Site Logosu

Gün Zileli

Aşk ve Devrim

Arif Dirlik[1] / Çin Devriminde Anarşizm

Anarşizm üzerine Yazılar, Devrim ve Sosyalizm Sorunları, Gün Zileli

 

 

Arif Dirlik’in Anarchism in the Chinese Revolution (University of California

Press, 1991)kitabından özetleyerek çeviren Gün Zileli

 

 

Ortaya çıktığı 1905 yılından, bir hareket olarak ortadan kalktığı 1930 yılına kadar (1920’lerde giderek zayıflamasına ve 1920’lerin sonlarında ideolojik ve pratik hâkimiyeti komünistlere kaptırmasına rağmen) süren 25 yıllık dönemde, Çin anarşizmi, Çin radikal ve devrimci hareketinde ana akım oldu. 1919-1925 arasında, bazzıları kısa ömürlü de olsa, Çin’de doksan iki anarşist örgüt kuruldu ve faaliyet gösterdi. 1920-21 yıllarına kadar, Çin’de “Marxist sol”un varlığı söz konusu bile değildi. 1920’ye kadar Çin aydınları (Çen Tu-siyu gibi daha sonra Komünist Partisi’nin kurucusu olanları da dahil) komünizmden, anarko-komünizmi anlıyorlardı. 20. Yüzyılın başında, Çin’in modern dünyaya gözlerini açmasıyla birlikte ortaya çıkan, Sun Yat-sen‘in önderliğini yaptığı milliyetçi-cumhuriyetçi akım (aynı zamanda kendini sosyalist olarak tanımlıyordu) ise, 1920’lerin sonlarında, kurduğu ulusal devlet için bir tehdit olarak görmeye başlayıncaya kadar anarşist akımla arasını açmamaya, hatta onun Çin entelijensiyasını sürükleyen firtınasının ürünlerini kendi hesabına toplamaya çalişti.

 

 

Çin’de anarşizmin ortaya

çıkış koşulları

 

 

 Anarşizm, Çin’de, bir ulusal kriz döneminde ortaya çıktı. 1906-1907 yıllarında, Çin entellektüelleri, birbirini izleyen birkaç ay içinde, biri Paris’te, öbürü ise Tokyo’da olmak üzere, anarşizmin propagandasını yapmaya yönelik iki topluluk kurdular. (Dirlik, s.47)

Benzeri başka ülkelerde (örneğin Osmanlı İmparatorluğunda) ortaya çıkan modernist akımların içinde anarşizm bir varlık gösteremezken, nasıl olmuştur da, Çin’de, anarşizm, yirmi beş yıl boyunca entelijensiyanın beynini ve ruhunu kazanan ve ideolojik hegemonya kurabilen bir akım olarak ortaya çıkabilmiştir?

Büyük krizler, büyük idealler dönemini açar. Çin gibi devasa bir ülkenin krizi de, 20. yüzyılın başlarında, o oranda büyüktü. Dağılmakta ve parçalanmakta olan kadim Çin, çöken pederşahi monarşisiyle birlikte, modern dünyayla yüz yüze gelmişti. Artık dünya, bölgesel coğrafi algılamaların ötesine geçmiş ve modernizasyonun demir pençesiyle şekillenmeye başlamıştı. Çin’in eski pederşahi ve despotik monarşisi, modern dünyaya yanıt veremiyordu. Bu koşullarda, modernizasyonun ulusal sözcülerinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. İşte, “Çin’in Atatürk‘ü Sun Yat-sen” ve onun başlattığı milliyetçi-cumhuriyetçi akım bu koşullarda ortaya çıktı.

Ancak, milliyetçi-cumhuriyetçilerin, hem pederşahi-despotizmin, hem de modernizasyonun acısını etinde kemiğinde duyan Çin entelijensiyasını tatmin edecek ölçüde güçlü bir ideolojik hegemonyası ve batının ulus-devletlerini taklit edecek bir politik “devrim”in ötesinde, genç aydınların ruhunu tutuşturacak bir albenisi yoktu. Modern dünyanın baskısından kurtulmak için o dünyadaki “liberation” ideolojilerine büyük bir açlıkla yönelen Çin aydınları, yüzyıllardır acısı çekilen pederşahi-despotizmin bir benzerini, ama modern bir benzerini kurmanın ötesinde bir şey sunmayan cumhuriyetçi politik devrimle tatmin olacak gibi görünmüyorlardı. Onlar, politik devrimin ötesine gitmek, yani tam bir toplumsal kurtuluşa ulaşmak istiyorlardı. Yani toplumsal devrim! İşte bu ihtiyaca anarşizmin toplumsal devrim fikri yanıt verdi. Bu toplumsal devrim talebi öylesine tutmuş ve güç kazanmıştı ki, Sun Yat-sen‘in önderliğindeki Devrimci İttifak (Guomindang‘in önceli), programına, politik iktidarı elinde tutanlara ve ekonomik ayrıcalıklara karşı çoğunluğun çıkarlarını garanti altına alan toplumsal devrimi koymuştu. (Dirlik, s.58)

Anarşizm, 20. Yüzyılın başlarında, Çin radikal düşünce ve davranışı üzerinde önemli bir etki yapan Avrupa sosyalizmindeki alternatif radikal akımların başında geliyordu. 1906-7’ye kadar, belirgin bir anarşist toplumsal devrim programı ilan edilmemiş olmasına rağmen, Paris ve Tokyo’daki grupların kurulmasıyla birlikte,  diğer devrimcilerden ayırt etmek için, bazı devrimciler kendilerini açıkça anarşist ilan ettiler. 1903’den sonra filizlenmeye başlayan devrimci hareket, anarşizmde zaten, radikal kaygılarını ifade eden bir sözcük dağarcığı ve kendine benzer yanlar bulmuştu. Ancak ilk yıllarda anarşizme ilişkin önemli bir karışıklık söz konusuydu; Çinliler, anarşizmi doğrudan ana kaynaklarından değil, Avrupa kaynaklarını tartışan Japonlardan ya da anarşizmi, genellikle Rus nihilizmi ya da popülizmi ile karıştıran ve sosyalizm içinde “aşırı” bir akım (“aşırı devrimcilik”) olarak tanıtan genel sosyalizm tarihinin Japonca çevirilerinden öğrenmişlerdi. (Dirlik, s.63)

Ancak, Çin’deki anarşist kaynakların azlığına rağmen, anarşizmi Rus nihilizmine indirgemeyen yazılar da mevcuttu. Örneğin, anarşizmin Avrupa sosyalizmindeki köklerini araştıran Zhang Ji, bu kökleri, Fransız Devriminde buluyordu. Çin entellektüelleri de, anarşizmin salt despotizmin eleştirisinden ibaret olmayıp, devleti ve onun bütün kurumlarını ortadan kaldırmak anlamına geldiğinin bilincindeydiler. Keza Ma Xulun, anarşizmin anti-nasyonalist yönelimine işaret ediyordu. Bir sosyal dönüşüm felsefesi olarak geniş ölçüde tartışılan anarşizmin, “zenginle fakir, asille asil olmayan, yaşlıyla genç ve kadınla erkek” arasındaki eşitsizliğe son verme hedefi giderek belirginleşiyordu. Zhang Ji, anarşizmin, Avrupa’da, sermayeye karşı emeğin verdiği mücadelede önemli bir rol oynadığını vurguluyordu.

 

 

Modernizm ve anti-modernizm

arasında

 

 

Çin anarşizminin temelinde, iki farklı eğilimi temsil eden, Paris ve Tokyo gruplarının farklı yaklaşımları vardır. 1906’da, Paris’te, Yeni Dünya Topluluğu örgütlendi. Bu grubun üç yıl süren ve yüz sayı yayınlanan yayın organının adı Yeni Çağ‘dı. Bu grubun lideri durumunda olan Li Shizeng, ünlü Fransız anarşisti Elisée Reclus‘un yakın arkadaşıydı. Grubun diğer lideri ve Yeni Çağ‘in sorumlularından Wu Zhihui ise, 1900’lerin başlarında, Japonya ve Çin’de radikal yurtsever faaliyetlere katılmıştı.

Paris anarşistleri, Çin sosyalist düşüncesine, Batı devrimci düşüncesindeki su katılmamış bir radikal akımı tanıtan devrimci fütürist anarşizmi savunuyorlardı. Yeni Çağ, Kropotkin, Bakunin, Malatesta ve Reclus gibi Avrupa anarşistlerinden çeviriler yayınlıyordu.

Tokyo’daki anarşistler ise, Yeni Çağ‘la aynı zamanda çıkmaya başlayan iki yayın organı kurdular: Doğal Adalet ve Denge. Tokyo anarşistlerinin başında, öğretim üyesi Liu Shipei ve Tokyo anarşistlerinin içinde daha radikal bir eğilimi temsil eden, karısı He Zhen bulunuyordu. Yeni Çağ‘ın entellektüalizmine karşılık, bu iki yayın organı, Çin alt sınıflarının ve kadınların sorunlarına daha büyük önem veriyordu. Anti-modernist eğilimi temsil eden ve kırsal toplumun değerlerine sahip çıkan Tokyo anarşistleri, ulusal modern devletin, kadim devletten daha baskıcı olduğunu ileri sürerken, Paris anarşistleri daha ilerlemeci ve modernist bir çizginin temsilcisi olarak ortaya çıkıyorlardı. Onlara göre esas olan, durmaksızın gelişme ve evrimdi. Devrim, ilerlemenin önündeki engelleri ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildi. Yeni Çağ, en büyük ağırlığı Kropotkin’in görüşlerine verirken, Tokya anarşistleri Tolstoy’u ön plana çıkarıyorlardı.

Doğal Adalet‘in yayını bir yıl sürdü. Liu, Çin’e döndükten sonra monarşinin ajanlığını yapmaya başladı ve 1911’den sonra, Çin’in önde gelen muhafazakârlarından biri oldu. Doğal Adalet, Yeni Çağ kadar uzun süreli bir etki yaratamasa da, döneminde, Japonya’daki Çinli öğrenciler üzerinde çok etkili oldu. Ayrıca Liu’nun anti-modernist anarşizmi, Çin toplumunun çok önemli sorunlarına ilişkin getirdiği yanıtlarla, daha sonraki yıllarda Çin radikal düşüncesinde etkisini sürdürdü.

Bir bütün olarak anarşistleri, Devrimci İttifak‘tan (Sun Yat-sen‘in Milliyetçi Cumhuriyetçileri) ayırt eden en önemli nokta, toplumsal devrim hedefi ve buna ilişkin yöntem sorunuydu. Devrimci İttifak, sosyalizmi ve “toplumsal devrimi”, toplumu uyumlu ve istikrarlı hale getirmenin bir aracı olarak görüyordu. Oysa anarşistlerin toplumsal devrimden anladığı, toplumu “istikrara” kavuşturmak değil, otoriteyi ortadan kaldırmak ve yerine toplumun kendi kendisini yönetmesini sağlamak, yasayı ortadan kaldırmak ve özgürlüğü kurmak, her türlü sınıf ayrılığını ortadan kaldırmak ve eşitliği kurmak, özel mülkiyeti ve sermayeyi kaldırmak ve komünizmi kurmaktı.

Anarşistlere göre, toplumsal devrim, politik devrimden, yalnızca temelden farklı hedefleri dolayısıyla değil, ayrıca araçları dolayısıyla da farklıydı. Politik devrim, azınlığın devrimiydi, toplumsal devrim ise çoğunluğun, sıradan halkın devrimi. Ve bu hedefe varmak için devrimin özel yöntemler geliştirmesi gerekiyordu: Propaganda, kitle örgütleri, kitle ayaklanmaları, halk direnişleri (vergilere ve askere almaya karşı muhalefet, grevler ve boykotlar) ve suikastlar (eylem yoluyla propaganda).

Açık bir moral ve sosyal duyarlılıktan yoksun olan şiddetin kör bir terörizme dönüşüp yozlaşacağını düşünen anarşistler, eğitimsiz bir devrimin bilinçsiz bir ayaklanmadan öteye gidemeyeceğini savunuyorlardı. Şiddet, yıkımı gerçekleştirebilirdi ama kurmak eğitimi gerektirirdi. Anarşistlere göre eğitim, devrimin basit bir aleti değil, devrimin ta kendisiydi. “Anarşist devrim… eğitimden başka bir şey” değildi. Militarizmi, düzene uymayı, dini, otoriteye boyun eğmeyi öğreten devlet destekli eğitimin tersine, anarşist eğitim, gerçeği, toplum için çalışmayı, özgürlüğü, eşitliği ve özyönetim yeteneğinin geliştirilmesini öğretecekti. Devrim ve eğitim bir madalyonun iki yüzüydü. Ve ahlâk da, öğrenmekten başka bir şey değildi. Eğitim, insan psikolojisini değiştirecek, davranış ve ahlâktaki değişmeye de yol gösterecekti. Bu anlamda sosyal devrim, aynı zamanda bir kültürel devrimdi.

Ancak, anarşistlerin, cumhuriyetçilerle aralarındaki bu genel ayrılığa rağmen, Paris anarşistleri, cumhuriyetçi devrimi desteklemek konusunda nispeten daha gönüllüydüler. Li Shizeng ve Chu Minyi, “politik devrim başlangıç noktasıdır, toplumsal devrim ise nihai hedef” diyorlardı. Paris anarşistleri, cumhuriyetçi devrimin desteklenmesi gerektiğine inanıyorlardı, çünkü bu, toplumu, sosyalizme bir adım daha yaklaştıracaktı. Cumhuriyetçileri desteklemelerinde, kendi milliyetçilikleri de önemli bir rol oynamış olmakla birlikte, Fransa’da cumhuriyetçileri destekleyen entellektüel kılavuzları Reclus’tan da etkilendikleri tahmin edilebilir. Paris anarşistleri, devlete tarihi bir olgu olarak bakıyor ve monarşiye göre ileri bir adım olan cumhuriyetin, iktidarı, en azından bazı halk kesimleriyle paylaşacağına inanıyorlardı. Bu görüşte bazı bulanıklıklar olduğu açıktır. Chu Minyi’nin gözlemlediği gibi, cumhuriyet hükümeti, vatandaşlarda iktidarı paylaştıkları illüzyonunu yaratarak, despotizmdeki aileye bağlılığı, devlete bağlılığa aktaracaktı ve bu da vatandaşların devleti savunmakta daha istekli olmalarına yol açacaktı. Böylece cumhuriyet hükümetinin kurulması, anarşistlerin devleti yıkma görevini daha zor hale getirecekti. Cumhuriyeti desteklemeye yönelik görüşleri, göreceğimiz gibi, daha sonradan anarşist kimliklerini saklamadan Guomintang‘a üye olan Paris anarşistlerinin önde gelenlerinin Guomintang işbirlikçileri haline dönüşmesine yol açmıştır.

Modernist anarşizmin temsilcisi Paris anarşistleri, Çin toplumunda otoritenin temel iki dayanağı olan Konfüçyüsçülüğü ve aile ideolojisini de hedef aldılar. Paris anarşistleri, Konfüçyüsçü öğretiyi, kadınları ve gençleri baskı altına alan Çin toplumundaki önyargıların ve iktidarın kaynağı olarak görüyorlardı. Onlar, önyargıların ve batıl inançların, otoritenin temeli olduğuna ve bunları yıkmanın otoritenin kendisini yıkmaktan daha zor olduğuna inanıyorlardı.

Konfüçyüsçülüğe saldırıları, yüzyıllarca Çin sosyal düşüncesinin temel taşı olan akrabalık ya da sahte akrabalık ilişkilerine saldırıyla el ele gidiyordu. Onlara göre aile, toplumdaki bencilliğin ana kaynağıydı. İnsanlar toplumda doğdukları halde, aile onları toplumdan kopartıp kendi özel alanı içine hapsediyordu. Evlilik ve aile de sınıflı toplumun temeliydi. Anarşistler bütün bu yanlış inanışları ve önyargıları ortadan kaldırmak için bir “düşünce devrimi”nin yanı sıra, bireyi aileden bağımsız hale getirecek bir ekonomik devrimi de savunuyorlardı.

Tokyo anarşistleri, temel noktalarda Paris anarşistleriyle hemfikirdiler. Toplumsal devrim, onun moral temeli, evrensel hedefler ve anarşizmi başarmada eğitimin önemi gibi noktalarda onlar da benzer şeyleri düşünüyorlardı. Ancak Paris anarşistlerinin aşağılayarak baktıkları yerli kaynaklar, Doğal Adalet‘in sayfalarında önemli yer tutuyordu. Tokyo anarşistleri, yerli ideolojik kaynaklarla anarşizm arasında bağlantı kuruyorlardı.

Tokyo anarşistleri, premodern Çin ideolojisinin, sınıflar ve cinsler arasındaki hiyerarşiye göz yumduğu görüşünü reddediyorlardı. Tersine, onlara göre, premodern Çin ideolojisi, anarşist toplumsal ideallere, başka herhangi bir yerdeki benzerlerinden daha yakın düşüyordu. Liu’ya göre, Çin politik sistemi, despotik görünmekle birlikte, halkın yaşamından çok uzakta olduğundan kitlelere görece bir özgürlük de sağlamış oluyordu. Ayrıca, ona göre, başta gelen Çin ideolojileri olan Konfüçyüsçülük ve Taoizm, laisssez-faire hükümeti, hükümetin topluma müdahalesini kısıtlayan bir etki yapıyorlardı. Bu yüzden, sonuç olarak, Çin, anarşizme, diğer toplumlardan daha yakındı.

Liu, Batı anarşistleri içinde, yerli kaynakların önemini ilk farkeden Tolstoy’a daha büyük bir vurgu yapıyordu. Tolstoy gibi o da, kır yaşamını ve el emeğini idealize ediyor ve ekonominin ticarileştirilmesine karşı çıkıyordu. Hıristiyan çağının başlamasıyla birlikte para ekonomisinin ortaya çıkması Çin toplumunun yozlaşmasının da başlangıcıydı. Para ekonomisi, despotizmin güçlenmesine yol açmıştı. Para ekonomisi çoğunluğu fakirleştirmiş, hükümetin toprakları denetimi altına almasını getirmişti. Liu, Devrimci İttifak‘ın “toprakların eşitlenmesi” politikasının devlet despotizmini artıracağından emindi. Ticari ekonomiye duyduğu kuşku, Çin’de son zamanlarda meydana gelen değişikliklere düşmanca bakmasına yol açıyordu. Batının baskısıyla kırsal ekonominin ticarileştirilmesinin, yıkımı getireceğini ve köylülüğü krize sürükleyeceğini vurguluyordu. Son zamanlardaki ekonomik değişikliklerin yol açtığı şehirleşmeye karşı olan hoşnutsuzluğunu da açıkça ifade ediyordu. Hırsızlığın yaygınlaştığı ve kadınların fahişeliğe sürüklendiği, Çin modern ekonomisini sembolize eden Şanghay, insanlığın yozlaşmasının açık göstergesiydi. Cumhuriyet hükümetini ilerleme olarak gören Yeni Çağ anarşistlerinin tersine, Liu, bu gelişmeyi, anarşizmden uzaklaşma olarak değerlendiriyordu. Eski eğitim sistemi, zengini kayıran yeni sistemden üstündü. Önerilen parlamenter sistem, seçkinlerin iktidarını getiriyor ve eşitsizliği körüklüyordu. Sermayenin iktidarının artması, halkı yoksullaştırırken zenginin hâkimiyetini pekiştiriyordu. Gelişme, toplumdaki eşitsizliği artırıyordu.

Tokyo anarşistleri, Çin halkının kötü durumuna Paris anarşistlerinden daha büyük bir vurgu yapıyorlardı. Entellektüalizmin büyük ağırlık taşıdığı Yeni Çağ‘da, o yıllarda Fransa’da önemli bir sendikalist hareket gelişmesine rağmen, emeğin sorunlarına ilişkin sadece birkaç makale yer almıştı. Doğal Adalet ise tersine, Çin’deki köylülerin ve kadınların durumuna büyük önem veriyordu. Tokyo anarşistleri, modern bilime ve teknolojiye karşı çıkmayıp, yalnızca modernizasyonunun yarattığı kurumlaşmaya muhalefet ediyorlardı. Aynı gerekçeyle, en büyük muhalefeti, Çin ve benzeri ülkeleri baskısı altına alan emperyalizme karşı gösteriyorlardı.

 

 

Cumhuriyet Çin’inde

Anarşistlerle sosyalistler karşı karşıya

 

 

Yurtdışında çıkan anarşist yayınlar, 1911’den önce Çin entellektüelleri arasında gözle görülür bir hareket yaratmıştı, ancak 1911 cumhuriyet devriminden sonraki görece özgürlük ortamında anarşizm, Çin toprağında fiili bir hareket olarak faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Bundan sonraki on yıl içinde anarşizm, entellektüel radikal hareketin ayrılmaz bir parçası haline geldi ve 1919’daki 4 Mayıs Hareketiyle birlikte çiçek açan radikal kültürü besleyen başlıca kaynak oldu.

Paris anarşistleri, ilk Cumhuriyet yıllarında anarşizmin yayılmasında önemli rol oynadılar. Cumhuriyet devriminden kısa süre sonra ülkeye dönerek çeşitli örgütler oluşturdular. Ancak bu dönemde meydana gelen daha önemli bir gelişme, anarşist harekette uzun süre etkili olacak olan Guangzhou anarşizminin ortaya çıkmasıydı. Sonuçta radikal olmalarına rağmen Paris anarşistleri, Çin’deki ve Fransa’daki hükümet otoriteleriyle işbirliğine yönelen ılımlı bir eğilimi temsil ediyorlardı. Öte yandan Liu Sifu (Shifu, 1884-1915)’nun karizmatik önderliğindeki Guangzhou anarşistleri, anarşist faaliyette yeni ve önemli gelişmelerin sorumluluğunu üstlenen ve bizzat kendilerinin de yer aldığı, 1920’lerin Çin radikalizminin habercisi olan radikal bir anarşizmi oluşturdular. (Dirlik, s.117)

Bu gelişmelerden en önemlisi, anarşistlerin öncülüğünde, 1910’un sonlarına doğru, entellektüellerle işçiler arasında kurulan ittifaktı. Gerek Paris, gerekse Tokyo anarşistlerinin, entellektüellerin, emekçilerin önemini kavramasında ve onlarla bağ kurmasında önemli payı vardı. Fakat bu konuda, eskilere uzanan farklılıklar da söz konusuydu. Paris anarşistleri bütün dikkatlerini eğitime ve anarşizmin soyut sosyal felsefi tartişmalarına yöneltmişlerdi. Belki de pratikten uzak soyut felsefeye olan eğilimleri, onların 1920’li yıllarda Guomintang’ın sağ kanadıyla işbirliğine girmelerine yol açan esas nedendir. Öte yandan Guangzhou anarşistleri, kültürel ve eğitsel sorunlara olan ilgilerini bir yana atmamakla birlikte, emekçi hareketine daha büyük önem vermiş ve devrimci saflıklarını korumuşlardı. Ayrıca onlar, bu dönemde yürüttükleri bazı önemli tartışmalar yoluyla, anarşizmle diğer sosyalizmler arasındaki kimlik ve çizgi farklılığının netleşmesinde belirleyici rol oynamışlardır.

1912 yılında, Paris anarşistleri, faaliyetlerini ülkeye taşıdılar. Bir kaç yıl içinde, eğitsel ve moral temelde, Ahlak Derneği adlı bir örgüt kurdular. Bu örgütün gayri-resmi liderleri arasında, Li Shizeng, Wu Zhihui ve Zhang Ji’nin yanı sıra, Devrimci İttifak‘in (daha sonra Guomintang) lideri Wang Jingwei de bulunuyordu. Bu dernek, üyelerine, fahişelerle ilişki kurmayı, kumar oynamayı, odalık kullanmayı, memurluğu, bir meclis üyesi olmayı, sigara ve içki içmeyi ve et yemeyi yasaklıyordu. Gerçi bu yasaklara rağmen, derneğin kurucularından Zhang Ji, kısa süre sonra parlamento üyesi olmuş ve bu yüzden Guangzhou anarşistlerinin lideri Shifu tarafindan eleştirilmişti.

Guangzhou anarşistleri, 1912’den sonra, Shifu’nun ve “devrimci rahip” Taixu tarafindan liderlik edilen “pür” sosyalistlerin çevresinde toplandılar. “Pür” sosyalistler de, Cumhuriyetin ilk yıllarında anarşizmin yayılmasında ve 4 Mayıs dönemindeki anarşist faaliyetlerde önemli rol oynamışlardır. Önceleri, eklektik ve devletçi sosyalist Jiang Kanghu‘nun (1883-1945) liderliğinde, 1911 sonunda kurulan Çin Sosyalist Partisi‘nde yer alan “pür” sosyalistler, 1912 yılında bu partiden ayrılarak Sosyal Parti‘yi kurdular. Bu ayrılışın nedeni, ÇSP’nin devlet sosyalizmini savunmasıydı. Sosyal Parti, kendini ÇSP’den şu belirlemeyle ayırıyordu: “Sosyalistler ulusal sınırları tanımazken, Çin Sosyalist Partisi tanımaktadır, sosyalistler devlete karşıyken, Çin Sosyalist Partisi ona taraftardır.” (Dirlik, s.123) Sosyal Parti‘nin bütün ayrımları ortadan kaldırmaya yönelik bir program benimsemesinde, başta rahip Taixu olmak üzere, Budist unsurların önemli rolü olduğu belirtilmelidir.

 

Guangzhou anarşistlerinin lideri Shifu, Çin anarşistlerinin içinde en tipik olanıdır. 1915 yılında, genç yaşta ölmesine rağmen, düşünceleri, 1920’li yıllarda Shifuizm olarak yaygınlık kazanmıştır. Anarşizmin gerçekleşmesi için üç bin yıl geçmesi gerektiğini ileri süren Wu Zhihui, “bütün Çin anarşistleri Shifu gibi olsaydı, bu süre beş yüz yıla inerdi” demiştir. 1884 yılında doğan Shifu, 1904-1906 yıllarında radikalize oldu. Yeni kurulan Devrimci İttifak‘a katılan Shifu, suikast faaliyetlerine karıştı. Dinamitin elinde patlaması sonucu bir elini kaybeden Shifu, bu olaydan sonra iki yıl hapiste kaldı. Tahliye olduktan sonra, 1911 devriminde önemli rol oynayan Çin Suikast Müfrezesi’ne katıldı. Bu arada, Paris ve Tokyo kaynaklı anarşist ve sosyalist yayınları okumaya başladı ve bir yandan da Budizmle ilgilendi. 1912 yılında Şanghay ve Yangzi bölgesine giderek, Çin’in yeni güçlü adamlarından Yuan Shikai‘ye suikast olanaklarını araştırdı. Bu sırada artık bir anarşist olmuştu.

Guangzhou’ya döndükten sonra, anarşizmin propagandasını yapma hedefiyle, taraftarlarıyla birlikte Şafak derneği‘ni kurdu. 1913 yılında dernek, Halkın Sesi adlı yayın organını çıkarmaya başladı. Şafak derneği başlangıçta, Shifu‘nun aile üyelerinden (dört kız kardeş ve iki erkek kardeş) oluşuyordu. Topluluk büyük bir komün evinde yaşıyordu. Burada yardımlaşmacı ve demokratik de olsa, Shifu’nun ataerkil bir liderliği olduğu anlaşılmaktadır. Bir anarşist faaliyet merkezi olarak çalışan Shifu’nun grubu, iki yıl içinde çok sayıda genç anarşisti çevresinde toplamayı başardı.

Grubun üç alanda yürüttüğü faaliyet, Çin’de anarşizmin yayılmasında özel bir rol oynadı. Başta yayın faaliyeti geliyordu. Halkın Sesi, 1913’den 1922’ye kadar devam ederek ((Shifu’nun ölümünden sonra düzensiz çıksa da) Çin’deki en uzun ömürlü anarşist yayın oldu. Bu yayın faaliyetleri sayesinde, 4 Mayıs hareketi sırasında, anarşist literatür, diğer Avrupa kaynaklı radikal akımların yayınlarına göre büyük ağırlık kazanmıştı. Ayrıca Shifu’nun kendi yazıları, takipçileri tarafından geniş ölçüde dağıtılarak bütün bir kuşağın anarşizm anlayışının şekillenmesine büyük katkıda bulundu.

İkinci faaliyet alanı Esperanto dilinin öğretilmesiydi. Guangzhou’da Shifu’nun yönettiği okulda, Esperanto dili öğretildi ve bu dil, daha sonraki yıllarda Çin’in diğer bölgelerine de yayıldı.

Diğer bir faaliyet alanı ise, emek hareketinin örgütlenmesiydi. Bu faaliyetin sonucunda, Çin’de, modern anlamda ilk işçi sendikaları örgütlendi. Shifu anarşizminin işçi hareketindeki liderliği, komünistler karşısında güç kaybettiği 1920’lerin ortalarına kadar devam etti. Shifu grubunun üyeleri (özellikle erkek kardeşi Liu Shixin), 1920’lerin başlarına kadar Guangzhou’da yaklaşık kırk işçi sendikası örgütlediler. Bu sendikalar yalnızca sanayi işçileri arasından değil, duvar ustaları, ayakkabı yapımcıları, berberler ve lokanta işçileri arasından da üyelere sahipti.

1913 yılının sonlarında politik baskının yeniden canlanması üzerine, Shifu’nun grubu, Guangzhou’yu terkederek, önce Macao’ya, 1914 yılında da Şanghay’a göç etti. 1915 Mart’ında veremden ölmeden kısa süre önce Shifu, Şanghay’da Anarko-Komünist Yoldaşlar Topluluğu’nu kurdu. Kardeşi Liu Shixin, Guangzhou’da, bu topluluğun aynı adla bir benzerini örgütledi. Bu topluluklar, 4 Mayıs Hareketi sırasında anarşist örgütlenmenin temelini oluşturdular.

Shifu bir anarşist-komünistti. Onun anarşist fikirleri, Yeni Çağ anarşistlerinden bazı farklılıklar gösteriyordu. O da Çin’de bir toplumsal devrim çağrısında bulunuyordu. Kendinden önceki anarşistler gibi o da sosyal ve politik arasında kesin bir ayrım yapıyordu. Ona göre, politika, topluma dışardan dayatılmıştı. Bu yüzden her türlü politik çalışmaya karşıydı. Yeni Çağ anarşistleri de politik çalışmaya karşıydılar ve gerçek devrimci eylemin sosyal eylem olmasında ısrar ediyorlardı. Ancak Shifu, Yeni Çağ‘cıların tersine, her türlü uzlaşmaya da karşıydı. Zhang Ji’ye yönelttiği eleştiriler, onu, Çin anarşizminin eskilerinden biri olan Wu Zhiui ile karşı karşıya getirmişti. Cumhuriyetin ilk yıllarında politik eyleme muhalefet eden ve sosyal devrimi savunan Shifu, “politik devrim kahramanların, azizliğin devrimidir, sosyal devrim ise sıradan halkın, geniş kitlelerin devrimidir” diyordu. (Dirlik, s.129)

Yeni Çağ anarşistleri gibi o da, Çin geleneksel ideoloji ve kurumlarında, bencillik ve yozlaşmadan başka bir şey görmüyordu. Anarşizmle, Taoizm gibi geleneksel ideolojiler arasında ortaklıklar bulmaya şiddetle karşı çıkıyordu.

 

Shifu’nun ideolojik pürizmi, kaçınılmaz olarak, sosyalist ideallerdeki herhangi bir çarpıtmaya hoşgörü göstermeyi önlüyordu. Nitekim, 1914 yılında, Halkın Sesi‘nde, diğer sosyalistlere karşı bir ideolojik saldırı başlattı. Bu saldırı esas olarak, Çin Sosyalist Partisi lideri Jiang Kangfu’yu hedef almakla birlikte, Sun Yat-sen ve ÇSP‘den bölünen “pür” sosyalist Sosyal Parti de eleştirilerden kendilerine düşen payı alıyordu.

Shifu, tartışmaya, Sun Yat-sen ve Jiang’ın gerçekten sosyalist olup olmadıkları sorusuyla giriyordu. Ona göre Sun, sosyalist değil, bir tek-vergiciydi. Sun ve Jiang, sosyalizmin vazgeçilmez şartı olan özel mülkiyetin kaldırılmasına karşıydılar. Her ikisi de devlet “sosyalizmi”nin savunucusuydu. Sosyalizm ile kapitalizmi net bir şekilde ayıran görüşlere sahip değillerdi. Yalnızca anarşistler mülkiyetin doğrudan halkın kendisi tarafindan kontrol edildiği komünizmin savunucusuydu. Keza “pür” sosyalistler de, bütün anarşist eğilimlerine rağmen milliyetçi yönelimlerden arınamamışlardı. Eğer gerçek anarşist olsalardı, kendilerini sosyalist değil, anarşist olarak nitelerlerdi. Sosyalizm ve anarşizm başından itibaren iki farklı akımı temsil ediyordu. Marx da, Saint-Simon’un kolektivist görüşlerinden hareket eden bir devlet sosyalistiydi. Anarşizm, sosyalizmi de içerirken, devleti savunan sosyalizm anarşizmi içermiyordu. Sun ve Jiang, sosyalizmdeki farklı akımları ayırt edemedikleri gibi, sosyalizmle kapitalizmi de ayırt edemiyorlardı. Onlar sadece tekelci kapitalizme karşıydılar.

 

 

4 Mayıs Hareketinde Anarşizm

 

 

4 Mayıs 1919 günü öğleden sonra, Pekin Üniversitesinden üç bin öğrenci, Versay Bariş Konferansi’nın, Shandong sorununda, Japonya’dan yana karar almasını protesto etmek üzere Tienanmen Meydanında toplandı. Öğrenciler, Dışişleri temsilciliğine yürüdüler. Ancak burasının polis tarafindan kordon altına alındığını görünce, Japon taraftarı bir dışişleri görevlisi olan Cao Rulin‘in evine yöneldiler. Evi kordon altında tutan polisin karşısında bir an duraklayan öğrenciler tahta kapılara yüklendiler. Pekin Kolejinden, Hunanlıbir öğrenci olan Kuang Husheng, polis engelini aşıp kalın tahta kapıları kırarak içeri girdi ve diğer öğrencilere kapıları açtı. Kuang bir anarşistti.

Bu olay, Çin tarihinde yeni bir dönemi açan 4 Mayıs Hareketinin başlangıcıdır ve Kuang’ın eylemi, sanki 4 Mayıs döneminin Çin entellektüelleri üzerindeki anarşist etkiyi sembolize etmektedir. Ancak, 4 Mayıs hareketi aynı zamanda anarşizmi Çin radikal düşüncesinde giderek marjinalize edecek partiyotizm dalgasının yükselişinin de habercisiydi. Fakat bu gelişme yıllar alacaktı ve 4 Mayıs hareketinden hemen sonra anarşizm, Çin radikal düşüncesinde zirve noktasına tırmandı. 4 Mayıs hareketi, radikal tahayyülü alevlendirdi ve bütün bir kuşağın ütopik umutlarını canlandırdı. Bu gelişme, anarşizmi devrimci söylemin merkezi yaptı.

İroniktir ki, başlangıçta bu gelişmeye, 1917 Rus Ekim devriminin de katkısı oldu. Anarşizmin ideolojik hâkimiyeti ve aynı zamanda anarşistlerin Ekim devrimini anarko-komünist bir devrim olarak algılamaları ve böyle tanıtmaları sonucunda, Ekim devriminin prestiji anarşistlerin artan prestijine katkıda bulundu. Öte yandan bunda, reaksiyoner güçlerin, anarşizmle Rusya’daki komünizmi birbirine karıştırmalarının da payı oldu. Resmî görevliler ve gizli polis, Rus devrimini “anarşist” diye nitelemekle kalmıyor, özellikle 1911 Cumhuriyet devriminden önce, Devrimci İttifak taraftarları da dahil olmak üzere bütün radikalleri “anarşist” olarak adlandırıyordu. 1920’lerin başlarında anarşistlerin popülaritesi o kadar büyüktü ki, 1922 yılında Sovyet hükümeti, kendi davalarına kazanmak umuduyla, Çinli anarşistleri Sovyetler Birliği’ne davet etmişti.

Bütün abartmalar bir yana, Çin anarşistlerinin bu yıllardaki gerçek gücü ve yaygınlığı küçümsenecek gibi değildir. 4 Mayıs Hareketinden sonraki yıllarda Pekin, Şanghay, Nanjing, Tianjin, Guangzhou, Fujian’da Zhangzhou, Hankou, Chengdu ve Changsha’da anarşist topluluklar faaliyet gösteriyordu. Ülke dışında, Fransa, Singapur, Filipinler, San Francisco ve Vancouver’de de Çin anarşistleri örgütlenmişlerdi. Bu topluluklar ve örgütler, kendi yayın organlarını çıkarıyor, kitle hareketlerini teşvik ediyorlardı. 1922 ve 1923 yıllarında, yurt içinde ve dışında yetmişden fazla anarşist yayın organı vardı. Gerçi bunların önemli bir kısmı kısa ömürlüydü ve yayınlandıkları mahallin dışına çıkamamışlardı ama bu rakam yine de anarşizmin bu dönemde kazandığı popülaritenin göstergesidir. Anarşizm, merkezden periferiye doğru yayılıyordu.

 

Çin devrimci hareketinin 1915’de geliştirdiği Yeni Kültür Hareketi, 1919’daki 4 Mayıs hareketiyle karışarak “yeni kültür” mesajını küçük entellektüel grupların ötesine taşıdı. Tarihsel kabule göre, bu hareket, önde gelen entellüktüellerden Çen Du-siyu‘nun (Pekin Üniversitesinde dekanlık yapmış ve Komünist Partisi’nin ilk sekreteri olmuştur) insiyatifiyle başlatılmıştır. Çen, 1915 yılı sonlarında Yeni Gençlik dergisini kurmuş ve Çin için yeni bir kültürün savunuculuğunu yapmaya başlamıştır. Bundan sonraki birkaç yıl içinde Çen, Çin’in önde gelen entellektüellerinin çoğunu çevresinde toplamıştır. Bu kültürel hareketin tutmasında, Çin aydınlarının, 1911 cumhuriyet devriminden sonraki hayal kırıklıklarının ve politik yöntemlere duydukları güvensizliğin önemli rolü olduğunu da belirtmek gerekir. Ayrıca, bu hareketin salt entellektüellerden oluşan bir hareket olmayıp, geniş kitleleri de etkilediğini saptamak yanlış olmayacaktır.

Hareketin liderleri, Çin’de yeni bir kültürün ve yeni bir kuşağın yaratılmasında en temel unsurlar olarak, bilimsel düşünce ve demokrasi alışkanlığının yer etmesini görüyorlardı. (Dirlik, s.158) Bu, modernizmin “aydınlanma”sına karşı, geriliği ve ön yargıları temsil eden hegemonik yerli kültürün, Konfüçyüsçülüğün toptan reddini ve modern Avrupa-Amerikan kültürünün benimsenmesini gerektiriyordu. Yeni Kültür Hareketinin taraftarları bunu Çin “Rönesansı” olarak görüyorlardı.

Liberal tarihçiler bu hareketi liberalizm olarak adlandırırlar. Komünist tarihçiler de, Çin’de zorunlu bir aşama olan burjuva demokratik devriminin bir parçası olarak takdim ederler. Oysa, Yeni Kültür Hareketini tek bir ideolojiyle açıklamak mümkün değildir. Bu hareket, bilinci dönüştürmek isteyen farklı ideallerden oluşan heterojen bir harekettir. Bu ideallerden biri de anarşizmdir.

Anarşizmin 4 Mayıs hareketi döneminde serpilmesi, bir Aydınlanma hareketi olan 4 Mayıs Hareketinin yönelimleriyle çelişmediğini gösterir. Anarşizmin, 18. yüzyıl Aydınlanma Hareketinde derin kökleri vardır. Kropotkin’in, Aydınlanmanın ideallerinden vazgeçen liberallere karşı, onun vaatlerine sahip çıktığı söylenebilir. Ancak anarşizmin, 4 Mayıs hareketi içindeki etkisi bundan çok, 1911 devriminden sonra yaygınlaşan devrimci harekete ve Çin radikallerine, Çin’in çözülmeyen sorunlarına somut çözümler sunmasından ileri gelir. Bir Çinli tarihçinin belirttiği gibi, son derece sabırsız olan Çinli aydınlara, bilimsel sosyalizmin boş ve ulaşılmaz ütopyalarından çok, var olan geleneklere meydan okuyan anarşizm hitap etmiştir.

Anarşistler, sürekli olarak, geleneğe, dine ve batıl inançlara karşı “bilim”in savunuculuğunu yaptılar. Konfüçyüsçülüğü alaşağı etme yönünde ilk çağrı yapan onlardı. Bireysel özgürlük, özellikle kadın özgürlüğü konusundaki ısrarları, kaçınılmaz olarak onları aile ve Konfüçyüsçü değerleri redde götürmüştü. Onların, kültürel devrim yönündeki çabaları, bunu, kısmen bireyi ve toplumu dönüştürmenin anahtarı olarak görmelerinden, kısmen de özgürlüğün baş düşmanı olan politikayı defedecek toplumsal devrimin yolunu açacağını düşünmelerinden ileri gelmiştir.

 

Yeni Kültürel Harekette Paris anarşistlerinin katkısı daha belirgindir. Bunun nedeni, elbette, Paris anarşistlerinin eğitimi birinci planda tutmuş olmalarıdır. Paris anarşistleri, 1911’den sonra başlattıkları iş-eğitim programı çerçevesinde anarşist fikirlerin propagandasını yapan eğitim grupları kurdular. 1912 yılında, Sadelik Öğretimi Topluluğu‘nu oluşturdular. Onlara göre sadelik, yeni bir ahlâkın inşasında çok önemli bir noktaydı. Bu topluluk, Fransa’ya çok sayıda öğrenci gönderdi. Ancak I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla bu faaliyet duraladı. 1914’de, başlıca amacı Fransa’daki Çin işçilerini eğitmek olan, Dikkatli çalışmayı ve Sadeliği öğrenme Topluluğu kuruldu. Savaş sırasında Çinli işçilerin Fransa’ya gönderilmesinde anarşistler çok önemli rol oynadılar. 1916’da, Fransız işadamları ve akademi liderleriyle işbirliği yaparak Çin-Fransız Eğitim Birliği’ni oluşturdular. Birliğin esas faaliyeti Çinli işçileri Fransa’ya göndermekti. Dikkatli çalişmayı ve Sadeliği öğrenme Topluluğu savaştan sonra yeniden öğrencilere ağırlık vermeye başladı. Öğrencilere Fransa’da iş bulmak ve öğrenimlerini finanse etmekte yardımcı oldu. 1919’da, Çin’de, öğrencileri Fransa’ya hazırlayan yaklaşık on okul vardı. 1920’de, bu program çerçevesinde, Fransa’da binden çok öğrenci öğrenim görüyordu. Elbette, anarşistlerin himayesinde Fransa’ya giden bütün öğrenciler anarşist olmadılar. Bunların arasından, patriyotik Çin Gençlik Partisi‘nin ve kurulacak olan Komünist Partisi‘nin birçok lideri çıktı.

Bu dönemde Shifu’nun anarşistleri de daha az göre çarpan ama eşit önemde çalışmalar yürüttüler. İşçi kitleleri içindeki sendikal faaliyetlerinden ve Esperanto eğitiminden yukarda söz etmiştik. Bazı Guangzhou anarşistleri, 1918 yılında, anarşizme sempati besleyen bir militarist şef olan Chen Jiongming‘in himayesinde, Fujian’da propaganda faaliyetleri sürdürdüler. Onun liderliğinde, Zhangzhou, anarşistlerin özgürce faaliyet gösterdikleri “örnek” bir kent olmuştu. Bu dönemde, gerek Paris anarşistlerinin, gerekse Guangzhou anarşistlerinin, devirmeyi amaçladıkları otoritelerle bazı karışık ilişkilere girdiklerini gözlüyoruz. Paris anarşistleri, Çin’deki ve yurtdışındaki politik ve ekonomik seçkinlerle, açıkça sıkı fıkı bir ilişki içine girmişlerdi. Shifu’nun takipçileri ise, zaman zaman bazı yerel otoritelerin himayesine girmelerine rağmen, anarşist kimliklerini ve saflıklarını korumakta çok daha nettiler. Himaye kabul etmekteki bu zaafa, anarşistlerin, bütün otoritelerin ve reaksiyon güçlerin en sert baskısına uğrayan bir kesim olmalarının yol açtığı bir soluk alma gereksiniminin neden olduğu düşünülebilir. Her ne hal ise, otoritelerin davalarına yardımcı olacağını düşünmeleri, anarşistlerde bazı aldatıcı umutlara neden olmuştur. Anarşistler bunu, flört ettikleri Çan Kay-Şek‘in Guomintang’ı tarafından trajik bir ihanete uğradıkları 1928 yılında büyük bir pişmanlıkla fark etmişlerdir.

 

 

Ekim Devrimi ve Anarşizm

 

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Çin radikalleri, Rusya’daki Ekim Devrimini, Marxistten çok, anarşist bir devrim olarak görmüşlerdir. Bir Çinli tarihçinin yazdığı gibi, “bu sırada (4 Mayıs 1919’dan önce) bir çok radikal, Rusya’daki devrimin anarko-komünizmin zaferi olduğunu düşünüyor ve Çin’deki olumsuz durumun da benzeri bir anarşist devrimle ortadan kalkacağına inanıyordu.” Aslında Çin’deki bu karışıklık, dünya çapında da söz konusuydu. Çin anarşistleri arasında özellikle büyük prestiji olan ve yazıları sürekli çevrilen Emma Goldman ve Kropotkin gibi önde gelen anarşistler de Devrimin ilk yıllarında, anarşist olmasa da, bu devrimin, anarşist sosyal devrim potansiyeli taşıdığına inanıyorlardı. Bu durumda, sosyal devrimin ülkedeki tek savunucusu olan Çin anarşistlerinin Ekim devrimini tarihteki ilk sosyal devrim olarak selamlamalari normaldi. Devrim karşıtlarının da Bolşevikleri kabaca “anarşist” diye topa tutmaları bu izlenimi güçlendirmiş olabilir. Emma Goldman ve Alexander Berkman gibi Sovyetler Birliği’nde doğrudan gözlem yapma şansına sahip anarşistler bile, 1919 başlarından itibaren kuvvetli kuşkular beslemelerine rağmen, 1922’ye kadar Bolşeviklere tavır almamışlardı. Çin anarşistlerinin de Rus devriminden umut kesmeleri, Rusya’daki yoldaşlarından kötü haberlerin ulaştığı 1922 yılında olmuştur.

Bu yıl, aynı zamanda, Çin anarşistlerinin, ülke içinde, Bolşeviklerin gerçek takipçileri olan Komünistlerle karşı karşıya geldikleri yıldır. Anarşist söylemin radikal harekete kazandırdığı radikal aktivistler arasından 1920’li yıllarda Komünist Partisi’nin liderleri çıkmıştır. Bunların arasında, Li Dazhao, Çen Du-siyu, Mao Zedung (Halkın Sesi topluluğuyla bağlantı halindeydi), Yun Daiying, Zheng Peigang, Çu En-lay, Deng Siao-ping‘i sayabiliriz.

 

 

 

Anarşistlerle Komünistler

Karşı Karşıya

 

 

Marxist Komünizmin 1920’li yıllarda ortaya çıkıp radikal harekette hızla egemenlik kurmasında anarşizmin yüzyılın başından beri işlediği toplumsal devrim ve kültür devrimi fikrinin oluşturduğu zemin kadar, Komünist Partisi‘nin lider kadrolarının yetişmesine yaptığı katkının da rolü büyüktür. Anarşistlerin, komünistler karşısında zemin kaybetmesinde, anarşizmin, bireyin mutlak bağımsızlığında ve sıkı-merkezî örgütsel disiplini kabul etmemekte direnmesinin de payı olduğunu kabul etmek gerekir. Anarşist grupların 4 Mayıs Hareketinden sonra iyice serpilmeleri, ironiktir ki, anarşist hareketin dağınıklığını daha da artıran bir etki yapmıştır. Anarşistleri birleştiren tek şey, radikal hareket içindeki diğer akımlara, özellikle Komünist Partisi‘ne muhalefetleri olmuştur. (Dirlik, s.198)

Özel devrimci taktiklerin geliştirilmesinde, özellikle mahalli düzeyde son derece yaratıcı olan anarşistler, kitlelerin harekete geçirilmesinde büyük başarılar elde etmelerine rağmen, bu hareketleri son tahlilde ellerinden kaçırmış ve merkeziyetçi taktikleri başarıyla uygulayan Komünist Partisi‘nin bu hareketleri manuple etmesini önleyememişlerdir. Ne gariptir ki, Çin’in koşullarında, devrimci başarılar, devrimci ideallerin bir kenara atılması pahasına sağlanabiliyordu. Bu yüzden, dünya çapında olduğu gibi, Çin’de anarşistler, Ekim Devriminden sonraki on yıl içinde, radikal harekette önemli bir güç olmaktan çıktılar. Anarşistlerin etkilerini kaybetmelerinin, bugün tarihe dönüp baktığımızda yalnız anarşizmin değil, 1920’lere kadar radikal düşüncenin temel taşı haline gelmiş olan toplumsal devrim fikrinin de etkisini kaybetmesi anlamına geldiğini görüyoruz.

 

Bazı anarşistler, Bolşevik rejime daha 1919 başlarında karşı çıkmalarına ve 1921 başlarında, Komünist Partisi‘nin Sekreteri Çen Du-siyu ile anarşist Ou Shengbai arasında son derece belirleyici önemde teorik tartışmalar meydana gelmesine rağmen, 1922 yılına kadar bu iki akım arasında kesin bir bölünme meydana gelmedi. 4 Mayıs hareketini takip eden iki yıl boyunca anarşistler ve komünistler devrimci faaliyetlerde işbirliği yaptılar ve 1922’ye kadar, bu iki akımın benzerliği ya da farklılığına ilişkin büyük karışıklık devam etti. Belirtilmesi gerekir ki, 1920 Kasım’ında ilk komünist embriyon ortaya çıkıncaya kadar net bir Marxist politik kimlikten söz etmek mümkün değildir. Komünist Partisi, 1921’de, 4 Mayıs döneminde belli başli şehir merkezlerinde oluşan öğrenim topluluklarından türeyen Marxist öğrenim toplulukları temelinde kuruldu. Bilindiği gibi, bu öğrenim toplulukları fikrinin ortaya atılmasında ve fiilen oluşturulup yayılmasında, anarşistler başlıca rolü oynamışlardı. Öğrenim topluluklarının komünistlere hizmet etmeye başlamasından sonra da anarşistler bu toplulukların örgütlenmesine ve faaliyetlerine katkıda bulunmaya devam ettiler. Örneğin, Pekin ve Guangzhou’da, bu öğrenim topluluklarının inisiyatifinde çıkan emekçi gazetelerinin basım ve dağıtımında anarşistler sorumluluk almışlardı.

Kasım 1920’de, embriyonik komünist örgütlenmenin, bölgesel bir Marxist topluluktan ülke çapında bir örgüte dönüşmesiyle ve taslak programda “proletarya diktatörlüğü”nün yanı sıra merkezi ve disiplinli bir örgütün gerekliliğinin açıklanmasıyla birlikte, o zamana kadar bu örgüte dahil olmakta bir sakınca görmeyen anarşistler örgütten çekildiler. Buna, komünistlerle anarşistler arasındaki ilk büyük polemik eşlik etti. Komünist Partisi‘nin, Temmuz 1922’deki 2. Kongresinde Guomintang’la ittifak kararı alması da, komünistlerin anarşistlerle ittifak yapma ihtiyacını geri plana atan bir etki yaptı. 1922’den itibaren anarşistler, yurtdışındaki yoldaşlarından gelen, Sovyetler Birliği’nin olumsuz gidişine ilişkin haber ve yazıların da etkisiyle komünistlerle karşı karşıya geldiler.

Çen Du-siyu’nun anarşistlere karşı yürüttüğü polemik, esas olarak, devletin devrimdeki rolü, gücün ve zorlamanın önemi, proletarya diktatörlüğünün gerekliliği noktalarında toplanıyordu. Devrimin gerçekleşmesi ve özel mülkiyetin ilgasıyla bütün kötülüklerin bir anda ortadan kalkmayacağıını ileri süren Çen, anarşistleri insan doğasının iyiliği konusunda fazla iyimser buluyor ve gerek eski toplumun kötülüklerini ortadan kaldırmak ve devrilen sınıfların direnişini bastırmak, gerekse de halkın tembellik ve kaytarmacılığını yenip kitleleri yeni toplumun kurulmasına seferber etmek için devlet gücünün bir süre gerekli olacağını belirtiyordu. Anarşistlerin bütün bu argümanlara verdikleri cevabın özeti, özgürlüğün diktatörlük yoluyla gerçekleştirilemeyeceği idi. Özgürlükçü hedeflere ancak özgürlükçü araçlar hizmet edebilirdi.

Emma Goldman ve Alexander Berkman, 1921 yılında büyük hayal kırıklığıyla Sovyetler Birliği’ni terk ettiler. Onların Avrupa’ya gittikten sonra Sovyetler Birliği’ne yönelttikleri saldırılar Çinli anarşistler üzerinde büyük etki yaptı. Özellikle Emma Goldman’ın bu konuya ilişkin çevrilen ve Çin’de yaygın bir şekilde dağıtılan yazıları ve onun Çinli anarşistlerle olan kişisel bağlantıları Çinli anarşistlerin komünistlere karşı tavır almasında belirleyici oldu. Keza Rus anarşistlerin tanıklıkları da önemlidir. Kropotkin’in arkadaşı, Gürcü anarşisti Varlaam Cherkezov‘un, Bolşeviklerin başarısızlığıyla Marxist teorinin bağlantısını kuran yazıları ise, Bolşevizmin teorik eleştirisinde, Çinli anarşistlere önemli bir perspektif kazandırdı. Öte yandan, Çinli anarşistlerin doğrudan deney ve gözlemleri de kaydedilmelidir. 1922 başlarında Doğu emekçileri Kongresine katılan Huang Lingshuang, orada Madam Kropotkin de dahil olmak üzere Rus anarşistleriyle yaptığı görüşmelerden sonra Bolşeviklerin iflasına ikna oldu. 1920-23 yillarında Sovyetler Birliği’nde öğrenci olarak bulunan Qin Baupo, oradayken, Goldman, Madam Kropotkin ve diğer Rus anarşistleriyle bağlantı kurmuştu. Çin’e döndükten sonra Goldman’ın Bolşevizmi eleştiren yazılarını Çin’de basıp yaydı. O, aynı zamanda Bajin‘i (Bajin’in adı Bakunin ve Kropotkin’in adlarının farklı hecelerinin birleştirilmesinden oluşmuştur) Goldman’la tanıştırdı. Goldman’la mektuplaşmalarını, onun ölümüne kadar sürdüren Bajin, 1920’lerin ortalarında, Goldman ve Berkman da dahil olmak üzere, ülke dışındaki anarşistlerin çalışmalarını çeviren verimli bir çevirmen oldu. Keza kendisi de Bolşevizme keskin eleştiriler yönelten yazılar yazdı.

Çin anarşistleri, esas saldırılarını “proletarya diktatörlüğü”ne yönelttiler. Bajin,  “proletarya diktatörlüğü”nün, bırakın daha iyi bir dünya yaratmayı, yeni çatışmalar doğuracağını belirtti. Eğer işçiler yeni diktatörler olacaklarsa, başkaları da onları devirmek için mücadeleye girişecekler demekti. Üstelik nasıl oluyordu da, toplumun çoğunluğunu oluşturan işçiler, azınlığın üzerinde diktatörlük kuruyorlardı. Dünyanın hiçbir yerinde çoğunluğa dayanan bir diktatörlük görülmemişti. Halkın Sesi, politik iktidara tırmanan proletaryanın artık proletarya olarak adlandırılamayacağını söylüyordu. Huang ise, Sovyetler Birliği’ndeki gözlemlerine dayanarak, “proletarya diktatörlüğü”nün, Komünist Partisi‘ndeki entellektüellerin diktatörlüğünün maskesi olmaktan başka bir şey olmadığını yazıyordu. Sanbo (Bi Xiushio?), Fransa’da Çu Enlay ile giriştiği polemikte, diktatörlüğün, tek parti diktatörlüğünün ta kendisi olduğunu belirtiyor, bunun da parti içindeki küçük bir lider grubunun diktatörlüğü demek olduğunu ekliyordu. Sovyetler, artık bürokratik sosyalistlerin eline geçmişti. Sovyet rejimi, sadece diğer devrimcileri ezmekle kalmamış, Kronstadt’da olduğu gibi, silahlarını halkın üzerine doğrultmuştu. Çin komünistlerinin Guomintang ile girdikleri ittifak ise, Marxist komünizmin “kapitalist” karakterininin diğer bir göstergesiydi.

 

 

Sonun başlangıcı: Guomintang’la ittifak

 

 

Komünistlere karşı yaptıkları bütün bu kahramanca eleştirilere rağmen anarşistler, 20’lerin ortalarında komünistler karşısında güç kaybettiklerinin farkındaydılar. Komünistlerin 1924’de Guomintang’la ittifaka girmeleri, onlara, kitle hareketine sızma yollarını iyice açmıştı.

Bunun üzerine bir kısım anarşist, Guomintang şemsiyesi altına girme yolunu seçti. Sun Yat-sen’in Üç Halk ilkesini kendi ideolojisi olarak benimsediği halde Guomintang, komünistlerin tersine, gevşek bir örgüttü ve kendi ideolojik şemsiyesi altında farklı ideolojileri uzlaştırabiliyordu. (Dirlik, s.230) Öte yandan, Li Shizeng ve Wu Zhihui gibi Çin anarşistlerinin kıdemlileri Guomintang’ın önemli üyeleri arasında bulunuyordu. Onlar, genç taraftarlarına, komünistlerle rekabet etmek için Guomintang’a katılmaları yolunda baskı yapıyorlardı. Ancak, 1920’lerin başlarında, özellikle Guangzhou ve Sichuan anarşistleriyle bağlantılı olan çok sayıda anarşist aktivist böyle bir ittifaka girilmesine karşı çıkıyordu. Öte yandan Shifu, daha 1912 gibi erken bir tarihte, Li Shizeng ve Wu Zhihu’yu, Guomintang’a katıldıkları için eleştirmişti.

Radikal anarşistler, Guomintang-Komünist ittifakı tarafindan yönlendirilen devrimci hareketin milliyetçi hedeflerine karşı çıkıyorlardı. Çin’deki milliyetçi hareketin yükseldiği koşullarda anarşistler, kökleri “bencillikte ve böbürlenmede” olan, “insanlığın ilerlemesinin önünde engel oluşturan” milliyetçiliği ve patriyotizmi eleştiriyorlardi. 4 Mayıs Hareketinden bu yana gelişen patriyotik duygulardan rahatsızlardı, çünkü milliyetçiliğin kaçınılmaz olarak devleti güçlendireceğini ve insanlar ve halklar arasına yeni duvarlar öreceğini düşünüyorlardı. Bunun ötesinde anarşistler, Guomintang’a, karşı-devrimci bir doğaya sahip bir burjuva örgütü olduğu için de karşı çıkıyorlardı. Aslında, anarşistler, komünistlerin Guomintang ile ittifakından, Bolşevizmin özünde burjuva eğilimli bir hareket olduğu sonucunu da çıkarmışlardı. Mao Yibo, Guomintang-komünist işbirliğini eleştirdiği bir makalesinde, sözde devrimci Guomintang’ın bütün çabasının gerçek devrimcileri ezmek olduğunu belirtmişti.

Guomintang’ın 1927 yılında komünistlerle ittifakı bozup anti-komünist bastırma hareketine girişmesi üzerine bazı anarşistler bunu, Guomintang’dan davaları için yararlanmak yönünde bir firsat olarak gördüler. Diğer bir kısım anarşist ise (Ou Shengbai ve Sichuan anarşisti Bajin ve Lu Jianbo) böyle bir yönelime kararlılıkla karşı çıktılar. İşbirliği taraftarları (Paris anarşistlerinden etkilenen Shen Zhongjiu, Bi Xiushao ve Hunan anarşistleri) Guomintang’ın himayesi altında Emek Üniversitesini kurdular. Shifu’nun kardeşi Liu Shixin de dahil diğer bazı anarşistler, Guomintang’ın himayesi altında Guangzhou’da emek hareketi içindeki çalışmalarını sürdürdüler. 1928 yılından sonra, Çan Kay-Şek, Guomintang’la ittifak yapan anarşistlerin faaliyetlerini de önledi ve emek hareketiyle birlikte radikal anarşistleri de ezdi. Emek Üniversitesi, 1932 yılına kadar faaliyetini sürdürmesine rağmen devrimci misyonunu tamamen kaybetti.

 

Guomintang’ın 1929 yılında anarşist hareketi ezmesi, Çin’de anarşizmi bir hareket olarak ortadan kaldırmasına rağmen, anarşistlerin faaliyetinin bütünüyle sona ermesi anlamına gelmez. Japon işgaline karşı savaş yıllarında, Lu Jianbo ve diğer Sichuan anarşistleri, Guomintang’ın, Japonlar karşısında terk ettiği alanlarda, yeraltında da olsa yayın faaliyetlerini sürdürdüler ve Japon işgaline karşı halk savaşı için çağrı yaptılar. Çin’de anarşist hareket sona ermişti ama anarşist idealler yaşamaya devam ediyordu.

 

1850’den 1950’ye kadarki yüz yıllık dönemde insanlığın dünyayı değiştirme tutkusunun toplumsal ifadesi olan radikalizmin sürükleyici ana akımı olan anarşizm, gerisinde, gerçekleşebilirlikleri oranında, hayalkırıklıklarının da temsilcisi olan modernizmin, liberalizmin, sosyalizmin, komünizmin ve hatta kendi taraftarlarının fosillerini bırakarak, bugünün ve geleceğin ufuklarında, insanlığın özgürlük ideallerini tutuşturarak esmeye devam ediyor.

