Site Logosu

Gün Zileli

Aşk ve Devrim

Tarihin Büyük İronisi!..

80’lerde Sosyalizm Tartışmaları, Devrim ve Sosyalizm Sorunları, Gün Zileli, İşçi Sınıfı, Kronstadt, Lenin, Leninizm, Sovyetler Birliği, Sovyetler Birliği'nde Devlet Terörü ve Gulaglar, Stalinizm

 

 

 

Marksizm-Leninizmin veya sosyalizmin bunalımını Türkiye’de ilk hisseden solculardan biri olarak 1980 yılından bu yana, 45 yıldır Sovyetler Birliği, Lenin, Stalin vb. meselesiyle uğraşıyorum. Bu konuda kitaplar yazdım, çevirdim. Burada bunların listesini vermeyeyim. Merak eden, Vikipedi’ye bakabilir:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gun_Zileli

 

45 yıl sonra vardığım sonuçlar şöyle:

 

Lenin: Monolitik tek parti diktatörlüğü

 

Ekim 1917 darbesiyle iktidarı ele geçiren Bolşevik Partisi’nin lideri Lenin, öncelikle Bolşevik Partisi’nin başta gelen “işçi denetimi” vaadini rafa kaldırdı ve Petrograd gibi büyük kentlerin  fabrikalarında üretim yapan ağır sanayi işçileri başta olmak üzere işçi sınıfını baskı altına aldı, fabrikaları tek kişi yönetimine teslim etti, işçilerin grev hakkını ortadan kaldırdı.

Aynı zamanda, Çarlık rejimine karşı mücadele etmiş devrimci muhalefet partilerini (sağ ve sol Menşevikler, sağ ve sol SR’ler, Maksimalistler vb.) yasa dışı ilan etti. SR’ler karşısında seçimi kaybedince Kurucu Meclis’i zor yoluyla kapattı. 1917 Şubat’ında doğmuş Sovyetleri hiçbir yetkisi olmayan göstermelik bir organ haline getirdi. Kurduğu Çeka polis örgütü aracılığıyla terör estirdi. Basın özgürlüğünü ortadan kaldırdı. 1919-21 “Savaş komünizmi” döneminde köylünün ürününe zor yoluyla el koydu. 1921 yılında bütün bunlara başkaldıran Kronstadt bahriyelilerinin isyanını kan dökerek bastırdı. Aynı günlerde toplanan 10. Parti Kongresi’nde hizip yasağı getirerek tamamen monolitik bir tek parti diktatörlüğüne gitti.

Kurucu Meclis’in zorla kapatılmasına itiraz eden muhaliflerle ve Çarlık yanlısı güçlerle üç yıl süren İç Savaş’ta ülke ekonomisi yıkıma uğrayınca, aynı 10. Kongrede köylülükle “ateşkes” ilan edip “savaş komünizmi”ne son verdi, köylünün malını pazara sürmesine olanak tanıyan NEP’i (Yeni Ekonomik Politika) ilan etti.

NEP politikası 8 yıl kadar sürdü. Görece istikrarlı bir ortamda Leninist parti, bir başka adla nomenklatura denen ayrıcalıklı yönetici sınıf iktidar olanaklarından sonuna kadar yararlanıp palazlandı.

 

Stalin: Merkezî Devlet Diktatörlüğü

 

Ne var ki, köylülükle uzlaşma ve nomenklaturanın işçilerden sızdırılan artı-değerle palazlanması, Lenin’in ölümünden sonra başa geçen Stalin’in temsil ettiği merkezî Sovyet devletinin (ya da bürokrasisinin) “hızlı sanayileşme” hedefiyle çatışmaktaydı. Merkezî Sovyet bürokrasisinin düşüncesine (yani Stalin’e) göre, muazzam bir artı-ürün deposu olan köylük alanlardan sanayiye gerektiği gibi kaynak aktarılamıyordu. Keza, yine Stalinist merkezi bürokrasiye göre, Leninist (ya da Bolşevik) ayrıcalıklı nomenklatura, kaynakların önemli bir kısmını, sanayiden çok kendi ihtiyaçlarına harcıyordu.

Bunun da dışında, yine merkezî devletin satraplarına göre, hızlı sanayileşme ve atıl durumda olan zengin kaynakların (örneğin Kolima’daki altın madenlerinin) işlenmesi için uzak bölgelerde yoğun emekle, yok pahasına, ölümüne çalıştırılacak işçi gücüne ihtiyaç vardı. Merkezî devlet (ya da Stalin), bu işgücünün, topraklarına el konan köylülerden, ulusal özlemleri bastırılmış iç halklardan ve ana kaynağını esasen tutuklanmış nomenklatura mensuplarının oluşturduğu mahkûm kölelerden (zek) elde edileceğini düşündü. (Stalin tarafından idam edilen Bolşevik teorisyenlerden Preobrajinski de “sosyalist ilkel birikim” derken aşağı yukarı bunu öngörmüştü. Elbette zek statüsüne indirilmiş nomenklatura mensupları hariç.)

Böylece, 1930 yılından itibaren “kulakların tasfiyesi” adına köylülüğün toprağı ve malı müsadere edildi, köylüler köle-işçi olarak çalıştırılmak üzere uzak bölgelere sürüldü. 1930 “kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme” programının temel unsurlarından biri budur.

İkinci olarak, iç halklar da toplu sürgünlerle zorunlu çalışmaya tabi tutuldu. (Bu, özellikle 1945 yılında II. Dünya savaşının sonundan itibaren yoğun olarak uygulanmıştır.)

Üçüncü olarak, tutuklamalarla tasfiye edilen Leninist nomenklaturaya mensup kadroların öldürülmeyenleri ve yakınları uzak doğudaki Gulaglara sürülerek orada kölece çalıştırıldı. 1937-39 yıllarındaki milyonlara varan Büyük Temizlik’in anlamı, Leninist nomenklaturanın devlet kademelerinden sökülüp atılması, köle emeği olarak kullanılmasıdır.

