Parti Tarihi – Solun Yükseliş Yılları 1960-1980, [3. Kitap], Yazılama, 2025
Kitabın aşağı yukarı ilk yüz sayfasını okuduğumda (TİP’in kurulduğu 1961’den, seçimlere girdiği 1965’e kadar olan dönem) beklentimin tersine, TİP’deki gelişmelerle, özellikle TİP Başkanı Mehmet Ali Aybar’la vb. ilgili oldukça objektif bir anlatımla karşılaşınca sevinmiş ve bunu yakınımdaki iki arkadaşa da ifade etmiştim. Ne yazık ki, bu izlenimim, kitabın ileriki sayfalarında tam zıddına dönüştü. Yazılama, her zamanki gibi, temsil ettiği akımın çıkarları doğrultusunda olayları yine çarpıtıyor ve soldaki siyasi rakiplerini karalama yoluna gidiyordu. Ama bunu, “geçerken”, son derece doğal ve bilinen bir şeyden söz edermiş gibi yapıyordu. Aşağıda bunun en belirgin örneklerini vereceğim.
İdeolojik Amaçlı Kavram Kaydırmaları
Yazılama, kitabın 166. Sayfasına kadar gayet sakin ve dengeli bir anlatım tutturmuşken “Çekoslovakya Rüzgârı” başlığı altında ele aldığı, Sovyetler Birliği’nin önderliğindeki Varşova Paktı üyesi dört ülkenin “Çekoslovakya’ya gerçekleştirdiği askerî müdahale”nin (abç, Yazılama “işgal” demekten ısrarla kaçınıyor) ardından TİP Genel Başkanı M. A. Aybar’ın işgali şiddetle kınaması ve buradan yola çıkarak “hürriyetçi sosyalizm” üzerine tezler ileri sürmesi üzerine toplarının namlularını Aybar’a yönlendirmiş.
Bundan sonra Yazılama, Aybar’ın konuya ilişkin bütün söylediklerini, gayet doğal ve herkesin kabul ettiği bir şeymiş gibi “anti-Sovyetik” diye nitelendirmektedir. Örneğin Aybar, “Ne Amerika, ne Sovyet Rusya, ne de herhangi bir devletin dümen suyu” demiştir. Yazılama bunu “Aybar’ın … anti-Sovyetik beyanı” (s.168) diye sunmaktadır. Yayınevi’ne göre, Aybar “işi açıkça anti-Sovyetizme” dökmüştür (s.170). Aybar, “GYK toplantısı açış konuşmasında uzun uzun Sovyetler Birliği’nin kuruluş sonrası durumuna ve Stalin dönemine değinmiş, 1956’daki SBKP 20. Kongresi’ne atıfla bir kez daha Stalin’i eleştirmiş, Türkiye ile sosyalist ülkeler arasında, anti-Sovyet tutumunu (abç, GZ) çok açık… ortaya koyan” karşılaştırmalar yapmıştır (s. 171). Yazılama’nın aktardığı karşılaştırmalar özetle şöyle: “Amerika’ya karşı miting düzenleyebiliyoruz. Biz sosyalist olarak bu yetkilere haiziz. Şimdi gitsek… Rusya’da benim yaptığım şu konuşmayı yapabilir miyiz? Yapamayız. Olur mu, olur mu bu? Yani kapitalist memlekette sosyalist olarak birtakım düşündüğüm şeyleri ortaya koyacağım, sosyalist bir memlekete gideceğim ve bunu yapamayacağım.” (s. 171)
Yazılama, M. A. Aybar’ın bu son derece sağlam mantığından ve argümanından rahatsız olmuş ve onun “anti-Sovyetizmine” eşlik eden “daha rahatsız edici… tema” nın “hürriyetçilik” olduğunu (s. 171) tespit ederek şöyle demiş: “Ekim Devrimi’ni ve Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kuruluşunu hürriyet kavramı üzerinden tahlil ediyor, tepeden inmeci bir bürokratizm olarak yaftaladığı Leninizmi ve reel sosyalizmi hürriyetçi olmamakla eleştiriyor.” (s. 171)
Yazılama, Aybar’ın güçlü argümanlarına yanıt vermek yerine “anti-Sovyetizm” (s. 183, 194, 237) yaftalamasını sürdürdüğü gibi buna “Sol liberalizm” (s. 170, 183, 203, 239), “popülizm” (s. 183, 213), “sosyal demokratlık” (s. 203) gibi eklemeler yaptıktan sonra, iyice kolayına kaçıp, sanki üstünde genel mutabakat varmış gibi kestirmeden “Aybar sapması” (s. 190, 198) diyerek işin içinden çıkıyor.