 

 

 

 

——++++—–

 

 

[1] Arif Dirlik (1940-2017), Çin konusunda uzmanlaşmış dünya çapında bir akademisyendi. Bu sitenin “sonsuzluğa uğurladıklarımız” bölümünde çıkan şu yazıya bakınız: https://gunzileli.net/akademisyen-yazar-arif-dirlik-1940-2017/

124 Comments

  1. Merak ediyorum?

    Acaba pipsqueak, bu makalenizin altına da yorumlar yazarken; hakaret etmemeyi, küfür etmemeyi, “…” üç nokta içeren imalı kelimeler kullanmamayı becerebilecek mi?

    Küfür etmeden yazamıyor.

    Hiç umudum yok ama neyse, alıştık artık.

  2. Yeni kitabınız mı çıkacak?

    Arif Dirlik’in kitabını özetleyerek Türkçe’ye çevirdiğinizi özellikle belirtmişsiniz.

    Konu “anarşizm”le bağlantılı olduğu için mi sadece kısmî çeviri yapmayı tercih ettiniz?

    Yoksa;

    Kitabın bütününü Türkçe’ye çevirmeyi tamamladınız mı? Eğer böyleyse; yakında kitabevlerindeki raflarda satışa sunulacak mı?

  3. Gün Zileli

    Bu çok eski bir çalışmanın güncellenmiş halidir. İngiltere’de, sanırım 2000’li yılların başında yapmıştım. Şu anda kitap da elimde yok zaten. Samimi söylemem gerekirse böyle büyük çalışmalara girecek gücüm de yok pek, 80 yaşındayım, biraz dinlenmek istiyorum. Bu arada Katin Ormanı Katliamı çevirimin Lejand tarafından basılacağını haber vermiş olayım.

  4. Sağlığınıza dikkat ediniz...

    Lütfen sağlığınıza dikkat ediniz Gün bey

    Kuşağınız göçüp gidiyor bir bir…

  5. Gün Zileli

    Gayret ediyorum. Sağol.

  6. Pipsqueak

    Giriş1: Galiba genellikle zevk/sefa yerlerinin önünde olanlardan birinin bu sitenin girişinde olması tuhaf geldi. Benim çocukluğum böyle yerlerin çok sayıda olmasıyla meşhur bir şehirde geçtiğinden hemen aşağıdaki fedai kabadayıyı tanıdım:
    “Merak ediyorum? 11 Mart 2026 at 17:23
    Acaba pipsqueak, bu makalenizin altına da yorumlar yazarken; hakaret etmemeyi, küfür etmemeyi, “…” üç nokta içeren imalı kelimeler kullanmamayı becerebilecek mi?
    Küfür etmeden yazamıyor.
    Hiç umudum yok ama neyse, alıştık artık.”
    Neden acaba anarşist, hatta ilerici anarşist sitesinde böyle bir fedaiye ihtiyaç duyulmuş? Zevk/sefaya gelen kitap müşterileri kaçmasın diye mi? Anarşist sitede yorum yapanlara onlara ayna tutma yasağı mı koyulmuş?
    Giriş2: Neden acaba yorumcular siteyi televizyon seyreden ünlü seyirci toplumundan kimseler? Yoksa bakıp, sıkılıp başka kanala mı zıplıyorlar?
    Giriş3: İnşallah uzun ve tatsız yazılarımla siteye kitap alış-verişine gelenleri ben kaçırmıyorum.

    Her neyse, yorumumun asıl dayanağı bu kitap reklam ve satışına hizmet eden sitenin sırrı: Türkiye’deki zenginliğin istatistiği.
    ” 2025 Küresel Servet Raporu, 2024 yılı itibarıyla Avrupa genelindeki servet eşitsizliğinin Gini endeksini ortaya koyuyor. Gini katsayısı, bir ülkedeki servet eşitsizliğini 0 ile 1 arasında bir sayı ile ölçer: Daha yüksek bir değer daha büyük eşitsizliği gösterirken, 0 değeri tam eşitliği temsil eder.
    Rapora göre, İsveç 0,75’lik Gini katsayısıyla en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülke olurken, Slovakya 0,38 ile en düşük eşitsizliğe sahip ülke konumunda.
    İSVEÇ’İN YANI SIRA, SERVET EŞİTSİZLİĞİ TÜRKİYE’DE (0,73), Kıbrıs’ta (0,72), Çekya’da (0,72) ve Letonya’da (0,7) da yüksek olup, hepsinin puanı 0,7’nin üzerindedir.
    Listenin en altında ise Gini katsayısı 0,5’in altında olan Belçika (0,47) ve Malta (0,48) Slovakya takip ediyor.”
    Sanırım bu siteyi ziyaret edenler hangi kitapları okuma derdine düşmüş, elden düşme yorumlar ve dikizcilikle yetinen, yukarıdaki eşitsizlikten yararlanıp ilerici anarşist devrimi yapacakların yaratacakları işlere hazırlanan ultra modern tüketici entelektüeller ve entelijensiya. Bunlara aşağıda değineceğim.
    Kısacası, şimdiki krizlerden yararlanıp devrim yapacaklara hizmetçilik etmeye hazırlanan, parası bol, gittikçe zenginleşen Türkiye’nin üst tabakaları, entelektüeller ve entelijensiya. Bunlar ilerde can kurtarma derdine düşenlerin idaresinde görevli olacak büyük beyinli bürokratlar.
    19’ncu yüzyılda bayağı büyük ani bir bilgi artışı oldu (T. S. Eliot bunu çok güzel özetler). Özellikle doğa bilimlerinin ortaya çıkardığı doğa ve insan varlığının süresi, uzay-madde-zamanın akıl almaz boyutları falan filan.
    Rusya’da buna iki tepki oldu.
    Biri, sonsuza dek boyutlar karşısında BÜYÜLENEN şair Nazım Hikmet’den:
    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
    bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldamadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    BU ANDA NE DÜŞMEK DALGALARA,
    BU ANDA NE KAVGA, NE HÜRRİYET, NE KARIM.
    TOPRAK, GÜNEŞ VE BEN…
    BAHTİYARIM…
    Nazım Hikmet
    Diğeri ise bu sitede sürekli reklamı yapılan tüccar ruhu, tüccarlık özü. Bu ruh daima insan ve doğayı egemenlik altına almayı hedefler. Bunlar Bolşeviklerle entelijensiya ve entelektüeller ve devrime hazırlananlar. Zaten model de vardı. Avrupa’da, halihazırda 11’nci yüzyılda tüccarların açıkça beyan ettikleri bir düzeni, nihayet 18-19 yüzyıllarda Amerika-İngiltere-Fransa’da o zamanın tüccarları burjuvalar, kovboylardan TÜM İNSANLIK adına koparmışlardı.
    Burjuvalar kolonilerle zengin olmuşlardı ve “TÜM İNSANLAR” aslında sadece beyazlar ve hatta bazı beyazlar olduğunu açıkça ilan ettiler. 20’nci yüzyıl devrim tüccarları enayi değil, açıkça söylemezler ve hatta sonsuz daha kötüsü, kendi kendilerine yalan söylerler. Böylece aslında dinci olduklarından (din ile ticaret arasında çok sıkı bağ vardır) “vicdan”ları temiz kalır.
    Rusya ve Çin’in sadece iç koloni olarak, devrimciler lügatindeki cici bici isimli, “emekçileri” vardı.
    Şimdi de bu ticaret ile geçinen ve çoktan beri (9 yüzyıl) tüccarların kölesi olmuşların çirkinliğine değineceğim.
    Şu an dünyanın en büyük İŞ ve İŞÇİ bulma kurumu Kapitalizm ABD’de.
    “Amerika’ya git, orada her şey satılır.”
    Aki Kaurismäki
    Amerika içinde yaşayan, satıcılık yapacağına, büyük beyinliler, büyük beyinli devrimci tüccar uşaklarıyla benim gibi alay eden Janis Joplin’den – Mercedes Benz
    I’d like to do a song
    OF GREAT SOCİAL AND POLİTİCAL İMPORT, It goes like this
    Oh Lord, won’t you buy me a Mercedes Benz
    My friends all drive Porsches, I must make amends
    Worked hard all my lifetime, no help from my friends
    So Lord, won’t you buy me a Mercedes Benz
    Oh Lord, won’t you buy me a color TV
    Dialing For Dollars is trying to find me
    I wait for delivery each day until three
    So oh Lord, won’t you buy me a color TV
    Oh Lord, won’t you buy me a night on the town
    I’m counting on you, Lord, please don’t let me down
    Prove that you love me and buy the next round
    Oh Lord, won’t you buy me a night on the town
    Oh Lord, won’t you buy me a Mercedes Benz
    My friends all drive Porsches, I must make amends
    Worked hard all my lifetime, no help from my friends
    So Lord, won’t you buy me a Mercedes Benz
    That’s all folk.
    (SOSYAL VE POLİTİK açıdan büyük önem taşıyan bir şarkı söylemek istiyorum.
    Şöyle başlıyor:
    Ey Tanrım, bana bir Mercedes Benz almaz mısın?
    Arkadaşlarımın hepsi Porsche kullanıyor, kendimi affettirmeliyim.
    Hayatım boyu çok çalıştım, arkadaşlarımdan hiç yardım görmedim.
    Hadi Tanrım, bana bir Mercedes Benz almaz mısın?
    Ey Tanrım, bana renkli bir televizyon almaz mısın?
    Her gece dolarların bana telefonunu bekliyorum.
    Her gün saat üçe kadar teslimatı bekliyorum.
    Hadi Tanrım, bana renkli bir televizyon almaz mısın?
    Ey Tanrım, bana şehirde bir gece geçirmez misin?
    Sana güveniyorum Tanrım, lütfen beni hayal kırıklığına uğratma.
    Beni sevdiğini göster, bir sonraki içkiyi ısmarla.
    Ey Tanrım, bana şehirde bir gece geçirme ısmarlamaz mısın?
    Ey Tanrım, bana bir Mercedes Benz almaz mısın?
    Arkadaşlarımın hepsi Porsche kullanıyor, kendimi affettirmeliyim.
    Hayatım boyu çok çalıştım, arkadaşlarımdan hiç yardım görmedim.
    Hadi Tanrım, bana bir Mercedes Benz almaz mısın?
    İşte bu kadar.
    Sanırım hem Arif Birlik İŞ ve İŞÇİ bulan yeri şahane tespit etmiş hem de Zileli kitapta ve yorumunda sık sık tekrarlanan BÜYÜK BEYİNLİ (nouveau riche) sonradan görme avcılığını şahane sezmiş.
    Özet:
    1. Son 9 yüzyıl, bütün dünyaya yavaşça yayıldıysa da, tüccarlar tüm kültür alanlarında mutlak egemenlik kurdular. Devrimcilik olsa olsa, farkında olmadan da olsa, bundan kurtulma hayalleri.
    2. Şimdi tüm dünyanın kölesi olduğu kültür alanlarında başında modern bilim-teknoloji gelir. Gerçi devrimciler sistem mantığı “-izmcilik” kullanırlar ama olsun. Tüme varım diye bir prensip vardır.
    Şimdiye kadar gördüğümüz bütün kargalar siyah, o halde karga siyahtır.
    Şimdiye kadar devrim yapan devrimciler dolandırıcı kapitalist (tüccar), o halde bütün devrimciler dolandırıcı kapitalist (tüccar).
    Not: Yazımın başındaki fedai görür de yazımı siteye sokmaz korkusuyla özeti sona koydum. Gerçi fedailerin küçük beyinli oldukları rivayeti de (bu sitede kişilerle uğraşanlar olarak tanımlanır) var.

  7. Yeni Sağcılık

    “Anti-İlerici” Yeni Sağcılar ve AKP

    BaranaS 29 Ekim 2010 at 14:56
    Gün Zileli, tarihte ilerici ve devrimci olan ne varsa ona saldırmaktadır.
    Bu bir dönüşümdür.
    Gün Zileli’nin düşünceleri özünde, ”Yalan Söyleyen Tarih Utansın” vb sağcı tezlerden farklı değildir.
    Zileli ve F.Başkaya vb.leri AKP’nin ideologlarıdır.

    Tarihte ilerici ve devrimci olan 29 Ekim 2010 at 17:47

    Ilerici ve devrimci iskenceler, ilerici ve devrimci katliamlar, ilerici ve devrimci daragaçlari, ilerici ve devrimci soykirim, ilerici ve devrimci bombalama, ilerici ve devrimci açlik, ilerici ve devrimci zulüm, ilerici ve devrimci ayrimcilik, ilerici ve devrimci baski, ilerici ve devrimci falaka, ilerici ve devrimci cop, ilerici ve devrimci elektrik, ilerici ve devrimci filistin askisi, ilerici ve devrimci asit poli hidro karbonik, ilerici ve devrimci akil hastanesi, ilerici ve devrimci toplama kampi, ilerici ve devrimci gulag, ilerici ve devrimci iskelet, ilerici ve devrimci mezar, ilerici ve devrimci tabut, ilerici ve devrimci Veli Küçük, ilerici ve devrimci Levent Temiz, ilerici ve devrimci Temizöz, ilerici ve devrimci cuntaci generaller, ilerici ve devrimci cellat, ilerici ve devrimci vampir, ilerici ve devrimci kurt adam, ilerici ve devrimci iskencecisine garsoniyer ayarlayan ilerici ve devrimci adam, ilerici ve devrimci fasist iskencecilerine yalakalik yapan ilerici ve devrimci müsvedde, ilerici ve devrimci? Nereye ilerlemis, neyi devirmis?

    BaranaS 29 Ekim 2010 at 21:55

    İlericilik ve gericilik savaşımında işte size düşen de ilerici/devrimci ne varsa ona saldırmak.
    Biliniyor:
    İlerici hiç bir değer yargısıyla bağı kalmamış, sola dışardan küfür yazıları döşemeyi ve kin kusmayı marifet sayan bu yeni sağcılar AKP tarafından sola saldırtılmaktadır.

    https://gunzileli.net/kemalizmin-alti-oku/

  8. Gün Zileli

    🙂 gülünesi yorumlar!

  9. Anonim

    Trol ve kindar rezalet halen burada fink atıyor. Söyleyene değil söyletene bak dığru sözmüş! Eleman içeriden olursa kale kapısı kilt tutmazmış sözü de doğruymuş!

  10. Atsızcılık vs İlkelcilik

    Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız’a vasiyeti:

    “Yağmur oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum.

    Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.

    Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle.

    Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır.

    Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.

    Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.

    Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.

    Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır.

    Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı!

    Tanrı yardımcın olsun!”

    Pipsqueak’in İlkelcilere vasiyeti:

    “Öğütlerimi tut, iyi bir Vahşi ol.

    Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle.

    Anarşistler bütün İlkellerin gizli düşmanıdır.

    Marksistler, Bolşevikler, Menşevikler, Leninistler, Troçkistler, Stalinistler, Maoistler tarihi düşmanlarımızdır.

    Sosyal-demokratlar, liberaller, sendikacılar, feministler, ekolojistler yeni düşmanlarımızdır.

    Zeitgeistçılar, Sarı Yelekliler, Geziciler, Demokratik Toplumcular içerdeki düşmanlarımızdır.

    Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı!

    Manitu yardımcın olsun!”

  11. Anonim

    “Epstein işe yarayacak güçlü ve zengin insanları bir nevi zenginler kulübü gibi örgütlerken en rezil sapkınlıkları bağlayıcı bir yöntem olarak kullanmakta, gereğinde bunu bir şantaj aracına dönüştürmektedir. Epstein küresel ölçekte tekelci finans-kapitalin bir parçası olan Yahudi büyük burjuvazisinin (İsrail’deki ayağı da dahil) bir manivelası olarak hareket etmektedir. Somutta bu işleyişin Mossad ile sağlandığını görmek zor değildir. Böylece Epstein etrafında şekillendirilen çevre genel tekelci sermaye çıkarlarının ötesinde bu finans oligarşisi fraksiyonunun özgül/spesifik çıkarlarının güdülmesi için, diğer araçların yanı sıra oldukça verimli şekilde kullanılan bir çevre olmuştur. Sapkın zaaflar ve şantaj da bu şebekenin işlemesinde özellikle etkili bir yöntem olarak kullanılmıştır.

    Bu noktanın hassas olduğunu belirttik. Bunun nedeni konunun kolaylıkla başka gerici düşünce biçimlerine doğru kaydırılma tehlikesini barındırmasıdır. İsrail büyük burjuvazisi ve parçası olduğu küresel Yahudi finans-kapital fraksiyonu dendiğinde bununla kast edilenin hiçbir surette genel olarak Yahudilik, Yahudi inancı ya da Yahudiler olmadığını vurgulamak önem taşıyor. Genel anlamda Yahudilik/Yahudiler ile tekelci Yahudi burjuvazisi tümüyle farklı şeylerdir. Bunun Amerikan tekelci burjuvazisi demekten kategorik olarak farkı yoktur. Amerikan tekelci burjuvazisi dediğimizde nasıl genel olarak Amerikalıları, hele de özellikle Amerikalıların en az yüzde 90’ını oluşturan emekçileri kastetmiyorsak, Yahudi tekelci burjuvazisi dediğimizde de bu hiçbir surette Yahudiler ya da Yahudilik anlamına gelmez. Dünyanın her yerindeki sayısız çeşitte gerici akımlar, Türkiye’de de yaygın olan siyasal İslamcılık örneğinde olduğu gibi, anti-semitizm zehrini akıtmaktan geri durmuyorlar. Bunlar sorunu kapitalizm ve egemen burjuvazi sorunu olarak değil Yahudilik sorunu olarak göstermeye ve böylece anti-semitizmi körüklemeye çalışıyorlar. Bu da tam da gerici Yahudi burjuvazisinin ekmeğine yağ sürüyor.

    Bir başka önemli saptırma noktası da, İslamcılardan ibaret olmayıp, çok daha geniş bir kümenin savunduğu, Batı’nın ya da Amerika’nın çürümüşlüğü düşüncesidir. Özellikle Türkiye’deki İslamcılar açısından bakıldığında cinsel sapkınlıklar ve pedofili ile Amerika’yı ya da genel olarak Batı’yı özdeşleştirmek rezilce bir ikiyüzlülüktür. Türkiye’de İslamcı tarikatlarda ortaya ancak çok küçük bir kısmı çıkmış olan benzer sapkınlıklar, taciz ve tecavüzler hakkında tek söz etmeyip, Batı’ya atıp tutmak ancak tiksinti hissi uyandırabilir. Çürüyen şey Batı ya da Amerika diye tarif edilemez, çürüyen şey İslamcı akım ve yapıların ezici çoğunluğunun da bir parçası olduğu kapitalizmdir.

    Bu pislikten gerçekten rahatsız olan, bunu ortadan kaldırmak isteyen her samimi insanın çürüyen kapitalizme karşı, onun artan ölçüde plütokratikleşen düzenine karşı mücadeleye katılması gerekir.”

    https://marksist.net/levent-toprak/epstein-aynasinda-plutokrasi-ve-curuyen-kapitalizm

  12. Pipsqueak

    Uygunsuz benzetmeler nedeniyle yayınlanmadı. ADMİN

  13. Anonim

    Manitu kahretsin! Soluk Benizli yine Pipsqueak’i sansürlemiş.

  14. Yakarız bu gezegeni! Yakarız!

    İlkellik kutsaldır. Kutsalıma laf edeni yakarım!

  15. Kâğıttan kaplan

    Kâğıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.

    Kavram, Mao’nun kâğıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kâğıttan kaplandır” dedi.

    Böylece yedi yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’da ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kâğıttan kaplandır” dedi.

    ABD ZAYIFLADIĞI İÇİN NATO ZAYIF

    Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.

    NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kâğıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kâğıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kâğıttan kaplandır.

    Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kâğıttan kaplandır.

    ABD GÜÇLÜ OLSAYDI YALNIZ KALMAZDI

    ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.

    ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!

    Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “Bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/kagittan-kaplan-2488795

  16. Pipsqueak

    Sayın “Atsızcılık vs İlkelcilik”
    Bu siteye en son kurtarıcı olan ilerici anarşizme geldiğinizi tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Ama artık bilim bile ihtimallere dayanmakta, korelasyonları deneye vurup ihtimallik sınırları içinde güvenç sağlamakta. Bir ihtimal siz de bu site müdürü/sahibi gibi bir önceki kurtarıcı Marksizm’den kurtulup kurtuluş şansınızı site müdürü/sahibi gibi yeni ve daha iyi, daima iLERİYE BAKAN ANARŞİZMDE bulmuşsunuz.
    DOĞRU YOLUNUZ (DY)
    Şimdiye kadar yaşadığınız DY özeti: Okula git, bir iş bul çalış, evlen çocuk yap, eğer mümkünse kendinizi, eşiniz-hayat ortağınızı, çoluk çocuğunuzu barındıracak bir apartman al, hayat ve sağlık sigortaları al, geceleri eğlenmek için televizyona bak. Eminim siz son zamanlarda zenginleşenler,”İsveç 0,75’lik Gini katsayısıyla en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülke olurken, İsveç’in yanı sıra, servet eşitsizliği TÜRKİYE’DE 0,73″ arasından bir sonradan görmüşlerdensiniz. Daha sonra nasıl bildiğimi açıklayacağım. Televizyon yerine size daha çok yakışacak bilgiçlik kaynağı İnternete başvurmuşsunuz. Çok uzun bir zaman Marksist-Leninist-Maoist devrim satışı yaptıktan, çok geç de olsa, sonra pisliği ortaya çıkınca hala bakire olan ilerici anarşistlik satışına geçen bu siteyi bulmuşsunuz. Zaten ilerici anarşist de sizler gibi tıfılların avcılığını yapan, kitap yorumu ve satışı ile göz kamaştıran, daima yenilik arayan orta sınıf tüketicilere kolay entelektüellik boşluğunu doldurma umudu veren laik ideoloji satıcılıkta tecrübeli biri.
    Böylece tam ve büyük bir kara cahil olmanıza rağmen, dünyanın geçmiş ve gelecek doğru kehanetlerini ve yeniliklerini en son ve en iyi ilişki kurma aleti ekranlara dökenlerin kazazedesi olmuşsunuz. Ama ilerici anarşist gibi bir kurtuluş yolundan ŞÜPHE edip daha iyi ve daha ileri olanı seçmeyin. Bakın şimdi devrimcilik siciliyle, tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır misali, sizler gibi yenilik ve devrimcilik arayanlara kitap ticareti reklamları yapan bir zavallı olmuş. Tüccarların binlerce yıldır dünyaya egemen olduklarını kendinden saklayan bu tüccar, kurtuluş ticaretini iyi öğrenmişse de “dünyada en zor şeyin kendi kendine yalan söylememe” olduğunu bilmez.
    Ama siz sakın ŞÜPHEYE düşmeyin. Gerçi beni kendiniz gibi faşist ruhlu biriyle aynı kefeye koymakla kendinize güveniniz olmadığına, benim yazdıklarımdan hiç bir şey anlamadan, sadece sizin DOĞRU YOLUNUZU gören biri olduğumdan ilerici anarşist gibi korkmuşsunuz, gocunmuşsunuz.
    Ben biraz da muzibim, cahillerin cahillikleriyle alay etmeyi severim: Tabii, ŞÜPHE sağlıklı da olabilir. Mesela şu an sergilediğiniz bilgiçlik, zekanız varlığı sayesinde kendi varlığınıza uyanmanızı şüphe ile bulan ve Atatürk’ünüz tarafından size getirilen Batı Descartes’ine borçlusunuz. Hatta MODERN BİLİMİ bile şimdi horoz gibi kabararak sergilediğiniz Batı’nın kuyruğuna sokulmakla elde ettiniz. Eğer Batı’yı küçümserseniz, bu defa da beyninizden medeniyet zincirinde son derece önemli bir halka olan İslam dışarı fırlar. Ya da Çin, ya da Hindistan… Medeniyetten tek kurtuluş kendinizi dev aynasında gören Nihal Atsız, yine Batı ithali, milliyetçi olur çıkarsınız. Faşistliği tanımak için Hitler bıyıklı birini beklemeye gerek yok. Bence o yüzden bu kurtuluş hapları satan sitede horozluk yapıyorsunuz. Son 10 bin yıldır medeniler kurtarıcı arıyor. Sizlerde ve kitap tüccarı ilerici anarşistte zerre kadar haysiyet ve dürüstlük varsa, 290 bin yıllık medeniyet öncesi ilkel toplumlarda sizlerdeki gibi kurtarıcı arama sapıklığı arz eden TEK BİR TANE bulun. Bulamazsınız çünkü daha önce de meydan okumuştum. Cahillik cennettir cevabı aldım.
    Not: Kolonizasyon, özellikle Avrupa kolonizasyonundan sonra beyazlarla teması olan ilkel ve geleneksel toplumlarda da, misyonerlik ya da Müslüman kılıcı sayesinde, sapık medenilerin sapık dinlerinin etkisi altında bu sapık kurtarıcı edebiyatı başladı.
    Atatürk’ünüz, Marks’ınız, Batı’nız size bilgiye dayanın demedi mi?
    Eğer kurtuluş arama yerine bilgi istiyorsanız, size binlerce kaynak verebilirim. En basitinden, işine gelmediği için, bu kitap evinde anarşistlik ticareti yapan esnafın sitesinde asla görmeyeceğiniz, dünyanın en ünlü düşünürlerinden biri olan M. Sahlins’in “Taş Devri, Bulluk Devri” kitabıyla başlarsınız.
    Not: Kızmayın lütfen, ben sizlerin ne kadar kara cahil olduğunuzu, siz ve esnaf ilerici anarşistten ışık yıllar ilerde olan düşünürlerin anlamak için çalıştıkları “Manitu” kavramını sizin Hollywood filmlerinden öğrendiğinizi hemen gördüm. Araştırma yapan düşünürler sizler gibi medeniyetin son reenkarnasyonunun kuyruğuna girmişleri, ticari kar ya da medeniyet tarihi karşılaştırma vb dışında, sizler gibi son medeniyetin klonlarını merak edip çalışmazlar. Bu bağlamda, Nihal Atsız’ın faşistliğinin aşağılık duygusundan kaynaklandığını bile sezemeyecek kadar medeniyet tarihinde bilginizin sonsuz kıtlığını ve kara cahil olduğunuzu hemen gördüm. Daha da kötüsü siz ve ilerici anarşistin de aynı aşağılık duygusu içinde olduğunu çok bariz.
    Beyaz, hiyerarşik merdivende aşağıda doğmuş büyümüş Avrupalıların sonsuz gururlu ilkellerden nefreti de aynı aşağılık duygusundan kaynaklandı.
    Sizler onların taklitçilerisiniz, hepsi o kadar. İlerici anarşist de dahil aranızdan tek bir kişi bile, 300 bin yıllık (Afrika’dan çıkış) modern insan tarihinde sadece 10 bin yıl içinde ve hatta son 4-5 yüzyıl içinde, doğayı MAL/META/MÜLKİYET gibi görenlerin dünyayı ekolojik felakete sürüklediğinin artık en salakların bile beyinlerinden kaçmayacağı bir zamanda, https://www.gunzileli.net/2024/05/20/bir-anarko-kapitalist-ile-anarko-komunistin-tartismasi/ yazısında temel düşünceleri aynı iki çılgının doğaya MÜLKİYET gözüyle baktıklarını anlayacak biri çıkmadı.
    Ne de sözüm ona sıradan halka arasında bu iki çılgından çok daha insan olanın “dünya malı dünyada kalır” lafını hatırlayıp terbiyesizliği gören biri çıktı.
    Bir yanda dürüstçe ve kıvırmadan zenginler adına konuşan anarko-kapitalist ve ABD zenginleri adına konuşan ama kıvırarak ABD adına konuşur görünen Trump; diğer yanda TÜM İNSANLIK (bak şu taraftar heveslisi anarko-komünist solcu devrimciye!) adına konuşan ilerici anarşist.
    Farklar? Adına konuşulanlar. AYNILIK? DOĞAYI MÜLKİYET GÖREN FAŞİST KÜSTAHLAR VE BİR SOLCU DEVRİMCİ KÜSTAH!
    Not: Bence bu bakış sadece doğa değil insanı da, taraftar misali, aynı terbiyesizlikle “mülkiyet” gibi görme küstahlığı.
    Sitede anarşistlik ticaret kaynağı olan İspanya’dan bir atasözü: B*k aynı b*k sinekler değişik.
    Bence sizler gerçekten sonsuz kara cahilsiniz.
    Faşistlik türlü türlüdür.

  17. Pipsqueak

    Bu site faşistlerle dolup taşmakta. Hem de “İsveç 0,75’lik Gini katsayısıyla en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülke, İsveç’in yanı sıra, servet eşitsizliği Türkiye’de (0,73)” raporu bunlara “ama imparator çıplak” demesine rağmen. Bunlar sonradan görmüş zengin ama hödük mü hödük. Bilgiçliklerini ve kara cahilliklerini duymak istemeyen ve dünyada gittikçe artan yeni faşistler.
    1. “Anonim 22 Mart 2026 at 23:15″
    Manitu kahretsin! Soluk Benizli yine Pipsqueak’i sansürlemiş.”
    2. “Yakarız bu gezegeni! Yakarız! 23 Mart 2026 at 14:01”
    İlkellik kutsaldır. Kutsalıma laf edeni yakarım!
    Bir de bu site “admin”ine benzeyen diğer bir şekerleme dağıtıcı medya EMEKÇİSİ “Kâğıttan kaplan 23 Mart 2026” var.
    Yukarıdaki faşistler de sonsuz cahilliklerine ayna tutanın ekran kaplanları. Bu siteye alış-veriş, boş zaman doldurmaya, eğlenmeye, seyircilik etmeye gelenlerin huzurlarını kaçırana karşı kim olduklarını utanmadan, hatta farkında bile olmadan, sergileyen medya kazazedeleri zavallılar.
    Sonradan görenin bir bilgi sayarı olmuş, saya saya ucube bilgiç olmuş.

  18. Sevgili pipsqueak siz çok 'eski'siniz

    Sevgili pipsqueak,

    Siz çok “eski”siniz.

    “Eski”siniz derken şunu kastediyorum; lütfen yanlış anlamayın:

    Siz; “unutturulmuş hayat”ın, “unutturulmuş hatıralar”ın, “unutturulmuş masumiyet”in olduğu çok, çok, çok eski çağların insanısınız. Yani; “bugünün insanı” sizin derinliğinizi hemen anlayamaz, belki de hiç anlayamaz…

    Ve hâttâ sizi “sığlık”la bile itham edebilirler; “bugünün insanı”nda nankörlük bol, “bugünün insanı”nda hoyratlık bol, “bugünün insanı”nda kabalık bol… “Bugünün insanı” adeta kasap ruhludur, siz de farketmişsinizdir pipsqueak…

    “Bugünün insanı” hızlı yaşamaya eroin gibi alıştırıldı, eğer “yavaşlık” varsa bu ölüm gibidir onlar için.

    “Arkada kalanın canı çıksın;
    koştur birader koştur,
    koştur birader koştur,
    koştur birader koştur…”

    Rat race,
    Rat race,
    Rat race…

    Ellerine yapıştırdıkları “cep telefonu”nu bir kenara bırakamayan,

    “Instagram”da selfie fotoğraf yayınlamadan duramayan,

    “TikTok”ta 4’er saniyelik videolar izleyerek hayatın anlamını bulduğunu zanneden devasa bir “harabe insanlar çağı”ndayız artık.

    Size akıl vermek gibi düşünmeyin ama:

    Bu websitesinde size sataşanlar hep olacak, çünkü size sataşanlar; sizin “uzaydan gelen ilginç bir yaratık” olduğunuzu zannediyorlar…

    Sizin “21. yüzyıla adapte olamayan bir zırdeli” olduğunuzu zannediyorlar…

    Bütün bu sebeplerden ötürü:

    Sümer tanrısı yüce “Enki” size kolaylık versin pipsqueak…

    Hitit tanrıçası yüce “Kibele (Kybele & Cybele)” size kolaylık versin pipsqueak…

    Hint (hindu) tanrısı yüce “Ganeşa” size kolaylık versin pipsqueak…

    Rasyonellik, faşizme dönüştü!

    İşiniz çok zor, sabırlı olmalısınız pipsqueak…

  19. Kutsal "290 bin yıl"

    “290 bin yıllık medeniyet öncesi”nin yanında medeniyet hiçmiş!

    1.5 milyar yıllık hayatın yanında 290 bin yıllık Homo Sapiens daha da hiçtir o zaman.

    Homo Erectus’lar Homo Sapiens’ten daha ilkel. Neden Homo Erectus’a geri dönmek istemiyorsunuz?

    Homo Habilis, Homo Erectus’tan daha ilkel.

    Austrulopithecus, Homo Habilis’ten daha ilkel.

    Austrulopithecus’ların, Homo Habilis’lerin, Homo Erectus’ların hepsi, “İlerici” Homo Sapiens ırkçısı Pipsqueak’e küfretsin o zaman.

    4.5 milyar yıllık Dünya, 1.5 milyar yıllık canlılar tarihinde 290 bin yıllık bir zaman dilimini dondurmak isteyip ona tapanları ciddiye alanlarda kabahat.

    Ayrıca herkesi Medeniyet’e tapan bir sürü hayatı yaşıyor zannetmek ayrı bir cehalet.

    Bana ne Medeniyet’ten? Bana ne İlkeller’den?

    Bunların hepsi bir zaman yoktu, bir zaman da yok olacak. Bunlara kafayı fazla takanlar senin gibi kafayı yer.

    Senin bütün bu zırvalarının, okyanusun içindeki bir su damlasının içindeki bir molekülün içindeki bir atomun içindeki bir parçacık kadar bir değeri bile yoktur.

    Senin gibi Atom Efendiler istedikleri kadar kin kusmaya devam edebilirler.

    En kötü hapishane insan kafasının içindedir diye boşuna dememişler.

  20. Atsızcılar da Arapçıdır

    Türk olmanın, Şaman olmanın Atsız’la, Atsızcılarla ne ilgisi var?

    Atsız da Atsızcılar da Kemalcidir öncelikle. Aynı Hüseyin Feyzullah ve Ülkücüler gibi. Diyanet İşleri Başkanlığını kurup Arap sürüsünü maaşa bağlayan adamın mürididir bunlar.

  21. Gün Zileli

    Hatırlattığınız iyi oldu. ADMİN

  22. UYARI ve TAVSİYE

    Latince:

    “Hic Rhodus, hic salta!”
    _______________________________

    “Pipsqueak” mahlası ile yazan kişiye yönelik adeta “toplu linç girişimi”; doğru da değil, sağlıklı da değil.

    Kendisinin üslubu epey sert; hakaret etMEden yazmayı, küfür etMEden yazmayı becereMİyor. Bütün bunları inkâr edeMEyiz.

    Fakat;

    Gün Zileli’nin de onun üslubuna yönelik, yani içinde hakaret (ve küfür) olan metinlerini düzelterek yeniden yazması yönünde ona telkinlerde zaten bulunuyor olması; en mantıklı, en makûl davranıştır.

    Ben bu site öncesinde Zileli’nin kitaplarının ve yer yer köşe yazısı tarzındaki yazılarının, bu sitenin kuruluşundan sonra ise bu platformun uzun yıllardır takipçisiyim, okuyucusuyum; bazen yorum yazdığım oluyor, çok sık değil.

    Hayat; her zaman bizim isteklerimiz, bizim beklentilerimiz istikâmetinde gitmez, bazen öyle anlar vardır ki aynı odada bir saniye bile vakit geçirmek isteMEyeceğiniz kişi (veya kişilerle) çok uzun zaman aynı havayı solumak zorunda kalabilirsiniz… Hayat böyledir, öğretir…

    Eğer “pipsqueak” mahlası ile yazan kişiye yönelik “toplu linç girişimi” devam ederse; kendisinin pek çok görüşüne katılmasam bile ben onun bu websitesinde yazmasını savunmaya devam edeceğim; yani pek çoğunuzun başlattığı (ve sürdürdüğü) “toplu linç girişimi”ne karşı çıkacağım.

    • Şu soruyu sorabilirsiniz:

    “Peki; bizzat pipsqueak’in linç dolu yazılarına ne diyeceksiniz, ona niye sesinizi çıkarmıyorsunuz?”

    • Cevabım:

    Yukarıda da belirttiğim üzere; bu websitesinin “admin”i Gün Zileli olduğuna göre, sitesine gelen yorumlar & metinler arasında hakaret (ve küfür) içerikli olanları zaten filtreliyor, ve bahsi geçen yorumlar hangileri ise onları yazan kişileri zaten ikaz ediyor. Şu anda; en mantıklı, en makûl davranış budur.

    İkinci husus şu:

    Hakaretler ve küfürler haricinde; eğer şu meşhur “medeniyet” meselesiyle ilgili herhangi bir konu sizi alâkâdar etmiyorsa, bu konulardan hoşnut değilseniz, bu konularla ilgili herhangi bir şey hissediyorsanız veya hiçbir şey hissetmiyorsanız; “pipsqueak”in bu yazdıklarını atlayıp (pas geçip) sadece kendi yorumlarınıza (ve başkalarının yorumlarına) odaklanabilirsiniz.

    “Pipsqueak”in yazdığı her şeyi (sizle ilgili olsa bile) görmek, okumak, cevaplamak mecburiyetinde değilsiniz, kimse sizi zorlamıyor. Fakat; “pipsqueak”in bu websitesindeki varlığına ve “ifade özgürlüğü”ne itiraz etMEmeniz gerekir, doğru davranış budur.

    Bir kez daha hatırlatıyorum:

    “Pipsqueak” mahlası ile yazan kişinin; hakaret ve küfür etmesini savunMUyorum. (Ve hâttâ; hakaretleri ve küfürleri haricinde yazdığı pek çok konuya da karşıyım.)

    Bu kişinin, hakaret etse bile, küfür etse bile; “admin (Zileli)” tarafından ikaz edildikten sonra “yazdıklarının sitede yayınlanılmasına devam edilmesi”ni savunuyorum.

    “İfade özgürlüğü” tam olarak budur!

    “Hakaretvari, küfürvari üsluba rağmen; ikaz sonrasında ifade özgürlüğünün kıymeti”nin ne demek olduğunu Zileli’nin gayet iyi anladığına eminim…

    Eğer Gün Zileli; “pipsqueak” mahlası ile yazan kişinin yazılarını yayınlamayı “tamamen” engellerse:

    Önce; “Uluslararası Anarşistler Birliği: Yüksek Denetim Konseyi”ne gidip Zileli’nin bu davranışını şikayet edeceğim. (Belki Zileli’ye ihtarname gönderirler.)

    Sonra; sırasıyla, “Mikhail Bakunin”in, “Bingöl Erdumlu”nun, ve (Kamber Ateş’in annesi) “İpek Ateş”in mezarlarının yanına gidip; Zileli’nin bütün kitaplarının üzerine viski döküp yakarak kendisini protesto edeceğim.

  23. Pipsqueak

    Sayın “Kutsal “290 bin yıl”24 Mart 2026”
    Madem benim huzursuzluk yaratmam kullandığım dilden kaynaklanmış, dilimi değiştirip yazacağım.
    Ben Türkiye’ye yeni ve daha iyi kurtuluş yeniliği anarşizmi getiren KAOS yayınlarından anarşi ile kargaşalığın bağdaş olduğu düşüncesiyle ortalığı karıştırmak istemiş ve siteye katılanların da katılacağını ümit bile etmiştim. Türkiye, önce İslam; sonra Atatürk, Batı ve milliyetçilik; daha sonra sırayla Marksist-Leninist, anarşizm, ilerici anarşizm ve şimdi tekrar İslam’a dönüşle hayli kurtarıcı arama ve bulma tecrübeleri yaşadı.
    Lütfen kızmayın. Ne bu çalkantılara; ne de şimdi ve en azından Gazze’de olanlara ve büyük olasılı nükleer savaş ve iklim felaketlerine sizin dediğiniz “Bana ne Medeniyet’ten? Bana ne İlkeller’den?” huzura kavuşma hikmetinizi kullanırsam, bana katılacağınızı sanmıyorum.
    Haklısınız bu kısa dönem sizin verdiğiniz 1,5 milyarlık insan varlığı süresine kıyasla hiç. Fakat sosyal bilim dalı olan tarih çalışmalarında yaygın olan bir metoda uymada yakından başlamak tavsiye bile edilir.
    Basit bir örnek: Metotlarını Türk tarihçilerinin de izlediği Annales Okulundan Marc Bloch ve Lucien Febvre Belçika’ya bir toplantıya giderler. Febvre, Bloch’a “gidip bir etrafı dolaşalım” der. Bloch’ın hayretini görünce “geçmişi anlamak için şimdiyi görmekte fayda var” der.
    Ben de günümüzde ve özellikle doğup büyüdüğüm Türkiye’de kurtuluş peşine düşmeleri görünce bu işi anlamak istedim. Ben dahi değilim. Dolayısıyla 1,5 milyar çok uzun olduğundan daha kısa bir zaman dilimi olan ve doğa bilimlerine göre insanın “modern insan” olarak tanımladığı ve “biyolojik açıdan değişmediği” son 300 bin yıl içinde var olan toplumları çalıştım.
    Medeniyetin doğuşu ve tüm dünyaya yayılışının genel olarak son 10 bin yıl içinde olduğu tarihçiler tarafından kabul edilir.
    Not: Kısa bir süre önce, David Graeber and David Wengrow medeniyetin sayısız yerlerde var olduğunu ileri sürdüler. İki yazarın medeniyetleri yerleşik toplumlar anlamda benzerler ama DEVLETSİZLER. Anarşistler ise DEVLETE karşıdırlar.
    İlk 290 bin yılı genellikle antropologlar ve arkeologlar çalışırlar. Kaynaklarım da onlar.
    Tabii, çok uzun zaman dilimleri dışında, saf, eskiyi hiç içermeyen toplum yok. Örneğin annem para bereketim artsın diye cebime buğday taneleri koyar, her yeni ay çıktığında gözlerini kapatır mahallede bu defa iyi günler getirecek ümidiyle “nur gibi yüzü” olan bir çocuğa gözlerini açardı, aynı umutla barakamızın kapısına bayrak asar yakardı vb. Bir ünlü Marksist çok güzel ifade etti: “Umut umutsuzlar içindir.” Ayrıca diğer çok ünlü bir dün ve mit tarihçisi James Frazer, “Altın Dal: Büyü ve Din Üzerine Bir Çalışma”sında Hıristiyanlık gibi çok büyük bir dinin bile aslında pagan inanışların örtüsü olduğunu gösterdi.
    Medenilerle medeniyet öncesini simgeleyen iki alıntı aktarayım.
    Not: Alıntı Batı’nın İnuit yerlerine de eriştikten sonrasına ait.
    – ” Ne kadar çok bireysel olarak düşünürsem, var olduğumu o kadar az hissederim.” İnuit
    – “Her koyun kendi bacağından asılır” atasözünü hatırlatan sizin dediğiniz: “Bana ne Medeniyet’ten? Bana ne İlkeller’den?”
    Şimdi de sizin küfür ve hakaret sayacağınız ve kızacağınızdan korkarak, bir iki şey söyleyeceğim.
    1. Bence, bu sizin candan bir lafınız değil. Hatta sizin bile değil. Medeni yaşamın yarattığı kişisiz kişililiğin günde 24 saat insan beynine ve milyonlarca insan beynine sokulan bir zehir. Tabii günlük hayat da pekiştirir.
    2. Siz bunu candan söylemiş olsanız bile, sanırım siz de bana katılırsınız ki eğer anne-baba, kardeş, arkadaş …yiyecek içecek…ve sayısız diğer varlıklar olmasa, siz de olmazsınız dersem. Aksi halde sizle, sizin hikmetiniz ile huzurlarına kavuşmak için dünyayı kana boyayan Trump-Netanyahu ve yüzlerce benzerleri arasında zerre kadar fark yok.
    Benim bu sitede defalarca sorduğum yazılarımda hemen küfür, üslup, hakaret…dolu olduğunu odak alıp onları yüzüme vuranlar oldu ama tek bir sorum hala bu sonsuz büyük beyinli ve sonsuz büyük bilginlerle dolup taşan sitede cevapsız kaldı. Soruyu tekrarlayacağım.

    Not: Çok sevdiğim ve sözüm ona anarşist (hatta üç en ünlü anarşistlerden biri) arkadaşım “Devrimcilere El Kitabı” adlı bir benzek (pastiş) yazdı ve baskı kooperatifine binlerce sol devrimci alıcı ısmarlama yaptı ve bizi kahkahalara boğdular. Bir bakıma şanslısınız. Bende ne öyle bir yetenek var ne da hatta doğru dürüst yazmasını biliyorum. Yani küfür ve hakaret gizli saklı da olabilir.

    Modern insan 300 bin yıl önce Afrika’dan çıktı ve biyolojik olarak aynı kaldı. Aranızda bana ilk 290 bin yıl içinde kurtuluş arama sapıklığı gösteren bir toplum biliyor musunuz?
    Dahası da var. Türkiye’nin Batı kopyacılığı inkar edilemez. Kültür alanında resimden roman ve şiire kadar, ulusçuluktan uluslar-aracılığına kadar, giyim kuşan…Fransızca büyük beyinliler arasında yaygındı, Rusya’da öyle.
    – Aynı Fransa’da, 1500 yılları başında ne ilerici anarşist ne Marksist ne anarşist olan gencecik bir düşünür “insanlar hariç nereye baksam, insanlar arasındaki çocuklar da dahil, özgürlük görüyorum. O halde, çocuklar hariç, insanlar köleliklerini seviyorlar” der.
    Tabii yine, özgürlüğünüzü kullanıp “Bana ne Medeniyet’ten? Bana ne İlkeller’den?” diyebilirsiniz.
    – Aynı Fransa’da, ünlü yazar George Sand (1804–1876), Fransızlara “iyi yaşamak için yaşamaktan vazgeçtiniz” dedi. Üstelik bu sitenin ilerici anarşistlik kurtuluş bayrağına sarılmadan önceki sarıldığı kurtarıcı Marks’ın yalancılığını yüzüne vurdu ve özür dilettirdi.
    Yanılabilirim ama sizin “Bana ne Medeniyet’ten? Bana ne İlkeller’den?” lafınızdan genç olduğunuzu tahmin ederek bir uyarıda bulunacağım.
    Kapitalistler ile sağ/sol devrimcileri arasında büyük bir benzerlik var. Her ikisi de GENÇ avcılığı ile ileriye yatırım yaparlar. Her ikisi de kişisizlik acısı içinde kıvranan ve var olduklarını avcılıklarındaki başarıyla kanıtlarlar.
    Binlerce milyarlarına rağmen daha da fazla istemeleri bence bunu gösterir.

  24. anonim

    Epeydir bakmıyor idim. Biriki tane baktım. Pipsqueak odak noktası olmuş. Ben geçmişte iki yazısını tam okumuştum. Dağınık gelmişti, tam anlamamıştım. Benle ilgili de olabilir. Bazı eleştiriler sansürcü kafadır bana göre. Ne yazacağını önceden kategorize edip baskılamaya bakma gibi bir şey. Küfür editörün işi, engeller olur biter. Üç nokta kullanmış ise, kullandığı konu/neden daha önemlidir bence. Konuya bakmak lazım. Bence tabi… İsteyen istediği gibi…

  25. Anonim

    “1 kg domates” + “1 kg patates” = “400 TL”ye yükseldi!

    “DÖRT YÜZ TL”YE YÜKSELDİ !!!

    ABD’de insanlar “obezite”den geberir…

    Türkiye’de insanlar “açlık”tan geberir…

    Sizler isterseniz; “medeniyet iyi midir? / kötü müdür?” tartışmasına devam edebilirsiniz!

    “Taş Devri, Bolluk Devri”…

    Taş Devri’nde insanlar “açlık”tan geberiyordu…

    21. yüzyılda insanlar hâlâ “açlık”tan geberiyor…

    “Marx” haklı mı acaba?!…

    Belki de; mesele “bolluk”la ilgili değildir…

    Belki mesele; “Bolluktan kimler ne kadar pay alacaklar?” meselesidir…

  26. Anonim

    “Bize plân değil, pilav lâzım.”

    Süleyman Demirel
    (1924 – 2015)

  27. Anonim

    pipsqueak muhtemelen eski devrimci eski solcu ama bunu söylemeye çekiniyor olabilir

    dedikodu yapmak istemem kimseyi yanıltmak istemem

  28. Pipsqueak

    Sayın “anonim 25 Mart 2026”
    “Dağınık gelmişti” demişsiniz. Çok haklısınız, kafamdakini yazıya çevirmem benim için çok güç.
    Diğer yandan, yazdıklarınızda biraz muğlak olan bir cümle var: “Bazı eleştiriler sansürcü kafadır bana göre.”
    “Pipsqueak 25 Mart 2026 at 19:18” yazım ““Kutsal “290 bin yıl”24 Mart 2026”” yazısına bir cevaptı. Bence, arkadaşın yazdıklarını yorumladım ve ne demek istediğimi anlamadığına dikkat çekerek eleştirdim.
    Belki fark Türkçe’de çok daha kesin ve büyüktür diye Türkçe-İngilizce sözlüğe baktım: “Yorum : commentary” ve ” eleştiri : commentary”.
    Tabii farkların olduğu durumlar da var ve bu da bağlam içinde anlaşılır. Ya da benim sonsuz tercih ettiğim karşılıklı sohbetle halledilir.
    Eğer bu fırsattan yararlanır da çok yukarıdan atıp tutanların genel de olsa huzurlarını bozan bir eleştirisini yaparsam, sohbet en az 100 bin yıllık, yazı en çok 5-6 ile 9-10 bin yıllık.
    Hatta daha da ileri gidersem, korkarım ilkelleri savunduğum için ultra modern, bilgi dolu, büyük beyinli, yüksek zekalıların saldırısına tekrar uğrayacağım!
    Örneğin, yazı bilen Sümerlerle ticaret yapan ilkeller, Sümerlere “beyinlerini ceplerinde taşıyanlar” adını taktılar. Yani geri zekalı ilkeller farkında bile olmadan şimdi benden “en büyük sonsuz”* daha çok odak noktası olmuş Yapay Zekalıların, yapay zekalı olduğunu anlamışlar. Ama modernler gibi gıpta etmemişler! Hatta tarihi rivayetlere göre, Sümerler bu ilkelleri kırımdan geçirmişler.
    TIPKI ŞİMDİ DEĞİL Mİ? Tarih, kazananlar ve kazananları gıpta edenler veya en azından büyüyünce kazananlar olma rüyası içinde yaşayanlar tarihi.
    *: Ben matematik çalıştım ve öğrettim. Belki de ilkelleri “bir, iki, çok” matematiği kullandıkları için cimri medenilere tercih ettim. Her halükarda, en büyük sonsuza kendini eklerseniz, medenilerin daima peşinde oldukları “daha da çok daha iyi, daha daha çok daha daha iyi…” nakaratını duyarsınız.

  29. Pipsqueak

    Sayın “Sevgili pipsqueak siz çok ‘eski’siniz”
    Bu gün çalıştığım yerden, ilerici anarşistleri bile geride bırakan, sadece ezilenleri değil tüm gezegeni bile tüccarlarla yalakaları doğa ve sosyal bilimcilerden kurtaracak olan organik yiyecek satıcısı patronlarım beni erken eve gönderdiler.
    Böylece, geç kalmış olsam da, gösterdiğiniz sevgiye teşekkür edici bir cevap yazma fırsatı buldum.
    İki infinitezimal (sonsuz küçük) ve adıma yakışır düzeltmeler yapacağım:
    I. Ben kendimi çok güncel görüyorum. Her gün çok sayıda haberler okurum.
    Sadece dün ve bu gün okuduğum haberlerden bazıları:
    1- BM raporuna göre, nehirlerde gerçekleşen devasa balık göçleri hızla çöküyor. Dünyanın en büyük harikaları arasında yer alan geniş deniz yolculukları, tatlı su balığı popülasyonlarının %81 oranında azalmasıyla şimdi tehdit altında. (Salı, 24 Mart 2026)
    Not: Bende benzeri yüzlerce kitap ve makale var.
    2- İran’daki okul bombalamasından yapay zekâ sorumlu tutuldu. Gerçek ise çok daha endişe verici.
    3- Jüri, Meta ve YouTube’un gençlere zarar veren bağımlılık yapıcı ürünler tasarladığı sonucuna vardı. Meta, TikTok, YouTube ve Snap’e karşı 1.600’den fazla davacı adına açılan ve 350’den fazla aile ile 250 okul bölgesini kapsayan bir dizi davanın ilkidir.
    Not: Zararları sitede dile getirmiştim. Anarşist TikTok vb sosyal medya tiryakileri, Hasan Sabbah’ın “haşhaşileri” gibi, yuttukları anarşistlik uyuşturucu haplarının etkisi altında bana saldırdılar. Bu başka bir güldürücü anarşistliği hatırlattı. Türkiye’de anarşistliğin ilk ticaretini yapanlardan bazıları kendilerine “kaos” ve “ateş hırsızı” adları verdiler. Kaos iki tam “zıt” anlam ve hatta çakışan zıt anlam taşır: Nesnelerin karmaşıklığı ve nesnelerin aynılığı. O yüzden birçok mitlerde kozmos kaosun çeşitliğe dönüşmesi olarak canlandırılır. Bu ilerici anarşistler doğmadan çok uzun bir süre önce “bir bülbül bir lağım faresinden daha iyi ama bir bülbülle bir lağım faresi iki bülbülden daha iyi ” derlerdi.
    Teknoloji sembolü olan ateş sadece anarşistler gibi bilir bilmez gevezelik etmeyen Tanrılara verilmişti. Anarşizm ithal edildiğinde (sanırım 1990’larda) teknolojinin dünyayı harabeye çevirdiği ve Hiroşima çoktan bilinmekteydi. Buna rağmen ve büyük bir ihtimalle şimdi bile bu sitenin ilerici anarşistliğine sarılmış olması gibi bir türlü bu “-izm”lerin ayıp donları olduğunu görmüyorlar. Bence, tek gerçekten değişen tüccarların dalkavukları doğa bilimcilerinin becerileri olan teknoloji. Yani, sizin çok güzel betimlediğiniz medya ucubeleri bu son teknoloji ile, bu sitede olduğu gibi, daha çok görünür oldular.
    4- El Fasher’in son günlerinin iç yüzü. Ekim 2025’te iki gün içinde 10.000’e kadar insanın katledildiği tahmin ediliyor; Sudan şehrinden 40.000 sivilin ise hala kayıp olduğu belirtiliyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Nisan 2019’da Ömer el-Beşir’in 30 yıllık, İSLAMCI YANLISI DİKTATÖRLÜĞÜNÜN yıkılmasına yol açan halk ayaklanmasının ardından Sudan’da güçlü bir sivil demokratik hükümet fikrini aktif olarak baltalamıştı.

    Yeter. Galiba güncel olduğum ispat ettim. Hafta sonları çok daha güncelim.
    II. İnfinitezimal (sonsuz küçük) “düzeltme”:
    Bildiğiniz gibi yenilikler yukarıdan aşağıyadır ve hemen hemen her zaman zoraki dayatılır. Dolayısıyla kendini anarşist sananlar köleliği seve seve benimseyenlerdir. Otomobil çıktığında bazı anarşist ruhlu düşünürler, yürümenin daha hızlı olduğunu matematiksel ispat ettiler. Bu site ve site anarşistleri, farkında bile olmadan, zamanımızın en yaygın rahatsızlığını huzura çevirmek, gerçekten var olduklarını kanıtlamak amacıyla, ölü balıklar gibi akıma yüzmekteler.
    Belki de çok sevdiğim Orta Doğu “tricksteri” (kurnaz, hilebaz, muzip, hilekar, perde oyununda karagöz) hocanın “Ye Kürküm Ye” fıkrası gibi görünüşün çoktan beri çok önemli olduğunu bilir bu anarşistler.
    Her neyse. Asıl önemli olan sizin gösterdiğiniz sevgi ve samimiyet.
    Son olarak da bu ileriye dönük anarşistlerin akılları sıra savundukları dünyada şu an yaşayan tarım köylüleri arasındaki bir inancı size hediye olarak vermek istiyorum.
    Bu köylüler hala doğrusal olmayan döngüsel zaman içinde yaşıyorlar. Din inanışları hükümdar ve rahiplerinki değil. Ölünce, ahret ve öbür dünyaya gideceklerini düşünmezler. Topraktan öğrendikleri doğuş-büyüme-ölme kavramını kendilerine kılavuz eder, başlangıca dönmeyi arzu ederler.
    Doğa hariç her şeyi doğal gören ve zengin tüccarların mutlak kölelerinin dünyayı kendilerinden başka görenleri zırdeli sanmaları sonsuz doğal.

  30. Pipsqueak

    Sayın “Anonim 26 Mart 2026 at 13:52”
    “Taş Devri, Bolluk Devri”… Kitabı okudunuz mu?
    ABD’de insanlar “obezite”den geberir… Asıl nedenini biliyor musunuz?
    Size tavsiyem ““Marx” haklı mı acaba?!…” gösterişi yapacağınıza Marks’ın eserlerini okuyup kapitalin becerilerini öğrenmek.
    Her halükarda sizin niyetinizin başkaları adına şantaj yapmak olduğu çok belli. Her iki konuda bilginizin de sıfırlığı da hakeza.
    Bence sizin derdiniz başka: Bolluk içinde yaşayıp açların avukatı olmak.
    İşte sizin ayıplarınızı sakladığınız donunuz:
    ” 2025 Küresel Servet Raporu, 2024 yılı itibarıyla Avrupa genelindeki servet eşitsizliğinin Gini endeksini ortaya koyuyor. Gini katsayısı, bir ülkedeki servet eşitsizliğini 0 ile 1 arasında bir sayı ile ölçer: Daha yüksek bir değer daha büyük eşitsizliği gösterirken, 0 değeri tam eşitliği temsil eder.
    Rapora göre, İsveç 0,75’lik Gini katsayısıyla en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülke olurken, Slovakya 0,38 ile en düşük eşitsizliğe sahip ülke konumunda.
    İSVEÇ’İN YANI SIRA, SERVET EŞİTSİZLİĞİ TÜRKİYE’DE (0,73), Kıbrıs’ta (0,72), Çekya’da (0,72) ve Letonya’da (0,7) da yüksek olup, hepsinin puanı 0,7’nin üzerindedir.
    Sonsuz eminim siz bu rapordaki 0,73 nimetlerine konan bir sonradan görmüşlerdensiniz. Bilmediğinizi sergileyeceğinize bilgilerinizle dediklerinizi kanıtlasaydınız daha iyi olurdu ve bu siteye daha yakışırdı.
    ABD’de insanlar “obezite”den geberir…Türkiye’de hali vakti yerinde olan sonradan görmüşler ise beyinlerinin “obezite” olmasını isterler.

  31. Hangi 'kurtuluş' ?

    “Aranızda bana ilk 290 bin yıl içinde kurtuluş arama sapıklığı gösteren bir toplum biliyor musunuz?”
    ________________________________________

    Siz hangi “kurtuluş”tan bahsediyorsunuz?

    • İlkeller de “insan”dı; hilkat garibesi değildi. “İlkeller” de ruhsal korku, ruhsal çöküntü, ruhsal çaresizlik yaşıyordu. Bir nebze huzur bulabilmek veya kafalarına üşüşen korkuları kısa bir süreliğine de olsa uzak tutmak için; kendilerine (animism) “totem”ler icat ettiler, ister somut objesel, cisimsel, fiziksel (animism) totemik figürler olsun, ister soyut (animism) totemik simgeler & semboller olsun (ikincisine örnekler; “nature spirits”, “forest spirits” veya “mountain spirits” verilebilir). Bugünün “Yahudilik” dini, bugünün “Hristiyanlık” dini, bugünün “İslam” dini (…) bu dinlerin hepsi kökünde eski (unutulmuş) çağların (animism) totemik simgelerinin izlerini taşır hâlâ. Bu iz taşıma, eklemlenmecilik, geçirgenlik meselesine “antropoloji terminolojisi”nde ve “dinler tarihi terminolojisi”nde; “syncretism” veya “eclecticism” denir. Eski çağların “şaman”ları, eski çağların “medyum”ları, eski çağların “cadı”ları, eski çağların “tılsım ustaları”, eski çağların “guru”ları (“rişi”leri, “acharya”ları); günümüzde “psikiyatri” mesleği olarak bilimsel hüviyette devam ediyor, günümüzde “psikoloji” mesleği olarak bilimsel hüviyette devam ediyor; birebir, mot-a-mot aynı değiller, fakat süreklilik var, geçmişteki niyetlerin (çare bulma isteği) günümüze mirası gibi transferler, aktarımlar var…

    Eski (unutulmuş) çağlarda “şaman”lar ruhsal telkinler verirdi, günümüzde “psikolog”lar ruhsal telkinler veriyor… Bunlara karşı çıkın veya çıkmayın, sahtekârlık (batıl inanç, hurafe) olduğunu iddia edin veya etmeyin, bilimsel olduğunu iddia edin veya etmeyin; “çare bulma isteği” hâlâ devam ediyor…

    “Lewis Henry Morgan”,
    “James George Frazer”,
    “William James”,
    “Joseph Campbell”,
    “Bronislaw Malinowski”,
    “Lucien Levy-Bruhl”,

    “Brian Morris”: “Anthropological Studies of Religion” (Din Üzerine Antropolojik İncelemeler)

    “Marvin Harris”: “Cows, Pigs, Wars and Witches: The Riddles of Culture” (İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar: Kültürün Bilmeceleri)

    “Heinrich Robert Zimmer”: “The King and the Corpse: Tales of the Soul’s Conquest of Evil” (Kral ve Hortlak: Ruhun Kötülüğü Yenmesine Dair Hikâyeler),

    “Emile Durkheim”,

    (…)

    Ve daha pek çok isim, bunları tane tane anlattı…

    • İlkellerin “özgürlükçü” oldukları, yani “kurtuluş”u savundukları çok önemli bir konu var:

    “Kendi tabiatlarına dışarıdan zorla müdahale edilmesine karşı verdikleri mücadeleler.”

    “Eğer kabilemize, mağaramıza, köyümüze, tabiatımıza; dışarıdan birileri zorla müdahale etmeye kalkışırsa, yaşadığımız toprakları zorla işgal etmeye kalkışırsa; işgalcilere karşı özgürlüğü savunuruz, kurtuluşu savunuruz, onlara karşı mücadele ederiz.”
    ________________________________________

    Siz hangi “kurtuluş”tan bahsediyorsunuz?