 

Kruşçev: Partili-Leninist Nomenklatura’nın rehabilite edilmesi ve Leninist Restorasyon

 

1953 yılında Stalin’in ölümüyle birlikte merkezî devlet diktatörlüğü sona ermese de önemli bir gevşemeye ve gerilemeye uğradı. Şu hayatın cilvesine bakın ki, Kruşçev’den önce, Stalin’in suçlarını ilk açıklayan, Stalin’in en yakın adamı ve polis şefi olarak bilinen, o sırada İçişleri Bakanı ve Başbakan yardımcısı görevinde bulunan Lavrenti Beria oldu. Beria, Stalin’in ölümünün daha ertesi günü, Stalin tarafından hazırlanmakta olan Yahudi doktorlara karşı davanın (“doktorlar komplosu”) uydurma olduğunu açıkladı ve doktorlar serbest bırakıldı. Daha Stalin ölmeden “verimsiz” olduğunu açıkladığı Gulagların tedricen boşaltılması işlemlerini başlattı. Mahkûmlara işkence yapılmasını yasakladı. “Çalışma Kampları”nı, başında bulunduğu İçişleri Bakanlığı’ndan Adalet Bakanlığı’na devretti. “Dayak yiyen kişi tabii ki sorgucunun istediği itirafları imzalar” dedi. Stalin’in siyasi tutuklulardan işkenceyle itiraf alınmasını istediğini kanıtlayan belgeleri Merkez Komitesi’ne sundu. Macaristan’da Stalinist Rakosi’yi görevden alıp yerine halkın sevdiği İmre Nagy’i getirdi. (Kruşçev ise, Macar ayaklanmasının ardından Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çıktığını açıklayan aynı İmre Nagy’i idam etmiştir.) Doğu Almanya’nın Kızıl Ordu’nun desteğiyle ayakta duran yapay bir devlet olduğunu ileri sürdü ve Kızıl Ordu’yu Doğu Almanya’dan geri çekme hazırlıklarına girişti. Galiba bu da sonu oldu. Bu kadar “ileri gidilmesi”ne razı olmayan Kruşçev, Mareşal Jukov’la işbirliği yapıp Beria’yı tutukladı ve uyduruk bir yargılamanın ardından idam etti. (Bkz: Sean McMeekin, Dünyayı Alaşağı Etmek, çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, 2025, s. 250)

Bununla birlikte, Politbüro’nun onayını kazanan Kruşçev değişimden vazgeçmedi. Eski Leninist nomenklatura önemli ölçüde rehabilite edildi ve hakları yeniden tanındı, nomenklatura düzeni restore edildi.  Elbette Lenin tarafından köleleştirilen işçi sınıfının gaspedilmiş hakları, örneğin grev hakkı; keza muhalif siyasi güçlere ve Stalin döneminde baş düşman ilan edilen Troçkistlere özgürlükleri geri verilmedi.

Bütün bunlara rağmen Stalinist merkezî devletin bu dönemde epey itibar kaybettiğini ve örselendiğini tespit etmek gerekir.

 

Brejnev: Stalinist merkezî devletin restore edilmesi ve Leninist nomenklatura ile “barıştırılması”

 

1963 yılında devrilen Kruşçev’in yerine gelen Brejnev, örselenen ve itibar kaybeden Stalinist merkezî bürokrasiyle, 1950’lerde restore edilen Leninist nomenklaturanın “barıştırılması”nı temsil eder. Bu dönemin “durgunluk dönemi” olarak bilinmesinin nedeni, iyice köhnemiş Sovyet düzeninde örselenmiş ve itibar kaybetmiş Stalinist merkezî devletin 1930’lardaki dinçliğine, öte yandan 1930’larda ağır darbe yemiş Leninist nomenklaturanın da 1920’lerdeki özgüvenine kavuşamaması, dolayısıyla örselenmiş Stalinist bürokrasiyle sakatlanmış Leninist nomenklaturanın birbirlerine dirsek atsalar da yekdiğerine üstünlük sağlayamamasıdır. Sonuçta, bu uzlaşma, her iki kesimin de isteklerini dayatamaması statükonun korunmasına, dolayısıyla durgunluğa yol açmıştır.

 

Gorbaçov: Bunalım reformu, tek parti yoluyla reform çabası yıkımı getirdi

 

Köhnemiş Sovyet sistemi, bu iki kesimin birbiriyle “iyi geçinme” ve uzlaşma çabasının da katkısıyla çok önceleri başlayan büyük bunalımın 1980’lerde açıkça hissedilmesine yol açtı. Bunalım, kaçınılmaz olarak rejimi kurtarmak üzere köklü bir reforma gitmeyi, dolayısıyla Gorbaçov’u iktidara getirdi.

Gorbaçov, Leninist nomenklaturanın temsilcisiydi. Dolayısıyla nomenklatura, 1920’lerden beri, 60 yıl sonra ilk kez yeniden inisiyatif kazandı ve iyice güçten düşmüş Stalinist merkezî bürokrasiyi kenara itekleyerek radikal bir reform hareketine girişti. Ama bu “radikalizm”de çok önemli eksikler söz konusuydu: 1917’den sonra hakları gasp edilmiş işçilerin grev ve sendikalaşma vb. haklarının geri verilmesi; zor altında tutulmuş milliyetlerin ulusal haklarının iadesi; toprakları ve malları müsadere edilmiş ve sürülmüş köylü kitlelerinin haklarının ve topraklarının geri verilmesi ya da köylü nüfusa tazminat ödenmesi; 70 yıl boyunca yasa dışı ilan edilmiş muhalefete legalite sağlanması, siyasi partilerin faaliyetlerinin serbest bırakılması, adil bir serbest seçime gidilmesi, basın özgürlüğü önündeki her türlü engelin kaldırılması.

Gorbaçov, belki de tek parti rejiminin kendi liderliğinde devam etmesinin, yapmayı düşündüğü reformlara dayanak olacağını düşünmüştü. Veya belki sözü edilen hakları kısmen de olsa tanımayı düşünüyordu da, bunun için koşulların iyice olgunlaşmasını bekliyordu.

Ama kimi zaman sabırlı olan tarih bu sefer beklemedi. Sovyet sistemi, öncelikle Sovyetler Birliği’nde değil ama Sovyet bloku içinde yer alan Polonya’da işçi sınıfı tarafından yıkıldı. 1981 yılında, Gdans’taki, ironiktir ki “Lenin Tersane”sinde örgütlenmeye başlayan ve 10 milyon üyesiyle tarihteki en büyük işçi sendikasını oluşturan Solidarnoş, 8 yıl süren mücadelenin sonunda rejimi dize getirdi ve Sovyet sistemi içinde ilk kez serbest seçimlerin yapılmasını sağladı, Solidarnoş, seçimlerde Polonya Komünist Partisi’ni hezimete uğrattı. Böylece proletarya, “proletarya diktatörlüğü” rejimine son verdi. Tarihin büyük ironisi!

 

Gün Zileli

12 Kasım 2025

www.gunzileli.net

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

41 Comments

  1. akkotakko

    Stalin lenin’den devraldı sistemi.
    Peki lenin’in başlatıcı olduğu sistem ne kadar marx’ın öngördüğü sistemdi sizce?marx sizce leninin uyguladığı sistemi mi teorize etti sizce?
    Yoksa lenin marksizmden bir sapma mıydı?!

  2. Gün Zileli

    Marx herhangi bir sistem tasarlamış değil. Otoriter bir kişiliği vardı ama yaşadığı dönemde bir “sosyalizm tahayyülü” yoktu doğal olarak. Sadece toplumu dönüştürücü güç olarak işçi sınıfını görüyordu, iktidarı ele geçirecek (belki de seçimle) işçi sınfının devleti kaldıraç olarak kullanıp sosyalizmi kurabileceğini düşünüyordu. Bu devlet meselesi Bakunin’le çatışmasına yol açtı. Çünkü Bakunin herhangi bir devlet iktidarının ne adına olursa olsun zorbalığı getireceğini öngörmüştü. Kısaca, Marx’ın, bütün devletçi yönelimlerine rağmen Lenin’in kurduğu türden bir totaliter düzeni tahayyül etmesi imkânsızdı. Herhalde mezarından kalkıp görse bir hayli şaşırır ve üzülürdü.

