Site Logosu

Gün Zileli

Aşk ve Devrim

Mahir Çayan Kitabı Üzerine

68 Yazıları, Değerlendirmeler, Devrim ve Sosyalizm Sorunları, Faşizm, Gün Zileli, İbrahim Kaypakkaya, İdeolojik Biçimlenme, İşçi Sınıfı, Kitap Tanıtım, Leninizm, Mahir Çayan, Şiddet, Silahlı Mücadele Teorileri, Sol

Bu yılın Mart ayında (Mart 2016) Dipnot Yayınları, Mahir Çayan Kitabı başlıklı kitabı yayınladı. 476 sayfalık kitap, Mahir Çayan’ın Türk Solu, Aydınlık Sosyalist Dergi, Kurtuluş dergilerinde çıkmış yazılarından; Kesintisiz Devrim I, II. III diye bilinentemel tezlerinden; ayrıca Mahir Çayan üzerine yazılmış yazılardan oluşuyor.

Mahir Çayan’ın bütün yazıları, 1969 Mayıs’ı ile 1971 Mayıs’ı arasındaki iki yıl içinde yazılmış.

Bu yazıda, Mahir Çayan’ın ya da THKP-C’nin giriştiği silahlı eylemlerin gerekçesini oluşturan temel tezleri ele alıp tahlil etmeye çalışacağım.

Mahir Çayan’ın Silahlı Mücadele Teorisi

Mahir Çayan’ın tezleri genellikle, pek fazla tartışmadığı bazı temel ön kabullere dayanmaktadır. Bunları tartışmasız bir şekilde öne sürmekte ve tezlerini bu ön kabullere dayandırmaktadır. Bu ön kabullere, Mahir Çayan tezlerinin temel kolonları diyebiliriz. Bunlar olmadan ileri süreceği tezler dayanaksız kalacaktır.

1

Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi

Mahir Çayan’ın, tezlerine yaptığı en büyük temel dayanak ya da kolon, emperyalizmin III. bunalım döneminde bulunulduğudur. Mahir Çayan, bu temel dayanağın kendisini değil de, “sonuçları”nı ele almaktadır.

Mesela “Emperyalizmin III. Bunalım dönemi denilen bu dönem” (s. 285) demektedir. Bunu kim demiştir, neden demiştir, yazılarında bu yok. Sadece bu ön kabule dayandırdığı tezleri var. Belki de bunu ilk kullanan kendisidir. Ayrıca, bu III. dönem olduğuna göre I. ve II. Bunalım dönemleri nedir, ne zamandır? (Akıl yürütme yoluyla bunların I. ve -1930 ekonomik buhranıyla başlayan – II. Dünya savaşları dönemleri olduğu tahmin edilebilir).  

M. Çayan, 189. sayfada “III. Bunalım dönemi”nin sonuçlarını ele alıyor ama neden “III. Bunalım dönemi” olduğunu açıklamıyor. Keza 273. Ve 281. sayfalarda da öyle.

2

 “Can Çekişen” Kapitalizm ve Devrimin Objektif şartları

M. Çayan’a göre, “III. Bunalım Dönemi”nin en önemli sonuçlarından biri, dünya kapitalizminin “son nefesini vermekte”,  (s. 139-140), “can çekişmekte” olmasıdır. “Can çekişen kapitalizm” teriminin Ernest Mandel’in “Late Kapitalizm” kavramından türetildiği düşünülmektedir. Hikmet Kıvılcımlı, bunu iyice vulgarize ederek “geberen kapitalizm” demiştir.

“Can çekişen” “Kapitalizm sürekli bunalım dönemine” girmiştir (s.249). Dolayısıyla “proleter devriminin objektif şartları vardır” (s. 278). Bu dönem artık “proleter devrimleri çağı”dır (s. 278). Bu kavramı ilk ortaya atan Lenin, “Tekelci devlet kapitalizmi aşamasını… sosyalizme geçişin maddi şartlarının en olgunlaştığı aşama” (s. 288) olarak nitelemiştir.[1]

Kapitalizm “can çekişirken” “dünya sosyalist bloku” dev bir gelişme içindedir (s. 286). Bu dönemde sosyalizm olağanüstü prestij kazanmıştır.

M. Çayan, “Kesintisiz Devrim” makalesinde, “Emperyalist dönemde… bütün ülkelerde devrimin objektif şartları mevcuttur” (s. 246) demekte, “Emperyalist dönemde… meseleyi çözmek ihtilalci inisiyatifin uygun zamandaki atılımına kalmaktadır” (s. 247) diye vurgulamaktadır.

3

“Gizli İşgal” ve Silahlı Mücadelenin Objektif Şartları

“III. Bunalım Dönemi”nin en önemli sonuçlarından biri de, emperyalizmin, Türkiye gibi ülkelerdeki “gizli işgali”dir. Bu görüş, daha erken bir aşamada, 1969 yılında, Türk Solu’nun 88. Sayısında (22 Temmuz 1969)  yayınlanan “Aren Oportünizminin Niteliği” yazısında M. Çayan tarafından, “bilindiği gibi (abç, oysa o dönem böyle bir şey bilinmemektedir) ülkemiz yarı işgal (abç, GZ) altındadır” (s. 41) diye ifade edilmiş; Ocak 1971 tarihinde ise, Kurtuluş dergisindeki “Aydınlık Sosyalist Dergi’ye Açık Mektup” yazısında, “emperyalizmin işgali altındaki bir ülke (abç, GZ)” (s. 188) tanımlaması yapılmıştır.  