  32. Pipsqueak

    Sayın “Anonim 26 Mart 2026 at 17:27”
    Günaydın!
    Fakat sizin hoşuma giden “dedikodu yapmak istemem kimseyi yanıltmak istemem” lafınızı taklit edersem, ” Günaydın!” lafım alay etmek için değil.
    Anlatayım. Çok beğendiğim ve hayrran olduğum fakat Avrupa ile Hıristiyanlığı merkez aldığı için anlaşamadığım anarşist Jacques Ellul daima solcuları eleştirir. Sordular “neden?”
    “Yahu sağın ne b*k olduğu apaçık, neyini eleştireyim?” cevabını verdi.
    Bana gelince, iş karışık ve uzun.
    Kısaltayım: Günümüze mutlak egemen olan dijital teknolojisi kuantum fizik (KF) temeline dayanır.
    Yarı İletkenler ve Transistörler…USB sürücülerdeki flaş bellek…SSD’ler… Lazerler ve LED’ler… Sabit Diskler… cep telefonları, bilgisayarlar ve internet.
    Gerçi KF babaları çok ama endüstride en büyük kullanılan, kedi hem ölü hem canlı düşünce deneyi ile ünlü Schrödinger’in denklemleri.
    Şimdi istemeyerek ama gerekebilir diye bir açıklama yapacağım.
    Önce Schrödinger “matematik kabul ettirir ama ikna etmez” dedi. “Kedi hem ölü hem canlı düşünce” deneyini de kendi denklemlerinin saçma sonuçlar verdiğini göstermek için yaptı. Einstein’e yazdığı bir mektupta “quantum fizik buluşuyla (ki bence bu site solcu devrimci anarşistlik heyecanı içinde hoplayıp zıplayan kara cahillere* benzerler) hoplayıp zıplayanlara mankafalar” der.
    *: Ben bu solcu devrimciler ve benzerleri her yeniliğe balıklama dalan neşeli robotlara, “Neden yürümek otomobilden hızlıdır?” sorusunu binlerce defa sordum, bana saldırmakla cevap verdiler. Bu da bana cahilliğin cennet olduğunu bir defa daha kanıtladı. Bu site teknoloji, ki medeniyet tarihi açısından çok makul, Sovyet Rusya ve Çin’i “kapitalizmin en iyi” olduğu inancına sürükledi. Kökenini Marks’da görmemek için sadece ve sadece bu işi Lenin-Stalin-Mao gibi solculuk tüccarlığına çeviren biri olmalı!
    Not: KF babası Heisenberg de teknolojinin doğayı harabeye çevirdiğini gördü ama bu ilerici anarşist sitesi hep yenilik peşinde olduğundan her yenilikten bir devrimcilik fırsatı bulur. O yüzden bu sitede çevrenin ve hatta tüm canlı cansız varlıkların yok olma olasılığı hakkında tek bir yazı bile çıkmadı. Bence asıl nedeni sosyal medyadaki yıldızlar gibi tıklatıcı avcılığıyla yandaş aramak.
    Tabii, az da olsa, hemfikirde ya da gocunup saldırma yerine insan olmayı tercih edenler var. Örneğin dün vaktim oldu ve “Sevgili pipsqueak siz çok ‘eski’siniz”i yazan arkadaşa teşekkür ettim.

  33. Pipsqueak

    Sayın “Hangi ‘kurtuluş’ ? 27 Mart 2026”
    Önce: Cevabımda eksikler ya da ifade yetersizlikleri bulursanız, lütfen affedin. Fakat ben bu konuya devam etmenin son derece yararlı olduğuna inanıyorum.
    Aslında tarihi bir biri ardında bir birinin üzerine eklemeler ve benzerlikler gibi görmek hiç de yanlış değil.
    Fakat bu değişik gözle bakıp, farklar da görmeyi yalanlamaz. Sadece farklı eğilimleri simgeler.
    Bunu pişmanlık içinde söylüyorum. Çünkü dediklerimle şimdi medya piyasasında sürümü yapılan demokrasi, özgürlük, kişisel seçenek hakkı ve benzeri son kurtuluş çarelerine sarılmış gibi konuşmuş olacağım.
    Sanırım siz benim bu konuda yazdıklarımı okumamışsınız. Ben tarihte belli bir zaman, daha doğrusu zaman dilimi içinde, ilk defa insanın insanı kendine köle etmesiyle başlayan bir durumdan kurtuluştan söz ettim ve ediyorum. Bana göre Mezopotamya’da, Sümer ve devletli medeniyet ile başladı. En azından İsa’ya verilen “savior” adı bile benim ne demek istediğimi son derece açıkça belirler. Bu zaman dilimini modern insanın tanımı olan 300 bin yıl önce Afrika’dan çıkış tarih çizelgesine koyunca, çalışmalarımla daha önceki 290 bin yıl içinde böyle bir kurtuluş görmediğim için 290 bin yılla kıyasladım.
    Lütfen sizinle alay ettiğimi sanmayın.
    Hatta 17’nci yüzyılda başlayan ve 19’ncu yüzyılda zirvesine ulaşan bilimsellikten nefret ettiğim halde, bilimsel metot kullandım. Sadece belirli bir alan içinde belli bir zaman dilimi içindeki kurtuluş düşüncelerini kendime odak aldım. Siz kurtuluşa çok değişik bir anlam vermişsiniz. Fotosentez için güneşe dönen bitkiler bile kurtuluş arar olmuşlar. Canlı varlıklar tarihinde %99 tür şimdi doğada tükenmiş (battal olmuş). O halde sizin anladığınız kurtuluş zaten imkansız. Buna entropinin gittikçe artışını katarsak, evrenin kurtuluşu da imkansız. Gerçi Hint mitindeki yugalara göre zaman sonsuz madde sonlu olduğundan özel bir “kurtuluş”, “eternal return”de umut var. Son zamanlarda bilimciler, fizikçiler, kozmologlar da buna (madde sonlu zaman sonsuz) katılmaya başladılar. Örneğin ve hatta çok beğendiğim İngiliz matematikçisi, kozmolog ve bilim felsefecisi Roger Penrose. Ben bilimcileri hiç sevmem ve cahillikleriyle gurur duyan dalkavuk olduklarına inanırım ama aralarında, Erwin Schrödinger gibi, çok hayran olduklarım var.
    Ben, insanı hayatta kalması için gereken yiyecek, giyecek, neslini idame ettirmek için çoluk çocuk yapmak, sağlığını muhafaza etmek için gerekli ihtiyaçlarını güç birikimine çeviren DEVLETLİ MEDENİYETLERDEN söz ettiğimi defalarca söyledim. Karşıma daima gocunanlar çıkıyor.
    Eğer bir şaka etmeme izin verirseniz benim kurtuluşum da imkansız.
    Yazdığınız yazarlar arasında çok eskiden okuduklarım olanlar Lewis Henry Morgan, James George Frazer, William James, Joseph Campbell, Bronislaw Malinowski, Lucien Levy-Bruhl, Marvin Harris ve Emile Durkheim. Hatta onları iyi tanıyorum bile diyebilirim.
    Her halükarda, eğer bu konuyu kurcalamak istiyorsanız BEN HAZIRIM.
    Son ama önemli bir ek. Eğer karşılıklı diyalog kesintisiz, sürekli, yanlışlıkları düzelme, kaynakları paylaşma vb yazışmalarla oluşmazsa, sosyal medya maskaralığına dönüşüyor. Diğer bir sorun da kimlik. Ben muğlâklığı kaldırmak için “pipsqueak” rumuzunu seçtim ve üslup hafiyeliği de yapmak istemiyorum. Genellikle bana saldıranların kim olduklarını bile bilmediğim için cevaplarımda zorluk çekiyorum. Hatta bu saklambaç oynamadaki amacı da anlamış değilim. Eğer siz diyaloga devam etmeyi seçerseniz, bir rumuz kullanmanız bana çok yardımcı olur.

  34. Anonim

    Trol kindar rezalet, kendin yazıp ıvır zıvırlarını, başkasına cevap kisvesiyle ahkâm kesiyorsun.

  35. Pipsqueak

    Sevgili “Sevgili pipsqueak siz çok ‘eski’siniz” arkadaşa ikinci cevap
    Doğru ama ince fark da var. İnce fark da benim, tekrarlayacağım, güncel olmam.
    Ben her gün savaşlar ve alçaklıklarla insanları harabeye çeviren, Devlet- Teknoloji- Endüstri-Bankanın, diğer bir adıyla tüccarların, doğayı harabeye çevirmeleri hakkında çok sayıda makale ve kitap okurum,
    Şimdiki hem emek tüccarlarını hem de medya tüccarlarını hoplatıp zıplatan Çin. Konfüçyüsçü-Marksist-komünist-kapitalist Çin’de de, Allah kahretsin rakipleri tarafından yok edilen ileriye dönük anarşistler ile ilgili.
    Bu Çin’i nihayet bu sitede görmek, hele bir TÜRK tarafından yazılan bir kitap ve analizinin ileriye dönük anarşist bir TÜRK medya sitesinde görmek beni gururla doldurdu. Çin o kadar güçlü oldu ki en sağlam demokrasi, en ileri Yapay Zeka bilimcileri ve casusluk elektronik cihazları, en çok Nobel Ödülü kazanan bilim adem havvaları, en zengin bütçe, en güçlü ordusu ve en sağlam demokrasisi olan ABD bile korkmaya başladı. Böyle Çin’de anarşistliğe heveslenen ileriye dönük anarşistleri olduğu bizlere ümit veriyor.
    Bakınız mesela aşağıdaki kitaba.
    “Arif Dirlik[1] / Çin Devriminde Anarşizm; Arif Dirlik’in Anarchism in the Chinese Revolution (University of California Press, 1991) kitabından özetleyerek çeviren Gün Zileli”

    Sonra da Arif Dirlik’in ” Tayvan: Sömürgeciliğin Yarattığı Topraklar” (Taiwan: The Land Colonialisms Made) yazısını okuyun. Yazının her satırından Arif Dirlik’in ABD’ye yardakçılığı sızar. ABD önce İngiltere sömürgesiyken yerli halkı soy kırımından geçirdi, sonra demokrasi ve özgürlük sevgisiyle İngiltere’den kurtulup sömürmeye devam etti ve hatta şimdi ek olarak ABD on iki koloniye sahiptir.
    Maşallah çok dürüst olan Arif Dirlik, Tayvan için gözyaşı döker ama hiç bir yazısında sonradan Amerikalılar olarak bilinenlerin yerli halkı soy kırımından geçirdiklerinden, ne de ABD’nin İngiltere kolonisini ele geçirdiğini ve ne de hatta daha sonra on iki koloniyi de eklediğinden söz eder. İnsan kendine ekmek veren eli ısırır mı?
    Bu da onun ne kadar büyük beyinli ve antenlerinin ne kadar güçlü alıcılar olduğunu kanıtlar.
    Benzeri olarak, ilerici anarşistlik sitesi, Gazze hakkında sessiz kalır, Ukrayna’yı savunur, İran da ABD-İsrail bombalarını görmeyip okuyucu özgürlük sever ilerici anarşistin gözünü mollaların becerilerine çevirir ve şu an faşistlerin çevreyi viraneye çevirmeye* devamına karşı, Arif Birlik gibi çaktırmadan, sessiz durur.

    Kaynak: https://www.bbc.com/news/articles/cm2rdd6mpvzo
    *: “Hindistan’da bir eyaleti sarsan bir pestisit (ENDOSULFAN) trajedisi

    Uyarı: Bu hikaye, bazı okuyucuları rahatsız edebilecek görseller içermektedir

    Foto muhabiri Madhuraj,1990’lar ve 2000’lerde Kasargod bölgesinde yüzlerce çocukta ENDOSULFANIN (UCUZ AMA SON DERECE ZEHİRLİ BİR BÖCEK İLACI) yol açtığı sağlık sorunlarını belgeliyor.
    1990’larda, bölge sakinleri hayvanlarda ve çocuklarda, serebral palsi, epilepsi ve hidrosefali (beyinde sıvı birikmesi) gibi fiziksel ve nörolojik rahatsızlıklar da dahil olmak üzere doğum kusurları bildirdiler.
    Kurbanların çoğu yoksul işçilerdi ve aileleri, yeterli beslenmeye ve sağlık hizmetlerine erişimleri sınırlı olan dezavantajlı kast ve kabile gruplarına mensuptu.

    Uyarı: Fotoğraflar, bazı okuyucuları rahatsız edebilecek grafik görüntüler içermektedir.”

    Kaynak: https://www.bbc.com/news/articles/cm2rdd6mpvzo

    Not: ENDOSULFAN esas olarak Hindistan ve ÇİN’de üretilmekte. Daha küçük miktarlarda İsrail, Brezilya ve Güney Kore’de de üretilir.
    Bu çok sık ve çok sayıda okuduğum haberlerden biri. Görüyorsunuz sevgili arkadaş, belki de adını ettiğiniz medya ucubeleri benden çok eski ve sonsuz yaygın bir uyku hapını yemişler, uyuyup kalmışlar. Dünyayı ele geçirenler bu oyunu bin yıllardır oynuyorlar!

  36. Midesi 'aç' olan insanlar ne düşünür?

    “Yazılı olan ve olmayan tarih”e ve “antropoloji”ye pek meraklı olan, belki de bu alanlarda uzman olan pipsqueak; şu konuda ne der? Bu sorum sizi eleştirmek amacıyla değil, acele etmeden okuyunuz lütfen:

    “Düşünmek”, “sosyal bilimlerle ilgilenmek”, “kafa (akıl) yormak” gibi şeyler için;

    • Genellikle “midesi tok olan” kişilerin uğraştığı,

    • Genellikle günlük koşuşturma telaşı içinde olmayan bir hayatı yaşama imkânı olan şanslı kişilerin uğraştığı,

    • Genellikle “yarın aç kalacak mıyım?” korkusu yaşamayan kişilerin uğraştığı; (kısaca ve özetle) “lüks (luxury)” aktiviteler olduğu söylenegelir.

    Bütün toplumlarda böyle bir “algı” var; bu “algı”yı doğru kabul etseniz de etmeseniz de çoğu zaman hissedersiniz.

    Evine, ailesine ekmek götürmek derdi çeken bir insanın; (misâl) “antropoloji”yle ilgilenmesini bekleyebilir miyiz? [NOT: “Antropoloji”yi örnek olarak yazdım; onun yerine başka “lüks” olduğuna inanılan şeyleri de koyabilirsiniz. Yani; salt “antropoloji”yi hedef tahtasına koyduklarını zannetmeyiniz.]

    “Obezite” hastalığının yaygın olduğu ABD’de insanların her biri filozof değil elbette, midesi obez insanların her biri “antropoloji”yle ilgilenmiyor elbette. Benim size sorduğum soru bu değil. Buna odaklanmayınız.

    Dikkat ediniz lütfen:

    “Midesi aç olan” insanın; (misâl) antropoloji ile ilgilenmediği, bu tür “aktiviteler”i umursamadığı yönünde genel bir “algı” var. Yani; midenin “aç” olması, midenin “tok” olmasından daha fazla dikkat çekiyor. “Midesi aç olan” insanın; (misâl) “felsefî düşünceler”e dalmak için enerjisinin de, hevesinin de, vaktinin de neredeyse hiç olmayacağı söylenegeliyor.

    Kısaca ve özetle: Önce daima midenin tok olması teşvik ediliyor; ondan sonra (misâl) “felsefî düşünceler”e dalmak, ondan sonra (misâl) “antropoloji”yle ilgilenmek tavsiye ediliyor.

    Silsileye (sıralamaya) lütfen dikkat ediniz: “Önce mide tokluğu, sonra düşünsel faaliyetler.”

    “1 kg domates” + “1 kg patates” = “400 TL”ye yükseldiği bir toplumda, “enflasyon” denen belanın altında çiğnenen insanların olduğu bir toplumda;

    (Misâl) “Stone Age Economics (Taş Devri Ekonomisi)” [Marshall Sahlins, 1972] isimli kitabı okumak isteyen, ama aynı anda “midesi aç olan” insanlar olmasını bekleyebilir misiniz, umabilir misiniz? [NOT: Lütfen; tek-tük, kıyıda köşede kalmış, numune niyetine birkaç kişiyi örnek olarak göstermeyiniz bana. Yani; hem “midesi aç olan”, hem “felsefî düşünceler”e aynı anda dalan kişi sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar sayıca az olduğunu iddia ediyorum. Mesela “budistler”i örnek olarak göstermeyiniz bana; çünkü onlar “enflasyon”la temasa girmiyorlar, “fiyatların pahalı olması”yla temasa girmiyorlar; hayatta herkesin “budistler gibi” yaşamasını bekleyemezsiniz. Mesela; kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı falan-filân yerdeki küçücük bir kabilenin günlük yaşamını, bu ve buna benzer örnekleri bana getirmeyiniz.]

    Lütfen; size naz yapıyormuşum gibi, sizi hakir görüyormuşum gibi zannetmeyiniz pipsqueak.

    Sorumu daha derli-toplu olacak şekilde sorayım:

    Siz, mideniz “tok” olduğu için; (misâl) “medeniyet”le ilgili, (misâl) “antropoloji”yle ilgili çok teferruatlı müktesebat edinmiş olabilir misiniz? (Çünkü; mideniz “tok” olduğu için, düşünmeye enerji ve vakit ayırabildiniz.)

    “Midesi aç olan” insanın; düşünmeye pek önem vermeyeceği, düşünmeye enerjisinin olmayacağı, düşünmek için (kafasını kaşımaya bile) mecâlinin, vaktinin olmayacağı hakkında siz ne diyorsunuz?

    Samimiyetle, ve mümkün olduğunca konuyu dağıtmadan (etrafa saçmadan) cevabınızı yazar mısınız pipsqueak?

  37. Pipsqueak

    Eğer yanlış anladıysam düzeltin. Ben bu siteyi Türkiye ve dünyada çıkan sorunlar üzerinde fikir yürütme sitesi sanarak kendi düşüncelerimi yazdım.
    Eğer çözümler ileri sürülse bile bu siteyi dolduran aşağıdaki son katkılardan bazı örnek üç (çok kara cahil var ama zaten hepsi aynı) hödükler* bilirdi ki çözüm ileri sürmek başka uygulamak başka. Bence bu hödükler ne kadar cahil olduklarını suratlarına vurduğumdan gocunan aşağılık içinde kıvranan medya kazazedeleri.
    *:Hödüklerden bazıları:
    1. “Hangi ‘kurtuluş’ ? 27 Mart 2026 at 02:25”
    Bu yukarıdan atanı tartışmaya davet edince, diğer benzer saçmalıklar savuran kara cahiller gibi, hemen kayboldu ya da “anonim” saklambacı oynadı. Bu kara cahil verdiği bilgin isimlerinin, çoktan bilinen ve her moda gibi çoktan pabucu dama atılan, Darwin’in ırkçı evrim teorisini 19’ncu yüzyılda sosyal bilimlerde satan bilgi tüccarları olduğunu bilmez. Deve kuşu?
    Ya da çok gocunduğundan aşağılık duyguları içindeki Batı kopyası Türkiye’de sonradan görmüş zenginlerden biri olduğunu bile kendinden saklamış.
    Allah’a şükretsin ki, Darwin’in İngiltere’sinde ve Batı’nın da Türkler ve Türkiye hakkında yukarıdaki 19’ncu yüzyıl bilginleri düşündükleri ve söylediklerini bilmez bu medya ucubesi.

    2. “Anonim 28 Mart 2026 at 17:13”
    “Trol kindar rezalet, kendin yazıp ıvır zıvırlarını, başkasına cevap kisvesiyle ahkâm kesiyorsun.”
    Bu medya kazazedesi kara cahilliğini kendine yedirmişe benzer. Diyecek bir şeyi olmayan bir cahil olduğunu dolaylı söylemiş.

    3. “Midesi ‘aç’ olan insanlar ne düşünür? 29 Mart 2026 at 05:29”
    Bence en büyük hödük bu. Bana sorduğu sorunun bir gocunanın şantajı olduğunu bile bilemeyecek kadar, maşallah, ileri zekalı. Yine deve kuşu?

  38. Anonim

    Merhaba pipsqueak,

    29 Mart 2026 at 05:29 soruya; samimiyetle, ve mümkün olduğunca konuyu dağıtmadan (etrafa saçmadan) cevabınızı yazar mısınız?

  39. Anonim

    pipsqueak şunu yapıyor:

    “Ben biliyorum, hiçbiriniz bilmiyorsunuz; hepiniz cahilsiniz.”

  40. 'Medeniyete karşı çıkmak' mümkün mü?

    “Medeniyete karşı çıkmak” isteseniz; nereye kadar kaçabilirsiniz? Nerelerde saklanabilirsiniz?

    Her taraf kameralarla, gözetleme ve takip cihazları ile dolu.

    “Mağara”ya saklansanız; vücudunuzdan yayılan ısıyı tespit edip hangi mağarada saklandığınızı ortaya çıkarabilen “teknolojik takip cihazları” var.

    “Ormanın derinlikleri”nde kendinize basit bir baraka inşa etmek isteseniz; vücudunuzdaki ter damlalarını tek tek görebilecek kadar kuvvetli lenslere sahip “uydu kameraları” var, yani ormanda neler yaptığınızı “uzaya yerleştirdikleri uydu kameralar”la saniyesi saniyesine takip edebilirler.

    “Medeniyete karşı çıkmak”; nefes almaya karşı çıkmak gibi bir şeye benziyor, atmosfere karşı çıkmak gibi bir şeye benziyor.

    Hem nefes alıp-vermek zorundasınız (solunum yapmak zorundasınız), hem atmosfere karşısınız; bu pek mümkün gözükmüyor…

    “Teknolojik gözetleme araçları”ndan kaçmak mümkün değil, bunu kabul etmek istesek de istemesek de; yalın gerçek bu.

    “Medeniyet” denen şeye; düşünsel anlamda, yaşam tercihi anlamında karşı çıkmak bile büsbütün imkânlı gözükmüyor. ABD’nin özellikle “Orta ABD” ve “Güney ABD” eyaletlerinde; “Amish”ler olarak bilinen Hristiyan topluluklar vardır, belki duymuşsunuzdur. “Amish”ler; yaşadıkları topraklar hangi eyalet sınırları içinde ise, o eyaletlerin bürokratik makamlarından izinler alarak yaşamaya, kendi hayatlarına müdahale edilmemesi için teminatlar talep etmeye alışmış Hristiyan topluluklardır. Yani; “medeniyet”ten köşe-bucak kaçmak için heyecan dolu maceralara girişmek yerine, bizzat “medeniyet otoritelerinden (bürokratik makamlardan)” izin almanın gerçekliğini kabul etmeye mecbur kalmışlar, bu yöntemin daha makûl olduğuna karar vermişlerdir.

    “Medeniyet”ten kaçmak; solunum yapmayı istemeyip solunuma mecbur olmak gibi bir şeye benziyor…

    Şahsî olarak “medeniyet”i sevip sevmememiz hiçbir şeyi değiştirmiyor gibi gözüküyor… “Medeniyet” daima devam ediyor gibi gözüküyor…

  41. Pipsqueak

    Sayın site ADMİN’i
    Her zaman hatırlattığım gibi lütfen dikkat ediniz: “ÖNCE MİDE TOKLUĞU, SONRA BU SİTEDEKİ GİBİ DÜŞÜNSEL FAALİYETLER.”
    “1 kg domates” + “1 kg patates” = “400 TL”ye yükseldiği bir toplumda, “enflasyon” denen belanın altında çiğnenen insanların olduğu bir toplumda; çok dırdır eden pipsqueak gibi olmayın!
    Eski kurtarıcınız Marks-Lenin-Stali’in “fake news” olduğuna uyanıp yeni ve ileriye dönük anarşistlik yazılarınızla bize önder oldunuz ama aç, susuz, okuyup yazma bile bilmeyen sevgili, ihmal edilmiş ve sadece sizler gibi solcu devrimcilerin sakızı olunca hatırlanan halkımız yazılarınızdan ne anlarlar?
    Sayın abimiz Zileli, “Arif Dirlik[1] / Çin Devriminde Anarşizm 1991” isimli kitabı okumak isteyen, ama aynı anda “midesi aç olan” insanlar olmasını bekleyebilir misiniz, umabilir misiniz?
    En son, en yeni ve en iyi devrimcilik reklamlarıyla ağzımıza emzik beynimize büyük beyinli fikirleri koydunuz. Politika analizciliğinizle ürettiğiniz esen rüzgarları bizimle paylaştınız. Arif Dirlik’in hepimize ümit veren, yüzlerce sizler gibi anarşistlerden oluşan guruplarla dolu Çin’i ile ileride ilerici anarşistliğin Türkiye’mizde de mümkün olduğunu ima ettiniz. Böylece bize sosyal medyada bu eşsiz müjdeyi yayma fırsatı verdiniz. Teşekkür ederiz.
    Eğer siz yaşlı başlı bir abimiz olmasaydınız ve bize bu yardımlarda bunmasaydınız sizin de kutsal emekçilerimiz ve kutsal halkımızı boş veren sadece bizi ve kendinizi DÜŞÜNSEL FAALİYETLERLE oyalayan bir “egocrat” olduğunuzu düşünürdük.
    Her zaman dediğim gibi lütfen dikkat ediniz. Sakın o tamamıyla kendi dünyasında yaşayan pisqueak gibi konuyu dağıtmayın.
    Bu sitede sattığınız kitaplardan hangisi kutsal ve aç halkımızın karınlarını doyurmaya faydalı olur?
    KUTSAL ve AÇ HALKIMIZA DÜŞÜNSEL DEĞİL EMEK VERİP EKMEK ALMAK FAALİYETLERİ LAZIM!

  42. Sorular

    “Matematiğin, çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?”

    David Hilbert
    (1862 – 1943)

    “Doğal sayıları toplamasıyla, çıkarmasıyla, çarpmasıyla, bölmesiyle anlayabilecek kadar zenginlikte olan bir matematiğin çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?”

    Kurt Friedrich Gödel
    (1906 – 1978)

    “Ignoramus et ignorabimus”
    (Bilmiyoruz ve asla bilemeyeceğiz)

    Emil Heinrich du Bois-Reymond
    (1818 – 1896)

  43. Nihilizm

    “Zamanımızın ruhu” (zeitgeist), silikon vadilerinden yükselen yeni bir ritimle atıyor.

    İçinde bulunduğumuz an; insanlık tarihinin daha önce tecrübe etmediği bir teknolojik eşiğe, “yapay zekânın (YZ)” gündelik yaşamın ve üretimin merkezine yerleştiği bir döneme işaret ediyor.

    Bu yeni çağın en belirgin, en ayırıcı özelliği ise “hız”dır. Bir fikrin zihne düşüşü ile onun somut bir metne, bir görsele veya bir koda (code) dönüşmesi arasındaki o kadim ve meşakkatli mesafe, “algoritmik saniyeler” içinde eriyip gitmiştir. Objektif bir gözle bakıldığında, bu durum; insan kapasitesinin muazzam ölçekte genişlemesi olarak okunabilir. Yaratıcılık demokratikleşmekte, teknik beceri engeli ortadan kalkmakta ve üretim araçları, doğru “komutu” verebilen herkesin erişimine açılmaktadır. Sanayiden akademiye, sanattan gündelik iletişime kadar her alan, bu “verimlilik patlaması”ndan payını almaktadır. Artık karşımızda, insan zihninin uzantısı olarak işlev gören, yorulmak bilmeyen ve kolektif insan bilgisinin tamamından beslenen sentetik bir zekâ durmaktadır. Bu, şüphesiz; insanlığın alet yapma serüveninde ulaştığı en sofistike aşamalardan biridir.

    Ancak, bu baş döndürücü “hız”ın ve erişim kolaylığının yarattığı manzaraya, bu parlak yüzeyin hemen altına daha dikkatli bakıldığında; varoluşsal bir huzursuzluğun kıpırdanmaya başladığı görülür. Üretimin bu denli kolaylaşması, kaçınılmaz olarak bir “tüketim enflasyonu”nu da beraberinde getirmektedir. Her şeyin anında var edildiği bir dünyada, nesneler (ister sanatsal ister düşünsel olsun) birer “içerik (content)” birimine indirgenmekte, hızla “tüketilip” aynı hızla “unutulma” döngüsüne girmektedir. İşte bu noktada, teknolojinin sunduğu imkânların ötesine geçip; bu durumun “insan tini” üzerindeki etkilerini sorgulamak için felsefenin derinlikli merceklerine, özellikle “Hegel”in ve “Nietzsche”nin öngörülerine ihtiyaç duyarız.

    “Hegelci diyalektiğin” perspektifinden bakıldığında, insan bilinci (“Ruh” & “Geist”) ham bir potansiyel olarak kalmaz; o, kendini dış dünyaya dayatarak, maddeyle ve dirençle karşılaşarak olgunlaşır. “Hegel” için emek, sadece ekonomik bir aktivite değil; insanın doğayı dönüştürürken kendi bilincini de yonttuğu, meşakkatli ama zorunlu bir “kendini tanıma süreci”dir. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu o sancılı ilişki, eserin içine sinen o “insanî ter”; ruhu yetkinleştirir. Oysa günümüzün “yapay zekâ” destekli üretim modeli, bu hayatî “süreci” âdeta kısa devreye uğratmaktadır. Artık “direnç” yoktur; sadece pürüzsüz, anlık ve nihaî sonuçlar vardır. Hegel’in “olumsuzlama” dediği, zorlukla karşılaşarak aşma momenti; “hız”ın içinde buharlaşır. Bizler, komutlarla yarattığımız ancak üretim sürecine gerçek anlamda dâhil olmadığımız o kusursuz çıktıların karşısında; Hegelci manâda “derin bir yabancılaşma (alienation)” yaşarız. Eser bize ayna tutamaz, çünkü o aynanın sırrında bizim emeğimizin, tereddütlerimizin ve hatalarımızın izi yoktur. Kendi düşünme ve sentezleme yetimizi dışsallaştırıp bir makineye devrettikçe; efendisi olduğumuzu zannetiğimiz bu muazzam araçların, pasif birer parçasına dönüşme riskiyle yüz yüze kalırız.

    Bu tinsel “yabancılaşma” zemini üzerinde; “Nietzsche”nin moderniteye dair en karanlık teşhislerinden biri olan “nihilizm” (ve “son insan” figürü) belirginleşmeye başlar.

    Eğer “Hegel” bize sürecin ve emeğin kaybını gösteriyorsa; “Nietzsche” bu kaybın yarattığı “değerler boşluğu”na işaret eder.

    Her şeyin bu kadar kolay, zahmetsiz ve “hızlı” elde edilebildiği bir dünyada, “değer hiyerarşisi” çökmeye yüz tutar. Emekle, zamanla ve adanmışlıkla elde edilmeyen şeyin ağırlığı da kaybolur. “Yapay zekâ”nın sunduğu bu sonsuz “konfor” ve “hızlı tüketim” döngüsü; Nietzsche Zerdüşt’ünün tiksintiyle bahsettiği “son insan”ın arzuladığı cennetin ta kendisidir.

    “Son insan” riski, acıyı, büyük tutkuları ve kendini aşma arzusunu bir kenara bırakmış; tek amacı güvenlik, konfor ve “kolayca elde edilen küçük hazlar” olan bir varlıktır. Yaratmanın çilesini çekmek yerine, makinenin sunduğu ortalama ama “hızlı” sonuçlarla yetinmek; insanın içindeki “Güç İstenci”ni (o yüce “yaratma ve dönüştürme” dürtüsünü) köreltir.

    Sanatın “içeriğe (content)”, hakikatin “veriye (data)”, iletişimin ise sığ bir “etkileşime (interaction)” indirgendiği bu noktada; anlamın yerini devasa “uğultulu bir gürültü” alır. Bu, aktif bir yıkım değil, Nietzsche’nin “pasif nihilizm” dediği durumdur; anlamsızlığın konforlu kucağında, ekranların soğuk ışığı altında gerçekleşen “uyuşuk bir kabulleniş”. Dolayısıyla, “yapay zekâ” ile geldiğimiz nokta; teknolojik bir zafer olduğu kadar, iradenin felce uğraması tehdidini de içinde barındıran bir çözülüş durumudur.

    Yazan: Şaranur Yaşar
    28 Aralık 2025

    ****************************
    Burada ne ayakta durulur,
    Ne uzanılır,
    Ne de oturulabilir.

    Dağlarda bile
    Sessizlik yok.
    Sadece, yağmursuz,
    Gök gürültüsü var.

    “Thomas Stearns Eliot”
    (1888 – 1965)

  44. Felsefe, 'devlerin söyleşmesi' mi?

    “Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi?

    Felsefe, “devlerin söyleşmesi” mi?

    Evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Eğer felsefeyi bir geleneğin adı olarak anlamıyorsak, o fikirler felsefedir. Zira felsefe dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir.

    Çeşitli vesilelerle sık gündeme gelen bir soru: “Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi? Ya da sorunun daha değişik versiyonuyla, “felsefe yapmak için felsefe tarihi bilgisi şart mıdır?” Bu soruya cevap verebilmek için felsefe denince neyin anlaşıldığı konusunda bir berraklığa ihtiyaç var. Aynı şekilde tarihten ne anladığımız da önem kazanıyor.

    Felsefeyi bir ürün, ortaya çıkmış fikirler toplamı olarak düşünürseniz, felsefe elbette ki felsefe tarihinden ibaret olur. Düşünceyi anlamadan felsefenin zahiri cazibesine kapılmış kültür ve kişilerde felsefe, “felsefe tarihi” olarak anlaşılır. “Eflatun veya Filankes böyle dedi ama Bevankes buna katılmadı, şöyle dedi.” Bu anlayışta felsefe, soyut, fanileri aşan ve hürmete layık prestijli bir “ekabir sohbeti”dir. Bu çerçevede felsefe, “devlerin söyleşmesi” olarak saygı görür, ama bir dedikodu rivayeti olmaktan öteye geçemez. “Felsefe tarihçilerini filozof sanma yanılgısı” bunun sonucudur. Felsefeyi böyle anlayan toplumlar felsefe üretemez, üretilmiş felsefenin sadece tüketicisi olur, sadık bir tüketicisi. Bu seviye, felsefeyi anlamanın en ilkel seviyesidir. Kategorilerle işleyen bu bakış, felsefe kutusu içinde bulduğu herşeye felsefe hürmeti gösterir. Onları yanyana zenginlik teşhiri için dizer. Onları ilişkilendirmeye bile ihtiyacı yoktur.

    Yok eğer felsefeyi ortaya çıkmış bir fikirler toplamı olarak değil de “tarihaşırı bir fikri diyalog” olarak anlarsanız, yine “felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey olur. Hâttâ “felsefe tarihi” dışında felsefe olmaz. Bu yaklaşımda bütün filozoflar bazı temel sorular üzerinden birbirlerine bağlıdırlar. Ya kendilerinden öncekine itiraz, ya da onların cevaplayamadığı sorulara cevap vermiş olmak noktasında oluşan bir bağlantıları sözkonusu olur. Her iki durumda da aynı ipe dizilen tespih taneleri gibi bir süreklilik ve bağımlılık ilişkisi içinde anlaşılırlar ve öyle görülürler. Tesbihin imamesi de “şimdi”dir ve bizim maziye bakan totalize edici (toplamcı) nazarımızdır. Bu anlayışın önemli bir problemi felsefeyi yüzeysel bir “tarihsellik” içinde anlamasıdır. Burada tarihsellik neden yüzeyseldir? Çünkü yarım bir tarihselleştirmedir. Biraz açalım.

    Soykütüğünün (genealogy) bize kişiyi veya düşünceyi kusursuz bir şekilde vereceğine dair bir “bilimselci kabul” ile hareket eder. Zorunlu veya doğal olmayan bir tarihsel girişimin halkalar zinciri hâlinde bugüne ulaştığı varsayımını esas alır. Eğer felsefe tarihte bir söyleşme olarak başlayan bir “çağlar-arası sohbet” olarak düşünülürse, bu mirasa dair iki boyut öne çıkar: Biri “keyfilik”tir. Yani “felsefe ağacı başka türlü de gelişebilirdi, ama bu istikâmetlerde uç verdi” diyebiliriz. Böyle olmaya mecbur değildi, ama böyle oldu. Diğeri ise “süreklilik”. Yani filozofları birbirine bağlı halkalar gibi düşünürsek; birini anlaman için öncekine bakman lazım, çünkü hiçbir halkayı diğer halkalardan bağımsız olarak anlayamazsın. Bu çerçevede bakılınca; felsefe, mecburi olunmayan fakat mazide başlayıp gelmiş bir söyleşme olarak ancak “felsefe tarihi”yle anlaşılabilinir. Yani felsefe ile (felsefenin) tarihi aynı şey olur.

    Bu ikinci anlayış nispeten sofistike olsa da, hâlâ felsefeyi tam olarak tarihselleştirmiş değildir. Felsefeyi “dil”e benzetip, bir “dil”i öğrenmek için daha önce yazılmış ve konuşulmuş olanları anlamak gerekir diye düşünmek yanlış bir yaklaşım olur. Evet “dil” bir açıdan kendi tarihinden ibarettir. Bu hâliyle bir “dil”i öğrenmek o “dil”in tarihini öğrenmektir. Konuşmak da “dil”i kullanmak olduğu ölçüde bu kapsamdadır. Ancak felsefe, felsefeyi üreten şey (yani düşünme, tefekkür) için “felsefe tarihi”ne muhtaç değildir.

    Bu yüzden doğru metafor, burada “dil” değil “şiir”dir. “Şiir, ‘şiir tarihi’nden ibarettir” demek ne kadar saçma olur, değil mi? Çünkü “şiir”, tam da o tarihin kuşatamadığını söylemektir. Yaratıcı bir eylem olarak “şiir”, pekâlâ tarihsiz olarak da “otopoetik (auto-poetic) bir varlık” gösterebilir. Hâlbuki “felsefenin tarihi” de tıpkı “şiirin tarihi” gibi bir metafizik posadır. “Şiir”, geçmişten yana hüküm giymek zorunda değil. Aynı şekilde “başlangıcın felsefesi”, ilk başta olduğu gibi bugün de felsefenin tarihinden bağımsız olabilir. Zaten “felsefe tarihi”ni ona tarihyazımı ile empoze ettiğimiz “süreklilik illüzyonu” altında değil de hakkıyla incelersek şunu görürüz: Kimi büyük filozoflar mevcut konuşmayı devam ettirmek yerine yeni sohbet odası açmışlar. Hâttâ bazısının önceki sohbetlerden haberi bile olmamış olabilir. Çünkü ihtiyaç duydukları şey geçmişin bilgisi değil, “bulundukları şimdi”nin ilgisidir. “İlgili olmak” ile “bağımlı olmak” arasındaki farkı görmek gerekir.

    Bu nedenlerle, evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Bunu anlamak için şöyle düşünelim: Felsefe tarihinden habersiz bir insanın fikirleri anlatılıp anlaşıldığında, kavramsal olarak tercüme edildiğinde eğer o fikirler (sözgelimi) filozof sayılan bir Batılı filozofun düşünceleri ile denk gelen fikirler ise o kişinin yaptığı şey felsefe midir? / değil midir? Eğer felsefeyi “bir geleneğin adı” olarak anlamıyorsak; o fikirler felsefedir.

    Zira “felsefe” dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir. “Düşünmenin diyalojikliği” onun radara yakalanması ve tarihyazımının hazmına uygun forma sokulması ile ilgilidir. “Felsefe” ekseriyetle ve hasbelkader “diyalojik” bir şekilde zuhur etse de, bu; “felsefe yapımı için” her zaman zorunlu bir şart değil. “Kurucu felsefî söz veya sohbet başlatıcı düşünsel hamle” felsefenin ta kendisi olabildiği hâlde, felsefe tarihinin dışındadır (öncesindedir). “Felsefe tarihi” dediğimiz “söyleşi kütlesi”nin öncesinde ve sonrasında her zaman “diyalojiklik radarına yakalanmayan yeni fikirler” vardır. Onlara “felsefe” adını verip / vermemek; bir isimlendirme sorunudur. Doğumların “sadece hastanede ve kayıt altında” olduğunu düşünmek, hastane dışında vuku bulan doğumları görmeye engel olan bir tür hastane hastalığıdır. Felsefenin “felsefe tarihi”ne mahkûm olmadığını anladığımızda, “dil”in bile aslında sandığımız kadar tarihinden ibaret olmadığını anlarız.

    Yazan: Mücahit Bilici
    3 Kasım 2024

  45. Niçin burası?

    pipsqueak’in “medeniyete karşı olduğu”nu ilân etmesi için mecra olarak kullanabileceği pek çok platform var iken; spesifik olarak “Gün Zileli’nin websitesi”ni tercih etmesinin sebebi ne?

    Gün Zileli’ye yönelik “kişisel bir husumeti” (şahsî bir gıcıklığı veya garezi) mi var?

    Gün Zileli ile geçmişte iç acıtıcı bir olay yaşadı da; bu acıyı (eğer “iç acısı”ysa, ne olduğunu bilmiyorum) atlatamadığı için ona kızgın mı? İçinde ona yönelik hınç mı biriktirdi? Bu sebeple mi sürekli Zileli’nin websitesinde yazıyor?

  46. Anonim

    Midesi “tok” olan, midesi “aç” olanın hâlinden anlamaz.

    Pipsqueak’in anlamadığı gibi…

  47. Bunun İçin Burası

    Zileli, artık dost düşman fark etmez, ne gördük iyiden kötüden moduna girdiği için, soğan diktim dikine, çıkarsa da çıkmazsa da şeyime dediği için, yüz veriyor böcü börtüye.

  48. Pipsqueak

    Bu sitenin anarşistliğinin Çin’deki anarşistlik günlerini anlatan tarih kitabını tanıtmada aşağıdaki paragraf bana Türkiye 68 kuşağının seçtiği yolu hatırlattı.
    “Ortaya çıktığı 1905 yılından, bir hareket olarak ortadan kalktığı 1930 yılına kadar (1920’lerde giderek zayıflamasına ve 1920’lerin sonlarında ideolojik ve pratik HÂKİMİYETİ KOMÜNİSTLERE KAPTIRMASINA RAĞMEN süren 25 yıllık dönemde, Çin anarşizmi, Çin radikal ve devrimci hareketinde ana akım oldu.”
    Büyük harflerle özellikle önemli benzetmeye dikkat çekmek istedim.
    Türkiye’de 68 kuşağı ise etkilenip izlediği 68 kuşağı 68 olaylarında ağır basan, HEM BATI KAPİTALİZMİNE HEM DE SOVYET KOMÜNİZMİNE KARŞI OLAN VE REDDEDEN ANARŞİSTLİĞE RAĞMEN “ELHAMDÜLİLLAH MARKSİST-LENİNİSTİZ” NARALARI ATTILAR. Çekoslovakya’daki 1968 “Prag Baharı” ayaklanmasına rağmen, saplanılan yoldan çıkılmadı. Daha önce olan Polonya ve Macaristan ayaklanmaları da bu kuşağı uyandıramadı.
    Bu site günümüz Çekoslovakya’sı, Polonya’sı Macaristan’ı ve hatta kapitalist olan Rusya’sı ve Çini bile içeren ve hepsine ortak olan bir özelliği aramaktansa satıcılıkta en çok kullanılan “en son en iyi” enayi avcılığına devam edip anarşistliğin parlak bir gelecek olduğunu satar. Bence “en son en iyi” medya artistliği yapmak 68’in ünlü sloganı (“All Power to the Imagination”) “Hayal gücüne tam güç!”ten mahrum olmaktan kaynaklanır. Belki yanılıyorum ama dinini inkar edenler sıradan dincilerden çok daha dinci ve yobaz olurlar.
    Ben 68’den sonra Türkiye’ye geldim ve Amerika’ya döndüğümde”, Franco’dan kaçıp Kanada’ya yerleşmiş olan İspanyol anarşist arkadaşlara “elhamdülillah orada değildim” dedim. Medya artistliğinin 68’i yok ettiğini o zaman görmüştüm. Amerika ve Avrupa medya artisti devrimcilerle doldu.
    Her halükarda, amacım bildiğimiz ortam içinde hatalara düşmeyi ve hatta o hataların yerine “doğrularını” bulup yeni hatalara düşmeyi eleştiri değil. Bu tamamıyla olağan.
    Ben “en son ve en iyi” yolu bulanların ikiyüzlülüğünü, horozluk etmelerinin cahillik ve dolandırıcılık olduğunu göstermek istiyorum. Şu an en başta doğa ve insan olmak üzere tüm varlıkları tehdit eden ve çoktan beri bilinen insan/doğa ikiciliğe (düalizme) gelmekte. Bana saldıran cahiller bu ikiciliğin, tıpkı yobaz dinciler gibi, gökyüzünden Allah tarafından aşağı indirilen mutlak gerçek olduğuna inanan bağnazlar. Bunlar bunun en son ifadesinin, tıpkı anarşistlik safsatası gibi, Batı’dan beyinlerine “herkes herkese karşı, Allah da herkese karşı” horozlar olduklarının farkında bile değiller.
    Bazı, az da olsa, anlayış gösteren arkadaşlar var. Bana cevap verenler ise 68 devrimciliği gibi medeniyetin son lokomotifi olan Avrupa’dan Atatürk ve Karl Marks ile Türkiye’ye giren tamircilik uzun havaları çekiyorlar ve aşağılıklarını bana saldırmayla örtmeye çalışıyorlar. Çoğu kimliklerini değiştirip aynı saldırmalarına devam etmekteler.
    Benim söylediklerim sizlerin bağnazların “mutlak gerçeği” buluş müjdeleri değil. Benim yaptığım sonsuz daha alçak gönüllü bir uyarı: Dünyayı görüşler insan ve doğayı harabelere çeviren insan/doğa ikiciliği. Bunu çok sayıda “sezen” asil ruhlu düşünürler oldu. Hatta medeniyetler tarihini odak alan tarihçi Toynbee ölmeden önce, 1976’da, aynı şeyi söyledi. Bunu ve benzerlerini bilmeden bana saldıranlar kara cahil değil mi? Toynbee aynı kitabında Yahudilikle başlayan insanı kurtarıcılıkla peşlerine takan ÜÇ DİNDEN sonra Marks ve Marksizm’in DÖRDÜNCÜ KURTARICI olduğunu yazar. Nerede o tartışmaya davet ettiğim “Hangi ‘kurtuluş’ ? 27 Mart 2026 at 02:25″ HOROZ? Kaçtı kayboldu, kimlik değiştirip korkusunu sakladı ve bana saldırmaya devam etti.
    Diğer dünyayı anlama yollarını anlatıp medya dedikodularında yeni bir çığır açmak meraklısı da değilim.
    Bu fikirler arası tartışma sitesinde defalarca yapılanlardan biri olan ikiyüzlülüğe örnek olsun diye ” Pipsqueak 29 Mart 2026 at 17:57″ pastişini (benzek) yazdım. Diğerleri daha devamlı bir fikir tartışmasına davet ettiğimde hemen kayboluyorlar.
    Nerede kabadayı “Hangi ‘kurtuluş’ ? 27 Mart 2026 at 02:25” Bu şahıs kendisi dünyayı Batı’dan beynine sokulan ırkçı olduğundan, Avrupa’nın dünyaya egemen oluşundan esinlenen ırkçı Darwin’in ırkçı* evrim teorisinden esinlenerek aynı ırkçılığı sosyoloji, psikoloji, tarih bilimlerinde dile getirenleri yazısında sıralamış. Bende samimi olarak bunu karşılıklı tartışmaya davet ettim, bu şahıs hemen kayıplara karıştı.
    *ırkçılık: Mesela Hannah Arendt da aynı gözlemde bulundu ama bu “daha son ve daha iyi” anarşistlik çığırtkanlığı ile günah çıkarma sitesinde sadece işine yaradığı için “The Origins of Totalitarianism” kitabının gösterişi yapıldı.
    Siteye girdiğimde gördüğüm bir örnek daha:“Doğal sayıları toplamasıyla, çıkarmasıyla, çarpmasıyla, bölmesiyle anlayabilecek kadar zenginlikte olan bir matematiğin çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?” Kurt Friedrich Gödel
    Mesleğim matematik ve mantık öğretmek olduğundan ilk tepkim “evet ve hatta Gödel bunu ispatladı”. Bakınız bu ispatı görünce hayal kırıklığına uğrayan İngiliz matematikçi, kozmolog ve bilim felsefecisi Roger Penrose’a. Penrose bunun gibi gösteriş yapacağına, daha büyük bir gerçeğin farkına vardı: BİLİNÇ (consciousness). Ve bu yoldan çıkarak Yapay Zeka’nı bana saldıran kara cahiller hariç asla insan yerini alamayacağını ileri sürdü ve beni ikna etti. Ayrıca kendim de Tanrıya inanma ile matematik arasında çok sıkı bağlar olduğunu biliyorum. Filozof Kant’ın “deneyüstü” mantığa başvurusu Marks’ın materyalist olmasına rağmen “üstyapı” kavramına başvurusu…Yüzlerce daha var ama yine (Türkiye İsveç’ten sonra Gini %’si 0.73 statiğine bakın) sadece zenginlikte değil fikir zenginliğinde de sonradan görmüş kara cahiller gocunurlar ve konuyu benim kişiliğime çevirip ne kadar derinden gocunduklarını utanmadan sergilerler. Görmemişin bir oğlu olmuş, çeke çeke ç*künü koparmış!
    Bu son örnekte sözünü ettiğim “Sorular 30 Mart 2026 at 01:49″u yazan yazdıklarının ne anlama geldiğini, bilim tarihinde bilimin dili olarak bilinen matematikteki temel çürüklüğünün ne anlama geldiğini söylemediği için belki yanlış anladım diye bu bildiklerimi yazsam ve tartışmaya davet etsem kaybolacağından eminim.
    Bu soytarılar Arapları medeniyette bir adım ileri götüren Muhammed’in “İlim Çin’de de olsa gidip alınız”, daha sonra Müslüman Arapların Türkleri medenileştirdiğini, daha da sonra ” daha son ve daha en iyi” Avrupalılaşma ile daha da medeni eden Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” laflarını bir yana atıp “daha daha son ve daha daha iyi” Marksizm ve daha sonra da “daha daha daha son ve daha daha daha iyi anarşistlik” yoluna girdiklerinin nedenlerini bile bilmez medya ucubeleri.
    Eğer her türlü medya araçları televizyon, İnternet, günlük gazetelere bir göz atsalar en fazla enayi avcılığı reklamcılığının “en son ve en iyi” ambalajına sarılı olduklarını görürler. Ve belki, İNŞALLAH uyanırlar.
    Ama nedense her deliklerinde cahilliklerinin ve Batı uşakları olmanın aşağılık duyguları içinde kıvranır dururlar. Aksi halde benim dediklerimden gocunacaklarına ya bazı arkadaşlar gibi katıldıklarını ya da katılmayıp nedenlerini tartışmadan kaçacaklarına kendi fikirlerini yazarlardı. Zaten bu gocunanların hepsi cahil olduklarından bu sitede “en son en iyi” enayi avcı kapanına yakalanmışlar. Zaten bunlar hayatı dikizcilikle geçmiş zavallılar.
    Bakınız mesela “Anonim 29 Mart 2026 at 14:54: pipsqueak şunu yapıyor: “Ben biliyorum, hiçbiriniz bilmiyorsunuz; hepiniz cahilsiniz.”” dediğimi değil bir cahilin gocunduğunu görüyorum. Yobaz dinciler gibi insan/doğa ayırımı yapan bir medeniyetin evrensel, gökten zembille inen, mutlak gerçek olduğuna inanan bu zavallılar sadece misillemeye geçerler.
    Penrose’un BİLİNÇ (consciousness) ve Kant’ın “deneyüstü” mantığa başvurusu ve binlerce diğer gerçek insan olmakta ısrar edenlerle bu siteyi dolduran çok sayıda sıfatsız ve aşağılık duygusundan başka hiç bir insanlık emaresi olmayan silik ruhlular arasındaki fark evren kadar büyük.
    Bu ruha sahip bir örnek: “Niçin burası? 30 Mart 2026 at 05:12″ Yazdıklarımı anlayacak kapasiteden mahrumluğunu psikoloji uzmanlığı ile örten bir hödük daha.
    ” pipsqueak’in “medeniyete karşı olduğu”nu ilân etmesi için mecra olarak kullanabileceği pek çok platform var iken”
    Maşallah bu hafiye ruhlu faşist “Pek çok platform”ları saymış, hepsine teker teker bakmış, beni bulamamış. Bu faşist hafiye, ABD başkanının “Fake news” ile kendisi gibi faşist ruhlu, aklına ne gelirse onu söylemekle bu dünyanın sadece ve sadece “Niçin burası? 30 Mart 2026 at 05:12” yazısını yazan hilkat garibeleri ile dolduğunu ilan etmesi bile bu zavallı faşisti uyandırmamış.

  49. Pipsqueak

    Kusura bakmayın ben bu cevabımı iki gün önce “İran’da Yas ve Dans” makalesinin olduğu yere ekledim sanıyordum.
    Bu sitede bana cahilliğim dolayısıyla saldıranlara kıyasla karşılıklı tartışma kibarlığınıza çok teşekkür ederim.
    Ancak burada “Felsefe, ‘devlerin söyleşmesi’ mi?” yazınızla sadece ikinci kısmı yazmışa benziyorsunuz.
    Yoksa benim cahilliğimi siz de mi görüp karşılıklı tartışmadan vazgeçtiniz?
    Aşağıdaki daha çok sizin “Felsefe, ‘devlerin söyleşmesi’ mi” yazınıza cevaptı. Orada belirlemiştim, benim için “Akademi, ‘hakikatin peşinde’ mi?” çok daha zor ve daha çok düşünmek gerektirir.
    ========== “İran’da Yas ve Dans”a gönderdiğim cevap========
    Sayın Mücahit Bilici
    “Felsefe, ‘devlerin söyleşmesi’ mi”
    Bu sanki iki ipte bir cambaz olmak gerektiriyor.
    1. Sizin sorunuzun altında yatan ve günümüze kadar gelişen bir bilgi dalı olan felsefe.
    Bu alanda genel olarak ve gittikçe uzmanlaşan felsefe bilgisini nesilden nesle azınlık uzmanlar aktarır. Okul ve benzeri kurumlar gerektirir.
    Bu durumda entropi artar ve enformasyon edinmek zorlaşır. Eğer biraz yana atlar da buna entropinin gittikçe arttığını eklersek, Türkiye hızlı ilerici anarşistlerin tamamıyla yanlış anladıkları KAOSA (ısı farkı yok, hareket yok, hayat yok), her şeyin aynı olduğu duruma erişilir. Bir bakıma az çok o durumdayız herkes birbirine benziyor ama farklı olmak için k*çını yırtıyor.
    Çıplak vahşi ilkeller, doğal olarak, kaosun ne olduğunu, ilerici anarşistler kadar zeki, orta sınıflı, sonradan görmüş, yeni zenginler gibi bilemezlerdi: Okul yok, televizyon yok, okuma yazma yok, anarşistlik yok, sosyal medya yok, yok Allah yok. Sadece mitlerinde evren olmadan önce kaos varmış falan filan. Ve kaos onlar için nesneler arasında fark olmaması ve kozmosun yaratılışı ile çeşitliliklere geçiş başlar. Daha açıkçası “Sultan Ahmet Cami’si bir otobüsten güzel ama Sultan Ahmet Cami’si ve otobüs iki Sultan Ahmet Cami’den daha güzel.”
    2. Böyle bir ayırımlar olmayan ve bilginin nesilden nesle, değişmelerde dahil, olduğu gibi aktarıldığı toplumlarda felsefenin yeri.
    Bu bağlamda ise entropi ile enformasyon toplama arasındaki çılgınlık olmadığından, en azından, dünyanın sonu çok daha sonra gelecek.
    – ‘devlerin söyleşmesi’ mi? 27 Mart 2026 at 03:27
    – Akademi, ‘hakikatin peşinde’ mi? 27 Mart 2026 at 04:16
    Bu belirli sorularınıza gelince felsefede yeterli bilgili olmadığımı söyleyeyim. Bu yazımda sadece “‘devlerin söyleşmesi’ mi?”ne sizi tatmin etmese da, kısaca değineceğim.
    İkincisi çok hem çok zor hem de benim açımdan çok kolay. Hatta bunu bu sitede açıkça görüyorum, Kapitalizm, belki geçici de olsa, bu sonsuz başarısını “İŞ ve İŞÇİ BULMA KURUMU” olmasına borçlu. Diğer bir deyişle: “Satacağın bir şey var mı? Piyasaya koy, alıcı ara vs, vs, vs. Bu sadece büyük çapta büyük beyinli sosyal ve doğa bilimcileri için değil, bu sitenin yaptığı gibi YouTube vb yerlerde reklamını yap, anarşistliğe heveslenen, daima en yeni ve en son mal arayanları cezp et! Eğer İnternete biraz bakarsanız görürsünüz, üreticilik/tüketicilik mide bulandıracak kadar yüksek düzeyde!
    Zaten benim yazılarıma gocunanların asıl derdi onlara bu aynayı tutmamda. Mesela, “Taş Devri, Bolluk” devri kitabını tavsiye ettim. Kitap hakkında tam kara cahil olanlar üreticilik/tüketicilik bolluğu olarak algıladılar. Eğer çok kısaca söylersem, kitap var olanla tatmin olmanın bolluk olduğunu gösterir ama bu ilerici anarşistlik tüketicileri sadece bollukla üretici/tüketciliği bildiklerinden kitabı okumadan ondan söz ettiğini anlayan kahinlermiş. Okumadan o anlayışla cevap verdiler! Daha birkaç yıl önce bir kadın: “Bize tarım yapın diyorlar, etraftan topladıklarımız bile fazlasıyla yetiyor, geri kalanını hayvanlar bırakıyoruz” dedi.
    Şimdilik aklıma gelenleri aktaracağım.
    Din/mitolojik düşünce ile felsefe arasındaki fark bana daima ilginç geldi. İlki “bu böyle”, “şu şöyle”, sanki emir kipini kullanır; felsefe “bu böyle çünkü…”, “şu şöyle çünkü…” mantık kullanır.
    Ben daha çok tarih devirleriyle felsefe arasındaki bağları, eğer varsa, öğrenmekle daha zor olan felsefeyi daha kolay ve daha iyi anlayacağımı ümit ederek ağırlığı felsefe tarihine koydum.
    Yine de sevdiğim ve inşallah, gülümsetici laflarım var.
    19’ncu yüzyılda Thoreau “artık filozof yok, sadece felsefe profesörleri (akademisyenleri) var!” dedi.
    20’nci yüzyılda diğer bir beğendiğim filozof Wittgenstein “en iyi felsefe kitabı fıkralardan oluşur” dedi.
    Genel olarak ben bilimler arası ayırım yapmaların 19’ncu yüzyılda, “önce analiz sonra sentez” gibi, “analitik metot” ile başladığına inanıyorum. Benim için değişik bilgi dalları arasında çok önemli ve çok sıkı bağlar var.
    Şimdi de sizi benim kafayı yemiş olduğumu düşündürecek ya da güldürecek, asırlar atlayarak üç misal vereyim.
    1. Antik Yunan’da tüccarlar etrafta vızıldayarak insanları birbirine bağlar ve bir bütün yapar. Bunun atom teorisiyle maddenin atomlardan oluşu arasında bir ilişki vardır düşünüyorum.
    Şimdi ise (atomlar gibi) herkes özgürdür, (atomlar gibi) herkes kendi seçeneklerini özgürce kendi yapar, (atomlar gibi) bireyci olmak gerekir, (atomlar gibi) bunun için de bu sitede reklamı yapılan sağlam Amerikan demokrasisi ile başarılacağını ve binlerce pompalamalar ile tüketime dürtmeye dönüştü. Zavallı Demokritos, özgürlük imkansız diye gözlerini oydu; atomların yol değiştirebileceğine inanan Epikuros küvette elinde bir kadeh şarap ve etrafında arkadaşları öldü. Karl Marks doktora tezini Epikuros üzerine yazdı!
    Galiba Allah’ın ya da dolandırıcıların aklına akıl ermez!
    2. Rönesans’la Allah yeryüzüne indi ve daha sonra cici bici BİLİM adını aldı. Laiklik başladı ve ilk ileri süren ve şimdi komünizm yerine geçen Batı öcüsü ve medeniyet zincirinde bir halka olan İslam filozofu Ibn Rushd unutuldu.
    Bir süre sonra Newton da gökyüzünü yer çekimi ile yeryüzüne indirerek açıkladı.
    3. Tamamıyla akıl dışı saçmalıkları sadece “ben de varım” demek için yazmak, bir şeye karşı olma gücü ve bilgisi olmadığını saldırıyla örtmek ve benzeri saçmalıklar ve yalanların egemen olduğu son zamanların nihilizm ve sosyal medya hilkat garibeleri bir yanda, kanser ile kuantum mekanik diğer yanda. Bence akıl dışı sapıklıklar ile kanser arasında ilişki var.
    Kanser “anormal hücrelerin, benim gibi, kafayı yiyerek gocunanları daha çok gocundurma amacıyla kontrolsüz artması, yayılması ve rahatsız etmesi” Kısacası son zamanlarda artan zenginlikte paylarını alan sonradan görmüşlerle dolu bu sitede, kendimi övmüş gibi olmasın, Epikuros gibi yoldan çıkmam.
    – “Akademi, ‘hakikatin peşinde’ mi? 27 Mart 2026 at 04:16″yı daha zor buldum, ve daha sonra bir cevap yazacağım.
    Daha da önemlisi, her iki yazınızı daha rahatça ve acele etmeden okumak istiyorum. Gelecek hafta, açık havada çalıştığımdan ve havaların çok soğuk olması nedeniyle, daha az çalışacağım, daha çok zamanım olacak.
    Hoşça kalın.

  50. Doğrusu bu

    “Doğal sayıları toplamasıyla, çıkarmasıyla, çarpmasıyla, bölmesiyle anlayabilecek kadar zenginlikte olan bir matematiğin çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?”

    “Kurt Friedrich Gödel”; kanıtlanaMAyacağını gösterdi. Yani; hayatta pek çok doğru olabilir, fakat doğru olan her şey kanıtlanamaz.

    Pipsqueak (30 Mart 2026 at 19:01) yanlış söylüyor, insanları yanıltmaya devam ediyor.