  3. Anonim

    Beni affeder misiniz?

    Ben sizi hep; köktenci, kesin, keskin, nefret ve öfke dolu bir “Anti-Marx” zannetmiştim.

    Ama yeri geldiğinde, Marx’ın bile haklı olduğu konular olduğunu söylüyorsunuz.

    Özür dilerim sizi yanlış anladığım için, umarım beni affedersiniz…

  4. Gün Zileli

    yok yahu, affedecek bir şey, hepimizin önyargıları var. Beni anladığına sevindim tabii ki.

  5. Cevabınızı sabırla bekliyorum

    Gün bey,

    Size, “1 saat 4 dakika”lık bir video “link”i gönderiyorum:

    https://www.youtube.com/watch?v=F74xFkF-qYM

    Lütfen bu videoyu izlerken acele etmeyiniz. Mimar “Michael (Mike) Reynolds”un yaşadıklarını dikkatle dinlemenizi öneririm.

    Size sorum şu:

    Bu videoda anlatılan yaşam şekli; “anarşizm” mi?

    Eğer değilse;

    Toplu para biriktirebilecek kadar imkâna (ve sabra) sahip olan insanların, “şehir telaşı”ndan kaçmak için kendilerini kandırdıkları bir yaşam şekli mi?

    Hemen cevap yazmak zorunda değilsiniz. Ama sizin cevabınızı öğrenmeyi çok isterim. Sabırla bekliyorum…

    Saygılarımla

  6. Gün Zileli

    Anarşizm yaşam tarzıyla izah edilemez. Ama bu arkadaşlar hiç de kendilerini kandırıyor değil. Ben de olanağım olsa böyle bir yerde yaşamak isterdim.

  7. Anonim

    Gün hocam,

    Öğretmenler gününüz kutlu olsun, sizi çok seviyoruz.

    === Anarşist öğrencileriniz ===

  8. Gün Zileli

    🙂

  9. Anonim

    “Öğretmenlik” mesleğine gerek var mı hâlâ?

    Artık “ChatGPT” sayesinde her şeyi öğrenebiliyoruz.

    Biliyorsunuz; “öğretmenler” her sene 3 ay (Haziran-Temmuz-Ağustos) yatarak para kazanıyor, bu adil mi?

    Bu kadar maaşı “öğretmenler”e boşu boşuna vermektense, onları AVM’lerde temizlik görevlisi olarak çalıştırsak daha verimli olmaz mı?

  10. Gün Zileli

    🙂

  11. anonim

    Hem öğrenim hem de yapay zekâ hakkındaki yorumu okuyunca, düşündüğüm biriki hususu ilave edeyim dedim. Bir yapay zeka fırtınası estiriliyor (Küreselleşmeyi de böyle estirmişlerdi; eleştirel bir söz söylemek çağdışılıkla hatta geri zekalılıkla eş hale getirilmişti). Yapay zekaya yüz milyarca dolar yatırım aktı, akmaya devam ediyor. Bütün bu fonlar artık getiri bekliyor. Teknoloji devleri ve yapay zeka şirketlerinin (Meta başta olmak üzere Google, Apple, Microsoft, Amazon, Nvidia, Anthropic, AMD gibi şirketlerin) yapılacak yapay zekâ düzenlemeleri ve ilgili konular hakkında yoğun lobi faaliyet ve harcamaları yaptığı, Washington’daki etkilerini artırdıkları – yalnızca Kongre’de değil, Beyaz Saray ile Ticaret, Savunma ve Adalet bakanlıkları nezdinde de girişimlerde bulundukları- haberlere yansıyor. Konunun parasal boyutunu aşan yönleri olduğunu varsaymak gerek (Biz varsaymasak da düşünenler vardır). Bu devasa olanaktan, sınırlarını çizmek koşulu ile faydalanmak ayrı. Diğer yandan yapay zeka sistemlerini en başta değerlerinizle ilgili karar verici yapmanın; bu sistemi kurgulamış olanlara (ayrıca müdahale etme olanağına sahip bulunan veya algoritmasının nasıl çıktılar üreteceğini bilenlere) olağanüstü olanaklar/ve doğal ki üstü örtük olanaklar sağlayacağı açıktır. Ekonominizin tüm göstergelerini girdiniz ve gidişat hakkında bir değerlendirme istediniz. Eğer pareto analizi yapıyor ise, gelir dağılımındaki bozukluk yerine kaynakların ne kadar etkin kullanıldığını esas alacaktır (Yani alttakilerin canı daha çok çıkıyor olsa da ekonomi iyi yoldadır). Ama sizin bakış açınız, aslında gelir dağılımındaki bozukluğu gösteren Gini katsayısının esas alınmasını gerektiriyor olabilir. Sorduğunuz konunun çok hakimi de değilseniz, ipin ucunu iyice kaçırırsınız. Kamu politikası/hukuk düzenlemeleri gibi sosyal konularda mutlak doğrular yoktur. Dünya görüşü/ideoloji/nereden baktığınıza göre doğru değiştir. Aklını yapay zekâya kaptırıp söndürmek, köleliği bir adım daha ileri götürecektir.

  12. Deng Marksist-Leninisttir.

    Pazar Sosyalizmi cennettir.

  13. Anonim

    Şimdi o proleterya ağlıyor

  14. Gün Zileli

    yıktığı rejime değil, kaderine ağlıyordur.

  15. Gün Zileli

    🙂

  16. Ahmet O.ŞEN

    Sonuçta geldiğiniz nokta “keşke Çarlık rejimi veya Osmanlı rejimi ayakta kalsaydı, onlar daha iyiydi”, hakikaten acınası bir yer. Fes takıp “Marx’a Kapital’i şerir cinler fısıldadı” diye vaaz etmeye çeyrek kalmış. Ferhan abi sağ olsa ne dalgasını geçerdi…

  17. Gün Zileli

    “Görece iyiydi” demek o rejimiler ayakta kalsaydı iyi olurdu, demek değildir. Mesela, 1908 devrimi son derece güzel bir devrimdir, çünkü Padişah diktatörlüğüne son veren bir halk devrimidir. Fakat bu devrim sayesinde iktidara gelen İT, ondan da beter bir diktatörlük kurmuştur. Bu durumda halkın, “yahu, sultan yönetimi bunlar kadar diktatör değildi” demesi neden yanlış olsun. Ferhan Şensoy’u severim. Arkadaşım olurdu. Hâlâ ayağımda ayakkabıları vardır, biraz parçalandılar ama anı olarak koruyorum. Ferhan dalgasını geçse de hiç alınmazdım. Bir düzeltmea yapayım: Türkçede “vaaz etmek” diye bir kullanım yok. Bu çok sık yapılan bir hata. Vaaz vermek var , bir de vazetmek var. İkincisinin “vaaz”la ilgisi yok. “Ortaya koymak” anlamında kullanılır. Burada da sanırım bu anlamda kullanılmış.

