “çok” kelimesi bir “ölçüm yöntemi” olarak, bir “sayı sayma yöntemi” olarak yetersiz gelmeye başladı. En nihayetinde; “büyük beyinli” istatistik uzmanları, iktisatçılar; “gini katsayısı”nı icat etmek zorunda kaldılar. “Medeniyet” böyle bir şeydir işte… İstesek de istemesek de, kaçsak da kaçmasak da; “medeniyet” alttan gelir, üstten çıkar, ortadan zıplar, yani her türlü gelir ve hepimizi çepeçevre sarar. “Medeniyet”ten kaçmanın imkânı yoktur, ilkeller bile (ne hazindir ki!) “medeniyet”ten kaçamaz. İlkeller hiç istemese bile, “medeniyet” onları kıskıvrak yakalar…
“Medeniyet”ten istediğimiz kadar kaçmaya uğraşabiliriz, ama yine “medeniyetin çukuru”na düşeriz.
Pipsqueak de “Cenevre”de yaşayan bir “medenî”, zaten bu “gerçeği” inkâr etmiyor.
Pipsqueak’in sık sık işaret ettiği “ilkellerden çok şey öğrendim” ifadesiyle ilgili “Sabahattin Ali”, 1940 yılında yazdığı romanında şunları söylemiş:
“İyilik demek, kimseye kötülüğü dokunmamak değil; kötülük yapacak cevheri içinde hiç taşımamak demektir.”
Birkaç soru:
• Eğer “ilkeller”in bu tabiata, bu hayata yaptıkları kötülük varsa; bu kötülük, “nüfusun çok fazla olması” olabilir mi?
• “Nüfus” meselesi ile ilgili konuşmak, bu konu hakkında sorular sormak; “faşizm”in ayak sesleri mi?
• “Büyük beyinli” Thomas Robert Malthus “nüfus” meselesiyle ilgili yazıp-çizerken; “faşist bir hırs”la mı yazıp-çizdi? Ve kendinden sonra gelen diğer “büyük beyinliler”e yol gösteren bir faşist ışık mı oldu Malthus?
• Eğer tabiatta her şey, herkese yetecek kadar zaten var idiyse; “nüfusu bollaştırarak” tabiatın ahengine ihanet mi etmiş olduk? Ve eğer bu bir “ihanet” ise; ilkellerin de bu ihanette rolü var mı?
• “Gini katsayısı” gibi ölçüm & ölçeklendirme yöntemlerini icat edip kullanmamızın temel sebebi; “kaynakların nasıl paylaştırılacağı” ile ilgili yaşadığımız endişeler mi?
• Bu “endişeler” onyıllar, yüzyıllar geçtikçe hâlâ devam etti; ve en nihayetinde (bir başka “büyük beyinli” daha) “Karl Marx” gibi kişilerin “kurtuluş reçeteleri” yazmalarına teşebbüs etmelerine mi yol açtı?
• Bu soruları sorduğum için; ben faşist miyim?
• “Yamyam Metafizikler: Postyapısalcı Antropoloji Çizgileri”
Eduardo Viveiros de Castro
(Brezilyalı antropolog,
“Rio de Janeiro Federal Üniversitesi”nde [UFRJ] akademisyen)
“Amerika yerlileri” ile “Avrupalı sömürgeciler” ilk kez karşılaştıklarında; birincisi ötekini “Tanrı”, ikincisi ise ötekini “hayvan” olarak görmüştü!
Zira; “Öteki’nin ötekisi, Aynı’nın ötekisiyle aynı değildi.”
Ama insan bilimi olarak “antropoloji”; “ötekiyi hayvan olarak görenin bakış açısı”ndan kuruldu!
Şimdi usulca “beyaz adamların antropolojisi”ni bir kenara bırakıp, bakış açımızı tersine çevirmeye çalışıyoruz: Amerikan yerli düşüncesinin çizgilerinde alternatif bir antropoloji nasıl kurulur?