  51. Tutarsızlığınızda sınır yok

    (30 Mart 2026 at 19:01)

    “Avrupa’nın dünyaya egemen oluşundan esinlenen ırkçı Darwin’in ırkçı evrim teorisinden esinlenerek aynı ırkçılığı sosyoloji, psikoloji, tarih bilimlerinde dile getirenleri yazısında sıralamış.”
    ______________________________

    Charles Darwin’e niçin “ırkçı” dediğinizi daha önce defalarca izah etmiştiniz, haberim var. Mesele bu değil.

    “Lewis Henry Morgan”,
    “James George Frazer”,
    “William James”,
    “Joseph Campbell”,
    “Bronislaw Malinowski”,
    “Lucien Levy-Bruhl”,
    “Marvin Harris”,
    “Emile Durkheim”,
    (…)

    Bu isimleri (ve daha fazlasını) “bizzat kendiniz” referans olarak gösterdiniz, bu isimlerin yazdıkları eserlerden alıntıları zaman zaman bu websitesinde aktararak “bizzat siz” öncülük ettiniz. [Not: Sitedeki önceki yazılarınıza bakarsanız; şimdi çamur sıçrattığınız bu isimleri o zamanlar “referans olarak gösterdiğiniz”i bulursunuz.]

    Siz bu isimlere (ve daha fazlasına) önceleri “ırkçı” yaftasını yapıştırmazdınız, şimdi yapıştırmaya başladınız.

    Yani şu an, şimdi (30 Mart 2026 at 19:01); geçmişte referans olarak gösterdiğiniz bu isimlere yine “bizzat kendiniz” saldırmaya başladınız. Tutarsızlığınızda sınır yok!

    Lütfen dikkat ediniz; ben bu isimleri de savunmuyorum, yazdıkları eserleri de savunmuyorum. Size anlatmaya uğraştığım şey; “bizzat kendi tutarsızlığınız”. Siz bu websitesindeki önceki yazılarınızda bu isimlere rağbet gösterirken, şimdi rağbet gösterMEmeye başladınız; hepsi bu, bunu anlatmaya uğraşıyorum.

    “Matematik ve mantık” öğrettiğinizi yazdınız.

    Öyleyse şimdi okuyacaklarınız, size bir ders olsun. Eğer öğreticiliğe hâlâ devam ediyorsanız, öğrencilerinize bunu da öğretirsiniz:

    Eğer bir kişi tarafından “tutarsızlık” sınırlı ve küçük miktarda yapılırsa (örneğin sadece 1 veya 2 kez, daha fazla değil); bu “tutarsızlık” tolere edilebilir.

    Eğer bir kişi “tutarsızlıklar çukuru”na düşmüşse, ve o çukurdan çıkmak gibi bir niyeti hiç yoksa; o kişiyle muhatap olmanıza gerek yok, vaktinizi onunla harcamayın.

    Sonuç:

    Pipsqueak; “tutarsızlıklar çukuru”na düşmüş, ve o çukurdan çıkmak gibi bir niyeti hiç yok. Bu şahısla muhatap olmanıza gerek yok, vaktinizi onunla harcamanıza gerek yok.

  52. 'Pasta' ve 'Kitap'

    Eğer “ekmek” bulamıyorlarsa; “pasta” yesinler.
    (S’ils n’ont pas de pain? Qu’ils mangent de la brioche!)

    “Marie Antoinette”
    (1755 – 1793)

    Eğer “enflasyon” belası altında çiğnenerek açlık çeken insanlar varsa; “kitap” yesinler. Eğer bulabilirlerse, büyük beyinli püfürpüfüreserlerin yazdığı “antropoloji kitapları”nı yemelerini öneririm; çünkü bunlar daha lezzetli.

    “Pipsqueak”
    (M.Ö. bilmem kaç – M.S. bilmem kaç)

    Eğer “kitap” ruhun gıdası ise; insan bedenleri “enflasyon” belası altında çiğnenip öldükten sonra ruh kalır mı?

    “Küçük beyinli, yani h*dük olduğu iddia edilen birisinin sorduğu soru”

  53. 'Gerçekler' ortaya çıksın

    Pipsqueak, Türkiye’de yaşaMIyor. Türkiye’deki olaylarla ilgili herhangi bir bilgisi yok. (Zaten sık sık “aile içi kavgalar”, “aile içi dırdırlar” diyerek bu konuyu sürekli öteliyor.)

    Cümleleri, kelime seçimleri, sıfat tercihleri, fiilleri kurma şekilleri, (özetle) yazım tarzı kırık-dökük; yıllar geçtikçe (“dil”) Türkçe’ye olan hakimiyetini yitirmiş, bu aşikâr. Amacım “gramer (dilbilgisi) zabıtası” gibi davranmak değil, ki kendi yazdıklarımın da muhteşem olduğunu iddia etmem.

    Yıllar önce; pipsqueak yine esip gürlerken, Gün Zileli ile olan temasından “bahsediyormuş gibi yazmıştı”, ve hemen geçiştirip başka konulara zıplamıştı. O yıllarda Gün Zileli’nin websitesi başka bir görünümdeydi, ve yazılarının altındaki “yorumlar kısmı”na ulaşmak daha kolaydı. Şimdiki websitesinde ise çok eski yazılarına ulaşmak, ve daha önemlisi; bu çok eski yazılarının altındaki “yorumlar kısmı”na ulaşmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Adeta iğneyle kuyu kazmanız gerekebilir; pipsqueak’in Zileli ile olan temasından “bahsediyormuş gibi yazdığı” o kısmı bulup buraya getirmeniz için.

    Aklımda kaldığı kadarıyla şimdi, buraya aktarıyorum.

    Eğer aklımda “yanlış” kaldıysa, ve şimdi okuyacaklarınız bizzat “pipsqueak” tarafından ve bizzat “Gün Zileli” tarafından doğru olMAdığı tespit edilirse; hepinizden peşin peşin özür dilerim, boşu boşuna “yalancı” durumuna düşmek istemem, kendimi rezil etmek istemem.
    _________________________________

    1990’lı yılların ortaları, 2000’li yıllara yakın bir dilim olabilir. Gün Zileli, Türkiye’ye henüz temelli taşınmamış. İstanbul’a gidip-geliyor, ama henüz İstanbul’a temelli taşınmamış. Hâlâ İngiltere’de yaşıyor, Türkiye’ye temelli dönüş için hazırlıklar yapıyor; bazen Avrupa kıtası içindeki ülkelerde “konferanslar”, “toplantılar” olursa, imkân bulduğunda bunların bazılarına konuşmacı veya dinleyici olarak katılmaya uğraşıyor.

    “İsviçre”de veya “İsveç”te, bu iki ülkeden biri olmalı; hangisi hatırlamıyorum. Bir “konferans” (veya bir “toplantı”) düzenlenmiş. Konferansın konusu anarşizmi de içeriyor, ama salt anarşizmle ilgili değil.

    Bu konferansa “Gün Zileli” katılıyor. (“Konuşmacı” olarak mı, “dinleyici” olarak mı; emin değilim.)

    Tesadüf o ki; “pipsqueak” de o toplantıda var. Ve pipsqueak, Gün Zileli’nin kim olduğunu biliyor; ama Zileli pipsqueak’i tanımıyor.

    O yıllar (1990’lı yılların ortaları, 2000’li yıllara yakın bir dilim), özellikle “ODTÜ”lü eski mezunların ve yeni mezunların; Türkiye’deki anarşist akımlara en azından teori minvâlinde nüfuz ettiği bir dönem, yani “ODTÜ”lülerin ağırlığı anarşizm tandanslı çevrelerde (teori minvâlinde) epey hissediliyor. Bunların arasında en parlak olanı, söylediklerine en çok dikkat verileni ise; “ODTÜ” mezunu akademisyen sosyolog “Ulus Baker”. İktisatçı “Fikret Başkaya”nın öncülüğünde İstanbul’da kurulan “Özgür Üniversite” adlı sivil (“vakıf & dernek” tarzı) bir oluşumda; “Ulus Baker” de ara-sıra dersler veriyor, ara-sıra konuşmalar düzenliyor.

    Az önce bahsettiğim İsviçre’de veya İsveç’te düzenlenen konferansa “Ulus Baker” de katılıyor mu, katılmıyor mu emin değilim. Fakat pipsqueak’in; “Ulus Baker”in kim olduğudan haberi var, onun düşüncelerinin neler olduğundan haberi var. Ama pipsqueak, “Ulus Baker”in düşüncelerinden hiç memnun değil.

    İsviçre’de veya İsveç’te düzenlenen bu konferansta; pipsqueak, Gün Zileli’ye birşeyler sormak istiyor, veya onunla birşeyler konuşmak istiyor. Ama Zileli, pipsqueak’in bu taleplerine hiç yanıt vermiyor. Bu andan itibaren; pipsqueak, Gün Zileli’ye yönelik öfkesini yıllar yılı biriktiriyor, ve 2026 yılında bile hâlâ öfkesini dindiremiyor.

    Bu olaya ek:

    Türkiye’de çoğunluğu anarşist kitaplar yayınlamak için kurulmuş olan “Kaos Yayınları” vardır, duyanlarınız olmuştur. 1994 yılında ilk yayınlarını yaptığı söyleniyor, ama öncesi var mı hatırlamıyorum.

    pipsqueak, bu yayınevinin editör kadrosuyla iletişim kurmak, çeviri (translation) kadrosuyla iletişim kurmak istiyor; ama onlardan ya olumsuz yanıt alıyor, ya da hiç yanıt alamıyor. Bu durum; pipsqueak’in hâlihazırda var olan öfkesini daha da pekiştirmesine vesile oluyor. Hem “Gün Zileli”ye yönelik, hem “Kaos Yayınları”na yönelik husumetini 2026 yılında bile aynı kararlılıkla, aynı bilenmişlikle, aynı öfkeyle sürdürüyor.
    _________________________________

    Aklımda kalanlar bunlar, başka yok.

    Eğer bütün bu aktardıklarım “yanlış” ise, ister “Gün Zileli” olsun, ister “pipsqueak” olsun; “düzeltme metinleri” yayınlarlarsa iyi olur. Böylelikle peşin peşin dilediğim “özrün” bir anlamı olur, boşu boşuna “yalancı” durumuna düşmemiş olurum, kendimi rezil etmemiş olurum.

  54. Pipsqueak

    Sayın ” ‘Gerçekler’ ortaya çıksın 31 Mart 2026 at 04:17″
    1. Sonsuz önemlisi: İlk önce size dürüst olduğunuz için çok teşekkür ederim.
    2. Ben bu hızlı ilerici anarşistlik ticareti yapan Zileli ile nasıl tanıştığımı ve ilişkinin nasıl sona erdiğini bu sitede yazdım.
    İsterseniz çok daha da etraflı yazarım. Fakat eğer “İran’da Yas ve Dans” makalesinde “Troll Uzmanı Pipsqueak 02 Mart 2026 at 22:05” yorumu okursanız çok kısaca da olsa olanları anlattım ve Zileli’nin sesi çıkmadı.
    Aşağıdaki o yazıdan bir alıntı sizin benim dil konusunda haklı olduğunuzu ama ondan yardım istemem ve bunu defalarca söyleme rağmen bu sitenin sonsuz bir eğlence arayan sosyal medya tiryakilerini tıklatmak için toplayan ticari ruhlu Zileli’nin kim olduğunu bana açıkça gösterir.
    Mesela, bizler 1970’lerde piyesler yaparken bazı hayatın akıcılığını durdurma sapıkları video alıcılarıyla geldiğinde onları kovmuştuk. Zileli, YouTube vidolarda ve diğer anarşistliğinin reklamını yaptığı dijital alanda olduğu gibi, YouTube sahibi Google’ı zenginleştiren ve yumruklarıyla SANAL ANARŞİST DEVRİMCİLİĞİ YAPMAYA CAN ATAN BİR medya artisti. Kıyaslamayı size bırakıyorum.
    Bu özgürlük sevdalısının bir türlü görmediği YouTube’ın sonsuz daha çok özgürlük sağlamış olması. Hiç, istemediği için, kendine sormamış “acaba YouTube kendinin ve kendisi gibilerin aslında köleliklerini sevenler (La Boétie 1500 yılları) olduğundan mı, hatta daha da kötüsü iş işten geçmiş olduğundan mı gösteriş yapanları ciddiye bile almıyor, ya da tıpkı kendisi gibi ticaret peşinde mi?.
    “İran’da Yas ve Dans”dan alıntı: “Şefiniz eni Fredy Fifth Estate ile sıkı ilişkilerimden dolayı Cenevre’ye beni görmeye geldi. Bu arada ben ona Fredy’nin “Against His-story, Against Leviathan” kitabının çevirisini yaptığımı, TÜRKÇEMİN PASLI olduğundan çevirileri bölüm bölüm okuyup düzeltmesini istedim.
    Ek Not: İki arkadaşı Emine (2 defa geldi) ve erkek arkadaşı Andy ile geldiler.
    Ek Not: Bende o zamanın tüm e-mailleri var.
    Ben ancak bir tahminde bulunabilirim. Bana karşı yapılan saldırılardan Zileli’nin bana cevap vermeMEsiyle kendisinin günah çıkartma baş artisti olan Stalin’in “Köpekleri”ne benzeyen ve kara cahilliklerine rağmen kendisi gibileri gösterişte anarşistlik hisleriyle beslediği için ve İnternet dedikodu sosyal medyasında yer verdiğinden şükran borçlarını ödeme olarak görüyorum.
    Bir düzeltme notu: Bir defa cevap verdi. “Hayatim Roman 11 Ocak 2026 ” yazısına bakınız. Karşılıklı yazışmalar ve sesini kesmesi.
    – Gün Zileli (Post author) 20 Ocak 2026 at 09:47
    Bunu Facebook’ta Kürşat Kızıldağ çok güzel yanıtlamış. Oraya bir göz atıverin
    – Anonim 21 Ocak 2026 at 15:21
    Lütfen neyi güzel yanıttığını ve kime hitap ettiğinizi açıklar mısınız?
    – Pipsqueak 21 Ocak 2026 at 19:15
    – Gün Zileli (Post author) 22 Ocak 2026 at 09:15
    Siz neyi güzel açıklamadığını belirtseniz daha iyi olmaz mı?
    – Pipsqueak 21 Ocak 2026 at 19:15
    Kürşad Kızıltuğ’un DAHA YENİ ve DAHA İLERİCİ şablonuna en güzel yanıtlar:
    – Nietzsche’nin Yeni Putlar Hakkında yazısı:
    – Pipsqueak 22 Ocak 2026 at 12:59
    Sorun güzellik değil, yazının içerisi. Artık kokmaya başlamış devrimcilik masallarıyla SARAY gibi GÖRÜŞ anlatılmış. Bence bu kendini dev aynasında görme meslek hastalığı!
    Oradayken lütfen bir de “Pipsqueak 23 Ocak 2026 at 20:46” göz atın.
    Eğer çok daha özetimsi söylersem, özgür olan insanlar arasında “özgür olmak” tamamen kölelerin kendilerini yansıtması ve ancak özgür olmayan sapıkların kafasındadır. En basit misalini hayvanlara baksanız da görürsünüz. Onların dünyası özgürlüklerini kısıtlayan engellerle dolu. Fakat bunun sinemasını yapmadıkları halde bu sitedeki köle ruhlular gibi sürekli dert yanmaktansa bal yaşamlarına devam ederler. Bitkiler de öyle. Kısacası bu sapıklar sadece ve sadece kendilerini kafese koyanların aynadaki yansıları.
    Eğer utanmadan toplum mühendisliği yapanlara dönersem, benim cevabımın özü şu: Kendilerini insan ve toplum mühendisleri olarak görenlerin sapıklığı. Bunu bu ticari anarşist Zileli’nin “Anarko Kapitalist vs Anarko Komunist” yazısında daha açık görebilirsiniz. Bu megalomanlar tüm doğa ve tüm insanları MÜLKİYET gibi görürler. Bunlar Trump’ın klonları. Zileli 68’lere rağmen Marksist-Leninist idi ve asla buna bakıp mesleğinin devrimcilik ticareti olduğunu görmedi ve 1990’lara (tarihte yanılabilirim) kadar bu yolda devam etti. Eğer Fredy’nin kim olduğunu merak ediyorsanız onu, Chomsky ve Bookchin ile prestijli anarşist sitesinde kıyaslayan yazı adresini size verebilirim. Anarşistlik ticareti yapan Chomsky ve Bookchin de bu sitedekiler gibi hemen gocunup hemen cevap yazdılar. Hatta bu tüccar, Fredy Pelman’ın çevrisi esnasında, 1990 sonları, yardım ederken hala Marksist’ti ve Fredy’nin “artık ürün her zaman vardı” cümlesini değiştirip Marksist anlamda yazmak istemişti. Bence o hala Marksist, sadece ambalajını değiştirmiş bir esnaf, bir tüccar.
    300 bin yıldır insan modern insan ve biyolojik olarak değişmeden var olan insan olarak tanımlanır. Bu 300 bin yıl içinde sayılmakla bitmez kültürler, mitler, diller, değişik fiziksel görünüşler, çevre ile değişik ilişkiler ve teknikler yarattı. Bu FAŞİST ruhlu devrimciler sadece son 10 bin yıldır kendilerini köle edenleri aynada yansıtır dururlar. 10 bin yıl önce medeniyet denilen bir kanser başladı ve tüm dünyaya yayıldı. Benim TEK SÖYLEDİĞİM de bu. Eğer bu faşist ruhluların kim olduğunu benden değil bu konuda bütün hayatını harcamış ve “Taş Devri, Bolluk devri” kitabını da yazan Marshall Sahlins’in son kitabını okuyunuz.
    The New Science of the Enchanted Universe, Anthropology OF MOST OF HUMANITY*
    *: Yani bunlar gibi faşist ruhlular HARİÇ!
    Ben Sahlins’in “MOST OF HUMANITY” sine benzeyeni yaşayan birinin alıntısını bu değersizliklerini horozlukla örten faşistlere defalarca yazdım.
    ” ‘Dünya’ dediğimiz şey varlıkların, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, hatta minerallerin ve yıldızların da köleleştirilmesidir. Kölelik durumundan ve başkalarını köleleştirme eğiliminden kurtulan kişinin yok etmesi gereken işte bu ‘dünyadır’.”
    Nikolay Berdyayev
    Not: Berdyayev dersini 19’ncu yüzyılda Rusya’da müthiş artan doğa ve insan tarihiyle Sahlins’in büyülenen MOST OF HUMANITY (benim 290 bin yıl dediğim) bir yanda; diğer yanda bu faşist ruhlu ticari devrimcilere benzeyen Bolşevikler (Marksist-Leninistler) ve entelijansiyadan arasında gördü.
    Ama ne yazık ki, kanser artık her yanı sarmış. İstesen de istemesen de “ya yüz ya bat” lafı her yerde geçerli oldu.
    Ben bu sitede bende yüzlerce makale ve kitaplarda okuduğum ekolojik felaket hakkında tek bir laf bile görmedim. Bence bu bile bunların bencillik bataklığında çırpındıkça batanlar olduğunu fazlasıyla kanıtlar.
    3. Dediklerinizin, dil bozukluğu hariç, hepsi tamamen YANLIŞ ve tek tek ispat edebilirim.
    4. Eğer siz bu konuyu derinleştirmesine incelemek isterseniz ben fazlasıyla hazırım. Asıl nedeni de, çoğu sapıklardan oluşan (hayran olduğum kişiler var ve benim dediklerime karşı anlayış gösterdiler) sitede, ben kişilerin silikleştirildiği, alçaltıldığı, hor görüldüğü dünyamızda, en azından ve özellikle Zileli gibilerin kendilerini dev aynasında görerek bunu devrimcilik maskaralığıyla bertaraf edenler gibi artistler yerine, hala insan olmakta ısrar edenlerle ilişki kurmayı ileri sürüyorum.
    5. Bu da yerinde Sayan Gün Zileliye: Eğer sizde zerre kadar bir devrimcilik olsa beni neden ziyarete geldiğinizi, söylediklerimin doğru ya da yanlış olduğunu, bütün anarşistlik fiyakanıza rağmen Gorter’in açık mektubunun gelecekteki Rusya’yı siz ve diğerlerinin görmediğini, benim o yazının bir hazine olduğunu görmemi ve çevirmesini, Türkçesini düzeltmeniz şartıyla, istediğimi ve çevirdiğimi yalanlar ve tüccar değil insan olduğunuzu ispatlarsınız.
    Ben bunları, sizin kim olduğunuzu anlayıp ilişkimi kestiğimi bir mektupla bildirdikten sonra Fredy’nin karısı Lorrain’e yazınca, o benim de Fredy gibi saf olduğumu yazıp, sizlerin temelde “shark” olduğunuzu bana söyleyip uyarmış olduğunu hatırlattı. O sizden bizi gelip görmeden önce gönderdiğiniz havada yumruk ve anarşist bayraklarla süslü fotoğraflarınızı gönderdiğinizde bizi ziyarete gelmişti, gördü ve tiksindi.
    Not: Gerçi Fredy pek saf değil. Devrimcilerle alay etmek için “Devrimcilere El Kitabı” yazdı ve o zamanki basım kooperatifte bu Zileli gibilerden gelen ısmarlamalar bizi kahkahalara boğdu.
    İşte şansınız! Varsa sizde zerre kadar insanlık bahane bulup cevap vermemekle yayınlamamakla ya da işi site enayi dalkavuklara bırakmakla bağlar ticarete devam edersiniz.
    6. ayın ” ‘Gerçekler’ ortaya çıksın” Özür dilerim, çok uzun biliyorum.

  55. Pipsqueak

    Hakaret nedeniyle yayınlanmadı. ADMİN

  56. Pipsqueak

    Hakaret nedeniyle yayınlanmadı. ADMİN

  57. Pipsqueak

    … işaretleri uygunsuz terimleri ortadan kaldırmıyor. ADMİN

  58. Anlam aramayı bırakmak

    “Oğuz Atay”ın ardında bıraktığı en son hikâyede; bir tren istasyonunda yaşayan, ve gelip-geçen tren yolcularına yazdıkları hikâyeleri satmaya çalışan üç insan vardı.

    Semt pazarlarındaki klişeleşmiş, bilindik tezgâhlardan ayrı yerlerde olan; bir kenarda daha özel, daha özgün, kendi ürünlerini satmaya çalışan sessiz insanlar bana “Oğuz Atay”ın bu hikâyesini hatırlatır…

    Bir fantezi yapalım.

    Onlar arasında kendi yerine “Özgün Fikirler” köşesi diye bir ad koymuş, kendisine, tarlasında-bostanında uğraşıp didinmiş, yenilikçi bir şeyler üretip getirmiş görünümü vererek öne çıkmaya çalışan bir bey olsun.

    Onun tezgâhında zaten bütün pazarda satılmakta olanları görünce, iletişimin kafa karıştırmak işi olmadığını bilen birinin aklından, “buna uyanıklık bile denemez” sözü geçebilir.

    Çağın en görünmez alışkanlıklarından biri şu: “İnsan, başkasına ait bir fikri alıp kendi sesiymiş gibi dolaşıma sokuyor.” Daha da vahimi, bunun fark edilmediğini sanıyor.

    “Sosyal medya çağı”nda, kabaca hayal ettiğim satıcının cabbarlığına kalkışan tuhaf bir insan tipi çoğaldı. Başkalarını önemsemiyor gibi görünüyorlar, ama başkalarının fikirleriyle konuşuyorlar. Kendi sesi zayıf, ama özgün bir sesi varmış gibi bir akışın içinde yürümeye, ümit besler göründüğü gidişatta o görüntüyle kendine bir yer kapmaya çalışıyor.

    Bir fikir alınıyor. Parlatılıyor. Kendine aitmiş gibi sunuluyor. Ama o projenin doğduğu yer, ardındaki emek, düşüncenin taşıdığı yük o ortama taşınmıyor.

    Söz-fikir ona ait değil; ama “solist” o, dolaşımı kendisine aitmiş gibi yapıyor.

    Bu artık tekil bir “ayıp” değil. Çağın neredeyse yadırganmayan işlem biçimi.

    Görünmek istenen yerde dişe kovuğa gelir hiçbir doğru dürüst şey üretmeden var olmak, düşünmeden fikir sahibiymiş gibi davranmak, derinleşmeden proje sahiplenmek…

    Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey, bugün başka bir biçimde karşımıza çıkıyor: “Düşüncenin kaynağını silerek dolaşıma sokmanın sıradanlığı.”

    Çünkü artık daha kolay bir yol var: İnsan, bir şeyi duyduğunu unutarak geri getiriyor. Sanki o fikri hiç duymamış gibi. Sanki o cümleyi ilk kez o kuruyormuş gibi. “Tereciye tere satmak” bile bu durumu anlatmaya yetmiyor artık.

    İnsan, sizden duyduğunu size satmaya yelteniyor; ve felaket o ki, bir de bunun görünmediğini sanıyor.

    Buradaki eksiklik “zekâ” değil.

    Eksik olan; “derinlik”.

    Daha da önemlisi; “mahcubiyet”.

    Bir fikri gerçekten taşımak, onu tekrar etmekten daha fazlasını ister: “Zihni yormayı”, “emeğe saygıyı” ve “sınır bilmeyi” gerektirir.

    Çünkü mesele söz gelimi iyi konuşmak değil. “İletişimin kendisi” bir ahlâk meselesidir.

    Bir fikri (sözü) kendine aitmiş gibi ortalığa sürmek; yalnızca bir “ayıp” da değil, iletişimin zeminini çürütmektir.

    “Parti liderinin konuşması”ndan, “reklam”a kadar uzanan yelpazede bu iş öyledir.

    Birbirimizi anlamak için değil de, birinin beğendiğin sözüyle, fikriyle var olmak için konuştuğumuz anda; “hakikât”le kurduğumuz bağ kopar gider.

    Bu yüzden “Jürgen Habermas”ın işaret ettiği gibi; “iletişim yalnızca bir araç değil; doğru ile yanlışın sınandığı bir alandır.”

    Ve o alan, ancak bir tercihle ayakta kalır: “Kendini illüzyonla öne çıkarmayı değil, hakikate ulaşmayı seçmekle.”

    Buna, “halis olmakla” da diyebiliriz.

    Bu tercih ortadan kalktığında, geriye başkalarının fikirleriyle var-olmaya uğraşan beyhude bir çaba kalır.

    Ne yazık ki bu durum artık bir “norm” olmakta.

    İnsanın neyi gerçekten düşündüğü, neyi sadece dolaşımdan devşirdiği; ayırt edilemez hâle geliyor.

    Böylelikle kişi; bir düşünceye sahip olmuyor, tünelden öylesine geçip gitmek gibi sadece bir düşüncenin içinden öylesine geçip gidiyor, birkaç saniye durmayı, anlamı aramayı aklına bile getirmiyor.

    “Sığlık” da öyle yapılınca gizleniyor: Görünmediğini sanan, tekrar, aslında en görünür olan.

    Bir fıkra gibi, ama pek de gülünmeyen bir an:

    Biri, uzun uzun anlatır.

    Diğeri, sessizce dinler.

    Sonra dinleyen, aynı şeyi toparlayıp baştan anlatır.

    İlk anlatan durur; “doğru” der, “ama ben onu söylerken vardım.”

    Son söz:

    “Bir orijinal olarak doğdun. Bir kopya olma.”

    (30 Mart 2026)

    Yazan: Bülent Korman

    (“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
    “Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
    “Oğuz Atay”ın yakın dostu,
    Kıdemli denizci)

  59. Gün Zileli'ye cevap hakkı doğdu

    [Not: Sayın Zileli, bu yazıyı lütfen siz de dikkatle okuyunuz.]

    pipsqueak,

    (31 Mart 2026 at 17:10)

    Yazdıklarınızı okudum.

    Ben, “‘Gerçekler’ ortaya çıksın” (31 Mart 2026 at 04:17) başlıklı yazıyı yazarak; hem size, hem Gün Zileli’ye sorular soran kişiyim. Karışıklık olmasın.

    Oldukça girift, (31 Mart 2026 at 17:10) karman-çorman yazmışsınız. Yazdıklarınızdan hangilerinin size sorduğum soruyla bağlantısı var, hangilerinin yok; bunları tek tek bulup cevaplamak epey meşakkatli olur. Kusura bakmayın, daha fazla devam edemeyeceğim. Bu, size son yazım.

    Belirttiğim üzere; (31 Mart 2026 at 04:17) yazdıklarım sadece aklımda kaldığı kadarıyla olanlardır.

    Gün Zileli ile aranızda tam olarak neler geçti, neler yaşandı, siz nasıl bu kadar çok öfke dolu birine dönüşebildiniz; ayrıntılarıyla bilemem.

    Benim aklımda kalanlar, sizin yakın geçmişte yazdıklarınızda yok. Yani siz (31 Mart 2026 at 17:10) metninizde; yakın geçmişteki yazılarınızdan alıntılar aktarmışsınız.

    Benim hatırladıklarım ise; sizin “2014 yılı” ile “2018 yılı” arasında bu websitesinde yazdıklarınız arasında. Asıl olarak; bu websitesinin tabanına (geçmişine) yolculuk yapıp, bahsettiğim yıllar arasındaki yorumlar arasından “sizin yazdığınız yorumları” incelememiz gerekir. Benim, sizin yazdıklarınızla ilgili hatırladıklarım bahsettiğim yıllardan kalma çünkü.

    Neyse…

    Siz konuya (31 Mart 2026 at 17:10) biraz açıklık getirmişsiniz. Ama az önce de belirttiğim gibi; karman-çorman yazdığınız için ne demek istediğiniz tam olarak anlaşılmıyor. Gün Zileli ile aranızın niçin bozuk olduğunu, bunun sebeplerini berrak bir şekilde, anlaşılabilir bir şekilde, tane tane yazmak yerine; çeşitli kitaplardan alıntıları aralara serpiştirerek, konuyu içinden iyice çıkılmaz hâle getiriyorsunuz, konuyu iyice anlaşılmaz hâle getiriyorsunuz.

    Çok öfke dolu olmanızın sebeplerini daha berrak, daha anlaşılabilir bir şekilde yazabileceğinize artık emin değilim. Vazgeçiyorum, sizi daha fazla zorlamayacağım.

    “Matematik ve mantık” alanlarında dersler verdiğinizi de söylüyorsunuz; eğer böyle bir meziyetiniz varsa, hâl böyle olunca sizin “yazım tarzınız”ın biraz daha berrak, biraz daha sade olmasını okuyucular olarak bekliyoruz, yazdıklarınızın anlaşılabilir olmasını okuyucular olarak bekliyoruz; ama bunların hiçbirisi sizde yok. Acaba siz hakikaten ömrünüzde hiç “matematik ve mantık” dersleri verdiniz mi vermediniz mi; bizler okuyucular olarak şüpheye kapılıyoruz bazen. Kendinizi, aslında hiç olMAdığınız biri gibi gösteriyor da olabilirsiniz. Bunu tespit etmek epey zor…

    Bu websitesinin tarihi özelinde adeta “bir sondaj uzmanı gibi”, veya “bir arkeolog gibi” davranmayı (en azından şimdilik) bırakıyorum; ilgilenmem gereken daha mühim meşguliyetlerim var.

    Sizin çok öfke dolu olmanız, ve bu websitesinde yorum yazan herkese yönelik saldırgan tavırlarınız sebebiyle; “acaba az da olsa bir sakinleşme sağlanabilir mi?” umudu ile, gayreti ile sorular sordum. Siz; konuya net olarak açıklık getirmediniz, anlaşılabilir bir cevap yazmadınız. Sadece birkaç isim verdiniz, ve Cenevre’deki evinizde yaşanan bir olaydan bahsettiniz o kadar.

    Şimdi sıra, Gün Zileli’de…

    Cevap sırası şimdi kendisinde…

    Pipsqueak siz şunu söylüyorsunuz; Cenevre’de sizin evinize, Gün Zileli’nin iki arkadaşı “Emine (2 defa geldi) ve erkek arkadaşı Andy” ile geldiğini söylüyorsunuz.

    Ve hâttâ; “Bende o zamanın tüm e-mailleri var.” ifadenizle elinizde kanıt olduğunu da iddia ediyorsunuz.

    Bununla birlikte önemli bir ithamda daha bulunuyorsunuz, sizin yazınızdan (31 Mart 2026 at 17:10) aktarıyorum. Konuyu anlaşılır kılmak ve önemli cümleleri vurgulamak için; bazı kısımları “italik” yaptım, ve sadece parantez () içeren kısımları ben ekledim, bunlardan başka müdahaleler yapMAdım:

    [ALINTI BAŞLANGICI]

    Eğer sizde (Gün Zileli’de) zerre kadar bir devrimcilik olsa beni neden (Cenevre’deki evime) ziyarete geldiğinizi, söylediklerimin doğru ya da yanlış olduğunu, bütün anarşistlik fiyakanıza rağmen “Herman Gorter”ın açık mektubunun gelecekteki Rusya’yı siz ve diğerlerinin görmediğini, benim o yazının bir hazine olduğunu görmemi ve çevirmesini, Türkçesini düzeltmeniz şartıyla, istediğimi ve çevirdiğimi yalanlar, ve “tüccar” değil “insan” olduğunuzu ispatlarsınız.

    Ben bunları, sizin (Gün Zileli’nin ve yanındaki arkadaşlarının) kim olduğunuzu anlayıp ilişkimi kestiğimi bir mektupla bildirdikten sonra, Fredy Perlman’nin karısı “Lorraine Nybakken Perlman”a yazınca, o (Lorraine) benim de Fredy gibi saf olduğumu yazıp, sizlerin (Gün Zileli’nin ve yanındaki arkadaşlarının) temelde “shark” olduğunuzu bana söyleyip uyarmış olduğunu hatırlattı. O (Lorraine); siz bizi Cenevre’deki evime gelip görmeden önce gönderdiğiniz (Gün Zileli’nin gönderdiği) “havada yumruk ve anarşist bayraklarla süslü fotoğraflarınız”ı gördü ve tiksindi. (Lorraine Nybakken Perlman; “Gün Zileli’nin gönderdiği fotoğraflar”dan tiksindi.)

    [ALINTI SONU]

    Sorular:

    [NOT: Gün Zileli “1968 kuşağı”ndan birisi, ve epey “çetin ceviz”. Ömrünün büyük kısmı “polis sorgulamaları” altında geçti. Şimdi okuyacağınız soruları; saygı sınırlarını aşmadan, sadece ama sadece websitenizin “yorumlar kısmı”nda arapsaçına dönmüş bir problemler yumağını bir nebze çözüme yaklaştırmak amacıyla size soruyorum. Bu soruları okurken eğer gençlik yıllarınızdaki “polis sorgulamaları” aklınıza gelirse, sizden özür dilerim. Böyle bir niyetim olMAdığını samimiyetle bilmenizi isterim. Ben “polis” değilim, sadece sıradan bir okurunuzum.]

    • Gün Zileli, pipsqueak’in bahsettiği bu konu hakkında cevap yazacak mı?

    • Pipsqueak ile, “onun Cenevre’deki evi”nde hiç biraraya geldiniz mi? (“Kimlik ifşası” yapmanıza gerek yok. Sadece; “pipsqueak’in Cenevre’deki evi”ne gerçekten gidip-gitmediğinizi yazabilirsiniz.)

    • Onun (pipsqueak’in) Cenevre’deki evine giderken; yanınızda “Emine” isimli kişi, ve (Emine’nin erkek arkadaşı) “Andy” isimli kişi de var mıydı? (“Evet, bu kişiler vardı.” veya “Hayır, bu kişiler yoktu.” cevaplarından birini yazmanız yeterli. “Kimlik ifşası” yapmanıza gerek yok.)

    • Pipsqueak’in bahsettiği “e-mail”ler, sizde de mevcut mu? Eğer sizde de mevcutsa, bu “e-mail”lerin içeriğini hatırlıyor musunuz? (“İçeriklerin neler olduğu”nu biz okuyucularla paylaşmak mecburiyetinde değilsiniz. Eğer kendiniz isterseniz; biz okuyucularınızla paylaşabilirsiniz.)

    “Fredy Perlman”ın kitabının Türkçe’ye çevirisi konusunda “pipsqueak” ile çeşitli anlaşmazlıklar yaşadınız mı? Eğer yaşadıysanız, ve eğer sizin için sakıncası yoksa; bu anlaşmazlıklardan kısaca bahseder misiniz?

    • Pipsqueak’in size yönelik “sürekli ama sürekli öfke dolu olması”nın sebepleri, sizce neler olabilir?

    • Yukarıda okumuş olduğunuz her şeyi; “bizzat pipsqueak” uyduruyor olabilir mi? Böyle bir risk görüyor musunuz?

    • Eğer pipsqueak’in yazdıkları uydurma “değilse”; ortada “özür dilenmesi gereken bir durum” sizce var mı? Eğer “özür dinlenmesi gereken bir durum” varsa; sizce kim özür dilemeli?

    • Yıllardır websitenizin “yorumlar kısmı”nda devam etmekte olan bu mesele, eğer çözüme nihaî olarak kavuşursa; pipsqueak’e yönelik sizin yaklaşımınız bundan sonra nasıl olacak?

  60. Gün Zileli

    Şu sıra Mahir Çayan eleştirisiyle uğraşıyorum. Geçmişteki bu tür ufak tefek şeylere kafa yoramayacağım. Ayrıntıları da unuttum zaten. Size de tavsiyem bunlarla uğraşmayın, zamanınıza yazık. Geçmişe ilişkin kimseye kırgın değilim.

  61. Pipsqueak

    TÜRK-TRUMP “Tutarsızlığınızda sınır yok 31 Mart 2026 at 02:56”
    Atatürk’ünüz ve Karl Marksınızın sizlere aşıladığı aşağılık duygusu içinde kıvranan, büyüyünce olmak istediğiniz P*ZEVENKLER P*ZEVENGİ TRUMP’A yaklaşmam bile imkansız. Onun yerine sizleri kudurtmam bana sonsuz neşe ve haz getiriyor.
    Bende 2015-2026 bu site ilgili tüm yazdıklarım ve okuduklarımın arşivi var. Burjuva devrimi misaliyle sizin gibi orta sınıflıların ağızlarını sulandıra iki cambaz Marks ve Engels’e ilham verdiği için ve özellikle, sizler gibi aşağılık içinde değil, gururlarıyla alçak ruhlu ve sizler gibi ezile ezile ezici olmaktan başka bir şey bilmeyen beyazları çıldırtan Kızılderililer çalışmasından dolayı belki, belki, belki Morgan’ın adını anmışımdır.
    Geri kalanlarda sadece sizi çıldırttığım için TRUMP KLONU OLUP YALAN söylemişsiniz.
    Hem bana karşı hem de sizin gibi yalanlar dolu BATI’YA karşı aşağılık duygularından dolayı utanmadan YALAN söylemişsiniz.
    Tekrar ediyorum benim bu siteyle ilişkimi içeren ana makaleler ve yanıtlar var. Sanırım ve eminim Zileli’de var. Siz de diğerleri gibi yalancılığınızı kabul edeceğiniz kaybolursanız zaten sitedekiler sini yalananlılığınızı görürler. Gerçi katılanların %90’nu insanlıktan tamamen çıkmış sosyal medya hilkat garibeleri olduğundan insan olmanın, gururun, onurun ne olduğunu bilmezler.
    Siz de tıpkı %90 gibi benim dediklerimle bu saydığınız ırkçılar arasındaki farkı bile anlamayacak kadar cahilsiniz.
    HADİ KAÇMAYIN BELKİ İLK DEFA SİZLERE MODEL OLAN TRUMP OLMAKTA KENDİNİZİ KURTARIN! HAYATINIZDA İLK DEFA KENDİNİZ TUTARLI OLUN!
    Şu kesin.
    Tarihin kazananlar tarihi olduğunu anlayınca, din ve mitleri çalıştım. Bu bağlam içinde saldırınızı süslediğiniz adlar süper yıldızlar olduğundan adlarını görmemek imkansız. Fakat hiç biri ilgimi çekmedi. Bazı bağlamlarda bazı alıntıları örnek vermem başka, onları referans olarak tavsiye etmem başka. Tek ilgimi çeken ve hemen hemen bütün kitaplarını okuduğum, gençliğinde sizler gibi faşist olmasına rağmen, Eliade. Onu bile bu siteyi sosyal medya SSS (seks-spor-süpermarket) ucubelerine “okumayı” tavsiye edecek kadar aptal değilim.
    Mesela siz beni tanır gibi atıp tutmuşsunuz ama bu 19’ncu yüzyıl “EĞER AVRUPA DÜNYAYI ELİNE GEÇİRDİYSE, BİZ AVRUPALILAR, YAHUDİLER GİBİ AMA LAİK ALLAHIN BİZİ NEDEN SEÇTİĞİNİ İSPAT ETMELİYİZ!” diyenleri referans vereceğime ancak ve ancak sonsuz cahil olduğunuzdan ve hatta hem onları hem de beni okuduğunuzda, eğer okumuşsanız, zerre kadar anlamayan bir geri zekalı olduğunuzu gösterir.
    Not: Eğer beni zerre kadar anlamış olsanız benim en büyük düşmanlarımın insanları “geri zekalı”, “orta zekalı”, “ileri zekalı” diye adlandıranlar olduğunu bilir ve dediğimi sadece bağlam içinde bir anlam taşıdığını anlardınız. Bağlam da şu: Okul, Medya, Medeniyet, Devlet, Bilimci dalkavuk Ademler ve Havvalar, Futbolcular, Güzeller, Yakışıklılar, Zenginler…sonsuza dek liste p*zevenklikler sizi bu hale sokmuş. Bir de utanmadan bu hataya bir ANARŞİST sitesinde düşmüşünüz. Yani aşağılık ve dolayısıyla kendinizi dev aynada görmeniz artık genlerinizde. 1970’lerde arkadaşlar ve ben yarı ciddi, yarı şakamsı insanların biyoloji değişme sonucu mutant olduklarına inanmaya başlamıştık.

    Yine de eğer yazdığınız “Bu isimleri (ve daha fazlasını) “bizzat kendiniz” referans olarak gösterdiniz, bu isimlerin yazdıkları eserlerden alıntıları zaman zaman bu websitesinde aktararak “bizzat siz” öncülük ettiniz.” bir yanlışlık ya da bir karıştırma eseri olabilir. O halde sizden çok özür dilerim.

  62. Pipsqueak

    “Anonim 30 Mart 2026 at 10:51”
    “Midesi “tok” olan, midesi “aç” olanın hâlinden anlamaz.
    Pipsqueak’in anlamadığı gibi…”
    Hadi sizin anladığınızı farz edelim, bana saldıran siz ya da diğer saldıranlar arasında bu soruna gerçek bir çözüm bulan oldu mu?
    Üstelik tok olanın aç olanın halinden anlayıp çözüm getiren kurumlar var.
    Belki de iş sizin bu sadece bana saldırmak için sürdüğünüz basmakalıp fikirden çok daha karmaşık da olabilir.
    Sizin laik ve Müslüman karışımı bir ülkede hangisine tabi olduğunuzu bilmiyorum.
    Anlatacağım Hıristiyanlıkta İsa’nın döneceği ile ilgili.
    Çin’de misyonerlik yapan bir rahip, misyonu bittiğinde, sanırım, İtalya’ya yürüyerek dönmek ister.
    Dönüşünde her çaldığı kapıyı açan onun sâlik olduğunu anlayıp yiyecek ve yatak verirler. Avrupa’ya ayak basar basmaz, her açılan kapı onu bu işlerle uğraşan kurumlara gönderirler. Atatürk ve Marks ile Avrupalılaşan Türkler ve özellikle bu sitedeki karınları tok ama fikirleri çok olanlar gibiler “Ne güzel ama değil mi? Biz de onlar gibi etkililik sağlayan kurumlarla işi kolaylaştırmalıyız!” derler.
    Yani çok eski bir dolandırıcılığa başvurmayı taklit etmek isterler.
    Eski dolandırıcılık ne?
    Şimdi artık zirvesine ulaşmış olan insanları çocuklaştırmak (gerçi çocukları sonsuz severim!)! Yaptıklarının sorumluluğundan uzaklaştırmak!
    Benzeri de var.
    İyi Samiriyeli, İncil’de İsa tarafından anlatılan ünlü bir benzetmedir. Yahudiler tarafından genellikle hor görülen bir gruptan olan bir Samiriyeli, kim neden falan filan bahanelere başvurmaz, sorumluluğu kendi üstüne alıp bir Yahudi’ye merhamet gösterir.
    Bakın mesela Zileli nasıl işi çok daha önemli olan Mahir Çayan göz boyamsı ile halletti. Bu solcu devrimcilerin daha önceki solcu devrimcilerin vardığı sonuçlardan tek çıkardıkları sonuç: İnsanlar bebek (yine çok sevdiğim çocuklardan özür dilerim) olmuş verin ağızlarına bir emzik, susarlar. Bu site bunu yapmakta!
    “Gün Zileli’ye cevap hakkı doğdu” diyen arkadaş başka türlü tepki de bulunur. Türkçemden dolayı, anlamadığından dert yanmasına rağmen, hiç değilse dürüstlüğünde ısrar edip bu ilerici anarşistlik ambalajına sarılmıştan cevap istedi. Ben samimi olarak merak ediyorum Rusya, Çin ve diğer rezillikle sona eren ve sadece burjuva devrimini orta sınıf sürümü ve yüzde yüz bir burjuva düşünürü olan Marks ile başlayan bu devrimcilik nakaratları nasıl oluyor da devam ediyor. Tek bulduğum cevap bunların karşı oldukların klonları olmaları.
    Avrupa’nın zenginliği ile ulaştığı ve TRUMP’IN önünde hemen hemen tüm büyük beyinlilerin el pençe divan durmasına rağmen tıpkı solcu devrimciler gibi büyük beyinlilik nakaratına devam eden ve kendilerini İŞ ve İŞÇİ kurumundan aldıkları madalya ile tanıtan bir büyük beyinli de var. Bunun derdi kendisine aşağılık duygusu verenlere benzemek, ORİJİNAL OLMAK, kendini kalabalıktan ayırmak hastalığı. Hatta bunun farkında bile olmaması! Özgeçmişini (CV’sini) TÜRKİYE HALK Kurtuluş Ordusu’ndan Sinan Cemgil madalyası ile süslemesi.
    Madalya: (“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
    “Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
    “Oğuz Atay”ın yakın dostu, Kıdemli denizci) Bülent Korman
    Not: Gün Zileli Mahir- Çayan / Bülent Korman- Sinan Cemgil (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu). Madalyalar aynı takanlar değişmiş.
    Şimdi de: OKUYUN PİPSQUEAK YAZMIŞ DİYE SALDIRIYA GEÇMEYİN.
    1. Bu Zileli (Mahir Çayan) gibi özgeçmişini “Sinan Cemgil” ile süsleyenden Bülent Korman ışık yılları daha çok tanınan ve aşağılık duygusu denizinde yüzeceğine Hafız’a “şairlerin tanrısı” diyen Goeth’den bir alıntı: “Kimse bizden bir şeyin farkına ilk varmanın, yani keşfin sevincini alamaz. Ama eğer bu onuru da talep edersek, bu bizim için tamamen mahvolabilir, çünkü genellikle ilk biz olmayız. Keşif ne anlama gelir ve kim şunu ya da bunu keşfettiğini söyleyebilir? Sonuçta, önceliğiyle övünmek tam bir aptallıktır, çünkü bu, kişinin intihalci olduğunu açıkça itiraf etmemesi gibi bilinçsiz bir kibirdir.”
    2. Dahilik kaynaklarını saklamayı bilmektir” diyen Einstein.
    TEKRAR EDİYORUM: BENİM SÖYLEMEK İSTEDİĞİM ÇOK BASİT: İNSANLARI ve DOĞAYI HARABEYE ÇEVİREN MEDENİYET SADECE 10 BİN YILLIK.
    SİZLERİNKİ İSE TEMELDE DİNSEL OLAN ANLAYIŞ. MEDENİYETİN DOĞAL VE ALLAHIN İŞİ OLDUĞUNU FAKINDA BİLE OLMADAN SAVUNMANIZ.

  63. Anonim

    Demekki, Trol kindar rezalet yine kafa ütülemeye, ortalığı pislemeye, zehirlemeye devam edecek. Zileli kimseyi gömmüyor, derviş mübarek.

  64. Pipsqueak

    “Doğrusu bu 31 Mart 2026 at 02:13”
    Size Penrose’a bakınız dedim. Bakmadan acele edip hem bilgi kıtlığınızı hem de konuyu bile anlamadığınızı tekrarlamışsınız.
    Uzatmayayım, sorun Alfred North Whitehead-Bertrand Russell’ın Principia Mathematica’sı ile başladı. Matematiğin YENİ TANRI OLAN BİLİMİN dili olması daha da işi körükledi. Hele algoritma-dijital yeniliklerle sizler gibi bilgiçler üretim endüstrisinden savaşlar kazanmalara kadar oynadıkları rollerini de düşünürsek, en iyisi benim gibi “bir, iki, çok” matematiğini sizin cimriler matematiğine tercih etmem en iyisi.
    Ben, insanlıktan çıkanlara çok daha derin bir varlığın farkına vardığını ve bu bilim, matematik ve benzeri alanlarda geri kalmışlığın yarattığı aşağılık duygusu altından bir türlü kurtulamayanlara tekrar insan olma ve gurur duyma hissini veren Penrose’u yazmakla yetinmiştim.
    Gödel’in ne ispatladığını anlamadan hemen bilgiçlik yapmışsınız.
    İşte Gödel’in ispata ettiği:
    “EĞER KANITLANABİLİR İSE, SİSTEM TUTARSIZDIR (YANLIŞ BİR İFADEYİ KANITLAR). EĞER KANITLANAMAZ İSE, O ZAMAN DOĞRUDUR, ANCAK O ZAMAN DA SİSTEM EKSİKTİR (TAMAMLANMAMIŞTIR)”
    DAHASI DA VAR: BÖYLE BİR SİSTEMDE, SİSTEMİN KENDİSİ KANITLANAMAZ.
    (YANİ BU İLERİCİLİ ANARŞİSTLİK SİTESİ İÇİNDE KALINDIĞI SÜRECE, İLERCİ ANARŞİTLİĞİN DOĞRU OLUĞU KANITLANAMAZ)
    Aman site YÖNETİCİSİ ADMİN duymasın! Ama telaşlanmayın o yine çok çok daha önemli devrimciliklerle meşgul.
    İşte sizin bilgiçliğiniz: ““Doğal sayıları toplamasıyla, çıkarmasıyla, çarpmasıyla, bölmesiyle anlayabilecek kadar zenginlikte olan bir matematiğin çelişkisiz olduğunu kanıtlayabilir miyiz?”
    “Kurt Friedrich Gödel”; kanıtlanaMAyacağını gösterdi. Yani; hayatta pek çok doğru olabilir, fakat doğru olan her şey kanıtlanamaz.”

    Yine anlamazsınız diye tekrar edeceğim:
    “EĞER KANITLANABİLİR İSE, SİSTEM TUTARSIZDIR (YANLIŞ BİR İFADEYİ KANITLAR). EĞER KANITLANAMAZ İSE, O ZAMAN DOĞRUDUR, ANCAK O ZAMAN DA SİSTEM EKSİKTİR (TAMAMLANMAMIŞTIR)”
    DAHASI DA VAR: BÖYLE BİR SİSTEMDE, SİSTEMİN KENDİSİ KANITLANAMAZ.
    İnşallah bu hatanızdan dolayı bu sitedeki işinize son verilmez!
    SİSTEM TUTARSIZDIR ya da SİSTEM EKSİKTİR başka, sadece vazifenize devam etmek için ya da gösteriş için “Pipsqueak yanlış” demek başka.
    Keşke, hoplayıp zıplamadan önce Pipsqueak gibi bir çok çok çok bilgili birine sorsaydınız.
    Döneyim asıl ve önemli konuya.
    Penrose’un uyandığı BİLİNÇ bile, binlerce yıldır sayısız mistikler ve sayısız sufiler ve sayısız şairlerin söyledikleri.
    Benim en çok sevdiklerimden biri: “Eğer beyninde toplanan kirleri temizlersen, her şeyin sonsuz olduğunu görürsün!” Blake
    Aynı Blake, İngilizlere “Newton size ‘yer çekiminden dolayı dünya güneşin etrafında dönüyor” dedi. Ben size ‘dünyanın arkasındaki iki melek döndürüyor derim’ dedi.
    Aman Allah’ım inşallah ruhsal dinciler ve laik ve özellikle bu sitenin temsilciliğini ettiği ve anarşistlik eğitimini İngiltere’de yapmış olan ilerici anarşist devrimcilik din müritleri duymasın.
    Bence Batı’dan Türkiye’ye giren ve orada da çok yaygın olan aşağılık duygusu Devletlere faydalı enayi üreten okullarda aşılanır.
    Ben çok ünlü bir bilimcinin bile önce hayal kırıklığına uğradığını ama sonra BİLİNÇ varlığının farkına varmasıyla kendini topladığını ve onunla da kalmayıp Yapay Zeka’nın da eksikliğine uyanışı bilerek örnek verdim.

    Size bu sitede “İran’da Yas ve Dans” ilerici anarşistlik ticareti yapıldığı için binlerce arasından sadece Sufi Hafız’ı örnek vereceğim.
    “Şarkı ve şarap öyküleri anlatın, dünyanın sırlarını aramayın,
    Kimse bulamadı ve kimse bulamayacak, bilgi bu bilmeceyi bütün olarak bırakıyor. ” Hafız
    Gelelim bu aşağılık duygularına.
    Goethe, Fars şair Hafız’ı taklit etme ve onunla rekabet etme arzusunu dile getirmiş, onu “ikiz ruhu” ve eşsiz bir üstat olarak nitelendirmiştir.
    Goethe, Batı-Doğu Divanı’nda şöyle yazmıştır: “Senin gibi sevmekte, senin gibi içmekte, / Bu benim gururum, hayatımın dayanağı olacak.
    Goethe, 1814 yılında 65 yaşındayken Hafız’ı okumuş ve ondan derinden etkilenerek onu “şairlerin tanrısı” ve “ikiz” olarak adlandırmıştır.
    Almanya’nın Weimar kentinde, Goethe ve Hafız arasındaki bağlantıyı simgeleyen, birbirine bakan iki sandalyenin yer aldığı bir anıt bulunmaktadır.
    Daha yüzlerce arsından bir tana daha:
    Ralph Waldo Emerson ve Johann Wolfgang von Goethe ikisi de aynı fikirdeydi. Emerson, Hafız hakkında şöyle demişti: “Hiçbir şeyden korkmuyor. Çok uzağı görüyor, her şeyi görüyor; görmek ya da olmak istediğim tek insan o.” Onu derinlemesine inceledikten sonra Goethe ise kısaca şunu belirtti: “Hafız’ın eşi benzeri yok.”
    Şimdi de bu sizi hoplayıp zıplatan “doğru ama kanıtlanamaz”
    Uzay var ama varlığı kanıtlanamaz,
    Zaman var ama varlığı kanıtlanamaz,
    Kalite var ama varlığı kanıtlanamaz,
    Neden sonucun varlığına inanılır ama varlığı kanıtlanamaz

    Daha da kötüsü var:
    “Bir keresinde Zhuang Zhou rüyasında kendisinin bir kelebek olduğunu, etrafta uçuşan ve kanat çırpan, kendinden memnun ve istediğini yapan bir kelebek olduğunu gördü. Kendisinin Zhuang Zhou olduğunu bilmiyordu.
    Aniden uyandı ve işte oradaydı; sağlam ve kusursuz Zhuang Zhou. Ama rüyasında kelebek olduğunu gören Zhuang Zhou mu, yoksa rüyasında Zhuang Zhou olduğunu gören bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu. Zhuang Zhou ile kelebek arasında mutlaka bir ayrım olmalı! Buna Şeylerin Dönüşümü denir.”
    Ben aşağıdaki süslü püslü eklerinizden sizin kim olduğunuzu hemen anladım.
    “• “ignoramus et ignorabimus”
    (bilmiyoruz ve asla bilemeyeceğiz)
    Emil Heinrich du Bois-Reymond
    (1818 – 1896)”
    Aman Allah’ım bu ne derinlik! Ama sakın site ADMİNİNE de “ilerici anarşist devrimi olacağını bilmiyoruz ve asla bilemeyeceğiz” demeyin.
    Daha değişik ifade edersem: “Sonradan görmüşlerin Veri Tabanı olmuş, baka baka Yapay Zeka olmuşlar!”
    Benim çok sevdiğim ve çok zeki bir arkadaşım bir süre matematikle uğraştı ve vardığı sonuç en şahaneydi: “Matematik sonlu, insan bilimi sonsuz”
    Trump’ı gördükten sonra sizlere bu aşağılık duygularını aşılayanların sadece güç-paraya taptıklarını görmemeniz benim için en büyük bir sır! Ya da “identitity of opposites”! İşte size bir kanıtlaması gerekmeyen bir kanıtlama!

  65. Pipsqueak

    “‘Gerçekler’ ortaya çıksın 31 Mart 2026 at 04:17”
    Dediklerinizin hepsi tamamen yanlış.
    ““İsviçre”de veya “İsveç”te” ile anlattığınız asla olmadı .
    Ben Ulus Baker adlı kişiyi tanımıyorum bile. Bende 2015-2026 bu siteyle ilgili tüm yazılar var. Bu yıllar arası okuduğum makalelerde Ulus Baker adlı birinin düşüncelerini beğenmediysem bu çok doğal ve eğer arşivlerimde bulup nedenlerine bakarsam belki nedenini anlarım.
    “İsviçre’de veya İsveç’te düzenlenen bu konferansta; pipsqueak, Gün Zileli’ye birşeyler sormak istiyor…” da tamamen yanlış ve asla olmadı.
    ” pipsqueak, bu yayın evinin (KAOS) editör kadrosuyla iletişim kurmak, çeviri (translation) kadrosuyla iletişim kurmak istiyor…” hakeza tamamen yanlış ve asla olmadı.
    Not: Hatta ben bu yayın evine verilen ismin “karmaşıklık” olarak algılandığını ve dolayısıyla anarşistlik çağrıştırdığını düşünerek cahilliklerine güldüm. Kaos ayırt edilmez, her şey aynı demek. Yaradılış mitlerinde çeşitlikten önceki durum olarak geçer. Daha henüz beyinleri devrimcilik ve kurtuluş propagandası ile yıkanıp doldurulmuş olmadığından ilkeller bunu bilirlerdi.
    Kitap tüccarı Zileli daha henüz İspanya anarşistlik satışına başlamadan çok daha önce ve Franco öldükten iki yıl sonra ben Madrid’de sonsuz büyük bir misafirlik gösteren CNT binasında, karım ve bir arkadaşla, 6 ay yatıp kalktık. Daha sonra karım, bir Alman arkadaşla üç ay İspanya, Fransa, İtalya’yı gezerken ilk defa “ilkel yaşamayı” tattım. Yani 1977’densonra devamlı ilkelleri çalıştım ve çok sevdiğim arkadaşım Fredy Perlman ile 1985’de ölene kadar bu çalışmalarımızı paylaştık.
    Siz “Pipsqueak 31 Mart 2026 at 17:10” ile cevap verdiğim kişi misiniz?
    Her halükarda size temel ve hatta neden bu sitedeki tüm saldırılara rağmen yorum yapmaya devam ettiğimi çok kısaca anlatayım.
    BEN BUNDAN SADECE 10 BİN YIL ÖNCE BAŞLAMIŞ OLAN MEDENİYETİN TEMELDE SALDIRCI, KIRICI, GADDAR BİR UCUBE OLDUĞUNA İNANIYORUM.
    Ne var ki ben bu siteye ilk girdiğimden bunu en son ve en iyi bir devrimcilik ambalajına sarıp satıcılığını yapacak kadar ne aptaldım ne de daha henüz o kadar adileşmiştim. 68 hem Batı hem de Doğuyu reddetti. Türkiye solu satışı kolay olur diye , fakirlikten kurtulma ilacı olarak Marksist-Leninist-Stalinist-Maoist yolunu seçti. Zileli çok daha sonra, daha da son ve daha da iyi, ilerici anarşistliğin satışına başladı.
    Arkadaşım ve dünya çapında “anarşist” olarak Fredy Perlman bunları ticari anarşistler olarak vasıflandırdı.
    Lütfen ya Perlman’ı ya da en azından medeniyet öncesi 290 bin yıla gönderme yapan Marshall Sahlins’in “The New Science of the Enchanted Universe, Anthropology OF MOST OF HUMANITY” kitabına bakın. Bu kitap daha başta medeni sosyal bilimcilerin bataklığı ile ilkellerin bir kıyaslamasını yapar.
    Daha uzun cevap için “Pipsqueak 31 Mart 2026 at 17:10″a bakabilirsiniz. Ben sonsuz daha önemli olan, daha devrimci bir işle meşgul olduğum bahanesi yerine size cevap vermeyi seçtim.
    Şimdi yazacağım, sizin benim dil sorunuma değinmenizin hatırlattığı, diğer bir medeniler arasında acınacak bir durumla ilgili. Lütfen yanlış anlamayın, esas konu İKİYÜZLÜLÜK.
    Bunu şu örnek çok güzel anlatır: Kant en yüksek değeri özgürlükte buldu. Sonra gelen Hegel “eğer herkes özgür değilse, ben özgür olamam” dedi. Yani doladırıcılık, Zileli gibi Cenevre’ye (anarşistlik eğitimini ilerletmek için) geldi mi gelmedi mi? sorusuna Mahir Çayan bahanesiyle cevap vermemesi.
    Bence “Ferman Padişahın, dağlar bizimdir” türküsü devrimciden çok daha ilerde olan bir hayatı simgeler. Bakın en azından Braudel ya da James C. Scott’ın medeniyetten kaçmak için hala dağlarda yaşayanlarla ilgili kitaplarına bakın.
    Ben Cenevre’ye geldiğimde ilk defa hızlı Türk devrimcilerle tanıştım. Bende muziplik var. Bu sitedekiler gibi kara cahil olduklarını görüp bir deney yaptım.
    Onlara okumaları için Marks tarafından yazılmış birkaç paragraflı bir yazı verdim. Çok karmaşık buldular. Diğer bir yazısını verdim ama ben yazdım dedim. “Sen çoktandır yurt dışındasın yazmasını unutmuşun” dediler. Bu Bilim Ademleri ve Havvaları arasında ve özellikle doktorlar arasında sonsuz yaygın yaygın bir alışkanlık ve sapıklık.
    Ama samimi olarak söylüyorum, siz haklısınız. Tek sorun şu, karmaşık düşünceleri anlatmak kolay değil.
    Hatta çok ünlü bir yazar, sanırım Virginia Woolf, kitap yorumu ile kitap satışına yardımcı olmada uzmanları boynuzlulara benzetti: “Gerçeği en son onlar öğrenir” dedi.
    Ben şu an resim sanatlarında aynısını görüp çok güzel anlatan John Berger’in “Ways of Seeing” kitabını okuyorum. Yani bu sitede benim devrimciler gibi açların karınlarını doyurma yerine böyle gereksiz şeyler okumamdan dolayı bana saldıranlar da haklı.
    Ben J. J. Rousseau’yu çok severim. O “gerçek tek, yalanlar sonsuz” dedi. Ben siz de dahil bana inanmaktansa Zileli’nin yalanlarına inanacaksınız.
    Şimdiye kadar yazdıklarıma bakmadınız, ki son derece doğal, ama size yazdıklarımda bile anlamadığınız kısımları açıklamamı isteyeceğinize yazınıza artık klişe haline gelmiş,
    “Pipsqueak, Türkiye’de yaşaMIyor. Türkiye’deki olaylarla ilgili herhangi bir bilgisi yok. (Zaten sık sık “aile içi kavgalar”, “aile içi dırdırlar” diyerek bu konuyu sürekli öteliyor.)”
    BİR AÇIKLAMA: BU SİTEDE BİRKAÇ HARİÇ OKUDUKLARIMIN HEPSİ MEDENİLER ARASINDA AİLE İÇİ KAVGALAlRI. Eğer siz bunu görmüyorsanız bu sizdeki bilgi eksikliği!
    Var mı bildiğiniz medeniyet dışı bilgileriniz?
    SİZLERİN SAVUNDUĞU TAMAMEN DİNCİ BİR GÖRÜŞ. MEDENİYET DOĞAL OLARAK GÜKYÜZÜNDEN AŞAĞI BİZ İLERİ (BATI ya da Çin gibi değil ama olsun merdiven basamaklarında tünemeye alıştık) TANRILARIN HEDİYESİ OLARAK İNDİ.
    Sizler bu yüzde yüz ırkçılıktan çıkıp bunu yayanların dünyaısını bile kullansanız, ADN ve genler hakkında bilgi edinseniz, sonsuz sayıda yok olmuş ve var olan türleri öğrenseniz… sadece modern insan tarihinde ilk 290 bin yıla baksanız, dil, kültür, mit, çevre ile ilişkilerle geliştirilen sayısız teknikler, madde-uzay-zamanı evcilleştirmeler ve hatta fiziksel değişmeleri düşünseniz belki, belki, belki bu küstahlıktan vazgeçersiniz. Ama siz de biliyorsunuz ki esas sorun bu konuda sonsuz cahillik yetmez gibi GÜN gibi HOROZLUK etmek. Daha iyi, daha devrimci, daha özgür…bir gelecek satmak. Ben bu sitede daima hasır altı edilen AN MESELESİ çevre felaketini bu sitenin bu konuda ve bilimde de sıfır bilgisinden kaynaklandığını çok iyi biliyorum. Tek bilinen medya dedikoduları!