  18. Gün Zileli

    Eğ er “vaaz anlamında kullanılmışsa o zaman “vaaz vermek” demek gerekir.

  19. anonim

    “Deng Marksist-Leninisttir.
    Pazar Sosyalizmi cennettir.”
    Çin’e nasıl bakmalı? Memuriyette iken Çin’e birkaç günlüğüne gitme fırsatım oldu (sanırım 2008). Pekin Havalimanına indik. Üniformalı güzel Çinli kızlar pasaport ve geçiş işlemlerini yapıyorlar. Yüksekçe bir kabindeler. Benim işlemim bitip geçerken, -görevli kızın göremeyeceği biçimde yerleştirilmiş- yanda üç tane düğme gördüm. Üzerlerinde (emoji mi diyorlar) resimler var. Biri gülümsüyor, bir asık suratlı, diğeri ifadesiz. Size yapılan muameleden memnun kalırsanız gülümseyene basıyorsunuz (benim yaptığım gibi). Duruma göre diğerlerine… Zaten gelişmiş bir ülke, ben bu esnada da epey yol almış olduklarını düşündüm. Rusya büyük bir beceriksizlik sonucu çöktü ve parçalandı. Gorbaçov denilen adam, ülkeyi yağmalattı (Mafyanın her türlüsü, Marc Rich/ Mogileviç gibi büyük yağmacılar…). Rusya adına utanç verici bir durumdu bence. Çin gerekli manevraları yaparak düze çıkmış ve eskisinden daha güçlü görünüyor. Sistemin birincil amacı nedir ki zaten? Varlığını korumak (ve gelişmek). Çin Komünist Partisi bunu başardı. Piyasa ekonomisi uygulamasında çok kritik bir durum var bence. Piyasa ekonomisi Çin Komünist Partisi’nin bir ihsanıdır. Yani inisiyatifini kaybetmiş değildir. Bu çok önemli. Abd merkezli küresel kapitalizm bunu istemiyor. Kimsenin kontrol edemediği -yani kendisinin tam patron olduğu, risksiz sömürebileceği bir piyasa istiyor-. ÇKP kendi açısından (ve bence ideolojisi açısından da) “mümkün olan” en iyi noktada görünüyor. Bir anlamda tez-antitez-sentezlerle ilerliyor diyebiliriz sanırım.

  20. Anonim

    Tekrar merhaba Gün bey,

    Size bir tavsiyem daha olacak:

    Önyargılı biri değilsiniz.

    “Yanis Varoufakis” ismini duymuşsunuzdur diye tahmin ediyorum.

    Kendi siyasî referanslarını nereden alıyor, bugün söylediği ve savunduğu şeylerin kökleri nerelere dayanıyor; bütün bunları derli-toplu bir şekilde, herhangi bir yüceltmeye ve/veya yermeye yönelmeden, gayet samimî bir şekilde anlatmış.

    Sizin otobiyografi kitaplarınız gibi bir yapıya sahip:

    • “Raise Your Soul: A Personal History of Resistance”

    https://www.amazon.com.tr/dp/1847929079/

    Müsait olduğunuzda okumanızı öneririm.

  21. Gün Zileli

    koşullarım içinde almam biraz zor görünüyor. Yiine de aklımda tutacağım.

  22. Anonim

    anonim
    27 Kasım 2025 at 17:45
    Ben şaka yapmıyordum zaten. Belki ML kısmı şaka olabilir ama Deng’in reformları Çin’i görece diğer ülkelere göre cennete çevirmiştir. Bu sistem ve felsefeden bağımsız bir bakış açısıdır.

  23. Anonim

    Hatırlatma:

    “Flu TV” YouTube kanalındaki son videonuzun altına gelen yorumları okumanızı tavsiye ederim:

    https://m.youtube.com/watch?v=kY96hWOHaPY

    Özellikle “Bartu Bölükbaşı” ile konuşma yapmanız ile ilgili talepler epey çok.

    Bartu bey’i kısaca tanıtayım:

    Mesleği “illüstratörlük”. Fakat bugün yanlış bir şekilde yansıdığı hâliyle; kof, sırf eğlenceye yönelik çizimler yapan biri değil. Özellikle “mitoloji(ler) tarihi” ile ilgili derin araştırmalar yapıp, oralardan esinlendikleriyle yarattığı nitelikli çizimler mevcut.

    Şahsî instagram profilinde, sizin videonuzdaki açıklamalarınıza istinaden birkaç yorumda bulunmuş, takip edebilirsiniz eğer isterseniz:

    https://www.instagram.com/bartubolukbasi/

    Bartu bey, tartışmaya açık birisi. Kişisel saldırılara (karakter saldırılarına) asla yanaşmıyor. Daima, “söylenen & yazılan & beyan edilen argümanlar” üzerinden tartışmaları yapmaya özen gösteriyor. Ölçülü ve sağlam birisi. (Kısacası; “beton kafalı solcu” tipinde biri değil.)

    Sadece SSCB tarihi değil; asya tarihiyle ilgili de geniş bilgiye sahip. Konuşmalarında yer yer “milletlerin sembolleri”yle ilgili epey ayrıntılı tarihî bilgiler aktarır, fakat kendisi “milliyetçi” değildir. (Sağcı veya solcu bütün “kahraman kültleri”nin birer siyasî taktikler tarihi olduğunun farkında. Aldanmış biri değil.)

    “Türkiye’deki 1968 kuşağı” ile ilgili de, genç yaşına rağmen epey “nötr (manipüle edilMEmiş)” bilgi sahibi olabilmiş.

    “Anadolu Üniversitesi: Güzel Sanatlar Fakültesi: Animasyon” bölümünden mezun.

    Eğer Bartu bey de kabul ederse, onunla bir progam yapmanızı çok isteriz Gün bey.

    Ne dersiniz?

  24. Anonim

    Hatırlatma:

    “Flu TV” YouTube kanalındaki son videonuzun altına gelen yorumları okumanızı tavsiye ederim:

    https://m.youtube.com/watch?v=kY96hWOHaPY

    Özellikle “Bartu Bölükbaşı” ile konuşma yapmanız ile ilgili talepler epey çok.

    Bartu bey’i kısaca tanıtayım:

    Mesleği “illüstratörlük”. Fakat bugün yanlış bir şekilde yansıdığı hâliyle; kof, sırf eğlenceye yönelik çizimler yapan biri değil. Özellikle “mitoloji(ler) tarihi” ile ilgili derin araştırmalar yapıp, oralardan esinlendikleriyle yarattığı nitelikli çizimler mevcut.