Yazılama’nın ideolojik amaçlı kavram kaydırmaları, aynı şekilde, sanki Çekoslovakya’daki gelişmeler konusunda herkes hemfikirmiş gibi, “Çekoslovakya’daki karşıdevrimci gelişmeler” (s. 238) deyip geçivermektedir. Keza, Yazılama, Gorbaçov’a “karşıdevrim” (s. 276), Polonya’daki Solidarnoş işçi hareketine “anti-komünist”, büyük işçi grevleri dalgasına “karşıdevrim dalgası” ve bu hareketin desteklenmesine “uluslararası karşıdevrim” (s. 323) yaftalarını tartışmaksızın asarken de aynı “tartışılmaz gerçekler” yöntemini uygulamaktadır.
12 Mart Faşizm miydi?
Gerçi bu konuda Yazılama hiç de yalnız değildir. Türkiye solunun neredeyse tamamı 12 Mart darbesini ve iki üç yıl süren dönemi “faşizm” olarak nitelendirmekte ittifak halindedir. Tabii bu, solun, faşizm konusundaki teorik yetersizliğinin, yüzeyselliğinin ve kestirmeciliğinin göstergesi olduğu kadar, kolaycı slogancılığının da ürünüdür.
Yazılama’ya göre, 12 Mart’la “faşist darbe gerçekleş”mişti (s. 182, 285). Bu rejimin adı “12 Mart faşizmi”ydi (s. 205, 229).
Burada bu tartışmaya uzun uzun giremeyeceğim ama şu kadarını söyleyeyim ki, 12 Mart, “sol cunta” hareketinin önlenmesinden sonra bu eğilimi yatıştırmak için verilmiş bir muhtıraydı, darbe olduğu bile söylenemezdi. Keza, 12 Mart Muhtırası’ndan sonra kurulan Erim Hükümeti, yine bu reform eğilimine verilmiş bir tavizdi ve bu hükümette yer alan 11 reformcu bakan ve hükümet programı reformcu bir eğilimi temsil etmekteydi. Ne var ki, pusuda bekleyen sağcı-reaksiyon güçleri (sağcı generaller, Ferit Melen vb.), İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesinden (Yazılama, bu bölümü ele aldığı 13 sayfa içinde Elrom olayından sadece bir kere söz etmiş ve üzerinde bile durmamıştır) yararlanarak reformcu Erim Hükümetini bir yana itmiş ve 1971 yılının ortalarından itibaren, özellikle 1972 yılında (Deniz Gezmiş’lerin idamı ve Kızıldere) baskıcı bir rejim kurmuştur. Fakat bu rejim kalıcı olamamış, 1973’ten itibaren yükselmeye başlayan özgürlük rüzgârıyla geri püskürtülmüştür. Eğer o sırada Türkiye’de baskıcı bir rejimin ötesinde bir faşist diktatörlük kurulmuş olsaydı bu kadar kısa sürede kolayca püskürtülmesi mümkün olamazdı. Zaten parlamento ve siyasi partiler de yerli yerinde durmaktaydı. Türkiye solu (ve Yazılama) bu olguları dikkate almaksızın kolayca “12 Mart faşizmi” sonucuna varmakta ve bu arada “faşizm” kavramının da amorflaşmasına yol açmaktadırlar.