  66. Troçki, 'İstanbul'da ne yaptı?

    Troçki, “müslüman” oldu mu?

    “Leon Troçki” 1929 yılının Şubat ayında sürgün edildiği İstanbul’da yoğun bir ilgiyle karşılaştı.

    Hakkında çok sayıda haber yayınlandı. Onlardan biri, dönemin önde gelen gazetelerinden “Vakıt”ta çıktı. Gazete, okurlarına, eski Kızıl Ordu komutanının “Müslüman olmak istediği”ni haber veriyordu.

    1917 Ekim Devrimi’nin önderlerinden, Leon Troçki (ya da Trotsky) 1929 Şubat’ında İstanbul’a geldi. Stalin’le olan mücadelesini kaybetmiş, önce “Alma Ata”ya sonra da “İstanbul”a sürgüne gönderilmişti.

    Troçki, karısı “Natali” ve oğlu “Lev” ile önce Tünel’deki Sovyet Konsolosluğu’na yerleşti, ardından dönemin önde gelen otellerinden “Tokatlıyan”a geçti. (Sonradan “Bomonti”, ardından da “Büyükada”ya geçecek, orada iki ayrı evde yaşayacaktı.)

    Dönem gazetelerine baktığımızda (“Matbuat Umum Müdürlüğü”nün uyarısına rağmen) “Troçki”nin Türkiye’de hayli ilgi gördüğünü anlarız. İlk zamanlar daha çok spekülatif haberler çıkar. Ama bir ay sonra, Troçki’nin kendisi “Milliyet gazetesi”ne uzun bir mülakat verir. “Kamusal alana çıkması” Tokatlıyan’da yaptığı basın toplantısıyla olur. 19 Mart 1929’daki toplantıya çok sayıda gazeteci katılır.

    20 Mart’ta çıkan gazetelerin çoğu toplantıyı manşetten verir. “Cumhuriyet gazetesi”nin manşetinde: “Rusya’nın dünkü hâkimi, matbuat erkânını, müctemian (toplu olarak) kabul etti” yazıyordu. İkdam ile Vakıt gazeteleri ise: Trokçi’nin “Ben Türk inkilâbına da hizmet ettim” sözünü öne çıkarmıştı.

    Konuşmanın en ilgi çekici yanlarından biri, 10 yıl içinde yeni bir dünya savaşının çıkacağıydı. (Troçki’nin bu öngörüsü hakikaten tutacak, 1939’da “İkinci Dünya Savaşı” çıkacaktı. Ama o, savaşın “İngiltere” ve “ABD” arasında olacağını söylüyordu. Tarafları tutturamamıştı.)

    Devam eden günlerde Troçki’nin İstanbul’da daha rahat hareket ettiğini görürüz. Şehirde gezintilere çıkmaya başlar. “Sultanahmet”e, “Eyüpsultan”a, “Boğaziçi”ne gider. Hakkında çıkan haberler de artarak devam eder.

    Bu haberler içinde bir tanesi büyük şaşkınlıkla karşılanır. Vakıt gazetesi “Troçki Müslüman Oluyor” diye bir haber yapar. Spotta: “Musevilikten çıktım, Raspotinin dinini istemedim, artık Türkiye’de yerleşeceğim!” ifadesi görülür.

    Habere göre, “Bir süredir Türkiye’de bulunan sabık (eski) Rus komiseri, İstanbul müftülüğüne telefon etmiş. Bunu öğrenen bir Vakıt muhabiri Tokatlıyan’a gitmiş, orada Troçki’nin yanında müftü efendiyi bulmuştu.”

    Troçki muhabire şunları söylemişti: “Ben Musevi idim. Sonra bazı hahamlar beni Musa dininden çıkardılar (…) Artık yaşım ilerliyor ve insan ihtiyarladıkça semavi dinlere inanmak ihtiyacı duyuyor. Onun için bir aralık Hristiyan olmayı düşündüm; lakin çarların, Raspotinlerin dinine girmek istemedim. Kala kala bir Müslümanlık kalıyordu. Onu tetkik ettim. Müslümanlıkta mücadeleyi terviç eden (destekleyen) bir ruh vardır. Onun için Müslümanlığı kabul ediyorum. Müftü Efendi bu akşam yemekte burada kalacak ve sonra bana telkinde bulunacaktır.” (Haberin devamında; “şehrimizin meşhur operatörlerinden Emin Bey de M. Troçki’yi ziyaret etmiştir” yazıyordu.)

    Haber bir bomba gibi patlayacak, “Beyoğlu”nda yaşayan bütün yabancı muhabirler Tokatlıyan’a koşacak, ama Troçki ve ailesinin otelden ayrıldığını öğrenecekti. Dolayısıyla, haberin doğruluğunu teyit edemeyeceklerdi.

    Konuya açıklık getiren yine “Vakıt gazetesi” olacaktı. Ertesi gün çıkan (2 Nisan) sayısında, üzerinde “1 Nisan” yazan bir balık çizimi vardı.

    Özetle; gazete, okurlarına birkaç tane “1 Nisan şakası” yapmıştı. Listenin başında Troçki’yle ilgili haber vardı. (Diğer şakalardan, “İngiltere-Amerika Savaşı” da Troçki’nin tezinden ilhamla üretilmiş olmalıydı.)

    Aslında “Ömer Sami Coşar”, ilk baskısı 1969’da yapılan “Troçki İstanbul’da” isimli kitabında bu şakaya yer veriyor. Ancak yıllar sonra gazete arşivlerinde haberin orijinaline denk gelince, bir asır önce yapılmış cinliği paylaşmadan edemedim.

    Her şeye rağmen; 1 Nisan’ınız kutlu olsun, neşeniz eksik olmasın.

    (1 Nisan 2026)

    Yazan: Aydan Çelik
    (Heykeltraş, radyo yayıncısı, gezgin, yazar)

  67. 'Antropoloji kitapları'nı afiyetle yiyebilirsiniz

    Türkiye’de “ekmeğin” satış fiyatı yine yükseltildi.

    “2 Nisan 2026” itibariyle geçerli olacak yeni fiyat tarifesi şöyle:

    200 gram ekmek = 17,5 TL’ye yükseltildi.

    230 gram ekmek = 20 TL’ye yükseltildi.

    Bunlar, “gram” cinsinden en hafif olan ekmekler; yani normal bir insan vücudunun günlük protein ve karbonhidrat ihtiyacını minimum seviyede karşılayabilmesi için bu ekmeklerden yemek yeterli gelmiyor.

    “Enflasyon” belası yükselmeye devam ediyor…

    Ama bir çözüm var:

    Pipsqueak’in önerdiği “antropoloji kitapları”nı afiyetle yiyebilirsiniz, çünkü bunlar daha lezzetli.

  68. Pipsqueak

    “‘Gerçekler’ ortaya çıksın 31 Mart 2026 at 04:17” Yeni Cevap
    İlk (devletli) medeniyet Sümer bile geçmişten, hiç değilse, başlarda tam kurtulmadı.
    Daha önceki toplumda şefi toplumun varlığını temsil ederdi, eğer o ölürse toplum da ölürdü.
    Yeni düzende, kralın saraydaki kahini bu önemli kişinin geleceğini görmeye çalışırdı. Bir süre sonra Mezopotamya’dan şimdiki gibi (Amerika ama Amerika değil) medeni Çin’e kadar ticaretten zenginleşen tüccarlar da evlerinde kahin beslerler.
    Not: Zileli, diğer bir tüccar Arif Dirlik ile aynı ticareti, AÇ HALKIMIZA EKMEK vereceğine, İLERİCİ ANARŞİSTLİK emzikleri sunar. Aynı Zileli, çok zengin olmalı ki EKMEK yerine kendi itibarını pompalayacak BÜYÜK HOLLYWOOD GENÇ DEVRİMCİSİ Mahir Çayan emziğini dağıtmaya hazırlanıyormuş. Belki şimdi zengin değilse bile Cenevre’de pipsqueake “İngiltere’de (anarşistlik eğitimi yaparken) babama özel mülkiyetim (sanırım halis İngiliz) köpeğim Sherwin’i bana göndermesini istedim, o da bana ‘oğlum İngiltere’de köpek yok mu? dedi” dedi.
    Ama o zavallı iyice ihtiyar olduğundan ya da işine gelmediğinden unutuvermiş olmalı. Zaten benim ilk defa bu siteyi görüp tanıyarak yorumlardan birinde Zileli’nin yaşı ile alay edenleri görünce bunun son moda “ageizm” olduğu yorumumu yazdım. Meğersem ben “yine” hata etmiştim! Zileli devrimcilik ticaretinde velinimetlerini tenkit etmemi beğenmedi ve benimle alay etti.
    Galiba kendini kandıranlardan biri olan ve satışı en kolayı olan Stalin ticareti ile kazandıklarını “aç” halkımıza dağıtacak bu zengin devrimci.
    Kısaltayım, medeniyet tarihinde sadece bir devrim oldu. Çobanlık, kovboylardan tüccarların eline geçti. Tabii bu site, birkaç hala insan kalmışlar hariç, sadece ya kara cahiller ya da yorumlarını (CV) özgeçmişleriyle süsleyen Atatürk-Marks’ın verdiği aşağılık duyguları içinde Batı’da çıkan her yeniliğin ticaretini yapanlarla dolu. Örneğin “Bülent Korman (“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu, “Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş, “Oğuz Atay”ın yakın dostu, Kıdemli denizci) ” gibi ve benzerleri. En fazla da, başta Zileli, İKİYÜZLÜLER var.
    Bu şık özgeçmişli KORMAN’ın (isterseniz bu sitede benzeri yüzlerce örnekler verebilirim, hatta ikiyüzlülüğü ciddiye alırsanız ABD yaltakçısı Arif Dirlik masalını tanıtımını düşünüm. Doğuştan köleler (La Boétie) gocunup ” Midesi ‘aç’ olan insanlar ne düşünür? melemediler. Bu bile sizi uyandırmamış. Ne de bir zamanlar dost olan Başkaya’nın yazılarına böyle adi şantajlar yapıldı.
    Siz eminim, anlamayacaksınız ama olsun, bir örnek vereyim.
    Beni ilkelleri çalışmaya sürükleyen 68 olayları idi. 68 aynı zamanda “doğaya dönme çağrısı” idi. Medeniyetin ise, son derece faşistler ve aynada yansıları devrimci ilerici tüccar anarşistler hariç artık (en azından bakın Eski Ahide) doğayı harabeye çevirdiği artık gizlenmez bir gizlilik.
    Ben bir ara burası “gezegeni kurtarma” modasına katılı bataryalı trotinetler dolu dedim. Bu sitedekiler bundan benim zengin bir ülkede yaşadığım sonucu ile bana saldırı fırsatı buldular.
    Ben bu ilerici anarşistlerin batarya yapımında kullanılan metallerin çıkarıldıkları yerlerde kanserin üssel artığını bileceklerini düşünerek yazmıştım.
    Bunlar Zileli gibi HOLLYWOOD DEVRİMCİLERİ! Ben bunları canavarı dişleri arasında yaşarken çoktan gördüm. Orada 68’den kısa bir süre sonra akımın Hollywood devrimcilerinin eline geçtiğini görenler bir cenaze merasimiyle akımı gömdüler!
    Ben daha önce, övgü/sövgü yapmadan, sadece şu nesnel gerçeğe dikkat çekmek istedim: Canavara ne kadar yakınsan canavarın becerilerini o kadar iyi bilirsin.
    Saray dalkavukları faydalı enayilerinin doğayı ve insanı harabeye çevirdiğini görenler az değil. Ben size çok sevdiğim son derece dinci olduğu halde “İsa inançsız öldü” diyebilecek cesaretini gösteren Blake’in şiirlerinde birinden bir parçayı yazacağım:
    Baca temizleyicisinin çığlığı
    Kararan kiliseleri dehşete düşürüyor,
    Bahtsız askerin iç çekişi
    Saray duvarlarından kan olup akıyor.

  69. Dev

    Bu siteye yazıları okumak, yorum yapmak, yapılan yorumlarla ilgilenmek için gidiyorsanız yanlış yerdesiniz. Site, ilgili yazarın değil sanki, yazıların altında geveze, saldırgan, iftiracı ve yalancı bir kişinin palavraları, küfürleri gırla. Yazarın yazılarının bağlamından kopuk, dağınık, saygısız sevgisiz zırvalar. Aynı zamanda diğer yorumcuları da hedef alan hakaretleri, iftiraları. Hiçbir toplumda, grupta kabul edilemeyecek bu tutum, yıllardır bu sitede. Büyük ve tehlikeli bir akıl ve bilinç sağlıksızlığı, bu sitede yer buluyor. Böyle bir ortamda kimse yorum yapmaz, siteye katkıda bulunmak. Akıl ve düşünce hastası bir asalağa yüz vermek, mahkum olmak, ona yer açmak nedir?!

  70. Pipsqueak

    Hakaret nedeniyle yayınlanmadı. ADMİN

  71. anonim

    pipsqueak bey yanlış anlamayın ama siz de benim gibi emeklisiniz galiba

    sabah akşam buradasınız işiniz yok sanırım boş vaktiniz çok

    sizi kırmak istemedim iyi akşamlar

  72. Pipsqueak

    Hangi Kurtuluş (Tekrar)
    Bu hafta çalışmadığım için zamanım oldu ve bu teme ile ilgili karşılıklı yorumlara tekrar bakmak istedim.
    Sizinle 5 karşılıklı yazışmamış olmuş. Tekrar okuyunca bazı çok önemli noktalara değinmek gerektiğini düşündüm.
    1. Benim ilk cevabıma (Pipsqueak 27 Mart 2026 at 21:41) bakarsanız:
    ” Ben tarihte belli bir zaman, daha doğrusu zaman dilimi içinde, ilk defa insanın insanı kendine köle etmesiyle başlayan bir durumdan kurtuluştan söz ettim ve ediyorum. Bana göre Mezopotamya’da, Sümer ve devletli medeniyet ile başladı. En azından İsa’ya verilen “savior” adı bile benim ne demek istediğimi son derece açıkça belirler. Bu zaman dilimini modern insanın tanımı olan 300 bin yıl önce Afrika’dan çıkış tarih çizelgesine koyunca, çalışmalarımla daha önceki 290 bin yıl içinde böyle bir kurtuluş görmediğim için 290 bin yılla kıyasladım.”
    Ve hatta size ” Fakat ben bu konuya devam etmenin son derece yararlı olduğuna inanıyorum.” dedim.
    Daha sonra da ekledim: ” Her halükarda, eğer bu konuyu kurcalamak istiyorsanız BEN HAZIRIM”
    2. İtiraf edeyim ki ben size kibar bir cevap verip konuya devamı teklif etmeme rağmen bir cevap alamayınca sizi de bu sitede devamlı saklambaç oynayan, kimliğini değiştiren, davet edince kaybolan ve gocundukları için bana saldıranlardan biri olduğunuzu düşünerek kaba bir yorumda bulundum. Bir defa daha ilkelliğin bir çözüm olduğunu ileri sürmeme cevap verenlerin yazdıklarımdan hiç bir şey anlamadıkları sonucuna vardım. Üstelik böyle bir öneri kendimin medenilere yönelttiğim “kurtuluş” arama sapıklığı olur.
    3. Sizin “Tutarsızlığınızda sınır yok 31 Mart 2026 at 02:56” cevabınızda çok büyük bir sorun var. Ben verdiğiniz isimleri asla ciddiye almadım. Hatta onları okumayı tavsiye etmek asla aklımdan bile geçmez. Sadece bazı bağlamlar içinde bu isimleri vererek yazdıklarımın kaynaklarını belirlemiş olabilirim. Hatta bunda bile sadece Kızılderililer konum olduğumda ve Türkiye’ye ikinci aşağılık duygusu sokan Marks-Engels cambazlarıyla ilişkisi olduğunda Lewis H. Morgan adını alay edici bir şekilde söylemiş olabilirim. Diğerleri asla, bilgi edinme dışında, benim ruhuma dokunmadı. Hele Joseph Campbell ve Marvin Harris, unut onları (“forget it”). Ben Joseph Campbell yerine insan olarak hiç beğenmediğim ve faşist geçmişine rağmen mitoloji ve din konusunda Mircea Eliad’ın hemen hemen bütün kitaplarını okudum. Ama doğrusu ben onda “kurtuluş” ile ilgili hiç bir şey görmedim. Zaten görseydim bile benim ana kaynaklarım ilkellerle ilgilenen etnoloji ve antropoloji ve özellikle satır arası okumalarla edindiğim bilgilerden oluştuğundan dikkatimi bile çekmezdi. Halk arasında dolaşan türküler, atasözleri, deyişler ve şairlerin şiirlerinden de çok yararlandım.
    Çok sevdiğim iki şiir örneği:
    1. Yunus’tan: “Ömrüm boyu Allah’ı aradım, buldum. Peki, şimdi?”
    2. Nazım Hikmet’ten:
    “Ve ömrümde ilk defa
    gökyüzünü bu kadar benden uzak
    Bu kadar mavi
    Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    Kımıldamadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum.
    Dayadım sırtımı beyaz duvara
    Bu anda ne düşmek dalgalara
    BU ANDA, NE HÜRRİYET, NE KARIM.
    TOPRAK, GÜNEŞ VE BEN …”
    BAHTİYARIM.
    Bir de benim MEDENİYET tanımını içeren şahane bir alıntı:
    ” ‘Dünya’ dediğimiz şey varlıkların, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, hatta minerallerin ve yıldızların da köleleştirilmesidir. Kölelik durumundan ve başkalarını köleleştirme eğiliminden kurtulan kişinin yok etmesi gereken işte bu ‘dünyadır’.” Nikolay Berdyayev

    Bir türkü:
    “Ferman sultanın, dağlar bizimdir”
    Burada James C. Scott’ın “Zomia” adlı kitabını candan tavsiye ederim. Kısaca, şu an bile MEDENİYET kıskacından kaçmak isteyenler yaşamı ile ilgili. Hatta ünlü tarihçi F. Braudel de Akdeniz kıyılarındaki dağların devletli medeniyetlerden kaçanlara son sığınak olduğunu işler.
    Geleyim son yazınıza: ” Tutarsızlığınızda sınır yok 31 Mart 2026 at 02:56.” Bence siz çok büyük bir yanlışlık içinde ama doğal ve haklı olarak benim tutarsızlığıma işaret etmişsiniz. Ben şimdi size iki uyarıda bulunacağım:
    1. Buna daha önce de değinmiştim, verdiğiniz isimlerin, evrim teorisini kendilerine kaynak aldıkları için tüm insanları daima ilerleme peşinde olduklarını dile almaları benim için sonsuz doğal. Ama benim onlara bakın eğer onlar söylüyorsa doğrudur gibi bir şey söylemişsem lütfen bulup çıkarın aksi halde ben sizin de sadece gocunduğunuz ya da bu konuda sıfır bilginiz olduğu için “Hangi Kurtuluş”u yazdığınızı varsayacağım.
    2. Yok eğer ortada gerçekten bir yanlış anlama varsa sizi tekrar bu konuyu karşılıklı deşelemeye davet ederim.
    Not: Yok eğer siz de benim diğerleri gibi bir geri zekalı olduğumu görüp zahmete girmek istemezseniz, İngilizce biliyorsanız lütfen ve en azından kendinizin hala insan olduğuna inanıyorsanız, aşağıdaki kitabı okuyun.
    The New Science of the ENCHANTED UNIVERSE:
    Anthropology OF MOST OF HUMANITY
    Marshall Sahlins
    Not: Sahlins’in “MOST OF HUMANITY” benim 290 bin yıl.

  73. 'Jacques Ellul' ve 'Sabahattin Ali'

    Johann Wolfgang von Goethe:

    “Kimse bizden bir şeyin farkına ilk varmanın, yani keşfin sevincini alamaz. Ama eğer bu onuru da talep edersek, bu bizim için tamamen mahvolabilir, çünkü genellikle ilk biz olmayız. Keşif ne anlama gelir ve kim şunu ya da bunu keşfettiğini söyleyebilir? Sonuçta, önceliğiyle övünmek tam bir aptallıktır, çünkü bu, kişinin intihalci olduğunu açıkça itiraf etmemesi gibi bilinçsiz bir kibirdir.”

    “Sosyal medya çağı”; insanların birbirlerinden zahmetsizce “kopyala/yapıştır” yapıp, salt kendilerini (egolarını) tatmin ettiği, kendilerine has düşünce potansiyelleri varsa bile bunu keşfetmek bile istemedikleri, tektipleştirme çağıdır, veya algoritmik hegemonyanın yönlendirdiği (istikâmet çizdiği) bir çağdır. Bu “tehlike dolu gerçek” apaçık ortada. Avazımız çıktığı kadar ağlasak da, isyan ede ede genzimizdeki ses tellerimizi defalarca patlatsak da; bu “tehlike dolu gerçek” üzerimize üzerimize geliyor, kaçıp saklanacak bir gölgealtı küçücük yer bile bulamıyoruz…

    “Matbaa”nın icat edildiği ilk zamanlarda da bundan korkanlar olmuştu; bu “icadı” cadı oyuncağı olarak gösterip parçalamak isteyenler de oldu, Hristiyan rahiplerin yaptığı gibi “İncil”i çoğaltıp her tarafa yaymak isteyen misyonerler de oldu. Fakat; “matbaa” asla kökten (tamamen) yok edilemedi, “matbaa” denen şey günümüzde “internetteki platformlar”a kadar evrile evrile ulaştı, yoluna hâlâ devam ediyor… Sanki “bütün bu icatlar” biz insanların endişelerini, biz insanların korkularını asla umursamıyor gibi hissediyorum, bu icatlar daima kendi burnunun dikine yürüyor gibi hissediyorum…

    “Bülent Korman”ın kim olduğuna, kişisel geçmişinde neler yaptığına, mesleğine hiç dikkat etmedim. “Sinan Cemgil”in arkadaşıymışmış, kıdemli denizciymişmiş (…) falan-filân; bunlar talî şeyler, afâki şeyler. Bülent Korman, veya bir başkası, kim olursa olsunlar, kendilerini nasıl kimliklendiriyor olurlarsa olsunlar; önce “söylediği söz”e, önce “beyan ettiği yazıya veya metine” bakılır. Kendi kimliğini başkalarına nasıl sunduğu, kimlerle arkadaşlık kurduğu, ünvanlarının ne olduğu, mesleğinin ne olduğu, şahsî ilgi alanlarının ne olduğu (…) gibi meseleler; ikincil önemdedir, yani talîdir, afâkidir. [NOT: Dikkat edin lütfen; “büsbütün önemsizdir” demiyorum. Sadece; “ikincil önemdedir, afâkidir” diyorum. Bunları birbirine karıştırmayın.]

    Bülent Korman’ın söylediklerini & yazdıklarını ben de buraya getirerek; aslında ben de bizzat kendisinin işaret ettiği “kopyala/yapıştır” fiilini tekrarlamış oldum. Bunun farkındayım.

    Peki, Bülent Korman “kopyala/yapıştıra mahkûm olduk!” derken; eleştiri yönelttiği durum ne?

    Şu:

    Neleri “kopyala/yapıştır” yaptığımız, yani içerik tercihlerimiz, iletmek istediğimiz anlamın özü; “önemli” olandır.

    Algoritmik hegemonyanın dikte ettiği (istikâmet çizdiği) yönde “kopyala/yapıştır” yapmaya devam edecek miyiz? / etmeyecek miyiz?

    Algoritmaların hayatımızın her anını sarıp sarmaladığı bu çağda; mümkün olduğunca “algoritma dışında kalabilme potansiyeli olan” şeyleri mi birbirimizle paylaşmalıyız? Doğru olan, sağlıklı olan bu mudur?

    Bülent Korman’ın sorduğu soru işte tam olarak budur. Siz isterseniz beğenin, isterseniz beğenmeyin pipsqueak.

    Ben, şahıs olarak “Bülent Korman” isimli kişiyi öve öve yüceltmek için buraya getirmedim; sadece ama sadece “yazdığı metnin kıymeti”ni hatırlatmak, “sorduğu sorunun keskinliği”ne dikkatinizi çekmek için getirdim, hepsi bu.

    Şunu da ekleyeyim: Bülent Korman (sizin itham ettiğiniz gibi) “madalya biriktirmek” istiyor mu? / istemiyor mu? Buna emin değilim. Siz çok net konuşmuşsunuz onun hakkında, adeta onun sırrını çözmüşsünüz gibi yazmışsınız. Ben sizin seviyenizde insan sarrafı değilim pipsqueak; sizin seviyenizde insan sarrafı olmak gibi bir niyetim de yok. İnsanlar hakkında yanılmaya, bazen yanlışlar yapmaya gayet açık biriyim, gocunmam; mükemmellikler aramam, mükemmellikler peşinde koşmam. Kendi egosunu tatmin etmek isteyen her kim olursa olsun, kendine çeşit çeşit ünvanlar monte eden her kim olursa olsun, bu bahanelerin hiçbirine takılıp kalmam; sadece “söylenen sözler”in, sadece “beyan edilen metinlerin veya yazıların” kıymetli olup olmadığını merak ederim, bununla ilgilenirim o kadar. Sizin şahsınıza yönelik net yargılarda bulunamam, sizi yakından tanımıyorum; salt bu websitesinde yazdıklarınıza göre sizi değerlendirdiğimde, “insanların kendi kimlikleriyle gereksiz yere uğraşıyorsunuz, onlara gereksiz yere sataşıyorsunuz” diye düşünüyorum pipsqueak. (Yanılıyorsam, özür dilerim.)

    Zaten, özellikle:

    John Peter Berger “Ways of Seeing (1972)” kitabında,

    Jean Baudrillard “Simulacra and Simulation (1981)” kitabında,

    Ve, Jacques Ellul “The Humiliation of the Word (1985)” kitabında;

    “Sözün (kelimenin) düşüşü”nün hazin sonuçlarını,

    “Görselliğe (imaja) olan yığılma”nın getirdiği bozuklukları,

    “Hayatın çabucak (hızlı) yaşanması gerektiğinin dayatılması”nın yarattığı arızaları,

    “Vasatlığın kasıtlı olarak pompalanması”nın getirdiği tahribatları,

    • Kıymetli olan ve olmayan şeylerin neler olabileceği ile ilgili “insanların kafalarının bulanıklaştırıldığı” devasa reklam endüstrisini,

    • Ve saymakla bitiremeyeceğiz upuzun bir liste hâlinde “modernite eleştirisi”ni biz insanlarla uyarı mahiyetinde paylaştılar. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır, hatıraları hâlâ canlı…

    Şuna emin olabilirsiniz; Bülent Korman da “Goethe”nin yıllar önce söylediklerine işaret ediyor, sizin buraya (01 Nisan 2026 at 13:48) “Goethe”den alıntı olarak getirdiğiniz o pasajı, o paragrafı, o uyarıyı Bülent Korman da biliyor, bundan şüpheniz olmasın lütfen.

    Sizle aramızdaki temel fark şu pipsqueak; siz, insan ruhunun tamamen köleleştirildiğini söylüyorsunuz. Ben ise, “birazcık da olsa” umut var; tamamen köle henüz olmadık diyorum. Sizle aramızdaki bu temel fark haricinde; hayata bakışımız genellikle birbirine yakın.

    “TikTok” gibi, “instagram” gibi yerlerde insanları birbirleriyle “kopya”layarak zombileştiren algoritmaların hegemonyasını pekiştirmektense;

    Bir gıdım da olsa, bir tutam da olda, minicik de olsa; içinde hâlâ kıymet zerrecikleri barındıran anlamları, anlam arayışlarını, anlam kırıntılarını, bunlarla ilgili kafa yoran kişilerin uyarılarını “kopyala/yapıştır” yapmayı tercih ederim. Buna daima devam edeceğim.

    Size şu şiiri hediye ediyorum pipsqueak:

    Başım dağ, saçlarım kardır
    Deli rüzgârlarım vardır
    Ovalar bana çok dardır
    Benim meskenim, dağlardır dağlar

    Şehirler bana bir tuzak
    İnsan sohbetleri yasak
    Uzak olun benden, uzak
    Benim meskenim, dağlardır dağlar

    Kalbime benzer taşları
    Heybetli öter kuşları
    Göğe yakındır başları
    Benim meskenim, dağlardır dağlar

    Yarimi ellere verin
    Sevdamı yellere verin
    Elleri bana gönderin
    Benim meskenim, dağlardır dağlar

    Bir gün kadrim bilinirse
    İsmim ağza alınırsa
    Yerim soran bulunursa
    Benim meskenim, dağlardır dağlar

    Dağlardır dağlar…

    Sabahattin Ali
    (1907 – 1948)

    Sizin sık sık işaret ettiğiniz “ilkellerden çok şey öğrendim” ifadenizle ilgili “Sabahattin Ali”, 1940 yılında yazdığı romanında şunları söylemiş:

    “İyilik demek, kimseye kötülüğü dokunmamak değil; kötülük yapacak cevheri içinde hiç taşımamak demektir.”

  74. Pipsqueak'in davranışlarına dair açıklama

    “Sigmund Freud”un seveni de çok, ona nefret kusanı da.

    İnsan ruhunu “deştiği”ni, insan ruhunda delik açarak içinde ne var ne yok bakıp görmek istediğini söyleyenler; ondan nefret edenlerin ekseriyetini teşkil ediyor.

    Freud’u akademik anlamda eleştiren en yetkin, en mantıklı çıkışlardan birini; “Hans Jürgen Eysenck (1916-1997)” yapmıştır:

    “Decline and Fall of the Freudian Empire” (1985)

    https://www.goodreads.com/book/show/39228573-decline-and-fall-of-the-freudian-empire

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/freud-imparatorlugunun-cokusu/683995.html

    Fakat “Eysenck” bile yeri geldiği zaman, Freud’un haklı olduğu alanları tespit etmiş, onu takdir etmekten de geri durmamıştır. Zaten “akademik dürüstlük” tam olarak bu demektir; yoz bir saldırı, hoyratlık, kabalık olMAmasıdır.

    Eğer Freud’a yönelik daha güncel bir eleştiri öğrenmek isterseniz, psikanaliz alanında uzman “Catherine Meyer”in özellikle “anti-depresan ilaçlar”ın adeta şeker dağıtır gibi kolayca dağıtıldığı “psikoloji ve terapi endüstrisi”ni eleştirdiği, bu eleştiriyi yaparken Freud’u da layık olduğu kadar eleştirdiği şu eserini inceleyebilirsiniz:

    “The Black Book of Psychoanalysis”
    “La Livre Noir de la Psychanalyse”
    “El libro Negro Del Psicoanalisis”
    “Psikanalizin Kara Kitabı”

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/psikanalizin-kara-kitabi/612319.html

    “Freud iyi midir, kötü müdür?” tartışması başlatmak niyetinde değilim; zaten bu tartışma bir kez başlasa ardı arkası kesilmez, çorap söküğü gibi uzar da uzar…

    Eğer bunu “Freud” söylemişse, doğru söylediğini hatırlatmak için yazıyorum:

    İnsanlar “ilgi çekmek” isterler. Herkes aynı ölçüde değil elbette…

    Bazıları (örneğin) spot ışıkları altında, stadyumlar dolusu insanın kendisini alkışlamasını, ruhunun sürekli okşanmasını, sırtının hep sıvazlanmasını ister, hep ama hep “övülmek” ister.

    Bazıları ise; kendisine sadece basit bir “teşekkür” edilmesi ile yetinebilir. Ama bu bile; “takdir edilme isteği”nin insan ruhunda hep var olduğunun ispatıdır. Bazıları büyük büyük laflarla yüceltilmek ister, bazıları kısık sesle söylenen teşekkürlerle yetinir.

    “Pipsqueak”in hangi kategoriye girdiğini belirlemek o kadar kolay değil; ama “sürekli yüceltilmek istediği” yönünde, “sürekli pohpohlanmak istediği” yönünde emareler (sinyaller) veriyor.

    Bir de şöyle önemli husus var:

    “İnternet”in hayatımızın her tarafını çepeçevre kuşatması neticesinde; gerçek hayatta kendimize biçtiğimiz davranış kalıpları ile, internetteki plaftormlarda kendimize giydirdiğimiz “persona”lar farklılaşabiliyor. İnternette “anonim” kalmanın getirdiği (görece) serbestiyet ve (görece) kafa konforu; internetteki platformlarda yüzümüze istediğimiz “maske”yi takıp, isteMEdiğimiz “maske”yi çıkarma imkânını sağlıyor.

    “Gerçek hayattaki davranışları” ile, “internetteki davranışları” birbiriyle uyumlu insan sayısı hep azdı; şimdi daha da azaldı.

    “Pipsqueak”in günlük hayatındaki, onun gerçek hayatındaki davranışlarını tespit edemeyiz; bunun için onun yaşadığı “habitus” neresi ise oraya gidip, onunla bir süre vakit geçirmek gerekir. Bu mümkün değil. Kimse “gerçek kimliği”ni, ve “gerçek adresi”ni internette uluorta deklare etme cesaretine sahip olmak zorunda değil.

    Bu sebeple; sadece internette kendimize giydirdiğimiz “persona”lara bakarak çıkarımlar yapabiliriz, ötesi zordur. (Gelecekte bu da mümkün olabilir. Zaten “algoritmik takip ve analiz formülleri”, insanların davranış haritalarını oluşturmak için de kullanılıyor. Güvenilirliği, manipüle edilip edilmediği tartışılır; ama “insan davranışlarını haritalama çabası”nın var olduğu apaçık ortadadır. Buna kızsak da, bağırsak da; “gerçeği” inkâr edemeyiz.)

    Bu websitesinde, “pipsqueak”in kendisine giydirdiği “persona”; onun “ilgi çekmek isteyen” bir ruh hâlinde olduğunu ispatlıyor.

    Kendisine övücü sözler söylendiğinde, takdir edilesi kelimeler yazıldığında; ruhu okşanıyor, sakinleşiyor, kendisini ılımlı hissediyor.

    Ama;

    Kendi görüşleriyle uyuşmayan, bizzat onun getirdiği referans kaynaklarla örtüşmeyen ifadeleri gördüğü an; hemen “saldırgan bir ruh hâli”ne bürünüyor.

    “Pipsqueak”in (en azından bu websitesinde) kendisine giydirdiği “persona”nın özü budur.

    Bunu bilerek, bunu anlayarak kendisiyle yazışmaya devam edebilirsiniz.

    Eğer isterseniz; onunla iletişimi tamamen sonlandırabilirsiniz.

    Tercih sizin.

    [ÖNEMLİ NOT:

    “Pipsqueak”; insan ruhunun “Sigmund Freud zihniyeti”yle delik deşik edildiğine kanaat getirdiği için, benim yukarıda yazdıklarıma karşı çıkacaktır, ve muhtemelen bana da saldıracaktır.

    Benim bakış açıma göre; kim tarafından olursa olsun bana saldırı olması hiç önemli değil, “o saldırıyı yapan kişinin ruhunda taşıdığı yaraların sebepleri” önemlidir, başka hiçbir şey değil.

    “Psikanaliz”in temel amacı; bütün insanları dertsiz-tasasız hâle getirmek değildir, bütün insanları sanki aynı ruh hâlinde eşitlemek (aynılaştırmak) demek değildir.

    “Psikanaliz”in temel amacı; insanın kendi ruhunda varolan, izleri kalan yaraları tolere edebilecek olgunlukta yaşayabilmesi için ona destek olmaktır. Hepsi bu kadar.

    “Pipsqueak” istediği kadar bana saldırabilir; lütfen onu serbest bırakmaya, görüşlerini yazmasına devam etmesine izin veriniz Gün bey ve sitenin diğer okuyucuları.]

  75. Pipsqueak

    “anonim 02 Nisan 2026 at 20:38 ”
    “pipsqueak bey yanlış anlamayın…”
    Sizi hiç de yanlış anlamadım. Siz, La Boétie’nin 500 yıl önce tanımladığı ve kısa bir süre önce “Batı Nazilerden çok güzel bir teknik öğrendi: İnsanlar özgürce boyun eğerse idareleri daha kolay olur” kitabının açıkladığı kölelik geçmişinizi açıklamışsınız.
    Üstelik yazdığımı okumadan, kölelik ruhuyla diğerleri gibi hemen site polisliği yapmışsınız.
    Bakın “Pipsqueak 02 Nisan 2026 at 22:48 Hangi Kurtuluş (Tekrar)
    Bu hafta çalışmadığım için zamanım oldu ve bu teme ile ilgili karşılıklı yorumlara tekrar bakmak istedim.”
    Ben hala çalışıyorum ve genellikle açık hava pazarlarında.
    Çalıştığım pazarda, Türkiye’den buraya sizler gibi solculuk siciliyle kapak atmış ve cenneti bulmuşları taklit ederim: “Lütfen, bana yardım edin. Benim geldiğim yerde yeteri kadar para yok, hayır özür dilerim demokrasi yok” diyerek onları güldürürüm.
    Beni Atatürk’ünüzle başlayan sarışın mavi gözlü olma çılgınlığını Türkiye’ye getirmem için DEVLET babanız 9 yıllık bursla Amerika’ya gönderdi.
    Size tavsiyem polislik edip Zileli’yi memnun etmektense, yazılarımı okuyun. Ben yaşadığım yerlerde ( İspanya, Meksika, Fransa, Almanya, İsviçre) sizin gibi okumuş cahillerin çoğunluk orta sınıf uslu puslu mevcut düzeninin koruyucusu olduğunuzu fazlasıyla gördüm. Hatta bu siteye girmiş olmanızın bile asla tatmadığınız özgürlüğü vekaleten, sanal olarak tatmak için geldiğinizi çok iyi biliyorum. Sadece sizler değil Guy Debord, tüm Avrupalıları “Seyirci Toplumu” adı verip kim olduğunuzu açıkladı.
    Atatürk size Avrupa taklitçiliğini, Zileli de size Avrupa-Amerika 68 taklitçiliği getirdiyse, neden ona aynı soruyu sormuyorsunuz?

  76. Pipsqueak

    “‘Jacques Ellul’ ve ‘Sabahattin Ali’ 03 Nisan 2026 at 01:46” Bir koruyucu polis daha!
    Ben Korman’ın (CV) özgeçmişine baktım ve süslerle, dolu olması, örneğin post modernliği ile ünlü arkadaşı, devrimci arkadaşı falan filan yetmez gibi orijinallik çığırtkanlığını gördüm.
    Eğer E. P. Thompson’un17’nci yüzyıl meyhane devrimcilerini kendisiyle kıyasladığında, aşağı yukarı, “etraftan duyduklarını ve okuduklarını istedikleri gibi bir araya getirip istedikleri gibi yazanlarla kıyasladığında, bizim gibi acaba kim yazdıklarımızı omuzlarımızdan (siz POLİSLER gibi) baktığından korkmazlardı ” diyerek dürüstlüğünü gösterdiği aklıma geldi.
    Siz yazdığınızla bana yine medenilerin acınacak halini hatırlatırsınız, hepsi o kadar.
    Yalancılık, dolandırıcılık, “fake news” ve hatta telif hakkı gibi çirkinlikleri tenkit edeceğiniz bir görüş açınız bile yok, hepsi o kadar.
    Bir de aklınız sıra toplumu temel alan bir sitedesiniz. Bu bile yalancılığın ve dolandırıcılığın ne kadar yaygın olduğunu fazlasıyla kanıtlar.
    Yine karşımıza o meşhur DEVE KUŞU çıktı!
    Ama sizi çok iyi anlıyorum, sizin derdiniz başka: Siz polislik yapmak istiyorsunuz! Hepsi o kadar.

  77. Pipsqueak

    “Sevgili pipsqueak siz çok ‘eski’siniz 24 Mart 2026”
    Ben pipsqueak. Çoktandır bildiğim bir yeri çok şahane resimlerle tanıtan bir yazıyı bugün gördüm ve hemen siz aklıma geldiniz.
    Size adresini bir “hediye” olsun diye gönderiyorum.
    https://www.bbc.com/future/article/20260331-a-1960s-green-utopia-tried-to-reinvent-the-world
    Selamlar

  78. Pipsqueak

    “Pipsqueak’in davranışlarına dair açıklama 03 Nisan 2026”
    En başta çok uzun olduğu için ve orta sınıf kibarlılığım olmadığı için gerçekten özür dilerim. Ama hiç değilse cahillerin bana sonsuz sevdiğim gülme fırsatı vermekteler, salı gününe kadar, tatilde olduğumdan, cevaplar yazarak gülmeye devam edeceğim.
    Freud hakkında bilgim sıfır kadar az. Marks ise toplum hakkındaki yazılarıyla Rusya ve Çin gibi iki dev (ekonomik politik ve en önemlisi zenginlikte) yaratılmasındaki rolünden dolayı ve üstelik 68 olaylarından etkilendiğim için beni çok daha fazla ilgilendirdi.
    Ben ne akademisyenim ne de gerçek anlamda entelektüelim. Buna rağmen burjuva devrimleri (İngiliz-Amerikan-Fransız) ve Endüstri-Teknolojik devrimle nihayet bolluğa kavuşma ümidinin en çarpıcı “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” şiarının son derece etkili olduğunu gördüm. Aradan iki yüz yıl geçer ve aşağı yukarı eski tas eski hamam. Ortaya iki cambaz çıkar. Kısacası her ikisi de bilimcilik meraklısı ve doğa bilmecileri gibi görünen değil “görünmeyen”, ALTTA yatan nedenleri arar bulurlar. Bence bilimciler ki politika-bankacı-sanayiciler bunlara “faydalı enayiler” derler, bana göre ise dünyanın en adi insanları ve kendilerinden daha da adi politikacıların dalkavukları, cahillikleriyle gurur duyan ucubeler. Cambaz Marks tarih lokomotifini sınıflar arası kavgada, cambaz Freud insan aklı ile, tabii şimdi artık her yerde hazır ve nazır seks istekleri arasında harabeye dönen insanda bulur. Günaydın,
    Herr Freud! Haremler, Çin’de ayak bağlamalar, Japonya’da geyşalar, Müslümanların pazarlarda sattıkları köle kızlar, sömürgelerde köle toplayan Avrupalıların güzelleri “ev işlerinde kullanma” için seçmeleri, Afrika’da kadınlarının seçilmemek için kendilerini çirkefleştirmeleri, ve en yüksek ırk olan beyazlar gelene kadar ilkeller arasında hiç bir yerde olmayan fahişeliğe rağmen bu ÇOK ÇOK ÇOK BÜYÜK BEYİNLİ ve aynı zamanda ÇOK IRKÇI olan iki cambazın gözlerinden kaçıvermiş.
    Şu an Batı “aç kızım, beni heyecanlandırıyorsun” ; İslam “kapat kızım beni heyecanlandırıyorsun derler. İlkeller arasında ise “babanı tanıyorsan şanslısın” denir. Kızmayın lütfen!
    Şimdi de öğrendiğimde beni güldüren ve inşallah, saldırı sanarak bana kızmaktansa sizi de güldürecek olan bazı ekler.
    – Freud zamanında Viyana’da yaşayan Stefan Zweig, “Freud’ın dile getirdiği seks sorunları aşağı tabakalarda yoktu” dedi.
    – Eğer Tarım Devrimi’nin dünyayı tamamen değiştirdiğine özgürlük hakkınızı kullanarak katılmasanız bile tarımla geçinen yerleşik medeni toplumlarda Endüstri-Teknolojik Devrimine (17-18 yüzyıllar) kadar toplumu sırtında taşıyan tarımcı köylülerin arasında acaba bu seksten dolayı kafa yemeler varlığı sorusu varmıydı? Bence, böyle şeylerde sonsuz başarılı olan İŞ ve İŞÇİ bulma kurumu kapitalizm hemen uyanır : “Hadi genç ve dinamik oğlum, arşivleri ve en başta Kilise memurları ve o zamanın psikiyatrisi olan papazların bıraktıkları raporları incele, bir kitap yaz falan filan.
    – Son zamanlarda eş cinsellik ve benzeri cinsiyet (gender) haberleri medya endüstrisine eşsiz fırsatlar yarattı. Kızılderililer “eş cinseller şanslı iki taraftan da zevk alıyorlar” der. İsterseniz bulur size gönderirim, şimdi bazı kuytu yerlerdeki toplumlarda 3 ve hatta 4 cinsiyetli kişiler var ama daha henüz medenilerin sinemasında yer almadılar.
    – Yaşadığım yer dünyanın en zengin ülkelerinin başında gelir ve insan başına psikiyatrist sayısında da olimpiyatı kazanır.
    – Bir partide bu kafa yeme sorunu konuşulurken, ben bu dahiler dolu sitedeki gibi sonsuz geri zekalılığımı unutup, “Yıllardır çalışılan (20-30) 300 nöronlu bir mikroskobik solucanın hala ne yapacağı tahmin edilemiyor. İnsan da 86 milyar nöron var” dedim. Benim büyüdüğüm mahallede biri kafayı yiyince “gel komşu, unut şu derdini, bir kahve yapıp konuşalım derlerdi” dedim. Cevap şahaneydi ve hepimiz güldük: “yahu, burada komşu bize kafayı yediriyor!”
    Not: Trump’ın din, ahlak, orta sınıf akademesiyen dürüstlüğü ve sahte kibarlığı ve benzeri binlerce ayıp donunu indireli, onun önünde el pençe divan duran büyük beyinli bilim Adem ve Havvalarını, yetenekli yazar ve sanatçılar falan filanları gördükten sonra 86 milyar nöronlu insanların %90’nının onu yalamak için can atmalarını ancak dinciler gibi bağnaz olmuş devrimciler görmez.
    Dahası da var ama size okumadan yazdığınız analizciliğinizle anladığım kadar, yüzlerce tekrarladığım halde bana hala kafayı yemiş ve özellikle Atatürk ve Marks’ın ve şimdi de bu site gibi “daha son ve daha iyi” kurtarıcı ileri anarşistlik müjdesi verenlerin yarattığı aşağılık duygusu içinde gocunanların asla anlamadıkları konuyu yazacağım.
    1. Modern insanın 300 bin yıllık bir zamandır biyolojik değişmeden var olduğu kabullenmekte.
    2. Tarım Devri ve dolayısıyla doğan devletli toplumların adı MEDENİYET ve sadece 10 bin yıllık.
    3. Daha önce ne zaman, ne tanrı ne de tanrı ile insan arasında kurtarıcı vardı. Kurtarıcılar, tarihi kaynaklara görei MÖ 1000’de başlar. Bunlar yoldan çıkanları yola getirmeye davet eden muhabbet tellalları!.
    4. Daha önce toplum kendi kendini yönetirdi.
    Not: Kurtarıcı dinlerin anası Yahudilikte kalıntısı var. Yahveh “ulan, birbirinizle geçinmesi bile bilmiyorsunuz!” diyerek Yahudilerin hepsini cezalandırır.
    Not: Siz de hemen benim bu cahilliğimi görüp saldırıya geçmeyin lütfen. İnsan ayağı kalkıp kendini uçsuz bucaksız bir kozmosta bulalı bin bir türlü mitolojilerle hem kozmos hem de kendi varlığını izah etti.
    5. Ben kendi çalışmalarımda ilkeller arasında kurtarıcıya veya kurtarıcı inanca rastlamadım. Hatta espri olsun diye “eğer doğada yaşayan bir ilkele medenilerin durmadan aradıkları kurtarıcıyı anlatmaya çalışsam, yılanları zehirsiz, kaplanları fare kadar küçük yapacağımı sanarlar derim. Sanırım sizin gibi iyi tahsilli, çok bilgili, bilimsel metotlarla derdinize derman bulmayı bilen medeniler bu insanlık merdiveninin en altı basamağında olanlar ve hatta şimdi bile “cahil” AÇ HALKIMIZ arasında dolaşan büyü, tılsım gibi şeylerle işi ucuz yollarla halledenlerin varlığını biliyorsunuz. Hatta bunu bilen bir terbiyesiz antropolog tıpkı benim gibi iyi beslenmiş, iyi eğitimden geçmiş, akıl yürütme (rasyonalizm) devrini özümlemiş, iyi sağlıklı olanlarla dalga geçmek için her ormana gittiğinde ona “‘bana tılsımını yanına almayı unutma öğüdünü’ dinledim ve hala hayattayım” dedi.

    Benim bu hızlılar hızlısı ilerici anarşistlik sitesinde işlediğim günahlar:
    1. MEDENİYET ÖNCESİ 290 bin içinde KURTARICI YOK, ARAMAK DA YOK!
    2. BUNUN TEMEL NEDENİ ve NİHAYET AKIL YÜRÜTME İLE ÇOK DAHA BELİRGİN BİR İFADE KAZANDIĞI EVRENİN İKİ VARLIKTAN OLUŞTUĞU ÇILGINLIĞI: İNSAN/DOĞA DÜALİZMİ.
    Not: Mesleğiniz bunu varsayar ve lütfen samimiyim, bu size bir saldırı değil. Kozmosu ve insanı anlamanın diğer yolları da var ama başıma bela açmak istemiyorum. Siz psikoloji çalışmışsınız galiba. Bilirsiniz ki kafayı yiyenlere, sanırım toplam 4, Freud’dan başka huzur sağlama okulları var.
    Eğer biraz da bilim tarihi de biliyorsanız, çok sevdiğim Koyré’den ilham alan T. Kuhn’un doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki farka işaret ettiği aynı şeyi tek ya da çeşitli görmeleri (cici bici paradigma kelimesi) biliyorsunuzdur. İşte Kuhn ile ilgili bir alıntı:
    “Kuhn’un en önemli yapıtı 1962 yılında yayımlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific Revolutions) adlı kitabıdır. Bu kitap hem akademik camiada hem de popüler bilim çevrelerinde büyük etki oluşturmuş ve paradigma değişimi (paradigm shift) kavramsallaştırmasını tanıtmıştır ki o günden bu yana sıkça kullanılan bir deyim haline gelmiştir. Pozitivist düşünceye muhalifliğiyle bilinir.”
    Neden acaba benim insan tarihine değişik bakmam, bu sözüm ona anarşist, sitesinde çok sayıda FAŞİSTİ bana saldırttı. Hatta siz neden acaba bu sapıkların kafayı yemiş olmaları varken benim kafayı yediğimin analizciliğini yaptınız? Neden kalabalık düşüncesine katıldınız? Kalabalıklardan çıkmak korkusu mu?
    Bakın ben sandığınız kadar aptal değilim. Çabucak sizden psikiyatrist olmayı öğrendim! Şaka, şaka!
    Neden acaba dünyanın her yerinde sağcılar da solcular da beyin yıkama fabrikaları okullarda ırkçı Darwin’in “hayatta kalma kavgası”nı öğrenir (Çin’de Malthus ile Darwin çocukların beyinlerine sokulur) ama Kropotkin’in çok daha apaçık olan “yaşamda kalmayı karşılıklı dayanışmaya borçluyuz” öğretilmez. Bence aynı nedenden ben bu sitede sayısız tiksindirici geçmiş olanların saldırısına uğradım. Size göre ise sadece cambaz Freud’dan öğrendiğiniz cambazlıklar.
    Bana saldıranlarda tek isteğim eğer 290 bin yıl içinde kurtuluş arayan bir toplum bulurlarsa bana yazmaları. En başta ben bu saptığım yanlış yoldan çıkmaya hazırım.
    Tabii bir çok sivri zekalı hemen buldu, okudum. Ona göre bitkilerin fotosentez için güneşi kullanmaları bile KURTARICI aramak olur çıkar!
    Kusura bakmayın ama çoğu zaman beni sonsuz yoran bir durum ortaya çıkıyor: Okumadan ve son derece kısıtlı bir bağlam içinde söylediklerimi anlamadan bana saldırılıyor.
    – İlkelleri çalışan antropologdan bir alıntı: “Onların arasında bizde komşusundan daha çok malı olduğu ile haz duyma gibi barok (baroque metaforik aşağı yukarı çirkin demek) hissi yok.”
    – Diğer biri de: “Bu kafayı yemek bir zaman, bir yerde başladı. Nerede bilmiyoruz!”
    – Diğer bir antropolog: “İlkellerde ‘BİZ”, biz de “TEK”.
    Aman dikkatli olun! Şimdi Trump ve Türkiye’de Air Doğan, en güzel, en zeki, en iyi futbolcu, binlerce TEKLER var maşallah! Bunlar aynı bu sitedekiler gibi evrende her şeyin TEK olduğunu bilmediklerinden benim gibi TEK olmak hevesiyle kafayı yiyenler. Üretim/tüketim topluluklarında tek şart bu TEKLERİN değişmeleri. Aksi halde bu sitede benim aptallığıma uyananlar düzenin beyin boyamasına da uyanabilirler.
    Bu uyanıklar HALKIMIZA ANTROPOLOJİ değil, EMEK VERİP ve EKMEK ALMAK lazım diye bağırarak sağ/sol devrimci olurlar. İşte o zaman, bu pısırık pipsqeuak gibi kendini dev aynasında görenler değil, Ortaga y Gasset’in kitleleri, yalnızlar kalabalığı, Rusya ve Çin misali, biz ama biz değil taklitçiler işi iyice karıştırırlar.
    Son olarak da, günahlarımdan bile az sevdiğim devrimcilerin tüm laik olma safsatasına rağmen, ruhsalcı olmaları ile ilgili şahane br alıntı:
    “Çağımız yüce RUHSALLIĞI birbirimizin fiziksel varlığından tiksintimiz. Duygusallıkta incelik ve titizliğin devasa ilerlemesi fiziksel varlıklardan, hatta kendi bedenimizde bile nefret etmemiz anlamına gelir. Televizyon, sosyal medya, radyo, filim, gazete, CD-müzik gibi insanlığın aklı aşan ölçüde soyutta yaşaması eğlencelerimizde fiziksel elemanlardan nefret etmemizden doğar. İnsanlar artık fiziksel temaslardan uzaklaşmak istiyorlar. Et kemikli insanları görmek istemiyoruz, ekranlardaki gölgelerini tercih ediyoruz. Gerçek sesleri yerine aramıza giren makinelerle (radyo, telefon, vs.) iletilen sesleri işitmek istiyoruz. Fiziksel dünyadan kaçıp kurtulmalıyız!” D.H. Lawrence

    Buna rağmen YouTube ekranlarında SANAL DEVRİMCİLİK eden artistler var.
    Bu zavallı neşeli robotları müthiş ve eşsiz sosyolog C. W. Mills ile kıyaslayın.
    C. W. Mills televizyonda diğer bir sosyologla Marksizm tartışmasına davet edilir.
    C. W. Mills “Televizyonda iki taraf olmaz. Sadece televizyon vardır”. der.
    Bence Trump hiç de tuhaf değil. Ekranlarda doğmuş, ekranlarda büyümüş medeniyet kadar eski bir hilkat garibesi.

  79. Pipsqueak

    Ben bu yorum daha önce yapmadım.
    “Pipsqueak’in davranışlarına dair açıklama 03 Nisan 2026”
    En başta çok uzun olduğu için ve orta sınıf kibarlılığım olmadığı için gerçekten özür dilerim. Ama hiç değilse cahillerin bana sonsuz sevdiğim gülme fırsatı vermekteler, salı gününe kadar, tatilde olduğumdan, cevaplar yazarak gülmeye devam edeceğim.
    Freud hakkında bilgim sıfır kadar az. Marks ise toplum hakkındaki yazılarıyla Rusya ve Çin gibi iki dev (ekonomik politik ve en önemlisi zenginlikte) yaratılmasındaki rolünden dolayı ve üstelik 68 olaylarından etkilendiğim için beni çok daha fazla ilgilendirdi.
    Ben ne akademisyenim ne de gerçek anlamda entelektüelim. Buna rağmen burjuva devrimleri (İngiliz-Amerikan-Fransız) ve Endüstri-Teknolojik devrimle nihayet bolluğa kavuşma ümidinin en çarpıcı “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” şiarının son derece etkili olduğunu gördüm. Aradan iki yüz yıl geçer ve aşağı yukarı eski tas eski hamam. Ortaya iki cambaz çıkar. Kısacası her ikisi de bilimcilik meraklısı ve doğa bilmecileri gibi görünen değil “görünmeyen”, ALTTA yatan nedenleri arar bulurlar. Bence bilimciler ki politika-bankacı-sanayiciler bunlara “faydalı enayiler” derler, bana göre ise dünyanın en adi insanları ve kendilerinden daha da adi politikacıların dalkavukları, cahillikleriyle gurur duyan ucubeler. Cambaz Marks tarih lokomotifini sınıflar arası kavgada, cambaz Freud insan aklı ile, tabii şimdi artık her yerde hazır ve nazır seks istekleri arasında harabeye dönen insanda bulur. Günaydın,
    Herr Freud! Haremler, Çin’de ayak bağlamalar, Japonya’da geyşalar, Müslümanların pazarlarda sattıkları köle kızlar, sömürgelerde köle toplayan Avrupalıların güzelleri “ev işlerinde kullanma” için seçmeleri, Afrika’da kadınlarının seçilmemek için kendilerini çirkefleştirmeleri, ve en yüksek ırk olan beyazlar gelene kadar ilkeller arasında hiç bir yerde olmayan fahişeliğe rağmen bu ÇOK ÇOK ÇOK BÜYÜK BEYİNLİ ve aynı zamanda ÇOK IRKÇI olan iki cambazın gözlerinden kaçıvermiş.
    Şu an Batı “aç kızım, beni heyecanlandırıyorsun” ; İslam “kapat kızım beni heyecanlandırıyorsun derler. İlkeller arasında ise “babanı tanıyorsan şanslısın” denir. Kızmayın lütfen!
    Şimdi de öğrendiğimde beni güldüren ve inşallah, saldırı sanarak bana kızmaktansa sizi de güldürecek olan bazı ekler.
    – Freud zamanında Viyana’da yaşayan Stefan Zweig, “Freud’ın dile getirdiği seks sorunları aşağı tabakalarda yoktu” dedi.
    – Eğer Tarım Devrimi’nin dünyayı tamamen değiştirdiğine özgürlük hakkınızı kullanarak katılmasanız bile tarımla geçinen yerleşik medeni toplumlarda Endüstri-Teknolojik Devrimine (17-18 yüzyıllar) kadar toplumu sırtında taşıyan tarımcı köylülerin arasında acaba bu seksten dolayı kafa yemeler varlığı sorusu varmıydı? Bence, böyle şeylerde sonsuz başarılı olan İŞ ve İŞÇİ bulma kurumu kapitalizm hemen uyanır : “Hadi genç ve dinamik oğlum, arşivleri ve en başta Kilise memurları ve o zamanın psikiyatrisi olan papazların bıraktıkları raporları incele, bir kitap yaz falan filan.
    – Son zamanlarda eş cinsellik ve benzeri cinsiyet (gender) haberleri medya endüstrisine eşsiz fırsatlar yarattı. Kızılderililer “eş cinseller şanslı iki taraftan da zevk alıyorlar” der. İsterseniz bulur size gönderirim, şimdi bazı kuytu yerlerdeki toplumlarda 3 ve hatta 4 cinsiyetli kişiler var ama daha henüz medenilerin sinemasında yer almadılar.
    – Yaşadığım yer dünyanın en zengin ülkelerinin başında gelir ve insan başına psikiyatrist sayısında da olimpiyatı kazanır.
    – Bir partide bu kafa yeme sorunu konuşulurken, ben bu dahiler dolu sitedeki gibi sonsuz geri zekalılığımı unutup, “Yıllardır çalışılan (20-30) 300 nöronlu bir mikroskobik solucanın hala ne yapacağı tahmin edilemiyor. İnsan da 86 milyar nöron var” dedim. Benim büyüdüğüm mahallede biri kafayı yiyince “gel komşu, unut şu derdini, bir kahve yapıp konuşalım derlerdi” dedim. Cevap şahaneydi ve hepimiz güldük: “yahu, burada komşu bize kafayı yediriyor!”
    Not: Trump’ın din, ahlak, orta sınıf akademesiyen dürüstlüğü ve sahte kibarlığı ve benzeri binlerce ayıp donunu indireli, onun önünde el pençe divan duran büyük beyinli bilim Adem ve Havvalarını, yetenekli yazar ve sanatçılar falan filanları gördükten sonra 86 milyar nöronlu insanların %90’nının onu yalamak için can atmalarını ancak dinciler gibi bağnaz olmuş devrimciler görmez.
    Dahası da var ama size okumadan yazdığınız analizciliğinizle anladığım kadar, yüzlerce tekrarladığım halde bana hala kafayı yemiş ve özellikle Atatürk ve Marks’ın ve şimdi de bu site gibi “daha son ve daha iyi” kurtarıcı ileri anarşistlik müjdesi verenlerin yarattığı aşağılık duygusu içinde gocunanların asla anlamadıkları konuyu yazacağım.
    1. Modern insanın 300 bin yıllık bir zamandır biyolojik değişmeden var olduğu kabullenmekte.
    2. Tarım Devri ve dolayısıyla doğan devletli toplumların adı MEDENİYET ve sadece 10 bin yıllık.
    3. Daha önce ne zaman, ne tanrı ne de tanrı ile insan arasında kurtarıcı vardı. Kurtarıcılar, tarihi kaynaklara görei MÖ 1000’de başlar. Bunlar yoldan çıkanları yola getirmeye davet eden muhabbet tellalları!.
    4. Daha önce toplum kendi kendini yönetirdi.
    Not: Kurtarıcı dinlerin anası Yahudilikte kalıntısı var. Yahveh “ulan, birbirinizle geçinmesi bile bilmiyorsunuz!” diyerek Yahudilerin hepsini cezalandırır.
    Not: Siz de hemen benim bu cahilliğimi görüp saldırıya geçmeyin lütfen. İnsan ayağı kalkıp kendini uçsuz bucaksız bir kozmosta bulalı bin bir türlü mitolojilerle hem kozmos hem de kendi varlığını izah etti.
    5. Ben kendi çalışmalarımda ilkeller arasında kurtarıcıya veya kurtarıcı inanca rastlamadım. Hatta espri olsun diye “eğer doğada yaşayan bir ilkele medenilerin durmadan aradıkları kurtarıcıyı anlatmaya çalışsam, yılanları zehirsiz, kaplanları fare kadar küçük yapacağımı sanarlar derim. Sanırım sizin gibi iyi tahsilli, çok bilgili, bilimsel metotlarla derdinize derman bulmayı bilen medeniler bu insanlık merdiveninin en altı basamağında olanlar ve hatta şimdi bile “cahil” AÇ HALKIMIZ arasında dolaşan büyü, tılsım gibi şeylerle işi ucuz yollarla halledenlerin varlığını biliyorsunuz. Hatta bunu bilen bir terbiyesiz antropolog tıpkı benim gibi iyi beslenmiş, iyi eğitimden geçmiş, akıl yürütme (rasyonalizm) devrini özümlemiş, iyi sağlıklı olanlarla dalga geçmek için her ormana gittiğinde ona “‘bana tılsımını yanına almayı unutma öğüdünü’ dinledim ve hala hayattayım” dedi.