    Şahsî instagram profilinde, sizin videonuzdaki açıklamalarınıza istinaden birkaç yorumda bulunmuş, takip edebilirsiniz eğer isterseniz:

    https://www.instagram.com/bartubolukbasi/

    Bartu bey, tartışmaya açık birisi. Kişisel saldırılara (karakter saldırılarına) asla yanaşmıyor. Daima, “söylenen & yazılan & beyan edilen argümanlar” üzerinden tartışmaları yapmaya özen gösteriyor. Ölçülü ve sağlam birisi. (Kısacası; “beton kafalı solcu” tipinde biri değil.)

    Sadece SSCB tarihi değil; asya tarihiyle ilgili de geniş bilgiye sahip. Konuşmalarında yer yer “milletlerin sembolleri”yle ilgili epey ayrıntılı tarihî bilgiler aktarır, fakat kendisi “milliyetçi” değildir. (Sağcı veya solcu bütün “kahraman kültleri”nin birer siyasî taktikler tarihi olduğunun farkında. Aldanmış biri değil.)

    “Türkiye’deki 1968 kuşağı” ile ilgili de, genç yaşına rağmen epey “nötr (manipüle edilMEmiş)” bilgi sahibi olabilmiş.

    “Anadolu Üniversitesi
    Güzel Sanatlar Fakültesi
    Animasyon” bölümünden mezun.

    Eğer Bartu bey de kabul ederse, onunla bir progam yapmanızı çok isteriz Gün bey.

    Ne dersiniz?

  25. Gün Zileli

    Her türlü tartışmaya varım. Yalnız Bartu arkadaşın yorumunu okuyamadım. Buraya atabilir misin?

  26. Anonim

    Merhaba,

    “Bartu Bölükbaşı”nın instagram profili:

    https://www.instagram.com/bartubolukbasi/

    Eğer bilgisayardan giriyorsanız:

    Profilindeki “Reels” kısmına tıklayabilirsiniz.

    Bulamazsınız, İlker bey’in personeli “Yaren hanım”a sorarsanız Bartu bey’in yorumunu bulmanıza yardımcı olacaktır.

    Bartu bey ile program yapmanızı da temenni ederim Gün bey. İlker bey’le görüşürseniz, randevu tarihi ayarlayacaktır.

  27. Gün Zileli

    Yorumunu hâlâ okuyabilmiş değilim. Bartu’nun yorumunu buraya copy past yapıp neden atmıyorsun ki?

  28. Gün Zileli

    Osman Bölükbaşı’nın torunu mu? Tanırdım kendisini.

  29. Anonim

    Kavramları birbirine karıştırmayın:
    _____________________

    “ESTETİK” TANIMI:

    Genellikle canlı veya cansız nesnelerin (objelerin, eşyaların, cisimlerin) fazlalıklarını nazikçe ve dikkatlice eleyip, sadeliğe ulaşma çabalarına; veya, eksik olduğuna kanaat getirilen canlı veya cansız nesnelere (objelere, eşyalara, cisimlere) çeşitli fonksiyonlar ve simgeler ekleyerek “insan ruhunu tatmin etme çabaları”na “estetik” denir. Tarih boyunca yer yer, zaman zaman bizzat insan bedeninin kendisi de estetik çabalar için (adeta ressamların “tuval”i gibi) görev de görmüştür.

    • Meksika, ABD ve Kanada’da kızılderili kabilelerindeki kadınların giydiği kıyafetlerin üzerine ördüğü işlemeler, desenler, simgeler, hayvan figürleri, vb.; hepsi birer “estetik”tir. Bütün bunlar takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Rusya’daki bir nalburun omzuna yaptırdığı mitolojik bir dövme (“tattoo”); “estetik”tir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Antik Mısır’daki veya Hindistan’ın köylerindeki kadınların suratlarına sürdüğü boya (“makyaj”); “estetik”tir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Kıymetli sanatçı “Auguste Rodin”in heykelleri; hepsi birer “estetik”tir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • İskoçya’daki erkeklerin “bıyık” ve “sakal” uzatıp bunlara traş bıçağıyla nazikçe çeşitli şekiller vermesi; “estetik”tir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Arap kavimlerinin çoğunda; genellikle “karşılama & kutlama ritüelleri”nde kızların saçlarını sağa-sola ritmik bir şekilde savurarak yaptıkları dans stiline “khaleegy” denir; bu dans “estetik”tir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Japonya’daki kadınların giydiği “kimono”ların üzerine resmedilen kuş figürleri, ve antik samurayların “katana (kılıç)”larının kınına (kılıflarına) resmedilen mitolojik figürler; hepsi birer “estetik”tir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Konya’nın en eski “mevlevihaneleri”ndeki semazenlerin, “cezb” olurcasına sergiledikleri ritüel; İslamiyetin nadide bir “estetik” ritüelidir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Eğer bütün siyasî angajmanları (ve AKP’nin sloganlarını) bir kenara bırakabilirseniz: İstanbul’daki “Ayasofya Kilisesi & Müzesi”; Hristiyanlığın nadide bir “estetik” eseridir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    • Arjantin’de “Cueva de las Manos” mağarasındaki veya Fransa’da “Pech Merle” mağarasındaki taş duvarlara çizilen (“illustrate”) el resimleri; “estetik”tir. Takdir edilmeli, saygı gösterilmelidir.

    Arjantin’deki mağara:

    https://en.wikipedia.org/wiki/Cueva_de_las_Manos

    Fransa’daki mağara:

    https://en.wikipedia.org/wiki/Pech_Merle

    (…)
    (…)
    (…)

    Örnekleri çeşitlendirebilirsiniz. Salt nesnelerle sınırlı değil; müzikte, edebiyatta, resimde, heykelde, sinemada [Bkz.: Ken Loach’un filmleri, vb.] estetik çabaları hep vardı, gelecekte de daima olacak.

    Bütün bu “estetik”lere özenle yaklaşılmalı, takdir edilmeli, ve hâttâ teşvik edilmelidir. İnsan ruhunu tatmin etme çabaları olan “estetik”ler hem insanın kendi huzuru için iyidir, hem de tabiata (doğaya) zarar verme hırsını azaltır.
    _____________________

    “PLASTİK (VE SENTETİK) CERRAHÎ DEFORMASYONLAR” TANIMI:

    “Endüstri (sanayi)”nin hızla gelişmesiyle aynı anda insanlar arasındaki rekabet de körükleniyor.

    “Kapitalizm” adlı sistemin çarkları arasında kaybolmamak için insanlar kendilerini görünür kılmaya mecbur bırakılıyor. Yani; “altta kalanın canı çıksın” düzeni geçerli artık.

    Tabiatı (doğayı) tahrip etmekle yetinilmiyor, insan bedeni de tahrip ediliyor. [Bkz.: Michel Foucault’nun uyarıları]

    Özellikle “insan suratı”na yapılan plastik cerrahî müdahalelerin çoğu; insanların kendi ruhunu tatmin etmek için değil, banka hesaplarındaki para miktarını tatmin etmek içindir. Amirlerinin gözüne girmek, onlardan “aferin” lafını duymak için, şöhret basamaklarını çabucak tırmanmak için suratlarına (ve vücudun çeşitli bölgelerine) yapılan plastik cerrahî müdahaleleri tek tek saymaya gerek yok.

