Hani yaygın bir laf vardır, “hayatım roman”. Bu kısacık söyleşi de gösteriyor ki Gün Zileli’nin hayatı gerçekten roman. Üstelik kaç cilt tutacağı da meçhul. Zaten kendisi de önemli bir kısmını yazdı. Havariler, Yarilma, Sapak gibi kitaplar örgütlü yaşantısının örnekleri.
Peki bu Nehir Söyleşi nereden çıktı? Onu da söyleşiyi yapan Ramazan Güngör belirtmiş:
“Bir anlatıcı olan Gün Zileli’nin arkasındaki kişiyi bulmak istedim. Çünkü anlatıcı kaçınılmaz olarak anlattığı olayı belli bir düzene koyar, biçime sokar ve kendi anlamlandırdığı biçimde bize sunmaya çalışır. Ben düzene sokulmamış olanı, belki henüz onun da kendi içinde anlamlandırmadığı meseleleri konuşmak için çıktım yola.”
Nehir söyleşinin ortaya çıkışının anlamlı tarifi böyle.
Asker bir babaya sahip olmak nasıl etkilemiştir çocukluğunu. Öyle ya, görece elit bir yaşam ve ilişkiler gelir aklımıza. Hiç öyle olmamış Gün Zileli için. Yaşadıkları mahallede yoğun Rum azınlık vardır. Ve çocuk takışmalarında, Rum büyüklerin çocuklarını “Albay’ın oğlu” diyerek uyarması dikkatini çeker.
Bu onda kibre değil, tevazuya yol açacaktır.
Bir yönüyle de edebiyatçı olarak bildiğimiz Gün Zileli’nin. “Yüreğe Yağan Kar” öyküsüyle bu özelliğine veda ettiğini öğreniyoruz. Zaman zaman depreşse de oraya dönülmeyecek bir sürece girmiştir artık.
Gün Zileli’ye yüklenebilecek misyonlardan birinin de alışılmış ve benimsenmiş görüşleri “sarsmak” olduğu söylenebilir.
“12 Mart dönemi, Elrom’un kaçırılıp öldürülmesiyle başlamıştır” tespiti böyledir.
Bu söyleşide de, 68 hareketini, geriye doğru yol alan trende ileri gitme çabası olarak dile getirmiştir. Ancak çokları, trenin geri gitmesinin 68 hareketinin sönümlenmesinden sonraya denk geldiğini iddia edebilecektir.
Söyleşinin en çarpıcı tespiti “mültecilik” olgusudur. Çokça tartışılır bir konudur bu. Özellikle politik göçmenler “günah keçisi” ilan edilir. Genellikle Avrupa ülkelerine kaçan mülteciler, “bir eliniz yağda, bir eliniz balda” sözüne muhatap olmuşlardır. Bu konuda çarpıcı tanımlama Zileli’den gelmektedir.
Çok nettir bu konuda, “kaybolmuşluk” olarak tanımlanır. “I am lost” der İngilizcesiyle .”Hiç kimse”sindir artık.
Otobiyografilerindeki açıklığı ve samimiyeti gün ışığına çıkaran bir söyleşiye tanıklık edeceksiniz.
“Intus et in cute”
Kıyamet borusu istediği zaman çalsın, ben, elimde bu kitapla, yüce yargıcın huzuruna çıkacak ve yüksek sesle şöyle diyeceğim: “İşte böyle yaptım, böyle düşündüm, böyle oldum. İyiyi de, kötüyü de aynı içtenlikle söyledim. Hiçbir kötülüğü saklamadım, hiç bir iyiliği eklemedim; eğer bazı önemsiz süsler kullandığım olduysa, bu ancak bellek kusurumdan ileri gelen bir boşluğu doldurmak için olmuştur; doğru olabileceğini bildiğim şeyi doğru saydım, yanlış olduğunu bildiğim şeyi asla. Kendimi nasılsam öyle gösterdim; kötü ve aşağılık olduğum zaman kötü ve aşağılık; iyi, gönlü gani, yüce olduğum zaman, iyi, gönlü gani, yüce; içimi, ancak senin görmüş olduğun gibi, açıkça ortaya koydum. Ey sonsuz varlık, benzerlerimin sayılmaz kalabalığını çevremde topla; itiraflarımı dinlesinler, kötülüklerim karşısında inlesinler, acılarım karşısında yüzleri kızarsın. Onlardan her biri sırası gelince tahtının dibinde kendi kalbini aynı içtenlikle açsın ve sonra sadece biri, eğer buna cüret edebilirse, sana şöyle desin: ‘Ben bu adamdan daha iyiydim.’”
Çıkın karşısına bence ve deyin; “Ben senden daha iyiydim.”
Değerli Gün Zile’liyi kitaplarını okumadan, özellikle de YouTube aracılığıyla tanıdım.
Müthiş, özgür düşüncenin kıymetli temsilcisi, gerçek bir özeleştiri uzmanı, samimi bir o kadar da yürekli.
Hele kahkahası ömre bedel.
İyi ki var, iyi ki bu topraklarda yetişmiş nadide bir Zileli!
Saygıyla sevgiyle selamlarım.
Komünistler, “Moskova”ya.
Kapitalistler, “New York Borsası”na.
Kemalistler, “Anıtkabir”e.
Müslümanlar, “Kâbe”ye.
Hristiyanlar, “Vatikan”a.
Yahudiler, “Ağlama Duvarı”na.
Peki,
Anarşistler nereye?
“İnsanın kalbi”ne mi?
Cevabınız nedir Gün bey?
herkes yerli yerinde kalsın beance 🙂
Bu yazı sevilmediğinden karalanmış: Pipsqueak 13 Ocak 2026 at 14:13.
Yanisine bazı diğerleri gibi övgüler ekledim. İnşallah tekrar karalanmaz.
———————————ÖVGÜ—————————
Her devrimci ileriye akan akıma katılır demek istemiştim: Önce Marksist-Leninist ve Maoist, sonra ilerici anarşist, sonra Internetist Youtbe, twitter, X, vs ve şimdi hatta kadıncı ve çocukçu, bu arada aynı devrimcilerle o güzel günleri internette paylaşma. Ne güzel! İLERİ akıma katılmanın faydaları.
——————————————————————————
Gelmiş geçmiş bütün ruhsal ya da laik ideoloji kisvesi altındaki peygamberler insanları sarsarak içinde bulundukları kötü alışkanlıktan kurtulmalarını dilediler.
“Ömer Faruk Ciravoğlu Yazdı, Gün Zileli ile Nehir Söyleşi Üzerine” makalede şu yazı dikkatim çekti:
Ramazan Güngör yazmış:
“Bir anlatıcı olan Gün Zilelinin arkasındaki kişiyi bulmak istedim. Çünkü anlatıcı kaçınılmaz olarak anlattığı olayı belli bir düzene koyar, biçime sokar ve kendi anlamlandırdığı biçimde bize sunmaya çalışır. Ben düzene sokulmamış olanı, belki henüz onun da kendi içinde anlamlandırmadığı meseleleri konuşmak için çıktım yola.”
“Gün Zileli’ye yüklenebilecek misyonlardan birinin de alışılmış ve benimsenmiş görüşleri “SARSMAK” olduğu söylenebilir.”
Burada bir laik peygamberlik ve devrimcilik çağrışımı yapılmış. Türkiye devrimcileri Batı’da doğup yeşeren devrimciliği tamamıyla benimsediler ve Rus-Çin devrimlerinin çığırtkanlığını yaptılar.
Bana aynı sitede rastladığım “Yazılama…Karalama!!!” yazısını hatırlattı.
Rus ve Çin devrimlerinin fiyaskosu KARALANMIŞ!
Çok kısa bir süre önceki “Jacques Ellul ve Jean Baudrillard 10 Ocak 2026 at 01:39” yazısında arkadaşların aşağıdaki şahane uyarısı da KARALANDI:
“Baudrillard’a sormuşlar: “Ne pahasına olursa olsun Batı’nın moralini bozmaya devam edecek misiniz?”
Baudrillard cevap vermiş: “Batı tarihinin temel yapı taşı; moral bozukluğudur.”
Hem sarsmak hem de sarsılmamak için yeni bir ideolojiye, Anarşizme, sarılmak kafi gelmiş.
Devrimcilik ideolojisin bile Batı’da sadece lafta kalması, Batı’nın sömürücülüğünü model alıp hayli büyük ama nispeten fakir ülkelerde (Rusya ve Çin) kendi halklarını sömürmede kullanmaları da KARALANMIŞ.
Siteye bir Türk neşeli robot (“cheerful robot”) mühendisin aşık olduğu Jules Verne becerilerini ki aynısına Marks ve Türküye ve diğer ülke neşeli robotlarının katıldığı da KARALANMIŞ.
O yazıma “A History of Bombing” kitabındaki şu alıntıyı ekledim:
“VAHŞİLERİ BOMBALAMAK
Jules Verne’in Mühendis Robur’un Uçuşu (1886) adlı eserindeki bir illüstrasyonda, hava gemisi Avrupa’nın başkenti Paris’in üzerinde görkemli bir şekilde süzülüyor. Güçlü projektörler Seine nehrinin sularını, rıhtımları, köprüleri ve cepheleri aydınlatıyor. Şaşkın ama sakin bir şekilde, insanlar gökyüzüne bakıyor, alışılmadık manzaraya hayret ediyorlar ama korkmuyorlar, saklanma ihtiyacı hissetmiyorlar. Bir sonraki resimde, hava gemisi Afrika üzerinde aynı şekilde görkemli ve ulaşılmaz bir şekilde süzülüyor. Ancak burada mesele sadece aydınlatma değil. Burada mühendis, yerdeki olaylara müdahale eder. Medeni insanların vahşileri denetlemek için üstlendikleri doğal otoriteyle, bir suçun işlenmesini engeller. Hava gemisinin silahları devreye girer ve ölüm ve yıkım, korku içinde çığlık atarak ölümcül ateşten kaçmaya çalışan siyahi suçluların üzerine yağar.”
Bu siteyi dolduran orta-sınıf ilerici anarşist Marksist, Sosyalist devrimcilerini hoş görüp basmakalıp yorumlarına basmakalıp yanıtlarla tekrar buyurmalarını isterken, benimki KARALANDI.
Dış ülkelerde rastladıklarım ve o dönemde kaçıp şimdi O GÜZEL VATANINA tekrar dönenlerde devrimcilik yatırımlarının şimdi sağladığı semereleri ve “ah o eski güzel günler” nostaljisi yaşayanların çekilmez hafifliği!
Pipsqueak
13 Ocak 2026 at 14:13
Gelmiş geçmiş bütün ruhsal ya da laik ideoloji kisvesi altındaki peygamberler insanları sarsarak içinde bulundukları kötü alışkanlıktan kurtulmalarını dilediler.
“Ömer Faruk Ciravoğlu Yazdı, Gün Zileli ile Nehir Söyleşi Üzerine” makalede şu yazı dikkatim çekti:
Ramazan Güngör yazmış:
“Bir anlatıcı olan Gün Zilelinin arkasındaki kişiyi bulmak istedim. Çünkü anlatıcı kaçınılmaz olarak anlattığı olayı belli bir düzene koyar, biçime sokar ve kendi anlamlandırdığı biçimde bize sunmaya çalışır. Ben düzene sokulmamış olanı, belki henüz onun da kendi içinde anlamlandırmadığı meseleleri konuşmak için çıktım yola.”
“Gün Zileli’ye yüklenebilecek misyonlardan birinin de alışılmış ve benimsenmiş görüşleri “SARSMAK” olduğu söylenebilir.”
Burada bir laik peygamberlik ve devrimcilik çağrışımı yapılmış. Türkiye devrimcileri Batı’da doğup yeşeren devrimciliği tamamıyla benimsediler ve Rus-Çin devrimlerinin çığırtkanlığını yaptılar.
Bana aynı sitede rastladığım “Yazılama…Karalama!!!” yazısını hatırlattı.
Rus ve Çin devrimlerinin fiyaskosu KARALANMIŞ!
Çok kısa bir süre önceki “Jacques Ellul ve Jean Baudrillard 10 Ocak 2026 at 01:39” yazısında arkadaşların aşağıdaki şahane uyarısı da KARALANDI:
“Baudrillard’a sormuşlar: “Ne pahasına olursa olsun Batı’nın moralini bozmaya devam edecek misiniz?”
Baudrillard cevap vermiş: “Batı tarihinin temel yapı taşı; moral bozukluğudur.”
Hem sarsmak hem de sarsılmamak için yeni bir ideolojiye, Anarşizme, sarılmak kafi gelmiş.
Devrimcilik ideolojisin bile Batı’da sadece lafta kalması, Batı’nın sömürücülüğünü model alıp hayli büyük ama nispeten fakir ülkelerde (Rusya ve Çin) kendi halklarını sömürmede kullanmaları da KARALANMIŞ.
Siteye bir Türk neşeli robot (“cheerful robot”) mühendisin aşık olduğu Jules Verne becerilerini ki aynısına Marks ve Türküye ve diğer ülke neşeli robotlarının katıldığı da KARALANMIŞ.
O yazıma “A History of Bombing” kitabındaki şu alıntıyı ekledim:
“VAHŞİLERİ BOMBALAMAK
Jules Verne’in Mühendis Robur’un Uçuşu (1886) adlı eserindeki bir illüstrasyonda, hava gemisi Avrupa’nın başkenti Paris’in üzerinde görkemli bir şekilde süzülüyor. Güçlü projektörler Seine nehrinin sularını, rıhtımları, köprüleri ve cepheleri aydınlatıyor. Şaşkın ama sakin bir şekilde, insanlar gökyüzüne bakıyor, alışılmadık manzaraya hayret ediyorlar ama korkmuyorlar, saklanma ihtiyacı hissetmiyorlar. Bir sonraki resimde, hava gemisi Afrika üzerinde aynı şekilde görkemli ve ulaşılmaz bir şekilde süzülüyor. Ancak burada mesele sadece aydınlatma değil. Burada mühendis, yerdeki olaylara müdahale eder. Medeni insanların vahşileri denetlemek için üstlendikleri doğal otoriteyle, bir suçun işlenmesini engeller. Hava gemisinin silahları devreye girer ve ölüm ve yıkım, korku içinde çığlık atarak ölümcül ateşten kaçmaya çalışan siyahi suçluların üzerine yağar.”
Bu siteyi dolduran orta-sınıf ilerici anarşist Marksist, Sosyalist devrimcilerini hoş görüp basmakalıp yorumlarına basmakalıp yanıtlarla tekrar buyurmalarını isterken, benimki KARALANDI.
Dış ülkelerde rastladıklarım ve o dönemde kaçıp şimdi O GÜZEL VATANINA tekrar dönenlerde devrimcilik yatırımlarının şimdi sağladığı semereleri ve “ah o eski güzel günler” nostaljisi yaşayanların çekilmez hafifliği!
“pipsqueak” bey,
[Not: Gün bey’in, “Tahran’da 29 Aralık’ta Kitle Hareketi / İran’daki ‘Anarşist Cephe’nin Bildirisi!” başlıklı yazısının altındaki;
“12 Ocak 2026 at 21:18” yorumunuza cevap]
_________________________________
• Şu soruyu sormuşsunuz:
“Eğer sosyal düzen gökten zembille inmediyse, bazıların emir vermesi diğerlerinin emirlere boyun eğmesi tarihte gelişti. Eğer siz bunu doğal buluyorsanız neden siz Chuang-Tzu gibi günümüz düzenini olduğu gibi kabul etmediniz?”
• Cevap:
Açıklamalarımı yanlış anlamışsınız; doğrusunu daha berrak, daha net yazayım da anlayın:
“Sosyal düzen” dediğiniz şey, insanın kendi kendine yarattığı bir mekanizmadır, sistemdir. Ve ne hâzin ki; okullarda, “eğitim-öğretim fabrikaları” aracılığı ile insanların beynine daima “insan merkezli düşünüş” zerk ediliyor, bu çok tehlikeli. Yani; insanın kendine has olan davranışlarını tabiata da monte ederek, yansıtarak; tabiatın da “biz (insanlar) gibi” hareket ettiği, davrandığı yanılgısı içindeyiz.
Eğer “Frans de Waal”in ve “Stephen Jay Gould”un yıllar boyunca yaptığı araştırmaları inceleme imkânınız olduysa; insanın kendi davranışlarını, sanki tabiatta da aynı davranışlar mot-a-mot (tıp-a-tıp) varmış gibi “yansıtmaya” hevesli olduğunu; insanın, hem hayvan türlerinin hem pek çok bitki türünün davranışlarını “insan davranışlarıyla benzeşim kurarak” açıkladığını, bunun “insan bencilliğini besleyerek olumsuz & yıkıcı sonuçlar doğurduğu”nu gözlem yaparak kanıtlamışlardır.
_________________________________
• Şu soruyu sormuşsunuz:
“Neden sizin değişme istemeniz Chuang Tzu’nun her şeyi kabullenme felsefesine uyuyor da, benim adını verdiğiniz gençleri eski tas eski hamam misali politikacılık yaptıklarını ileri sürmem Chuang Tzu’nun her şeyi kabullenme felsefesine uymuyor?”
• Cevap:
“Chuang Tzu’yu yanlış anlamışsınız.” diyeceğim, ama hemen peşinden yine “hakaret” ve “laf ebeliği” olarak algılayacaksınız, ve yine çuvallar dolusu yazıyı boca edeceksiniz diye bir miktar çekiniyorum açıkçası.
“Darılmaya, alınganlık göstermeye, kuruntuluk yapmaya” çok eğilimlisiniz.
Olsun, siz de böyle birisiniz, siz de “insanlar arasında bir insan”sınız; sonuçta “BİREY” olduğunuzu bizzat kendiniz belirttiğiniz için “unique” davranışlarınızın olduğunu da kabul edip öyle devam ediyorum. [Not: Eğer “birey” olMAdığınızı söylerseniz; size şimdiden özür dilerim, ben yanlış anlamışım demektir.]
Eğer yine “alınganlık göstermek” hâliniz depreşmez ise; size “Jean-Jacques Rousseau”dan bir örnek aktarayım. Bu ismi görünce; yine, hemen benim kafama “entelektüel – mentelektüel” zırvalarını, “Batı fikirleri – Matı fikirleri” zırvalarını fırlatabileceğiniz riskini daima aklımda tutuyorum, bu da sizin huyunuz, ne yapalım…
“Rousseau” hayatının büyük bölümünde epey acı çekti, belki karşılaştığı bazı katılıklar onun bazı düşüncelerinin de katı olmasına yol açtı; örneğin “düzenli ordu ve zorunlu askerlik”i savunması gibi, örneğin “örgün ve tek tip eğitim”i savunması gibi düşünceleri Rousseau’nun diğer pek çok kıymetli düşüncesinin gölgede kalmasına sebep olmuş olabilir. “Hayat” böyledir, her şey %100 mükemmel değildir, kusursuzluk aramak kendimize düşman olmaktır; “Chuang Tzu” bile Rousseau’dan yüzlerce yıl önce “kusursuzluğu aramayı” bırakmıştı…
Rousseau’nun harikûlade betimlediği “Noble Savage” gerçeğini size şimdi burada izah etmeme gerek yok; siz de tecrübeli birisiniz, bunun ne demek olduğunu siz de biliyorsunuz. Konuyu uzatmamak için ayrıntıya girmeyelim.
• Rousseau, şu tavsiyeyi iletmişti:
“İnsan sadece yapmayı istediği şeyleri yapmayı değil, yapmayı isteMEdiği şeyleri yapMAmaya da özgürdür. Fakat ‘özgürlük’ü tanımlamaya yelteniyorsak; diktatörlerin dayattığı özgürlük tanımlarını ısrarla, titizlikle ayırmalıyız. Hayatta yapmayı isteMEdiğimiz şeylerin çoğu; saray dalkavuklarının, biz normal insanlara dayattıklarıdır. Tabiatla uyumsuzluk böyle doğar.”
• Eğer “Rousseau”nun ikaz ettikleri ile bağlantılı olan daha çeşitli örnekler isterseniz; kıymetli anarşist “Fredy Perlman”ın “Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı” adlı eserini inceleyebilirsiniz:
“Tarih” neyi anlatır?
Hiç şüphesiz, Sümer’den önceki “dünyanın ruhu”na (“Spiritus Mundi”ye) karşı bugün adına erk dediğimiz heyulayı; yani uygarlığın ta kendisi olan “Leviathan canavarı”nın serüvenini anlatır.
“Tarih” denen hikâye; küre-i arz üzerindeki ormanların, göletlerin, sonsuz ovaların henüz çorak kraterlere dönüşmediği zamanları, Sümer öncesi “varlık toplumu”nu adeta yok sayar. İnsanın hüküm sürMEdiği bir hayat onun için hükümsüzdür çünkü. Neyse ki epeydir bu hikâyeyi tersyüz eden pek çok veri, gözlem ve bulgu gerçeğin başka boyutlarını ortaya çıkardı.
Tarihi Sümer’de başlatan kronolojik anlayış, Sümer’in ötesinde eşitliğe ve uyuma dayalı yabandan, istikrarlı “doğa durumu”dan söz etmez. Sümer’n yanı sıra bile varlığını sürdüren “ötekiler”, “sapkınlar”, “isyancılar”, “kaçkınlar” da olmuştur. İşte onların hikâyesini, “1968 kuşağı”nın mühim simalarından; anarşist “Fredy Perlman” bize anlatır.
Fredy Perlman’ın belki de en önemli eseri olan “Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı” adlı kitabı, insan topluluklarının ve onların Batı’daki uygarlık “mega-makinesi”ne karşı türlü türlü direnişinin hikâyesidir. Kitabın yaklaşık yarısı, dünyadaki en son dinî uygarlık olan İslâm da dahil olmak üzere Mezopotamya bölgesinin özgün uygarlıklarını ele alıyor.
Bu son derece çarpıcı, tarihsel bakımdan doğru olduğu kadar lirik ve tutku dolu da olan eserin kalanında ise; “sapkınlar”ın, “hayalperestler”in, “yerli direnişçiler”in ve diğer “isyancılar”ın mücadeleleri aktarılarak günümüz gerçekliğine varılıyor.
“Er-Tarih’e Karşı”; uygarlığın ta kendisi olan “Leviathan”la çağlardan beri kaçınılmaz bir mücadele içerisinde, yaşamın özerkliğini ve neşesini korumaya çalışan zeklerin (tüm biz “avam”ın, “mahpuslar”ın, “zorunlu emekçiler”in) panoramasıdır.
_________________________________
“pipsqueak” bey,
Ben; “Elon Musk” gibilerinin hegemonyasını istemiyorum, “Mark Zuckerberg” gibilerinin hegemonyasını istemiyorum, “Jeff Bezos” gibilerinin hegemonyasını istemiyorum, “Vladimir Putin” gibilerinin hegemonyasını istemiyorum, “Donald Trump” gibilerinin hegemonyasını istemiyorum, (…) bunlar gibi şımarık zenginlerin hegemonyasını istemiyorum. “Özgürlük” en başta; böyle şımarıkların önünde boyun eğMEmekle başlar. Bunun; “devrimcilikle – mevrimcilikle”, “sosyalistlikle – mosyalistlikle”, “Batıcılıkla – Matıcılıkla”, “bireycilikle – ikieycilikle” ve benzeri zevzekliklerle alâkası yoktur.
Şunu asla unutmayınız:
“Chuang Tzu”; gelecekte olacakları haber veren bir tür şarlatan simyacı değildi, bir tür şarlatan peygamber değildi, bir tür entelektüel hokkabaz değildi. Tavsiyelerinden biri; “birkaç şımarık zenginin önünde boyun eğmenizi önermiyorum” idi.
Siz; “Alexandria Ocasio-Cortez”e, veya “Zohran Mamdani”ye, veya “Selahattin Demirtaş”a, veya bunlar gibi herhangi başka bir genç siyasetçiye; “zorbalık yapma potansiyeli” taşıyan, “kötücül hegemonyâl niyetler” taşıyan birer siyasetçi olarak işaret koymuşsunuz. Gelecekten haber verdiğinizi iddia ediyor gibisiniz, adeta “şarlatan peygamberler” gibi davranıyorsunuz.
Ben de şimdi size; geçmişe dönük şarlatanlık yapan, geçmişten haber verdiğini zanneden bir peygamber bozuntusu gibi davranayım, kendimle dalga geçeyim:
• Eğer “Chuang Tzu” sizin bugünkü hâlinizi görseydi; kahkahalarla gülerdi:
Ahhhhh “pipsqueak” dostum ahhhhh; bu “genç siyasetçiler”in hepsinin birer “stajyer şeytan” olduğunu söyleMEdim ki hiçbir zaman…
Eeeeee hani; “kusursuzluğu bırakmayı” hâlâ öğrenemedin mi?…
Kendini “Taoism”e yakın hissettiğini söylüyorsun, ama “Taoism”in kökünü ıskalıyorsun.
Öyleyse sana, benden de eski olan “Shiva”yı tavsiye edeyim:
“Shiva” der ki; tabiatın ve hayatın normal akışına zorla müdahale eden, şımarıklık yapmaktan feyz alan birileri çıkarsa; onlara karşı mücadele etmeyi ihmâl etmeyiniz. “Şöhret” budalası olmayınız, “utangaçlık” içinde kaybolmayınız, “ünvanlarınızın” arkasına saklanmayınız, “bencilliğinizi” terbiye ediniz. Tabiatın ve hayatın normal akışıyla yaşayınız, şımarıklara karşı mücadele etmeyi unutmayınız. Fırtınaların tam ortasında köklü birer sütun gibi kalmayı beceriniz.
When we invest our entire energy in any action, there will be no regrets; and when there are no regrets, there is no fear or anxiety.
Act within nature; not against it.
Stillness is supreme while acting within nature.
No fame.
No shame.
No name.
No self.
Be a pillar in the middle of a storm.