M. Çayan, zaman ilerledikçe (Kurtuluş, 15 Mart 1971) “yarı-işgal” ya da “işgal” saptamasını “gizli işgal” nitelemesiyle biraz daha belirginleştirip teorileştirmiştir: “Ülke işgal altındadır (açık veya gizli)” (s. 206, keza s. 210, 211).

M. Çayan, “emperyalist gizli işgalle” “silahlı mücadelenin objektif şartlarını” birbirine bağlamaktadır.

“Kesintisiz Devrim”ler, neredeyse bütünüyle bu “işgal” ya da “gizli işgal” saptamasına dayandırılmaktadır: “Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır” (s. 285). “Amerikalı işgalcilerin bizzat kendileri bütün güçlerini kullanarak, her çeşit ince metodları (sic! “metodu olacak, GZ) kullanarak işgallerini gizlemeye çalışmaktadırlar” (s. 323). “Emperyalist üretim ilişkilerinin ülkenin ta en ücra köşelerine kadar uzanması, emperyalizmi aynı zamanda içsel bir olgu (abç, GZ) haline getirmiştir” (s. 322).

Dolayısıyla, “Silahlı mücadelenin objektif şartları, emperyalizmin işgalinden dolayı her dönemde vardır” (s. 213).

4

“Emperyalist Zincirin En Zayıf Halkası”

Emperyalizm iç olgu haline gelince silahlı savaş kaçınılmaz olmaktadır: “Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde evrim ve devrim aşamaları… bıçak gibi birbirinden ayrılamaz… Ayrıca emperyalizmin işgali karşı tarafın bizzat zora, şiddete, silaha başvurması demektir. Bu ise, silahlı savaşın objektif şartlarının mevcudiyeti demektir” (s. 282).

Halkın “ihtilalci savaşının” “düzenli ordu aşamasına” gelebilmesi için “gerilla savaşı” şarttır. “Proletarya devrimi” “kapitalizmin ve demokrasinin en gelişmiş olduğu” ülkede değil, “emperyalist zincirin en zayıf olduğu ülkede (abç, GZ) yapılacaktır.” (s. 246)

5

Oligarşik İktidar, Gizli Faşizm, Sürekli Faşizm…

M. Çayan, “emperyalist (gizli) işgal altındaki” ülkenin yönetim şeklinin tahliline girişmektedir: “Ve yönetim büyük şehirlerdeki bürokrasisi ve militarizmine dayanarak ayakta duran, işgalci düşmanın da içinde yer aldığı bir gerici ittifakın elindedir” (s. 206).

M. Çayan, iktidardaki bu ittifaka “oligarşi” adını vermektedir: “…emperyalist-kapitalist ülkelerdeki yönetim de, geri bıraktırılmış (abç, GZ) ülkelerdeki yönetim de oligarşik yönetimdir” (s. 292).

Bu “oligarşik yönetim”e “… sömürge tipi faşizm de” denilebilir. “Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan ‘temsili demokrasi’ ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir.” (s. 293)

Buradan çıkan sonuç, Türkiye ve onun gibi emperyalizmin “gizli işgali” altında olan ülkelerde, “açık” ya da “gizli” şekilleriyle sürekli faşizm olduğudur. Dolayısıyla, “… stratejik hedefimiz anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimdir” (s. 321)

6

Sunî Denge, Silahlı Propaganda, Baş Çelişme, Devrimci İnisiyatif…

M. Çayan’a göre, “… halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. Emperyalist işgal gizlendiği için – emperyalizm aynı zamanda içsel bir olgu haline geldiği için – halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavura alerjisi (??! GZ) nötralize olmuştur” (s. 291-292).

Bu tespitin ardından M. Çayan şu soruyu sormaktadır: “Emperyalizmin işgali altında olan ülkelerde emperyalizm ve oligarşiye karşı mücadele nasıl yürütülecektir? Oligarşi ile halkın memnuniyetsizliği ve tepkileri arasında[ki] suni denge hangi mücadele biçimi temel alınarak bozulacaktır?” (s. 296)

M. Çayan, bu soruya, “… temel mücadele metodu silahlı propagandadır” (s. 298) diye yanıt vermekte ve “silahlı propaganda”nın ne olduğunu açıklamaktadır: “Silahlı propaganda, askeri değil politik mücadeledir… kesin olarak terörizm değildir… maddi olaylar etrafında siyasi gerçekleri açıklayarak kitleleri bilinçlendirir, onlara politik hedef gösterir… halkın düzene karşı memnuniyetsizliğini ajite eder, onları emperyalist beyin yıkamanın giderek etkisinden kurtarır… kitleleri sarsar, giderek de bilinçlendirir… Merkezi otoritenin… güçlü olmadığını… gösterir” (s. 298).