    En güncel örnekler:

    Donald Trump’ın yörüngesi içinde kalıp, onun iktidarının getirdiği şöhretten istifade etmek isteyen “kurnaz siyasetçiler”; “Mar-a-Lago suratı” olarak bilinen plastik cerrahî müdahale ile suratlarını deforme ettirdiler, suratları adeta hissizleşti, sırıtmaktan başka hiçbir duygu emaresi kalmadı. Bu kişilerin banka hesaplarındaki para çoğaldı ve şöhretleri arttı, ama erdemleri azaldı:

    • Donald Trump’ın tayin ettiği “ABD İç Güvenlik Bakanı” Kristi Noem’in plastik cerrahî sonrası suratı:

    https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/2a/Official_Portrait_of_Secretary_Kristi_Noem.jpg

    • Donald Trump’ın tayin ettiği “ABD’nin Yunanistan Büyükelçisi” Kimberly Guilfoyle’un plastik cerrahî sonrası suratı:

    https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a5/Kimberly_Guilfoyle_Official_Portrait_scaled.jpg

    • Donald Trump’ın gelini ve aynı zamanda “Cumhuriyetçi Parti (G.O.P.) Merkez Yürütme Kurulu Başkan Yardımcısı” Lara Trump’ın plastik cerrahî sonrası suratı:

    https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e4/Lara_Trump_2025_%28cropped%29.jpg

    • Donald Trump’ın en azılı destekçilerinden biri olan, ve “federal hükümete kapak atmak için” canla başla uğraşan Laura Loomer’ın plastik cerrahî sonrası suratı:

    https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/61/Laura_Loomer_2024_%283x4_cropped%29.jpg

    • Cumhuriyetçi Parti’nin (G.O.P.) Florida teşkilatı 1. bölgeden seçilerek 2017 yılında “Federal Temsilciler Meclisi Üyesi” olan Matt Gaetz 2024 yılında bu görevden ayrıldı. Donald Trump, Matt Gaetz’i “ABD Başsavcısı” olarak tayin etmeyi plânlıyordu, bundan vazgeçti ve onun yerine “Pam Bondi”yi “Başsavcı” pozisyonuna tayin etti. Matt Gaetz’in plastik cerrahî sonrası suratı:

    https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/8/80/Matt_Gaetz_117th_Congress_portrait_%28crop%29.jpg

    Suratları hissiz, ama paraları bol.

    Dünyanın düzeni budur…

  30. Anonim

    Önce iki hatırlatma:

    • “Unutuluş olmasaydı, dünya daha az ahlâklı gözükecekti.”
    (Friedrich Nietzsche)

    • “Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim, çünkü çok mahcup olurdum ve utanırdım.”
    (Prof. Michael A. Little
    Antropolog
    Binghamton Üniversitesi, New York)
    ______________________

    Pipsqueak’e:

    “Size şunu belirteyim: her cemaat kendi İYİ/KÖTÜ diliyle konuşur: komşusu anlamaz. Dilini, yasaları, töreleri kendi içinde, yaşam süresinde yaratmıştır.”
    ______________________

    Bu ifadenizi biraz daha açar mısınız?

    Ne demek istiyorsunuz?

    Hayatta; toplulukların (kabilelerin, grupların, cemaatlerin, köylerin, vb.) sayıca küçük ölçekli olan insanların biraraya gelerek kendi aralarındaki iletişimi sağlayabilmek için icat ettikleri “yerel (local) dil” ile; “devlet (krallık, imparatorluk, federal devlet, ulus devlet, vb.)” adlı modern yapıların kullandığı “dil”in aynı olmadığını mı söylüyorsunuz? Aynı olmak zorunda değil ki.

    Burada mühim bir hususu atlamıyor muyuz sizce:

    “Dil” denen şey; kalabalıklar sayıca çok (yoğun, geniş) olduğunda hayata tutunabiliyor, diye biliyorum. Acaba yanlış mı biliyorum?

    Hem “kas (fizikî beden) gücü” anlamında hem “zekâ gücü” anlamında, bir topluluk başka bir topluluk üzerinde hakimiyet kurabiliyorsa; zayıf olan topluluğun biriktirdiği bazı tecrübeler (“dil” dahil) ya çok çabuk, ya da zaman geçtikçe kaybolup gidiyor, unutuluyor, diye biliyorum. Acaba yanlış mı biliyorum?

    [Not: Yukarıda yazdıklarımdan; bütün bunları “onayladığım, iyi & hoş bulduğum, alkışladığım” sonucunu çıkarmayınız. Sadece “tarihî gerçekler”i eğip-bükmeden, manipüle etmeden hatırlatıyorum ve soruyorum size.]

    Bu tür olayları; biyolojik tarihi izah ederken Charles Darwin’in örnekler verdiği “evrim” ile açıklamak doğru mu?

    Siz de biliyorsunuz: “Biyolojik evrim” sürecinde; canlılar pek çok uzvunu (vücutlarındaki & bedenlerindeki uzantıları, parçaları, organları) kaybediyor, bunlar elimine oluyor.

    Acaba “kültürel evrim” sürecinde, “dil”lerin de zamanla kaybolmasını, unutulmasını; doğal (olağan) bir süreç olarak kabul etmek mi gerekir?

    “Charles Darwin” ismiyle beraber aynı anda epey ünlü hâle gelen “evrim” ile, hayatta olan biten her şeyi açıklamak (“kültürel başlangıçlar, bitişler, unutuşlar” dahil); faşistlik midir?

    Darwin’e yönelik şahsî bir gıcıklığınız mı var? Eğer yanılıyorsam lütfen doğrusunu belirtiniz, düzeltiniz.

    “Charles Darwin”in bizzat kendisinin “faşist” olup / olmadığına emin misiniz?

    Çünkü kendisi “19 Ağustos 1836″da şu uyarıyı yapmıştı:

    • “If the misery of the poor be caused not by the laws of nature, but by our institutions, great is our sin.”

    • “Yoksullarımızın sefaletine doğa kanunları değil de kendi inşa ettiğimiz kurumlarımız yol açıyorsa, çok büyük günah işliyoruz demektir.”