Only stillness in action.
_________________________________
“Chuang Tzu” ile beraber “Shiva”nın bu tavsiyesini anlar mısınız peki, bilemem…
Pipsqueak ile anonim ayni kişiler. Nasıl bir rahatsızlıksa!
Sayın Entelektüel “Anonim 16 Ocak 2026 at 02:08”
Gerçi bazı sorularım cevapsız kaldıysa da, aramızdaki fark çok daha iyi belirlendi.
Siz bilgiyi ciddiye almışsınız. Biriktirdiğiniz bilgi tutmak istediğiniz yolun doğru olduğunu sağlamış, size ışık tutmuş ve sizi bir aydın, bir entelektüel etmiş.
Ben bilgiyi gerekli ve zorunlu olduğundan ciddiye aldım. Kısacası, dünyaya öğrenmek için değil yaşamak için geldiğimizi düşündüm.
Bu bağlamda hiç sevmesem de Freud’ın birikim hakkında söylediği güzel bir lafını hatırladım: Biriktirmek KABIZLIKTIR. (Sanırım bu nedenden böylelerine İngilizcede tight as* denilir) Hediye vermek, gülmek, os*rmak, s*çmak, sevişip boşalmak ise tam tersi, BOŞALMAKTIR.
Chuang Tzu’yu anlamadığım doğru olabilir. Ne var ki asıl sorularımın cevapsız kaldığı da çok doğru.
Cevabımp yine mantık arama hastalığından: ben derim GÖKTEN YERE İNMEDİ, siz demişsiniz “Sosyal düzen” dediğiniz şey, İNSANIN KENDİ KENDİNE YARATTIĞI bir mekanizmadır, sistemdir. Fark ne ?
“Hayvanların ne kadar zeki olduğunu anlayacak kadar zeki miyiz?” sorusunu soran Frans de Waal, benim gibi hayvanlar ve bitkiler gibi yaşamayı savunanı mı düşünmüş yoksa sizin gibileri mi? Üstelik “insan” lafınızla ne demek istiyorsunuz? Sizin gibi medeniyet kafesinde özgürlük ötenlerden başka “insan” yok mu? (La Boétie 25 yaşında 1500 yılı başında sizin gibi köleliği gönüllü seçenleri açıkladı!)
O insanların soy kırımından geçildikleri için mi sizden başka insan yok?
Kendilerini içinde buldukları kozmosa anlam vermeler arasında sadece ve sadece biri medenilerin dünyası: İnsan ile doğayı kesin kes ayırma!
Kozmosa diğer anlam vermeler var!
– Canlı cansız her varlığı insan sayan animistler. Onlar insan değil mi?
– Sıfır/Bir yerine, dünyayı benzetmelerle (analoji) ile anlayanlar. Onlar insan değil mi?
– Totemizm. Sanırım bunun ne olduğunu artık herkes ve özellikle sizin gibi bilgi birikimi yapmış bir entelektüel mutlaka bilir. Peki, onlar insan değil mi?
Üstelik yukarıda adını ettiğim 0/1 yerine benzeşimle (“insan davranışlarıyla benzeşim kurarak” ) anlayanları çorbanıza katmanız sizin gibi bir bilgi birikimi yapana hiç yakışmamız, darıldım vallahi!
Aslında asıl sorularıma cevap vermeyip bu bilgi birikimi gezisine çıkmanız da çok ayıp, darıldım vallahi!
– Çin Herodot’u (MÖ 484– 425), Ssu-ma Ch’ien’in (MÖ 145-86), Chuang Tzu hakkında dedikleri: “Gerçeklere dayanmayan boş laflar. . . öncelikle kendisini memnun etmek amacıyla söylenen ve İNSANLARIN YÖNETİCİLERİ (Not: buradak Chuang Tzu sizin tam tersiniz) İÇİN YARARSIZ OLAN LAFLAR (bak şu size benzeyen yönetici yalakası moruğa! Lao Tzu hala bir şeyler yapmak istiyordu, ama Chuang Tzu hiçbir şey yapmak istemiyordu. Hatta ne yapması gerektiğini bildiğini, ama yapmak istemediğini söyledi.”
– Heisenberg’in Chuang Tzu’dan öğrendiğiyle ilkeller gibi yaşama misali.
“Gözünüzden kaçan” önemsizler yerine bilgi birikiminizi sergilemenize darıldım vallahi!
Günümüz düzeninin en ateşli nem- Darvinci dalkavuklarından biri olan Stepken Jay Gould’un Kropotkin’i bozkır doğasıyla ucuzlaştırmasını yuttuğunuz gibi onu tanıma bilgisi ile övünmenize de darıldım vallahi!
Geleyim sizin diğer bir bilgi birikiminize.
Rivayetlere göre Fredy Perlman şunları yazmış.
– Tek “-ist” olarak tanınmak istediğim viyolonselist olmakmış.
– Marksislerle anarşistler arasındaki fark anarşistlerin çok cahil olduklarıymış.
– Bu siteyi dolduran sağ ve sol devrimcilerini matrağa aldığı ve devrimcilerin yuttuğu “Devrimcilere Kılavuz ya da El Kitabı “ını yazmış.
Tabii bunlar sadece rivayet. Sizin bilgi birikiminize bir göz atın. Çünkü aksi halde ona “anarşist” demekle hakaret etmiş olursunuz. Size darılırım vallahi!
“Tarih” denen hikâye; küre-i arz üzerindeki ormanların, göletlerin, sonsuz ovaların henüz çorak kraterlere dönüşmediği zamanları, SÜMER ÖNCESİ “VARLIK TOPLUMU”NU ADETA YOK SAYAR. İNSANIN HÜKÜM SÜRMEDİĞİ BİR HAYAT ONUN İÇİN HÜKÜMSÜZDÜR ÇÜNKÜ. NEYSE Kİ EPEYDİR BU HİKÂYEYİ TERSYÜZ EDEN PEK ÇOK VERİ, GÖZLEM VE BULGU GERÇEĞİN BAŞKA BOYUTLARINI ORTAYA ÇIKARDI.
Lütfen bunları kanıtlar mısınız? Çünkü burada siz gerçekten dışkılarınızı ağzınızdan çıkarmışsınız!
Benim bildiğim kadar bu sitede Fredy Perlman’ı tanıyanlar var. Ümit ederim biri çıkar ve sizin bu dayanılmaz cahilliğinizi yüzünüze söyler.
Gözlem Boy,
Mutlu olmak ya da rahatsız olmamak ABD anayasasında. Siz bu içinde olduğunuz b*k çukurundan çıkın, Atatürkünüzden beri “büyüyünce Batılı olmak” muradınıza erişirsiniz. Tabii eğer ABD’nin Atatürk’ü Trump k*çınıza bir tekme atıp sizi aynı b*k çukuruna geri atmazsa.
2025 yılında İsrail ile en büyük anlaşmaları hangi ülkeler yaptı?
• ABD – toplam ticaretin %18,9’u, 140,9 milyar dolar değerinde
• Çin – %11,6, 86,5 milyar dolar değerinde
• Almanya – %5,5, 40,9 milyar dolar değerinde
• TÜRKIYE – %4,8, 35,7 MILYAR DOLAR DEĞERİNDE
• İsviçre ve Hollanda – %3
Utan be, rahatlık bedava deği be kara cahil! bak rahatlığa kavuşturan Türkiyeniz maşallah ve Müslüman olmasına rağmen ÜÇÜNCÜLÜK kazanmış.
İnşallah “yüzüne tükür yağmur sanar” deyimini duymuşsunuzdur.
“pipsqueak” bey,
(16 Ocak 2026 at 23:23)
“Bilgi biriktirmek” iddianızı öne sürerek; kendimle hiç ilgisi olMAyan şeyleri (huy edindiğiniz üzere) yine bana fırlatmışsınız.
“Açıklamalarımı yine yanlış anlamışsınız.” diyeceğim; ve ne yazık ki hemen peşinden üzerime yeniden çeşitli ünvanlar, çeşitli sıfatlar fırlatacaksınız.
Hoşunuza gitmeyen şeyleri okuduğunuzda; hemen “hakaret ettiğimi zannediyorsunuz” ve hemen “laf ebeliği” kelimeleriyle kafama taş fırlatıyorsunuz.
Kendi savunduğunuz düşüncelere destek veren kişilerden bahsettiğimde memnun oluyorsunuz, sizin düşüncelerinizle çelişen kişilerden bahsettiğimde ise ateş püskürtüyorsunuz. [Not: Eğer kendinizi “Taoism”e yakın hissettiğinizi söylüyorsanız; “ateş püskürtme”yi dizginlemeyi öğrenmeniz gerekebilir. Bu sadece bir tavsiyedir. Ben öğretmen falan-filan değilim.]
_________________________________
• Şu soruyu sormuşsunuz:
“Kendilerini içinde buldukları kozmosa anlam vermeler arasında sadece ve sadece biri medenilerin dünyası: İnsan ile doğayı kesin kes ayırma! Kozmosa diğer anlam vermeler var! Canlı cansız her varlığı insan sayan animistler. Onlar insan değil mi? Sıfır/Bir yerine, dünyayı benzetmelerle (analoji) ile anlayanlar. Onlar insan değil mi? Totemizm. Sanırım bunun ne olduğunu artık herkes ve özellikle sizin gibi bilgi birikimi yapmış bir entelektüel mutlaka bilir. Peki, onlar insan değil mi?”
• Cevap:
Size karşı çıkmıyorum ki.
Yazdıklarınızda ve bu soruları ısrarla sormakta haklısınız.
“Medeniyet kafesi” olarak nitelediğiniz şeyin dışında olan “insan” elbette var.
Siz, “Etienne de La Boetie”nin tecrübelerinden örnek vermişsiniz; örneğiniz elbette doğru, haklısınız. Size karşı çıkmadığımı az önce belirttim, unutmayın.
Ben de şimdi size; “Bartolome de las Casas”ın tecrübelerinden (“Yerlilerin Gözyaşları”) bazı pasajlar aktarsam; bana yine hemen “sırtında ‘bilgi’ küfesi taşıyorsun” diye çemkireceksiniz, huyunuzdan vazgeçmeyeceksiniz.
Size ısrarla işaret ettiğim husus şu; “medeniyet” adına hareket ettiğini kendine görev edinmiş kişiler (teşkilatlar, saray dalkavukları, devletler, diktatörler ve onların yardakçıları, vb.); kendi hayatlarıya uyumlu olmadığına kanaat getirdiklerine “insan” muamelesi yapmıyor, onları adeta “eşya” olarak mimliyor. Ama siz bunu; ya anlamak istemiyorsunuz, ya da sırf benim üzerime çeşitli ünvanlar fırlatmak için bahaneler uyduruyorsunuz.
_________________________________
• Şunu yazmışsınız:
“Lao Tzu hala bir şeyler yapmak istiyordu, ama Chuang Tzu hiçbir şey yapmak istemiyordu. Hatta ne yapması gerektiğini bildiğini, ama yapmak istemediğini söyledi.”
• Cevap:
“‘Chuang Tzu’yu yanlış anlamışsınız.” diyeceğim, yine hemen ateş püskürteceksiniz.
Chuang Tzu: “Tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı öneririm; birkaç tane şımarık zenginin ve şımarık diktatörün önünde boyun eğmenizi önermem, susmanızı önermem.” diyor. Hâlâ anlamıyorsunuz.
_________________________________
Size, “Marcel Mauss”un yıllar boyunca yaptığı araştırmalar ve gözlemler neticesinde ulaştığı “bolluk karşıtı” bulgulardan bahsetsem, örneğin unutulmaya yüz tutmuş “potlatch (potlaç)” geleneğinden bahsetsem; yine “sırtında ‘bilgi’ küfesi taşıyorsun” diye parmağınızı sallayarak zevzeklik edeceksiniz, yine üzerime ateş püskürteceksiniz.
Hâlbuki bunların hiçbiri “kof bilgi” değil. Hepsi hâlâ gerekli bilgiler.
“Covid (coronavirus)” denen felaket; “Marcel Mauss” ve onun gibi araştırmacıların uyarılarına kulak asılmadığı için geldi. “Elon Musk” gibi para ve tüketim baronlarının, “Mark Zuckerberg” gibi para ve tüketim baronlarının, “Jeff Bezos” gibi para ve tüketim baronlarının tabiata düzenlediği saldırılar sonucunda “covid (coronavirus)” doğdu.
Çin’deki fabrikaların tabiata saldığı toksik atıklar neticesinde; hayvanların yaşadığı alanlar (habitat) kirlendi ve zehirlendi. En nihayetinde; Çin’in “Wuhan” şehrinde “covid (coronavirus)” hızla her tarafa yayıldı.
“pipsqueak” bey,
Bana ateş püskürteceğinize; Çin’deki fabrikaların müdürlerine ateş püskürtün. “Chuang Tzu”yu ve “Taoism”i onlara siz anlatın. Bakalım sizi dinleyecekler mi!
Günümüzdeki “tüketim ve oburluk çılgınlığı”nı dizginleyebilmek için en net cevabı “Marcel Mauss”un bulguları verebilir. Ve onun gibi pek çok kıymetli araştırmacılar da, salt Mauss değil…
_________________________________
“Fredy Perlman”ın aktardıklarını da mı yanlış anladınız acaba?! Umarım öyle değildir.
Fredy Perlman; “varlık toplumu” kavramına kökünden karşıydı.
1970 yılında yazdığı “Essay on Commodity Fetishism” adlı eserinde; İngilizce’de “abundance & abundant” olarak bilinen, her tür fiziksel metayı (maddeyi) sadece ama sadece “ticarî kazanç” elde etmek amacıyla istismar edenleri, “ticarî bolluğu”, “ticarî zenginleşmeyi”, “ticarî kâr” elde etmeyi daima çok sert eleştirmiştir.
“Tarih”i sadece ama sadece “yazı” icat edildikten sonra başlayan bir süreç olarak kabul eden kişiler; bu icattan sonra gelen bütün toplumları otomatikman “varlık toplumu” olarak mimlemeye eğilimlidir, bu onların propagandasıdır, ve bunu “okul” denen “beyin formatlama fabrikaları”nda insanların beynine zerk ederler.
Şu “Tarih” denen şey henüz icat edilmeden önce (yani onların iddiasına göre “yazının icadından önce”); yaşamış bütün insanlar, bütün toplumlar “varlık toplumu” değildir.
Onların iddiasına göre:
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar vahşidir…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar barbardır…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar yaşamayı bilmez…
Ve bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar fakirdir…
Fredy Perlman; bunları ifade eden herkese karşı çıkıyor. Eleştirisinde haklıdır. (1985 yılında vefat etti, çok kıymetli biriydi…)
_________________________________
“pipsqueak” bey,
Lütfen; “geleceği bildiğini zanneden şarlatan peygamberler” gibi davranmayı bırakınız.
Lütfen; anlamak için çabalayınız.
Ben de yine “geçmişten haber veren şarlatan peygamber” gibi davranayım size, yine kendimle dalga geçerek cevaplayayım size:
“Chuang Tzu” da,
“Etienne de La Boetie” de,
“Bartolome de las Casas” da,
“Fredy Perlman” da,
“Frans de Waal” de,
(…)
(…)
(…)
Ve bu kıymetli isimler gibi daha niceleri de aynı uyarıları gönderiyorlar bize…
Bütün bu isimleri liste şeklinde yazmak, “entelektüel – mentelektüel gözükmek” demek değildir…
Bunların hiçbiri “kof bilgi biriktirmek” demek değildir…
“Giordano Bruno”yu niçin diri diri yaktılar? Çünkü; kilisenin despotluğuna, kilisenin hegemonyasına boyun eğMEdiği için.
Despotların hegemonyasına boyun eğMEmek gerektiğini hatırlatıyorlar bize…
“Elon Musk” gibi, “Mark Zuckerberg” gibi, “Jeff Bezos” gibi, “Vladimir Putin” gibi, “Donald Trump” gibi (…) şımarık zenginlerin hegemonyasını istemiyorum.
“Alexandria Ocasio-Cortez” gibi, “Zohran Mamdani” gibi, “Selahattin Demirtaş” gibi genç siyasetçilerin çabaladığı hayatın daha güzel olduğunu düşünüyorum. Bu genç siyasetçilerin; içten içe, “kötücül hegemonyâl niyetler” taşıdığını, bu niyetlerini gelecekte (vakti geldiğinde) açığa çıkarmak için şimdilik bir sır gibi gizlediklerini düşünmüyorum. Bu genç siyasetçilerin çabaları neticesinde; “dikensiz gül bahçesi” kıvamında bir beklentim yok, “mükemmel hayat” diye bir beklentim yok. (Sosyalist de değilim.)
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
Sosyal medya fenomeni, sağcı / muhafazakâr “Jack Lang”; ABD’nin Minneapolis şehrinde, belediye binası önünde “Kuran-ı Kerim” yakmak istedi, engellendi.
“I.C.E. operasyonları”na destek vermek ve “Donald Trump’ı savunmak” için etrafına topladığı takipçileri ile beraber Minneapolis belediye binası çevresinde gözaltına alındı.
https://www.dw.com/en/us-anti-ice-protesters-clash-with-far-right-group-in-minneapolis/a-75551272
ABD, “özgürlükler ülkesi” değil mi?
Rahat rahat “Kuran-ı Kerim” yakmak niye serbest değil?
“Kutsal kitap” yakmak, özgürlük kapsamı dışında mı?
Bütün kütüphaneleri yıksak, bütün kitapları yaksak; sadece “instagram” mecburi olsa, sadece “TikTok” mecburi olsa, sadece “facebook” mecburi olsa, sadece “twitter (X)” mecburi olsa daha güzel olmaz mı?
Teknoloji çok ilerledi, bu çok iyi…
Aklımız da ilerledi mi?…
Gözdem Boy,
1968’lerde, hem çok daha gerilere giden hem de yeniden canlanan, dünyayı viraneye çeviren yeniler yenisi alçaklara karşı gelindi.
Eski (18’nci yüzyıl) olsun yenisi olsun bu düzenin en şiddetli biçimini Batı’da yaşayan insanlar arasında oldu.
Ne yazık ki her ikisinde de gittikçe adileşen dünyada senin gibi huzur içinde olan yaltakçılar da vardı.
1968’de Batıyı taklit eden ve zamanla oralarda da olduğu gibi bunu kendine üniforma ve meslek edenler doğdu ve çoğaldı.
Örneğin 1968 kuş-ağı bunlardan biri. Bunlar çocuklarına çağdaş (yani adi düzenci), ırmak (yani daima akıma katıl ilerle) ve burada en önemlisi HUZURSUZLUĞA karşı YETER adı taktılar.
Bunlar sanki Batı’da, en azından, ne “enragés”leri, ne “ranters”leri, ne “luddites”ları duymuşlar. Bunlar dünyayı daha da virane etmeye azimli, ilerici, teknoloji aşıkları Marksizm, Leninizm, Maoism gibi kapitalist/ama kapitalist değil, kısacası fakir ülkeler ya da kolonisiz ama coğrafyası ve nüfusu büyük yerlerde iç kolonilerle zenginleşme peşine düştüler.
Siz bu en son ve adi düzenin çok tipik bir kazazedesisiniz. Bu sözüm ona anarşist siteyi televizyon gibi eğlenme, zaman öldürmek için kullanıyorsunuz. BİLENLER ve İŞİ ASIL BECERENLERİN bilgileri ağzınızı ya da bazı diğer yerlerinizi sulandıran televizyon, internet, gazete, Yourtube, Facebok, iPhone vb sonsuz sayıda oyalanma, zaman doldurma ve dünyayı dolduran yaşarken ölü olanlar kalabalığına katılmışsınız!
Oku oku Atatürk ve Anarşist gibi adam ol.
” yalnızlık salgını” yaşıyoruz. 2018’de dünya çapında 55.000 kişiyi örnek alan YALNIZLIK DENEYİ, 16-24 yaş arası kişilerin %40’ının sık sık veya çok sık yalnız hissettiğini gösterdi.”
Bunu ben 1950’de çıkan “Yalnızlar Kalabalığı” 68’lerde kitabını, taklitçi 68’ler Türkiye sol devrimcileri meslek stajı yaparken, 68’lerde okumuştum ve ABD halkının sizin gibi sohbet yerine sidik yarışçısı, şiddet sever, soy kırımcı, hayatı sizin gibi seyircilikle geçenler olduğunu sezmiştim.
Benim düşündüğüm asıl konu, aman en son ve en yeni ve en ileri ANARŞİZM ya da diğer ve eski “-İZM” satan bayilere ve UZMAN BİLGİNLER, akıl telefonunuz gibi ıvır zıvıra başvurup akıl almayın!
İnsanların diğerleriyle en EŞİT en ÖZGÜR olduğunu yaşadıkları, hissettikleri ve zevk aldıkları durumların en başında kendileri gibi insanlarla oturup sohbet etmesi.
Okul ve medya sizi köle etmiş farkında bile değilsiniz. Tek kalan, inşallah haklıyım, hala gurur ve köleliği sevmeme ümit ışığı!
Sayın özgürlükler dünyasında ne cahil ne de köle olduğunu bilmeyen “18 Ocak 2026 at 12:46” !
20’nci yüzyılın en büyük ve derin düşünürlerden biri olan Jacques Ellul: “Eğer Marks şimdi yaşasaydı ‘insanın en büyük düşmanı Kapital’ diyeceğine, ‘insanın en büyük düşmanı TEKNİK’ derdi.”
Bir uyarı: Tekniğe teknoloji demek bir hata sonucu oldu. “-loji” eki, “nin bilgisi” demek. Biyoloji = Hayat Bilgisi, Sosyoloji = Sosyal (toplum) Bilgisi, falan filan.
Ellul bu tüm insanları köle eden Teknoloji eleştirisini en şiddetli ve derinden yapan biri olarak tanınır. Ben ona tam katılırım.
“Teknoloji çok ilerledi, bu çok iyi…
Aklımız da ilerledi mi?…”
Lafınızda bu kölelerden birini gördüm.
Teknolojinin yakın zaman içinde en şaşaalı örneğini İsrail verdi. Dayanağı ne idi? Yahveh (Yahweh) Abraham’a İsrail’i vermiş, O da günümüz Yahudilerine vermiş!”
İslam Osmanlıların ayıp donu olmuş, yeni ayıp donu NASYONALİZMİ Türklere giydiren, tıpkı eski Marksizm-Leninizm ayıp donunu Anarşizm ayıp donuyla değiştirenler gibi, çığırtkanı Atatürkünüz de sizi laik, maşallah maşallah, edip kendine benzetmiş, aydınlığa eriştirmiş ve herkes gibi olma maymunu etmiş.
İslam raylara girmiş bir trende bir lokomotif. Hemen hemen bütün teknoloji ve hatta modern bilimin doğuşunda bir “link”, bir bağlantı oldu, insanı sizin gibi köle seyirci eden cahillere çevirmede sonsuz büyük bir rol oynadı.
Atatürkünüze ve size ışık tutan Batı’da Hıristiyanlığın da modası geçti ama Hıristiyanlık alış-veriş yaptı: “Ruhu benim, bedeni senin!”
En azından İbn Rüşd ile Gazzâlî arasındaki çatışmaları bilseydiniz Amerika’da olanları aslında sizin gibi kara cahillerden faydalanmalar olduğunu bilirdiniz.
Not: İbn Rüşd’ın kitapları o zaman KARANLIK, şimdi sizin gibi AYDIN olan cahiller okumasın diye yasaklanmıştı ve kaçakçılar geçirirlerdi!
Not: Aslında İslam’da teknolojiye Batı ve sizin gibi tapar. Abu Dhabi ve Dubai ve Suudi Arabistan’a bakın yeter.
Sizi yanlış anlamış olmam son derece olasılı. Sorun daha çok yanlış anlamadığımı kanıtlamadan kaçınma ve kıvırmalar. Sadece bazı önemli olanlara değineceğim.
– Neden onsuz bilgi birikiminiz size huzur vereceğine benim gibi huzur yerine huzur satıcılarını yok etmek isteyen benim gibi birine ucuz tavsiyeler verip yola getirmek istiyorsunuz?.
– Chuang Tzu ve Shiva elinizde günümüzde en çok satıcılığı yapılan “bien-être/ wellness/peace of mind/kendinle sulh içinde olma” p*zevenkleri olmuş.
– Mamdani-Cortez-Demirtaş gibi muhabbet tellalı politikacılardan sonsuz nefretim sizi neden rahatsız ediyor? Onlara “useful idiot” olmak istiyorsanız, benimle alakası ne?
– Sorularıma cevap vereceğinize kıvırmalara devam etmeniz.
Sorunlar biri Fredy Perlman ile ilgili idi. Belki Türkçesinde değişik yazılmıştır diye indirip okudum:
“(Perlman) SÜMER ÖNCESİ “varlık toplumu”nu adeta yok sayar.” Altını yumurtlamışsınız.
“Karanlıktaki ova burası. Çorak toprak burası: İngiltere, Amerika, Rusya, Çin, İsrail, Fransa…”
Sadece sözüm ona “Batı olmayan” lar değil İsrail gibi bir son artist bile dahil!
Not: Bak şu sizin Fredy’nize! Gününden önce Mamdani olmuş.
“Ve bizler işkencelerin, katliamların, zehirlemelerin, dalaverelerin, yağmaların failleri, seyircileri ya da kurbanları olarak buradayız.”
Zavallı Fredy, Chuang Tzu ve Shiva’yı huzur içinde yaşama p*zevenklerin satıcısı sizle tanışmadan öldü! Sanırım o da sizin gibi bir dahi olmadığında yanlış anlardı.
Eğer kıvırıp tekrar bilgi birikiminizi göstermeye bahane olmamı isterseniz size sorarım: “Beckett’in Waiting for Godot” kitabın okudunuz mu?