“Baş çelişki”yi “oligarşi” ile “halkın devrimci öncüleri” (s. 322) (yani şehir gerillaları, GZ) arasında saptayan M. Çayan, “silahlı propaganda”yı başlatacak “İhtilalci inisiyatif”i Lenin’e dayandırdıktan (s. 247) sonra, “var olan krizin derinleştirilip olgunlaştırılması tamamen o ülkenin devrimcilerine bağlıdır” (s. 281) ve “Emperyalist dönemde, devrimlerin maddi temelleri hazır olduğu için meseleyi çözmek ihtilalci inisiyatifin uygun zamandaki atılımına kalmaktadır” (s. 247) diyerek “devrimci irade”nin önemine dikkat çekmektedir.

7

Politikleşmiş Askerî Savaş, Öncü Savaş, Şehir Gerillası…

M. Çayan’ın silahlı mücadele için ileri sürdüğü argüman ve kavramların merkezinde “Politikleşmiş askeri savaş” bulunmaktadır: “Emperyalizmin işgali altında olan, dolayısıyla halk savaşının zorunlu bir durak olduğu ülkelerde sosyalistlerin temel mücadele metodları (sic! “metodu” denmeliydi, GZ), politikleşmiş askeri savaş metodudur” (s. 198). “Halk savaşı… politikleşmiş askeri savaş metoduyla yürütülür” (s. 212). “Emperyalizmin işgalinin varlığı bizzat karşı tarafın zora başvurması demektir. Karşı taraf zora başvurduğu için devrimci temel politika, askeri mücadeleyi esas alır” (s. 212). “Partimiz… emperyalizmin III. Bunalım dönemi”nde, “Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’ni, devrim stratejisi olarak saptamıştır” (s. 273).

“Politikleşmiş askeri savaş”a “öncü savaş” ya da “halkın devrimci öncülerinin savaşı” (s. 294) da denebilir: “Kitleler, savaş içinde, pratik içinde öncünün yakacağı kıvılcımla bilinçlenirler” (s. 199). “… silahlı propagandayı temel alan ve öncü savaşı ile emekçi kitleleri devrim saflarına çekerek, devrimci mücadelenin bir halk savaşı ile zafere ulaşacağını tespit eden partimiz bu tespiti, Marksizm-Leninizmin kılavuzluğu altında içinde yaşanılan tarihsel durumun ilişki ve çelişkilerinin ve bu çelişkilerin ülkemize yansımasının ışığında yapmıştır” (s. 295).

“Halk savaşı, öncü savaşı aşamasından geçecektir” (s. 323) “Küçük savaşçı çekirdeklerin başlattıkları mücadeleye (Öncü Savaşı) giderek sürekli bir şekilde yeni yeni güçler katılır” (s. 324). “Halkın devrimci öncüleri”nin örgütü, “yarı askeri nitelikte… bir örgüttür” (s. 253). Bu örgüt “politik ve askeri liderliğin birliği ilkesi”ne dayanır (s. 273)

8

İdeolojik Öncülük

M. Çayan’a göre, devrimde “Proletaryanın önderliği ideolojik öncülüktür (abç, GZ)” (s. 188) “… proletaryanın önderliğinin niteliği ideolojiktir” (s. 203). “… halk savaşını, proleter siyasi kitle partisi (savaş örgütü) proletaryanın ideolojik ve politik bir kuruluşu olarak yönlendirirse devrim başarıya erişebilir. İşte bizim kastettiğimiz ideolojik öncülük budur” (s. 208). “Öncü Savaşı aşamasında Partimizde emekçi kökenden gelen, gelmeyen ayrımı yoktur. Önemli olan savaşçıların profesyonel devrimciler olmasıdır” (s. 324).

Teorinin Değerlendirilmesi

Bir özetleme yaparak başlayayım.

Emperyalizm III. Bunalım Dönemi’ni yaşamaktadır. Bu dönemde emperyalizm egemenliğini gizli işgal biçiminde sürdürür. Bu gizli işgal, emperyalizmle yerli oligarşinin (sivil ve asker kanatlarıyla birlikte) diktatörlüğüne (gizli ve sürekli faşizm) dayanır. Oligarşi ile halkın hoşnutsuzluğu arasında bir sunî denge vardır. Halkın silahlı öncüleri bu suni dengeye politikleşmiş askeri savaşla (şehir gerillası) saldırarak gizli işgal ve gizli faşizmi açığa çıkarır. Politikleşmiş askeri savaş vurucu gerilla timlerinin silahlı eylemleriyle başlar ve şehirlerden kırlara yayılarak halk savaşıyla devam edip devrimi gerçekleştirir.

(1) numarasıyla işaretlediğim

“Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi” teorisi

Gerçekten böyle bir dönem var mıdır, yaşanmış mıdır?

“III. bunalım dönemi” teorisi “sosyalist blok” veya ÇKP tarafından ortaya atılmış olmasa da zımni olarak desteklenmiş, en azından sessiz kalınmıştır. Öte yandan ÇKP, “Bütün dünyada emperyalizmin toptan çöküşe gittiği, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği, dünya çapında mükemmel bir devrimci durumun mevcut olduğu” gibi çok daha net formülasyonlar kullanmaktan da geri kalmamıştır.