  31. Resmi İdeoloji, Egemen İdeoloji

    “Egemen ideolojiyle resmi ideolojiyi birbirine karıştırmamak gerekir. Resmi ideolojiler kuşkusuz egemen ideolojilerdir. Fakat her egemen ideoloji resmi ideoloji değildir. Egemen ideolojiyle resmi ideoloji arasındaki en önemli fark cezai yaptırım boyutunda ortaya çıkmaktadır.
    Resmi ideolojiye karşı bir görüş ileri sürdüğünüz veya resmi ideolojiyi eleştirdiğiniz zaman devletin cezai yaptırımlarıyla karşı karşıya kalırsınız. Fakat resmi niteliğe sahip olmayan egemen ideolojilerin böyle bir fonksiyonu yoktur, örneğin burjuvazinin ideolojisi egemen ideolojilerdir. Fakat onu eleştirdiğiniz zaman devletin cezai yaptırımlarıyla karşılaşamazsınız.
    Fransa, Batı Almanya, İngiltere, İtalya, İsveç, Hollanda, ABD, Kanada gibi ülkeleri ele alalım. Buralarda egemen ideoloji burjuvazinin ideolojisidir. Fakat bunların cezai yaptırım boyutu yoktur.
    Türkiye, İran, Suriye, Irak, Suudi Arabistan gibi ülkelerde, Doğu Bloku ülkelerinde egemen ideoloji resmi ideolojidir. Ve bu ideolojiler cezai yaptırım boyutuna sahiptirler.
    İkinci kategorideki ülkelerde, yani, Türkiye, İran… gibi ülkelerde burjuvazilerin de bir ideolojileri vardır. Fakat bu ideolojiler de resmi ideoloji tarafından denetlenirler.”

    (İsmail Beşikçi : Bilim-Resmi İdeoloji, Devlet-Demokrasi ve Kürt Sorunu, s. 87)

  32. Anonim

    “Darwin ilhamını DİN ADAMI Malthus’dan aldı. Malthus insan sayısının artışında İKİNCİ DEVRİM endüstri-teknoloji (birinci TARIM) ile Kral ve Kraliçeye yetecek kadar gıda kalmayacak endişesine düşen diğer bir dalkavuk.”

    Malthusçuluk ve Kararnamecilik

    https://marksist.net/ozgur-dogan/kemalizmin-alti-oku-ve-gercekler
    “İktisadi bir temele dayanmaksızın da birtakım kararnamelerle toplumun gündelik yaşantısının bugünden yarına dönüştürülebileceğini, kültür kararnameleriyle bir kopuş yaratılarak Batı seviyesine çıkılabileceğini hayal eden bu tepeden inmeci, seçkinci anlayış”a bir örnek:

    Doğum izni 6 aya yükseliyor

    Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, doğum izninin 24 haftaya kadar artırılması için çalışmalara başladı.

    Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının, iş-aile hayatını dengelemeyi ve azalan nüfus artış hızına çözüm üretmeyi amaçlayan yeni düzenlemesinde “doğum izni” süresinin 16 haftadan 24 haftaya kadar uzatılması planlanıyor.

    https://www.ntv.com.tr/ntvpara/dogum-izni-6-aya-yukseliyor-1702239

  33. Harun Yahya

    Evrim olgusunu inkâr eden dincilerin Darwin ile DİN ADAMI Malthus arasındaki bağlantıdan haberdar olmamaları da ilginç!

    Aslında şaşılacak bir durum da değil.

    Her şeye kâdir Yaratan’ın evrim yoluyla yaratmaktan âciz olduğuna, veya bütün insanları iki kişiden ensest yoluyla çoğaltmak yerine çok sayıda Âdem ve Havva yaratıp onlardan türetmeye gücü yetmediğine inananlar için normal.

  34. Anonim

    “Malthus da, maşallah, nüfus artışını doğal ve normal bulur. Bu beyin yıkamayı seven medyacılar da. Yani insanlar doğal ve normal olmak için 300 bin yıl beklemişler!”

    evrim teorisine inanıp sosyal darwinizm’i reddetmek

    “evrim teorisine inanıp, güzel kızla yatıp, üstüne doğum kontrol yöntemi kullanmak gibi bir şey işte. içgüdüler seks ve haz güdüsü doğamızdan biyolojimizden gelir, diğer omurgalı, memeli ve primat akrabayı taallukatımızla aynıdır. amacı da üremek çocuk yapmak ama “dur lan ne işim olur” deyip hamileliği engellemeye çalışıyorsun bir yandan.”

    https://eksisozluk.com/entry/19607035

  35. Ergenekoncu Darwin

    “Ergenekon Darwinist bir yapılanmadır”

    Adnan Oktar başta Ergenekon olmak üzere, son gelişmelerle ilgili konuştu.

    BOP’un yakın zamanda Büyük Osmanlı Projesi haline geleceğine dikkat çeken Adnan Oktar (Harun Yahya), Evrim teorisinin artık tamamen çürüdüğünü ve Ergenekon’un da Darwinist bir yapılanma olduğunu ileri sürdü.

    “Ergenekon örgütü Darwinist bir örgüttür. Komünist derin devlet diye tabir ettiğimiz, İttihat Terakki’den beri devam eden bu yapılanma Darwinisttir.”

    – O zaman Darwin de Ergenekoncu muydu? Ergenekon’un 600 yıllık bir yapılanma olduğu söylendiğine göre…

    – Hitler de Darwinciydi. Stalin de Darwinciydi. Marks da Darwinistti. Bununla ilgili kendi açık demeçleri var. Ergenekon yeni konmuş bir isim.

    “DÜNYADAKİ TÜM SIKINTILARIN TEMELİNDE DARWİNİST YAPILANMA VAR”

    https://www.memleket.com.tr/ergenekon-darwinist-yapilanmadir-31308h.htm

    (12 Ağustos 2008)

    Marks, Hitler ve Stalin’in bu iddialara cevabı:

    https://www.youtube.com/watch?v=1E2RUmcTVDs

  36. Âdem, Havva ve biz

    Âdem ile Havva’nın adlarını epeydir duymamıştım, seminerde karşıma çıktılar.
    Yanımdaki konuşmacılardan biri, üniversitenin sosyoloji bölümü başkanıydı. Profesördü. Ve konuşmasında insanlığı Âdem ile Havva’dan başlattı.

    Yüzümde, kahkahasını bastırmaya çalışan bir kişinin ifadesiyle arkadan tekme yemiş bir kişinin ifadesi arasında, ama ikisine de tam olarak benzemeyen bir ifade belirmiş olmalı ki, salonda gülüşmeler oldu.

    Sayın Profesör elbette Âdem’in ilk insan olduğuna da, Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’nın yaratılmış olduğuna da, çeşit çeşit başka şeylere de inanmakta serbesttir. Serbest ne kelime, en doğal hakkıdır.
    Hakkı olmasına hakkıdır da, adam sosyoloji profesörü!
    Sosyoloji, yani toplumbilim, adı üstünde, insan toplumlarını inceleyen bilim dalı.

    Ve herhalde derste kalkıp şöyle anlatıyor: “İlk insan toplumu Âdem adlı bir adam ve onun kaburgasından yaratılan, sonra da ortalıkta başka kimse olmadığı için mecburen onunla evlenen Havva’dan oluşmuştur.”

    Bu ilk küçük toplum nerede ve nasıl yaşardı, nece konuşurdu, ne yerdi, ne içerdi, ne üretirdi, alet kullanır mıydı, toplumsal dinamikleri nasıldı?
    Kemiklerinin ve kullandıkları alet ve eşyaların fosilleri, kalıntıları bulunmuş mu?
    Galiba hiç bugüne kadar bulunamamış. Niye bulunamıyor?