Not: Er Tarih kitabını son derece yakın arkadaşım (1960’ardan ölene kadar) ve yıllarca komşum olan Fredy’ye, öldüğünden yıllarca sonra, saygı ve sevgimi yaşatmak için kendim çevirmiştim. Bu arada, Türkçem paslı ve özellikle yazma yeteneğim sıfır olduğundan, yardım istedim ve işin hem Fredy hem benim en fazla nefret ettiğimiz yola girdiğini görünce kitabın çevirisini kendime hediye etmekle yetindim.
Er Tarih çıktığından çok kısa bir süre sonra yanımızdaki kapıyı çaldım, çıktı ve yüzü bembeyazdı. Sordum. Bana bir mektup uzattı. Mektup sizler gibilerin taptığınız bilgi hazineleri arasından biri olan “University of California”dan gelmiş ve çok sayıda ısmarlama yapılmış. Anladım ve sordum: “peki ne düşünüyorsun?”
“Kitabı anlamış (yine o meşhur anlamak çıktı karşımıza!) olsalardı üniversiteyi yakarlardı” dedi ve ekledi: “Ama artık kamuda (public), ne yapabilirim ki?”
Beraber piyesler yaparken ileride tüm cahilleri besleyip oyalayacak emzik video ile kayıt etmeye geldi ve en başta Fredy dışarı kovaladı.
Şimdi hepsi solcu devrimciler, İLERİCİ orta-sınıf anarşistleri, bilmem sağ devrimcileri eklemeye gerek var mı, sizin gibi politikacı hayranları, medyada olmak için k*çlarını yırtıyorlar (işin içinde “kahrolası” para ve kapitalizm de var!).
Bu video işinde de hemen yanlış anlamamı bulun! İmaj veya görsellik (Konformistler ve Ağıtçılar makalesi ve Jacques Ellul ve Jean Baudrillard 10 Ocak 2026 at 01:39 yorumuna bakın.) Ama sadece inek trene bakar gibi bakmayın, okuyun!
Bir gün Fredy’e, “Bu bilim-teknisyenler dünyasının başını çeken ülkede, herkes temelde dinci, metafizikçi olmuş, tarih yerine kişisel inançlarla insanı deliye çeviriyorlar.” Dedim ve Fredy kahkahalar attı.
Siz de tıpkı onlar gibi kendi inançlarınızı doğru benimkileri yanlış anlama görmekle dincilik yapıyorsunuz.
Daha önce de söyledim bu sitenin cömertliğini suistimal etmek istemiyorum.
Yazdıklarınız saçmalık, çelişki, kıvırmalar ve hatta sanki Veri Tabanı’ndan çıkan b*klarla dolu.
Yanlışlarımı bulun!
Örnek: Eğer ben size muhabbet tellallığı ettiklerinizin adi politikacılar olduğunu söylüyorum, siz bana onların iyi niyetlerini yazmış, Chuang Tzu’yu yanlış anadımı yazmışsınız. Bunun yanlış anlamayla hiçbir alakası yok ve hatta hem benim için hem sizin için nedenlerini açıklamak bir kitap olabilir. Siz huzur p*zevengi ettiğiniz Chuan Tzu’yı yanlış anlamışım: O akan akıma katılıp huzur içinde olun demiş. Aynı zamanda siz huzur akımına katılmayıp benim yanlışlarımı ağzınızda çıkan dışkılarınızla tekrarlayıp duruyorsunuz! Ben misaller ve tarihi kaynaklarla Çin coğrafi büyümesiyle eşitlik ve özgürlük içinde yaşayan ilkellerin Taoistleri etkilendiğini ve hatta şimdi sizin gibi hiyerarşiyi doğuştan genetik mirasına konan birine hala belki insan olduğunu hatırlar diye şimdi yaşayan ilkellerle ilgili bir yazıdan alıntılar gönderdim. İnsaf be Eski Ahit’te bile aynısı var be kara cahil. Ben Chuang Tzu’yu beğenmemi, Heisenberg misali ile, dünyayı harabeye çevirmeden öncesi (cahil Fredy böyle bir dünya olduğunu bilmiyordu! ) olan bir yaşamı sezmelerini beğendim hepsi o kadar. B*kunda boncuk bulmuş olan siz bireyci “evet o ÜÇ politikacı beni mutlu etmez ama…” vb safsataları ile “yanlış anlama ” masallarına devam edip duruyorsunuz. Sizi bu anarşist sitesinde çoğunluğunun katıldığı teknoloji ve teknoloji vasıtasıyla güzel ve bolluk dünyaya kavuşma şakşakçılığı bile Heisenberg hikayesi uyandırmamış, be kara cahil!
Frans de Waal, Stephen Jay Gould, Rousseau hakkında söyledikleriniz bu sizin “yanlış anlama” nakaratınızla ne demek istediğinizi şahane açığa vurur.
İlk ikisi hakkında kıvırmalarınızı daha önce ele aldım.
Şimdi de benim çok sevdiğim Rousseau.
“İnsan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur.” J. Jacques Rousseau
“Ben, iyi beslenmiş, iyi giydirilmiş, iyi talimden geçmiş Avrupalıların ateşli silahlar ve kılıçlarına karşı, açlık ve susuzluğa akıl almaz bir dayanaklık içinde salt bağımsızlıklarını korumak için ölene kadar savaşan tamamıyla çıplak vahşileri biz köleler arasındaki özgürlük felsefi ve sosyolojik tartışmalara davet etmem.” J. Jacques Rousseau (1712-1778)
Daha da önce Medenilerle kıyaslayandan bir alıntı.
“Vahşilik karakter ve doğaları olmuş. Bunun keyfi içinde yaşarlar. Bu onlar için, otoriteden kaçınma, liderliğe boyun eğmeden zevkli yaşamak demektir. Bu doğal yaradılış özellikleri medeniyetin reddi ve antitezidir.”
Göçebeler Üzerine, İbn Haldun (1332-1406):
Yazık o da erken öldü ve ne elinizde huzur pez*vengi olan Chuang Tzu ve Shiva ile, ne muhabbet tellalları Mamdani-Cortez-Demirtaş ile, ne de sizin gibi “beklentim yok masallarıyla” uyuşum hapı satandan yararlanabildi.
Not: Sizin kara cahil biri olduğunu bildiğim için ek: Medeniyet ve Göçebe toplumlar birbirlerinden yaklaşık aynı zamanda doğdular ve ayrılmaz bir bütün. Çin nüfusunun çok eskide bile büyüklüğü İngilizler gibi sonsuz ırkçı olmasıyla açıklanır. Çin göçebelerle alış-veriş yapmayıp sırf tarımla geçinmeyi tercih etti. Eski Ahit’te yerleşmişin kardeş göçebeyi, habil ile kabil, öldürme hikayesi de benzeri bir olguya ve hatta 16’ncı yüzyılda topun atlara kıyasla daha etkili olmasına kadar, Sümer’de Akadlar, Moğullar, Osmanlılar… Aztekler… sizlerin taptığı medeniyetlerin idarecisi oldular.
Ben bilgiyi zorunluluk sonucu ciddiye aldım. Sıınıf yaratmada büyük rol oynayan zorunluluk/ özgürlük ikilemini azılı orta sınıf sol devrimcileri ve ilerici anarşistler bile ne biliyorlar ne de ciddiye alıyorlar.
Ben asla “umursamamak = hoş görmek” maskesi takmayacağım ve takanların düzene karşı olmalarının düzmece olduğuna inanmakta ısrarlıyım.
Anonim 16 Ocak 2026 at 02:08, “pipsqueak” bey ile başlayan yazınıza cevabım ve Anonim 18 Ocak 2026 at 02:10, “pipsqueak” bey ile başlayan yazınıza demin (18 Ocak 2026) eklediğim ve “Sizi yanlış anlamış olmam son derece olasılı.” cümlesiyle başlayan yazılarımda sizi gerçekten yanlış anlamışım.
Çok üzgünüm ve çök özür dilerim.
Ancak yanlış anlamam sadece ve sadece Fredy ile ilgili yazdıklarınız da oldu. Orada da tarihin Sümer ‘de başlaması benim için çok doğru ve çok önemli bir olgu. Bunu çok daha güzel anlatan Samuel Noah Kramer’in “History begins at” Sumer kitabında bulursunuz.
Diğer ve daha da önemli bir kitap var ama yine sizin Chuang Tzu- Shiva huzurlu yaşama ya da yaşamda huzursuzluk verenlerden kurtuluş cambazlığı yapan üç silahşör Cortez- Mamdani- Demirtaş gibilerin adını bile duymak istemiyorum.
Ben bilgiyi bana asla huzur getirsin diye edinmedim. Medeniyet içinde Mutluluk peşinde koşan, bolluk peşinde koşan ve koşturan sağ/sol devrimcilerden günahlarımdan bile çok nefret ederim, beni tiksindirirler bunlar.
Ben çocukken (1970’li yılların sonunda, 1980’li yılların başında); mahallelerde, sokaklarda hem “sol” camiadan hem “sağ” camiadan aynı anda “koruyuculuk misyonu” ile yaşayan kişilere abi ve abla gözüyle bakardık. Mahallelerdeki, sokaklardaki, apartman dairelerindeki komşular arasında tartışmalarda olaylar büyümeden yatıştırmaya çalışan, uyuşturucu ve esrar gibi maddeleri satmak için mahalleye gelenleri kovan kişilerdi bu abiler ve ablalar. Çocuk aklımızla böyle görürdük hep…
Bugüne bakıyorum: 14 yaşında, 15 yaşında, 16 yaşında çocuklar ceplerinde taşıdıkları sustalı bıçaklar ile adeta kahramanlığa özeniyorlar, birbirlerini bıçaklamayı ödül gibi görüyorlar.
Sizin bu konudaki yorumunuz nedir sayın Zileli?
“Küçücük çocukların bıçaklı saldırıları”nı nasıl yorumluyorsunuz?
“Afacan veletler” deyip geçiştirilebilecek kadar basit bir konu mu bu?
Sayın “Anonim 18 Ocak 2026 at 02:10 “pipsqueak” bey,”i yazan
68’lerin en şahane sloganlarından biri “Situation Internationalist”lerden: “Gerçekçi ol, Olanaksızı İste!”
Her şahane slogan gibi karşıtına Medeniyet çıkalı insan kanıyla beslenen fırsatçılar kondu. Alçak fırsatçıların sloganı: “Gerçekçi ol, Olanı İste!”
Olanı isteyenler: sağ/sol devrimciler, ilericiler, ilerici anarşistler EMEKÇİ T. Blairler, EMEKÇİ Starmerler, benzerleri milyonlarca politikacılar ve televizyon-okul kazazedeleri neşeli robot pipsqueakler.
İstedikleri Gerçek Ne: TikTakTok, Instagram, YourTube, Facebok, X, Twitter-Twatter… Kısacası eğlence, oyalanmak, zaman baskısından kurtulmak, hayatlarını seyircilikle geçirmek.
Bu deli gömleğini giymeden kurtuluş isteyenler de, az da olsa, oldu.
Bir zamanlar olanaksızı isteyenlerin hüzünlü sonunu en güzel anlatan kitaplardan biri Christopher Hill’in “The World Turned Upside Down: Radical Ideas During the English Revolution”
Kitabın sonunda çok sevdiğim Winstanley’in şiirii var. Şiirden önce de kazanan gerçekçileri içeren bir yazı ekledim.
Şiirin İngilizcesini beni affetmeniz için size hediye etmek istedim.
Biliyorum özürüm kabahatimden büyükse de eklemek isterim. Bu siteyi bile dolduran, her biri diğerinin klonu neşeli robotlar, her yerde türlü türlü kisveler altında hoplayıp zıplayan neşeli robotlar beni hayli paranoyak etti.
Hareket özgürlüğü ve düşünce özgürlüğünün büyük dönemi sona ermişti. 20 yıl boyunca insanlar, orduda, iş arayarak, Tanrı’ya hizmet ederek Büyük Britanya’da bir o yana bir bu yana sürüklenmişlerdi. Bu kaynaşma, karşılıklı etkileşim muazzam olmalıydı. Restorasyondan sonra Yeni Model’in subayları mesleklerine geri döndüler. Vaaz veren kalaycılar köylerine döndüler veya *BUNYAN gibi hapse girdiler. Leveller’lar, Digger’lar, Ranter’lar ve Beşinci Monarşistler neredeyse hiç iz bırakmadan ortadan kayboldular. Coppe adını değiştirdi ve doktor oldu. Salmon, Perrot ve birçok kişi göç etti. Nayler ve Burrough öldü, Fox Quaker’ları disipline etti: Protestan ahlakına boyun eğdiler. Mülkiyet zafer kazandı. Piskoposlar devlet kilisesine geri döndüler, üniversiteler eski varlıklarını sürdürdü. Kadınlar yerlerine geri konuldu. **TANRI’NIN KARMAŞASI YERİNİ İNSANIN DÜZENİNE BIRAKTI. Büyük Britanya, Avrupa’nın en büyük serbest meta ticareti ve aynı zamanda fikirler dolaşmasının yeniden kısıtlandığı bir yöresi oldu. Milton’ın peygamberler ülkesi, esnaf ülkesine dönüştü.
Radikallerin yenilgisinin tam olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, Erbery ve Salmon kasıtlı olarak sessizliğe sığındılar, Coppe geri adım attı, Lilburne Quaker oldu, Clarkson ise Muggletoncu oldu. Winstanley’nin aşağıdaki son şiiri sonucu ve yenilgiyi kabul ediyor:
* John Bunyan’nın “Çarmıh Yolcusu” zamanımızda sayıları sonsuzu bulan dolandırıcıları kaplar.
** James C. Scott’ın “Seeing Like a State” aynısının hem günümüzü hem de Medeniyet tarihinde Devletin Gözü : Modernleştir, Standartlaştır, Yok Et. (Devlet Gibi Görmek)
Poem Freedom
Here is the righteous Law, Man, wilt thou it maintain?
It may be, is, as hath still, in the world been slain.
Truth appears in Light, Falshood rules in Power;
To see these things to be, is cause of grief each hour.
Knowledg, why didst thou come, to wound, and not to cure?
I sent not for thee, thou didst me inlure.
Where knowledge does increase, there sorrows multiply,
To see the great deceit which in the World doth lie.
Man saying one thing now, unsaying it anon,
Breaking all’s Engagements, when deeds for him are done.
O power where art thou, that must mend things amiss?
Come change the heart of Man, and make him truth to kiss:
O death where art thou? wilt thou not tidings send?
I fear thee not, thou art my loving friend.
Come take this body, and scatter it in the Four,
That I may dwell in One, and rest in peace once more.
Gerard Winstanley
Pipsqueak, kimsenin kendisine sayın demeyeceği, bey demeyeceği bir ortamda, bunları kendisine diyor. Çünkü bu yazıları da bizzat kendisi yazıyor. Kafası al gülüm ver gülüm, rahatsızlığı diz boyu değil, kendi boyunu geçiyor. Önceden de bunu belirttim, Çıldırık, saygısız, sevgisiz ukala, her türlü hakareti saydırıyor; çer çöple doldurduğu beyniyle, her yazısında aynı şeyleri tekrarladığı sözlerle gevezelikte rekor kırıyor. Atatürk’e; başka liderlere hak etmediği yakıştırmalar, sarı saçlı mavi gözlü dediği kesime karalamalar, devrimciliğe hakaretler… Yerli yersiz övünmeler, arsızlık, pişkinlik… Kişilik bölünmesi; kendisiyle yazışmalarında sabit. Bu yazdıklarından bir ebeveyninin haberi olsa şimdiye çoktan tuımarhaneyi boylardı. Ama sahipsiz çocuk bu.
“pipsqueak” bey,
(18 Ocak 2026 at 20:56)
Fredy Perlman; “varlık toplumu” kavramına kökünden karşıydı.
1970 yılında yazdığı “Essay on Commodity Fetishism” adlı eserinde; İngilizce’de “abundance & abundant” olarak bilinen, her tür fiziksel metayı (maddeyi, eşyayı, malı, ürünü) sadece ama sadece “ticarî kazanç” elde etmek amacıyla istismar edenleri, “ticarî bolluğu”, “ticarî zenginleşmeyi”, “ticarî kâr” elde etmeyi daima çok sert eleştirmiştir.
“Tarih”i sadece ama sadece “yazı” icat edildikten sonra başlayan bir süreç olarak kabul eden kişiler; bu icattan sonra gelen bütün toplumları otomatikman “varlık toplumu” olarak mimlemeye eğilimlidir, bu onların propagandasıdır, ve bunu “okul” denen “beyin formatlama fabrikaları”nda insanların beynine zerk ederler.
Şu “Tarih” denen şey henüz icat edilmeden önce (yani onların iddiasına göre “yazının icadından önce”); yaşamış bütün insanlar, bütün toplumlar “varlık toplumu” değildir.
Onların iddiasına göre:
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar vahşidir…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar barbardır…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar yaşamayı bilmez…
Ve bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar fakirdir…
Fredy Perlman; bunları ifade eden herkese karşı çıkıyor. Eleştirisinde haklıdır. (1985 yılında vefat etti, çok kıymetli biriydi…)
Size, “Marcel Mauss”un yıllar boyunca yaptığı araştırmalar ve gözlemler neticesinde ulaştığı “bolluk karşıtı” bulgulardan bahsetsem, örneğin unutulmaya yüz tutmuş “potlatch (potlaç)” geleneğinden bahsetsem; yine “sırtında ‘bilgi’ küfesi taşıyorsun” diye parmağınızı sallayarak zevzeklik edeceksiniz, yine üzerime ateş püskürteceksiniz.
Hâlbuki bunların hiçbiri “kof bilgi” değil. Hepsi hâlâ gerekli bilgiler.
“Covid (coronavirus)” denen felaket; “Marcel Mauss” ve onun gibi araştırmacıların uyarılarına kulak asılmadığı için geldi. “Elon Musk” gibi para ve tüketim baronlarının, “Mark Zuckerberg” gibi para ve tüketim baronlarının, “Jeff Bezos” gibi para ve tüketim baronlarının tabiata düzenlediği saldırılar sonucunda “covid (coronavirus)” doğdu.
Çin’deki fabrikaların tabiata saldığı toksik atıklar neticesinde; hayvanların yaşadığı alanlar (habitat) kirlendi ve zehirlendi. En nihayetinde; Çin’in “Wuhan” şehrinde “covid (coronavirus)” hızla her tarafa yayıldı.
“pipsqueak” bey,
Günümüzdeki “tüketim ve oburluk çılgınlığı”nı dizginleyebilmek için en net cevaplardan birini “Marcel Mauss”un bulguları verebilir. Ve onun gibi pek çok kıymetli araştırmacılar da, salt (sadece) Mauss değil…
Bana ateş püskürteceğinize; Çin’deki fabrikaların müdürlerine ateş püskürtün. “Chuang Tzu”yu ve “Taoism”i onlara siz anlatın. Bakalım sizi dinleyecekler mi!
“pipsqueak” bey,
(18 Ocak 2026 at 23:17)
Eğer ruhunuzda nefret biriktirmeye devam ederseniz; asla “Taoist” olamazsınız. “Chuang Tzu” bile size yardım edemez. Bu size dostane tavsiyemdir; ister beğenin, ister beğenmeyin. “Entelektüellik – Mentelektüellik” gibi beyhude ünvanları, beyhude sıfatları benim üzerime fırlatmanız umrumda değil.
Size cevap yazmayı artık sonlandırıyorum. Çünkü “ateş püskürtmek”ten başka hiçbir şey yapmıyorsunuz.
[Önemli uyarı: “Chuang Tzu”nun bugün bile saygı görmesinin temel sebebi, hâlâ hatırlanıyor olmasının temel sebebi; “üslubun anlamı”nı kavramış kıymetli bir düşünür olmasıdır. Siz ise; sadece ateş püskürtüyorsunuz.]
Size hiçbir zaman:
“Alexandria Ocasio-Cortez gibi bir siyasetçiye tapınız.” deMEdim.
“Zohran Mamdani gibi bir siyasetçiye tapınız.” deMEdim.
“Selahattin Demirtaş gibi bir siyasetçiye tapınız.” deMEdim.
Veya; “Bunlar gibi başka siyasetçilere tapınız.” deMEdim.
Ümit ederim siz de; “genç siyasetçiler”e yönelik iyimser olmayı, onların da “kusurlu olabileceği ihtimâli”ni kabul ederek yaşamayı becerebilirsiniz. “Hayat” böyledir, her şey %100 mükemmel değildir, kusursuzluk aramak kendimize düşman olmaktır; “Chuang Tzu” bile “Rousseau”dan yüzlerce yıl önce “kusursuzluğu aramayı” bırakmıştı…
“Giordano Bruno”yu niçin diri diri yaktılar? Çünkü; kilisenin despotluğuna, kilisenin hegemonyasına boyun eğMEdiği için.
Geçmişte yaşanmış bütün bu acılar; günümüzdeki despotların (“Elon Musk”ın, “Mark Zuckerberg”ün, “Jeff Bezos”un, “Vladimir Putin”in, “Xi Jinping”in, “Kim Jong Un”un, “Narendra Modi”nin, “Javier Milei”nin, “Giorgia Meloni”nin, “Benjamin Netanyahu”nun, “Recep Tayyip Erdoğan”ın, “Donald Trump”ın, ve diğer despotların) hegemonyasına boyun eğMEmek gerektiğini hatırlatıyor hepimize…
Size; unutulmaya yüz tutmuş, Hristiyan bir şair ve yazarın ikazını aktarıp sonlandırıyorum:
“Protesto etmeniz gereken vakit geldiğinde susarak günah işlerseniz; insanlardan korkaklar üretirsiniz.”
Ella Wheeler Wilcox
(1850 – 1919)
Benim öfkem sizinkinden daha fazla, ve buna rağmen hâlâ iyimser kalmaya uğraşıyorum “‘medeniyet’ denen harabe”nin çeperlerinde…
Hoşçakalın.
Bunu Facebook’ta Kürşat Kızıldağ çok güzel yanıtlamış. Oraya bir gözatıverin.
Huzur Tüccarı “Giordano Bruno’ya saygıyla.20 Ocak 2026 at 01:53”
Trump’dan çok daha önce Rönesans’da ayıp donlarını indirip “asıl TANRI BİZ İNSANLARDIR” müjdecilerinden birini de, anlayacağınıza, kendinize huzur hapı edip yutmuşsunuz!
Çok daha önce de oldu ve Brunon’nın kurtulmak istediği DİN doğdu. Ama huzurunuz kaçar diye kaynak vermeyeceğim. Zaten ZAMAN’ın doğuşunu anlamanız da diğerleri gibi dandik.
Ama “asla “Taoist” olamazsınız” iltifatınız beni çok sevindirdi. Nihayet bazı şeyleri anlamışsınız. Ben her türlü “-ist”çilerden sonsuz nefret ederim.
Sizde şahane bir yetenek var: Okuduğunuzu anlamamak! Belki de o yüzden anlamak yerine okuduklarınızı kendinize psikoterapi etmişsiniz.
En azından Thomas Kuhn’a ışık tutan Alexandre Koyré’nin “From the Closed World to the infinite universe” ve “Origins of Modern Science” kitaplarını okuyup onları da anlamazsınızda okumuş olmanız size psikoterapi olur ve kendiniz gibi kafa ütüleyici arayanlara satarsınız.
Zavallı Bruno, haklı fakat farkında bile olmadan, Kilise (DİN) yerini alan, baskı ve insanı yok etmede çok daha usta ve yarattığı devasa vahşete rağmen sizler gibi huzur arayan b*kunda boncuk bulmuş bireyci orta sınıflılar yaratacağını bilemezdi.
Bruno zamanında, siz sitede çoğunluk olan benzerleriniz orta sınıflıların mirasına konduğunuz kolonilerle zenginleşen Batı burjuvaları çoktan oluşmuştu. Önce Atatürk sonra Marks Türkiye’ye getirdi. Şimdi de bu akıma, her reklamın iddiası gibi, yeni ve daha iyi ilerici anarşizm eklendi.
Televizyon seyircileri gibi asıl işi becerenlerin “-ist”, “izm” ve benzerleri kılıflarınaa giren sizler benim için insan harabelerinin en güzel örneği.
İnsan ile “-ist” ve “-izm” rozetleri takmış yalakalar arasındaki bazı farklar.
– Sahlins “Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması” makalesinde: “Aynı çelişkiler, kölelik tarihini bir yana bıraksak bile, hayatlarının büyük bir kısmını aile, okul, kapitalist işyerleri gibi demokratik olmayan kurumlarda geçirmelerine rağmen, “bir demokraside yaşadıkları” fikrinden gayet hoşnut günümüz Amerikalıları için de geçerlidir; bizzat hükümete bağlı olan askeri ve bürokratik kuruluşlarda çalışanların çelişkilerinden bahsetmiyorum bile. Hey millet bakın, DEMOKRASİ çıplak!
– Bir Türkiye politika analisti ilerici anarşİST entelektüel oradaki siyahları görmez (bence insan saymaz) ama DEMOKRASİ hakkında fikir yürütür: “Amerika’da sağlam demokrasi…” olduğunu söyler.
Ben: Binlerce böyle politika bilgelerine bana tarihte demokrasi olan bir yer örneği vermelerini istedim, kara deliğe kaçtılar. Bir hızlı ilerici anarşİST Bookchin Antik Yunanda bulduğunu iddia etti. Ama kitabında insanlar yerine Saray’ı anlattı.
———————————————————————
YÜKSEK EVDE OTURANIN TÜRKÜSÜ
Evleri yüksek kurdular
Önlerinde uzun balkon
Sular aşağıda kaldı
Aşağıda kaldı ağaçlar
Evleri yüksek kurdular
Onbin basamak merdiven
Bakışlar uzakta kaldı
Uzakta kaldı dostluklar
Evleri yüksek kurdular
Cama betona boğdular
Usumuzdaydı unuttuk
Topraklar uzakta kaldı
Toprağa bağlı olanlar
Can Yücel
– Can Yücel bir “-ist” rozeti taşıyan bir TroçkİSTi tanımlar: “Yalçın Küçük, küçük ama mide bulandırır”
– Yalçın Küçük meslektaşı “-ist” rozeti taşıyan bir ilerici anarşİST “Yalçın Küçük bir dahi” der. Galiba büyüyünce onun gibi olmak istemiş.