Oysa böyle özel bir dönem söz konusu değildir. Emperyalist-kapitalist sistem sürekli krizdedir, hatta diyebiliriz ki, bu sistem krizlerle var olur, dönemsel krizler olmadan yeni bir atak yapması mümkün olmaz. Kısacası, büyük ya da küçük çaplı krizler emperyalizmin sonunu getirmez, tersine yeni bir yaşam gücüyle yayılmasına ve kendini yenilemesine yol açar. Aynı şekilde savaşlar da kapitalist-emperyalist sistemin yıkımından çok, yenilenmesine hizmet etmiştir.

Kaldı ki, sözü geçen 1960-70’li dönemde kapitalist sistem yıkıcı bir krizle bile karşı karşıya değildi. Tersine, ABD kapitalizmi, II. Dünya savaşının galibi bir devlet olarak tüm dünyada hâkimiyetini kurmuştu. Elbette bu hâkimiyet, bir yandan rakip sosyalist sistem, bir yandan Vietnam’daki gibi kurtuluş savaşları, bir yandan da bloksuz ülkeler hareketinin tehdidi ve elbette birçok ekonomik ve sosyal bozukluğun ya da muhalif güçlerin baskısı altındadır ama bu, kapitalist sistem için hiç de olağanüstü bir durum değildir. Birçok savaştan ve badireden geçmiş sistem kendini bu dönemde asla ölümcül bir baskı altında hissetmemiştir. Böyle hissetmemekte de haklıdır, çünkü sistemi destekleyecek büyük rezervlere sahiptir.

Kanımca, daha ölümcül bir kriz tehdidi altında olan, emperyalist sistemden çok, sosyalist ülkelerdi. Sovyet bloku büyük bir ekonomik durgunluk içindeydi ve kurulan sistem yürümüyordu. Keza Çin de 1950’lerin sonundaki, başarısızlıkla sonuçlanan “büyük ileri atılım”ın getirdiği devasa sorunlarla boğuşmaktaydı.

Aslında “emperyalizmin III. bunalım dönemi” teorisi, tam da sosyalist ülkelerin içinde bulunduğu bunalımın hissedilmesini önlemeye ya da hafifletmeye yönelik bir manüpilasyona hizmet etmiştir. Bu “Sosyalist ülkelerin” yöneticilerine moral vermekteydi.

Nitekim, bu dönemin sonunda (1990’larda) yıkılan, emperyalizm değil, koca “sosyalist blok” oldu. Gerçi Çin bu depremden yıkılmadan kurtuldu ama o da “sosyalist” iddialarını geri çekecek ölçüde büyük bir şok yaşadı diyebiliriz.

Dolayısıyla, Mahir Çayan’ın teorisinin ana kolonunu oluşturan, belki de kendisi tarafından formüle edilen “III. bunalım dönemi” teorisi hiç de öyle temel bir kolon olmadığını çok da uzun olmayan bir zaman dilimi içinde gösterdi.

(2) numarasıyla işaretlediğim “can çekişen” kapitalizm meselesi

Lenin tarafından ortaya atılan (o dönemde kapitalist ülkelerin kuşatması altında olan Sovyetler Birliği’nin ihtiyacı olan “wishful thinking” bir saptamaydı) “kapitalizmin can çekişmekte” olduğu falan yoktu.

Bir canlı ne zaman can çekişmeye başlar? Bütün hayati organları birbiri ardına iflas ettikten sonra. Artık ölüm yakında ve kaçınılmazdır. Canlı, can çekişme sürecine girer ve kısa sürede ölüme gider.

Lenin’in bu saptamayı yaptığı 1920’lerde kapitalizm, bırakın “can çekişmeyi”, I. Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından yeniden doğuyor ve toparlanıyordu. Gerçi ardından 1930 büyük ekonomik krizi ve II. Dünya Savaşı geldi ama bunlar bile kapitalizmi ölüme götürmediği gibi hayatiyetini kanıtlamasına hizmet etti. Kapitalist-emperyalizm, savaşlarla ve krizlerle yaşayıp ilerler.

Hele M. Çayan’ın görüşlerini ileri sürdüğü 1960-70’li yıllarda kapitalizm hiç de “can çekişmekte” falan değildi. Gayet sağlıklı bir “orta yaş” sürecini yaşıyor, “sosyalist sistem”i köşeye sıkıştırmak (yıkmayı onlar da düşünmüyordu henüz) için planlar peşinde koşuyor, Çin’i tarafsızlaştırma ya da kendi tarafına çekme (Kissinger doktrini) manevralarına girişiyordu.

M. Çayan, “sürekli buhran içinde olan emperyalizm” koşullarında “devrimin objektif şartlarının” her zaman mevcut olduğunu söylüyor. Oysa bunun için “sürekli buhran” olması gerekmez. Sömürü ve baskının olduğu her yerde, her zaman devrimin objektif şartları vardır. Devrimin objektif şartı, işçiler ve halk üzerindeki baskı ve sömürünün mevcudiyetidir. Bu varsa (ki vardır) kitlelerin baskı ve sömürüden kurtulma istekleri de olacaktır. Dolayısıyla devrimin objektif şartları, “sosyalist” ülkeler de dahil, dünyanın her yerinde mevcuttur. Eksik olan, bu objektif şartların, devrim için örgütlenen ve harekete geçen kitleleri (yani sübjektif şartları) yeterince ortaya çıkarmamış olmasıdır.