“Eduardo Viveiros de Castro” böylesi bir antropoloji üzerine düşünürken; “postyapısalcı felsefe”yi fark kavramıyla başka bir yola sokan “Gilles Deleuze” ile, “yapısal antropoloji”nin kurucusu “Claude-Levi Strauss”u bir araya getiriyor. Kendi benliğine düşkün “Beyaz Adam Narkissos”un değil, Narkissos’u karşısına alan yerlilerin “tutarsız ve muğlak” felsefelerine dayalı bir çokluk antropolojisi geliştiriyor.
“Eduardo Viveiros de Castro”, bu çalışmasında:
• Öyle ki, yerlilerin kavrayışlarını “cogito” veya “monad” ile aynı düzlemde düşünüyor.
• “Kızılderili şefliğin felsefesi”ni keşfetmenin “Hegelci Devlet öğretisi”ni anlamak kadar önemli olduğunu vurguluyor.
• “Maori kozmogonisi”nin “Zenon paradoksları”yla ve Kantçı antinomilerle kıyaslayabileceğini belirtiyor.
• Hâttâ “Amazon perspektivizmi”ni anlamayı “Leibniz sistemi”ni anlamak kadar ilginç bir felsefi hedefe dönüştürüyor.
Düşünceyi başka bir şekilde düşünmeye davet eden “Yamyam Metafizikler” adlı bu kitap; Batı felsefesinin ve antropolojisinin de mümkün dünyaların içinden yalnızca biri olduğunu uyarı dolu bir yolculukla bize tekrar hatırlatıyor.
Bütün Kötülüklerin Anası Medeniyet’in kökü olan Neolitik devrim, iklim değişikliği yüzünden (yani son Buzul çağının bitmesiyle kuraklaşan Yakın Doğu’da artık avcı-toplayıcılıkla geçinemeyen insanların hayvan ve bitkileri evcilleştirerek tarım ve hayvancılığa geçmeye mecbur kalmasıyla) başladı.
Yoksa birtakım kötü ruhlu insanların birdenbire;
“Haydi Medeniyet’i icat ederek kötülük yapalım! Yaşasın kötülük!!!”
diyerek şeytani kahkahalar atmasıyla değil.
Tarihin ironisine bakın ki iklim değişikliğinin yarattığı medeniyet, bu kez kendi yarattığı iklim krizi yüzünden yok olacak.
Çok değil en geç 100-150 yıl sonra insanlık ya toptan yok olacak, ya da medeniyet öncesine geri dönecek. Yaşasın!!!
Eğer medeniyeti – bazı Amerikalı komplo teorisyenlerinin iddia ettiği üzere – uzaylılar dünyaya getirmediyse, bazı ilkeller icat etti.
Öyleyse, tarihte ilk kez ilkellikten medeniyete geçen insanların kendileri de ilkel olduğuna göre, ilkel insanların hepsi sütten çıkmış ak melekler değilmiş. İlkellerin dünyası da mükemmel, kusursuz, bozulmaz bir cennet değilmiş.
Çünkü mükemmel olsalardı, bozulmazlardı.
Nostaljik İlkelciler’in hüzünlü hayallerindeki varolmayan, kusursuz, idealize edilmiş Muhteşem İlkellik (Muhteşem 290 Yüzyıl!) ile gerçek dünyadaki kusurlu ilkellik arasındaki farkı da açıkça ortaya koyduğumuza göre, artık bu arkadaşları kendi kendilerini rahatça tatmin etmeleri için yalnız bırakabiliriz.
İyi eğlenceler!
İlkelci olun, size kurtuluş vaad ediyorum!
Homo Erectus’lar Homo Sapiens’ten daha ilkel. Neden Homo Erectus’a geri dönmek istemiyorsunuz?
“Nasıl olsa TikTakTokçu “Anonim 22 Nisan 2026″nın kara cahil uzun yazıları okumuyor ve okusa da anlamıyor diye bilerek uzun yazdım.”
Good! Let the hate flow through you!