Ben: “Kuzular can derdinde, kasaplar et derdinde!”
– Sahlins “Taş Devri: Bolluk Devri” kitabıyla huzur arayanların huzurlarını bozar.
– Huzur peşinde koşan bir entelektüel, DİN kıskacından KAPİTALİMİN en büyük yardımcısı olan ve KAPİTALİZM ile beraber doğan BİLİM-TEKNİK kıskacına geçişi simgeleyenlerden biri olan Bruno’yu kahramanı etmiş.
Ben: Orta Çağ’da bilim-teknik temelini atan düşünürleri bilmez bu huzur satıcısı! Ne de Batı’nın sarışın mavi gözlü üstün ırk olmalarında, sözüm ona, neden olan Antik Yunan’da ilk bilimsel spekülasyonların dinsel (mitsel) kökenlerini bilir huzurculuk piri. Sanki “cahillik cennettir” lafını hiç duymamış ama içinde yaşıyor!
Sayın Mamdani-Cortez-Demirtaş-Bruno-Chuang Tzu-Shiva
Binlerce arasında seçmek zor olduğu kadar kafa şişirmekten kaçınmam da zor.
Bak bilge ne demiş: Mamdani-Cortez-Demirtaş üç silahşöre benzeyen ““Giordano Bruno”yu niçin diri diri yaktılar? Çünkü; kilisenin despotluğuna, kilisenin hegemonyasına boyun eğMEdiği için.”
Bu okuduklarını anlamayan Veri Bankası bana gişede para sayanın kendini zengin hissetmesini çağrıştırıyor.
Başta Gazze, her gün sayısız insanlar öldürülürken, tüm canlı ve cansız varlıklar yok olma olasılığı içinde yaşarken, hatta çok sayıda insanların düzeni beslemek için yaşayan ölülere çevrildiği Medeniyet aleminde, nedenlerini anlayacağına kişileri televizyon artistleri, kahramanları olarak algılamış, vekaleten onlar olmuş. Tüm konuyu bu bağlam içinde anlamış.
Bak İtalya’da dahaları da var seyirci bey.
Bruno günlerine yakın, Orta Çağ sonlarında ve Rönesans’da şehir devletleri ve yöneticilerinin İtalyan paralı askerleri “Condottieri”ler de bu huzur içinde heyecan arayan siz seyirciyi vekaleten heyecanlandırırdı.
Bruno’yu yakanlarla eski düzenin baş artisti Kilise barıştıktan sonra:
“1 Kasım 1911’de Trablus dışındaki bir vahada bir uçaktan atılan ilk bomba patladı.
“İtalyanlar uçaktan bomba attılar,”
“Pilotlardan biri düşman kampına birkaç bomba bırakmayı başardı ve iyi sonuçlar aldı,”
Bu, narin tek kanatlı uçağından dışarı eğilerek Trablus yakınlarındaki Kuzey Afrika vahası Tagiura’ya bomba atan Teğmen Giulio Cavotti’ydi. Birkaç dakika sonra Ain Zara vahasına saldırdı. İlk hava saldırısı sırasında toplamda her biri iki kilo ağırlığında dört bomba atıldı.”
Bombanın ilki ya da ilkeli Çin’de yapıldı. Sonra bu ölüm yağdırma (ve ırkçılık) Batı’nın tekeline geçti.
19’ncu yüzyıla kadar Bruno’nun müjdelediği bilim-teknik dünyasında en ileri olan Çin’in yarışı neden kaybettiğini en güzel inceleyen 7 cilt.
“Elon Musk”ın, “Peter Diamandis”in “moonshots podcast”ine konuşmacı olarak katıldığı yayında ortaya attığı, ve biyolojiyi bir “yazılım mühendisliği” problemine indirgediği iddiadır.
Elon Musk’ın açıklamalarının tamamını buradan izleyebilirsiniz:
https://m.youtube.com/watch?v=RSNuB9pj9P8
Olay şu:
Elon Musk, insan vücudunun yaşlanmasını; “aşınma” (wear and tear) olarak değil, “plânlı eskitme” (planned obsolescence) olarak görüyor.
Argümanı şu basit gözleme dayanıyor:
“Kimsenin sol kolu 80 yaşındayken, sağ kolu 20 yaşında olmuyor. Tüm vücut inanılmaz bir senkronizasyonla, aynı anda çöküyor. Demek ki bu kaotik bir süreç değil; merkezi bir saat, bir ‘kill switch’ (öldürme anahtarı) kodu çalışıyor.”
Elon Musk’a göre; biz insan vücudu donanımsal olarak tükendiğimiz için ölmüyoruz, genetik kodumuzdaki “shutdown.exe” komutu çalıştığı için ölüyoruz. Bu yüzden çözümü, organ naklinde veya vitaminlerde değil; o kodu bulup (muhtemelen “telomerler” veya “epigenetik saat”) “debug” etmekte, yani programı değiştirmekte arıyor.
Klasik bir “mühendis kafası” (first principles) yaklaşımıdır Elon Musk’ın ortaya attığı bu fikir.
Biyologlar “hücre içi çöp birikimi” veya “oksidatif stres” derken, Elon Musk “bunlar ‘bug’ değil, ‘feature'” diyor. Eğer haklıysa; insan ömrünü uzatmak için spor yapmaya değil, bir “bios update”e ihtiyacımız var demektir.
Ancak o güncelleme geldiğinde; “donanım yetersiz, lütfen karaciğeri bir üst sürüme yükseltin” veya “böbreği bir üst sürüme yükseltin” gibi tekil tekil, organ bazlı hatalarla karşılaşmamız da muhtemeldir.
Yani:
“Bodily aging as a software problem in a bio-computational (computer based) context”
1661 Barbados Köle Yasası:
1661 tarihli “Barbados Köle Yasası” resmi olarak “Zencilerin Daha Muntazam Düzenlenmesi ve Yönetimi İçin Bir Yasa” olarak adlandırılan, “Barbados Parlamentosu” tarafından Barbados’taki İngiliz kolonisinde köleliğe yasal bir temel sağlamak ve görünüşte, 1640’tan beri üç katına çıkan adanın artan köle nüfusunu yönetme prosedürlerini standartlaştırmak amacıyla çıkarılan bir yasaydı.
Bu, ilk kapsamlı “Köle Yasası”dır ve yasanın amacının “köleleri insanların diğer malları ve eşyaları gibi korumak” olduğunu belirten yasanın önsözü, “siyah (zenci) köleler”in adanın mahkemesinde “mal & mülk” olarak muamele göreceğini ortaya koymuştur.
“Köle yasası”, siyah (zenci) insanları; “putperest, vahşi ve davranışlarını kestirmek belirsiz, tehlikeli bir halk” olarak tanımlıyordu.
“Barbados Köle Yasası” görünüşte:
Köleleri, zalim efendilerden (“Zenciler ve diğer köleler iyi bir şekilde bakılmalı ve kendilerinin veya diğer kötü huylu kişilerin veya sahiplerinin zulüm ve küstahlıklarından korunmalıdır”),
Ve efendileri (ve “herhangi bir Hristiyanı”), asi kölelerden korumayı amaçlıyordu;
Pratikte ise; efendiler için kapsamlı korumalar sağladı, ancak köleler için asla sağlamadı.
Yasa, efendilerin her köleye “yılda bir takım giysi” sağlamasını gerektiriyordu, ancak kölelerin beslenmesi, barınması veya çalışma koşulları için hiçbir standart belirlemiyordu. Kölelere, mal & mülk olarak, ortak hukuk kapsamında garanti edilen temel insan haklarından bile, örneğin “yaşam hakkı”ndan mahrum bırakıyordu. Köle sahiplerinin, kölelerine herhangi bir yanlış davranış için istedikleri gibi davranmalarına, onları sakat bırakmalarına ve diri diri yakmalarına; misilleme korkusu olmadan izin veriyordu. Örneğin, “siyah tenli (zenci)” bir kişinin, “beyaz tenli” bir kişiye karşı şiddet uyguladığı tespit edilirse, kanun; “şiddetli bir şekilde kırbaçlanması”, “burnunun kesilmesi ve yüzünün yakılması” gerektiğini öngörüyordu, bir sonraki ceza ise “ölümle cezalandırmak”tı. Ancak, “Eğer herhangi bir adam, keyfi olarak, ya da sadece kanlı bir zihniyetle veya zalim bir niyetle, kendi zencisini veya başka bir köleyi kasten öldürürse, kamu hazinesine ödeme yapacaktır… Eğer başkasının kölesini öldürürse, zencinin sahibine değerinin iki katını ve kamu hazinesine ödeyecektir… Ayrıca, bir sonraki Sulh Hâkimi tarafından iyi davranışa bağlı tutulacaktır.”
“Barbados Meclisi” 1676 yılında “Zencilerin Daha Muntazam Düzenlenmesi ve Yönetimi İçin Eski Bir Yasaya Ek Yasa”, 1682’de ve 1688’de “Zencilerin Yönetimi İçin Yasa” başlığıyla köle yasasını küçük değişikliklerle yeniden yürürlüğe koydu. “Köle Yasası”nı oluşturanlar da dahil olmak üzere 1699’a kadar olan sömürge Barbados yasaları; Middle-Temple’dan “William Rawlin” tarafından tek ciltte toplanan “Barbados Yasaları” adlı bir kitapta toplandı. Özellikle “329 numaralı” madde, “1688 Yasası”nı ayrıntılarıyla anlatmaktadır (orijinal 1661 Yasası, 57 numaralı madde için giriş yalnızca “330 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırıldı” şeklindedir; bu bir hatadır, aslında 329’dur):
• “Bu adanın herhangi bir liman kasabasında ikâmet eden ‘İbrani ulusu’ndan hiçbir kişi, herhangi bir kullanım veya hizmet için hiçbir ‘zenci veya başka bir köle’yi kiralamak için tutamaz veya çalıştıramaz.”
______________________________________
2021 yılında “Britanya Kütüphanesi”, Barbados’un 19. yüzyıl gazetelerini (orijinalleri adada kaldı) dijitalleştirip kamuoyuna açtı ve halkın adadaki bireysel köleler hakkında bilgi bulmasına yardımcı olacağını umdu; isimler ve tanımlamalar yalnızca isyan eden veya kaçan köleler için biliniyordu ve gazetelerde kaydedilmedikçe tarihe karışıp unutuluyordu.
“Britanya Kuzey Amerikası”nın tamamında kölelik, kanuna kodlanmadan önce uygulamada gelişti. 1661 tarihli “Barbados Köle Yasası”, köleliğin yasal olarak kodlanmasının başlangıcını işaret etti. Tarihçi “Russell Menard”a göre; “Barbados, kapsamlı bir köle kanunu yazan ilk İngiliz kolonisi olduğu için, kanunu özellikle etkiliydi.”
“Barbados Köle Yasası”; “Jamaika”, “Carolina (1696)”, “Georgia” ve “Antigua” dahil olmak üzere diğer birçok “Britanya Amerikan kolonisi”nde kabul edilen “köle yasalarının temeli”ni oluşturmuştur. Yasaların tam bir kopyası olmadığı “Virginia” ve “Maryland” gibi diğer kolonilerde de, “Barbados Köle Yasası”nın etkisi çeşitli hükümler boyunca gözlemlenebilir.
______________________________________
Köleliğin yasal temeli; 1636 yılında “Meksika”da kuruldu. Bu kanunlar, Afrika kökenli olanlar için “mal köle (chattel slave)” statüsünü yarattı; yani, ömür boyu köleydiler ve kölelik statüsü miras yoluyla geçiyordu. Bu kanunlara göre; kölelik statüsü anneden çocuklara geçiyordu. “Virginia”nın 1662 tarihli kanunu şöyle diyor: “Bu ülkede doğan tüm çocuklar, yalnızca annenin durumuna göre köle veya özgür sayılacaktır.”
• Herhangi bir “zenci” veya “köle”, herhangi bir Hristiyana vurarak, veya başka herhangi bir şiddet biçimiyle şiddet uygularsa; bu “zenci” veya “köle” ilk suçunda polis memuru tarafından şiddetli bir şekilde kırbaçlanacaktır.
• Bu türden ikinci suç işlerse bu suça uygulanacak ceza olarak; şiddetli bir şekilde kırbaçlanacak, burnu kesilecek ve yüzünün bir kısmı kızgın demirle yakılacaktır. (…) Ve “vahşi köleler” oldukları için, durumlarının alçaklığı nedeniyle, İngiltere tebaası gibi, kendi akranlarından on iki kişiden oluşan yasal bir yargılamayla yargılanmayı hak etmiyorlar.
• Ayrıca, efendisi tarafından cezalandırılan herhangi bir “zenci” veya diğer “köle”nin talihsiz bir şekilde can veya uzuv kaybına uğraması hâlinde (ki bu nadiren olur); hiçbir kimsenin bu nedenle herhangi bir para cezasına çarptırılmayacağı da kararlaştırılmış ve emredilmiştir.
“pipsqueak” bey,
(20 Ocak 2026 at 15:19)
“Chuang Tzu”yu hiç anlamamışsınız, anlamaya da niyetiniz yok.
“Öfke” ile “nefret”i birbirinden ayırmayı bilmiyorsunuz.
Cahil değilsiniz; görmüş-geçirmişsiniz, tecrübelisiniz, “kitap ustası” olduğunuz aşikâr, “Tarih”in kuytu köşelerinde unutulmaya yüz yutmuş, ve kasıtlı olarak unutturulmuş (bkz.: Bartolome de las Casas = “Yerlilerin Gözyaşları” & Eduardo Galeano = “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”) gerçeklerden haberdarsınız. Fakat sizin bütün bu özelliklerinize rağmen, tanıdığım pek çok cahil; “öfke” ile “nefret”i birbirinden ayırmayı öğrenmiş, biliyor, “hayat” onlara öğretmiş. Siz cahil olmadığınız hâlde sizde bu yok, siz; “öfke” ile “nefret”i birbirinden ayırmayı bilmiyorsunuz.
Sadece, “ateş püskürtüyorsunuz”.
Başka yaptığınız hiçbir şey yok.
“Gün Zileli (Post author) 20 Ocak 2026 at 09:47
Bunu Facebook’ta Kürşat Kızıldağ çok güzel yanıtlamış. Oraya bir gözatıverin.”
Lütfen neyi güzel yanıttığını ve kime hitap ettiğinizi açıklar mısınız?
Teşekkür ederim.
Kürşad Kızıltuğ’un DAHA YENİ ve DAHA İLERİCİ şablonuna en güzel yanıtlar:
– Nietzsche’nin Yeni Putlar Hakkında yazısı:
Bazı yerlerde hala insanlar ve sürüler var, ama bizde devletler var.
Devlet mi ? O da ne ? Peki ! Bana kulak verin, size insanın ölümünü anlatacağım.
Devlet bütün soğuk canavarların en soğuğudur. Soğuk soğuk yalan söyler: yalan ağzından sümüklü böcek gibi sürünerek çıkar: “Devlet Benim!, İnsan Benim!
Bu bir yalan! İnsanı yaratıcılar yarattı, üstüne bir inanç ve sevgi astılar: hayata böyle hizmet ettiler.
Çoğunluklar bu hilkat garibesine “Devletimiz”, “Devlet Babamız” derler. Hilkat garibesi ile bu yıkıcıya “Devletimiz” diyenler üstelerine kılıç ile yüzlerce (Facebook gibi) ağız sulandıran, hoplatıp zıplatan arzular asarlar.
İnsan olan yerde devletin ne olduğu anlaşılmaz; bu ucubeye kem göz bakılır; yasalara/törelere karşı işlenmiş bir günah sayılır ve nefret edilir.
HER GERÇEK İNSAN TOPLULUĞU KENDİ İYİLİK VE KÖTÜLÜK DİLİNİ KONUŞUR: GERÇEK İNSAN TOPLULUĞU KOMŞUSU ANLAMAZ. DİLİ, YASALARI VE TÖRELERİ KENDİNE İÇSELDİR.
Fakat devlet bütün iyilik ve kötülük dilleriyle yalan söyler ve ne söylese yalandır – ve nesi varsa hepsi çalıntıdır.
Her şeyi düzmedir; çalınmış dişlerle ısırır. Bağırsakları bile düzmedir onun.
İyilik ve kötülük dillerinin karışıklığı: devletin belirtisi. Bu belirti de gerçek ölüm istemini simgeler.
– Bu çirkin alışkanlık tarihte toplumlarından kopanların ya da Devlet ucubesinin yutup kustuğu kişilerin (eminim farkında olmadan) “MÖ 1.000-MS 600 Axial Age”de dinler olarak çıktılar. Daha sonra, Rönesans’da kıvamına varan bu küstahlık, yani bir kişinin tüm toplumu düzene sokma fikri, zamanla laik “-izm” ideolojiler oldu.
– İkincisi, Nietzche’nin dediğini, benim satır arasında okuyarak sezdiğim, aynısını söyleyen sevdiğim bir antropologdan. Nietzche’nin gerçek insanlarını çalışmada rastladığı çıkmaz sokak: “Kıyaslamazsak nasıl anlayabiliriz? Kıyaslarsak nasıl anlayabiliriz?”
– Kürşad Kızıltuğ görüşünün diğer bir adı “Devlet Nasıl Görür” ya da “Açık ve Kesin Görüş”
– Bu da benim görüşüm: Nasıl oluyor da Platon ile başlayan, T. More’un Utopia (hiç bir yerde olmayan), Rönesans ve sonrası Burjuva devrimleriyle hayal dünyasından “gerçek” dünyaya geçişin İNSAN becerisi olacağı çılgınlığı ve nihayet Karl Marx’ın fikirlerini uygulayan cambazların asıl gerçekçiliğe, KAPİTALİZME dönüşleriyle biten bir tarih süresi laf kalabalığı ile tekrarlanıp duruyor?
İki cevabım var:
1. Ümit ümitsizler için! Sevdiğim bir deyiş ama bu ne yazık ki sadece medeniler arasında geçerli. Ben de medeniyim ama bu eski dincilerle yeni kopyaları dinler “-izm” ile müritleri “-ist”lerin tekelinde.
2. Nefret ettiğim Kapitalizm eşsiz iş ve işçi bulmada sonsuz usta. Hem ümit verir Facebook, Youtube ve benzeri tiksindirici yerlerde artistlik etme şansı gibi; hem de ve gittikçe daha çok ümitsizlik yayar. Mesela yalnızlık dünyada arttıkça artıyor.
Sadece, “ateş püskürtüyorsunuz”.
Dahası var ama huzura kavuşmanız kolay: Chuang Tzu hapı yutarsınız. Üstelik bana siteyi dolduran “Hayvanat Çiftliği”ndeki Stalin köpeklerini hatırlatan orta sınıflıların sosyal medyadan öğrendikleri dünya “önemli” meselelerini kısa-öz ve adreslerle kendi klonlarına iletmeleri beni üzdüğü gibi onları çıldırtmak hoşuma gidiyor.
Ben devrimci değilim. Benim için hoş görünün umursamamak oluşu seçenek değil, cahilliğin zoraki-demokrasi-kişisel falan filan ile örtülmesi. Ne de satış bayiliğini yaptığınız Chuang Tzu’nun huzur macununu almaya niyetim var. Benim için insanlara b*k içinde huzurlu olmayı satan bir kimse Chuang Tzu’nun tam tersi bir kişi, Kapitalizmin kazazedesi.
Siz hala aramızdaki bilgi kavramı farkını ya ciddiye almıyorsunuz, buna rağmen benim bilgimle ilgili iltifatlarınız için teşekkürler, ya da anlamıyorsunuz. Sizde hayli “Tek Boyutlu İnsan”lık var.
Ben tıpkı yiyecek, giyecek, barınak gibi bilgininin tekel altına almış olmasından nefret ettiğim gibi ilk üç gibi mecburiyet olarak algılıyorum.
“Tomas Anez” ile başlayan yazımda daha etraflı açıklayacağım. Özellikle “entropi-enformasyon” kısmında.
Bence fark son derece fakir bir aileden gelmemden kaynaklanmakta. Annem Arap, babam Kürt, ben yüzde yüz Türk büyüdüm. Devlet beni dünyanın kanını en çok emen bolluk diyarı ABD’ye sarışın mavi gözlülüğü Türkiye’ye getirmem için gönderdi. Geri kalanını siz tahmin edersiniz. Sadece uydurma ve yanlışlık dolu kimliğim Aziz Nesin’e yakışır.
Tomas Anez, Peru Amazon’undaki küçük bir açıklıkta çalışırken ormanda yaklaşan ayak seslerini duydu.
Etrafının sarıldığını fark etti ve donakaldı.
Tomas Anez: “Biri ayaktaydı, okla nişan alıyordu, koşmaya başladım.”
Mashco Piro ile yüz yüze gelmişti. Nueva Oceania’nın küçük bir köyünde yaşayan Tomas, onlarca yıldır yabancılarla temastan kaçınan bu göçebe halkın adeta komşusuydu. Ancak, yakın zamana kadar onları nadiren görmüştü.
Mashco Piro, bir asırdan fazla bir süredir dünyadan uzak kalmayı tercih ediyor. Uzun yay ve oklarla avlanıyorlar ve ihtiyaç duydukları her şey için Amazon yağmur ormanlarına güveniyorlar.
Tomas, “Hayvanları, birçok farklı kuş türünü taklit ederek daireler çizmeye ve ıslık çalmaya başladılar.” diye hatırlıyor.
“Ben onlara ‘Nomole’ (kardeş) dedim, onlar toplandılar, birbirlerine yaklaştılar, biz de nehre doğru yönelip koştuk.”
…
En büyük riskler ağaç kesimi, madencilik ve petrol sondajı. Temas kurulmayan gruplar temel hastalıklara karşı son derece savunmasız; tıklanma arayan evanjelik misyonerler ve sosyal medya fenomenleriyle temas bir tehdit.
Sayın “Üç silahşor Mamdani-Cortez-Demirtaş-G. Bruno-Chuang Tzu-Shiva” şakşakçısı. Sana huzur sağlayacak biri daha çıktı.
Tomas, Mashco Piro’lar için: “Bırakın istedikleri gibi yaşasınlar.” der.
Ne Chuang-Tzu, ne de Tomas asıl faillerine, örneğin ağaç…petrol ve onları koruyan Devlete, “Çin’deki fabrikaların müdürlerine ateş püskürtün” benzerini derlerdi, ne de kendileri gibi kafese alınmışlara sizin şantajı yaparlardı.
Aman yine Veri Tabanınızda geziye çıkıp Ella Wheeler Wilcox vb bularak şantaj ya da alakasız konulara girip bataklığa daha çok batmayın.
Daha önce söyledim diğer her şey gibi zerre kadar anlamadınız: Ben bilgiyi hayranlıktan değil zorunlu olduğu için edinme yolunu seçtim.
Eğer gittikçe artan entropi ile sizin Bruno’ya benzer hayran olduğunuz dahilerin en-formasyan (biçimine sokmak) teorisi ile anlatayım.
Isı tekrar, sağ/sol ilerici devrimciler istedikleri kadar taraftar toplamak için k*çlarını yırtsınlar, üretim/tüketim bolluk işine (eternal return falan filan hariç) dönmez. Kaos gittikçe artar ve dolayısıyla yaltakçı en-formasyan bilim-teknisyenleri efendilerini hoşnut etmek için altın yumurtalar yumurtlamaya devam ederler.
İki Uyarı:
– Size benzer okuyan ilerici hızlı devrimcilerin anarşizm sandıkları Kaos aslında düzensizlik değil her şeyi aynı olması, bilginin top atması, jer şeyin aynı olduğu en mükemmel durum demektir.
– En-formasyon teorisinin diğer adı “cahilliğin artışı”. Kaosu, yani kozmos öncesini, siz cahillerden çok daha iyi bilen cahil çıplak vahşiler her yeni yıl başlangıcında ayinlerle kaosu taklit ederlerdi. (sanırım Türkiye’deki Kızılbaş dedikodusu o zamanlardan bir kalıntı)
Bilginin, sizler gibi süper zekalı, nesilden nesle, ağız sulandıran azınlık p*zevenklerin hokus pokusu ile geçmesi ilkel toplumlar da geçersiz. İlkellerde bilginin tümü nesilden nesle olduğu gibi geçer.
Not: Fredy’nin “Essay on Commodity Fetishism”ini de bir dinci bir inançlarını dile getiren yazı gibi okumuşsunuz. Er Tarih’te aşağıdaki önemli alıntılar yerine, ne sizin ne de efendilerinizin huzurunu kaçıracak dandik olanları aktarmışsınız.