Öte yandan, M. Çayan, devrimin gerçekleşmesini, devrimcilerin uygun zamandaki atılımına bağlayarak devrimle “öncülerin devrimci atılımını” nerdeyse özdeşleştirmektedir. Oysa devrimcilerin “devrimci atılımı” (Mahir Çayan bu “atılım”dan esasen silahlı eyleme girişmeyi anlamaktadır) eğer halk kitlelerinin hoşnutsuzluğundan kaynaklanan kabarması, hatta “devrimci duruma” doğru ilerlemesi yoksa pek bir şey ifade etmez, hatta boşlukta kalır ve ezilip hüsrana uğrar. M. Çayan, devrimde kitlelerin rolü yerine devrimcilerin atılımına en büyük ağırlığı vererek (hatta kitlelerin harekete geçmesini küçük grupların silahlı eylemine bağlayarak) büyük bir yanılgıya düşmüştür (“1971 atılımı” denen silahlı eylemci grupların 1972’de ezilmesi).

(3) numarasıyla özetlediğim “Gizli İşgal” ve “Silahlı Mücadelenin Objektif Şartları” konusu

M. Çayan, dönem tahlilinden hareketle ülkede “emperyalizmin gizli işgali” olduğunu söylemektedir.  Oysa “gizli işgal” demek, “işgal yoktur” demekle aynı şeydir. Çünkü işgalin gizlisi olmaz. İşgal, tankla, topla, uçakla, çıkartma gemileriyle, askeri birliklerle gerçekleştirilen son derece net bir gerçekliktir. Ülkede ABD üslerinin ve askerlerinin varlığı bir işgal durumuna değil, bir egemenlik  durumuna işaret eder. İkisinin arasında büyük fark vardır. “Gizli işgal” fikri, bütün keskin görünümüne rağmen aslında gerçek işgal olgusunu yozlaştırmakta, hatta gözlerden saklamaktadır. 

M: Çayan’ın “gizli işgal” fikrini ortaya atmasının nedeni, küçük silahlı grupların kısa yoldan eyleme geçmesi isteğinden kaynaklanmıştır. “Açık ya da gizli işgal koşullarında silahlı mücadeleye derhal başlamak gerekir” fikri, gerçekte emperyalist işgalin olmadığı koşullarda sanki işgal varmış gibi çok tehlikeli bir ilüzyonu körüklemiş ve Dev-Genç hareketiyle ortaya çıkan gözü kara devrimcileri derme çatma silahlarla ve hiçbir aktif kitlesel destek olmadan göz göre göre ordu ve polisin silahlı güçlerinin önüne sürmüştür.

(4) numarasıyla işaretlediğim “Emperyalist Zincirin En Zayıf Halkası” Teorisi

Bu da aynı şekilde, küçük grupların silahlı eylemlerine girişmek için ortaya atılmış bir görüştür. Devrim, emperyalizmin en zayıf halkasında patlayacaktır. Türkiye de bu “en zayıf halkalardan” biridir, o halde acilen bu “zayıf halkaya” yüklenmek gerekir.

Tamamen sübjektif bir bakış. Türkiye, emperyalist sistem içinde yer alan orta gelişmişlikte bir ülkeydi (hâlâ öyledir). Ekonomisinin zayıf yanları olduğu gibi güçlü yanları da vardı. Emperyalist sistem içinde yer alan birçok Afrika ve Latif Amerika ülkesine göre daha güçlü bir ekonomik yapıya sahipti, düzenin silahlı güçleri az çok örgütlüydü, ekonomik zorluklar yıkıma götüren bir büyük kriz seviyesinde değildi. Siyasi yapısı çeşitli dalgalanmalara rağmen ayaktaydı. Yoksulluk vardı ama açlık yoktu. Kırsal alanlar (köylüler) şehir halkına önemli bir destek durumundaydı. Eğer Türkiye “en zayıf halka” ise, Türkiye’ye göre çok daha büyük yoksulluk ve kriz içinde olan bir dizi Ortadoğu, Afrika vb. ülkesi “en en zayıf halka” değil miydi?

(5) Numarasıyla işaretlediğim “Oligarşik İktidar, Gizli Faşizm, Sürekli Faşizm” görüşü

Türkiye’deki egemen sınıflar ittifakına “oligarşi” adını vermek oldukça ikna edici. İktidar tekelleşmesine elbette bu ad verilebilir, ancak bu aynı zamanda egemen ittifak içindeki çelişmeleri göz ardı edermiş gibi görünüyor. Neyse, bunu geçelim.

Burada esas üzerinde durmak istediğim, “gizli” ya da “sürekli” faşizm teorisi. Bu da “gizli işgal” görüşüne benziyor. İşgal var ama siz görmüyorsunuz, bu gizli işgaldir! Buna benzer bir şekilde, faşizm var ama yine siz görmüyorsunuz, aslında bu, gizli faşizmdir, üstelik de süreklidir. Silahlı eyleme geçmeyi ikna edici hale getirmek için, tabirim mazur görülsün, uydurulmuş bir teori.