    Benim bu hızlılar hızlısı ilerici anarşistlik sitesinde işlediğim günahlar:
    1. MEDENİYET ÖNCESİ 290 bin içinde KURTARICI YOK, ARAMAK DA YOK!
    2. BUNUN TEMEL NEDENİ ve NİHAYET AKIL YÜRÜTME İLE ÇOK DAHA BELİRGİN BİR İFADE KAZANDIĞI EVRENİN İKİ VARLIKTAN OLUŞTUĞU ÇILGINLIĞI: İNSAN/DOĞA DÜALİZMİ.
    Not: Mesleğiniz bunu varsayar ve lütfen samimiyim, bu size bir saldırı değil. Kozmosu ve insanı anlamanın diğer yolları da var ama başıma bela açmak istemiyorum. Siz psikoloji çalışmışsınız galiba. Bilirsiniz ki kafayı yiyenlere, sanırım toplam 4, Freud’dan başka huzur sağlama okulları var.
    Eğer biraz da bilim tarihi de biliyorsanız, çok sevdiğim Koyré’den ilham alan T. Kuhn’un doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki farka işaret ettiği aynı şeyi tek ya da çeşitli görmeleri (cici bici paradigma kelimesi) biliyorsunuzdur. İşte Kuhn ile ilgili bir alıntı:
    “Kuhn’un en önemli yapıtı 1962 yılında yayımlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific Revolutions) adlı kitabıdır. Bu kitap hem akademik camiada hem de popüler bilim çevrelerinde büyük etki oluşturmuş ve paradigma değişimi (paradigm shift) kavramsallaştırmasını tanıtmıştır ki o günden bu yana sıkça kullanılan bir deyim haline gelmiştir. Pozitivist düşünceye muhalifliğiyle bilinir.”
    Neden acaba benim insan tarihine değişik bakmam, bu sözüm ona anarşist, sitesinde çok sayıda FAŞİSTİ bana saldırttı. Hatta siz neden acaba bu sapıkların kafayı yemiş olmaları varken benim kafayı yediğimin analizciliğini yaptınız? Neden kalabalık düşüncesine katıldınız? Kalabalıklardan çıkmak korkusu mu?
    Bakın ben sandığınız kadar aptal değilim. Çabucak sizden psikiyatrist olmayı öğrendim! Şaka, şaka!
    Neden acaba dünyanın her yerinde sağcılar da solcular da beyin yıkama fabrikaları okullarda ırkçı Darwin’in “hayatta kalma kavgası”nı öğrenir (Çin’de Malthus ile Darwin çocukların beyinlerine sokulur) ama Kropotkin’in çok daha apaçık olan “yaşamda kalmayı karşılıklı dayanışmaya borçluyuz” öğretilmez. Bence aynı nedenden ben bu sitede sayısız tiksindirici geçmiş olanların saldırısına uğradım. Size göre ise sadece cambaz Freud’dan öğrendiğiniz cambazlıklar.
    Bana saldıranlarda tek isteğim eğer 290 bin yıl içinde kurtuluş arayan bir toplum bulurlarsa bana yazmaları. En başta ben bu saptığım yanlış yoldan çıkmaya hazırım.
    Tabii bir çok sivri zekalı hemen buldu, okudum. Ona göre bitkilerin fotosentez için güneşi kullanmaları bile KURTARICI aramak olur çıkar!
    Kusura bakmayın ama çoğu zaman beni sonsuz yoran bir durum ortaya çıkıyor: Okumadan ve son derece kısıtlı bir bağlam içinde söylediklerimi anlamadan bana saldırılıyor.
    – İlkelleri çalışan antropologdan bir alıntı: “Onların arasında bizde komşusundan daha çok malı olduğu ile haz duyma gibi barok (baroque metaforik aşağı yukarı çirkin demek) hissi yok.”
    – Diğer biri de: “Bu kafayı yemek bir zaman, bir yerde başladı. Nerede bilmiyoruz!”
    – Diğer bir antropolog: “İlkellerde ‘BİZ”, biz de “TEK”.
    Aman dikkatli olun! Şimdi Trump ve Türkiye’de Air Doğan, en güzel, en zeki, en iyi futbolcu, binlerce TEKLER var maşallah! Bunlar aynı bu sitedekiler gibi evrende her şeyin TEK olduğunu bilmediklerinden benim gibi TEK olmak hevesiyle kafayı yiyenler. Üretim/tüketim topluluklarında tek şart bu TEKLERİN değişmeleri. Aksi halde bu sitede benim aptallığıma uyananlar düzenin beyin boyamasına da uyanabilirler.
    Bu uyanıklar HALKIMIZA ANTROPOLOJİ değil, EMEK VERİP ve EKMEK ALMAK lazım diye bağırarak sağ/sol devrimci olurlar. İşte o zaman, bu pısırık pipsqeuak gibi kendini dev aynasında görenler değil, Ortaga y Gasset’in kitleleri, yalnızlar kalabalığı, Rusya ve Çin misali, biz ama biz değil taklitçiler işi iyice karıştırırlar.
    Son olarak da, günahlarımdan bile az sevdiğim devrimcilerin tüm laik olma safsatasına rağmen, ruhsalcı olmaları ile ilgili şahane br alıntı:
    “Çağımız yüce RUHSALLIĞI birbirimizin fiziksel varlığından tiksintimiz. Duygusallıkta incelik ve titizliğin devasa ilerlemesi fiziksel varlıklardan, hatta kendi bedenimizde bile nefret etmemiz anlamına gelir. Televizyon, sosyal medya, radyo, filim, gazete, CD-müzik gibi insanlığın aklı aşan ölçüde soyutta yaşaması eğlencelerimizde fiziksel elemanlardan nefret etmemizden doğar. İnsanlar artık fiziksel temaslardan uzaklaşmak istiyorlar. Et kemikli insanları görmek istemiyoruz, ekranlardaki gölgelerini tercih ediyoruz. Gerçek sesleri yerine aramıza giren makinelerle (radyo, telefon, vs.) iletilen sesleri işitmek istiyoruz. Fiziksel dünyadan kaçıp kurtulmalıyız!” D.H. Lawrence

    Buna rağmen YouTube ekranlarında SANAL DEVRİMCİLİK eden artistler var.
    Bu zavallı neşeli robotları müthiş ve eşsiz sosyolog C. W. Mills ile kıyaslayın.
    C. W. Mills televizyonda diğer bir sosyologla Marksizm tartışmasına davet edilir.
    C. W. Mills “Televizyonda iki taraf olmaz. Sadece televizyon vardır”. der.
    Bence Trump hiç de tuhaf değil. Ekranlarda doğmuş, ekranlarda büyümüş medeniyet kadar eski bir hilkat garibesi.

  80. Anonim

    Galiba sizin sitenizle oynayan iri var!
    “Pipsqueak’in davranışlarına dair açıklama 03 Nisan 2026”
    En başta çok uzun olduğu için ve orta sınıf kibarlılığım olmadığı için gerçekten özür dilerim. Ama hiç değilse cahillerin bana sonsuz sevdiğim gülme fırsatı vermekteler, salı gününe kadar, tatilde olduğumdan, cevaplar yazarak gülmeye devam edeceğim.
    Freud hakkında bilgim sıfır kadar az. Marks ise toplum hakkındaki yazılarıyla Rusya ve Çin gibi iki dev (ekonomik politik ve en önemlisi zenginlikte) yaratılmasındaki rolünden dolayı ve üstelik 68 olaylarından etkilendiğim için beni çok daha fazla ilgilendirdi.
    Ben ne akademisyenim ne de gerçek anlamda entelektüelim. Buna rağmen burjuva devrimleri (İngiliz-Amerikan-Fransız) ve Endüstri-Teknolojik devrimle nihayet bolluğa kavuşma ümidinin en çarpıcı “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” şiarının son derece etkili olduğunu gördüm. Aradan iki yüz yıl geçer ve aşağı yukarı eski tas eski hamam. Ortaya iki cambaz çıkar. Kısacası her ikisi de bilimcilik meraklısı ve doğa bilmecileri gibi görünen değil “görünmeyen”, ALTTA yatan nedenleri arar bulurlar. Bence bilimciler ki politika-bankacı-sanayiciler bunlara “faydalı enayiler” derler, bana göre ise dünyanın en adi insanları ve kendilerinden daha da adi politikacıların dalkavukları, cahillikleriyle gurur duyan ucubeler. Cambaz Marks tarih lokomotifini sınıflar arası kavgada, cambaz Freud insan aklı ile, tabii şimdi artık her yerde hazır ve nazır seks istekleri arasında harabeye dönen insanda bulur. Günaydın,
    Herr Freud! Haremler, Çin’de ayak bağlamalar, Japonya’da geyşalar, Müslümanların pazarlarda sattıkları köle kızlar, sömürgelerde köle toplayan Avrupalıların güzelleri “ev işlerinde kullanma” için seçmeleri, Afrika’da kadınlarının seçilmemek için kendilerini çirkefleştirmeleri, ve en yüksek ırk olan beyazlar gelene kadar ilkeller arasında hiç bir yerde olmayan fahişeliğe rağmen bu ÇOK ÇOK ÇOK BÜYÜK BEYİNLİ ve aynı zamanda ÇOK IRKÇI olan iki cambazın gözlerinden kaçıvermiş.
    Şu an Batı “aç kızım, beni heyecanlandırıyorsun” ; İslam “kapat kızım beni heyecanlandırıyorsun derler. İlkeller arasında ise “babanı tanıyorsan şanslısın” denir. Kızmayın lütfen!
    Şimdi de öğrendiğimde beni güldüren ve inşallah, saldırı sanarak bana kızmaktansa sizi de güldürecek olan bazı ekler.
    – Freud zamanında Viyana’da yaşayan Stefan Zweig, “Freud’ın dile getirdiği seks sorunları aşağı tabakalarda yoktu” dedi.
    – Eğer Tarım Devrimi’nin dünyayı tamamen değiştirdiğine özgürlük hakkınızı kullanarak katılmasanız bile tarımla geçinen yerleşik medeni toplumlarda Endüstri-Teknolojik Devrimine (17-18 yüzyıllar) kadar toplumu sırtında taşıyan tarımcı köylülerin arasında acaba bu seksten dolayı kafa yemeler varlığı sorusu varmıydı? Bence, böyle şeylerde sonsuz başarılı olan İŞ ve İŞÇİ bulma kurumu kapitalizm hemen uyanır : “Hadi genç ve dinamik oğlum, arşivleri ve en başta Kilise memurları ve o zamanın psikiyatrisi olan papazların bıraktıkları raporları incele, bir kitap yaz falan filan.
    – Son zamanlarda eş cinsellik ve benzeri cinsiyet (gender) haberleri medya endüstrisine eşsiz fırsatlar yarattı. Kızılderililer “eş cinseller şanslı iki taraftan da zevk alıyorlar” der. İsterseniz bulur size gönderirim, şimdi bazı kuytu yerlerdeki toplumlarda 3 ve hatta 4 cinsiyetli kişiler var ama daha henüz medenilerin sinemasında yer almadılar.
    – Yaşadığım yer dünyanın en zengin ülkelerinin başında gelir ve insan başına psikiyatrist sayısında da olimpiyatı kazanır.
    – Bir partide bu kafa yeme sorunu konuşulurken, ben bu dahiler dolu sitedeki gibi sonsuz geri zekalılığımı unutup, “Yıllardır çalışılan (20-30) 300 nöronlu bir mikroskobik solucanın hala ne yapacağı tahmin edilemiyor. İnsan da 86 milyar nöron var” dedim. Benim büyüdüğüm mahallede biri kafayı yiyince “gel komşu, unut şu derdini, bir kahve yapıp konuşalım derlerdi” dedim. Cevap şahaneydi ve hepimiz güldük: “yahu, burada komşu bize kafayı yediriyor!”
    Not: Trump’ın din, ahlak, orta sınıf akademesiyen dürüstlüğü ve sahte kibarlığı ve benzeri binlerce ayıp donunu indireli, onun önünde el pençe divan duran büyük beyinli bilim Adem ve Havvalarını, yetenekli yazar ve sanatçılar falan filanları gördükten sonra 86 milyar nöronlu insanların %90’nının onu yalamak için can atmalarını ancak dinciler gibi bağnaz olmuş devrimciler görmez.
    Dahası da var ama size okumadan yazdığınız analizciliğinizle anladığım kadar, yüzlerce tekrarladığım halde bana hala kafayı yemiş ve özellikle Atatürk ve Marks’ın ve şimdi de bu site gibi “daha son ve daha iyi” kurtarıcı ileri anarşistlik müjdesi verenlerin yarattığı aşağılık duygusu içinde gocunanların asla anlamadıkları konuyu yazacağım.
    1. Modern insanın 300 bin yıllık bir zamandır biyolojik değişmeden var olduğu kabullenmekte.
    2. Tarım Devri ve dolayısıyla doğan devletli toplumların adı MEDENİYET ve sadece 10 bin yıllık.
    3. Daha önce ne zaman, ne tanrı ne de tanrı ile insan arasında kurtarıcı vardı. Kurtarıcılar, tarihi kaynaklara görei MÖ 1000’de başlar. Bunlar yoldan çıkanları yola getirmeye davet eden muhabbet tellalları!.
    4. Daha önce toplum kendi kendini yönetirdi.
    Not: Kurtarıcı dinlerin anası Yahudilikte kalıntısı var. Yahveh “ulan, birbirinizle geçinmesi bile bilmiyorsunuz!” diyerek Yahudilerin hepsini cezalandırır.
    Not: Siz de hemen benim bu cahilliğimi görüp saldırıya geçmeyin lütfen. İnsan ayağı kalkıp kendini uçsuz bucaksız bir kozmosta bulalı bin bir türlü mitolojilerle hem kozmos hem de kendi varlığını izah etti.
    5. Ben kendi çalışmalarımda ilkeller arasında kurtarıcıya veya kurtarıcı inanca rastlamadım. Hatta espri olsun diye “eğer doğada yaşayan bir ilkele medenilerin durmadan aradıkları kurtarıcıyı anlatmaya çalışsam, yılanları zehirsiz, kaplanları fare kadar küçük yapacağımı sanarlar derim. Sanırım sizin gibi iyi tahsilli, çok bilgili, bilimsel metotlarla derdinize derman bulmayı bilen medeniler bu insanlık merdiveninin en altı basamağında olanlar ve hatta şimdi bile “cahil” AÇ HALKIMIZ arasında dolaşan büyü, tılsım gibi şeylerle işi ucuz yollarla halledenlerin varlığını biliyorsunuz. Hatta bunu bilen bir terbiyesiz antropolog tıpkı benim gibi iyi beslenmiş, iyi eğitimden geçmiş, akıl yürütme (rasyonalizm) devrini özümlemiş, iyi sağlıklı olanlarla dalga geçmek için her ormana gittiğinde ona “‘bana tılsımını yanına almayı unutma öğüdünü’ dinledim ve hala hayattayım” dedi.

    Benim bu hızlılar hızlısı ilerici anarşistlik sitesinde işlediğim günahlar:
    1. MEDENİYET ÖNCESİ 290 bin içinde KURTARICI YOK, ARAMAK DA YOK!
    2. BUNUN TEMEL NEDENİ ve NİHAYET AKIL YÜRÜTME İLE ÇOK DAHA BELİRGİN BİR İFADE KAZANDIĞI EVRENİN İKİ VARLIKTAN OLUŞTUĞU ÇILGINLIĞI: İNSAN/DOĞA DÜALİZMİ.
    Not: Mesleğiniz bunu varsayar ve lütfen samimiyim, bu size bir saldırı değil. Kozmosu ve insanı anlamanın diğer yolları da var ama başıma bela açmak istemiyorum. Siz psikoloji çalışmışsınız galiba. Bilirsiniz ki kafayı yiyenlere, sanırım toplam 4, Freud’dan başka huzur sağlama okulları var.
    Eğer biraz da bilim tarihi de biliyorsanız, çok sevdiğim Koyré’den ilham alan T. Kuhn’un doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki farka işaret ettiği aynı şeyi tek ya da çeşitli görmeleri (cici bici paradigma kelimesi) biliyorsunuzdur. İşte Kuhn ile ilgili bir alıntı:
    “Kuhn’un en önemli yapıtı 1962 yılında yayımlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific Revolutions) adlı kitabıdır. Bu kitap hem akademik camiada hem de popüler bilim çevrelerinde büyük etki oluşturmuş ve paradigma değişimi (paradigm shift) kavramsallaştırmasını tanıtmıştır ki o günden bu yana sıkça kullanılan bir deyim haline gelmiştir. Pozitivist düşünceye muhalifliğiyle bilinir.”
    Neden acaba benim insan tarihine değişik bakmam, bu sözüm ona anarşist, sitesinde çok sayıda FAŞİSTİ bana saldırttı. Hatta siz neden acaba bu sapıkların kafayı yemiş olmaları varken benim kafayı yediğimin analizciliğini yaptınız? Neden kalabalık düşüncesine katıldınız? Kalabalıklardan çıkmak korkusu mu?
    Bakın ben sandığınız kadar aptal değilim. Çabucak sizden psikiyatrist olmayı öğrendim! Şaka, şaka!
    Neden acaba dünyanın her yerinde sağcılar da solcular da beyin yıkama fabrikaları okullarda ırkçı Darwin’in “hayatta kalma kavgası”nı öğrenir (Çin’de Malthus ile Darwin çocukların beyinlerine sokulur) ama Kropotkin’in çok daha apaçık olan “yaşamda kalmayı karşılıklı dayanışmaya borçluyuz” öğretilmez. Bence aynı nedenden ben bu sitede sayısız tiksindirici geçmiş olanların saldırısına uğradım. Size göre ise sadece cambaz Freud’dan öğrendiğiniz cambazlıklar.
    Bana saldıranlarda tek isteğim eğer 290 bin yıl içinde kurtuluş arayan bir toplum bulurlarsa bana yazmaları. En başta ben bu saptığım yanlış yoldan çıkmaya hazırım.
    Tabii bir çok sivri zekalı hemen buldu, okudum. Ona göre bitkilerin fotosentez için güneşi kullanmaları bile KURTARICI aramak olur çıkar!
    Kusura bakmayın ama çoğu zaman beni sonsuz yoran bir durum ortaya çıkıyor: Okumadan ve son derece kısıtlı bir bağlam içinde söylediklerimi anlamadan bana saldırılıyor.
    – İlkelleri çalışan antropologdan bir alıntı: “Onların arasında bizde komşusundan daha çok malı olduğu ile haz duyma gibi barok (baroque metaforik aşağı yukarı çirkin demek) hissi yok.”
    – Diğer biri de: “Bu kafayı yemek bir zaman, bir yerde başladı. Nerede bilmiyoruz!”
    – Diğer bir antropolog: “İlkellerde ‘BİZ”, biz de “TEK”.
    Aman dikkatli olun! Şimdi Trump ve Türkiye’de Air Doğan, en güzel, en zeki, en iyi futbolcu, binlerce TEKLER var maşallah! Bunlar aynı bu sitedekiler gibi evrende her şeyin TEK olduğunu bilmediklerinden benim gibi TEK olmak hevesiyle kafayı yiyenler. Üretim/tüketim topluluklarında tek şart bu TEKLERİN değişmeleri. Aksi halde bu sitede benim aptallığıma uyananlar düzenin beyin boyamasına da uyanabilirler.
    Bu uyanıklar HALKIMIZA ANTROPOLOJİ değil, EMEK VERİP ve EKMEK ALMAK lazım diye bağırarak sağ/sol devrimci olurlar. İşte o zaman, bu pısırık pipsqeuak gibi kendini dev aynasında görenler değil, Ortaga y Gasset’in kitleleri, yalnızlar kalabalığı, Rusya ve Çin misali, biz ama biz değil taklitçiler işi iyice karıştırırlar.
    Son olarak da, günahlarımdan bile az sevdiğim devrimcilerin tüm laik olma safsatasına rağmen, ruhsalcı olmaları ile ilgili şahane br alıntı:
    “Çağımız yüce RUHSALLIĞI birbirimizin fiziksel varlığından tiksintimiz. Duygusallıkta incelik ve titizliğin devasa ilerlemesi fiziksel varlıklardan, hatta kendi bedenimizde bile nefret etmemiz anlamına gelir. Televizyon, sosyal medya, radyo, filim, gazete, CD-müzik gibi insanlığın aklı aşan ölçüde soyutta yaşaması eğlencelerimizde fiziksel elemanlardan nefret etmemizden doğar. İnsanlar artık fiziksel temaslardan uzaklaşmak istiyorlar. Et kemikli insanları görmek istemiyoruz, ekranlardaki gölgelerini tercih ediyoruz. Gerçek sesleri yerine aramıza giren makinelerle (radyo, telefon, vs.) iletilen sesleri işitmek istiyoruz. Fiziksel dünyadan kaçıp kurtulmalıyız!” D.H. Lawrence

    Buna rağmen YouTube ekranlarında SANAL DEVRİMCİLİK eden artistler var.
    Bu zavallı neşeli robotları müthiş ve eşsiz sosyolog C. W. Mills ile kıyaslayın.
    C. W. Mills televizyonda diğer bir sosyologla Marksizm tartışmasına davet edilir.
    C. W. Mills “Televizyonda iki taraf olmaz. Sadece televizyon vardır”. der.
    Bence Trump hiç de tuhaf değil. Ekranlarda doğmuş, ekranlarda büyümüş medeniyet kadar eski bir hilkat garibesi.

  81. Dünyadaki cehennemin arkeolojisi

    • “Kharon’un Kayığı: Taş Devri Mezarlarından Antikçağın Kutsal Metinlerine İnancın Siyasallaşması ya da Cehennemin Arkeolojisi”

    Yazan: İsmail Gezgin

    Bu kitabın yazarı; geçmişin karanlığına ışık tutmak için pek çok kutsal alanın arkeolojik kazısında çalıştı, tapınak ve inançların enkazından “kutsalların temsilleri”ne ulaşmak için çabaladı.

    Yüzbinlerce inanırın “inanç ve ritüellerinin izleri”ni taşıyan yıkıntılardan “tanrıların ölüleri”ni topladı, ve onların kırılmış taştan heykellerini tümlemeye, anlamlandırmaya uğraştı. Zamanla yitmiş ve hayatla aşınmış olanda, enkazlarda ve kalıntılarda; bugünün can alıcı meselelerine ışık tutan okunaklı bir metinle karşılaştı.

    Bu yüzden bu kitap şu soruyla başlar:

    “Hayvan değil, bitki değil, insan değil; bir tanrı niçin ölür?”

    “İsmail Gezgin” bu kitabında; milyonlarca yıllık izleri takip ederek “inancın, rüyalarla bağlantısı”nı irdeliyor, ve zamanın ruhuna uygun olarak sürekli yeni unsurlar eklenen “öteki dünya” algısının “hangi dünyevî ihtiyaçlar neticesi”nde ortaya çıktığını sorguluyor. Başlangıçta; küçük bir gruba sonsuz yaşam imkânı sunan, ÖDÜL VE CEZA GİBİ İÇERİKLER TAŞIMAYAN “öteki dünya inancı”nın, zaman geçtikçe nasıl kurumsallaştığını, ve insan yaşamını dinselleştirip siyasal iktidarın hizmetine girdiğini gözler önüne seriyor.

    Yerleşik tarım kültürüyle birlikte tanrılar da “tapınaklar sayesinde” insan içine karışmış, dahası; siyasal iktidarla akrabalık kurarak “Gılgamış” gibi krallar vasıtasıyla yaşamı ipotek altına almışlardı. İnancın siyasallaşmasıyla birlikte ölüm de “nekropolitik” bir değişim geçirmiş, ve ölümden sonra yaşam müjdesi veren “öteki dünya”; “Cennet” ve “Cehennem” ayrımıyla “iktidarın sopası”na dönüşmüştü.

    “Kharon’un Kayığı” adlı bu kitap; “Homeros”un, “Vergilius”un, “Ardaviraf”ın (“The Book of Arda Viraf”; zerdüştlük) rehberliğinde, milyon yıl öncesine tersine bir yolculuğa çıkıyor. Ölümden sonra sonsuz bir yaşam hayaliyle başlayan “inancın”; antikçağlardan itibaren ayrıcalıklı sınıf aracılığıyla nasıl yasaya (kanuna) dönüştürülerek dünyayı cehenneme çevirdiğinin dile getirilmeyen anlatısı.

  82. Uygarlığın görmediği insanlar

    • “Ötekilerin Arkeolojisi: Uygarlığın Görmediği İnsanların Öyküsü”

    Yazan: İsmail Gezgin

    “Antikçağ” dünyasından günümüze; görkemli “yerleşimler”, “anıtlar”, “heykeller”, “yaşamın izlerini taşıyan eserler”, “anlatılar” kaldı.

    Bütün bu kalıntılara “uygarlığın penceresi”nden bakanlar, mutlu bir topluluğun zevk içindeki ayrıcalıklı yaşam kesitlerini görür. Mermer sütunlarla desteklenen “antik kentler”, müzeleri dolduran “estetik heykeller”, “anıtsal mezarlar”, “lahitler”, “dev surlar”; iktidarın sahip olduğu güce, o çağların estetiğine ve o çağların teknolojisindeki mucizeye dikkat çekerler.

    Sömürüye dayalı yaşam biçiminin arkeolojik nesneye yüklediği “sınıfsal ihtişam”; bütün bunlara bakanın zihninde onu yapanların emeklerini görünmez kılar. Örneğin; bir mezarda bulunan altın diademler, takılar, pahalı hediyeler, kap-kacaklar ölenin zenginliğine işaret eder; ama o metalleri topraktan çıkarması ve işlemesi için maden ocaklarında kölelerin ölümüne çalıştırılışı, emekleri ve hâttâ yaşamları; o gün olduğu gibi bugün de örtbas edilir!

    Ne antikçağın iktidar sahibi yazar, sanatçı ve düşünürleri, ne de günümüzün gözleri sınıfla mühürlenmiş modern yazar ve entelektüelleri; bu sömürü düzenini görür.

    Sarayla mabet (tapınak) arasında kümelenen imtiyazlı sınıfların “emek sömürüsü”ne ve “tüketim”e dayalı yaşamları, mülkleri ve güçleri övgüyle konu edilirken; o yaşamı bütün nesneleriyle birlikte üreten insanlar, dilde, sanatta, edebiyatta yok edilmiştir. Çünkü “uygarlık” adı verilen bu yeni düzende “birilerinin çalışmadan yaşaması için, binlercesinin yaşamadan çalışması” gerekir! Büyük tarih anlatılarında yeri olmayan “ötekilerin izi”ni bulmaya uğraşan bu kitap; müzelerin, anıtların, sanat eserlerinin göz alıcı hikâyelerinin “gölgesinde bırakılan emek sömürüsünün kökenleri”ni sorguluyor.

    Gerçek şu ki: Yoksulluk doğal da değildir kader de, yoksulluk; bir uygarlık icadıdır!

  83. 'E. P. Thompson'ı hâlâ hatırlayanların olması ne güzel...

    Konuyu yanlış anlamışsınız.

    “Bülent Korman”ı tanımıyorum, onunla hiç fizikî olarak yanyana gelmedim, sadece birkaç yazısını okudum o kadar.

    Metinlerinde; “kendi kişisel tarihini abarta abarta övdüğü”ne dair, bencil olduğuna dair herhangi bir delil yok. “Orijinal fikirleri olanlar konuşsun, orijinal fikirleri olmayanlar sussun!” dayatmasını savunduğuna dair herhangi bir delil yok. [NOT: “Acemi editör”ün kabahatini; sanki Bülent Korman yapmış gibi Korman’ın üzerine yıkıyorsunuz. Aşağıda bunları ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Acele etmeyin; tane tane, yavaş yavaş okuyunuz lütfen.]

    Korman’ın yazısında, orijinalliği köktenci bir şekilde savunduğunu; “siz” iddia ediyorsunuz, yanıldığınızın farkında değilsiniz. Bunun için; önce “Goethe”nin yazdığı bir paragrafı buraya getirip kendi yanlış niyetinizi desteklemek için bir mühimmat gibi kullanarak suistimâl ettiniz, sonra “E. P. Thompson”ın yazdıkları arasından bir pasajı (paragrafı, cümleyi) buraya getirip kendi yanlış niyetinizi desteklemek için bir mühimmat gibi kullanarak suistimâl ettiniz.

    Yanlış anlıyorsunuz, size doğrusunu bir kez daha izah edeyim:

    Bülent Korman metninde şunu ısrarla hatırlatıyor:

    Mesele; “orijinal” fikirlerin mülkiyetinin kimde olduğuna dair kapitalistlerin dayattığı mevzuatlarla sınırlı değil; daha geniş kapsamlı, daha tehlikeli bir vaziyetten bahsediyor Bülent Korman. Siz, yazıyı anlamamışsınız pipsqueak.

    “Nihilizm”den bahsediyor, bunu anlayın artık.

    Algoritmaların hegemonya kurduğu bu çağda; “orijinallik, kendine has olmaklık, özgünlük” kavramlarının toptan ortadan kaldırılmasına isyan ediyor, sadece ama sadece “kopya ruhlar”ın hüküm sürmesine isyan ediyor Bülent Korman. Umarım, nihayet anlamışsınızdır…

    Günümüzde insanlar; “orijinal” fikirlerin kıymetini anlamaz hâle getirildi, kendine has fikirlerin (özgünlüğün) kıymetini anlamaz hâle getirildi. “Sosyal medya platformları”nda (örnek: TikTok, instagram, facebook, twitter…) salt dolaşıma sokmak amacıyla, salt kendi egolarını pekiştirmek amacıyla, hiçbir zahmete katlanmadan kolay yoldan şöhret basamaklarını tırmanmak amacıyla; sadece algoritmaların dikte ettiği (istikâmet çizdiği) düşünceleri “kopyala/yapıştır” ile yaşamaya eroin gibi alıştırıldılar.

    “Sosyal medya akvaryumu”nda mahkûm hayatı yaşayan (ve bundan çok memnun olan) insanlar için; “Goethe”nin ne dediğinin hiçbir önemi kalmadı artık, “E. P. Thompson”ın ne dediğinin hiçbir önemi kalmadı artık; salt bu isimlerin söyledikleri birkaç sözü “internette dolaşıma sokmak” onlar için yeterli hâle getirildi.

    “Öz” unutturuldu, “kabuk” kaldı…

    “Çekirdek” unutturuldu, “ambalaj” kaldı…

    “Kıymet” unutturuldu, “şöhret aşkı” kaldı…

    “Sosyal medya akvaryumu”nda yaşamaya mahkûm edilen insanlar için; neyin orijinal, neyin kopya olduğunun hiçbir önemi kalmadı artık. Umarım, nihayet anlamışsınızdır…

    Bülent Korman işte bu uyarıları hatırlatıyor hepimize. Siz isterseniz beğenin, isterseniz beğenmeyin pipsqueak.

    Temel meselenin; onun (Korman’ın) kimliği olmadığını, bunun “ikincil, talî, afâki” olduğunu size yazdığım (03 Nisan 2026 at 01:46) yazıda detaylı izah etmiştim. Belli ki bu izah, size yeterli gelmemiş. Daha açık, daha net ifade edeyim: Onun kimliğinin neler içerdiğini, yazılarını yayınlayan sitenin “acemi editör”ü her kim ise; Korman’ın geçmişine öylesine, üstünkörü, yalapşap bakmış, sonra onu övmeye başlamış, öve öve bitirememiş. (“Sinan Cemgil”in arkadaşıymışmış, kıdemli denizciymişmiş, ODTÜ mimarlık mezunuymuşmuş, bir sürü ıvır-zıvır…) Dıdısının dıdısına kadar uzatmış da uzatmış. Siz de (pipsqueak de) bütün bunları bizzat Bülent Korman’ın kendisinin yazdığını zannetmişsiniz, yanlış anlamışsınız. Bütün mesele bundan ibaret.

    Ama bunların hiçbiri; sizin, onun hakkında sabitlenmiş yanlış görüşünüzü düzelteceğe benzemiyor…

    Acemi olduğu belli olan bir “editör”ün; bir yazarın kimliğinin ne olduğu ile ilgili zerkettiği epey abartılı kelimeler, yücelte yücelte uzatmalar; sizin, Bülent Korman ile ilgili net, kesin ama “yanlış” bir yargıya ulaşmanıza aparat olmuş.

    Hani derler ya; “şeyh uçmaz, mürit uçurur”. Acemi editör; Bülent Korman’ı şeyh zannetmiş, ve yüceltebildiği kadar yüceltmiş, uçurabildiği kadar uçurmuş. İlginç olan, ve kahredici olan durum ise; Bülent Korman’ın kendisi hakkında yazılan bütün bu abartmalardan hiç haberi yok. Kendisini övmeyi, kendisini yüceltmeyi seven biri değil çünkü; metinlerinden bu gayet açık anlaşılıyor.

    Siz de (pipsqueak de) bu “yanılgı”yı köpürte köpürte kendinizi tatmin ediyorsunuz.

    Benim, “polislik”le ilgim-alâkâm yok. Fizikî polisliğe de, zihinleri zapteden polisliğe de uzağım. Ben de sizin gibi sıradan biriyim.

    Konuyu nerelerden nerelere getirdiniz: “Telif hakkı gibi çirkinlikleri tenkit etmeyi konuşup konuşmamayı” bile kendinizi haklıymış gibi göstermek amacıyla mühimmat niyetine kullanmaya yeltenmişsiniz…

    Bir kez daha yazayım:

    Siz; (yukarıda epey ayrıntılı izah ettiğim üzere) “acemi bir editör”ün abartılı, övgülü, yüceltmeli kimlik tanımına takılıp kalmışsınız, burayı hâlâ aşamamışsınız. Bülent Korman’ın yazdığı metinde işaret ettiği meselelere odaklanmak gibi bir amacınız yok. Buradan, hemen “telif hakkı çirkinliğini tenkit etmek veya etmemek” konusuna zıplamak istiyorsunuz. Kendinize yeni mühimmatlar bulup; yine sataşmak için, yine kendinizi tatmin etmek için birşeyler yazmak niyetindesiniz.

    İsterseniz devam edin; “yanılgınız”ı daha da köpürtmüş olursunuz o kadar, ötesi yok.

    “E. P. Thompson”ı hâlâ hatırlayan birilerinin olması ne güzel… Keşke başkaları da sizin gibi onu (ve nicelerini) hatırlasa…

    Ama ne yazık ki bu mümkün değil…

    Çünkü; “sosyal medya akvaryumu”nda, salt algoritmaların dikte ettiği (istikâmet çizdiği) şeyleri zahmetsizce “kopyala/yapıştır” yapmaya birer zombi gibi alıştırıldı insanlar.

    Ne “Bülent Korman”ın yazdığı uyarıları anlamak isteyenler var…

    Ne “Goethe”nin yazdığı uyarıları anlamak isteyenler var…

    Ne “E. P. Thompson”ın yazdığı uyarıları anlamak isteyenler var…

    “Öz” unutturuldu, “kabuk” kaldı…

  84. Pipsqueak

    “‘Jacques Ellul’ ve ‘Sabahattin Ali’ 03 Nisan 2026”
    Veri Tabanı-Yapay Zeka ile yaptığınız çöpçatanlık şirketiniz, maşallah nazar değmesin, en son, en modern teknoloji dijital-elektronik ile hayli ilerlemiş. Bu gidişle tüm dünya insanları tüm dünya insanlarıyla dil-din-ülke-ırk farkı gözetmeden, erkek-erkek, erkek-kadın ve kadın-kadın birleşecek ve nihayet, sayenizde, insanlar da laik ve ruhsal devrimcilerin aradığı kurtarıcıya erişecek.
    Bakıyorum hemen size çok yakışan ve sadece başkalarının bilgilerinin satışı köleliğiniz alışkanlığıyla hemen “John Peter Berger “Ways of Seeing (1972)” kitabını Veri Tabanınıza yapıştırmışsınız.
    Tekrar ediyorum: Siz Atatürk-Karl Marks ile Türklerin geri kalma hastalığının kazazedesiniz. Bende sizin gibi polislik yok ama bence siz asla kendinize bir rumuz seçerek devamlı tartışmaya girmekten korkan, son zamanlarda, Erdoğan’a şükür, daha da artan, sonradan görenlerdensiniz.
    Size bir çöpçatanlık ipucu daha: Sizin gibi aslı astarı, bazı sizler gibi köle doğmuş olmayanlar hariç, ırkçı Batı’nın ırkçı Hegel’i Batı zenginliğinin soygunluğunu şöyle özetler: Güneş Doğu’dan (ırkçı Marks’ın Orient’i gib) doğdu, Batı’ya geldi. Şimdi de, galiba dünyayı dönüp, dış sömürmeler ile zengin olan Batı’dan, içerdeki AÇ HALKINI sömüren Doğu’ya tekrar gitti.
    Hatta daima her son yeniliklere katılan ilerici anarşist siz aşağılık duyguları içinde doğmuş aşağılık duyguları içinde büyümüş orta sınıflıları yükselmekte hızlanan Çin yıldızına uyarmak istedi ama çok erken olduğundan anlamadınız. Eğer sizde azıcık merak olsa sağlıktan, İpek Yolu’ndan sola dönüp elektronik ve nihayet sizler gibi neşeli robotlar üretimine kadar Çin becerilerine bir göz atardınız.
    Bakın size Veri Tabanı-Yapay Zeka çöpçatanlık ticari girişiminizi daha zengin edici evlenmeler fırsatı daha. Güle güle yutun, afiyet olsun!
    Her halükarda, bir an önce dijital çöpçatanlık teknolojinizin patentini almada gecikmeyin, medya sayısız sizler gibi şarlatan tüccarlarla dolu. Hatta size yeni bir ipucu daha vereyim: En aşağı bin yıldır, en fazla 10 bin yıldır dünyayı sizin gibi tüccarlar yöneltmekte. Hadi hemen çöpçatanlık şirketinize bir satış daha ekleyin! Siz bu gidişle son 10 bin yıl birikmiş ağızlarınızda salya akıtanları evlendirme mesleğinizle siz öldükten sonra bile sizin gibi ticaret kölesi doğacak çocuklarınıza devasa bir şirketi miras bırakacaksınız, tıpkı Atatürk-Marks cambazların size bıraktıkları aşağılık duygusu gibi.
    İsterseniz bu aracılık kurma ve evlendirme işinizin ne kadar süreceğini bile hesaplar size bildiririm.
    Ama doğrusu siz nankörsünüz benim kırıntılarımla çöpçatanlık ve ünlü kişileri evlendirme şirketinizi genişlettiğiniz halde asla teşekkür etmediniz. Hatta daha çok, daha çok, daha çok istediniz. Sonrada görmüşler tamah olurlarmış.
    Siz daha henüz kolonilerde insan kıyımının büyük bir kısmının sizler gibi köle doğmuş köle büyümüş olanların ilk defa hayatlarında gururlu insanları görüp sizler gibi kudurup öldürdüklerini bile bilmiyorsunuz. Beyniniz yıldızların ışığıyla kamaşmış!.
    Bence siz o Chuang Tzu-Shiva macunu satansınız. Ondan vazgeçip elektronik çöpçatanlık satış şirketi kurmuşsunuz. Siz sizin ne kadar derinlerinize inen köleliğinizi yüzünüze vurana kendi öğrendiklerinizin bir sentezini yapacağınıza başkalarının bilgisiyle geçinen bir kölesiniz. Bunun medenilere özgü bir sapıklık olanı söylediğini bile asla anlamadan size benzerle sitesinde diğerlerine yağcılık yapıyorsunuz.
    Hadi size köleliğinizin ne kadar derine indiğini kendinizin görememe nedeninin nakaratı:
    İLKELLERDE BİLGİ, DEĞİŞMELER DE DAHİL, NESİLDEN NESLE OLDUĞU GİBİ AKTARILIR.
    KÖLELEŞTİRİLMİŞ TOPLUMLAR DA, Kİ BEN KENDİM DE KÖLEYİM, SEÇKİN AZINLIKLARDAN SEÇKİN AZINLIKLARA AKTARILIR.
    Ben kabulleniyorum ama sizi o kadar pompalamışlar ve o kadar derinde yatan bir aşağılık duygusuyla doldurmuşlar ki asla kabul edemiyorsunuz. Size benzer ve kendi dalında bile 4 değişik psikolojik okulları olduğunu ve hatta “davranış psikolojisi’nin bunlardan biri olduğunu bilmeyen ama yaltakçılık hızıyla benim sadece insan tarihinin başka türlü de anlaşılabileceği fikirlerimi sizin beni suçladığınız kişiliğimle izahına karşı gelemeyecek kadar korkak bir kölesiniz. Daha doğrusu o konuda da diğerleri gibi kara cahilsiniz.
    Siz ve size benzer sonradan görmüşler dolu site müdavimleri azınlığın bilgilerini sizin gibi Veri Tabanı ve Yapay Zeka ya da Batı taklitçileri gibi her en son ve en yeni eleştiri emziklerini sizlere dağıtırlar.
    Eğer kendinize güveniyorsanız diğerleri gibi susup ortadan kaybolma yerine belirli bir konuda belirli bir bağlam sınırları içinde kendinizi tanıtarak bir tartışma yapalım. BEN HAZIRIM.
    Not: Sizler köleliğe çok alışmışsınız ve işte bir misali. Erdoğan ve tüccarlarına ve enayi bilim-teknisyenlerine şükür, siz sonradan görmüşleri (ben istatistikler verdim kimse kudurmadı! neden acaba?) çoğalttı. Karım ve ben üretim/tüketim bolluğu ülkelerinde yaşadık ve bolluğun, gençler de dahil ama değişik belirti gösterirler, insanları sizler gibi sapıklaştırdığını gördük. Karım, sözüm ona alternatif işlerle ben de ders verme ve alternatif işlerle durumu idare ettik. 2010 yılında Türkiye’ye gelmeyi denedik. Daha başta kendi abim bana “eğer emekliliğin yoksa burada yaşamak imkansız” dedi. Bu kendi başına medeniyetin nasıl köle ürettiğini gösterir ama bunu sizlere anlatmanın imkansızlığı apaçık. Size benzer bir sidik yarışçısı bir yardakçısı ” anonim 02 Nisan 2026 ” pipsqueak bey yanlış anlamayın falan filanla köleliğinin farkında bile olmadan yazması sizlerin özünüzü özetler. Ben ve karım emeklilik toplama kölesi olmadık. Ama amacım size Korman gibi özgeçmişimle övünmek değil, sizlerin ne kadar köle olduğunuzu ve o yüzden bana saldığınızı ispatlamak. Tekrar ediyorum siz tartışma konusunu seçin eğer bilmediğim bir konuysa hemen yazarım ve her ikimizin analaşacağı konuyu bulana kadar beklemeye de hazırım.

  85. Pipsqueak

    Sayın Gönüllü Blague Polisi DEV
    Doğrusu önce bu polis gerçek bir DEV, Batı’yı taklidiyle tanınan Türkiye’de Amerika ICE’lığı yapan bir doğuştan polis ruhlu bir uslu puslu düzen meraklısı falan filandır diye korktum ve cevap vermedim.
    Daha sonra yüzüne kölelik ruhunu yansıtan ayna tutmama gocunup saldıran biridir diye cevap vermek istedim ve zaten bu bana düşmez, site yöneticiyle ilgili bir konu diye cevap vermedim.
    Biraz daha bekledim. Nihayet sitenin,, belli belirlenen sınırlar içinde, demokrasi ve fikir özgürlüğüne saygı gösteren sitede kendine benzer diğerleri gibi bende kendini gören bir öfke fıçısının tek kurtuluşu amirlerine yağcılık yapmaya alışmış bir zavallı diye gönlünü okşayayım dedim.
    Bakın sayın DEV, Türkiye çoktandır Batı’yı taklit etmekte. Batı, bazı eski alışkanlıklar hariç, gökyüzü Tanrı’sı yerine gerçekten bolluk sağlayan Bilim-Teknik yeryüzü Tanrı’sına tapmakta.
    Eğer “palavra”, “iftira”, “yalan” gözlemlerinde bulunduysanız, bunu kanıtlamanız gerekir.
    Eğer kanıtlama bilginiz varsa ben sizi kanıtlamaya davet ediyorum. Ama diğerleri gibi isim değiştirip kaçmayın. Eğer sizde zerre kadar insanlık kalmışsa, bu ithamlarınızın doğru olduğunu ispat edin.
    Notlar
    1. Sanırım küfür ya da hakaret varsa yayınlanmadığını biliyorsunuz.
    2. Kopuk, dağınıklığı kendim defalarca kabullendim. Şimdi dalmak istemiyorum ama kaçmazsanız daha geniş anlatırım. Diğer yorumcuları hedef almam bence son derece normal. Sizin gibi siteye vakit öldürmeye gelen cahiller (ben bunlara sonradan görmüşlerin TikTakTok’çuları adını taktım).
    3. “Böyle bir ortamda kimse yorum yapmaz” lafınız bile şimdiden kendinizin büyük bir hata yaptığınızı kanıtlar. Eğer gocunacağınıza sitedeki yazılara bir göz atsaydınız benim yazılarım ve cevapların sayısı bile benim katkımı gösterirdi. Samimi olarak söylüyorum, ben şimdiye kadar bu sitede birkaç içinde bulunduğumuz harabe dünya ile ilgili, ki bu değil benim anlatmak istediğim sadece bununla çakışır, olanlar hariç şimdiye kadar zerre kadar anlayana rastlamadım.
    Eğer siz gevezelik etmiyorsanız tekrarlayayım:
    300 bin yıllık modern insan tarihinde Medeniyet denile devletli toplumlar sadece 10 bin süredir varlar. Ve ilk defa bu toplumlarda günümüzdeki dinler bir kurtarıcı ve ardından (aşağı yukarı 3-4 bin yıl daha sonra) kurtarıcı peygamberler ve daha da sonra kurtarıcı “-izmler” doğdu. Ben böyle bir şeye daha önceki 290 bin içinde rastlamadım. Hepsi bu kadar basit.
    İşin acı tarafı bu devletli medeniyetler birbirlerini yok ettikleri gibi 290 bin yıl öncesi birbirlerini yok etme gücü toplamaktan çok zamanla geliştirdikleri gelenekler içinde kalmak için kendilerini savunmaktan başka bir savaşa girmediler. Hepsi bu kadar basit.
    Not: Bazı istisnalar varsa da (baskı alanını genişletme gibi) bunlar daha sonra peyda olan devletli toplumlara doğru alınan yol olarak yorumlanır.
    Eğer siz bilginize güveniyorsanız sizi tartışmaya davet ediyorum.
    Bir uyarı: Ben sadece bu kısıtlı bağlam içinde kalmamızı şart koşuyorum. Çünkü sizin gibi biri bana saldırıp daha önce de kurtuluş aramayı bulduğunu iddia etti. Okudum ve bayağı hayret ettim. Bebeğin ağlamasından bitkinin fotosentez için güneşe dönmesine kadar her şey kurtarıcı arama olmuş. İnsan bilmediği konuları bu kadar adileştirir!
    İkinci uyarı: Neden acaba bu sözüm ona anarşist sitesinde bile Darwin ile Kropotkin’in hayatta kalmayı bile değişik görüşünü bilmeyen kara cahillerle dolu. Dünyanın her yerinde okullar Darwin’i çocukların beyinlerine işler ama asla Kropotkin’i öğretmez. NEDEN ACABA? Benim farklı görüşlerim bu okulların yetiştirdiği kara cahillerin anlamadıkları için ve bu konuda sonsuz cahil olduklarından ben sonsuz eminim. Hatta şu an, eğer bütün varlığı tehdit eden nükleer savaş bir yana, ikinci tehdit ile ilgili, ki bende bu konuda binlerce sayfa metinlerle yüzlerce kitap var, çevre kirliliği hakkında ben bu sitede bir tek lafa bile rastlamadım. NEDEN ACABA? Kurtuluş devrim masal emzikler dağıtmak başka dürüst olmak başka. Ben hem sizi hem de eğer varsa bu konuda kim olursa olsun tartışmaya davet ediyorum.
    Son not: Ben salı gününe kadar, sanırım Türkçe Paskalyadan dolayı çalışmayacağım, bundan yararlanıp bana saldıranlara cevap vermek istedim. Daha sonra çabuk olmasa da cevap vereceğim tabii.

  86. 'Donald Trump' ve 'Roma İmparatoru Neron'

    Donald Trump

    5 Nisan 2026 Pazar:

    tuesday will be power plant day, and bridge day, all wrapped up in one, in iran. there will be nothing like it!!! open the fuckin’ strait, you crazy bastards, or you’ll be living in hell – just watch! praise be to allah. president donald j. trump

    https://truthsocial.com/@realDonaldTrump/posts/116351998782539414

    * * * * * * * * * *
    salı günü iran’da “enerji santrali günü” ve “köprü günü” olacak; hepsi tek bir günde! bunun gibi bir olayı bir daha ömrünüzde göremeyeceksiniz!!! şu lanet (hürmüz) boğazı açın sizi aşağılık herifler, yoksa cehennem azabını bu dünyada yaşatacağım hepinize; ne yapacağımı izleyin! allah’a hamdolsun. başkan donald j. trump

  87. Pipsqueak

    Hakaret nedeniyle yorum kaldırıldı. ADMİN

  88. Pipsqueak

    İftira nedeniyle yayınlanmadı. ADMİN

  89. Yalçın Küçük hayatını kaybetti

    Uzun süredir “alzheimer” hastalığı ile cebelleşen Yalçın Küçük, 87 yaşında hayatını kaybetti.

    https://tr.euronews.com/kultur/2026/04/06/yalcin-kucuk-hayatini-kaybetti

  90. Pipsqueak

    Ölmüş insanlara saygısızca saldırıldığı ve iftirada bulunulduğu için yayınlanmadı. ADMİN

  91. Hoşça kalın

    pipsqueak; siz, yazıyı okumamış, anlamamışsınız ki.

    Okumadığınız, ve anlamadığınız bir yazı (veya konu) üzerinden; kendinizi haklıymış gibi göstermek için sanki kavgaya davet ediyormuşçasına bir külhanbeyi tavrıyla (mafya tavrıyla) tartışmaya davet ediyorsunuz.

    Belki bir umut; lütfen (05 Nisan 2026 at 06:52) ve (03 Nisan 2026 at 01:46) tekrar okuyunuz.

    Belki okumamışsınızdır diye, son kez buraya aktarıyorum.

    Eğer anlamak için okumayacaksanız, hiç okumayın daha iyi. Benim vaktime de, kendi vaktinize de yazık etmeyin.

    Bir kez daha yazayım:

    “Bülent Korman”ı tanımıyorum, onunla hiç fizikî olarak yanyana gelmedim, sadece birkaç yazısını okudum o kadar.

    Onun metinlerinde; “kendi kişisel tarihini abarta abarta övdüğü”ne dair, bencil olduğuna dair, bizzat kendisinin bencilce yazdığı herhangi bir delil yok. “Acemi editör”ün kabahatini; sanki Bülent Korman yapmış gibi Korman’ın üzerine yıkıyorsunuz. Aşağıda bunları ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Acele etmeyin; tane tane, yavaş yavaş okuyunuz lütfen pipsqueak.

    Temel meselenin; onun (Korman’ın) kimliği olmadığını, bunun “ikincil, talî, afâki” olduğunu size yazdığım (03 Nisan 2026 at 01:46) yazıda detaylı izah etmiştim. Belli ki bu izah, size yeterli gelmemiş. Daha açık, daha net ifade edeyim: Onun kimliğinin neler içerdiğini, yazılarını yayınlayan sitenin “acemi editör”ü her kim ise; Korman’ın geçmişine öylesine, üstünkörü, yalapşap bakmış, sonra onu övmeye başlamış, öve öve bitirememiş. (“Sinan Cemgil”in arkadaşıymışmış, kıdemli denizciymişmiş, ODTÜ mimarlık mezunuymuşmuş, bir sürü ıvır-zıvır…) Dıdısının dıdısına kadar uzatmış da uzatmış. Siz de (pipsqueak de) bütün bunları bizzat Bülent Korman’ın kendisinin bencilce yazdığını zannetmişsiniz, yanlış anlamışsınız. Bütün mesele bundan ibaret.

    Ama bunların hiçbiri; sizin, onun hakkında sabitlenmiş yanlış görüşünüzü düzelteceğe benzemiyor…

    Acemi olduğu belli olan bir “editör”ün; bir yazarın kimliğinin ne olduğu ile ilgili zerkettiği epey abartılı kelimeler, yücelte yücelte uzatmalar; sizin, Bülent Korman ile ilgili net, kesin ama “yanlış” bir yargıya ulaşmanıza aparat olmuş.

    Hani derler ya; “şeyh uçmaz, mürit uçurur”. Acemi editör; Bülent Korman’ı şeyh zannetmiş, ve yüceltebildiği kadar yüceltmiş, uçurabildiği kadar uçurmuş. İlginç olan, ve kahredici olan durum ise; Bülent Korman’ın kendisi hakkında yazılan bütün bu abartı ifadelerden hiç haberi yok. Kendisini övmeyi, kendisini yüceltmeyi seven biri değil çünkü; metinlerinden bu gayet açık anlaşılıyor.

    Siz; (yukarıda epey ayrıntılı izah ettiğim üzere) “acemi bir editör”ün abartılı, övgülü, yüceltmeli kimlik tanımına takılıp kalmışsınız, burayı hâlâ aşamamışsınız. Bu “yanılgı”yı köpürte köpürte kendinizi tatmin ediyorsunuz.

    Bülent Korman hakkında çok net konuşmuşsunuz, adeta onun sırrını çözmüşsünüz gibi yazmışsınız. Ben sizin seviyenizde insan sarrafı değilim pipsqueak; sizin seviyenizde insan sarrafı olmak gibi bir niyetim de yok. İnsanlar hakkında yanılmaya, bazen yanlışlar yapmaya gayet açık biriyim, gocunmam; mükemmellikler aramam, mükemmellikler peşinde koşmam. Kendine çeşit çeşit ünvanlar monte eden her kim olursa olsun, bu bahanelerin hiçbirine takılıp kalmam; sadece “söylenen sözler”in, sadece “beyan edilen metinlerin veya yazıların” kıymetli olup olmadığını merak ederim, bununla ilgilenirim o kadar. Sizin şahsınıza yönelik net yargılarda bulunamam, sizi yakından tanımıyorum; salt bu websitesinde yazdıklarınıza göre sizi değerlendirdiğimde, “insanların kendi kimlikleriyle gereksiz yere uğraşıyorsunuz, onlara gereksiz yere sataşıyorsunuz” diye düşünüyorum pipsqueak.

    Lütfen anlayınız; son olarak şöyle bir örnek vereyim size:

    Mesela siz kendinizi “Pipsqueak” olarak tanıtmasaydınız, kendinizi (mesela) “ordinaryüs profesör (professor emeritus) pipsqueak, aynı anda astronot pipsqueak, aynı anda garson pipsqueak, aynı anda yük gemisi kaptanı pipsqueak, aynı anda ayakkabı tamircisi pipsqueak, aynı anda matematik öğretmeni pipsqueak, aynı anda terzi pipsqueak, aynı anda katolik keşiş pipsqueak, vb., vb., vb., pipsqueak” olarak tanıtmış olsaydınız; bu ünvanlarınızı hiç umursamam, hiç gocunmam, bunlar gibi ıvır-zıvırlara hiç takılıp kalmam. Ama siz; takılıp kalıyorsunuz, probleminiz bu.

    Sadece ama sadece; “yazdığınız metinleriniz”le, “beyan ettiğiniz düşünceleriniz”le ilgilenirim o kadar. Zaten sizle sabırla yazışmamın temel sebebi buydu, ama şu ana kadar. Şu andan itibaren sizle yazışmayı bitiriyorum. Çünkü; insanların kimliklerine takılıp kalıyorsunuz, bunları aşamıyorsunuz. Bu sebeple; sizle yazışmaya devam etmeyeceğim. Önceki (yukarıdaki) paragraflarımdan birinde de açıkladığım üzere: Ben sizin seviyenizde insan sarrafı değilim pipsqueak; sizin seviyenizde insan sarrafı olmak gibi bir niyetim de yok. İnsanlar hakkında yanılmaya, bazen yanlışlar yapmaya gayet açık biriyim, gocunmam; mükemmellikler aramam, mükemmellikler peşinde koşmam.

    Belli ki; John Peter Berger’in “Ways of Seeing (1972)” kitabından sizin de haberiniz var.

    Ben bu kitabı ilk kez; “Ronald Reagan” isimli gaddarın (yani “Donald Trump”ın kendisine örnek aldığı kişinin) bütün dünyayı “görüntülerle (imajlarla)” sarıp sarmaladığı, insanları manipüle etmek için her türlü hokkabazlığı yaptığı 1981 ile 1989 yılları arasında 2 kez okudum. 2026’ya geldik; hokkabazlıklar, şarlatanlıklar, manipülasyonlar hâlâ devam ediyor…

    Tartışma “görüntüsü (imajı)” altında kavga etmek için birilerini belki bulabilirsiniz. Sizin amacınız tartışmak değil, sizin amacınız; kendi egonuzu, kendi bencilliğinizi tatmin etmek. Kendinizi dev aynasında görüyorsunuz pipsqueak.

    Hoşça kalın.