“Günümüzün kahini görümlerini kağıt sayfalara döküyor, zırhlı zorbaların bekçilik edip parolayı, Kesin Kanıt’ı sorduğu çorak kraterlerin kıyılarında. Kapılarından hiçbir görüm geçemez. Geçebilen tek şarkı kumdaki fosiller kadar kuru ve ölgün bir şarkı olabilir ancak.” (S3)
“Marksistler yalnızca düşmanın gözünün çapağını görüyorlar. Kötü karakterin yerine bir kahraman geçirmekle yetiniyorlar; Anti-kapitalist üretim biçimi, Devrimci kurumlaşma. Kendi kahramanlarının da tastamam “aslan bedenli, insan başlı, güneş gibi boş ve acımasız bakışlı” olduğunu göremiyorlar. Anti-kapitalist üretim biçiminin tek isteğinin Biyosferi mahvetme işinde kardeşini sollamak (solculuk) olduğunu göremiyorlar.” (S6)
“Anarşistler de İnsanoğlu gibi türlü türlü. Birkaç kiralığın yanı sıra ticari zihniyetli ve hükümetçi anarşistler bile var. Bazı anarşistlerin Marksistlerden tek farkı daha az bilgili olmaları. Devletin yerine bilgisayar merkezleri, “işçilerin kendileri tarafından” ya da Anarşist bir sendika tarafından düzenlenen fabrikalar ve madenler arası bir ağ geçirirler. Bu düzenlemeye devlet adını vermezler. İsim değişikliği canavarı kovuverir. (S6)
Modern mezar soyguncuları bu tanrıların kemiklerini kazıp çıkarıyor ve bu çıkardıklarını da Kesin Kanıt’ın cam sandıklarında sergiliyor. Mezar soyguncuları, bu kemik sandıklarını kendi hikayeleri dışında tüm hikayeleri insan hafızasından zorla silip süpürmek için kullanıyor. Ama mezar soyguncularının hikayeleri pek çok başka hikayenin arasında en bayağı olanı ve onların kemik sandıklan yalnızca mezar soyguncularının kendilerine ışık veriyor. (S8)
“Anne deneyimini paylaştığında binlerce neslin görüm ve irfanını da, kendi deneyimini böylesine anlamlı, böylesine ürkütücü biçimde derin kılan bilgeliği de paylaşır. Karatahtaya tebeşir sürmez. Bir metin yazmaz. Sıçrar. Şarkı söyler. Bir gün Hıristiyanların ödünü patlatacak. olan “dehşet verici dansına”, “orji’sine” başlar.” (S15)
Tarih: 14. ve 15. yüzyıl
Konum: Ticaretin canlı olduğu “Venedik”, “Cenova”, “Floransa”
“Condottieri”; Orta Çağ’da Rönesans dönemi boyunca Papalık Devleti de dahil olmak üzere İtalyan şehir devletleri tarafından kullanılan sözleşme usulü çalışan paralı asker liderlerini ve kurumlarını anlatır.
İtalyancada condottiero; “sözleşme karşılığı anlaşılan” anlamına gelmektedir. Günümüzde “paralı asker komutanı”na karşılık gelmektedir. Tarihsel olarak askerlerin milliyetinden bağımsız bir terimdir.
13. ve 14. yüzyıllarda denizci cumhuriyetler başta olmak üzere İtalya şehir devletleri olan “Venedik”, “Cenova” ve “Floransa” özellikle ticaretten ötürü çok zengin olmuşsalar da etkilerinin çok gerisinde düzenli ordulara sahiptirler. Yabancı bir gücün askeri işgal tehdidi veya komşu devletlerin saldırıları söz konusu olduğunda, iktidardaki asiller, kendileri adına savaşmaları için paralı askerlere başvururlardı. Devletle askerler arasında “savaşın koşulları ve hizmet bedelinin belirtildiği bir sözleşme (condotta)” yapılır, askerlerin komutanı da böylelikle “Condottiere” olarak adlandırılırdı.
Haçlı Seferlerinin tamamlanmasıyla beraber Ortadoğu’da Müslümanlara karşı savaşmış olan çok sayıda komutan; Avrupa’da ve özellikle İtalya’da boy göstermeye başlar. Çok çeşitli milliyetten olan bu paralı askerler zamanla örgütlenerek küçük çaplı ordulara dönüşmüştür.
Paralı askerler İtalya’daki iktidar mücadelelerindeki güçlerinin farkına varınca, “condottieri” kendi şartlarını dikte ettirir hâle gelir. Bu sayede başta “Braccio da Montone” ve “Muzio Sforza” olmak üzere çok sayıda “condottieri” çok güçlü siyasetçiler hâline gelirler. Çoğu “klasik savaş eğitimi” aldığı için muharebeleri bilimsel yönden ele alıp, kimi gelişmelere imza atarlar. Bu sayede Orta Çağ’daki savaş anlayışına çok sayıda yenilik getirirler. “Condottieri” özellikle düşmanın savaşma kabiliyetini kırarak geri çekilmesini sağlamayı tercih edip, sonucu belirsiz ölümüne dek muharebelerden kaçınırdı.
Dönemsel olarak bazı condottieri maaşları bilinmektedir:
1432, Floransa’daki Micheletto Attendolo: Aylık 1.900 florin
1448, Montferratlı William: Aylık 6.600 florin
1505, Floransa’daki Francesco Gonzaga’nın emrindeki 250 kişi için yıllık 33.000 scudi
1505, Floransa’daki Francesco Maria della Rovere’nin emrindeki 200 kişi için yıllık 100.000 scudi
“Condottieri” komutanları bünyelerine alacakları askerleri seçerek alır, her birisiyle ayrı bir sözleşme yapılırdı. Bölüğün işverenle sözleşmesi tamamlanınca; “aspetto” adı verilen bekleme sürecine girilirdi, bu süreçte işveren kontratı yenileyebilirdi. Antlaşma yenilenmezse; paralı asker bölüğü, o işveren şehir devletine iki yıl boyunca saldıramazdı. Antlaşmanın şartları harfiyen yerine getirilirdi çünkü paralı askerler için işverenlerin gözündeki saygınlıkları çok önemliydi. 15. yüzyıla gelindiğinde İtalya’daki “condottieri” savaş alanındaki hakimiyetlerini pekiştirirler, bu dönemde işgalci “Osmanlı”, “İsviçre”, “Macar”, “Alman”, “Fransız” ve “Avusturya” birlikleri yenilmiştir. Dönem, “Machiavelli” tarafından şöyle anlatılır:
• 15. yüzyılda hiçbir şehir devleti, kendi silahlı kuvvetine sahip değildi. Bu yüzden İtalya, daha küçük prensliklerin veya topraksız orduların egemenliği altındaydı. Prensler sadece mülk edinmek için silaha başvururken, topraksız ordular da başka bir sanat sahibi olmadıklarından “ganimet” ve “şöhret” için savaşmaktaydı.
(Macchiavelli History I. vii.)
Zamanla “condottieri” mali ve siyasi çıkarları, savaş alanını olumsuz etkileyecek şekilde evrilmiştir. “Paralı asker komutanları” saf değiştirmeye meyilli, savaştan kaçınma yanlısı ve herhangi bir taraftan alacağı rüşvete razı hâle gelirler. 16. yüzyılın başlarına doğru şehir devletleri küçük prensleri yutup, İtalya toprakları genel Avrupa siyasetinin doğrudan etkisine güçlü “Fransız”, “İspanyol” ve “Alman” ordularıyla maruz kalınca “condottieri” yetersiz kalmış ve zamanla yok olmaya başlamıştır.
“Condottieri askerleri” neredeyse tamamen zırhlı süvari birliklerden oluşmaktaydı. 15. yüzyıl boyunca savaştıkları düşmanlarla hiçbir ortak özellikleri yoktur. Daha yüksek ücret için hemen saf değiştirebilecek hâldedirler. Savaş sanatında ustalaştıkları için dün birlikte savaştıkları bir arkadaşı yarın karşı orduda yer alabilecektir. Ayrıca, “paralı askerler” için; “bir esir ölü bir düşmandan daha değerli olduğu için” muharebeler genelde az kanlı ve taktiksel olmaktaydı. Saatlerce süren, ancak buna rağmen kaybın yaşanmadığı muharebeler olduğu bilinmektedir.
“Condottieri” çöküşünü hızlandıran en önemli gelişme, 1494 yılında başlayan “Fransız işgali” olmuştur. Büyük ordusuyla İtalya’ya giren kral “VIII. Charles” dengeleri altüst etmiştir. Şehir devletlerine bölünmüş olan İtalya’da “condottieri” de yabancı ülkelerin hizmetindedir. Süreç sonunda “condottieri”, tam olarak sona ermese de önemini kaybedecektir. Günümüzde “Vatikan”daki “İsviçreli Muhafızlar” bu geleneğin kalıntısıdır.
________________________________________________
Tarih: 27 Haziran 2025
Konum: ABD, Kaliforniya, Los Angeles
I.C.E. muhafızları; “Kaliforniya”da bir kadın ve küçük çocukların yaşadığı eve bombalı saldırı düzenledi.
“Kaliforniya”nın “Huntington Park” kentinde I.C.E. muhafızları bir eve baskın düzenledi. Güvenlik kamerası görüntülerinde, “sınır devriyesi muhafızları”nın; evin kapısının yakınına bir patlayıcı yerleştirip ardından patlattığı ve bir pencerenin paramparça olduğu görülüyor. Hemen ardından, tam teçhizatlı yaklaşık bir düzine silahlı muhafız eve doğru ilerledi.
Evde erkek arkadaşı ve bir yaşındaki ve altı yaşındaki çocuklarıyla birlikte yaşayan “Jenny Ramirez”, haber kanalı NBC’ye gözyaşları içinde yaptığı açıklamada; “hayatında duyduğu en şiddetli patlamalardan biri” olduğunu söyledi.
Ramirez; “Onlara ‘Bunu yapmak zorunda değildiniz, oğlumu, bebeğimi korkuttunuz’ dedim” diye konuştu.
Ramirez, yetkililerden evine girmek istediklerine dair herhangi bir uyarı almadığını ve orada (“Huntington Park” civarında) yaşayan herkesin “ABD vatandaşı” olduğunu söyledi.
Bu baskın, I.C.E. muhafızlarının son birkaç haftadır “Los Angeles” ve “Güney Kaliforniya” genelinde göçmenlik uygulamalarını artırmasıyla aynı zamana denk geliyor. “Huntington Park”, “Los Angeles bölgesi”nde yer alıyor. Göçmenler; adliyelerde, lokantalarda ve doğrudan sokaklarda düzenlenen baskınlarda gözaltına alındı. “Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (I.C.E.)” tarafından hedef alınan kişilerden bazıları “ABD vatandaşı”ydı. Bir olayda, I.C.E. muhafızları, sığınma talebinde bulunan bir “Honduraslı” kadını ve çocuklarını gözaltına aldı; çocuklardan biri lösemi teşhisi konulmuş altı yaşında bir erkek çocuktu.
NBC’nin haberine göre, I.C.E. muhafızları Ramirez’e; “erkek arkadaşını aradıkları”nı söylediler, ancak nedenini açıklamadılar. Ramirez, NBC haber kanalına; erkek arkadaşının geçen hafta I.C.E. muhafızlarını taşıyan bir kamyonla trafik kazası geçirdiğini söyledi. Bunun bir kaza olduğunu, kasıtlı olmadığını belirtti.
“Gümrük ve Sınır Koruma Teşkilatı (I.C.E.)” sözcüsü NBC’ye yaptığı açıklamada, “Jorge Sierra-Hernandez, aracını bir ‘Gümrük ve Sınır Koruma aracı’na çarparak önemli hasara neden olduğu ve kolluk kuvvetleri operasyonu sırasında muhafızlarımızın ve memurlarımızın çalışmalarını engellediği için tutuklandı” dedi.
I.C.E. sözcüsü, olay sırasında güvenlik görevlilerinin “saldırıya uğradığını” ve “ek olarak; isyancıların personelimize taş ve diğer nesneler fırlattığını” söyledi.
Yerel NBC kanalının bir başka haberine göre, “Huntington Park”taki başka bir olayda; bir adam görünüşte I.C.E. muhafızı “kılığına girdiği” gerekçesiyle tutuklandı . Polis, adamın engelli park alanına park etmesinin ardından tutuklandığını söyledi. Aracında, iddiaya göre; bir ateşli silah ve “İç Güvenlik Soruşturmaları ve Gümrük ve Sınır Koruma”ya ait olduğu düşünülen belgeler bulundu.
Söz konusu kişi, ruhsatsız olduğu iddia edilen bir ateşli silah bulundurmaktan tutuklandı ve daha sonra kefaletle serbest bırakıldı.
________________________________________________
Tarih: 7 Ocak 2026
Konum: ABD, Minnesota, Minneapolis
Yüzbinlerce insanın “yasadışı yollarla ABD’ye girdiği”ni iddia eden Donald Trump’ın provoke etmesi sonucunda, “I.C.E. (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza)” bünyesindeki silahlı muhafaza birlikleri ABD’nin pek çok şehrinde denetimlerini arttırdı.
“Minneapolis” şehrindeki protesto gösterileri esnasında; “I.C.E.” muhafızlarından biri, ABD vatandaşı olan bir kadını silahla ateş ederek öldürdü.
Kadın 37 yaşındaydı…
İsmi: “Renee Nicole Good”…
Siz neyi güzel açıklamadığını belirtseniz daha iyi olmaz mı?
“Gözlem 9 Ocak 2026 at 23:47” Gözlem Bey dediklerinize katılıyorum.
En başta hatırlatmak isterim ki gerek aynı coğrafya da olsun gerek değişik coğrafyalarda olsun dünyayı değişik görmek, yorumlamak, değişik kültür, değişik dil, değişik tarih vs de var.
Aşağıdaki paragraftakiler çok uzun konuların çok kısaltılmışı ve seçtiğim odak, isteyerek ya da zorla, tek boyutlu olma kalıbına sokulan çoğunluklar. Bunu failine karşı gelen, çok az da olsa, şahane düşünürler var.
SARIŞIN MAVİ GÖZLÜ, DEVRİMCİ, LİDER BU ÇOĞUNLUĞU SİMGELEYENLER, TANIMLAYANLAR.
Ben biyolojik ve özellikle zamanımız saplantısı olan beynin hem akıllı hem de değişmemiş olmasına rağmen son 300 bin yılı yokmuş gibi sadece son 10 bin yıl tarihini kendine bilgi kaynağı ve model edenleri, hele bir de devrimcilik bayrağı taşıyorlarsa, çok gülünç buluyorum.
Gülünçlüğü siz benden daha güzel açığa vurmuşsunuz: Siz bir anarşist (lidersiz demek) sitede “Atatürk’e; başka liderlere hak etmediği yakıştırmalar” yaptığım için beni eleştirmişsiniz. Galiba bilirsiniz devrimciler hangi “-ist” olursa olsun daima taraftar avcılığı yaparlar, demokrasi ve eşitlik falan filan ayıp donu giyerler.
Çok hoşuma giden ve katıldığım, fakat bağlam bilmeden yanlış anlaşılabilecek, Lao Tzu’ya ait bir söz var: “İyi lider insanların karnını doldurur, beyinlerini boşaltır!
Ben bu insanı küçülten sistemi çalıştım. Hem BEYNİ boşaltan hem de BEYNİ zamanımızın kahramanı eden BEYNİ bulmak istedim.
Bana hakaret etmeniz rağmen bulduğumu yazacağım. 10 bin yıl önce insan ile yaşaması için sonsuz gerekli olan YİYECEK, GİYECEK VE BARINAK arasına giren LİDERLERLE ETRAFINDAKİ DALKAVUKLARI!
Nedeni de tıpkı 17’nci yüzyıldaki teknolojik-endüstriyel devrimin yarattığı BOLLUK!
Her ikisi de insan akıl almaz BOLLUK geleceği ümidi verdi.
Ne var ki, özellikle de devrimcilerin ne kadar boş ama büyük beyinli olduklarını gösteren bazı dandik istatistikler bile eski ve KURTARICI klasik büyük dinlerin, ümit daha uygun ama mürit sayısı devrimci sayısı benden bile daha pipsqueak olduklarını gösterir. Kurtarıcı arama 290 bin yaşayan insanlar ARASINDA YOK!
Ben işte değişik insanların başta 10 bin yıl önce kafese alındığını ve özellikle de son 5-6 yüzyıl içinde nasıl TEKLEŞTİĞİNİN nedenlerini araştırıp anlamak istedim. Gerçi bu aynı düzeye içine girme her yerde, aynı zamanda olmadı ama tüm dünyaya yayıldı ve nihayet son 5-6 yüzyıl içinde çok daha belirli oldu. Kısacası, artık tüm dünya, Batı sarışın mavi gözlüleri arasında çok yaygın olan TEK olma bataklığında çırpındıkça daha çok batıyor.
Bir uyarı: Akıl yürütmenin 3 yasasından ilki “Evrende, canlı cansız HER ŞEY TEKTİR” Ben bu TEKLERE de bir ad taktım “b*kunda boncuk bulanlar”
Sarışın mavi gözlü Avrupalılar dünyayı talan etme coşkunluğu içinde sarışın mavi gözlüleri insanların en üstün mertebesine koydular, kendilerinin en üstün beyinliler olduğunu ilan ettiler.
Bir yorum: Ben bunda sadece son 10 bin yılın gösterdiği teknolojik üstünlüğün tekele alınmasını görüyorum. Ve şimdi bunun Doğu’ya kaymasının yarattığı sarsıntıyı yaşıyoruz. Katil ruhlu, kırıcı, kıyımcı canavarlar belki de nihayet paylaşmada anlaşamadıkları için tüm canlı cansız varlıkları da yok edebilirler.
Sarışın mavi gözlü kelimesi EBEVEYN üzerine: Ben büyürken “ebeveyn” sözünü duyardım. Ne var ki, Mardinli Arap olmasına rağmen, anneme annem derdim. Türkiye sınırları içinde “ebeveyn” kelimesi, doğru veya yanlış, bana Türkiye sarışın mavi gözlülüklerini çağrıştırırdı.
Çoktan beri duymadığım için ve bende etimolojiye düşkünlüğü olduğundan araştırdım. Arapçadan gelme ve “iki baba” demek. Aklıma bu annesini de erkek yapanlar hakkında Türkiye feministleri ne derler diye düşündüm.
Ek hikâyecik: Nerede Türkiye’yi gezen ve kafası çalışan bir Avrupalı veya Amerikalıya rastladıysam “erkekler gösteriş, asıl idare kadınların elinde” dediler. Bizim ev ona güzel bir misal: Annem öldü, herkes dağıldı.
Kazakistan’dan bir misal: Çölde dolaşan bir adam bir gence rastlar ve sorar: Kadının var mı? Genç yok der ve adam “sen bir hiçsin” der.
Eskimolar yüzlerce kilometre kadın aramaya giderlerdi.
Avrupa’da bile fabrika sistemi ile kadınlar “buduar”lara koyuldu.
Bolluk fabrika düzeni ile insanlara LAİK KURTULUŞ peygamberi olan evrenden büyük beyinli Marks bile ekonomide sonsuz önemli olan kadınları unutuverdi!
Sadece devrimcileri TANRILAŞTIRDIĞI EMEKÇİLER düşünün yeter! Çocuk yapmaları en başta, evi temizle, yemek yap, yamala çocuklara dil ve dolayısıyla kültürü aktar… Saymakla bitmez!
Belki bu devrimcileri, ilerici anarşistler de dahil, aslında çok eski bir düzenin muhabbet tellalları gibi gördüğümü, inşallah, anlarsınız!
“Siz neyi güzel açıklamadığını belirtseniz daha iyi olmaz mı?”
Sorun güzellik değil, yazının içerisi. Artık kokmaya başlamış devrimcilik masallarıyla SARAY gibi GÖRÜŞ anlatılmış
Bence bu kendini dev aynasında görme meslek hastalığı!
Benim yazımda yanlışlıklar bulacağınıza sanki işık hızıyla artan jimnastik ve güzellik salonlarını düşünmüşsünüz!
Yeteri kadar dinci ve laik kurtarıcı peygamberler yetmez mi bu devrimciliğin iflas ettiğini görmeye?
Sizin yeni ve daha güzel ve daha etken ve daha ilerde … bir laik peygamberliği seçmenizin nedeni ne? Eskilerin kokmuş ve iflas etmiş olması değil mi?
Siz neyi güzel açıklamadığını belirtseniz daha iyi olmaz mı?
Kürşat Kızıldağ’ın çok eski ve çirkin kurtarıcı dilini taklit edip ben de onun gibi bir devrimci olayım “Dünya insanları sınırları yok edin, istediğiniz yere istediğiniz gibi gidin” desem ne olacak? Bakalım GERÇEK devrimciler ne düşünür?
Bir uyarı: Artık en katı bilim dallarında bile ortaya atılan öneriler ancak ve ancak statiklerle kanıtlanır.
Benim GERÇEK ve İLERİCİ devrimcilerin aklına, nihayet insanları kendi haline bıraktılar yerine, hemen KİM POLİSLİK YAPACAK, KİM BUNA DÜZEN VERECEK ve benzeri sorular geleceğinden hiç bir şüphem yok. Diğer bir deyişle, ilerici devrimcilerle günümüzdeki egemenler aynı GERÇEKÇİLİK bayrağına sarılırlar. Her iki taraf da bozulmuş insanlığı ıslah etme derdinde.
Kürşat Kızıldağ bunu nasıl başarılacağı edebiyatına devam etmiş. Tek fark her iki taraftan birini seçmiş: BU ISLAH EDİLMESİ GEREKEN İNSANLAR bu işi kendileri becerecekmiş! Bu da bana dolandırıcıların dolandırdıklarını nasıl ifade ettikleri lafı hatırlatıyor: “This is a learning planet!”
Sanırım bu sizin en fazla üzerinde durduğunuz Sovyet Rusya macerası.
Fakat çok daha vahim olan bu hızlı devrimcilerin son 300 bin yılın 290’ında sınırsız yerlerde dolaşıp istedikleri hayatı POLİS ve Kürşat Kızıldağ gibi kendini dev aynasında gören BİREYCİ DÜZEN MÜHENDİSLERİNİN yemek tarifini okumadan başardıkları hakkındaki bilgisizlikleri. Kısacası, ne yardan ne de serden geçmek, hastalığı. İnsanlara güvensizliklerini yemek tarifeleriyle örtmeleri.
Yılmaz Güney’in 1970’li yıllarda bir film çekimi esnasında; oyunculuğunu beğenmediği birine elindeki “hoparlör megafon”la saldırdığı, ve ona “provokatör” diye bağırdığı kamera arkası görüntüleri bulundu:
https://turkinform.com.tr/video/yilmaz-guneyin-film-setinde-oyuncuya-saldirdigi-goruntuler-ortaya-cikti
Meslekleri Çok Hızlı Devrimcilik Olanlar Üzerine
Devrimciler bilgi eksikliklerini tatlı sözlerle süsleyerek piyasaya sürerler.
Çok tecrübeli ve çok hızlı bir devrimci bir ara Modura’ya kurulan bir tuzağı görüp imdadına yetişti, akıl verdi: “Aman oraya gitme, Maduro yoldaş!”
Ama Stalin hakkına bütün kıymetli tecrübelerine rağmen Venezuela hakkında bilgileri eksik olduğundan perde arkasındaki Venezuela Stalin’ini görmedi.
‘Asıl elebaşı’: Başına 25 milyon dolarlık ödül konmuş Venezuelalı güvenlik şefi Diosdado Cabello’ya “Ahtapot” adı takılmış. Rejimin kaderi onun elinde.
Bu Ahtapot “Baltayla Vurmak” adlı bir televizyon programının sunucusu ve Venezuelalıların çoğu ülkenin gerçek gücünün onun elinde olduğunu biliyor.
Not: Stalin’e benziyor, Putin’e benziyor.
Birçok Venezuelalı için pek bir şey değişmedi. Süpermarkette çalışan 34 yaşında bir Venezuelalı, “Aldıkları adam [Maduro] bir kukla idi, asıl patron hâlâ iktidarda,” dedi.
Devrimciliği meslek edenlerin çaresizliğine sempatim var ama bitip tükenmez vaazları hem sıkıcı hem de fırsatçılık dolu.
Diğer çok hızlı devrim mühendisliği yapan Kürşat Kızıldağ “bekle eşeğim yaz gelsin” vaazı vermiş ama matematik bilmediğinden olacak, günümüz dünya gidişatı hesaplarıyla yazdan önce kıyametler kopacakları kocaman aklından bile geçmemiş.
Çevre felaketleri olasılığı bile bu devrimcilik taş uykusunda uyuyanları uyandıramıyor. Nükleer savaş olasılığı hakeza. Uzayda yeni kolonilerle Saray’dakilere benzeyen ama fakir olanlara macera ve zengin olma rüyaları dağıtmak da diğer bir ihtimal. Ölümsüzlük hakeza.
Ben böyle bakınca Trump, Xi Jinping, Putin, Modi ile bu devrimciliği kendilerine meslek edinmişler arasında fark görmüyorum. Hızlı devrimcilerin tek farkı çok daha az nam, şöhret, para, ün kazanmış olmaları. Aksi halde ölüler diyarı Facebok ve benzerleri baskıcı zenginleri daha da zengin eden yerlerde debelenmelerinin anlamı ne?
” On-dokuzuncu yüzyılın biriktirdiği muazzam bilgi birikimi –ya da en azından enformasyon (en-formasyon) birikimi– aynı derecede büyük bir cehalete de yol açmıştır. Bilinmesi gereken çok şey olduğunda, aynı kelimelerin farklı anlamlarda kullanıldığı çok sayıda bilgi alanı olduğunda, herkes birçok şey hakkında az da olsa bilgi sahibi olduğunda, birinin ne hakkında konuştuğunu bilip bilmediğini anlaması giderek zorlaşır. Ve bilmediğimizde veya yeterince bilmediğimizde, düşüncelerin yerine her zaman duyguları koyma eğiliminde oluruz.”
“Yaşamda kaybettiğimiz hayat nerede?, Bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede?, Enformasyonda (en-formasyonda) kaybettiğimiz bilgi nerede?”
Not: En-Formasyon, kelime kelime, motamot biçimine sokmak demek. Tıpkı devrim mühendisi Kürşat Kızıldağ’ın yaptığı gibi.
Eğer “Mashco Piro”ların kendi tabiatlarına dışarıdan müdahale etmeye kalkışan “şımarık zenginler ve despotlar” olursa, en büyük riskler; “ağaç kesimi”, “madencilik” ve “petrol sondajı”.
________________________________
Tomas Anez, “Mashco Piro”lar için: “Bırakın istedikleri gibi yaşasınlar.” der.