1 Mayıs 1977
Yazılama’nın 1 Mayıs 1977 anlatımı, bütün anlatımları içinde en makul ve çarpıtmadan uzak olanı gibi gözüktü bana. Bu konudaki, özellikle solda hüküm süren ve yıllar içinde daha da katmerlenen toplumsal paranoyik anlatımları dikkate alırsak aşağıda alacağım satırların gerçeğe oldukça yakın olduğunu saptamak gerekir:
“Ateş açılarak, sirenler çalarak ve polis araçlarını kitlenin üstüne sürerek çıkarılan panikte (abç, GZ) çoğu sıkışıp ezilerek, bir kısmı kurşun yaralarıyla, bir kişi de panzer altında kalarak toplam 34 kişi yaşamını yitirdi.” (s. 268)
Bu anlatımda ne Intercontinental Oteli’nin pencerelerinden ateş eden ne de Sular İdaresi’nin üzerinden kalabalığı tarayan hayali “ajan” güçleri yer almaktadır.
Yazılama’nın anlatımında eksik olan şudur: 1 Mayıs 1977’yi tarihin en büyük provokasyonlarından biri olarak nitelerken, bu provokasyona alet olan iki ucu (TKP’li sendikacılar ve Maocu Üçlü Blok) neredeyse bilerek diyebileceğim bir şekilde geçiştirmesi büyük zaaftır. Sanırım, Yazılama, taraf olduğu DİSK içindeki TKP’li sendikacılara dikkat çekmekten çekinmiş.
Düzeltmeler
Yazılama’nın anlatımında bazı somut bilgi hataları söz konusu. Tespit edebildiklerimi burada belirtiyorum:
s. 124: “12 Kasım 1966’da… Amerikan üslerinde çalışan işçilere uygulanan baskılara karşı miting düzenleyen” sendika Türk-İş değil, Cemal Akın’ın başkanı olduğu Türkiye-İş sendikasıydı. (20 yaşında bir lise öğrencisi olarak katıldığım bu yürüyüşte tutuklanmış ve Ankara Merkez Cezaevi’nde 6 arkadaşımla birlikte 1 ay hapis yatmıştım. GZ. Yarılma, Lejand, 2024, s. 192-208)
s. 163: “İlk üniversite boykotu, 10 Haziran 1968 günü Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, Öğrenci Derneği Başkanının… sözleriyle başlatıldı.”
O sırada DTCF Felsefe Bölümü’nde öğrenciydim ve işgalin başlatılma anına tanığım. Bir kere “boykot” değil, “işgal” demek gerekiyor. Çünkü bu, boykottan farklı olarak öğrencilerin sınavları yarıda keserek ve fakülteyi boşaltıp kapıları tutarak başlattıkları ilk ve fiili bir işgal eylemiydi (Yarılma, Lejand, 2024, s. 266-268). İşgal, Öğrenci Derneği Başkanı Celal Kargılı’nın (adı belirtilmemiş) konuşmasıyla değil, öğrencilerin fiilen harekete geçmesiyle başlatıldı. Celal Kargılı, ancak bundan sonra söz konusu konuşmayı yaptı
.s. 166: “Atalay Savaş, şüpheli bir kaza sonucu polis arabası tarafından ezilerek hayatını kaybetti” diye yazılmış. Olay anında orada değildim, kaza ben oradan ayrıldıktan sonra meydana gelmiş, ancak arkadaşların anlattığına göre, Atalay, Adliye’de gözaltındaki arkadaşlara kumanya yetiştirmek için her zamanki telaşlı haliyle karşıdan karşıya geçerken bir minibüsün çarpması sonucunda beyin kanaması geçirip akşama doğru hastanede öldü. “Polis arabası” ve “kuşkulu bir durum” o zaman hiç söz konusu olmamıştı. (Yarılma, Lejand, 2024, s. 288)
s. 355: “Liberalizm solun diğer ucunda da karşılık buldu. Maocu hareketin amiral gemisi Perinçek hareketi 1980’lere sivil toplumculukla girmiştir.”
Buradaki anlatım net değil, ancak Aydınlık hareketinin “sivil toplumculuk” adı verilen eğilime yöneldiği kastediliyorsa yanlış. Tersine, Aydınlık hareketi 1984’de çıkardığı Saçak dergisiyle solda “sivil toplumculuğa” karşı ilk bayrak açan hareket olmuştur.
s. 356: “Atılım TKP’si bir demokratik ilerleme vaaz etmesine (abç, GZ) karşılık, militan bir parti atmosferi yaratmıştı.”