Faşizmin özellikleri nedir? Kısaca belirtecek olursak, faşizm, faşist bir kliğin monolitik (bölünmez) diktatörlüğüdür. Bu diktatörlükte faşist partinin dışında herhangi bir partinin faaliyetine izin verilmez. Keza basın özgürlüğü yoktur. Parlamento görünüşte korunsa bile sadece faşist partinin ya da kliğin kararlarını onaylamak üzere vardır. Yargı tamamen ve doğrudan faşist partinin denetimi altına alınmıştır vb vb.

Bizim gibi ülkelerde bu yukarıdakileri anıştıran durumlar olsa bile (örneğin yargı bağımsızlığının önemli ölçüde ortadan kaldırılması) açık bir parlamento, bu parlamentoda farklı partiler ve bu organın genel seçimlerle belirlenmesi, farklı basın organlarının varlığı vb. olduğu sürece rejime “faşizm” adı verilemez. Bu, gerçek faşizmin görülmemesi ve bütün düzenlerin otomatikman ve sürekli faşist ilan edilmesi sonucunu verir.

(6) numarası ile işaretlediğim sunî denge, silahlı propaganda, baş çelişme, devrimci İnisiyatif konuları

M. Çayan’ı, 1960-70’lerin, “silahlı mücadele humması”na kapılmış en atak devrimci gençlerinin teorisyeni olarak görebiliriz. O, ne yapıp ne edip, bütün yolları, küçük grupların “acil silahlı gerilla eylemleri” “kapısına” çıkarmaktadır.

Halkla oligarşi arasındaki “sunî denge” nasıl bozulur? Gerilla birimlerinin silahlı eylemleriyle.

Halkı içinde bulunduğu “bilinçsizlik” halinden ne kurtarıp harekete geçirir? “Silahlı propaganda”.

Devrimin kilit noktası olan “baş çelişme” nedir? “Halkın devrimci öncüleri” (yani şehir gerilla birimleri) ile emperyalizmin güdümündeki oligarşinin temsilcileri arasındaki çelişmedir. Yani her iki taraftaki en sivri uçların düellosu söz konusudur.

“Gerilla savaşı”nı başlatıp sunî dengeyi bozmak için ne gereklidir? “Devrimci inisiyatif ve cesaret.”

Kısacası, “halkın devrimci öncüleri” adı verilen bir avuç gerilla harekete geçip “suni dengeyi” bozmak üzere “gizli işgalin” ve “gizli faşizmin” temsilcisi oligarşiye karşı gerilla savaşıyla etkili darbeler indirecek ve halkı bilinçlendirip “halk savaşı”na sevk edeceklerdir.

Tabii ki, küçük grupların silahlanıp belli hedefleri vurması o kadar zor değildir ama bu saldırıların, halkın “uyanık kesimleri”nin pasif desteğiyle (bu kesimler harekete sempati duysa bile harekete fiilen geçmeleri için hiçbir araç yoktur ellerinde) uzun süre devam etmesi imkânsızdır; gerilla hareketinin devasa ordu ve polis güçlerinin saldırılarıyla ezilmeleri ve hareketin sona erdirilmesi kaçınılmazdır (Kızıldere).

Bu hareketlere girişenler Küba örneğinden hareket ediyorlar ama koşullar orada tamamen farklıydı. Birincisi, oradaki hareket, uzun bir ayaklanmalar, çatışmalar ve kayıplar döneminden geçerek deneyim kazanmıştı; ikincisi, rejim tamamen çürümüş, yozlaşmış bir çeteye dayanıyordu; üçüncüsü, rejim ABD’nin bile desteğini kaybetmişti ve panik halindeydi; dördüncüsü, Küba ordusu kırsal alanlarda hareket edemeyecek kadar zayıf, dağınık ve merkezi bir kumandadan yoksundu vb vb. 

(7) ile işaretlediğim, Politikleşmiş Askerî Savaş, Öncü Savaş, Şehir Gerillası…

Bir şeye başka bir ad verince o olmaktan çıkmaz. Silahlı eylemlere “politikleşmiş askeri savaş” denince bir şey değişmez. Her halükârda bu tür eylemler silahlı gerilla eylemleridir. Öte yandan, savaşın politikanın silahlı devamı olduğu zaten bilinir. Onu “politikleşmiş” diye yaldızlama çabası boşunadır.

Aslında “öncü savaş” daha az ikiyüzlüdür. Olayı daha net izah etmektedir. Fakat şu var ki, aynı zamanda bir tehlikeye dikkat çekiyor bu deyim. Demek halk kitleleri harekete geçmemişler ki bir “öncü savaş”a gerek duyulmuş. Peki, ya bu “öncü savaş”ın “artçıları” olmazsa? Bunun garantisi var mı? Esasen olmadığı pratikte ortaya çıktı. Bırakın halkı, 1974 affından sonra hapisten çıkan THKP-C taraftarları bile, geçmişteki “kahramanlıkların” mirasından yararlanmalarına rağmen, “öncü savaş”ı bir daha denemediler.