Ne “Chuang Tzu”, ne de “Tomas Anez” asıl faillerine, örneğin ağaç…petrol ve onları koruyan Devlete, “Çin’deki fabrikaların müdürlerine ateş püskürtün” benzerini derlerdi, ne de kendileri gibi kafese alınmışlara sizin şantajı yaparlardı.
[Önemli not: Ben “şantaj – mantaj” yapMIyorum. Bunu siz uyduruyorsunuz.]
________________________________
“Laissez faire, laissez passer”
(Şımarık şirketleri daima serbest bırakınız; istediklerini yapsınlar, “Mashco Piro”ların üzerinden silindir gibi geçsinler.)
Vincent de Gournay [Fransız iktisatçı]
(1712 – 1759)
________________________________
“Chuang Tzu” ve “Taoist”ler:
Eğer “Mascho Piro”lar istedikleri gibi yaşamak istiyorsa; onların tabiatına müdahale etmeye kalkışan “şımarık zenginlere ve şımarık despotlara karşı” mücadeleyi öneririz.
“Taoist”ler; daima “Machco Piro”ları destekliyor.
________________________________
“Protesto etmeniz gereken vakit geldiğinde susarak günah işlerseniz; insanlardan korkaklar üretirsiniz.”
Ella Wheeler Wilcox [şair ve yazar]
(1850 – 1919)
________________________________
Donald Trump, 2016 yılında ilk kez başkan seçilmeden önce seçim kampanyası boyunca; “Florida, Mar-a-Lago’daki seçim kampanyası yönetim ofisi”ni pek çok “para zengini C.E.O.” ziyaret etmeye, Trump’la bizzat yüzyüze görüşüp ondan “teminat”lar (“söz”ler, “yemin”ler, “ortaklık”lar) almaya geldi.
Bu “para zengini C.E.O.”ların Trump’tan en çok istedikleri şunlardı:
• Özellikle “Ronald Reagan” dönemindeki gibi “piyasalarda tam denetimsizlik” ve “zayıfları (‘Mashco Piro’ları) ezme özgürlüğü”,
• Hem “federal hükümet”in düzenlediği, hem “tek tek eyaletler”in düzenlediği; “ihalelere giriş kolaylığı” ve özellikle “ihale süreçlerinin çok hızlı tamamlanıp yürürlüğe girmesi” için yasal & kanunsal & mevzuatsal düzenlemelerin çok çabuk yapılması,
• “Petrol kuyuları”nın ve “kömür işleme tesisleri”nin tekrar aktif hâle gelmesi için, bunların ABD ekonomisinin omurgasını oluşturan devasa birer endüstri hâline gelmesi için; “tabiat & çevre protestocuları”nın seslerinin kısılması,
• “Native American reservation camps”lara (“Kızılderili kabileleri”nin geleneksel yaşamlarını sürdürebilmeleri için “otonom yönetimler”e veya “sadece bu kabilelere rezerve edilmiş bölgeler”e) tanınan ayrıcalıkların kaldırılması; bu kampların ya tamamen kapatılması, ya da mineral yoğunluğu bakımından verimli olMAyan topraklara (çorak yerleşim bölgelerine) taşınmaya zorlanması,
• ABD’deki en güçlü “petrol şirketleri”nin, “otomobil (araba) şirketleri”nin ve “otoyol inşa etme alanında uzmanlaşmış inşaat şirketleri”nin yatırım (investment) güzergâhlarında olan her türlü engelin kaldırılması (örnekler: “Kızılderili kabileleri”nin yerleşik olduğu bölgelerde “boru hattı döşenmesi”nin kolaylaştırılması, “asfalt yol yapımı”na izin verilmesi, “doğal su kaynaklarının ve göletlerin” şirketlerin hoyratça kullanımına açık hâle getirilmesi, vb.)
• Washington, D.C.’deki “ABD Kongresi”nde itiraz etme potansiyeli olan meclis üyelerinin ve senatörlerin önlerinin kesilmesi,
• “ABD’nin, ‘uluslararası kurumların denetimi’ne bağlılık sözü verdiği anlaşmalar”dan çıkması,
• ABD’nin kendi amaçlarını gerçekleştirmek (ve genişletmek) için başka ülkelere ve hâttâ ülke statüsünde olmayan bölgelere (örnekler: “Venezuela”, ve muhtemel “Greenland”) askerî anlamda müdahale etmesi gereken durumlar oluşursa; “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi” ve “NATO” gibi organizasyonların kendilerine ayak bağı olMAması için ABD’nin bu tür organizasyonlardan çıkması,
• “ABD Anayasa Mahkemesi üyeleri”nin (“Supreme Court” justices) Trump’ın politikalarını onaylayacak şekilde yeniden dizayn edilmesi, eğer gerekirse “üye sayısı”nın Trump’ın lehine olacak şekilde değiştirilmesi,
• Sıradan ABD vatandaşlarının gündelik hayatlarında uğraştığı sıradan konular arasında “muhaliflerin ve protestocuların” daha az yer alması için; “klasik medyanın, gazetelerin, televizyon kanallarının ve internetteki sosyal medya şirketleri”nin Trump’a sadık olan yöneticiler tarafından kontrol altına alınması. ABD’deki sıradan vatandaşların beyninin “medya yayınları aracılığı ile”; sürekli “bulanık hâlde” tutulması, ve eğer mümkünse bu vatandaşların “Trump’ı destekler konuma evrilmeleri için” manipülatif haberler uydurulması.
________________________________
Tarih: “Nisan 2016” – “Şubat 2017”
Konum: “Güney” & “Kuzey Dakota”, “Mississippi” nehri, “Iowa” ve “Illinois”
Çoğunlukla “Kuzey Dakota”da yerleşik olan “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin, kendilerine tahsis edilmiş (rezerve edilmiş) olan yaşam alanlarının (yani “toprağın”) altından “Dakota petrol (ve sıvılaştırılmış LNG) boru hattı”nı döşemek isteyen “petrol şirketlerine ve onlara ihale veren federal hükümet yetkililerine” karşı başlattığı protestolar.
Protestolar esnasında:
• 1 kişi öldü.
• 300 kişi yaralandı.
• 800’den fazla kişi tutuklandı.
Yerlilerin başlattığı bu protestoya destek vermek için; senatör “Bernie Sanders” ve o yıllarda henüz temsilciler meclisi üyesi olmayan “Alexandria Ocasio-Cortez” bizzat protesto alanına gidip kızılderili kabileleri ile beraber omuz omuza dayanışma içinde, “kazı çalışmalarını engellemek için” nöbet tuttu, hem “federal” hem “eyalet” bazlı kolluk kuvvetlerine karşı mücadele etti.
________________________________
Tarih: “18. yüzyıl” – “(20. yüzyıl) 1947”
Konum: Hindistan
Yerlilere yapılan katliamları hatırlatan kişi: “Shashi Tharoor” (emekli diplomat)
On sekizinci yüzyılda, tek başına Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı; Avrupa’nın tamamı kadar büyüktü. Fakat; iki asırlık İngiliz sömürge idaresinin ardından, 1947’ye gelindiğinde bu oran altı kat azaldı. Sömürgecilik süresince “İngiliz İmparatorluğu”; kendisine baş kaldıran kim varsa acımasızca bastırdı, silahsız protestocuları kurşuna dizdi, ırkçılığı kurumsallaştırdı ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden oldu.
“İngiliz emperyalizmi” kendisini “aydın bir despot” olarak tanıtıp, idaresi altındakileri “medenîleştirdiği iddiası”nda bulunsa da, yazar “Shashi Tharoor”; demiryollarından hukukun üstünlüğüne kadar bütün “sözde sömürgecilik hediyeleri”nin yalnızca Britanya çıkarları için tasarlandığını ortaya koyarak “aydınlanmacı despotizm miti”ni parçalıyor. Kitap, “İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” sorusunu merkeze alarak; “İngilizlerin yükselişi ile Hindistan’ın çöküşü arasındaki paralelliği” her veçhesiyle ortaya koyuyor.
30 yıl boyunca “Birleşmiş Milletler”de çalışmış ve “Genel Sekreter Yardımcılığı” da yapmış olan “Shashi Tharoor”; “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabında İngiliz sömürgeciliğini cesurca ve keskin bir dille eleştirerek, Britanya’nın Hindistan mirasının ne denli kirli olduğunu gözler önüne seriyor.
___________ İngilizce: ___________
“Inglorious Empire: What the British Did to India”
• https://www.hurstpublishers.com/book/inglorious-empire/
• https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Inglorious-Empire-by-Shashi-Tharoor/9781849048088
• https://www.amazon.de/dp/0141987146/
• https://www.amazon.com/dp/1947534300/
____________ Türkçe: ____________
https://www.kitapyurdu.com/kitap/utanc-imparatorlugu-ingilizler-hindistanda-ne-yapti/637098.html
________________________________
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
I.C.E. muhafızları; Minnesota’da okuldan eve dönen 5 yaşındaki “Liam Conejo Ramos”u alıkoydu:
https://www.huffpost.com/entry/minnesota-ice-5-year-old-detained_n_69723c28e4b0dfed7798cd5f
Annesi ve babasının “yasadışı yollardan” ABD’ye girdiğini iddia eden I.C.E. muhafızları; çocukları adeta “yem” gibi kullanarak, “anneleri”, “babaları” veya “onlara bakmakla yükümlü olan diğer kişileri” ortaya çıkmaya zorlayıp, hemen yasal prosedür başlatıyor.
Abi, Melih Gökçek de eski-Aydınlıkçı imiş diye duydum. “Yok artık.” dedim. Bu söylenti doğru mudur?
Sayın Veri Taban ve Yapay Zeka Mütehassısı,
Bu bilgi kaynaklarınız sizin kadar tatsız. Yazdıklarımı okumadan hafızlık edip aynı pislikleri eski-yeni ambalajlara sarıp “ben de varım, ben de biliyorum” nakaratına devam edip duruyorsunuz.
Chuang Tzu-Shiva’yı Huzur muhabbet tellaları yaptınız, E. W ve Wilcox şantajcı oldu, sonradan pişman olan muhabbet tellalları ve hala muhabbet tellallığa devam eden politikacılar Shashi Tharoor ve Sanders-Cortez sizin gibi adi ruhlu medya artistliğine devam ediyorlar.
Bu Veri Taban ve Yapay Zeka pisliklerini etrafa dağıtma yerine kutsal kaynağınız Veri Taban-Yapay Zeka’sına dalıp son on bin yıl içinde, daha ilkelleri de olsa, bulunduğumuz düzenin yolunu değiştiren örnek bulsanız daha iyi olmaz mı? Tabii sizin gibi dışkısında boncuk bulanların “ben de varım, ben de biliyorum” nakaratı çeken cahiller için bu imkansız, biliyorum. Sahtekar, yapay kukla ve şarlatan olduğunuz çok bariz! Ama yalnızlık ve devrimcilerin de tanrısı olan üretim/tüketim yanı sıra, iliklerinize işletilen aşağılık duygusu derinize yapışmış, çıkarması imkansız bir maske olmuş. Yazdıklarınız şimdiki düzende bireyciler, b*kunda boncuk bulanlar, arasında çok yaygın bir hasta nakaratı.
Cahil olduğunuz “tarih” anlamı, cahil olduğunuz zamanın doğuşu ve benzerleri cahillikler yanı sıra Veri Tabanı ve Yapay Zeka dışkılarında bulduğunuz, zerre kadar asıl konuyu bile bilmeden bilgi gösterisi ettiğiniz 290 bin yıl içinde (şimdi 390 bin yıl oldu, hemen Veri Tabanı-Yapay Zeka pisliklerine dalın! ) din-laik KURTARICI arayın bakalım var mı.
Son 10 bin yıl içinde politika dünyasında yön değiştirip zamanımıza kadar süren örnekler ve daha önceki 290 bin yıl içinde ( medenilerle teması olanlar hariç) din-laik kurtarıcı bulursanız dediklerime gerçekten ve bütün samimiyetimle pişman olacağım. Aksi halde şu çirkin Veri Tabanı-Yapay Zeka pisliklerini kendinize saklayın.
Dünyayı eline geçirenlerin kopyaları ilerici devrimciler üzerine,
Sitede “Gün Zileli (Post author) 20 Ocak 2026 at 09:47: “Bunu Facebook’ta Kürşat Kızıldağ çok güzel yanıtlamış. Oraya bir gözatıverin” yazısını gördüm:
Ben devrimci değilim. Devrimcilerin aynada yansısı ve devrimciler gibi durmaksızın yenilik yaratan Facebook ve benzeri kapitalizmi besleyen sosyal medya şirketleri ile hiç bir alakam yok. O yüzden sordum;
“Anonim 21 Ocak 2026 at 15:21, “Gün Zileli (Post author) 20 Ocak 2026 at 09:47
“Bunu Facebook’ta Kürşat Kızıldağ çok güzel yanıtlamış. Oraya bir gözatıverin.”
Lütfen neyi güzel yanıttığını ve kime hitap ettiğinizi açıklar mısınız?
Teşekkür ederim.
İlk haberin kime hitap ettiği belirsiz kaldı ve ikincisi de cevapsız kaldı.
Toplum mühendislerinin daima çok daha önemli şeylerle meşgul olduğunu ve bu toplum mühendisliği yapan devasa beyinlinin büyüklerine saygı ve küçüklerine hoş görülü davrandığını bildiğimden oturduğum bina da kendisi gibi her yeniliğe hemen katılan ilerici devrimcilerle dolu olduğundan birine yazıyı bulmasını rica edip okudum.
Toplum Mühendisi Kürşat Kızıldağ’ın ilk iki paragrafı:
“Bir konuda netleşelim. Savunageldiğim toplumsal devrimci düşünceyi heterodoks bir özgürlükçü komünizm ya da komünalizm olarak tarif ediyorum. Özcesi çok basit: topluluk temelli, mülkiyet ortaklığına dayalı doğrudan demokratik birliklerin oluşturduğu konfederasyonlar halinde toplumun yeniden kurulmasını savunuyorum.”
“Bu fikir çok açık: toplumsal dönüşümün devletçi ve hiyerarşik olmayan yollarını benimsemektir. Gündelik hayatın anti-otoriter eşitlikçi ilişkilerle düzenlenmesini arzulamaktır. Politikanın merkezine temsilcileri, liderleri değil topluluğu koymaktır. Bu tarihsel olarak anarko-komünizmin ve radikal ekolojilerin çizgisiyle tutarlı olduğu kadar devletçi ve öncücü olmayan -otonomizm, konseycilik gibi- çağdaş marksist çizgilerle de uyumlu yaklaşımların en iyi özgürlükçü ve eşitlikçi yanlarının bir derlemesidir.”
Bunun bir toplum mühendisliği olduğunu görmeyen devrimci Zileli benden güzelliğin eksikliğini sordu. Cevabım, kendi kaderini kendilerinin tayin edildiği toplumlar, bu toplumların diğerlerinin hayat biçimine burunlarını sokmadıklarını ve tamamıyla kara cahil olduğu (Axial Age, Antroploji vs) kaynaklar içerdi. Bu cevap toplum mühendisliği mesleğinin aslında kapitalist ve zengin ülkeleri model aldığı yanı sıra varoluş nedenini de sabotaj ettiği için yine, çok doğal ki ve tahmin ettiğim gibi, sesi kesildi.
Toplum mühendislerinin iyi/kötü niyetli olduğu üzerinde durmayacağım, bu nitelik içseldir.
Türkiye solcu devrimciler aslında zengin Batı’da doğan bu geleneği kendilerine meslek edinip Atatürk ile başlayan Batılaşma kuyruğuna girenler.
Bakın bu yolu tutan Marks, Anarşistler, Ütopist Sosyalistler ve nihayet edebiyat eserlerine. Bu kara cahil solcu devrimci toplum mühendisleri, bilim-teknik-teknoloji-endüstri ve daha da zenginlik müjdeleyen Rönesans’da yazılan ütopist edebi eserleri bile bilmezler. Hepsinde arka plan zengin Batı. Şu an dünyayı eline geçirmiş olanlarla meslekleri devrimci toplum mühendisi olanlar hariç, herkesin gördüğü, etrafı yaşanmaz hale getirmeye araç olanın ve Batı’yı zengin edenin endüstri-teknoloji olduğu bile bu laik kurtuluş peygamberlerini taş uykusundan uyandırmaz.
İşte Kürşat Kızıldağ’da benim gördüğüm ve diğer toplum mühendisleri devrimcilerin asla görmeyecekleri çok güzel çirkinlik!
Sayın Veri Taban ve Yapay Zeka Mütehassısı,
Sizi konu ettiğim son yazımı demin ekledim ve hemen ardından eşitsizliğin en çok tezahüratını ve şakşakçılığını yapan İngiltere’de ve bunu özellikle ve şiddetle yapan İngiliz BBC’de bazı araştırmacıların buluşları hakkında bir yazı gördüm.
“Hayvanların bize zulmün üstesinden gelme konusunda öğretebilecekleri” adlı yazıda sizin ve bilgi dolu devasa beyinli toplum mühendisleri ilerici anarşistlerin hiç duymadıkları bir haberi bu “herkes birbirine karşı, Allah da herkese karşı” savunucusu BBC de görünce aklıma ” herkes birbirinin sırtını sıvazlıyor ve cahiller de pipsqueak’e saldırıyor” geldi.
İşte okuduğum bir paragraf: “TARIM, muhtemelen binlerce yıldır sosyal hiyerarşileri şekillendirmiştir. TARIM, erkek egemen toplumların veya ataerkilliğin ortaya çıkmasına neden olmuş olabilir; bu da eşitlikçi AVCI-TOPLAYICILAR olarak evrimsel kökenlerimizden önemli bir sapmadır.”
Yaşasın ilerici anarşist toplum mühendislerine iş bulan iş -işçi bulma kurumu KAPİTALİZM! Yaşasın Facebook, Yaşasın Youtube, Yaşasın Sosyal Medya, yaşasın X, Yaşasın Twitter, Yaşasın Veri Tabanı-Yapay Zeka, Yaşasın İnternette Site Kiralamak, son ama en önemlisi yaşasın PARA, NAM, ŞÖHRET PEŞİNDE HU HU ÇEKEN İLERİCİ DEVRİMCİLER!
öyle bir bilgim yok. Muhtemelen uydurma.
Türkiye’deki solcular; “özgürlüğün kıymeti”ni bilmiyor.
Gün Zileli
Kendi kendisiyle çelişkiye düşmemek olanaksız. Fakat bu çelişkilerin hepsini bir kefeye koyup değerlendirmek de sapıklık.
Bu bağlam içinde bir değerlendirme cüretine girişeceğim. Bence bu site, en azından hedefini düşündüğümde, güzel bir örnek. Sanırım aşağıdaki paragraf bir ışık tutar.
Ben, özgürlük ve eşitliğin en güzel örneklerini aile içinde ve oturup sohbet edenler (belli bir ölçüde bu site gibi) arasında buldum. Ama bu bile sadece son 10 bin yıl ve özellikle de şehirlerde geçerli. Politika kelimesinin kökeni polis yani şehir demek. Daha önceki 290 bin yıllık insan tarihi için geçerli olmadığına kesin inanıyorum. O zamanlar içinde, en azından, karşıtları olmadığından özgürlük ve eşitlik anlamsız. Bize yakın bir örnek: Eskimolar arasında 30’a yakın kar adı var ama TEK bir kar adı yok.
Diğer bir örnek de dünyayı viraneye çevirme hızının binlerce katına çıktığı, medeniyetin başını çekenlerin başına geçen süper ırk sarışın mavi gözlülerin kolonilere gidip zenginleştikleri zamana ait. Kolonilere gidenlerden tanrılarını ceplerinde taşıyan kara cübbeli misyoner akıncılarla kılıcı ve ateş çıkan deliğiyle ölüm saçan sert erkeklerdi.
Bir misyoner inanç dırdırına başlar, yerli cevap verir: “Sorunumuz inanç değil, biz korkuyoruz!”
Şu an bir ülke başını çeken bir alçak herif herkesi korkutuyor. Misyonerlerin yenisi ve daha iyisi olanları k*çına sokan sert erkek aslında fırladığı ülke ruhunun ve özünün son simgesi, son avatarı, son reenkarnasyonu.
Aklıma gelen soru: Neden acaba bu kadar açık olanı hem saldıranlar hem de tarafını tutanlar milyarlarca süslü püslü laflarla ebedi fırsatçı medya yardımıyla gece gündüz beyinlere sokuyorlar?
Ben henüz biliyorum diyecek kadar hırıflamadım (bunamadım).
Belki çaresizlere, bu sitede huzur satan gibi, televizyon-medya ile oyalama huzur macunu dağıtmak gibi; belki büyük beyinli anal-izcilere iş çıkarmak; belki…
Belki de solcu devrimci toplum mühendisleri gibi ümit vermek, “bekle eşeklerimiz yaz gelsin” diyerek eski ruhsal dincilerin laik sürümünü yapmak.
Kısa bir not: 20’nci yüzyılın en gözde ve en derin ve tanınan antropologu Sahlins’in son ve sonsuz şahane eserinde iki ana direk: (390 bin yıl) BÜYÜLÜ DÜNYADA YAŞAYANLAR VE SONLU OLMAMIZ.
BAZI GİRİŞLER:
– 1830 yıllarında Amerika’ya giden “Amerika’da Demokrasi” kitabını yazan Tocqueville’den bir alıntı.
“Amerikalılar neden refah içindeyken bu kadar huzursuz davranıyorlar?
Eski Dünya’nın bazı ücra bölgelerinde, evrensel kargaşanın ortasında neredeyse unutulmuş ve çevrelerindeki her şey hareket halindeyken hareketsiz kalan küçük nüfuslu topluluklarla hala karşılaşmak mümkündür. Bu halkların çoğu çok cahil ve çok sefil durumdadır; hükümetin işlerine karışmazlar ve genellikle hükümetler tarafından ezilirler. Yine de, genellikle sakin bir tavır sergilerler ve sık sık şakacı bir mizah ortaya çıkarırlar.
Amerika’da, dünyanın en özgür ve en aydınlanmış insanlarının dünyanın en mutlu koşullarında yaşadıklarını gördüm; bana öyle geldi ki, yüzlerinde sürekli bir tür bulut vardı; bana ciddi ve neredeyse üzgün göründüler, zevklerini yaşarken bile.”
– Analitik psikoloji, Sigmund Freud ve Alfred Adler ile derinlik psikolojisinin kurucusu Gustav Jung (1875-1961) Amerika’ya Kızılderililerle konuşmaya gider. Bir yaşlı Kızılderili’den benzerini duyar:
“Bakın… beyazların yüzü ne kadar acımasız. Dudakları incecik, burunları sivri, yüzleri kırışık dolu ve buruşuk. Ssoğuk ve bakışları var; her zaman bir şey arıyorlar. Ne arıyorlar? Beyazlar her zaman bir şey istiyorlar; her zaman endişeli ve tedirginler. Biz ne istediklerini bilmiyoruz. Onları anlamıyoruz. Deli olduklarını düşünüyoruz.”
– Melville
“It is not down on any map; true places never are.” H. Melville, Moby-Dick
Gerçek yerler hiçbir haritada yer almaz.
– Nihayet eşsiz Blake.
Ekim 1819’da Blake, sulu boya ressamı John Varley’nin teşvikiyle, tarihi ve hayali şahsiyetlerin tezahürlerini konu alan bir dizi çizim yaptı. Bu çalışmalardan birinde Blake, Pire Hayaleti’nin eskizini çizdi. Blake eskizi ile doğaları gereği aşırı derecede kana susamış olan insanların ruhlarının pireleri mesken ettiğini göstermek istemiş. Resim, kan yakalamak için kullanılan kıskaç ve kap gibi birçok alegorik ayrıntı ekler. Arkadaki takımyıldız, Blake’in görüşüne göre kana susamış olanlara ait olan İkizler burcunu gösterir.
Not: Eğer İngilizce “The Ghost of a Flea” ararsanız bu kendine aynada bakan pirenin şahane eskizi hayaletini görürsünüz.
Sonunu getireyim: Kendimle çelişkiye mi düştüm? Evet! Ama burada imdadıma iki şair gelir.
Biraz değiştirerek
Yunus Emre 1238-1320
“Beni bende deme, ben de değilim
Çok ben vardır bende, benden içeri”
Walt Whitman (1819 – 1892)
“Kendimle çelişkiye mi düştüm?
Peki, öyle olsun, çelişkiye düştüm,
Ben genişim, içimde çok ben var.”
“Hayatım boyunca ‘burjuvazi’yi eleştirdim, hem de çok sert eleştirdim; kültüründen, politik tavırlarına kadar. Ama kendim de bir ‘küçük burjuva yazar’ olmaktan kurtulamadım, bu da benim çelişkim.”
Jean-Paul Sartre
(1905 – 1980)
Minneapolis’te devam etmekte olan protestolar esnasında; bir hastanenin “yoğun bakım ünitesi”nde hemşire olarak çalışan, ABD vatandaşı, 37 yaşındaki “Alex Jeffrey Pretti”; kaldırımda yürürken bir grup “I.C.E. muhafızı” tarafından yere yatırılıp tartaklanmaya başlandı, ve ateş açılması sonucu öldürüldü:
https://www.theguardian.com/us-news/2026/jan/24/minneapolis-shooting-federal-agents
https://en.wikipedia.org/wiki/Killing_of_Alex_Pretti
“Ocak” ayı içinde “I.C.E. muhafızları”nın işlediği ikinci cinayet buydu.
(İlk cinayet: “Renee Nicole Good”un öldürülmesi idi.)
“Son 10 bin yıl içinde politika dünyasında yön değiştirip zamanımıza kadar süren örnekler ve daha önceki 290 bin yıl içinde (medenilerle teması olanlar hariç) din-laik kurtarıcı bulursanız dediklerime gerçekten ve bütün samimiyetimle pişman olacağım.”