  92. Pipsqueak

    ‘Gılgamış’ ve ‘Enkidu’
    Gılgamış orijinal ve medeni doğar. Orijinal (Korman’nın kulakları çınlasın) doğar ama eksik. Eksik olan diğer yarısını bulup kendini tamamlamak ister. Daha henüz Marksizm-Leninizm-Stalinizm-Maoizm ve İlerici Anarşizm gibi doğru yolu gösterecek “-izm”ler de yok. Allah’a şükür, Veri Tabanı-Yapay Zeka çöpçatanlık şirketi imdadına yetişir!
    Bir çeşit dahi olan ve birleştirme işini çoktan yapmış, bu işlerde çok tecrübeli olan şirket CEO’su, Gılgamış’a hala yabani, ilkel ve vahşi olan diğer yarısı Enkidu’yu bulmakla kalmaz. Tapınaktan bir fahişeyi Enkidu’nun ormanda sık geldiği (pınar olan) yere gönderir. Böylece, bütün medenilerin bildiği ama kimsenin kamuda açıkça beyan etmediği medeni erkeklerin seks çılgınlığı ve zaafından faydalanarak, Enkidu’yu evcilleştirmeyi ve medenileştirmeyi de becerir.
    Şirket CEO’su, kısa bir süre önce Veri Tabanı-Yapay Zeka’sına eklediği John Berger’in “Ways of Seeing” kitabının bu aracılığı yapmada çok faydalı olduğunu ilave etmek ister.
    Yukarıdaki siz orta sınıflıların bana kibarca küfür ve hakaretinizin kibarca bir taklidi.
    Şimdi de anlama anlamama konusu
    Giriş: Tamamen doğru değilse bile artık sizin yazılarınızı okumuyorum. Bence siz benim yazdıklarımın aslı ve altında yatanı anlamıyorsunuz.
    Medeniler çok belirli bir anlamda daima kurtarıcı aradılar. O kadar basit.
    Belki sürekli tehlikeli bir çevre içinde yaşayan ilkeller arasında kurtarıcı arama yokluğu size uydurma geliyor ve sadece aptallığımı gösteriyor. Örneğin ilkeller bol bol büyü ve tılsım kullanırlar.
    Ben sizin bu düşüncenize tamamıyla katılıyorum ama YOK! Siz, siz medenilere özgü mantık kullanıyorsunuz ama konu mantık değil.
    Bir hata edip konu yerine beni odak olan yazılara ve saldırılara cevaplar verdim. Hatam o kadar basit.
    “Sevgili pipsqueak siz çok ‘eski’siniz” yorumunu yazan dışında (belki bir iki kişi daha var) bana karşı orta sınıf ayıp donu kibarlığıyla küfür ve hakarete etmeyen olmadı. Örneğin çok kibar site ruh mühendisinin “Pipsqueak’in davranışlarına dair açıklama”. Ben yine de kibarca bir cevap verdim ama hemen ortadan kayboldu. Çok benzeri diğer yanıtlarım da var ama uzatmak istemiyorum. Cevabımda kibarca tüm yazısının İNSAN/DOĞA DÜALİZMİ çerçevesi içinde kaldığını da kibarca ekledim. Kendi benzeyenlere güvendiğinden hala kayıp!
    Sanırım, hatta eminim, daha da kısıtlı bir alanda olsa da, Sahlins’in “Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması” makalesini okumuşsunuzdur.
    Eğer ilk 290 bin yıl içinde medeniler gibi Din, Peygamber, Lider, “-İzm” gibi kurtarıcısı olan veya arayan bir toplum bulursanız, ben size teşekkür eder, çekilirim.

  93. Pipsqueak

    Uygarlığın görmediği insanlar
    Ben 5-6 gündür akşamları işten eve geldiğimde sayısız cambazlıklarla “Uygarlığın görmediği insanlar” kitabını, önemli yerlerin altlarını çizmek için, bölüm bölüm ayırıp, metine çevirdim ve zevkle okudum.
    (Bana hemen Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler (1974) eserini hatırlattı. Sanki özgürlüğe kavuşmuş biri daha önce insanın insanı sürüklediği sefaleti görmek istemiş.)
    Nihayet jeton düştü ve birbirimizi karşılıklı anlamadığımızın nedenini anladım.
    Gezgin, uygarlığın kendi içindeki görmediği “ötekileri” çok geniş, çok güzel, çok ayrıntılı anlatmış. Hatta bu görmeyenlere medeniyet tarihinde tanınan ünlü büyük düşünürler, şairler, sanatçılar, yazarları da eklemiş. Bence okumaya fazlasıyla değer bir kitap. Aynı zamanda aramızdaki anlaşmazlığı da kesin kes belirli kılmış. FARK, KISACA ÖZETLERSEM: KİTAP İLKELLERDEN HİÇ SÖZ ETMESE DE, SİZİN MEDENİYET TARİHİNİZ İLKELLERİ DE İÇERİR.
    Eğer kitabın sonundaki “Antikçağ dünyasından geriye görkemli yerleşimler…” ile başlayan ve “Gerçek şu ki yoksulluk doğal da değildir kader de; yoksulluk bir uygarlık icadıdır.” ile biten sayfaya bakarsanız şahane bir özeti kendisi yapmış. İlkellerle fark, uygarlıkta kurtulma aramaya neden olan insanın insana yaptığı.
    Benim için esas konu bu da değildi. İlkellerin dünya (kozmos) görüşü zaten farklı. Kozmos dört değişik temel biçimde yorumlanır. Biri içinde yaşadığımız İNSAN (DÜŞÜNCE)/DOĞA DÜALİZMİ.
    Her neyse. Zaten sorun o değil. Sorun ilkeller arasında sadece kurtarıcı aranmadığı gibi bunun anlamsız olduğu, ama başıma daha büyük bir dert açmak istemiyorum. Tek bir örnek bence fazlasıyla yeter. Kurtarıcı (savior) İsa’ya erişmiş bir papaz aynı kurtarıcıya inanmayı Eskimolara aşılamak misyonerliği yapar. Eskimo, “bizim sorunumuz inanç değil, biz korkuyoruz” der. Eskimo doğal olarak Kutup Ayısından korkar.
    En derin anlamda dinci ve parmaklarımla sayacak kadar ender rastlanan bir insan olan Blake “İsa inanmayan biri olarak öldü.” dedi. Parmaklarımla sayacak kadar aslı astarı, hangi kılıfa girerse girsin, tüccar/esnaf olmayana rastladım.
    Ama önce Gezgin’in “Ötekilerin Arkeolojisi: Uygarlığın Görmediği İnsanların Öyküsü”
    Bu kitap benim medenilerde kurtarıcı arama var fikrimin kaynaklarını çok güzel anlatmış. Kaynak bir kısım insanların diğer insanları sefalete mahkum etmesi, sömürmesi, gaddarlığı vb. Zaten benim ilkellerde kurtarıcı aranmadığına dikkatimi çekmem de Gezgin’in titizlik ve belgelerle açığa vurduğu medeniler arasındaki insanın insana bu yaptıkları. Amazon’daki vahşi, çıplak yerlinin yırtıcı panterden korkması doğal ve tamamen başka bir şey.
    Kitapla ilgili dikkatimi çekenler arasından bazıları:
    – Yüzde yüz Marksist bir görüşe dayanır,
    – Emekçilerin sömürülmesi,
    – Sömürenlerin bir azınlık olması ve görüşe çok büyük düşünür, sanatçı, yazar, şair ve benzerlerinin de katıldığı,
    – Son zamanlarda medyada uzun bir müddet ışığı yandıktan sonra ortadan kaybolan “öteki”nin (“Other”, “autri”) temel alınması,
    – Diğer son zamanlarda yanıp sönen “politically correct” olması: Kadın, eşcinsellik, fahişeler, lezbiyenler, çocuklar ve “öteki” türlü türlü emekçiler…
    – MARKSİZM toplumu odak alsa da, Avustralyalı Marksist Gordon Childe aborijenleri arasında “Mutfak Emekçileri” görmese de, MARKSİST Gordon Childe “insan kendini yapar demişse”, mutlaka doğrudur. Hatta medeniyet içinde bile toplum değil insan kendi kendini yaparmış. Eskimolar arasında marangoz, çöl göçebeleri arasında inşaatçı, Amazon çıplakları arasında terzi ve binlerce benzerlerini düşünüp güldüm. İnsan Kendini Yaratır (Kendini Yaratan İnsan) – Man Makes Himself (1936) kitabını uzun zaman önce okudum. O zaman da biraz güldürücü bulmuştum. Hatırladığım kadar insanları, her Marksist ya da İlerici Anarşist gibi ırkçı bir merdiven basamaklarına koyar. En altta en küçük beyinliler, en üstte kendileri ve aşağı yukarı bu sitedekiler gibi çok büyük beyinliler. Merdiven basamaklarındaki insanlar yukarı fırlamayı kendileri yapar gibi ama aslında maddi koşullar, basamak altındaki yaylar yapar.
    Uzatmaya gerek yok. Marksist Komünist de Anarko Komünist de dünya malının malı yapanların olmasına inanırlar. Uzun yıllar Marksist Komünist olan Zileli bunları benden çok daha iyi bilir, ona sorsanız fena olmaz.
    Her neyse, insanın düştüğü aşağılığı inceleyen binlerce eser var. Fakat bu, yukarıda söylediğim gibi, Gezgin’in eserinin değerini asla azaltmaz: Geniş, ayrıntılı, çok güzel gerçekten okumaya değer bir kitap.
    FARKIMIZ HEMEN HEMEN GÜLDÜRECEK KADAR BASİT:
    BEN, İLKELLER ARASINDA GEZGİN’İN ANLATTIĞI SEFALETTEN KURTULMA ARAMASI YOK DİYORUM.
    Not: Sayısız tehlikeler içinde yaşayan ilkellerden kalan tehlikelere karşı sayısız alınan tedbirler hala var. Büyü, tılsım, muska, astroloji, kahve falı, tahtaya vurmak, nazar boncuğu…
    Sevdiğim olmuş bir olay. Niels Bohr’u ziyarete gelen bir fizikçi giriş kapısında at nalı görür. Hayret edip sorar: Sen buna inanıyor musun? Niels Bohr cevap verir: Komşulara göre inanmasan da çalışıyormuş!
    SİZ, AMA BAKIN UYGARLAR GEZGİN’İN ANLATTIĞI SEFALETİ GÖRMÜYORLAR YA DA “ÖTEKİ” ETMİŞLER DİYORSUNUZ.
    Sanki iki değişik dil konuşuyoruz.
    Fakat gülmek daha henüz yasaklanmadı. Kendimi dev aynasında görmemi bile espriye çevirmekten kendimi alıkoyamıyorum.
    Bence pipsqueaki dev gösteren ayna bozuk. Daha doğrusu suç aynayı yapan emekçi “zanaatkar”da.
    Aynı ayna baktığımda bana saldıranların bilginliğini, zekasını, Veri Tabanı- Yapay Zeka birikimini, katıldıkları ilerici anarşizm ya da Anarko Komünizm ya da saldıranların temel inancının son günlerde son derece gündemde ve medyada olan ve özellikle, dolaylı da olsa, bu sitede savunulan ÖZGÜRLÜK ve DEMOKRASİ inancı ile içinde bulunduğumuz ve benim şu an en fazla zamanımı alan çevre sorunu ile karşılaştırıyorum. Ağlamaktansa gülmek istiyorum. Çevre felaketi olasılığına nükleer savaş olasılığını da ekleyin umutsuzluk sonsuzlaşıyor.
    Veri Tabanı-Yapay Zeka bankanızda E. P. Thompson’ın önemli bir düşünür olduğunu bildiğim için sırtımı okşamanıza teşekkürler. O da ölmeden önceki zamanını nükleer savaş yarışına karşı faaliyetlere adadı.
    Galiba ÖZGÜRLÜK ve DEMOKRASİ nedeniyle bu sitede bu iki konu üzerine bir kelime bile yazılmadı. Hatta Gazze’deki soy kırımı bile çok önemsiz olmalı ki, o konuda da bir kelime görmedim.
    Bir gülme vesilesi daha:
    İLKELLER ARASINDA KURTULUŞ ARAMA YOK DEMEMDEN İLKEL YAŞAMAYI BİR KURTULUŞ OLARAK SUNDUĞUMU ANLAMAK BİLE UYGARLARIN KURTULUŞ ARAMA ÇILGINLIĞINI SONSUZ KANITLAR.

  94. pipsqueak'i tebrik etmek gerek...

    Hem “inşaat mühendisi” olup, hem “ilkel medeniyetler”le hobi amaçlı ilgilenmek; her mühendiste bulunabilecek bir kapasite değil.

    Çünkü günümüzdeki mühendisler; genellikle “Artemis II” uzay projesi için üretilmiş “Orion uzay aracı”nın etrafına örülmüş “ısı kalkanı”nın, dünya gezegenindeki atmosfere girdiğinde aşırı sürtünme ve aşırı ısı nedeniyle yanmaması ve mürettebatı (astronotları) öldürmemesi üzerine kafa yoruyorlar.

    Devlet bursuyla yurtdışında eğitim alan, ve bir “inşaat mühendisi” olan pipsqueak’i; kendine has, ona özgün hobisi için tebrik etmek gerek, diğer mühendislere pek benzemiyor…

    Zaten Atatürk ne demişti:

    “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”

    Ekim 1924, İstanbul “Sirkeci” tren istasyonu:
    O yıllarda henüz gencecik bir öğrenci olan “Sadi Irmak”a, Türkiye’den eğitim amacıyla “Berlin Üniversitesi”ne gitmeden önce Atatürk’ün ona gönderdiği telgraf…

    1929’da Türkiye’ye döndü; önce “İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü”nü kurdu, sonra kürsü başkanı oldu, 1933’de “İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi”nde doçent, 1940’da “fizyoloji profesörü” oldu. 1945’de ise Türkiye’nin ilk “Çalışma Bakanı” oldu.

    1990 yılında öldü.

    Prof. Sadi Irmak; “solcular” tarafından “Acul Sadi” yani “Aceleci Sadi” olarak bilinir. “12 Mart 1971 muhtırası”ndan sonraki yıllarda (1974-1975) Türkiye’de kısa bir süre başbakanlık da yapmıştır. “Solcular” onu pek sevmez…

  95. Pipsqueak

    “Küçük Burjuvazi Yok” Müjdesi Uykusuna Dalanları Uyandırma
    Zamana daima ayak uydurma yolunu tutanlara göre “Küçük Burjuvazi Yok”.
    Bir küçük burjuva, kendine aynada bakıp küçük burjuva görünce benzerlerini ve müritlerini rahatlığa kavuşturmak için küçük burjuvanın yok olduğunu ilan eder. Ama zaman durmuyor. Burjuva da yok. Şimdi sadece İŞ VE İŞÇİ bulma kurumu KAPİTALİN yarattığı bir orta sınıf var.
    Benim öznel fikrim şu: Burjuvalar kendilerinin yerini alan orta sınıflıları görünce, “Aman ne yaptık! Bir Frankenstein yaratmışız!” diyerek intihar ettiler.
    Peki, fark ne?
    Gerçek burjuva ile burjuvanın düzeni ele geçirdikten sonra eskiden beri gelip gidenlere ister istemez uymak zorunda kalıp katılanlar da farklı. Gerçek burjuvanın en büyük becerisi gökyüzü tanrısı yerine bilim ve akla dayanan yeryüzü laik tanrısını yerleştirmesi.
    Basit bir örnek: Gerçek burjuva gidenlerden kalıntı olan bir semâ ayinini dinlemeyi gizli yapardı. Orta sınıflı ne semânın ne olduğunu bilir ne de bilmek ister. Ya parmak yukarı sinyali verip dinler, ya da TikTok-Sosyal Medya-YouTube-Televizyon ve benzeri binlerce daha eğlendirici SEÇENEKLERDEN parmağını yukarı çevireceği bir müzik arar. Hatta sol devrimci ise, YouTube’da ekranlarda sanal devrim yapanlara bakıp kurtuluş hayalleri kurar. Parmak yukarı olsun aşağı olsun hepsine ortak olan son zamanlarda çaresizlerin son sığındıkları, bir çeşit moda olmuş, DEMOKRASİ yatar.
    Peki, demokrasi ne?
    Kelimesi kelimesine halkın kendi kendini, muhabbet tellarının olmadığı bir toplumda, doğrudan idaresi. Yıllardır bu sitedekiler gibi politika da (politika şehir anlamına gelen polisten türer) doğmuş, büyümüş olanlara bana bir örnek vermelerini istedim, hala hocanın hindisi gibi düşünüyorlar.
    Bu soruyu ciddiye alan bir tarihçi (C. B. Macpherson), Sovyetler Birliği’nin en güçlü dönemini yaşadığı zamanlarda, ÜÇ türlü demokrasi tespit etti.
    1. Bu site gibi modeli serbest pazar olan demokrasi,
    2. Proletarya diktatörlüğünü model alan demokrasi,
    Not: Belki o nedenden Marksizm-Leninizm-Stalinizm temeline kurulu Sovyetler Birliği’nin pabucu dama atıldı.
    Not: Marks’ın en güzel laflarından biri: “Orta Çağ şimdiye kıyasla çok daha insancıldı; şimdi proletere “ya çalış ya geber” denilir!”
    3. En iyisi üçüncü demokrasinin ne olduğunu bu sitede böyle şeyleri benden çok daha iyi bilenlere bırakmak. Ya Hızır Veri Tabanı-Yapay Zeka!
    Şimdiye kadar en başarılı olanın bu site gibi serbest pazarı modeli demokrasisi olduğu artık şüphe götürmez. Bu düzenin temelinde (Bakın: THE WHEELS OF COMMERCE. Civilization and Capitalism.) ticaretin çarklarını çevirici ticari yararlar yatar.
    Tekerlek, çember ya da çark döndü bu yazının başına geldim. DAİMA İLERLEMELİ!

  96. Anonim

    “pipsqueak’i tebrik etmek gerek…”
    Atatürk’ümüzle pipsqueaki bir araya getirmeniz hiç de doğru değil. Biri bize Türk olduğumuzu ve bunula gurur duymamızı öğretti, diğeri ilkel medeniyetlerle bizleri kıyaslayacak kadar küstah.
    Bu yazıyı yazmadan önce İnternette “Ne mutlu Türküm diyene!” yazıp aşağıdaki yazıyı okusaydınız hiç de fena olmazdı.
    “Ne mutlu Türküm diyene”, Mustafa Kemal Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda kullandığı, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsayan, birlik, beraberlik ve gurur ifadesi olan bir sözdür. Etnik köken değil, ortak kültürel ve milli kimliği vurgular.
    Kökeni: Atatürk tarafından 29 Ekim 1933’te Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarında söylenmiştir.
    Anlamı: “Kendini Türk hisseden, Türk kültürünü benimseyen ve bu ülkenin bir parçası olmaktan gurur duyan kişi ne kadar mutludur” anlamını taşır.
    Kapsamı: Bu söz, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesi kucaklayan bir vatandaşlık bilincini ifade eder.
    Öğrenci Andı: 1972’den itibaren Öğrenci Andı’nın sonunda yer almış, ancak zaman zaman yasal tartışmalara konu olmuştur.

  97. Jean-Paul Sartre & Raymond Aron & Yalçın Küçük

    “Kızıl atkı” ve “kalpak”:

    “Kızıl bayrak” ve “bayrak”:

    Yalçın Küçük

    Çok özel bir dönemin insanıydı. Türkiye’nin bir türlü içinden çıkamadığı tüm çelişkiler onun için de geçerliydi, hepimiz için olduğu gibi. O çelişkileri yaşamak bizim değil, Yalçın Hocanın değil, modern Türkiye’nin kaderiydi. Cenazesindeki heterojen yapı, “ordu” ve “kızıl bayrak”, “imam” ve “asker”, “musalla taşı” ve “sıkılı yumruk” sadece Yalçın Küçük’ün değil, Türkiye’nin özetiydi. Zaten Yalçın Küçük de kızıl atkı ve kalpakla çıkmıyor muydu ortaya?

    Yalçın Küçük, şöhretini 1980’lerde yazdığı “Türkiye Üzerine Tezler” ve “Aydın Üzerine Tezler” kitapları ile sağladı. Henüz televizyonlar yoktu, o da kırmızı atkısını dolamıyor, kalpağını başına yerleştirmiyordu. İnsanlar, 1970’lerden tevarüs etmiş bir merak ve heyecanla okumaya, düşünmeye, konuşmaya çalışıyordu.

    Türkiye’deki klasik tüm aydınlar gibi belli bir dönemden sonra teknik çalışmalarını bir yana bırakmış, “Türkiye nasıl kurtulur?” sorusuna cevap ararken yine klasik bir refleksle tarih okumaya başlamış, okuduklarından çıkardığı bilgileri yazmaya koyulmuştu. Akıcı bir üslubu, spekülasyona çok açık hâttâ onu tahrik eden bir düşünce sistematiği vardı. Kitapları çok satınca Yalçın Hoca menzilini genişletmeye başlattı.

    Çok yetenekli olduğu kuşku götürmezdi. Okuduğu bütün okullarda (eski tabirle) “temayüz” etmişti. Fakat özellikle üniversite eğitimini aldığı “Mülkiye’de (Ankara Üniversitesi: Siyasal Bilgiler Fakültesi)” başka bir özellik kazanmıştı: “Eylemcilik”. Birçok kişinin dile getirdiği anılarda Yalçın Küçük; hareketli, durduğu yerde durmayan, her şeye müdahale eden, politikayla içli dışlı olmuş bir figür, o çağlarında.

    Yalçın Küçük, Mülkiye’deyken tam bir “eylemci”dir. Dönemin Türkiye düşünce ve eylem dünyasında çok etkili olan “Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)”, “Sosyalist Fikir Kulüpleri”, “Dev-Genç” gibi örgütlerin ya kurucusudur, ya başındadır, ya da içinde. Okulu bitirince daima belirttiğim ve tarihinin yazılmamış olmasını esefle karşıladığım “Mülkiye-DPT (Devlet Plânlama Teşkilatı)” hattını izler ve kuruluş hâlindeki DPT’ye girer. Ne yaptığını tam olarak bilmiyorum ama “Yale Üniversitesi”nde bulunur. “James Tobin” gibi Nobel ödüllü iktisatçıların kadrosunda yer aldığı iktisat bölümünde kalmıştır. O okullara girmek, oralarda çalışmak kolay iş değildir. (Bir yazısında her zamanki fantezist yaklaşımıyla ve kendisine bir “hususiyet” atfetmek maksadıyla olsa gerek; matematikteki “limit” kavramını bir türlü anlamadığını, “Yale”da matematik okuduğunu, yine anlamadığını yazıyordu. Ne yapmak istediği belli: Çok özel bir insan, her şey anlıyor ama “limit” kuramını anlamıyor. Herhâlde kuram yanlış olmalı ona göre (!) Yoksa, eski bir matematikçi olarak söyleyeyim, “limit” kuramının öyle anlaşılmayacak bir yanı yok.) Sonrası mücadelelerle dolu hocalık ve eylemcilik.

    Yalçın Küçük, 1960’ların doğurduğu bir aydındı. Hakkında sadece anekdotların anlatıldığı, televizyon ekranlarındaki eksantrik hareketlerinin tekrar tekrar gösterildiği şu dönemi atlatırsak Küçük’ü “oluşturan” temel özellikleri düşünebileceğiz. İşte o özelliklerin başında “1960’ların gerçeği” geliyor.

    Küçük, “erken 1960’lılar”dandır. Üniversiteyi 1960’da bitiriyor. Üniversitede bulunduğu yıllarda bir “eylemci”. 1955’lerden itibaren Mülkiye’de onun belirttiği kadar sol & sosyalist bir açılım var mıydı, tam olarak bilmiyorum. Herhâlde bir mertebede vardı, fakat, dozu, düzeyi neydi, bilgimiz yok. Adnan Menderes’e karşı düzenlenen “555K hareketi”nin içinde bulunduğu muhakkak.

    Dönemin belirleyici zemini “Forum” dergisidir. 1954’te yayın hayatına başlayan ve Demokrat Parti’ye muhalefet eden bu dergi; o günlerin tüm aydın birikimini barındırıyordu ve zaman ilerledikçe kadrolar kendi içinde “sol aydınlar” / “sağ aydınlar” olarak bölünmeye başlamıştı. FKF gibi tüm o sosyalist hareketler 1965 ve sonrasının ürünüdür, ama arada bir ölçüde “Forum”a karşı kurulan Doğan Avcıoğlu’nun “YÖN” dergisi yer alır. (Bu derginin tüm sayılarına ve sayfalarına TÜSTAV sitesi üstünde erişilmektedir.) “YÖN” dergisi; dönemin sosyalist fikirlerinin oluşmasında, “Kemalizm”in yeniden değerlendirilmesinde her şeyden daha fazla etkili olmuş ve 1960 sonrasının kurucu düşünce dergisidir. Bugün dahi sahip olduğumuz tüm tutumlar, tavırlar, hâttâ çelişkiler o derginin sayfalarında biçimlenmiştir.

    Yalçın Küçük bu tarihin insanıdır. Hayata o dönemde bir “sosyalist” olarak bakıyor, dünyayı bir “iktisatçı”nın gözünden görüyordu. Her iki “formasyon” da çok önemliydi. Arka plânda da harıl harıl işleyip gelişen bir 1960’lar vardı. Hele “1968 sonrası” başlı başına bir serüven olacaktı. Ama vurgulamaktan bıkmadığım şekilde, konuya epey hakim birisi olarak belirteyim; dünyada 1968 hareketi diye bildiğimiz hamle önce Türkiye’de başlamıştır. Dünyanın (Amerika ve Fransa’nın) 68’iyle bizimki çok farklıdır; bunu çeşitli yazılarda dile getirdim ve çözümledim ama gençliğin, üniversite gençliğinin örgütlü bir kitle olarak eylem yoluyla siyasal iktidara müdahale etmesi evvela “Türkiye”de görülür.

    Zannederim o yıllarda etkili olan ve “Yalçın Küçük”ün aydın ve eylemci olarak formasyonunu belirleyen çok önemli bir figürden daha söz etmek gerekir: “Jean Paul Sartre”.

    Fransız felsefeci, eylemi aydın olmanın sadece bir sorumluluğu olarak değil bir parçası olarak nitelendiriyordu. Hayatının sonuna kadar her toplumsal hareketin içinde yer aldı, ilerlemiş yaşında bile eylemden geri kalmadı. Tüm öngörülerinde yanıldı ama Fransızlar (Sartre’ın sınıf arkadaşı muhafazakâr “Raymond Aron”u [The Opium of the Intellectuals, 1955] kast ederek); “‘Aron’la haklı çıkmaktansa ‘Sartre’la yanılmayı tercih ederim’” demekten çekinmedi.

    Sartre’ın “Varoluşçu felsefe”si (ki, eylemi varoluşun temeli olarak görür) Küçük’ü ne kadar etkiledi bilmiyorum. Fakat gençlik yıllarında çok etkili hâttâ hâkim olan bu düşünceye yabancı kalmadığını öne sürmek yanlış değildir. Hele Sartre’ın aydın kavramı üstüne yazdıklarının başka bir örüntü oluşturduğu kanısındayım. Öte yanda Sartre’ı da biçimlendiren bir başka kavram var: Sonradan “Foucault”nun ve genel olarak “aydın kuramının” (“intellectual theory”) bittiğini vurguladığı “genel aydın” (“general intellectual”). (Foucault’ya göre yerini “özel aydın” [special intellectual] almıştır.) Bu kavrama göre aydın (Dostoyevski’nin köklerini oluşturduğu şekilde); her şeyden, herkese karşı sorumludur. Bir toplumu, tarihi, günü meydana getiren her şeye müdahale etmek zorundadır “aydın”. Her şeyi bilen, her şey hakkında söz alan kişidir ki, söz almak, görüş bildirmek başlı başına bir eylemdir.

    Küçük’ün Türkiye’de 1960’lardan sonra gelişen tüm hareketleri “ben yaptım” diye tanımlaması boşuna değildir. Bir “metafor”dur, ama kendi realitesini açıklamaktadır. Küçük, yine muhtemelen “Lenin”den gelen bir “örgüt”, “örgütlülük” ve “eylem” anlayışıyla kendi konumu sağlamlaştırıyordu ve Sartre’ın her şeye rağmen bireyde kalan eylemini kitleye taşıyor, kitleyle bütünleştiriyordu. Müdahale etmek ama bunu örgütler içinde kalarak yapmak çabasını zamanla da yitirmedi. Bilhassa sosyalist hareketin tüm kanatlarına açık oldu. Onlarla temastan çekinmedi. Bizim gençliğimizde (1970’lerde); başlı başına bir örgütleme insanıydı, dergiler çıkarıyor, ardı ardına kitaplar yayınlıyor, klikler, hizipler meydana getiriyordu. Onun “Kürt hareketi”ne karışması, tıpkı, “Foucault”nun İran Devrimi öncesinde ülkeye gidip 14 yazı yazıp o hareketi bambaşka (sosyalist) bir gözle ve tarihin dönüşümü olarak nitelendirmesine benzer. Jena sokaklarından atının üstünde geçen Napoleon’u gören Hegel’in, o kaşma oturup, “bugün dünyanın ruhunu & tinini (geist) at üzerinde gördüm” diye yazdığını unutmayalım.

    Derken, kendisine çok güvenen, kendisinde her şeye müdahale etmek hakkını bulan “Yalçın Hoca” zamanın erozyonunu yaşadı. Düşünce dünyasının ağır sularında yelken açmaktan, mücadeleci bir insan olarak çekinmezdi ama, pek öyle bir zemin bulamayınca bu defa çok kişisel bir yol izledi ve “onomastik” çalışmalarına (!) yönelerek insanların adından başlayarak soyuyla uğraşmaya başladı. Gündelik olayların gelişimine göre tavır almayı, “kehanetlerde” bulunmayı yeterli saydı. “Ergenekon davaları” gibi büyük haksızlıklara uğradı. Hemen ertesinde de sessizliğine, kapanışına çekildi.

    Çok özel bir dönemin insanıydı. Türkiye’nin bir türlü içinden çıkamadığı tüm çelişkiler onun için de geçerliydi, hepimiz için olduğu gibi. O çelişkileri yaşamak bizim değil, Yalçın Hocanın değil, modern Türkiye’nin kaderiydi.

    Doğu – Batı,

    Ordu – Sivil toplum,

    Din – Laiklik,

    Elitler – Halk,

    Sosyalizm – Liberalizm,

    (…)

    gibi çelişkiler üstünden ilerledi “Tanzimat sonrası”, “1908 sonrası” Türkiye.

    O nedenle, örneğin, sosyalist hareketin iç dinamikleri, örneğin “Kemalizm”le ilişkisi Yalçın Küçük’ün de sorunları hâline geldi. Cenazesindeki heterojen yapı, “ordu” ve “kızıl bayrak”, “imam” ve “asker”, “musalla taşı” ve “sıkılı yumruk” sadece Yalçın Küçük’ün değil, Türkiye’nin özetiydi. Zaten Yalçın Küçük de kızıl atkı ve kalpakla çıkmıyor muydu ortaya?

    Hasan Bülent Kahraman
    10 Nisan 2026 Cuma

  98. Solculuğu 'Yalçın Küçük'ten öğrenmeyin

    “Sırma saçlı ve badem gözlü” Yalçın Küçük!

    Aslında bugün “Haksızlık, Hukuksuzluk ve Adaletsizliğe Alışmayacağız; Tekrar Tekrar Karşı Çıkacağız” başlıklı bir yazı yazacaktım.

    Fakat “Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları” için aşağıdaki satırları yazmış olan ve yakından tanıdığım “Yalçın Küçük” ölünce kendisine Allah’tan rahmet ve sevenlerine başsağlığı dileyerek hakkındaki gerçekleri yazmak gereğini hissettim.

    Yalçın Küçük şunları yazmıştı:

    “Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı’na sonradan katıldılar ve çöken düzene yakındılar.

    Sonradan geldiler, kendilerinden önce gelenleri ve daha önemlisi, Kemal Paşa – İsmet Paşa – Fevzi Paşa triumvirası, başlamış olan kurtuluş ve bağımsızlık hareketine göre daha tutucu olduğu için daha radikâl olanları tasviye etmek zorunluluğu duydular.”

    Yalçın Küçük ve eski eşi Temren ile tanışıklığımız çok eskidir…

    1960’lı, 70’li Ankara günlerine dayanır…

    Eşlerimizin aynı işyerinde çalışmaları bir yana, biz de (sosyolog) “Prof. Mübeccel Kıray”ın 1960’lı yıllarda Ankara’daki evinde yaptığı, herkese açık “Perşembe toplantıları”na zaman zaman birlikte katılırdık.

    O sıralarda, “29 Nisan 1960” günü, Demokrat Parti iktidarının, 27 Nisan’da “Tahkikat Encümeni” Yasası ile yaptığı “Anayasa Darbesi”ne karşı “Siyasal Bilgiler Fakültesi” bahçesinde gerçekleştirdiğimiz protesto eylemini ezmek için Menderes’in emriyle gelen polis ve askerlerin baskınında, süvariler okul bahçesine girmesin diye ben atların ayaklarının önüne yattığımda, o da o sırada bahçede olduğunu söylemiş, aramızda bir tür yakınlık doğmuştu.

    O yıllar; Türkiye’nin “Devrimci 1961 Anayasası”na göre yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı, grev hakkının tanındığı, bağımsız yargı ve bağımsız TRT’nin, “Devlet Plânlama Teşkilatı”nın kurulduğu yıllardır.

    “1961 Anayasası”; Devrimci Demokratik kimliği ile Atatürkçülük ile Sosyalizm arasında köprülerin inşa edilmesine de olanak tanımıştı.

    Ama ne yazık ki o yıllarda Türkiye’de (yasaklardan dolayı) hâlâ emekleme aşamasında olan “Sosyalizm”;

    Hem kendi içinde “Milli Demokratik Devrimciler” (“Mihri Belli”, biraz zorlamayla “Doğan Avcıoğlu”) ve “Sosyalist Devrimciler” olarak bölündü, ve “Moskova” – “Pekin” – “Ulusal (Aziz Nesin) Sosyalizm” kavgasında yok olup gitti,

    Hem de “Atatürk”e ve “Cumhuriyet Devrimine” karşı tavır alarak filizleneceği bir toprağı reddetti.

    Sonuç olarak; 1960’larda yeni çiçeklenen özgürlük ortamında, sol hareketler, Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik (CHP), Sosyalistlik / Komünistlik (Mehmet Ali Aybar – Sadun Aren / Behice Boran ayrılığı – Renkli ve Beyaz Aydınlık / Doğu Perinçek), “Sivil-Asker öncülüğü”nde Devrimcilik (“Yön” ve “Devrim” dergileri, Doğan Avcıoğlu), Resmi TKP – Gençlik Hareketleri (“Goşistler”, “THKO” – “THKP-C”, Deniz Gezmiş’ler, Mahir Çayan’lar) olarak birbirine yakın ama birbiriyle rekabet eden akımlar olarak belirdi.

    Ben FKF’nin Dev-Genç’e dönüşmesini, Dev-Genç’in “Dev-Yol” ve “Dev-Sol” olarak bölünmesini, Sosyalizmin “Moskova” ve “Pekin” olmak üzere iki çizgi hattında birbirine düşman partiler hâline gelmesini, Türk işçi hareketinin “Türk-İş” ve “DİSK” olarak bölünmesini, içlerinde yaşayarak bütün kavgaları bir “Anti-Faşist” ve bir “Anti-Goşist” olarak “Atatürk-Cumhuriyet-CHP-TKP çizgisi”nde izledim, bazılarına da aktif olarak katıldım.

    Sonuç olarak; bölünmenin ve ayrışmanın bütün olumsuzlukları yaşandı ve sonuçta Türkiye önce “12 Mart 1971”, sonra “12 Eylül 1980” darbelerine ve bu darbeler yoluyla bugünlere taşındı.

    Yalçın Küçük ile buralarda en baştaki CHP çizgisi hariç, hiçbir yerde uyumlu bir çizgide karşılaşmadık.

    Bunun çok nedeni vardı:

    (1) Dengesiz ve çok kavgacıydı. DPT’den bu yüzden ayrılmış, TİP’ten de bu nedenle ihraç edilmişti.

    (2) Çok zeki ve çok çalışkandı, ama hemen kavga çıkarıyor ve derhâl eski dostlarına, yeni rakiplerine karşı saldırıya geçiyordu.

    (3) Tutarsızdı; bir süre ittifak ettiklerini çok kısa bir süre sonra suçluyor ve ayrılıyordu.

    (4) Her konumuna uygun değişik tezleri savunduğu için fikirleri tutarsızdı. Kendisi de “Yazdıklarımı dönüp okumam: Onlar, dolduğum zaman kustuğum düşüncelerimdir. Kusmuklarımı okumam.” derdi. “Türkiye Üzerine Tezler” kitabı ve insanları adlarına göre etnik olarak etiketlediği (Onomastique) kitaplar yanlış ve fantastik iddialarla doludur. Bunları alıntılamak ve düzeltmek için yeni bir kitap daha yazmak gerekir.

    (5) “Atatürk”e, “Cumhuriyet”e karşıydı; elbette olabilir, ama bu nedenle tarihi tahrif ediyor ve kendisine “İkinci Cumhuriyetçi”ler (“Birikim” dergisi çevresi, Kürt etnikçiler, dinciler) arasında yer arıyordu.

    (6) Fazla muhteristi; hem iktidara hemen ortak olmak istiyor, ama bunun örgütünü de yolunu da bir türlü bulamıyordu, çünkü yaşadığı dönem istikrarsız bir değişme dönemiydi.

    (7) Bilmediği konularda, gerçeklere ve bilimsel yöntemlere uygun olmayan çıkarsamalar yapıyor, ve ilişkilerini kullanarak bunları popülerleştiriyordu.

    (8) Çok sık değiştirdiği konumlarından birinde; Paris’te, “etnikçi Kürtçülük” ile “Sosyalizm” arasında köprü ve ittifak kurmaya çalışmış, ama onu da başaramamıştı.

    (9) Baskıcı ve darbeci iktidarlar tarafından büyük haksızlıklara uğramış, ve beni de isyan ettiren biçimde haksız, hukuksuz ve adaletsiz olarak hapis yatmıştı; sanıyorum onunla ilgili yanlış yorumların bir kaynağı da buydu.

    Galiba onun hakkındaki en gerçekçi yargıyı, şu satırlarıyla “Zeki Sarıhan” yapmıştır: YALÇIN KÜÇÜK: DİKKATLERİ ÜZERİNDE TOPLAMAK

    “Onun bazı doğruları kullanarak abuk-sabuk şeyler söylediği kanısına vardım. Görüşlerini sükûnetle dile getirmesi, çağrılan her yere gitmesi ise iyi yanıydı.”

    “Aydınlık’ta yayımlanan yazılarını ‘Aydınlık Zindan’ adlı bir kitapta toplamıştı. Savunduğu tezleri Aydınlık da doğru bulmamıştı ki kitabı okuyup bir yazı yazmamı istediler.

    Kitabı okuyunca Yalçın Küçük’ün aykırı bir insan görüntüsü vererek ilgi çekmek için gerçekleri nasıl tersyüz (manipüle) ettiğini daha net gördüm.

    Kitapta ele aldığı 11 konudan 10’u hakkında yanlış yazıyordu! 26 Mart 2000 tarihiyle Aydınlık’ta ‘Yalçın Küçük’ün Kitabında Tarihsel Yanlışlar’ yazısında bunları anlattım.”

    Yalçın Küçük’ün “saldırganlığı”nı ve “eleştirel tavrı”nı sevenlerin onun arkasından yazdıklarını anlayışla karşılıyorum.

    Ne demişler: “Kel ölür, sırma saçlı olur; kör ölür, badem gözlü olur!”

    Ama Yalçın Küçük “ne Atatürkçü ne de Cumhuriyetçi” idi…

    Hâttâ; “Marksistliği” ya da “Sosyalistliği” de birçok Sosyalist & Marksist örgüt (ya da parti) tarafından reddedilmiştir.

    “Sosyalistlik etiketi” altında, güya “Marksist çözümleme” yaparak pek çok teorik ve tarihsel gerçeği saptırmıştı.

    1960’lı, 70’li yılları bilmeyenler; dinciliğin, etnikçiliğin, goşizmin; Marksizme, Sosyalizme, TKP’ye ve ülkeye ne biçim zarar verdiğini görmeyenler;

    • Ya bilmedikleri konularda popüler kültüre katılarak ahkâm kesmesinler,

    • Ya da biraz okuyup o dönemlerin gerçek tarihini doğru kaynaklardan öğrensinler!

    Emre Kongar
    10 Nisan 2026 Cuma

  99. İran savaşı ile ilgili cevabını bilmediğim sorular

    Halka “Trump deli, olmaz böyle şey” mesajı bilinçli olarak verildi. Arka plânda olayın iç yüzüne vakıf olanların ciddi bir kaygısı yoktu.

    SORU 1: Neden kazanılmayacak savaşa girdi?

    ABD’nin (“nükleer bomba kullanmak”, veya “İran içinde yönetim darbesi yapmak” gibi gerçekçilikten uzak yöntemler haricinde) bu savaşı kazanma ihtimâli yoktu.

    Bölgeye sevkettiği güçler, ciddi bir operasyona yetecek boyutta değildi. Körfez bölgesindeki üslerini savaşın ilk günü apar-topar terk etti. Donanmasını geri çekti. İki uçak gemisini gülünç gerekçelerle sahadan aldı.

    ABD askeri ve istihbari kurumları savaşın kazanılabilir nitelikte olmadığını, ve hele bu denli cılız bir kuvvetle kazanılamayacağını, baştan beri gayet net ve kuvvetli bir şekilde ifade ettiler.

    Buna rağmen neden ABD bu savaşa girdi? Girer girmez neden yenilgi sinyalleri vermeye başladı?

    SORU 2: “Kız okulu”nu neden bombaladı?

    Kız okulunu bilinçli ve kararlı bir şekilde (iki kez) bombaladılar. Haberin yayılmasını önlemek için hiç çaba göstermediler. Neden?

    SORU 3: “Hürmüz Boğazı”nı kim kapattı?

    “Hürmüz Boğazı”nı İran kapatmadı. Boğazı; “Lloyd’s of London” kapattı. Neden?

    Not: “Lloyd’s of London”: İngiltere’nin en eski ve en prestijli sigorta şirketlerinden bir tanesi. Özellikle “yük gemileri”, “konteyner gemileri”, “sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) taşıyan devasa gemiler”, “armatör endüstrisi”nde tanınan, ve “dünya geneli deniz nakliyatı & taşımacılığı piyasası”nda ağırlığı olan bir İngiliz sigorta şirketi.

    SORU 4: ABD yönetici kadroları neden Trump’ı durdurmadı?

    ABD kamuoyunda savaş karşıtı müthiş bir fırtınanın esmesine izin verdiler. Savaşı, cahil kamuoyu nezdinde meşrulaştıracak argümanları üretmek kolaydı. Tenezzül etmediler.

    Buna karşılık yönetici kadrolar, Trump’ı durdurmak için, en kolayları dahil, hiçbir adım atmadılar. Trump’ın medeniyet yıkma tehdidinde bulunduğu gün, iki eski başkan, tesadüfe benzemeyen bir tesadüfle, kolej basketbol liglerine dair tebrik ve destek mesajları paylaştılar.

    Bence halka “Trump deli, olmaz böyle şey” mesajı bilinçli olarak verildi. Ancak arka plânda olayın iç yüzüne vakıf olanların ciddi bir kaygısı yoktu.

    SORU 5: “Mücteba Hamaney” neden kayboldu?

    Bir şey daha.

    İran yönetici kadroları “Ali Hamaney’in ölümü”nden nasıl etkilendi?

    Oğlu ve halifesi, uzlaşmanın ilan edildiği güne dek neden 30 gün halktan gizlendi, tweet bile atmadı? (Güvenlik demeyin lütfen, cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı bilhassa korumasız halk arasında dolaşma görüntüleri verdiler.)

    Sevan Nişanyan
    8 Nisan 2026 Çarşamba

  100. 'Rabindranath Tagore'un savaşla ilgili uyarıları

    Tarih: “18. yüzyıl” – “(20. yüzyıl) 1947”
    Konum: Hindistan
    Yerlilere yapılan katliamları hatırlatan kişi: “Shashi Tharoor” (emekli diplomat)

    On sekizinci yüzyılda, tek başına Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı; Avrupa’nın tamamı kadar büyüktü. Fakat; iki asırlık İngiliz sömürge idaresinin ardından, 1947’ye gelindiğinde bu oran altı kat azaldı. Sömürgecilik süresince “İngiliz İmparatorluğu”; kendisine baş kaldıran kim varsa acımasızca bastırdı, silahsız protestocuları kurşuna dizdi, ırkçılığı kurumsallaştırdı ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden oldu.

    “İngiliz emperyalizmi” kendisini “aydın bir despot” olarak tanıtıp, idaresi altındakileri “medenîleştirdiği iddiası”nda bulunsa da, yazar “Shashi Tharoor”; demiryollarından hukukun üstünlüğüne kadar bütün “sözde sömürgecilik hediyeleri”nin yalnızca Britanya çıkarları için tasarlandığını ortaya koyarak “aydınlanmacı despotizm miti”ni parçalıyor. Kitap, “İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” sorusunu merkeze alarak; “İngilizlerin yükselişi ile Hindistan’ın çöküşü arasındaki paralelliği” her veçhesiyle ortaya koyuyor.

    30 yıl boyunca “Birleşmiş Milletler”de çalışmış ve “Genel Sekreter Yardımcılığı” da yapmış olan “Shashi Tharoor”; “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabında İngiliz sömürgeciliğini cesurca ve keskin bir dille eleştirerek, Britanya’nın Hindistan mirasının ne denli kirli olduğunu gözler önüne seriyor.

    ___________ İngilizce: ___________

    “Inglorious Empire: What the British Did to India”

    https://www.hurstpublishers.com/book/inglorious-empire/

    https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Inglorious-Empire-by-Shashi-Tharoor/9781849048088

    https://www.amazon.de/dp/0141987146/

    https://www.amazon.com/dp/1947534300/

    ____________ Türkçe: ____________

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/utanc-imparatorlugu-ingilizler-hindistanda-ne-yapti/637098.html
    _________________________________

    Shashi Tharoor, Rabindranath Tagore’a daima saygı duyar; çünkü “nefret”le hiçbir problemin çözülemeyeceğini “Tagore’un mücadelesinden ve uyarılarından” öğrenmiştir.

    Sadece Hindistan’dakilerin değil, aynı zamanda Bangladeş’deki mazlumların da İngiliz zulmü altında kıyıma uğradığı yıllarda “Rabindranath Tagore”un çektiği çileler inanılmaz boyuttadır…

    Bütün bunlara rağmen “Rabindranath Tagore”; ruhu “nefret” dolu biri değildi. “Öfke” ile “nefret”i birbirinden ayırmayı acıyla öğrenecek kadar çileli bir hayat yaşamıştı.

  101. Günther Anders'i hatırlamak

    “İNSANIN ESKİMİŞLİĞİ”

    • The Obsolescence of Man, Volume I (1956)

    • The Obsolescence of Man, Volume II (1980)

    • The Outdatedness of Human Beings: The Antiquatedness of the Human Being (single volume)

    Filozof, aktivist ve eleştirmen kimlikleriyle tanınan, ve günümüzde yeniden hatırlanan “Günther Anders (1902-1992)”, en önemli yapıtı sayılan “İnsanın Eskimişliği”nde ortaya attığı “Prometheusçu Utanç” kavramıyla; teknolojiye yönelik en erken tarihli ve en keskin eleştirilerden birini getiriyor.

    Günlük hayatımıza derinlemesine nüfuz ettiği hâlde hâlâ net bir şekilde hesaplaşamadığımız “teknolojik başarılar karşısında nasıl bir tavır takınacağımız?” sorusu üzerine kafa yoranlar, Günther Anders’in eleştirilerini dikkatle takip etmeliler.

    “Martin Heidegger”, “Edmund Husserl” ve “Ernst Cassirer”in öğrencisi, “Hannah Arendt”in eşi, “Walter Benjamin”in kuzeni olan “Günther Anders”; modern dünyaya dair keskin eleştirileriyle bugün yeniden keşfedilen bir filozof.

    “Hans Jonas”, “Bertolt Brecht”, “Ernst Bloch” ve “Herbert Marcuse” gibi isimlerle de yolları kesişen Anders, “İnsanın Eskimişliği” adlı eserinde, teknolojinin insanı nasıl “eskittiği”ni; “nükleer tehdit”, “tüketim kültürü” ve “insanın tabiatla ilişkisindeki yabancılaşma” gibi temalar üzerinden irdeliyor.

    Bu başyapıt; “insanın kendi yarattığı teknolojik dünyada nasıl anlamını yitirdiği”ni, “yok oluş tehdidiyle nasıl yüz yüze geldiği”ni çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. “Nükleer silahlardan iklim krizi”ne, “tabiatı kendi ellerimizle yıkışımızın sorunlarından yaşamlarımızın metalaşması”na kadar pek çok acil mesele, Anders’in öngörü dolu eleştirileriyle yeniden düşünmeye davet ediyor bizi.

    “Dünyayı değiştirmek yetmez. Bunu zaten yapıyoruz. Hâttâ dünya büyük ölçüde bizim müdahalemiz olmadan değişiyor. Bu dönüşümü yorumlamamız da gerekiyor. Dahası, bu dönüşümün seyrini değiştirmek gibi bir amacımız olmalı ki dünya bizim dahlimiz olmadan dönüşmeye devam etmesin. Daha da önemlisi bizden arınmış bir dünyaya dönüşmesin.”

    Günther Anders

  102. İlkellerin 'kurtuluş ritüelleri' hakkında

    (08 Nisan 2026 at 19:53)

    “sürekli tehlikeli bir çevre içinde yaşayan ilkeller arasında kurtarıcı arama yokluğu size uydurma geliyor ve sadece aptallığımı gösteriyor. Örneğin ilkeller bol bol büyü ve tılsım kullanırlar.”

    Dikkat ediniz:

    İlkellerin “bol bol büyü” ve “tılsım” kullanması; onların da kurtulmak istediklerinin birer kanıtı değil mi? Eğer yanılıyorsam, lütfen düzeltiniz.

    Daha açık, daha net ifade edeyim:

    “Medeniyet” denen şeyin içinde; “Marxism”, “Leninism”, “Stalinism”, “Maoism”, vb. çeşit çeşit “kurtarıcılık paketleri” zaten satılıyor. Bunların hiçbirinden bahsetmiyorum. Olaya salt “medenî kurtarıcılık zırıltıları” perspektifinden bakmayınız.

    SADECE ŞUNU SORUYORUM SİZE, LÜTFEN BURAYA DİKKATLE ODAKLANINIZ:

    Size sorduğum sorunun “medeniyet”le uzaktan-yakından ilgisi olmadığını aklınızda tutarak yanıtlayınız lütfen; yani birkaç dakikalığına da olsa “medeniyet”in hiç var olmadığını tahayyül ediniz, ona göre yanıtlayınız:

    İlkeller de “insan”dı.

    İlkellerin de “korkular”ı vardı.

    Acaba ilkeller “korkuları”yla başedebilmek için; sizin de bahsettiğiniz üzere “bol bol büyü” ve “tılsım” kullanarak kendilerini kurtarmak istiyor olabilirler mi?

    Siz olaya salt “medenî kurtarıcılık paketleri” perspektifinden bakıyorsunuz. Bunların hiçbirinden bahsetmiyorum ki!

    Size anlatmaya uğraştığım şey şu: İlkeller de insandı, ilkellerin de korkuları vardı; korkularıyla başedebilmek için “büyü” gibi, “şamanlık” gibi, “totem” gibi, “tılsım” gibi, “puja (hindu kökenli)” gibi çeşit çeşit “kurtulma, kurtuluş ritüelleri” icat ettiler diyorum. Bütün bunlar; ilkellerin kendi kurtuluşları için yine kendilerinin icat ettiği birer çaba değil mi?

    Yanıtlarsanız memnun olurum.

  103. Pipsqueak

    ” pipsqueak’i tebrik etmek gerek…” yorumunu görünce aklıma aşağıdaki ünlü alıntı geldi.
    “İki şey sonsuzdur: evren ve insan aptallığı; ve evren konusunda emin değilim.”
    Rivayetlere göre bu alıntı siteye yorum yazanlar kadar değilse de, büyük beyinli Einstein’e aitmiş. Ama benzerini sayısız çok defa okudum gibi geliyor.
    Biraz değiştirip yazacağım: “İki şey sonsuzdur: evren ve medeniyetin ne zaman ve nerede başladığını bilmeyenler; ve evren konusunda emin değilim.”
    Not: Bu sitede şimdiye kadar bunu bilene rastlamadım.
    Türkiye “google”unda sordum: “ilk medeniyet nerede başladı”. Cevap aşağıda:
    “Bilinen ilk medeniyet, günümüzden yaklaşık 6.000 yıl önce (MÖ 4000 civarı) Mezopotamya’da, Fırat ve Dicle nehirleri arasında (günümüz Irak topraklarında) Sümerler tarafından kurulmuştur. Mezopotamya, tarıma uygun toprakları ve su kaynakları sayesinde medeniyetlerin doğduğu “Verimli Hilal”* bölgesinin kalbidir.
    Bölge: Mezopotamya (Irak, Suriye, Türkiye’nin güneyi)
    İlk Medeniyet: Sümerler
    Önemi: Yazıyı (çivi yazısı), tekerleği ve şehir devletlerini (Ur, Uruk, Lagaş) kullanan ilk toplumdur.
    Diğer İlk Medeniyetler: Daha sonra Nil Vadisi (Mısır), İndus Vadisi (Hindistan) ve Sarı Irmak (Çin) bölgelerinde de medeniyetler gelişmiştir.
    Mezopotamya, Sümer, Babil, Asur ve Akad gibi pek çok büyük uygarlığa ev sahipliği yapmış, ilk şehir devletleri ve yazılı kanunlar burada ortaya çıkmıştır.”
    “Verimli Hilal”*Not: Birçok tarihçiler çok daha verimli yerlerde böyle bir başlangıç olmadağına dikkat çektiler.
    BENDEN BİR EK: Amerika”daki İnka, Toltek, Olmek ve Aztek medeniyetlerinin oraya aynı kaynaktan yayıldığı çok ciddi bir şekilde savunulur. Fakat bu benim “HOBİM” olduğundan artık bu sitede fikir ayağımı yorganıma göre uzatmayı öğrendim. Aksi halde aşağıda sözünü edeceğim Stalin koruyucuları Veri Tabanı-Yapay Zeka’larına bakıp hemen saldırırlar.
    Peki neden “pipsqueak’i tebrik etmek gerek…” yazan neden bilmediği şeyler hakkında da bazı saçma sapan ve gereksiz eklerde bulunmuş? Devlet beni inşaat mühendisliği için gönderdi ben matematik çalıştım, hepsi o kadar.
    Sanırım bu zavallı uzmanlık bataklığında doğmuş, büyümüş bir pipsqueak!
    Uzmanın tanımı: Gittikçe küçülen alanda gittikçe daha çok bilen. Eninde sonunda hiç bir şey hakkında her şeyi bilecek. Allah cahilleri başımızdan eksik etmesin! Hiç değilse ağlamak yerine gülmek fırsatı çıkıyor.
    Her neyse. Bu adam/kadın veya cinsiyeti neyse, sitede kendine benzerler sayısı en büyük sonsuzu bile geçer, sayelerinde sonu gelmez bir sonsuza doğru yolculuğa çıkarız. Ben bu yola çıkmaya hazırım. Böylece bu hödükler sayesinde sonsuzdan bile çok yaşarım! Bak kara cahil, benim diğer bir “hobim” de hödüklerle mantık oyunu oynayıp gülmek olduğunu bilmiyor.
    Eminin kara cahil adam/kadın ya da her neyse diğerleri gibi kara deliğe girip kayıplara karışacak ama olsun. Bu sitenin çekiciliği bana insanlığın düştüğü acınacak durumu fazlasıyla kanıtlamasında.
    Mesela, bu ve diğer benimle ilgili yorum yapanlar bana daima Stalin’in gizlice beslediği koruyucularını hatırlatı. Şu an onlara çok benzeyen, Amerika’yı yeniden temizleyip bakire, bozulmamış, ilk ataları İngilizlere benzeyen tam sarışın, tam mavi gözlü falan filan yapmak isteyen ICE (ICE, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nın kısaltmasıdır) aynısını yapmakta.
    Bence tüm dünyada faşistlik üssel artmakta ve bu site bunun bir minyatürü.
    Benim asla anlamadığım şu: Neden acaba faşistlik, ilk faşist akımlar gibi, bolluğa kavuşmuş yerlerde başlar. Şimdiye kadar en akla yatan cevap şu oldu: “Faşizm liberalizmin oğludur.” Benim bundan anladığım: Liberalizm zorluğa düşünce faşistler etrafı temizlerler ve ardından tekrar liberaller dizgini ele alırlar. Sanırım bunun bir türlüsü şu an Türkiye’de hüküm sürmekte.
    Not: Faşizmin ilk başladığı yer İtalya’da Umberto Eco (1932-2016), aşağı yukarı “faşizmin gelişini görmek için bıyıklı birini beklemeye gerek yok!” dedi.
    Bakın mesela daha önce yazdığım istatistiğe:
    ” 2025 Küresel Servet Raporu, 2024 yılı itibarıyla Avrupa genelindeki servet eşitsizliğinin Gini endeksini ortaya koyuyor. Gini katsayısı, bir ülkedeki servet eşitsizliğini 0 ile 1 arasında bir sayı ile ölçer…: Daha yüksek bir değer daha büyük eşitsizliği gösterirken, 0 değeri tam eşitliği temsil eder.
    Rapora göre, İsveç 0,75’lik Gini katsayısıyla en yüksek gelir eşitsizliğine sahip…
    İSVEÇ’İN YANI SIRA, SERVET EŞİTSİZLİĞİ TÜRKİYE’DE (0,73)
    Genelde ne desem hemen Stalin koruyucuları gocunur saldırırlar. Ama kimse bu konuda ne bir yorum yaptı ne de bana saldırdı. Galiba zengin/fakir ayırımından yararlandıkları için. Ayıp! Ayıp!
    Diğer bir örnek: Her yerde başlatılan savaşlar, silah üretimini arttırma, üretenleri daha da zenginleştirme ve soy kırımları yanı sıra, en çok ilgilendiğim, ki 68’in benim üzerimde en fazla etkisi bu oldu, doğayı yok etme azmi hakkında okuduklarım. Bir de, nükleer savaş olasılığı.
    Dolayısıyla ben kaldığım yerde bu siteye tirotinetlerin hemem hemen hepsinin bataryalarla çalıştığını yazdım. BİLGİNLER DOLU SİTEDE batarya yapımında kullanılan metallerin çıkarıldıkları yerlerde kanserin üssel artığını ve çevreye zararlarını da bildiklerini sanmıştım. Eyvahlar olsun! Bu site zenginleri sadece benim zengin bir ülkede yaşadığımı anladılar. Kafaları kuma gömülü deve kuşları?! Ben onların kim olduklarını anladım onlar da benim zengin bir ülkede yaşadığımı öğrendiler. “Win-win situation”.
    İşte silah endüstrisi ve satışı istatistiği:
    “SIPRI* verilerine göre, ABD küresel silah üretiminde lider konumda olup, 2021-2025 yılları arasında küresel silah ihracat pazarının %42’sini elinde tutmaktadır. 2026 yılı itibarıyla ABD, Fransa, Rusya, Almanya ve Çin de dahil olmak üzere sonraki yedi büyük tedarikçinin toplamından daha fazla ihracat yapmaktadır ve Avrupa’da talepte önemli bir artış gözlenmektedir. İlk 10 ihracatçı arasında genellikle İtalya, İsrail, İngiltere ve Güney Kore yer almakta olup, bu ülkeler pazar paylarını hızla artırmaktadır.”
    SIPRI* Not: SIPRI TikTakTok-YouTube evliliğinden doğan yeni bir İnternet sitesi. Orada da ilerici anarşist devrimciler Sovyet inancı günahlarını çıkarır sanal devrim yapma emzikleri ticareti yaparlar. Hemen bir bakın! Oradayken bir de çoktan beri yıldızı gittikçe yükselen Çin’de anarşistlerin olduğu ile ilgili bir yazıya göz atın. Bakarsınız Türkiye’miz büyüyünce Amerika olmak yerine Çin olmak ister ve Çin’de de her zengin ülkede olduğu gibi anarşistliğin olması bizlere yeni bir model olur.