(8) rakamıyla işaretlediğim ideolojik Öncülük

“Öncü savaş”a girişmenin kaçınılmaz sonucu, “proletaryanın öncülüğü”nü “ideolojik öncülüğe” indirgemektir. Çünkü, işçilerin fiili öncülüğünün böyle bir “süper savaş” ortamında olmayacağını herkes gibi M. Çayan da görmüş ve “ideolojik öncülük” kavramını ortaya atmıştır.

Aslında “proletaryanın öncülüğü” (bu öncülüğün parti tarafından temsil edildiği farz edilir) bile tartışmalı bir kavramken gerillaların “ideolojik öncülüğü” iyice eğreti durmaktadır.

Çıkarsamalar şöyledir: Marksizm-Leninizm işçi sınıfının ideolojisidir (bence hayli tartışmalı!); gerillalar Marksizm-Leninizmi, yani işçi sınıfı ideolojisini benimsediklerine göre, bu mücadelede “işçi sınıfının ideolojik öncülüğü” otomatikman sağlanmış olmaktadır.

Tefsirin tefsirinin tefsiri…

Not: Ayrıca “1960’ların Sol Sübjektivizmi: İbrahim Kaypakkaya”

(https://gunzileli.net/1960larin-sol-subjektivizmi-ibrahim-kaypakkaya/) yazısına bakılabilir.

Gün Zileli

www.gunzileli.net

gunzileli@hotmail.com

gunzileli@gmail.com


[1]  Lenin’in bunu ileri sürmesinin esas nedeni, Almanya’daki tekelci devlet kapitalizmini Sovyetler Birliği’nin izlemesi gereken bir model olarak görmesidir. (GZ)

3 Comments

  1. Anonim

    Çocukluğum İstanbul’da, Deniz’ler, Mahir’lerin çokça anıldığı ve ilgili acı olayların gündemi oluşturduğu günlerde geçti. Solda değilim. İdealist insanlara -siz, Doğu Perinçek, Yalçın Küçük gibi idealistler…- saygım var. Küçük, kişisel çıkarlarının peşinde koşan, konforunu bozmaya yanaşmayan çoğunluk insanın hamurundan değiller. Bana Necip Fazıl’ın;
    Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
    Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
    Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
    Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
    dörtlüğünü çağrıştırıyorlar. Mahir de kuşkusuz böyle idi. Ama sonuçta ortaokul çağındaki masum kız çocukları ağır basar/basmalıdır. Yazınızla ilgili fazla yorum yapacak durumda değilim. Anladığım -bence sizin de açıklıkla ortaya koyduğunuz gibi- Mahir, müthiş ve durduramayacağı enerjisini kullanmayı haklılaştıracak teorik bir çerçeve oluşturmaya bakmış. Tabir yerinde ise; istim arkadan gelmiş. Teori, temel değil çatı olmuş.

  2. Cevaplarsanız memnun olurum

    Şu soru epey zamandır kafamı kurcalıyor. Eğer kendinizi cevaplayabilecek kapasitede görüyorsanız, birkaç cümle yazarsanız memnun olurum.

    “20’li yaşlar”ının başında olan bir grup genç, ne kadar “düşünsel (teorik) tecrübe” edinmiş olabilir? [Bu soruyu salt “sol” cenahla sınırlı tutmuyorum.]

    İnsan vücudu çeşit çeşit, ama “20’li yaşlar”ında çoğu zaman dinç bir vücuttadır insan; cıva gibidir, atılgan olmaya, koşmaya, hızlı olmaya elverişli bir çağdır “20’li yaşlar”.

    Eğer hakikaten devrim için çabalamak gibi bir niyetiniz varsa, ciddi ciddi mücadeleye girme niyetindeyseniz; polis başta olmak üzere her türlü organize silahlı örgütün sizi kovalamasından kaçıp kurtulabilmeniz için “20’li yaşlar”ınızda atılgan, çevik olabilmek çok mühimdir. Eğer biryerlere saldırı yapmak niyetiniz varsa, gençliğin verdiği çeviklik size epey kazanım sağlar; her zaman başarılı olamayabilirsiniz, ama bir sonraki eylem plânınızı başarıya ulaştırabilirsiniz belki.

    Bu okuduklarınız; olayın “pratik” yönü ile ilgiliydi, yani insan vücudunun genç olmasının ona sağladığı avantajlar ile ilgiliydi.

    “Kızıldere katliamı” özelinde:

    “Nihat Yılmaz” 35 yaşındaydı,
    “Ertan Sarıhan” 30 yaşındaydı,
    “Mahir Çayan” 26 yaşındaydı,
    “Ahmet Atasoy” 26 yaşındaydı,
    “Hüdai Arıkan” 26 yaşındaydı,
    “Cihan Alptekin” 25 yaşındaydı,
    “Sinan Kâzım Özüdoğru” 24 yaşındaydı,
    “Ertuğrul Kürkçü” 24 yaşındaydı (hayatta kaldı),
    “Sabahattin Kurt” 23 yaşındaydı,
    “Ömer Ayna” 23 yaşındaydı,
    “Saffet Alp” 23 yaşındaydı.