_________________________________
Pişman olmanızı gerektirecek herhangi bir durum yok; sürekli kendi kendinize bahaneler uyduruyorsunuz.
“Kurtarıcı aramak”; yine sizin kendi kendinize uydurduğunuz bir eylem.
“Mashco Piro”lar; kurtarıcı araMIyor. Yaşadıkları tabiata dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetlerle müdahale etmeye kalkışırsa; onlara karşı mücadele ediyorlar.
“Dakota”da “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi; sizin de önemle işaret ettiğiniz zaman çizelgesine göre o topraklarda zaten yaşıyor, o topraklardaki bütün ağaçların hikâyesini biliyor, o ağaçların dallarına konan kuşların hangi mevsimde hangi melodiyle öttüğünü biliyor, o nehirlerde akan suyun atalarının ruhunu taşıdığını biliyor, komşu kabile ile beraber buffalo avlamaya çıkacaklarını ve beraber avladıkları bu buffaloyla yine hep beraber (“düşmanlık” olMAdan) mütevazı bir yemek paylaşımı düzenleyeceklerini biliyor, o buffalonun boynuzlarının çevresini “Missouri” nehrinin hemen yanındaki en güzel çiçeklerden öğüttükleri renklerle motifler hazırlayıp dekore ettikten sonra o boynuzları kendi kafalarına takıp; “şeytanlar”a (yani “Trump gibi şeytanlar”a) karşı azimle mücadele edeceklerini biliyorlar…
Bütün bu okuduklarınız; henüz “Amerigo Vespucci, Christopher Columbus (ve Donald Trump)” gelip kıtayı sömürmenin yolunu açmadan çok önce zaten var olan şeylerdi:
• “Dakota” hep vardı ve oradaydı,
• “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi hep vardı ve oradaydı,
• “Missouri” nehri hep vardı ve oradaydı,
• “Mississippi” nehri hep vardı ve oradaydı,
• “Mashco Piro”lar Peru’da zaten vardı, hep Peru’daydı, oradaydı, kendi tabiatlarında özgür yaşıyorlardı…
“Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi; M.S. 2016 yılında bile yaşadıkları topraklara dışarıdan birileri (örnek: “petrol ve LNG için boru hattı döşemek isteyen zenginler” ve “bu zenginlere ihale veren federal hükümet”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetlerle müdahale etmeye kalkıştığında; onlara karşı mücadele ediyorlar.
Siz hâlâ ama hâlâ “Chuang Tzu”yu anlamak isteMEdiğiniz için; tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamak isteyen bütün bu kabilelerin, kendi tabiatlarına ve kendi hayatlarına dışarıdan “şımarık zenginler ve şımarık diktatörler” zorla, despotça, hegemonyâl niyetlerle müdahale etmeye kalkıştığında, onlara karşı mücadele ettiğini anlayamıyorsunuz.
_________________________________
“Shashi Tharoor”, “Bernie Sanders”, “Alexandria Ocasio-Cortez” sizin gibi adi ruhlu medya artistliğine devam ediyorlar.
_________________________________
Sizin beğendiğiniz kişilerden bahsettiğimde memnun oluyorsunuz, sizin beğenMEdiğiniz kişilerden bahsettiğimde ateş püskürtüyorsunuz. Başka yaptığınız hiçbir şey yok.
Eğer ruhunuzda nefret biriktirmeye devam ederseniz; asla “Taoist” olamazsınız. “Chuang Tzu” bile size yardım edemez. Bu size dostane tavsiyemdir; ister beğenin, ister beğenmeyin.
“Chuang Tzu”nun bugün bile saygı görmesinin temel sebebi, hâlâ hatırlanıyor olmasının temel sebebi; “üslubun anlamı”nı kavramış kıymetli bir düşünür olmasıdır. Siz ise; sadece ateş püskürtüyorsunuz.
Emekliye ayrıldıktan sonra bunayan bir subayın savaş narası: ‘Mashco Piro’ların özgürlük mücadelesi!
“SON 10 BİN YIL içinde politika dünyasında yön değiştirip zamanımıza kadar süren örnekler ve daha ÖNCEKİ 290 BİN YIL İÇİNDE (medenilerle teması olanlar hariç) din-laik kurtarıcı bulursanız dediklerime gerçekten ve bütün samimiyetimle pişman olacağım.”
Pipsquek’in Kahkahaları:
Huzur macunu kullananlara uyarı: En yaygın yan etki BUNAKLIK (dementia): “Mashco Piro”lar ÖNCEKİ 290 BİN YIL İÇİNDEN!
https://www.bbc.com/news/articles/cjw92x915xlo
Bakın dünyanın en adi fikirlerini savunan BBC bile sizin kadar saplandığı bataklıkta çırpınıp durmuyor. Ama yine de, putları yüksek yerlerdeki tüm seks skandallarına rağmen, ÖNCEKİ 290 BİN YIL İÇİNDEN! “Mashco Piro”ların ayıplarını örtmüş!
Orada iken hastalığınızdan (geçmiş olsun!) dolayı görmediğiniz makaleye de bir bakın. BBC’nin bile kabul ettiğini bir bunağın kabul etmemesini düşünün:
” TARIM (SON 10 BİN YIL içinde), muhtemelen binlerce yıldır sosyal hiyerarşileri şekillendirmiştir. TARIM, erkek egemen toplumların veya ataerkilliğin ortaya çıkmasına neden olmuş olabilir; bu da eşitlikçi AVCI-TOPLAYICILAR (ÖNCEKİ 290 BİN YIL İÇİNDE) olarak evrimsel kökenlerimizden önemli bir sapmadır.”
_________________________________
Pişman olmanızı gerektirecek herhangi bir durum yok; sürekli kendi kendinize bahaneler uyduruyorsunuz.
“KURTARICI aramak”; yine sizin kendi kendinize uydurduğunuz bir eylem.
“Mashco Piro”lar; kurtarıcı araMIyor. Yaşadıkları tabiata dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetlerle müdahale etmeye kalkışırsa; onlara karşı mücadele ediyorlar.
Huzur macununun diğer bir yan etkisi: SUBAYLIKTAN emekliye ayrılan bu bunak mesleğinin kalıbından çıkamıyor! Bunaklığından olacak, devamlı savaşa davet ediyor, devamlı savaş hatırlıyor: ATEŞ PÜSKÜRTMEK!
Siz emekli subay maaşıyla idare edebiliyorsunuzdur, ben hala açık pazarlarda ve bana ihtiyaç olduğunda çalışıyorum. Pazar günleri ve boş günlerimde bunaklar ve medyada herkesin gördüğünü buraya aktaran neşeli robotlara gülmek eğlenceli olsa da daha önemli konuları işlemeyi tercih ederim.
Atatürk ile ulusçu, Karl Marks ile uluslararacısı olan sarışın mavi gözlü Nietzsche’nin çevik maymunlarının gazete-medyayı anlam vermeden (çocuklar bile dili kelimelerle değil anlamla öğrenirler!) aktarmalarını okumak hayli sıkıcı da olsa insanın düştüğü durumu, acı da olsa, çok açıklar.
Sadece SON 10 BİN YIL içinde olan “KURTARICI” kavramını benim uydurduğum sizin aşağılık duygusunun en kesin bir kanıtı. Sizin en-formasyon kaynağı Yapay Zeka-Veri Tabanında ve hatta sadece İnternet’te “SAVİORS in history” arayın. Belki bunaklığınızı körükleyen b*kunuzda boncuk saymaktan KURTULUR, KURTARICI sayarsınız!
Uzatmamak için ben tanınanları aktardım.
“TARİHTEKİ ÜNLÜ KURTARICILAR, dinlerde İsa, Buda ve Krishna; mitolojilerde Prometheus ve Herkül. Genellikle ilahi doğum, fedakarlık veya diriliş öykülerini içerir.”
Liste sizin b*kunuzdaki renkli boncuklar kadar çok örneklerle dolu ve hepsi SON 10 BİN YIL içinden be KARA CAHİL!
Dahası da var:
Mithra (İran), Osiris/Horus (Mısır), Prometheus, Quetzalcoatl (Meksika).
Not: Kurtarıcı Quetzalcoatl, yeni putunuz Cortez’in büyük babası, H. Cortés’den önce, orada da sizin gibi Nietzsche’nin fazlalık çevik maymunları etmek için (yine karşımıza Atatürk-Marks çıktı!) gider ama Meksika’da olmayan sakallı “denize” geri kovulur. Çok meşhur sahnede Moctezuma Cortés’e “sizi bekliyorduk der ve makamına işaret eder cahiller cahili sarışın mavi gözlü bunak!
HUBRİS (KİBİR) Üzerine
Medeniler arasında ve çok büyük bir ölçüde medeniyetin başını çekenlerde yoğun olan hubris son zamanlarda tüm dünyada ışık hızı arttı.
Doğduğu zaman, yer ve önemli dönüm noktaları bir çerçeve içinde işlemenin, özellikle bu edebiyatla aşina olmayanlar için gerekli olduğunu düşündüm.
Çok basit bir örnek: Bu sitede bilgi birikimi fiyakasından geçilmez bir emekli bunak subay tarihte ve antropolojide çok sık kullanılan “tarih öncesi” lafını hiç mi hiç anlamamış. Ben senelerce mantık öğrettim bu kadar hödük birine rastladığımı hatırlamıyorum. İnsan en azından son 300 yıl bin biyolojik olarak değişmedi. Daha öncesi “tarih öncesi” değil evrim bilim dalı içine girer. Bunak, zamanımızda insanları silikleştiren bilgi-zeka merdivenini eleştirip tarihte yerini belirleyeceğine tuzağına düşmüş, haberi bile yok. Ne de 19’ncu yüzyılda en üstün mertebesine varılan ince eleyip sık dokuma (analitik metot) hakkında bilgisi var. Bunak subay bilgiyi madalya ile karıştırmış!
Bir güldürücü örnek: 19’ncu yüz yılda bir tarihçi yazdığı tarih kitabında kaynaklarını verir. Okuyan diğer tarihçiler sorarlar: “Kaynaklar vermek öğrencilerden istenilir, siz neden verdiniz?” Benzeri çok sayıda örnekler var.
“Hübris = kibir”e döneyim.
Ama başta, çok az da olsa, tuz biberle doğuş ve dönüm noktalarına biraz tat katacağım.
– İlkelleri çalışan antropolog Fredrik Barth (1975), “Ritual and Knowledge among the Baktaman of New Guinea” kitabında:
“En dikkat çekici özellik… Bu insanlar için ruhlardan söz etmek dünya hakkında konuşma biçimleri değil; onlar için ruhlar deneysel (ampirik), somut, gözlemlenebilir varlıklar”
– In The Surreptitious Speech: Présence Africaine and the Politics of Otherness.
Nijeryalı filozof Kwasi Wiredu (1992), geleneksel Afrika düşüncesinin Batı kategorilerine çevrilmesinin ortaya çıkardığı sorunlar üzerine yazdığı bir denemede, “doğaüstü” kavramının ampirik olmadığı için Afrika’ya özgü olmadığını açıklar ve ekler: “Afrika düşünce sisteminde “öteki dünya” diye bir şey yok.” Afrikalılar için var olmak tamamıyla ampirik bir kavram.
Tarım, Medeniyet, Saray ve Saray Dalkavukları, Zaman (Tarih), Tapınak, Piramit, Baraj, Şehir, Okul, Yazı (yazı ile belgelemeler), Bankacılık (Mezopotamya’dan Çin’e kadar poliçelerle şimdikinden daha rahat para çekerek gidilirdi) ve Hubris… doğar. Daha önce tarih ve zaman yoktu, sadece dönüp dönüp gelen kozmos vardı.
Sanırım bu becerilerin Saray (Şimdiki Devlet) içinde ve yakın ama dışında (şimdiki “-izm”ciler, solcu devrimciler) yaşayanlarda HUBRİS yaratması son derece doğal. O muhteşem yaratık doğa/kozmos bile bunları başaramamıştı.
Not: Huzur haplarının yan etkileriyle bunamış ve b*kunda boncuk bulmuş emekli subayı kınamak imkansız ve kınamıyorum da. Kendisi bana saldırıp duruyor. Ben sadece bu gereksiz süslerden yoksun ilkelliğin var olduğunu ve sonradan gelen devrin insanları köle ettiğini savunuyorum, hepsi o kadar.
Tapınak, göbek kordonu henüz daha tam kesilmemiş olan Sümer’de sonradan gelecek dinler gibi bir nevi ayıp donu.
MÖ 1 000 ile MS 600 yılları arasında ilk defa bu bunak subay ve toplum mühendisleri devrimciler gibi hubris = kibir dolu bireyler Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam ve benzeri ruhsal dinlerin KURTARICI peygamberler çıktı ama ayıp donu gökyüzü tanrıları daha henüz yeryüzüne inmedi.
Bir güldürücü Sümer miti, insanın yaratılışı. Allahlar karınlarını doyurmak için çok çalıştıklarına dert yanar. Toplanır çare ararlar. Aralarından çok büyük beyinli biri çalışıp kendilerini doyurmaları için insan yaratmayı önerir ve kabul edilir. TARIM yapanlar ürünlerinin bir kısmını tanrıları beslemek için Tapınak rahiplerine olarak verirler! TIPKI ŞİMDİ DEĞİL Mİ? Buna karşı gelecek TEK istisna kara cahillik şantajını ciddiye almış, huzur macunuyla yiyerek bunamış ama daima savaşa hazır emekli subay!
Üçüncü HUBRİS (=KİBİR) Rönesans ve Teknoloji-Endüstri Devrimi.
Nihayet insan dünyanın efendisi olduğunu ilan eder. Böylece daima KURTARICI arayan ruhsal dinci ve laik dinci (-izm’ler, ideolojilere takılanlar) devrimcilerle birlikte “Bekle Eşeğim Yaz Gelsin” İLERİCİLİK marşı ile ilerlerler.
Hindistan’da “nipah virüsü” yayılmaya devam ediyor:
https://www.independent.co.uk/asia/india/india-nipah-virus-outbreak-kolkata-cases-b2905473.html
“Coronavirus benzeri” bir karantina uygulamasının gelip / gelmeyeceği şu an belli değil.
Huzur macununun diğer bir yan etkisi: SUBAYLIKTAN emekliye ayrılan bu bunak mesleğinin kalıbından çıkamıyor! Bunaklığından olacak, devamlı savaşa davet ediyor, devamlı savaş hatırlıyor: ATEŞ PÜSKÜRTMEK!
_________________________________
Eğer dikkat ederseniz; “ordu & asker & militarizm & polis savunuculuğu” ile uzaktan-yakından alâkam olMAdığını size daha önce aktardığım metinlerde izah etmiştim. Fakat sizin amacınız; kasıtlı olarak ironi icat etmek olduğu için, amacınız sürekli kelime cambazlıkları yaparak konudan kopmak olduğu için; “sanki savaşa ben davet ediyormuşum gibi” manipülatif ifadeler kullanıyorsunuz. Size “zavallı” diye yazmaya elim varmıyor, çünkü “zavallı” değilsiniz; ama “çok nefret dolu” olmanız beni biraz üzüyor açıkçası.
“Ateş püskürtmek” denen şeyin; salt (sadece) “literal” anlamda ateş püskürtmek demek olmadığının siz de farkındasınız, cümlelerinizde “sürekli nefret dolu” kelimeler kullanarak, “sürekli hınç dolu” bir ruh hâli ile “sanki ateş püskürtüyormuşçasına” yazılar yazdığınız anlamına geldiğini bilecek kadar tecrübelisiniz.
Ama işinize gelMEdiği için bunu açık açık itiraf etMİyorsunuz, sizin “huyunuz” bu.
_________________________________
Sadece SON 10 BİN YIL içinde olan “KURTARICI” kavramını benim uydurduğum sizin aşağılık duygusunun en kesin bir kanıtı.
_________________________________
Sizin “kurtarıcı” kelimesine yüklediğiniz anlam ile, benim size hatırlatmaya uğraştığım gerçekler; aynı değil.
Bu farkı idrak edeMEdiğiniz için; kabız gibi ıkınıp duruyorsunuz.
Siz; “mitolojiler tarihi”nden, ve harikûlade bir alan olan “antropoloji”den getirdiğiniz örnekler ile “kurtarıcı(lar)” hakkında örnekler veriyorsunuz, ve benim de “sanki kurtarıcı arıyormuşum gibi” bir yanılgıda olduğumu zannediyorsunuz; ve bu “yanılgınızı” köpürtebildiğiniz kadar köpürtüyorsunuz. Sizin “huyunuz” köpürtmek olduğu için; artık bu tür zevzekliklerinizle uğraşmıyorun, konudan kopMAmak için uğraşıyorım.
O kadar “boğucu” birisiniz ki; yazdığım her sözcüğün (veya her “terimin”, her “kavramın”, her “ismin & adın & soyadının”, vb.) ardından açıklama yapmaya mecbur bırakıyorsunuz; “Bakınız; şu sözcük ile şunu açıkladım, şu isim ile şunu açıkladım.” gibi. Çünkü sizin amacınız “anlamak” değil; kavga etmek. Sizin beğendiğiniz kişilerden bahsettiğimde memnun oluyorsunuz, sizin beğenMEdiğiniz kişilerden bahsettiğimde ateş püskürtüyorsunuz. Başka yaptığınız hiçbir şey yok.
_________________________________
“İsa”; epey yeni bir figürdür, adeta “daha dünkü çocuk”tur.
Daha da eskiye gitmelisiniz (ki gidebilirsiniz, çünkü sonuçta “antropoloji uzmanı”sınız; her ne kadar “uzmanlıklar”a karşı olduğunuzu söyleseniz de siz de bir “uzman”sınız, hiç gücenmeyin, hiç darılmayın…)
“Sümerler” dönemine kadar da eskiye gitmenize gerek yok, çünkü bunun sebebi, o dönemdeki tanrı ve tanrıçaların “senkretik” (bkz.: “syncretism” ve “eclecticism”) özellikleri; “Sümerler”den sonra gelecek olan kültürlere eklemlenecek kadar bilinen, akım başlatacak kadar hacmi geniş, yani “universal” hüviyette değildi.
Lütfen biraz daha (coğrafi lokasyon anlamında) “doğu”ya yöneliniz; milattan önce “15000 ila 7500 arası”nda ilk kez keşfedildiğine dair rivayetler olan; ama henüz, net, %100 bilimsel doğru olduğu ispatlanMAmış iki bulgu, iki anlatı (“narrations”) var.
Bu “anlatılar”; önce “sözlü (verbal, oral)” olarak nesillerden nesillere aktarıldı. “Yazı” icat edildikten sonra ise, bu “anlatı”lar; ceylan ve geyik derilerine, papirüs yapraklarına, ve kağıda kaydedilmeye başlandı. Nakil esnasında epey aşınmalar, “kelime yutmaları veya unutmaları” oldu; ama özü itibariyle bu “anlatılar (narrations)” varlığını günümüze değin sürdürebildi:
“Ramayana” ve “Mahabharata”
Ramayana: Mitolojik tanrı “Rama” merkezli destandır.
Mahabharata: Mitolojik tanrı “Krishna” merkezli destandır.
“Vishnu”nun 8. avatarı (reenkarnasyonu) olan “Krishna”nın temsil ettiği değerler ile, Hristiyanlıktaki “İsa”nın temsil ettiği değerler; aynı.
Bazı rivayetlere göre; Vishnu’nun 9. veya 10. avatarı (reenkarnasyonu) “Buddha”dır. Bu sebeple; başta “Nepal” olmak üzere (“Çin”, “Japon” ve “Kore” dahil) kökenli din alimleri ile, “Hindistan” kökenli din alimleri sık sık tartışır. “Buddha’nın hangi geleneğin bağrından doğduğunu bulmak için” birbirleriyle sürekli didişirler.
Önce “Joseph Campbell”ın en güzide eserlerinden olan “İlkel Mitoloji (Tanrının Maskeleri 1)” ve “Doğu Mitolojisi (Tanrının Maskeleri 2)” ile başlayıp,
Sonra; “Mircea Eliade”nin, “Bronislaw Malinowski”nin ve “Alain Danielou”nun yıllar boyunca süren araştırmalarıyla elde ettiği bulguları incelerseniz, şunları ayrıntılı bir şekilde açıkladıklarına şahit olacaksınız;
“Kahraman(lar) & kurtarıcı(lar)” kültünün (ve kültlerinin) sebepleri iki yönlü izah edilebilir:
________ [ 1 ] ________
İnsanlar, gündelik (sıradan) hayatlarında tabiatta meydana gelen olayları anlamlandırırken belirsizlikleri bir miktar giderebilmek, kendilerini (ruhlarını) tatmin edebilmek için; güvenle tutunabilecekleri, korktuklarında ve cesarete ihtiyaçları olduğunda tutunabilecekleri (adeta) dallar icat etmişlerdir. Örnek: Eğer hasat zamanı geldiğinde birdenbire fırtına çıkmışsa ve bütün mahsûlü biçip yok etmişse; bu, bir tür cezadır, yani “mitolojik tanrı”; köylüleri cezalandırıyor.
________ [ 2 ] ________
Dönemlerdeki (“eras” & “ages”); oba başları, kabile şefleri, şamanlar, hakanlar, sultanlar, krallar, kraliçeler, imparatorlar, imparatoriçeler, ve benzeri “ünvanlara” sahip elit zümreler; kendi tebaası olarak gördüğü toplum üzerinde tahakküm kurmak, yani hegemonyasını sağlamlaştırmak için; ya bizzat kendisini tanrı veya tanrıça olarak tanıtmıştır, ya da hâlihazırda var olan folklorik tanrıların veya tanrıçaların özelliklerini kendi hükümranlığına monte etmiştir. Buna en güncel örneklerden biri olarak; Hindistan’ın mevcut başbakanı “Narendra Modi”nin, adeta fundamentalist bir amaç ile Hindistan’ın köklerinden beslenmesi gerektiği yönünde yaptığı, (bağnazlık seviyesinde) bir “Hindu insanı (toplumu)” yaratmak olduğunu görebilirsiniz. Vishnu’nun 7. avatarı (reenkarnasyonu) olan “Rama”; Narendra Modi’nin bugün Hindistan toplumunun her köşesinde yeniden ihya etmeyi (ululaştırmayı & yüceltmeyi) çok istediği bir “mitolojik tanrı”dır. Devamlı dile getirdikleri, haykırmaktan çok hoşlandıkları söylem şudur: “Jai Shri Ram”. Anlamı: “Tanrı Rama’nın egemenliği hüküm sürsün.” demektir. Müslümanlardaki “Allah-u Akbar” ifadesi ile aynı anlamdadır.
Bir örnek daha aktarayım size; “Donald Trump” diyor ki:
“Tanrı, benimle gurur duyuyor. Başkanlığa ikinci kez geldiğim günden bugüne tam 1 yıl geçti, ve Tanrı benim başarılarımı takdir ediyor.”
https://www.nytimes.com/2026/01/20/us/politics/trump-anniversary-briefing.html
_________________________________
Şimdi;
Bütün bu okuduklarınızdan farklı olarak, dilinize pelesenk ettiğiniz şu “kurtarıcı” meselesi ile ilgili son kez açıklık getireyim.
“Mashco Piro’lar ‘kurtarıcı’ araMIyor.” derken kastettiğim şey, yukarıda okuduklarınızın hiçbiri DEĞİL.
Lütfen bu kısımdan sonrasını dikkatle okuyunuz, ve anlamaya gayret ediniz:
Peru’daki “Mashco Piro”ların özgür yaşadıkları kendi tabiatları var, Dakota’daki “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin özgür yaşadığı kendi tabiatları var.
Eğer bu tabiatlara dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetler ile saldırmaya kalkışırsa; “Mashco Piro”lar da, “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi de, veya bunlar gibi diğer pek çok topluluk da; bir kahramanın çıkıp gelmesini ve onları kurtarmasını bekleMİyor. Bizzat kendi ruhları ile, bizzat kendi çabaları ile; diktatörlere karşı mücadele ediyorlar. Herhangi bir liderin arkasında toplanma ihtiyacı hissetMEden, herhangi bir kahramanın kölesi olmayı kabul etMEden; “Donald Trump gibi despotlar”a karşı canla-başla mücadele ediyorlar.
Umarım, nihayet anlamışsınızdır; “kurtarıcı” zevzekliğinizi nihayet burada bitirirsiniz, ve bir daha getirmezsiniz. Ama sizin “huyunuzu” artık biliyorum; yine türlü türlü kelime cambazlıkları ile konuyu yine saptırmaya uğraşırsınız…
_________________________________
Kurtarıcı Quetzalcoatl, yeni putunuz Cortez’in büyük babası, H. Cortes’den önce, gider ama Meksika’da olmayan sakallı “denize” geri kovulur. Çok meşhur sahnede Moctezuma, Cortes’e; “sizi bekliyorduk” der, ve makamına işaret eder cahiller cahili sarışın mavi gözlü bunak!
_________________________________
“Alexandria Ocasio-Cortez”in soyadını araştırdığınız zaman, yani “Cortez” soyadını taşıyor olması, bu genç siyasetçinin; “otomatik bir şeytan” olduğu anlamına gelMİyor.
“Hernan Cortes (Cortez the Killer)” ile “Alexandria Ocasio-Cortez” arasında herhangi bir bağ yok; sadece soyadları aynı o kadar.
Hayatta aynı ve benzer soyadlarına sahip yüzbinlerce (belki de milyonlarca) insan var. Bu soyadlarından hepsinin tarihsel köklerini tek tek araştırıp “hangisinin atalarının geçmişte katliamlar yaptığı”nı tek tek tespit edebiliyor olmanız; günümüzde aynı soyadını taşıyan kişilerin de “otomatik katliamcı” olduğu sonucunu getirMİyor.