Burada çok yaygın bir Türkçe hatası söz konusu. Türkçede “vaaz etmek” diye bir deyiş yoktur. “Vaaz vermek” vardır, bir de “ortaya koymak” anlamında “vazetmek”. Burada Yazılama, Atılım TKP’sinin ilerlemenin vaazını vermesinden değil, ilerlemeyi ortaya koymasından söz etmek istemektedir.
1961 TİP Deneyiminin Gösterdiği…
Yazılama’nın karalamaya pek meraklı üslubunu bir yana bırakırsak, eşsiz bir deney olan 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin 12 sendikacı-işçi tarafından kurulmasını anlattığı sayfalar son derece değerlidir. Bu deney, temelde, o zamana göre 50 yıldır hâkimiyetini sürdüren, “işçilere bilincin dışarıdan taşınacağı” Leninist paradigmasını yerle bir ettiği için son derece önemlidir ve Yazılama da bu deneyi, esasen gerçeğe bağlı olarak aktarmıştır. Ama bu mevzunun bir başka yazıda enine boyuna ele alınması gerekiyor.
Gün Zileli
24 Aralık 2025
Gün bey, biz patronlar olarak çok zor durumdayız.
Asgari ücretin kaldırılmasını istiyoruz.
Asgari ücret yerine; devletin, ülkedeki bütün işçilere erzak yardımı yapmasını istiyoruz.
Sizin görüşünüz nedir?
2002 yılında asgari ücret = 184 TL idi.
2026 yılında asgari ücret = 28075 TL’ye yükseltilecek.
“Reis”imiz sayesinde zenginliğimiz arttı.
Oyum AK PARTİ’ye…
Gazeteci Barış Terkoğlu gözaltına alındı. Jandarma tarafından, çalıştığı binadan gözaltına alınan Terkoğlu, ifadesi alınmak üzere Adliye’ye götürülüyor.
https://t24.com.tr/haber/gazeteci-baris-terkoglu-gozaltina-alindi,1286246
“İlim Yayma Vakfı” Mütevelli Heyeti Başkanı “Bilal Erdoğan”, Ankara’da katıldığı programda; Türkiye’nin kültürel ve sosyolojik dönüşümüne dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
“Topraklarımız işgal edilmeden önce, aydın sınıfın kafalarının içi çoktan işgal edilmişti!”
https://www.karar.com/guncel-haberler/bilal-erdogandan-batililisma-elestirisi-hamdolsun-o-aydin-sinif-tasfiye-2017000
“Memur-Sen Genel Merkezi”nde düzenlenen “Türk Dünyası Akademisi Ödül Töreni”nde konuşan Erdoğan, Osmanlı’nın son döneminden bugüne uzanan süreçte Batı karşısında aşağılık kompleksi yaşayan bir zihniyetin oluştuğunu belirtti. Bu zihniyete sahip “eski entelektüel yapı”nın artık etkisini yitirdiğini vurgulayan Erdoğan; “Geldiğimiz noktada hamdolsun, o eski aydın sınıf tasfiye oldu, oluyor. Ancak toplumun saygı duyduğu, yerli ve millî olan yeni bir aydın sınıfımız henüz ortaya çıkmış değil.” diyerek bir geçiş dönemi yaşandığının altını çizdi.
siyaset biliminin s’sinden haberi olmayan ergenlerin ahkam kestiği.
türkiye’ye özgü olan ulusalcılık değil milliyetçiliktir. evrensel olan ulusalcılıktır. seküler olan. milliyet, aynı dine – mümkünse de aynı mezhebe – inanan çok etnili topluluk anlamı taşır. milliyetçilik de bu “tek din, tek mezhep, tek millet” ilkesini savunur. örneğin, ateist milliyetçi olmadığı gibi, milliyetçilik içinde ateistlere yer de yoktur.
ulusalcılık ise sekülerdir. örneğin ateist amerikan ulusalcısı ya da ateist fransız ulusalcısı, hıristiyan ve yahudi olanıyla birliktedir. birbirlerini dışlamazlar.