    Birkaç isim daha yazayım:

    “Sinan Cemgil” 26 yaşında gitti.
    “Deniz Gezmiş” 25 yaşında gitti.
    “Yusuf Aslan” 25 yaşında gitti.
    “Ulaş Bardakçı” 25 yaşında gitti.
    “Hüseyin İnan” 24 yaşında gitti.
    “İbrahim Kaypakkaya” 23 yaşında gitti.
    “Taylan Özgür” 21 yaşında gitti.

    Şimdi olayın “teorik” veya bir başka ifadeyle “düşünsel” yönüne bakalım:

    Hem amansızca, soluksuzca (çoğu zaman “ölüm”le burun buruna gelerek!) hareket hâlinde olup; hem nitelikli, düşünsel metinler yazabilmek herkesin yapabileceği bir şey değil. Bu ikisini aynı anda yapabilmek; epey meziyet gerektirir.

    Açık konuşmak gerekirse; “Mahir Çayan” başta olmak üzere onun çağında olan gencecik insanların “düşünmeyi yoğun gerektiren birkaç metin yazma çabası”nı epey yetersiz buluyorum. Daha samimi bir şekilde ifade edeyim; öykündükleri “Marx”a biraz benzemek, öykündükleri “Lenin”e biraz benzemek, öykündükleri “Che”ye biraz benzemek dışında düşünsel anlamda nitelikli yazabildikleri neredeyse hiçbir şey yok. “Lenin” ile “Che”nin yazdıkları genellikle laf kalabalığıdır; biri “Rusya”da otorite kurarken vakit bulursa birşeyler yazmış, diğeri “Küba”da otorite kurarken vakit bulursa birşeyler yazmış, ikisinin yazdıkları da çoğunlukla onlara muhalif olanlara telaş içinde, alelacele argüman sıralamaktan ibaret. Yani hiçbiri; dört başı mamur, üzerinde uzun uzun tefekkür edilerek, analizi ve özkritiği (self-critically) sağlam yazılmış metinler değiller. Marx ise farklıdır, gerçekten üzerinde uzun yıllar düşünerek yazdığı metinler kıymetlidir; Marxist olmasanız bile, Marx’tan hiç hoşlanmasanız bile onun yazdığı metinlerin niteliğini sezersiniz.

    “Harun Karadeniz” diye birisi daha var, yazdığı metinler ehhhhh biraz nitelikli, ama bu genç insan gençliğin getirdiği atılganlığa kendini fazla kaptırmamış, sakin kalabilmiş, düşünmeye yoğunlaşabilmiş, ancak bu yolla birkaç nitelikli sayılabilecek metin yazabilmiştir. Pek matah değil yazdıkları, ama Mahir’inkilerle kıyaslandığında “Harun Karadeniz”in metinleri daha nitelikli gözüküyor. [“Harun Karadeniz”; 1975 yılında kanserden öldüğünde 33 yaşındaydı.]

    Size sormaya uğraştığım sorunun altyapısını böylelikle kurmuş oldum, ne sorduğumu anlayabileceğinizi tahmin ediyorum Gün bey.

    “Aristoteles”i ister beğenin ister beğenmeyin; “siyaset yapmak”la ilgili çok önemli bir tavsiye verir: “Mümkün olduğunca ‘hayat tecrübesi edinebilmiş’ insanlar siyasetle uğraşsın.” diye tavsiye ediyor Aristoteles. Kesin, net bir yaş aralığı vermiyor elbette.

    “Hayat tecrübesi” edinmek, genç yaşta olur mu? / olmaz mı?; bu soruyu kabul ediyor musunuz Gün bey?

    20’li yaşlarının başında sakin kalabilip, düşünmeye yoğunlaşabilecek kadar sabırlı olan genç insanların hepsi olmasa da çoğunun nitelikli metinler yazabileceğini düşünüyorum.

    Fakat;

    20’li yaşlarında, genç olmanın sağladığı atiklik ile, her tür vücut kuvveti ile, beden kuvveti ile “devrim” ve “devrim benzeri” faaliyetlerle uğraşmak; sakin kalabilmeye engel olabilir, düşünmeye yoğunlaşmaya engel olabilir, böylelikle nitelikli metinler yazılamaz diye düşünüyorum. Yazılan şeyler; sloganların birkaç paragrafla geçiştirildiği basit, pespaye birkaç haykırış olabilir ancak, sadece “özenti” olmakla kalır.

    Sizin görüşleriniz nedir Gün bey?

  3. Gün Zileli

    Yazdıklarınız büyük ölçüde doğru olmakla birlikte, bir “ageizm” tehlikesi de barındırıyor, adeta genç insanlara siyaset yasaklanmalı gibi… elbette böyle düşünmüyorsiunuzdur ama bu noktaya açık kapı bırakmamaya dikkat etmek gerekir. Ben olayı yaşa değil, ağırlıklı olarak o zamanki sosyal koşullara bağlıyorum. Trendlere, dalgalara, dönemin ruuhuna… Yoksa her 20 yaşındaki genç aynı şeyleri yapardı. Demek koşullar ve dönem buna yol vermiş.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2026 Gün Zileli

Theme by Anders NorenUp ↑