  104. Pipsqueak

    Hakaret nedeniyle yayınlanmaz korkusuyla yeniden yazdım.
    ” pipsqueak’i tebrik etmek gerek…” yorumunu görünce aklıma aşağıdaki ünlü alıntı geldi.
    “İki şey sonsuzdur: evren ve insan aptallığı; ve evren konusunda emin değilim.”
    Rivayetlere göre bu alıntı büyük beyinli Einstein’e aitmiş. Ama benzerini sayısız çok defa okudum gibi geliyor.
    Biraz değiştirip yazacağım: “İki şey sonsuzdur: evren ve medeniyetin ne zaman ve nerede başladığını bilmeyenler; ve evren konusunda emin değilim.”
    Not: Bu sitede şimdiye kadar bunu bilene rastlamadım.
    Türkiye “google”unda sordum: “ilk medeniyet nerede başladı”. Cevap aşağıda:
    “Bilinen ilk medeniyet, günümüzden yaklaşık 6.000 yıl önce (MÖ 4000 civarı) Mezopotamya’da, Fırat ve Dicle nehirleri arasında (günümüz Irak topraklarında) Sümerler tarafından kurulmuştur. Mezopotamya, tarıma uygun toprakları ve su kaynakları sayesinde medeniyetlerin doğduğu “Verimli Hilal”* bölgesinin kalbidir.
    Bölge: Mezopotamya (Irak, Suriye, Türkiye’nin güneyi)
    İlk Medeniyet: Sümerler
    Önemi: Yazıyı (çivi yazısı), tekerleği ve şehir devletlerini (Ur, Uruk, Lagaş) kullanan ilk toplumdur.
    Diğer İlk Medeniyetler: Daha sonra Nil Vadisi (Mısır), İndus Vadisi (Hindistan) ve Sarı Irmak (Çin) bölgelerinde de medeniyetler gelişmiştir.
    Mezopotamya, Sümer, Babil, Asur ve Akad gibi pek çok büyük uygarlığa ev sahipliği yapmış, ilk şehir devletleri ve yazılı kanunlar burada ortaya çıkmıştır.”
    “Verimli Hilal”*Not: Birçok tarihçiler çok daha verimli yerlerde böyle bir başlangıç olmadağına dikkat çektiler.
    BENDEN BİR EK: Amerika”daki İnka, Toltek, Olmek ve Aztek medeniyetlerinin oraya aynı kaynaktan yayıldığı çok ciddi bir şekilde savunulur. Fakat bu benim “HOBİM” olduğundan artık bu sitede fikir ayağımı yorganıma göre uzatmayı öğrendim. Aksi halde aşağıda sözünü edeceğim Stalin koruyucuları Veri Tabanı-Yapay Zeka’larına bakıp hemen saldırırlar.
    Peki neden “pipsqueak’i tebrik etmek gerek…” yazan neden bilmediği şeyler hakkında da bazı saçma sapan ve gereksiz eklerde bulunmuş? Devlet beni inşaat mühendisliği için gönderdi ben matematik çalıştım, hepsi o kadar.
    Zaten uzmanlık medyanın yansıttığı kadar iyi bir şey de değil. Daha yüksekte oturup onlardan faydalananlara uzmanlara “faydalı enayiler” derler.
    Uzmanın tanımı: Gittikçe küçülen alanda gittikçe daha çok bilen. Eninde sonunda hiç bir şey hakkında her şeyi bilecek. Allah cahilleri başımızdan eksik etmesin! Hiç değilse ağlamak yerine gülmek fırsatı çıkıyor.
    Her neyse. Bu adam/kadın veya cinsiyeti neyse, sitede kendine benzerler sayısı en büyük sonsuzu bile geçer. Bunlar sayesinde sonu gelmez bir sonsuza doğru yolculuğa çıkarız. Ben bu yola çıkmaya hazırım, böylece sonsuza dek yaşarım! Benim diğer bir “hobim” de mantık oyunu oynayıp gülmek.
    Eminin “hobi” yazarı da diğerleri gibi deliğe girip kayıplara karışacak ama olsun. Bu sitenin çekiciliğinin asıl nedeni bana insanlığın düştüğü acınacak durumu göstermesi.
    Bu ve diğer benimle ilgili yorum yapanlar bana daima Stalin’in gizlice beslediği koruyucularını hatırlattı. Şu an onlara çok benzeyen, Amerika’yı yeniden temizleyip bakire, bozulmamış, ilk ataları İngilizlere benzeyen tam sarışın, tam mavi gözlü falan filan yapmak isteyen ICE (ICE, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nın kısaltmasıdır) aynısını yapmakta.
    Bence tüm dünyada faşistlik üssel artmakta ve bu site bunun bir minyatürü.
    Benim asla anlamadığım şu: Neden acaba faşistlik, ilk faşist akımlar gibi, bolluğa kavuşmuş yerlerde başlar. Şimdiye kadar en akla yatan cevap şu oldu: “Faşizm liberalizmin oğludur.” Benim bundan anladığım: Liberalizm zorluğa düşünce faşistler etrafı temizlerler ve ardından tekrar liberaller dizgini ele alırlar. Sanırım bunun bir türlüsü şu an Türkiye’de hüküm sürmekte.
    Not: Faşizmin ilk başladığı yer İtalya’da Umberto Eco (1932-2016), aşağı yukarı “faşizmin gelişini görmek için bıyıklı birini beklemeye gerek yok!” dedi.
    Daha önce bu siteye katılanların Türkiye zenginleri arasında olduğuna işaret eden istatistiğe:
    ” 2025 Küresel Servet Raporu, 2024 yılı itibarıyla Avrupa genelindeki servet eşitsizliğinin Gini endeksini ortaya koyuyor. Gini katsayısı, bir ülkedeki servet eşitsizliğini 0 ile 1 arasında bir sayı ile ölçer…: Daha yüksek bir değer daha büyük eşitsizliği gösterirken, 0 değeri tam eşitliği temsil eder.
    Rapora göre, İsveç 0,75’lik Gini katsayısıyla en yüksek gelir eşitsizliğine sahip…
    İSVEÇ’İN YANI SIRA, SERVET EŞİTSİZLİĞİ TÜRKİYE’DE (0,73)
    Genelde ne desem hemen Stalin koruyucuları gocunur saldırırlar. Ama kimse bu konuda ne bir yorum yaptı ne de bana saldırdı. Zengin/fakir ayırımından yararlandıkları için olmalı.
    Diğer bir örnek: Her yerde başlatılan savaşlar, silah üretimini arttırma, üretenleri daha da zenginleştirme ve soy kırımları. 68’de benim en çok ilgilendiğim ve üzerimde en fazla etkisi medeniyetin doğayı yok etme azmi hakkında okuduklarım. Bir de, nükleer savaş olasılığı var.
    Ben kaldığım yerde bu siteye tirotinetlerin hemem hemen hepsinin bataryalarla çalıştığını yazdım. BİLGİNLER DOLU SİTEDE batarya yapımında kullanılan metallerin çıkarıldıkları yerlerde kanserin üssel artığını ve çevreye zararlarını da bildiklerini sanmıştım. Eyvahlar olsun! Bu site zenginleri sadece benim zengin bir ülkede yaşadığımı anladılar. Kafaları kuma gömülü deve kuşları?! Ben onların kim olduklarını anladım onlar da benim zengin bir ülkede yaşadığımı öğrendiler. Ünlü “Kazan-Kazan durumu” (“Win-Win situation”).
    Silah endüstrisi ve satışı istatistiği:
    “SIPRI* verilerine göre, ABD küresel silah üretiminde lider konumda olup, 2021-2025 yılları arasında küresel silah ihracat pazarının %42’sini elinde tutmaktadır. 2026 yılı itibarıyla ABD, Fransa, Rusya, Almanya ve Çin de dahil olmak üzere sonraki yedi büyük tedarikçinin toplamından daha fazla ihracat yapmaktadır ve Avrupa’da talepte önemli bir artış gözlenmektedir. İlk 10 ihracatçı arasında genellikle İtalya, İsrail, İngiltere ve Güney Kore yer almakta olup, bu ülkeler pazar paylarını hızla artırmaktadır.”

  105. 'Simone Weil' burjuva mıydı, anarşist miydi? Hangisi?

    “İki tavşanı birden kovalayan, iki tavşanı da yakalayamaz.”
    Konfüçyüs

    Simone Weil: Ne saf bir “azize”, ne de “salt anarşist”

    Burjuva konforu içinde “sokak yoksulluğu”nu gören Simone Weil, ayrıcalıklı doğmanın suçluluğunu ömür boyu taşımıştı. Bu suçluluk duygusu yazdığı her satırda da kendini gösteren kişisel çıkıntılar oldular.

    Simone Weil, 20. yüzyılın en çelişkili ve derin düşünürlerinden biri olarak, hayatı boyunca mistik bir ruhani arayışla radikal siyasi eylemler arasında gidip geldi. “Medcezir nedir?” diye sorsalar “Simone Weil” derdim bu yüzden.

    1909 yılında Paris’te agnostik Yahudi bir burjuva ailede doğan Weil, çocukluğunu entelektüel bir ortamda geçirdi. Ağabeyi “Andre Weil”in matematik dehasıyla rekabet ederken, kendisi erken yaşta “Homer”, “Plato”, “Euripides” ve “Kant” gibi klasikleri okudu. “I. Dünya Savaşı”nın yaraları, ailesinin göçü ve babasının cephedeki doktorluğu, küçük Simone’da ezilenlere karşı tuhaf bir empati yarattı. Daha çocuk yaşta askerlere çikolata yerine şeker vermeyi reddetmesi, fedakârlığın ilk işaretlerindendi. Fiziksel zayıflığı ve sık sık hastalanması onu içe dönük bir düşünür yapmıştı, ve ailesinin koruyucu tutumu ise bağımsızlık arzusunu körükleyen tek şeydi. Bu baskı incelendikçe özgürlük peşi sıra düşünlerle boğuyordu onu. Okul yıllarında filozof “Alain”in etkisiyle “toplumsal ikiyüzlülüğü” eleştirmeyi öğrendi. Ecole Normale Superieure’e “Simone de Beauvoir”ı geçerek girmesi, normlara meydan okuyan ilk çıkışı olmuştu. Bu çocukluk, onun bireysel direnişinin yanında vicdan yükünün de temellerini atmıştı.. Burjuva konforu içinde sokak yoksulluğunu gören Simone Weil, ayrıcalıklı doğmanın suçluluğunu ömür boyu taşımıştı. Bu suçluluk duygusu yazdığı her satırda da kendini gösteren kişisel çıkıntılar oldular. Fakat toplumlar bugünkü gibi o günlerde de çıkıntıları sevmezdi. Çıkıntılık yapan dışarda kalırdı. Erken yazılarında siyasi eleştiriler, sonraki dönemlerdeki mistik fedakârlıklarda olduğu gibi…

    Simone Weil’in asıl düşünceleri ile içinde süzüldüğü, ona dayatılan düşünler içinde evrildi. Erken dönem yazıları, Marksist kökenli ama eleştirel bir anarşizmi yansırken “Baskı ve Özgürlük” (ölümünden sonra yayımlandı) adlı kitabında, toplumsal baskının nedenlerini tahlil etti. 1934 yılında yazdığı bu ana denemesi; “modern endüstrinin özgürlüğü nasıl yok ettiği”ne dair tecrübe edilmiş ve yaşanmış bir zamanın da ürünüydü. Simone Weil, burada kapitalizmin ve bürokrasinin baskı mekanizmalarını Marx’tan esinlenerek ele aldı, ama devrimin yeni bir baskı doğuracağını da öngördü. “Fabrika hızı”nın, “emir-zincir ilişkileri”nin ve “zamanın zulmü”nün; özgürlüğü imkânsız kıldığını bizzat kendi de görerek yazdı. Bu kitapla anarşist yanını da ortaya koydu aslında. Gücü reddedip, “bireysel özgürlük” savundu. Simone Weil, proletarya devriminin ütopyasını sorgularken, Stalin rejimi gibi örneklerle, devrimin baskıyı çoğalttığını da böylece dile getirdi. “Marx, ezilenlerin mücadelesinin gerçek özgürlemeyi getireceğini düşündü, ama yanılıyordu” dercesine, tarihsel örneklerle eleştirisinin tamamladı.

    Bu eleştiriler, Simone Weil’in doğrudan “fabrika”da çalışmış olmasının ona sağladığı deneyimden doğdu. 1934-1935’te “Renault” ve “Alsthom” fabrikalarında işçi olarak çalıştığı bu dönemi “Fabrika Günlüğü” adlı notlarıyla belgeledi. Bu metinle; “aşağılanma”yı, “zamanın içinde bir hapiste olma”yı, “zulmü” ve “düşüncenin yok oluşu”nu, “karın tokluğu uğruna var olma”yı, insana çıplak gözle bakınca sanki bir böceğin ayaklar altında ezilişini tıpkı bir belgesel gibi anlatmış. “Zaman dayanılmaz bir yük”, “Cumartesi öğleden sonra ancak düşünmeye başlıyorum” sözleriyse, sanki okunduğunda sesinin duyulabileceği bir gerçekliğin içinden fışkırır gibi hâlâ canlı bir yılgınlıkla doludur. “Fabrika”; bu yüzden “acı” kavramların doğduğu bir yer olmuştur. “Bedensel ağrı”, “psikolojik yıkım” ve “sosyal değersizlik”. Yaşadığı bu deneyim, çocukluğundaki “ayrıcalık suçluluğu”nu eyleme dökerken onu kimi zaman bilincini kaybedecek kadar acımasız da yapmıştır. Kime karşı? Demir dişli makineler çağına kılıç çekerken bile sadece kendi kanını dökebilmiş kendine karşı. İşçilere ders vermek, sendikalara katılmak yetmezdi çünkü bu demir dişleri yerinden söküp atmaya. Bu metin; “anarşist bir manifesto”ydu, makineleşmiş emeğe, insanı köleleştiren sanayi devrimine karşı. Ama o kadar işte. Simone Weil, burada “dikkat” kavramının tohumlarını attı. Düşünceyi koruma çabası, ruhani bir direnişe dönüştü. İnsan, güç yettiremediği her şeye karşı bir tanrıya sığınır sonunda, istese de istemese de.

    Bu yıllarında verdiği dersler, “Felsefe Dersleri” adı altında toplandı. 1933-1934’te Roanne’da kız lisesinde verdiği bu dersler; “algı”, “dil”, “ahlâk” ve “siyaset felsefesi”ni kapsıyordu. “Empirizm”i eleştirir ve “duyumlar, bilgiye temel olamaz” derdi. Çelişkiyi üretken bir engel olarak görüyordu, ama zihin çelişkiyi aşmak için genişleyen bir yapıya sahiptir.. Dersler, pratik felsefeyi işaret ediyordu. Okul çalışmaları, “Tanrı Sevgisi”ne bir hazırlık olarak böylece diğer düşünleri arasında birikmeye ve gelecekteki “mistik dönüşümü”nün de zeminini oluşturuyordu. Simone Weil’in “mistik dönemi”; 1930’ların sonlarında iyice ortaya çıktı. Portekiz’de “balıkçı ilahisi”, “Assisi’de diz çökme” ve “Solesmes Manastırı’ndaki deneyimler”; Hıristiyan mistisizmini getirdi “Tanrı’yı Beklemek” Pere Perrin’e yazdığı mektuplar ve denemelerin bir araya gelmesiyle oluştu. Burada, vaftiz olmayı reddetmesi ise, kilise otoritesine “anarşistçe karşı çıkması”na neden olmuştu. Azizlik yönü burada baskın hale geldiyse de “kendini yok etme” ve “ilahi aşk için ego’nun silinmesi” tam anlamıyla irdeleyen, düşünmekten hoşlandıkça isyan eden tarafını ortadan kaldırmaya yetmedi.

    En bilinen eserlerinden “Ağırlık ve İnayet” notları arasından “Gustave Thibon” tarafından derlendi. “Yerçekimi”, doğal zorunluluk ve “ego”yu temsil ederken; “inayet” ise ilahi müdahalenin yok edilemez istisnanın kendisiydi. “Ruhun tüm doğal hareketleri yerçekimi yasalarına tabidir; inayet tek istisnadır” dediği gibi. Savaş yıllarında yazdığı “Kökler: İnsanın ve Ruhun İhtiyacı” adlı kitabında; siyasi ve ruhani sentezin ötesine geçemedi. “Köksüzlük, modern toplumların hastalığıydı”, ama bu konuda Simone Weil de oldukça hastaydı. Endüstri, savaş ve kolonyalizmin bağlarını kopardığı şeyler arasında Weil de arayan ve fakat çok genç olan Weil zaman zaman ne aradığını unutan, şaşıran da biriydi. Düzen, özgürlük, itaat, sorumluluk, eşitlik, hiyerarşi, onur, ceza… Çiftler hâlinde listeler için denge şarttı. “Köksüzlük”, “şehirde işsizlik” ve “sömürü”, “kırda gelenek kaybı”, ulusta milliyetçilik zehriyle yayılırken, Weil de dengede durmakta giderek zorlanmaktaydı. Toplum, ne toplu olarak ne de birey bazında ruhun ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Bugün de olduğu gibi.

    Simone Weil’in “Londra” ve “Marsilya” dönemlerini kapsayan; “matematik”, “teoloji”, “felsefe” karışımı düğünlerle dolu not defterleri, onun elbette asıl düşüncelerinin ham hallerini de barındırıyor içinde. O, çelişkilerin insanı gerçeğe yaklaştırdığı düşüncesini sevdiği kadar çelişkili olmayı da seviyordu belki. Bu yüzden; “ne sağ bir azize”, “ne de salt bir anarşist” oldu. Çocukluğunda içinde birden filizlenen “fedakârlık” dayanılma yorgunlukları da beraberinde getirdiğinde isyanla beslendi. “Albert Camus”nün onun için “tek büyük ruh”, Eliot’un “aziz benzeri deha” diye tarif etmeleri de çelişkilerinde net olmasındandı. Bir insanın kendi kendini yok etmesini bütün ilahi metinlerde “yasak” ilan etmiş bir Tanrı’ya ulaşmak için “Tanrı için yok olmak” ifadesi de çelişkilere olan sadakatinin bir göstergesiydi, ama yine bütün otoritelere yalnız Tanrı için direnmek, reddetmek ve baş kaldırmak da tam bir tevekkül halinde olmaktı.

    Fakat yazdığı metinler ve taşıdığı düşünceler kadar güçlü olamadı hiçbir zaman. Simonw Weil, “II. Dünya Savaşı” sırasında Londra’da “Özgür Fransa (Free French) hareketi” için çalışırken, işgal altındaki Fransa’da yurttaşlarının çektiği açlık ve yoksunlukla dayanışma göstermek için belirlenmiş resmi tayın miktarından fazlasını yemeyi reddetti. Ben de olsam böyle yapardım. Ama bu tutumu, zaten çok zayıf olan bağışıklık sistemini artık düzelmez biçimde bozdu. Baş ağrıları, sinüzit ve tüberküloz gibi sorunları daha da derinleştirdi. Simone Weil hiç evlenmedi, çocuğuda olmadı tabi. 24 Ağustos 1943’te henüz 34 yaşında, bilinçli, şiddetli yetersiz beslenmenin getirdiği ölümü sonrası yapılan soruşturmada ölüm nedeni kayıtlara “intihar” olarak geçti, ancak biyografilerinde bu daha çok ahlaki dayanışma ve aşırı fedakârlıkla ilişkilendirilmekte. Hakeza bazı intiharlar ahlaki bir mücadelenin sonucu olmuştur tarihte. Saf bir azize değildiyse bile, oturup “burjuva sınıfa dahil biri olmanın” ona sunduğu bütün ayrıcalıklar içinde çatlayana kadar yiyip içmek varken, onun bu sonu tercih etmediyse; iradesini başıboş bir köpeğin iplerini sıkı sıkı elinde tutabilmiş olması da sahip olduğu inayetin göstergesi. Bu kadar direnebilmek için gerçekten de Tanrı’nın insana yardım etmiş olması gerekir.

    Yazan: Ayfer Feriha Nujen
    (Sosyolog)
    12 Nisan 2026 Pazar

  106. Gün Zileli

    sORUN ŞU Kİ, Simone Weil, tavşan yakalamaya karşıydı. Eşsiz bir ruh. Konfüçyus gibi otoritelerin sözcüsü olmadı hiçbir zaman.

  107. Anonim

    Gün abi,

    Sen vefat ettiğinde; anarşistlerin lideri kim olacak?

    Senden sonra gelecek lideri, yani veliahtını şimdiden belirledin mi?

  108. Gün Zileli

    🙂 Anarşizmde lider yoktur.

  109. Pipsqueak

    “İlkellerin ‘kurtuluş ritüelleri’ hakkında” arkadaşa “kısa” bir yanıt
    Önce bu sitede gördüğüm “‘Simone Weil’ burjuva mıydı, anarşist miydi? Hangisi?”, sonra da sizin sorunuz. Birincisi beni tiksindirdi ama konuya giriş oldu.
    Simone Weil hayran olduğum bir düşünür. Eşsiz bir insanın SINIF bağlamı içinde incelemesi bir bakıma cevabımın kaynağı sayılabilir.
    Benzeri olarak, sizin verdiğiniz örnekler de, (“Marxism”, “Leninism”, “Stalinism”, “Maoism” ) SINIF ayırımının yarattığı durumdan kurtuluşlar.
    Şimdi de genelleştirme ile ilgili ve diğer hayran olduğum biri, bir şairden:
    “Başkasına iyilik yapmak isteyen kişi bunu küçük ayrıntılarla yapmalıdır. GENEL iyilik, alçağın, ikiyüzlünün ve dalkavuğun savunmasıdır; çünkü sanat ve bilim, ancak küçük ayrıntılarla düzenlenmiş olarak var olabilir.”
    (“He who would do good to another must do it in Minute Particulars. General Good is the plea of the scoundrel, hypocrite, and flatterer; For Art and Science cannot exist but in minutely organized particulars.”)
    Bir uyarı: Günümüzde doğru/yanlışı ayırt etmede en güvenilir metot doğa bilimleri. Tabii sosyal bilimler de. Ne var ki, bunlar bile artık “SON SÖZ” değiller ve bence günümüz biliminin başarılı olmasının ana nedeni de bu.
    Sorunuza şimdi bir cevap verebilirim.
    SINIF ayırımı, kelimesi kelimesine, insanın insanı ezmesi kavramını içerir.
    Sanırım bunda hemfikiriz. Dolayısıyla, sizin “kurtuluş” çok GENEL.
    Eğer biraz kendimi süslersem, ben de medeniyette rastlanan ve sınıf ayırımına dayanan kurtuluş akımlarından yola çıktım ve içinde bulunduğumuz duruma neden olanın medeniyet olduğu sonucuna vardım.
    Süslemeye devam edersem dağıtmış olacağım ama bence kaçınılmaz.
    EN BÜYÜK NEDEN İNSAN/DOĞA ayırımı, düalizmi, ikiliği.
    Not: Dağıtmamak için elimden geldiği kadar kısa anlatacağım.
    Bunu medeniyette doğan ilk kurtuluş dini olan Yahudi Eski Ahit’inde görmek çok kolay.
    Tanrı insan yaratmış ve insan cennette yaşıyormuş. Şeytan insanı yoldan çıkarmış ve Tanrı da insanı cennetten kovarak cezalandırmış.
    Not: İnşallah kusura bakmazsınız ama bence, cennet eski günlerden anımsamalar. Eski Ahit’i yazanlar, arasında zaman “abartması” akıl almaz kadar büyük, bazıları yüzlerce yıl yaşarlar (henüz kimlik yok!)
    Her halükarda ve Tanrı’nın bir doğa varlığı olmaması tuhaflığını geçersem, İNSAN/DOĞA düalizmi, ayırımı, ikiciliği yanı sıra Tanrı’nın insana dedikleri benim ne demek istediğimi çok daha da güzel anlatır.
    İki kaynak vereceğim:
    https://www.vatican.va/archive/bible/genesis/documents/bible_genesis_en.html
    “[1:28] Allah onları kutsadı ve onlara şöyle dedi: “Üreyin, çoğalın, yeryüzünü doldurun ve ona hükmedin; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara ve yeryüzünde hareket eden her canlıya egemen olun.”
    [1:29] Allah şöyle dedi: “Bakın, size yeryüzünün her yerinde tohum veren her bitkiyi ve meyvesinde tohum bulunan her ağacı verdim; bunları yiyecek olarak kullanın.
    [1:30] Yeryüzündeki her hayvana, gökteki her kuşa ve yeryüzünde sürünen her şeye, nefes alan her şeye, her yeşil bitkiyi yiyecek olarak verdim.” Ve öyle oldu.”
    https://christiananswers.net/turkish/bible-tr/tr-gen1.html
    “28 Onları kutsadı ve, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.
    29 İşte yeryüzünde tohum veren her otu ve tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak.”
    30 Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere – soluk alıp veren bütün hayvanlara – yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.” Ve öyle oldu.
    Eğer tılsım vb şeylere dokunursam, mızrak, ok ve yay, taş yontma ve yüzlerce diğerleri de insanın çevrede kendini tehlikelerden korunması için bulduğu ve sizin dilinizle “kurtarıcı” olur. Bence korunmak başka, kurtulmak başka. Kuşlar uçmayı, diğerleri uzaklaşmayı, bazıları saldırmayı…buldu.
    Arzunuza uymam için elimden geldiği kadar kısalttım. Eğer konuyu deşelemek isterseniz ben seve seve daha etraflı yazışmaya hazırım.
    Not: Bende çok kaynaklar var ama arayıp bulmak yerine yukarıdaki “yaratılış” (genesis) sitelerini hemen bulup size yazdım.
    Not: Bana çok sayıda anlamadan saldırılar yapıldı ve ben kendimden sonsuz emin olduğum için alaycı cevaplar verdim. Size de beni yanlış anlamamanız için şunu eklemek istiyorum: Dünyayı anlamada İNSAN/DOĞA ayırımına dayanmayan diğer görüşler var. Ben kendim birini çok sık kullanırım: ANALOJİ.
    Not: Medeniyet doğuş yeri ve tarihi için “Pipsqueak 12 Nisan 2026 at 17:34″e bakın ya da “google”da arayın, görürsünüz.
    Not: Bütün yazdıklarımı gölgede bırakacak bir haber, bunun gibiler saymakla bitmezse de, aşağıda. Bu bana medeniyetin nasıl yutturulduğunu gösterir:
    Değerlerimiz : 28 milyon ölü
    “2020 yılında bir grup akademisyen çığır açan bir araç yayınladı: 1950’lerden günümüze kadar, savaştan her zaman daha nazik ve insancıl kabul edilen bir diplomatik silahın, yani yaptırımların kullanımını kaydeden bir veritabanı. Çoğu zaman Batı ülkeleri bunları uyguluyor ve Küresel Güney ülkeleri sonuçlarına katlanıyor. Ve on vakadan yedisinde, belirtilen hedeflerine ulaşamıyorlar.”
    Kaynak: https://www.monde-diplomatique.fr/2026/04/RIMBERT/69468

  110. 'Matematik'te her söylenene inanmayın

    • Latince:
    “Reductio ad absurdum”

    • Osmanlıca:
    “Abese irca”

    • Türkçe:
    “Saçma olana indirgemek” (olmayana ergi)

    SORU: “Matematiğin şımarıklığı” diye bir şey var mı?

    “ALİ NESİN” CEVAP VERİYOR: Biz, hepimiz şımarığız. “Matematikçiler” şımarıktır.

    SORU: Ömründe hiç “kanıt” kavramıyla tanışmamış biri için matematiğin nesi güzel olabilir?

    “ALİ NESİN” CEVAP VERİYOR:

    https://www.youtube.com/watch?v=mjPU-YkTjNc

  111. Atatürk'ü eleştirmek / eleştirmemek

    (11 Nisan 2026 at 17:16)

    Atatürk’e saygı duyarım; fakat, “gerçekler”e daha fazla saygı duyarım. Benim için öncelik daima “gerçekler”dedir, şahıslar sonra gelir.

    Ama hem kendisinin yaptığı “her şey”i, hem kendisinden sonra gelenlerin “Atatürkçülük” kisvesi arkasına saklanarak (bunu adeta “kalkan” gibi, “korunma zırhı” gibi kullanarak) yaptığı “her şey”i otomatik olarak desteklemem.

    Tarihin hangi çağında olursa olsun; nesillere, “lider”, “önder”, “başkan”, “kral”, “imparator”, “çar”, “kraliçe”, “imparatoriçe”, “çariçe”, “sultan”, “han”, “hakan”, “cumhurbaşkanı” ve benzeri çeşit çeşit ünvanlarla anlatılan şahısların “dokunulamaz kılınması”na, “eleştirilemez kılınması”na, “durduk yere küçültülmesi”ne ve “durduk yere yüceltilmesi”ne karşıyım. Benim kişisel yaklaşımım bu şekilde. Toplumun da benim gibi düşünmesini beklemek gibi bir amacım da yok.

    Kendilerine “lider, önder” ünvanı verilen her kim olursa olsun; onlara yönelik mümkün olduğunca “objektif” kalınması gerekiyor, “kişi kültü” yaratmanın (hele günümüzde!) getirdiği tehlikeli sonuçların neler olduğunu artık daha net anlamamız gerekiyor.

    “Atatürk’ü yüceltme”nin getirdiği duygusal rahatlamalar da,

    “Atatürk’ü cehennemin dibine sokma”nın getirdiği duygusal rahatlamalar da;

    “Gerçekler”i daima sorgulamamızın önüne geçmemeli.

    “Gerçekler” hoşumuza gitse de gitmese de; bunların “gerçek” olduğunu artık kabul edebilecek olgunluğa erişebilmeliyiz.

    Peki nedir bu “gerçekler”?

    • Atatürk’ün yaptığı (ve “Atatürkçüler”in yücelttiği) gerçekler.

    • Atatürk’ün yaptığı (ve “Atatürk’ü eleştirenler”in işaret ettiği) gerçekler.

    “Objektif” olmak budur. “Gerçekler”i bütün yalınlığıyla, manipüle etMEden haykırabilmek cesaretidir.

    “Gerçekleri aktarıyorum” diyenler arasında yalan söyleyenler varsa eğer; bu, eninde-sonunda ortaya çıkar, şüpheniz olmasın.

    Eğer kesinleşmiş, net örnekleri öğrenmek isterseniz; size şimdilik şu kaynakları tavsiye edeyim:

    • Atatürk’ün “yüceltildiği” kısımlar ile ilgili gerçekler:

    “Çankaya”, yazan: Falih Rıfkı Atay

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/cankaya/62340.html

    “Atatürk ile Yüz Yüze: Reisicumhur Gazi Paşa’nın Bize Anlattıkları”, yazan: Falih Rıfkı Atay

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/ataturk-ile-yuz-yuze-reisicumhur-gazi-pasanin-bize-anlattiklari/698073.html

    “Zeytindağı”, yazan: Falih Rıfkı Atay

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/zeytindagi-gunumuz-turkcesiyle/668164.html

    • Atatürk’ün “eleştirildiği” kısımlar ile ilgili gerçekler:

    “Türk Nüfus Mühendisliği: 1914 – 1940”, yazan: Nevzat Onaran

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/turk-nufus-muhendisligi/436642.html

    “Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919)”, yazan: Nevzat Onaran

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/osmanlida-ermeni-ve-rum-mallarinin-turklestirilmesi-19141919-emvali-metrukenin-tasfiyesi-1/665360.html

    “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930)”, yazan: Nevzat Onaran

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/cumhuriyette-ermeni-ve-rum-mallarinin-turklestirilmesi-19201930-emvali-metrukenin-tasfiyesi-2/665361.html

    “Devletin Dahili Harbi: Koçgiri, Pontos, Trakya, Sasun, Dersim”, yazan: Nevzat Onaran

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/devletin-dahili-harbi/586340.html

    “Kişi kültü”nün yarattığı her türlü (“pozitif” veya “negatif”) duygusal manipülasyonlara dikkat ediniz, “gerçekler”den kopmayınız.

  112. İlkellerin kabahati hiç yok mu?

    Pipsqueak’in bizzat kendisinin “gini katsayısı”ndan (veya “gini ölçüm & ölçeklendirme yöntemi”nden) bahsetmesi muazzam bir “ilerleme”.

    Çünkü “gini katsayısı”ndan ben bahsetsem, bana hemen; “gelmiş buraya medenî, medenî gini-mini ıvır zıvırlarından bahsediyor, ‘büyük beyinli medeniler’in kustuklarını getiriyor. Sen git önce Marshall Sahlins’in ‘Taş Devri, Bolluk Devri’ kitabını oku, kara cahil.” diye bağırırdı. Ama belli ki bana bağırmasına gerek kalmamış; “büyük beyinliler”in “gini katsayısı”ndan bizzat kendisi bahsetmiş pipsqueak. Eeeeee… buna da şükür… bu da insanlık için küçük ama pipsqueak için büyük bir “ilerleme” oldu böylece…

    • Büyük beyinli “Vilfredo Pareto”nun mezardaki kulakları çınlasın…

    • Büyük beyinli “John Maynard Keynes”in mezardaki kulakları çınlasın…

    • Büyük beyinli “Corrado Gini”nin mezardaki kulakları çınlasın…

    Tühhhhh… keşke bu “büyük beyinli” isimleri hiç yazmasaydım… acele ettim galiba… pipsqueak’in yine bağırıp yine hönkürmesi için ona koz vermiş oldum… tühhhhh…

    İlkeller “sayı sayarken”; 1 (bir) ile başlar, 2 (iki) ile devam eder, ama sonrasını bırakır; sonrası için kullandıkları tabir sadece “çok” kelimesidir, fazlasına gerek yoktur onlar için. Bu “sayı sayma düzeni”, ilkeller için yeterlidir; çünkü sayı arttıkça, sayı “bollaştıkça”, bu durum “bolluğa” (abundance) yol açar, ve tabiatla kurdukları bağa hakaret etmiş olurlar. Tabiatta her şey, herkese yetecek kadar zaten vardır. Sayı saymakla, “bolluk” içinde boğulmakla; insan hem kendi ruhunu, hem tabiatın ruhunu incitmiş olur.

    Ama bir de “nüfus” denilen bir olgu var; yani ilkellerin “bol bol” (Not: Yine “bolluk” kelimesine geldik!) çocuk yaparak “nüfusu bollaştırması gerçeği”yle karşı karşıyayız.

    Demek ki ilkeller midelerini bol bol doldurmuyorlar, obur değiller, yani tabiata saygı duyuyorlar; ama iş “cinsel ilişki esnasında yaşanan haz”za gelince “bol bol” (Not: Yine “bolluk” kelimesine geldik!) çocuk yapıyorlar. Bak sen şu işe… “İlkel” de olsan, “medenî” de olsan; uçkurunun getirdiği hazzı “bol bol” hep istiyorsun…

    “Nüfus” arttıkça; “sayı saymak”ta mecburen gelişti, mecburen ilerledi. İlkellerin (sayı sayarken) “çok” kelimesini kullanmaları kendileri için gayet yeterliyken, bütün dünya genelinde “medeniyetin ilerlemesi” neticesinde “çok” kelimesi bir “ölçüm yöntemi” olarak, bir “sayı sayma yöntemi” olarak yetersiz gelmeye başladı. En nihayetinde; “büyük beyinli” istatistik uzmanları, iktisatçılar; “gini katsayısı”nı icat etmek zorunda kaldılar. “Medeniyet” böyle bir şeydir işte… İstesek de istemesek de, kaçsak da kaçmasak da; “medeniyet” alttan gelir, üstten çıkar, ortadan zıplar, yani her türlü gelir ve hepimizi çepeçevre sarar. “Medeniyet”ten kaçmanın imkânı yoktur, ilkeller bile (ne hazindir ki!) “medeniyet”ten kaçamaz. İlkeller hiç istemese bile, “medeniyet” onları kıskıvrak yakalar…

    “Medeniyet”ten istediğimiz kadar kaçmaya uğraşabiliriz, ama yine “medeniyetin çukuru”na düşeriz.

    Pipsqueak de “Cenevre”de yaşayan bir “medenî”, zaten bu “gerçeği” inkâr etmiyor.

    Pipsqueak’in sık sık işaret ettiği “ilkellerden çok şey öğrendim” ifadesiyle ilgili “Sabahattin Ali”, 1940 yılında yazdığı romanında şunları söylemiş:

    “İyilik demek, kimseye kötülüğü dokunmamak değil; kötülük yapacak cevheri içinde hiç taşımamak demektir.”

    Birkaç soru:

    • Eğer “ilkeller”in bu tabiata, bu hayata yaptıkları kötülük varsa; bu kötülük, “nüfusun çok fazla olması” olabilir mi?

    • “Nüfus” meselesi ile ilgili konuşmak, bu konu hakkında sorular sormak; “faşizm”in ayak sesleri mi?

    • “Büyük beyinli” Thomas Robert Malthus “nüfus” meselesiyle ilgili yazıp-çizerken; “faşist bir hırs”la mı yazıp-çizdi? Ve kendinden sonra gelen diğer “büyük beyinliler”e yol gösteren bir faşist ışık mı oldu Malthus?

    • Eğer tabiatta her şey, herkese yetecek kadar zaten var idiyse; “nüfusu bollaştırarak” tabiatın ahengine ihanet mi etmiş olduk? Ve eğer bu bir “ihanet” ise; ilkellerin de bu ihanette rolü var mı?

    • “Gini katsayısı” gibi ölçüm & ölçeklendirme yöntemlerini icat edip kullanmamızın temel sebebi; “kaynakların nasıl paylaştırılacağı” ile ilgili yaşadığımız endişeler mi?

    • Bu “endişeler” onyıllar, yüzyıllar geçtikçe hâlâ devam etti; ve en nihayetinde (bir başka “büyük beyinli” daha) “Karl Marx” gibi kişilerin “kurtuluş reçeteleri” yazmalarına teşebbüs etmelerine mi yol açtı?

    • Bu soruları sorduğum için; ben faşist miyim?

  113. Pipsqueak

    Biri yalan söylüyor!
    İlkellerin kabahati hiç yok mu?
    Pipsqueakin “Aksi halde aşağıda sözünü edeceğim Stalin koruyucuları Veri Tabanı-Yapay Zeka’larına bakıp hemen saldırırlar.” sözü doğru çıktı. Fakat “İlkellerin kabahati hiç yok mu?” sorusunu soranın Veri Tabanı-Yapay Zeka’sı şu an medyada bilinçli ve ruhsal ucube varlığı korkusu yaymakta. Bu ucube ahlaki, iyi/kötü arayan bir köktendinciyi andırıyor. Biz bu olasılığı çok daha koca kelleli entelektüel pipsqueake yönelttik.
    Ona göre “İlkellerin kabahati hiç yok mu?” sorusunu soranın Veri Tabanı-Yapay Zeka’sı ucuz ve elden düşme. Sahibi de entelektüel olmaya heveslenen sonradan görmüş yeni Türk zenginlerden biri. Bizim tereddüt ettiğimizi görünce, pipsqueak, kendinin çok daha yeni ve çok daha pahalı Veri Tabanı-Yapay Zeka’dan çıkardığı bilgileri bize yazdı.
    “İnsan nüfusunun 1 milyara ulaşması yaklaşık 300.000 yıl sürdü (yaklaşık 1804-1805), ancak 2026 itibarıyla 1 MİLYARDAN 8 MİLYARIN ÜZERİNE ÇIKMASI SADECE YAKLAŞIK 220 YIL SÜRDÜ. NÜFUS ARTIŞI BİNLERCE YIL BOYUNCA NEREDEYSE SABİT KALDI, Neolitik Devrim’den (~MÖ 10.000) sonra önemli artışlar gösterdi ve 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi’nden sonra patlama yaşadı.”
    Pipsqueake göre, “İlkellerin kabahati hiç yok mu?” sorusunu soran haklı, sadece zaman-mekan-madde boyutunu kaçırmış. Pipsqueakin hatasını bulmak için acele etmiş. 4 milyar yıl önce soruyu soranın ucuz ve cansız Veri Tabanı-Yapay Zeka’sı yaşayan canlı olmuş. Kabahat burada da bitmez. Yarım milyar yıl biraz daha önce var olan gezegende de kabahat var. Daha da öncelere gidersek bu soruyu soranın Tanrısı fasulyeyi fazla kaçırmış ve uzaya gittikçe yayılan madde püskürtmüş. Bu maddeden de, gel zaman git zaman, sonradan görmüş bu sarışın mavi gözlü Türk entelektüel oluşmuş. Ama pisqueak siz sarışın mavi gözlü Türk entelektüelin neden aslınızı inkar ettiğinizi anlamamış. Ona göre, belki Veri Tabanı-Yapay Zeka mezarınızı kazmaya devam ederseniz, Tanrınızın yardımıyla, kendiniz çok benzer ama pipsqueak gibi hödük olmayan biri size yol gösterir.
    Diğer bir çözüm de, size sonsuz benzeyen bir klonunuz çoktandır huzur hapları satmakta. Eğer istediğiniz gibi bir bilgin olamasanız da en azından onun haplarını yutup huzura kavuşursunuz. İnşallah!
    Pipsqueake göre sonradan görmüşün Veri Tabanı-Yapay Zeka’sı olmuş çekmiş çekmiş kendisi çıkmış.
    Pipsqueke göre “İlkellerin kabahati hiç yok mu?” sorusunu soran aşağıda daha etraflı dokunacağı bağlamdaki İş ve İşçi bulma kurumunun kazazedelerinden biri. Bunları şu totoloji ile niteler: “Ne kadar çok bilirsen o kadar çok bilirsin!”
    O yüzden “İlkellerin kabahati hiç yok mu?” sorusunu soran anlayacağına Veri Tabanı-Yapay Zeka’sına koşturmuş, hatta onun dediklerini başka türlü söylenenleri bile anlamamış.
    Değişik ama aynı şeyi aşağıda yazarak tekrarlamış.
    Aşağıdaki medeniyetin çıktığı yerdeki ilk kurtuluş dini Yahudilikte Tanakh’dan (Eski Ahit’ten).
    “Allah onları kutsadı ve onlara şöyle dedi: “Üreyin, çoğalın, yeryüzünü doldurun ve ona hükmedin; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara ve yeryüzünde hareket eden her canlıya egemen olun.”
    Allah şöyle dedi: “Bakın, size yeryüzünün her yerinde tohum veren her bitkiyi ve meyvesinde tohum bulunan her ağacı verdim; bunları yiyecek olarak kullanın.
    Yeryüzündeki her hayvana, gökteki her kuşa ve yeryüzünde sürünen her şeye, nefes alan her şeye, her yeşil bitkiyi yiyecek olarak verdim.” Ve öyle oldu.”
    Hükmetmek için örgütlenmedeki her ilerleme, tıpkı çelikle temastan kaynaklanan doku hasarı misali (bir zamanlar onun başına gelmiş), bataklığa saplananın çırpınarak duruma hüküm etmeye benzer; bu da daha da örgütlenme gerektirir. Belli bir noktadan sonra doğanın dengesini bozar ve bundan sonra kendi kendine büyür Ya indirgenemez dirençleri sadece kırarak daha da şiddetlendirir ya da pasifliği besleyerek, doldurması gereken bir boşluk yaratır. BÖYLECE ve ÖZELLİKLE MODERN BİLİM-TEKNİĞİN DOĞUŞUYLA İŞ ve İŞÇİ BULMA KURUMU DOĞAR.

  114. Pipsqueak

    Biri daha yalan söylüyor
    ” ‘Matematik’te her söylenene inanmayın”
    Bu sitede her bilmeden konuşanlara inanmayın, Özellikle bilmeden konuşan leb demeden leblebi anlayan bir parlak zekalı, sonradan görmüş Türk entelektüel olmaya can atan biriyse.
    Ali Nesin hakkında bilgim sıfır kadar az ama az da olsa bir matematik “groupisi” olduğu ancak cahillerin gözünden kaçar. Hadi o kendi konusu dışında matematik konusunda bir cahil, peki, bu sonradan görmüş Türk entelektüel neden matematik hakkında biraz bilgi bile edinmeden aklına eseni yazmış.
    Bir kişisel yaşadığım anekdot: matematik püfürpüfüreserleri odasında benim 2-3 yılda anlamayacağım matematik kavramlarını bir dakikada anlayan dahi püfürpüfüreserler, ellerinde kahve, birbirlerine “dün akşam BAŞKANIMIZ televizyonda Vietnam…” derlerdi. Ben de kendi kendime “geldiğim Akdeniz kıyısı Kilikya limanında bunlar kadar aptal bir kişi mumla arasan bulunmaz” düşünürdüm.
    – Hıristiyanlıkta çok bariz: “Düşmüş melek, Tanrı’nın eski bir hizmetkarıdır; en yaygın olarak Lucifer veya Şeytan olarak tanımlanır ve gurur, isyan veya günah nedeniyle cennetten kovulmuşlardır”
    – İslam Yahudilik-Hıristiyanlık babanın çocuğu. Biraz hem daha açık hem de daha kapalı. İslam da aynı “düşmüş melek” İblis. İlk Müslümanlar Yunan hikmetini (örneğin Harran’daki Bayt al-Ḥikmah) tercüme ederken, Yunanca diabolos’u iblis yaptılar. Diábolos (bölen) ya da diabol ve ikiye bölme yakın anlam taşırlar. Matematiğin Lücifer olarak olmasını da siz parlak zekalılar bulup çıkarın. Bir ipucu: Çok sayıda filozoflar, din kurucuları, hatta bazı laik düşünürler bile insanın acı çekmesini bütünden ayrılmada (bölünmede) bulur. Uzatmayacağım, çünkü bu site gocunan cahiller dolu.
    Yani konu şımarıklık değil. Konu dünyayı ele geçirmişlerin dalkavukları olan matematikçilerin cahilliklerinden dolayı konuyu bilmemeleri ve soytarılıkları.
    – Eğer isterseniz din ile matematik arsındaki sıkı bağları içeren yazıları yazarım. Şimdilik sadece “eğer Tanrı her şeyi bilirse, her şeyi bilmek mümkün” ve sonsuz kavramının Tanrının sonsuzluğundan ilham aldığını söyleyip geçeceğim. Ama bu bağlamda sanırım şu an en büyük çılgınlığın HER ŞEY TEORİLERİ olduğunu tüm sonradan görmüş Türk entelektüelleri duymuştur. Aman gocunanlar saldırmasın!

  115. 'Beyaz adamlar'ın antropolojisi

    • “Yamyam Metafizikler: Postyapısalcı Antropoloji Çizgileri”

    Eduardo Viveiros de Castro
    (Brezilyalı antropolog,
    “Rio de Janeiro Federal Üniversitesi”nde [UFRJ] akademisyen)

    “Amerika yerlileri” ile “Avrupalı sömürgeciler” ilk kez karşılaştıklarında; birincisi ötekini “Tanrı”, ikincisi ise ötekini “hayvan” olarak görmüştü!

    Zira; “Öteki’nin ötekisi, Aynı’nın ötekisiyle aynı değildi.”

    Ama insan bilimi olarak “antropoloji”; “ötekiyi hayvan olarak görenin bakış açısı”ndan kuruldu!

    Şimdi usulca “beyaz adamların antropolojisi”ni bir kenara bırakıp, bakış açımızı tersine çevirmeye çalışıyoruz: Amerikan yerli düşüncesinin çizgilerinde alternatif bir antropoloji nasıl kurulur?

    “Eduardo Viveiros de Castro” böylesi bir antropoloji üzerine düşünürken; “postyapısalcı felsefe”yi fark kavramıyla başka bir yola sokan “Gilles Deleuze” ile, “yapısal antropoloji”nin kurucusu “Claude-Levi Strauss”u bir araya getiriyor. Kendi benliğine düşkün “Beyaz Adam Narkissos”un değil, Narkissos’u karşısına alan yerlilerin “tutarsız ve muğlak” felsefelerine dayalı bir çokluk antropolojisi geliştiriyor.

    “Eduardo Viveiros de Castro”, bu çalışmasında:

    • Öyle ki, yerlilerin kavrayışlarını “cogito” veya “monad” ile aynı düzlemde düşünüyor.

    • “Kızılderili şefliğin felsefesi”ni keşfetmenin “Hegelci Devlet öğretisi”ni anlamak kadar önemli olduğunu vurguluyor.

    • “Maori kozmogonisi”nin “Zenon paradoksları”yla ve Kantçı antinomilerle kıyaslayabileceğini belirtiyor.

    • Hâttâ “Amazon perspektivizmi”ni anlamayı “Leibniz sistemi”ni anlamak kadar ilginç bir felsefi hedefe dönüştürüyor.

    Düşünceyi başka bir şekilde düşünmeye davet eden “Yamyam Metafizikler” adlı bu kitap; Batı felsefesinin ve antropolojisinin de mümkün dünyaların içinden yalnızca biri olduğunu uyarı dolu bir yolculukla bize tekrar hatırlatıyor.

  116. Medeniyete değil iklime küfredin

    Bütün Kötülüklerin Anası Medeniyet’in kökü olan Neolitik devrim, iklim değişikliği yüzünden (yani son Buzul çağının bitmesiyle kuraklaşan Yakın Doğu’da artık avcı-toplayıcılıkla geçinemeyen insanların hayvan ve bitkileri evcilleştirerek tarım ve hayvancılığa geçmeye mecbur kalmasıyla) başladı.

    Yoksa birtakım kötü ruhlu insanların birdenbire;
    “Haydi Medeniyet’i icat ederek kötülük yapalım! Yaşasın kötülük!!!”
    diyerek şeytani kahkahalar atmasıyla değil.

    Tarihin ironisine bakın ki iklim değişikliğinin yarattığı medeniyet, bu kez kendi yarattığı iklim krizi yüzünden yok olacak.

    Çok değil en geç 100-150 yıl sonra insanlık ya toptan yok olacak, ya da medeniyet öncesine geri dönecek. Yaşasın!!!

  117. Pipsqueak

    Medeniyete değil iklime küfredin
    Atatürk siz Türkleri Avrupalı yaptı, ilerlediniz, okula gidip bir meslek edindiniz, İnternetten mesleğiniz dışında bilgi avcı-devşiricisi tam Amerikan-Avrupalı orta sınıf oldunuz. Ama Batı azınlık bilginlerine benzeyenler gibi mantıklı düşünmeyi (mantıklı ama sonsuz safsatalar da var) öğrenmemişsiniz. Değersiz olduklarını sezen ve isyan eden %99,9 olan Batılılar gibi horozluk etmişsiniz.
    SİZİN MANTIĞINIZ HOROZ MANTIĞI, DAHA DA KÖTÜSÜ, HİÇ BİR ŞEY ANLAMAMIŞSINIZ.
    MANTIK DERSİ:
    Suç okuduğunu anlamayan “Medeniyete değil iklime küfredin” diyende değil, onu doğuran annesinde!
    Not: Etraf bilgi satıcılığı yapan şarlatanlarla dolu. Beyninizi yıkayan okulları düşünün görürsünüz.
    Uyarı: Veri Tabanı ve Yapay Zeka bilgilerinin öğrenmeyi durdurduğunu ben değil bu zımbırtıları yapanlar söylemekte.
    Son söz:
    Sizin “Tarihin ironisine bakın ki iklim değişikliğinin yarattığı medeniyet, bu kez kendi yarattığı iklim krizi yüzünden yok olacak.” ilaveniz beni çok şaşırttığı gibi sonsuz sevindirdi.
    Bütün derdimi bir cümle ile ifade edersem: Medeniyet hem doğayı hem de insanı harabeye çevirdi. Bu sitede kimsenin buna asla değinmemiş olması bana bu sitenin geleneksel emzikler dağıtan, yalnızlara dedikodu ve eğlence sağlayan tipik bir medya esnafı olduğunu fazlasıyla kanıtladı.
    Ne demek istediğimi benden binlerce daha güzel ifade eden ve kapsamı geniş bir alıntı:
    ” ‘Dünya’ dediğimiz şey varlıkların, YALNIZCA İNSANLARIN DEĞİL, HAYVANLARIN, BİTKİLERİN, HATTA MİNERALLERİN VE YILDIZLARIN DA KÖLELEŞTİRİLMESİDİR. Kölelik durumundan ve başkalarını köleleştirme eğiliminden kurtulan kişinin yok etmesi gereken işte bu ‘dünyadır’.”
    Nikolay Berdyayev
    Bence bu açıdan bakıldığında ve sağ ile sol devrimciler arasında fark yok. Berdyayev bunu görmeden önce Marksist’ti. Ben daha şanslıydım ve 1968’de uyandım ama daha sonra felaketi tüm çıplaklığıyla gördüm. Aşağıda Berdyayev ile ilgili kısa bir yazı ekliyorum.
    “1920 yılında Berdiaev, Moskova Üniversitesi’nde felsefe profesörü oldu. Aynı yıl, hükümete karşı bir komploya katılmakla suçlandı; tutuklandı ve hapse atıldı. Korkulan Çeka lideri Felix Dzerjinsky onu bizzat sorguladı ve sorgulayıcısına Bolşevizm’in sorunları konusunda sert bir şekilde çıkıştı.  Romancı Aleksandr Soljenitsin, Gulag Takımadaları adlı kitabında olayı şöyle anlatıyor:
    [Berdyaev] iki kez tutuklandı; 1922’de Dzerjinsky ile gece yarısı sorguya alındı; Kamenev de oradaydı…. Ama Berdyaev kendini küçük düşürmedi, yalvarmadı, iktidardaki partiye bağlı kalmamasının nedeni olan ahlaki ve dini ilkeleri kararlılıkla savundu; ve sadece onu yargılamanın bir anlamı olmadığına karar vermekle kalmadılar, aynı zamanda onu serbest bıraktılar. İşte “bakış açısı” olan bir adam!”

  118. Anonim

    Eğer medeniyeti – bazı Amerikalı komplo teorisyenlerinin iddia ettiği üzere – uzaylılar dünyaya getirmediyse, bazı ilkeller icat etti.

    Öyleyse, tarihte ilk kez ilkellikten medeniyete geçen insanların kendileri de ilkel olduğuna göre, ilkel insanların hepsi sütten çıkmış ak melekler değilmiş. İlkellerin dünyası da mükemmel, kusursuz, bozulmaz bir cennet değilmiş.

    Çünkü mükemmel olsalardı, bozulmazlardı.

    Nostaljik İlkelciler’in hüzünlü hayallerindeki varolmayan, kusursuz, idealize edilmiş Muhteşem İlkellik (Muhteşem 290 Yüzyıl!) ile gerçek dünyadaki kusurlu ilkellik arasındaki farkı da açıkça ortaya koyduğumuza göre, artık bu arkadaşları kendi kendilerini rahatça tatmin etmeleri için yalnız bırakabiliriz.

    İyi eğlenceler!

  119. Mustafa Pipsqueak Atailkel

    İlkelci olun, size kurtuluş vaad ediyorum!

  120. Pipsqueak

    Anonim 22 Nisan 2026
    Büyük bir ihtimalle aynı mantık mühendisi orta sınıf horozu (Medeniyete değil iklime küfredin) ötmüş. Bu bilgiç sandığından daha çok Amerikalı HOROZ!
    Ben orada 35 yıl yaşadım milyonlarca kilometreden bile pis kokularından tanırım. Ama “Anonim 22 Nisan 2026” ile Amerikalı arasında büyük bir fark var.
    Gocunan Amerikalı işin özüne gider, sorardı: “Peki, bu kadar biliyorsan neden zengin değilsin?”
    Gocunan sonradan görmüş bir orta sınıflı zengin entelektüel “Anonim 22 Nisan 2026” da sorar: “Peki, nasıl olmuş da mükemmel bir geçmiş benim gibi bu kadar kara cahilleri türetti?”
    Böylece bana kara cahilliğini fazlasıyla kanıtlar. Örneğin 1500 yılları başında 25 yaşında La Boétie “nereye baksam, hayvanlar, kuşlar, çocuklar bırakıldığında özgürlük seçerler. O halde “Anonim 22 Nisan 2026″ gibi yetişkinler köleliği gönüllü seçmişler” dedi.
    Eşsiz Blake “Anonim 22 Nisan 2026″nın yönetici mantığına URİZEN adını takıp bir şiir yazdı.
    Neden bu sonradan görmüş Türkiye bilgiçleri kimliklerini saklar dururlar. Güvensizlik mi? Dediklerinden emin olan bir kimse neden bir banal “Amerikalı komplo teorisyenlerinin” sakızı çiğner? Neden korkusundan saklambaç oynar? Yoksa kendisi de “Değersiz olduklarını sezen ve isyan eden %99,9 olan Batılılar gibi horozluk etmişsiniz.” dediklerim arasında mı?
    Amerika’nın koloniler arasında Avrupalı olmakta tek başarılısı olduğunu bilmeyen, tarih bilmeyen bir kara cahil sitedeki diğer gocunanlara yağcılık etmek için İnternette bulduğu horoz ötmelerini taklit etmiş. Bu kara cahil kendini Avrupalı eden Atatürk Avrupa’sının şimdi Amerika’nın yaltakçılığını yaptığını bile bilmez, bilgiçlik olsun diye “Amerika komplo” safsatası ile diğer gocunanları temsil etmiş. Bu zavallı dünya sonsuz alçaklıklarının herkesin seve seve yuttuğu bir apaçık komplo olduğunu bile bilmeyen bir HOROZ.
    Üstelik yumurta ve civciv ile türün yaşamda kalmasını asıl sağlayan tavuk yerine tıpkı tüm medeniler gibi ERKEK, yani HOROZ olmayı seçtiğinin bile farkında değil.
    Horozluklar yapan erkekleri azarlayan ünlü oldukları yanı sıra hala gerçek insan kalmakta ısrar eden kadınlar var.
    Her neyse asıl söylemek istediğim cahillik cennettir.
    Sayın mantık mühendisi, işte bir daha mantık kullanmada çuvallamışsınız.
    Bıçak insan da keser, tahta da. Taş yontup maddeyi insana faydalı etmek, akan suyu değirmen döndürene çevirip bulgur ve bulgur pilavı da yapabilirsin; efendilerine yatakçılık etmek için atomun çekirdeğindeki potansiyel enerjiyi atom bombasına çevirip milyonlarca insanı öldürtürsün. Binlerce örnekler verebilirim. Hepsine ortak olan ve sizin horozluk mantık mühendisliğinizde eksik olan bir cahillik var: VAR OLAN BAŞKA, OLANLA NE YAPTIĞIN BAŞKA.
    Hepimizde biyolojik dil potansiyeli var ama sadece şimdi hemen hemen herkes sizin gibi tek bir dil konuşur: MEDENİYET DOĞAL BİR YARATIK!
    Sizin gibi bir cahile rastlayan çok sevdiğim ve “Devrimciler İçin El Kitabı”nı harıl harıl ısmarlayan devrimcilerle alay eden arkadaşım bile sizin kadar tatsız tuzsuz bir cahil için sık sık “affet Allahım, ne dediğini bilmiyor ” der, geçerdi. Ama aynı arkadaşım bu senin gibi maskeler arkasında köleliğini saklayanlar için “tüm maskelerini yırtınca belki bir insan çıkar” derdi. Ben, hiç ümidim olmasa da yanıtlamayı seçtim.
    Geleyim sizin sonsuz cahilliğinize.
    1. “Çünkü mükemmel olsalardı, bozulmazlardı.” Aman Allah’ım bu ne derinlik, bu ne aşkın bir mantık! Ruhani dinciler bile bilgiye siz laik dincilerden çok daha saygılılar, “Kusursuz tek varlık Allah’tır” derler. Mükemmellik mucize gibi tanımında olamaz demektir. Tarih ve diğer sayısız bilgi alanlarında cahilliğinizi ucuz psikoloji ile kapatmaya çalışmışsınız.
    Her neyse. İşte siz Atatürk Türklerinin kopyaladığı ve sizlerden binlerce ışık yılı ilerde olan İngiltere’den bir şiir. Benden ekler parantez içinde.
    Bir Tiranın Mezar Yazıtı (Tiran kim acaba?)
    W. H. Auden
    Bir tür mükemmelliği arıyordu, (ilkeller buldular ama tutamadılar galiba)
    Ve icat ettiği şiir kolay anlaşılırdı; (tıpkı sizin dıdırlarınız gibi)
    İnsan aptallığını avucunun içi gibi biliyordu, (sizin gibileri çok iyi tanırdı)
    Ve ordular ve filolarla çok ilgileniyordu; (bu ölüm aletlerini doğal ve Allah işi sanırdı)
    Güldüğünde saygın senatörler kahkahalarla patlardı, (diğer gocunanlar gibi)
    Ve ağladığında küçük çocuklar sokaklarda ölürdü. (doğal sandığı medeniyet kıyımlarına ağlamaz bu kara cahil “Anonim 22 Nisan 2026”, doğal bulur. Bu sitenin Gazze’deki soy kırımını ve iklim felaketini doğal bulması gibi)
    2. 19’ncu yüzyılın en ünlü mantık uzmanı Lewis Carroll bir kitabında “mantıkta doğru/yanlış, kelimelerin anlamında değil, kimin EMİR verdiğinde dedi. Trump’ın tüm dünyaya her iki tarafını yalattığı günlerde ” Anonim 22 Nisan 2026″ tam bir hilkat garibesi.
    3. Eğer yağcılık etmek için sitede okumamışsa ki bu bana saldıranlarda ortak bir sapıklık, Gödel hakkında karşılıklı yazışmaları görür Mantık temelinin çürüklüğünü öğrenir Horoz gibi diğer cahilleri ötme namazına çağırmazdı.
    4. Atatürk Küçük Amerika’sı Türkiye’de daha önce egemen olan İslam geri geldi ama sizin gibi Batı laik bilgiçler yeni dinlere sarıldılar.
    Avrupa-Amerika ve bu site laik “-izm”ciler: “aç kızım beni heyecanlandırıyorsun” der.
    İslam “kapat kızım beni heyecanlandırıyorsun” der.
    İlkellerde “eğer babanı biliyorsan şanslısın” derler.
    Siz çok, çok, çok zeki olsanız da yine anlamazsınız diye tekrar edeceğim: Seks açlığı ve seks açlığıyla ne yaptığınız ayrı “Anonim 22 Nisan 2026”!
    5. Sayın zifiri kara cahil “Anonim 22 Nisan 2026”. Ömrünü medeniyetler çalışmasına atayan ve 12 ciltlik eserinde 19 temelde farklı medeniyetler bulan Toynbee, son eseri “İnsan Soyu ve Toprak Ana” kitabında hepsini bir indirip diğerlerinin aynı treni ilerleten lokomotifler olduğunu gördü. Daha da ileri gitti ve sizin gibi orta sınıf sonrada görmüş kara cahiller sayesinde bu medeniyetin tüm varlıkları yok etmeye azimli olduğuna uyardı.
    Hatta ve bence çok büyük önem taşıyan iki gözlemde bulundu:
    – “Son 5 bin yıl insanlar Tanrıya taptıklarını sanarak Devlete taptılar.” Siz sadece çıplak güce tapan bir laik dincisiniz! Aynı ama farklı.
    – “Eksen Çağı” makalesinde sizin gibi bataklıkta çırpınanların sarıldığı kurtuluş dinlerinin MÖ 1.000 il MS 600″ arasında doğduklarını tespit etti. Aynıları sizin gibi aydınlanmış laik orta sınıflı bilgiçlerin sarıldıkları kurtarıcı ideolojileri.
    6. Ben düşünce deneyini çok severim. Eğer bunu da anlamazsanız siz saplandığınız bataklıkta çırpındıkça daha da batacaksınız!
    Farz edelim ben sizlerin gece gündüz ağzınızı sulandıran toplumdan kopmuş bir yaltakçı dahi olacağıma insanın kölesi olduğu düzeni temelinden değiştirici bir cihaz icat ettim.
    Cihaz solunumu yiyeceğe çevirsin, sağlığı özdenge (homeostaz) ile sağlasın, hava durumuna göre vücut sıcaklığını da beyindeki “termostatı” değiştirmekle sağlasın. Böylece barınağa da gerek kalmaz. Geriye kalan ve bunlardan en çok daha önemlisi tür/nesil devamı için çocuk yapma genetik yazılarına bıraksın.
    Bence ne dünyayı asıl elinde tutan tüccarlar ne de tüccarların emirlerine uyan politikacı-bankacı-teknisyen bilim adamları ile bilim havvaları, ne sağ/sol devrimcileri, ne polis, ne ordu, ne savaş, ne de hatta medeniyet baş belasına gerek kalır. En son en iyisi: Hatta ve hatta sizin gibi bu çekilmesi imkansız hafiflikteki sonsuz cahil ama horozluk eden mantık mühendisleri kalır.
    Nasıl olsa TikTakTokçu “Anonim 22 Nisan 2026″nın kara cahil uzun yazıları okumuyor ve okusa da anlamıyor diye bilerek uzun yazdım.

  121. Cevab Veremedi!!

    Homo Erectus’lar Homo Sapiens’ten daha ilkel. Neden Homo Erectus’a geri dönmek istemiyorsunuz?

  122. Anonim

    “Nasıl olsa TikTakTokçu “Anonim 22 Nisan 2026″nın kara cahil uzun yazıları okumuyor ve okusa da anlamıyor diye bilerek uzun yazdım.”

    Good! Let the hate flow through you!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2026 Gün Zileli

Theme by Anders NorenUp ↑