kemalizm, ulusalcı değil milliyetçidir. altı okun birisinin adı “ulusalcılık” değil “milliyetçilik”tir. bunu bile bilmeyenler “siyaset bilimi”, “12 eylül” diye laf geveliyorlar. kemalizm hiç bir zaman ulusalcı olmadı. başından beri milliyetçiydi, bugün de milliyetçidir:
(bkz: hıristiyan türklerin yunanistan’a sürgün edilmesi)
(bkz: diyanet işleri başkanlığı)
(bkz: müslüman olmayanların azınlık sayılması)
(bkz: aleviler’in azınlık bile sayılmaması)
öte yandan chp de ulusalcı değil milliyetçidir. chp, kemalizm ve kemalizmin altı oku doğrultusunda milliyetçidir. ulusalcılar, chp içinde bir hizip olarak kalmışlardır.
ingilizler’in “nationalism” dediği ulusalcılıktır, milliyetçilik değil. “milliyetçilik” için ingilizce’de bir söz yoktur. “millet” için bile yoktur. onun için “millet system” derken “millet” sözünü arapça olarak kullanırlar.
çünkü “millet”, islam’a özgü bir kavramdır. kemalizm de islam dinini referans alan laik görünümlü dinci bir ideoloji olduğundan ulusalcılık değil milliyetçilik üzerinden – bilinçli olarak – gitmiştir.
Bahçeli-Öcalan ikilisi, Türkçülüğün ideologu Ziya Gökalp’ten bin kat daha Türkçüdürler.
Ziya Gökalp açık ve sarih bir şekilde Kürtler ile Türklerin iki ayrı millet olduğunu yazıyor. Ziya Gökalp bir devlet içinde birden fazla milletin de varolduğunu yazıyor.
Bahçeli’nin millet tanımı hem boş ve kavmi temeli olmayan bir söylemdir, hem de bizzat Ziya Gökalp’in “Türk kimdir” tanımına karşıdır. Ziya Gökalp Tatarlara, Kırgızlara, Özbeklere ve İstanbul etrafındaki Osmanlı kalıntısı olanlara “Türk” diyor. Arapları, Arnavutları ve Kürtleri bunun dışında tutuyor.
Öcalan da Bahçeli ile bir olmuş, Kürtler “kültüralist” bir hak da istemesinler diyor.
Kitap “Yazılama… Karalama!!!” kitabının yorumunda bir karalama var.
Bir örnekle ışık tutayım: Orta Çağ’dan Modern Çağ’a geçiş yıllarında modernler arasındaki çekişmeleri anlatan ilerici tarihçiler köylülerin imparator taraftarı olmasını, adeta bir iç çekişle, anlatırlar. Köylüleri gerici, tutucu falan filan bulurlar.
Bu taraf tutmadan kaynaklanan bir karalama mı acaba?
Çekişenler kendi tarafını tutmayanlara baskı yaparlardı ve hatta saldırıp öldürüyorlardı.
Not: Osmanlıların yıkılış devrinde kabileler arası savaşlar da bir örnek. Özellikle doğuda: Biri Arap biri Kürt olan annemle babamın, doğal olarak, uydurarak anlattıkları hatıralarıyla büyüdüm.
Köylüler, çekişenlerden farklı olarak, imparatorun taraf tutması için bir nedeni olmadığından daha adilce karar vereceğini ümit ettiler. Bence bu tamamen akla uygun bir düşünce.
Tabii, zamanımız insanları ya her şeyi doğru anlatan ideoloji yandaşları veya her şeyi doğru anlatan din müminleri olduklarından her şeyi kesinlikle bilirler. Asla karalamazlar! Hadi inşallah!
Tekrarlamaktan asla vazgeçmeyeceğim bir uyarıyı tekrarlayacağım:
Laikler (ideolojiler) dünyasında ne bilim ne de matematik bile kesin doğru değildir. Üstelik her ikisi de ilhamlarını dindeki “Allah Her Şeyi Bilir” inancından aldılar.
Dincilerin mutlak doğruya kavuşmak için dünyanın sonunu beklemekten başka bir çareleri yok.