    Âdem, Havva ve biz
    Roni MARGULIES
    https://www.marmarayerelhaber.com/roni-margulies/8550-âdem–havva-ve-biz

  37. Anonim

    Allah Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da insanın yaratılışını “Âdem” (yani İbranice’de “adam”, Türkçe’de bildiğimiz adam/insan) metaforu ile açıklamakla büyük bir hata etmiş.

    Onun yerine, o çağlarda biyoloji bilgisi kısıtlı toplumlara evrim olgusunu açıklamak için ciltler dolusu ansiklopediler indirmeli, ayrıca ileride dünyaya gelecek Darwin adında birinin teorisini istismar edecek Sosyal Darwinist ve soykırımcı diktatörlük rejimlerine karşı insanlığı uyarmalıydı.

    Eğer öyle yapsaydı bunların hiçbiri yaşanmaz, İmam-Hatipoğlu’nun istediği gibi “her şey çok güzel” olur, her yer günlük güneşlik olur, kuşlar öter, çimenler yeşerir ve martılar gülerdi.

    Kısmet!

  38. Burjuvazinin Nüfus Problemleri

    “Kapitalizmin krizler çağında egemenler için bir kriz daha peyda oldu; nüfus krizi! Doğurganlık oranlarının dünyanın birçok yerinde düşmesiyle birlikte ABD’den Çin’e, Rusya’ya, Avrupa ülkelerinden Türkiye ve Güney Kore’ye kadar pek çok ülkede burjuvazi alarma geçti. Doğum oranlarındaki düşüşün adeta bir felâkete işaret ettiğine dair demeçler veriliyor, oranı yükseltebilmek için türlü politikalar devreye sokuluyor. Düşük faizli krediler, arttırılan çocuk yardımları, uzatılan doğum izinleri, tüp bebek ve tedavi destekleri… Çocuk bezi satışının yaşlı bezi satışının gerisinde kaldığı Japonya’da, evlenmeye teşvik için bizzat kamu kurumları tarafından flört uygulaması dahi uygulamaya konuldu.

    Doğurganlık oranı kadın başına düşen canlı doğum sayısına göre hesaplanıyor. Kadın başına ortalama çocuk sayısının 2,1’in altına düşmesi nüfusun azalacağını, genç nüfusun sayıca yaşlı nüfusun gerisinde kalacağını gösteriyor. 2023 verilerine göre Avrupa’da bu oran ortalama %1,54, ABD’de %1,62, Çin’de %1, Türkiye’de ise %1,51 olarak gerçekleşti. Nüfus artış oranının bu denli düşmesi, her zaman genç nüfusa ihtiyaç duyan burjuvazi için büyük bir tehlikeye işaret ediyor. Savaş ve salgın hastalık dönemleri dışında belki de ilk defa doğurganlık oranları bu denli düşmüş, genç nüfusun azalması tehlikesi bu denli artmıştır. Trump doğurganlık oranlarındaki bu düşüşün Batı için Rusya’dan bile büyük bir tehlike olduğunu söylerken, Elon Musk bu tehdidin insanlık için küresel ısınmadan bile büyük olduğunu söyleyerek el yükseltiyor.

    Genç nüfus demek burjuvazi ve onun temsilcileri için ucuz ve yedek işgücü demektir, savaşa sürülecek kurşun asker demektir. Genç nüfusun yüksek olması bir yandan ücretlerin düşük tutulmasına imkân sağlarken diğer yandan da işsizliğin yani yedek işgücünün garanti altına alınması anlamına geliyor. Yaşlı yani üretim sürecinden çekilmiş nüfusu sırtında bir kambur olarak gören burjuvazi için genç nüfusun azalması emeklilik maaşını, yaşlıların sağlık ve sosyal güvenlik gibi giderlerini daha da büyük bir yük haline getiriyor. Hal böyleyken doğurganlık oranlarının yükselmesi, genç nüfusun yaşlı nüfusa oranının artması kapitalist sistemin efendileri için hayati önem taşıyor. Emperyalist paylaşımın kızıştığı, orduların büyütülmesine yönelik politikaların hayata geçirildiği bu dönemde genç nüfusun sayıca arttırılması ihtiyacı da büyüyor.

    Bu nedenlerle birçok ülkede nüfusu ve doğum oranlarını arttırmaya yönelik politikalar hayata geçiriliyor. Örneğin dünyanın ikinci en yüksek nüfusuna sahip olan Çin 2016 yılına kadar tek çocuk politikası izliyordu. 2016 yılında bu sayı ikiye, 2021’de ise üç çocuğa çıkarıldı. Ancak doğum oranlarında bir artış yaşanmadı. Dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri haline gelen Çin, artan işgücü ihtiyacını karşılayabilmek için çocuk başına vergi indirimleri, maddi destekler, gençlerin evlenmelerini teşvik için eğitim programları, doğum izinlerinin arttırılması gibi politikalar uygulamaya başladı. Avrupa’da da çocuk destekleri arttırılıyor, kadınlar için esnek ve kısa çalışma, doğum izinlerinin arttırılması gibi politikalar devreye sokuluyor. Sağlığın emekçiler için pahalı ve ulaşılması zor bir hizmet olduğu ABD’de, sigorta şirketlerinin hamilelik ve doğum hizmetlerini sigorta kapsamına alması zorunlu kılındı. Doğurganlık oranı Avrupa ortalamasının altında kalan Türkiye’de ise 2025 “aile yılı” ilan edildi. Gençlere düşük faizli evlilik kredileri verilirken, çocuk başına verilen paralar arttırıldı.”

    https://marksist.net/elcin-karaca/burjuvazinin-nufus-problemleri

  39. İki Harun ve İki Charles

    Karolenj Rönesansı’na öncülük eden Charlemagne’ın adaşı ve mirasçısı olan Charles Darwin gibiler başarılı olurken, Abbasi Rönesansı’nın öncüsü Harun Reşid’in torunları olan Harun Yahya gibi şarlatanlar neden o dönemin bile gerisinde kalmışlardır?

    Bu da “Tarihin Büyük Bir İronisi” midir?

  40. Bukalemunlar

    Sosyalizmin tarihine ve geçirdiği bütün bu değişimlere bakınca, onun ciddiye alınmaması gereken bukalemun bir ideoloji olduğu ortaya çıkıyor.

    Marks’ın ideolojisi Leninist otoriterliğe, oradan da Stalinist totaliterliğe “ilerledi”. Ardından Kruşçev ve Gorbaçov gibi Protestan “Reformcular” geldi. SSCB’nin çöküşüyle de geriye bir “Sosyal Demokrasi” ve nostaljik bir sol kültür kaldı.

    Tıpkı yalın bir Yahudi tektanrıcılığı olan Hıristiyanlığın, önce üç tanrılı Greko-Romen paganizmine, ardından Anglo-Sakson Protestanlığına, nihayetinde de Amerikan pop kültürünün ve Hollywood propaganda makinesinin bir ürününe dönüşerek tanınmaz hale gelişi gibi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2026 Gün Zileli

Theme by Anders NorenUp ↑