Eğer sizin soyadınız “Hitler” olsa idi (yani eğer siz “Pipsqueak Hitler” olsaydınız), bu durum; sizin “otomatik katliamcı” & “otomatik faşist” & “otomatik ırkçı” biri olduğunuz anlamına gelMEZdi.
Siz “ahmak” değilsiniz, bu sebeple; “ahmak taklidi” yapmayı bırakınız.
(25 Ocak 2026 at 22:12)
Ben sadece bu gereksiz süslerden yoksun ilkelliğin var olduğunu ve sonradan gelen devrin insanları köle ettiğini savunuyorum, hepsi o kadar.
____________________________
Haklısınız.
Size karşı çıkmıyorum ki.
Size “haklı” olduğunuzu daha önce de yazdım.
Eğer inanmıyorsanız; yukarıda “18 Ocak 2026 at 02:10” yazdıklarımı tekrar okuyunuz lütfen:
• Siz şunu yazmıştınız:
“Kendilerini içinde buldukları kozmosa anlam vermeler arasında sadece ve sadece biri medenilerin dünyası: İnsan ile doğayı kesin kes ayırma! Kozmosa diğer anlam vermeler var! Canlı cansız her varlığı insan sayan animistler. Onlar insan değil mi? Sıfır/Bir yerine, dünyayı benzetmelerle (analoji) ile anlayanlar. Onlar insan değil mi? Totemizm. Sanırım bunun ne olduğunu artık herkes ve özellikle sizin gibi bilgi birikimi yapmış bir entelektüel mutlaka bilir. Peki, onlar insan değil mi?”
• Ben de size şu cevabı yazmıştım:
Size karşı çıkmıyorum ki.
Yazdıklarınızda ve bu soruları ısrarla sormakta haklısınız.
“Medeniyet kafesi” olarak nitelediğiniz şeyin dışında olan “insan” elbette var.
Siz, “Etienne de La Boetie”nin tecrübelerinden örnek vermişsiniz; örneğiniz elbette doğru, haklısınız. Size karşı çıkmadığımı az önce belirttim, unutmayın.
Ben de şimdi size; “Bartolome de las Casas”ın tecrübelerinden (“Yerlilerin Gözyaşları”) bazı pasajlar aktarsam; bana yine hemen “sırtında ‘bilgi’ küfesi taşıyorsun” diye çemkireceksiniz, huyunuzdan vazgeçmeyeceksiniz.
Size ısrarla işaret ettiğim husus şu; “medeniyet” adına hareket ettiğini kendine görev edinmiş kişiler (teşkilatlar, saray dalkavukları, devletler, diktatörler ve onların yardakçıları, vb.); kendi hayatlarıya uyumlu olmadığına kanaat getirdiklerine “insan” muamelesi yapmıyor, onları adeta “eşya” olarak mimliyor.
“Anal” takıntılı yorumları yayınlamıyoruz. Bu arkadaş takıntısından vazgeçmeli. ADMİN
Yalancı emekli bunak subay anarşist eğilimli Ursula Le Guin’in bir kısa anlatısını anımsattı.
Fredy Perlman’ın Er Tarih kitabını okumamış olduğu apaçık. Veri Tabanı-Yapay Zeka dışkılarını kopyalamakla bunaklığını gizlemeyi bile becerememiş bu yalancı. Fredy’den çok az sayıda kısa alıntılar:
“Eskinin kahinleri topluluklara görümlerini paylaşmak üzere döndüler; tıpkı kadınların mısırı ve erkeklerin avı paylaştığı gibi.”
“Günümüzün kahini görümlerini kağıt sayfalara döküyor…”
“Anarşistler de İnsanoğlu gibi türlü türlü. Birkaç kiralığın yanı sıra ticari zihniyetli ve hükümetçi anarşistler bile var. Bazı anarşistlerin Marksistlerden tek farkı daha az bilgili olmaları. Devletin yerine bilgisayar merkezleri, ‘işçilerin kendileri tarafından’ ya da Anarşist bir sendika tarafından düzenlenen fabrikalar ve madenler arası bir ağ geçirirler.”
Yalancı bunak subay utanmadan Fredy ile Mamdani-Cortez-Demirtaş gibi kendine benzer silik ruhlu, doğuştan yalancı politikacıları bir araya getirmekle farkında bile olmadan bunaklığının ne kadar vahim olduğunu açığa vurmuş, Fredy’e de hakaret etmiş.
Le Guin’e döneyim. Anlatının teması uzayda bir gezegene yerleşmiş anarşist toplumla ilgili. Bilimciler hayat olan diğer gezegenlerin varlığı üzerinde araştırmalar yapmaktalar. Bazı kişiler ise kendileri gidip aramak isterler. Doğal ki toplum anarşist olduğundan kimse gitmelerini önleme yetkisine sahip değil. Bilimciler seyahat için gerekli uzay gemisi, diğer alet edevat zımbırtılar yanı sıra hayatı algılayıcı aletler de eklerler. Ama bu mekanik algıcıların hepsi başarısızlığa uğrasalar insan algılayıcılıkta çok daha güvenilir olan otizmli kimseyi de katarlar.
Ne var ki, otizmli kimse emekli subay gibi Chuang Tzu macunları yiye yiye huzur içinde uyuşmuş 20-25 kişinin başına bela olur, sürekli “ateş püskürtür”.
Bu çekilmez duruma son vermek için ve huzurlu uyuşuklar onu öldürmeye karar veriler ama plan ters gider otizmli kurtulur.
Nihayet aralarından birinin obez beyninde ışık yanar! Diğerlerine otizmlinin iradesi dışı etrafını sarmış pis ruhluları yansıttığını, eğer kendileri düzelirse onun da düzeleceğini söyler.
Bazı diğer medya dışkılarını yorum bile yapmadan dağıtan TikTakTokçu, Youtubeçu gibilerden örnekler:
1. “‘Medeniyet’ virüsleri 25 Ocak 2026 at 23:51”
Sayın TikTakTokçu, sizi kandırmışlar! Analizciliği yapmadan buraya aktarmışsınız. Ayıp vallahi! Yabancılar Atatürk-Marks’ın sarışın mavi gözlü Türk evlatları hakkında ne düşünürler?
‘Medeniyet’ virüslerinin en kırıcısı, en öldürücüsü Modi(-niyet). Allah sizi cahiller Allah’ına bağışlasın! Amin!
2. “Jean-Paul Sartre 24 Ocak 2026”
O yorum yapmamış, tahmin etmek zorunda kaldım.
– Bu TikTakTokçu devrimciliğin Nuh Tufanına uğramasından öncesinden bir kalıntı mı? O güzel eski günlerin sloganlarını sayıklayan biri mi? …
Yoksa aşağıdaki yazıyı yazan halt etmiş mi demek istemiş?
“Küçük Burjuvazi Yok
20 Temmuz 2025 / Gün Zileli
Marksist Fikir Topluluğu’nun (MFT) 19 Temmuz 2025 tarihinde, Beyoğlu Suriye Pasajındaki toplantısında yapılan sunuş ve tartışmadan ilham alarak…
Konuya bodoslamadan girip şunu ileri süreceğim: Marksistlerin ya da Marksist-Leninistlerin neredeyse İKİ YÜZ YILA YAKIN BİR ZAMANDIR KAFAMIZI ÜTÜLEDİKLERİ “KÜÇÜK BURJUVAZİ” DİYE BİR SINIF GERÇEKLİKTE YOKTUR.”
– Yoksa BİLİNÇ püfürpüfüreseri Sartre, kör köre yol gösterici misali, kendi BİLİNCİNDEN habersiz yaşamış mı demek istemiş?
– Yoksa artık dünyaya tamamıyla egemen olan KAPİTALİZMİN sayıları mide bulandırıcı hızla artan “dostlar alış-verişte görsün” fırlamalarına bir örnek mi vermek istemiş?
Kapitalizm Allah’ının gizemine akıl ermez!
– Günde binlerce kişinin, doğrudan ya da dolaylı, öldürüldüğü dünyada adi ruhlu TikTakTokçular utanmadan ölüm saçma uzmanı ABD’de ICE ile ilgili dışkılarına aktarmaktalar.
Yakındaki Gazze? boşver gitsin! Bunlar pis Araplar! Orta sınıflı sarışın mavi gözlü ve İLERİCİ Türkler büyüyünce Amerikalı olmak istiyorlar!
Diğer çok sayıda hayatları beş para etmezler daha var:
Sudan, Myanmar, Filistin, Mali, Nijer, Nijerya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Somali, Suriye, Haiti Cumhuriyeti, Yemen, İran, Etiyopya, Nijerya…
Olsun! Ölenler Amerikalıların daha da obez, ateş püskürten ICE hilkat garibelerinin daha da güçlü katiller, ABD’nin daha da zengin olmasını sağlar.
Böylece dünya boş beyinli medya tiryakisi TikTakTokçu, YouTubeçuların beyinlerini boşluklarla dolduran ABD ve benzeri diğer alçak DEVLETLER daha da çok insan öldürürler. Böylece boşalmalarını bu siteye yapanlar da bunak subay gibi hayatta ölü huzurluğuna kavuşurlar! İnşallah! Amin!
TikTakTokçular, Youtubeçular,… seyirci fuzuliler BİRLEŞ(MİŞS)İNİZ!
Bu gün Cuma, bu gün beni Pazara çalışmaya çağırmadılar.
Sorun haklı ya da haksız olmak değil!
Sorun tuttuğumuz yolların gece gündüz farkı!
Ama daha da önemli bir diyeceğim var: Son yazdıklarımda kullandığım sert ve alaycı laflarım için özür dilerim. Fanon’un şahane bir lafı var: “Koloniler arasında sadece ve sadece ABD tıpkı Avrupa kolonisti gibi olmayı başardı ve bakın şu çirkin hilkat garibesine!” Ben orada 35 yıl yaşadım. Etraf “GERÇEKÇİLER” dolu.
Şimdi de farklar.
Ben bilgiye değer verdiğimden biriktirip siz ve benzerleriniz gerçekçiler gibi kendime fetiş etmedim.
Bilginin azınlıktan azınlığa geçtiği, baskı aracı olarak kullanıldığı, kısacası ZORAKİ olduğu, ki bunu görmem hayli zaman aldı, dünya ile tanıştım.
Bir benzetme: Bir yanda Anne-Babam-Kardeşlerimin ve daha önce gelen binlerce nesillerin bana DİL ve ELMANIN ne olduğunu öğretmesi var. Diğer yanda sözünü ettiğim varlıklardan çok, çok, çok, çok daha da çok büyük beyinlilerin becerilerinin fetişe çevrildiği bilgi fabrikaları okullar var.
Bir yanda bulaşık yıkarken suyun gücünün büyüsü altında onu ben fetiş ediyorum, diğer yanda dünya liderlerinin ve medyanın gerçekçiliğine uyanların fetiş ettikleri Veri Tabanı-Yapay Zeka barınağı Veri Merkezlerini soğutan, hem sağ hem de İLERİCİ SOL DEVRİMCİLERİN kardeşçe paylaştıkları gerçek dünyada artık FETİŞ OLMAYAN milyarlarca ton su.
Tarihten bir örnek.
Kuran “ıqra” kelimsinden türeme ve “ıqra” oku demek. Müslümanlar sanki 4-5 bin yıldır tekel altına alınan birikim aracı yazı ve okumanın muazzam gücünü sezip okumayı fetiş ettiler. Yayılmaları sürecinde kitapsız olmalarına rağmen güç kaynakları bilincinde olan ve bu kaynakları sanat eserlerinde temsil ve canlandıran insanlarla karşılaştıklarında eserlerin putlar (fetişler) olduğu düşüncesiyle kitapsız halkları, sonsuz haklı olarak, CAHİL bulup kılıçtan geçirdiler.
Galiba ben de petrolü inanç ve namazla çıkaran Ayetullahlar yerine, İran gerçekçi entelektüelleri ve ABD’de hemen hemen hepsi dalkavuk olmuş gerçekçi entelektüeller gibi, gerçekçi Trump’ı tercih ederdim. Uzun bir süredir sağ ve sol gerçekçi devrimciler İLERİYE akan zaman suyuna yüzmekteler.
Ama sağ/sol devrimcilerden çok daha cesur devrimci olmayanlar da var:
Okullar ürünü ve HAFIZ’A hayranlığı ile benim hayranlığımı kazanan GOETHE’NİN bir deyişini kendi dilime çevirdim:
“Kimse bizi bir şeyin, sözüm ona buluşun, ilk defa farkına varma sevincinden mahrum edemez. Ama üstelik bir de onur isteğinde bulunursak, buluş zevkinin tamamıyla cılkı çıkar; çünkü çoğu zaman ilk değiliz. Buluş ne? Kim şunu veya bunu bulduğunu iddia edebilir? Zaten açıkça eser hısızı olduğunu kabullenmeme, ilk olmakla BÖBÜRLENMEK tam enayilik, salt bir BİLİNÇALTI KİBİR.”
Benzeri bir okul üretimi ama devrimci olmayan Einstein: “Dahilik kaynaklarını saklamayı bilmektir.”
Bunlar bir yana analizcilerin izledikleri yolun artık Veri Tabanı ve Yapay Zeka ve her ikisini satanların ve silah olarak kullananların eline geçmiş olması bile bu çok çok çok çok bilgili çok çok çok büyük beyinli ilerici, entelektüel, gerçekçi medya analizcilerini taş uykusundan uyandıramıyor.
Bir de bu siteye medyada herkesin seyirciliği yaptığı haberleri olduğu gibi aktaran TikTakTokçular, YouTubeçular vs şahane örnekler var.
Taş uykusunda olanların nakaratı: GERÇEK DÜNYA BÖYLE!
Özet: Benim bilgi birikimimde rastladığım Chuang Tzu ve az sayıda benzerler (bağlam içinde ayrıntı uyarılarına dalmayı gereksiz sandığımdan eklemedim) görüşlerini çok beğendiklerim, hepsi o kadar.
Aralarında Nazilerin dünyayı seyirci “fuzulilerden” kurtarma yolunu tutmasına sempatisi olanlar bile var! Örneğin T. S. Eliot.
“Here one can neither stand nor lie nor sit
There is not even silence in the mountains
But dry sterile thunder without rain . . . “
Sizin iki yazınız:
“Kurtarıcı ‘aramak’ ve ‘araMAmak’ arasındaki farklar 26 Ocak 2026 at 02:19”
“pipsqueak bey, haklısınız 27 Ocak 2026 at 08:36”
Benim iki yazım:
Pipsqueak 29 Ocak 2026 at 21:56
Pipsqueak 30 Ocak 2026 at 13:10
Ben bu yazıları tekrar okuyunca Fredy’i diğer iki anarşist Bookchin ve Chomsky ile karşılaştıran John Moore’ın makalesi ile Bookchin ve Chomsky’nin siteye gönderdikleri cevapları okumanızı istedim.
Ben Bookchin, Chomsky ve benzerlerini İLERİCİ anarşistler olarak görüyorum ve bu site de onlar arasında. İLERİCİ anarşistlere göre “dünya en iyi günlerini yaşıyor ama daha da iyi olabilir!”
Size adını ettiğim Moore’ın karşılaştırması ile Bookchin ve Chomsky’nin tepkilerini içeren site adreslerini gönderiyorum.
– Prophets of the New World: Noam Chomsky, Murray Bookchin, and Fredy Perlman
John Moore February 08, 2006
https://www.socialanarchism.org/mod/magazine/display/23
– Reply to Moore, Murray Bookchin February 08, 2006
https://www.socialanarchism.org/issue/20/reply-to-moore
– Comments on Moore, Noam Chomsky February 08, 2006
https://www.socialanarchism.org/mod/magazine/display/24
Selamlar
Through the winter’s ice and cold
Down Nicollet Avenue
A city aflame fought fire and ice
‘Neath an occupier’s boots
King Trump’s private army from the DHS
Guns belted to their coats
Came to Minneapolis to enforce the law
Or so their story goes
Against smoke and rubber bullets
In the dawn’s early light
Citizens stood for justice
Their voices ringing through the night
And there were bloody footprints
Where mercy should have stood
And two dead, left to die on snow-filled streets
Alex Pretti and Renee Good
Oh, our Minneapolis, I hear your voice
Singing through the bloody mist
We’ll take our stand for this land
And the stranger in our midst
Here in our home, they killed and roamed
In the winter of ’26
We’ll remember the names of those who died
On the streets of Minneapolis
Trump’s federal thugs beat up on
His face and his chest
Then we heard the gunshots
And Alex Pretti lay in the snow dead
Their claim was self-defense, sir
Just don’t believe your eyes
It’s our blood and bones
And these whistles and phones
Against Miller and Noem’s dirty lies
Oh, our Minneapolis, I hear your voice
Crying through the bloody mist
We’ll remember the names of those who died
On the streets of Minneapolis
Now they say they’re here to uphold the law
But they trample on our rights
If your skin is black or brown, my friend
You can be questioned or deported on sight
In our chants of “ICE out now”
Our city’s heart and soul persists
Through broken glass and bloody tears
On the streets of Minneapolis
Oh, our Minneapolis, I hear your voice
Singing through the bloody mist
Here in our home, they killed and roamed
In the winter of ’26
We’ll take our stand for this land
And the stranger in our midst
We’ll remember the names of those who died
On the streets of Minneapolis
We’ll remember the names of those who died
On the streets of Minneapolis
ICE out
ICE out
ICE out
Bruce Springsteen
(28 Ocak 2028)
Everybody’s talking ‘bout
Bagism, Shagism, Dragism, Madism
Ragism, Tagism, This-ism, That-ism
‘ism, ‘ism, ‘ism
All we are saying is give peace a chance
(That’s all we’re saying)
All we are saying is give peace a chance
(Yeah! Come on!)
Everybody’s talking ’bout
Ministers, sinisters, banisters and canisters
Bishops and fishops and rabbis and Popeyes
and bye bye (Bye bye)
All we are saying is give peace a chance
(What are we saying? Give peace a chance)
All we are saying is give peace a chance
(Give it a chance, baby, give it a try. Right!)
Let me tell you now
Everybody’s talking ‘bout
Revolution, evolution, mass inflation, flagellation
Regulation, integration, meditation, United Nations
Congratulations!
All we are saying (Keep talking)
Is give peace a chance (Hey! They can’t ban this one)
All we are saying (Let’s hear it for the West Coast)
Is give peace a chance (Oh let’s! Listen to this. OK!)
Everybody’s talking ‘bout
John & Yoko, Timmy Leary, Rosemary, Tommy Smothers
Bobby Dylan, Tommy Cooper, Derek Taylor, Norman Mailer
Alan Ginsberg, Hare Krishna, Hare, Hare Krishna
All we are saying is give peace a chance
(Come on, come on, come on)
All we are saying is give peace a chance
(Let’s hear it for the squares)
All we are saying is give peace a chance
(Let’s hear it for the hippies and the yippies. Yay!)
All we are saying (Come on!)
Is give peace a chance
(Let’s hear it for people now. Yeah!)
All we are saying is give peace a chance
(Let’s hear it for Hare Krishna! Yay!)
All we are saying is give peace a chance
(Everybody now, come on)
All we are saying is give peace a chance
(What are we saying, let me hear it)
All we are saying is give peace a chance
(Everybody now, come on)
All we are saying
(You won’t get it unless you want it and we want it now)
Is give peace a chance (Yeah, now!)
All we are saying (Come together)
Is give peace a chance (Come together, all together)
All we are saying is give peace a chance
(Can anybody hear me? Yeah!)
All we are saying (We can get it tomorrow, today)
Is give peace a chance (If you really want it, now. OK! Now)
All we are saying is give peace a chance (Yes. Yeah!)
All we are saying is give peace a chance
John Lennon
(1 Temmuz 1969)
“Leonid Brezhnev” took Afghanistan.
“Menachem Begin” took Beirut.
“Leopoldo Galtieri” took the Union Jack.
And “Margaret Thatcher”, over lunch one day,
Took a cruiser with all hands.
Apparently, to make him give it back.
Take all your overgrown infants away somewhere
And build them a home, a little place of their own.
The Fletcher Memorial Home
for Incurable Tyrants and Kings.
And they can appear to themselves every day
On closed circuit T.V.
To make sure they’re still real.
It’s the only connection they feel.
“Ladies and gentlemen, please welcome, Reagan and Haig,
Mr. Begin and friend, Mrs. Thatcher, and Paisly,
“Hello Maggie!”
Mr. Brezhnev and party.
“Who’s the bald chap?”
The ghost of McCarthy,
The memories of Nixon.
“Goodbye!”
And now, adding color, a group of anonymous Latin-American Meat packing glitterati.
Did they expect us to treat them with any respect?
They can polish their medals and sharpen their smiles,
And amuse themselves playing games for a while.
Boom boom, bang bang, lie down you’re dead.
Safe in the permanent gaze of a cold glass eye
With their favorite toys
They’ll be good girls and boys
In the Fletcher Memorial Home for colonial
Wasters of life and limb.
Is everyone in?
Are you having a nice time?
Goodbye!
Now the final solution can be applied.
Roger Waters
(21 Mart 1983)
“Eskinin kahinleri topluluklara görümlerini paylaşmak üzere döndüler; tıpkı kadınların mısırı ve erkeklerin avı paylaştığı gibi.”
“Günümüzün kahini görümlerini kağıt sayfalara döküyor…”
_____________________________
“Fredy Perlman”ın açıklamaları ile “Joseph Campbell”ın açıklamaları aynı.
Önce “Joseph Campbell”ın en güzide eserlerinden olan “İlkel Mitoloji (Tanrının Maskeleri 1)” ve “Doğu Mitolojisi (Tanrının Maskeleri 2)” ile başlayıp,
Sonra; “Mircea Eliade”nin, “Bronislaw Malinowski”nin ve “Alain Danielou”nun yıllar boyunca süren araştırmalarıyla elde ettiği bulguları incelerseniz, şunları ayrıntılı bir şekilde açıkladıklarına şahit olacaksınız;
“Kahraman(lar) & kurtarıcı(lar)” kültünün (ve kültlerinin) sebepleri iki yönlü izah edilebilir:
________ [ 1 ] ________
İnsanlar, gündelik (sıradan) hayatlarında tabiatta meydana gelen olayları anlamlandırırken belirsizlikleri bir miktar giderebilmek, kendilerini (ruhlarını) tatmin edebilmek için; güvenle tutunabilecekleri, korktuklarında ve cesarete ihtiyaçları olduğunda tutunabilecekleri (adeta) dallar icat etmişlerdir. Örnek: Eğer hasat zamanı geldiğinde birdenbire fırtına çıkmışsa ve bütün mahsûlü biçip yok etmişse; bu, bir tür cezadır, yani “mitolojik tanrı”; köylüleri cezalandırıyor.
________ [ 2 ] ________
Çeşitli dönemlerdeki (“eras” & “ages”); oba başları, kabile şefleri, şamanlar, hakanlar, sultanlar, krallar, kraliçeler, imparatorlar, imparatoriçeler, ve benzeri “ünvanlara” sahip elit zümreler; kendi tebaası olarak gördüğü toplum üzerinde tahakküm kurmak, yani hegemonyasını sağlamlaştırmak için; ya bizzat kendisini tanrı veya tanrıça olarak tanıtmıştır, ya da hâlihazırda var olan folklorik tanrıların veya tanrıçaların özelliklerini kendi hükümranlığına monte etmiştir. Buna en güncel örneklerden biri olarak; Hindistan’ın mevcut başbakanı “Narendra Modi”nin, adeta fundamentalist bir amaç ile Hindistan’ın köklerinden beslenmesi gerektiği yönünde yaptığı, (bağnazlık seviyesinde) bir “Hindu insanı (toplumu)” yaratmak olduğunu görebilirsiniz. Vishnu’nun 7. avatarı (reenkarnasyonu) olan “Rama”; Narendra Modi’nin bugün Hindistan toplumunun her köşesinde yeniden ihya etmeyi (ululaştırmayı & yüceltmeyi) çok istediği bir “mitolojik tanrı”dır. Devamlı dile getirdikleri, haykırmaktan çok hoşlandıkları söylem şudur: “Jai Shri Ram”. Anlamı: “Tanrı Rama’nın egemenliği hüküm sürsün.” demektir. Müslümanlardaki “Allah-u Akbar” ifadesi ile aynı anlamdadır.
Bir örnek daha aktarayım size; “Donald Trump” diyor ki:
“Tanrı, benimle gurur duyuyor. Başkanlığa ikinci kez geldiğim günden bugüne tam 1 yıl geçti, ve Tanrı benim başarılarımı takdir ediyor.”
https://www.nytimes.com/2026/01/20/us/politics/trump-anniversary-briefing.html
_________________________________
Şimdi;
Bütün bu okuduklarınızdan farklı olarak, dilinize pelesenk ettiğiniz şu “kurtarıcı” meselesi ile ilgili son kez açıklık getireyim.
“Mashco Piro’lar ‘kurtarıcı’ araMIyor.” derken kastettiğim şey, yukarıda okuduklarınızın hiçbiri DEĞİL.
Lütfen bu kısımdan sonrasını dikkatle okuyunuz, ve anlamaya gayret ediniz:
Peru’daki “Mashco Piro”ların özgür yaşadıkları kendi tabiatları var, Dakota’daki “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin özgür yaşadığı kendi tabiatları var.
Eğer bu tabiatlara dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetler ile saldırmaya kalkışırsa; “Mashco Piro”lar da, “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi de, veya bunlar gibi diğer pek çok topluluk da; bir kahramanın çıkıp gelmesini ve onları kurtarmasını bekleMİyor. Bizzat kendi ruhları ile, bizzat kendi çabaları ile; diktatörlere karşı mücadele ediyorlar. Herhangi bir liderin arkasında toplanma ihtiyacı hissetMEden, herhangi bir kahramanın kölesi olmayı kabul etMEden; “Donald Trump gibi despotlar”a karşı canla-başla mücadele ediyorlar.
Umarım, nihayet anlamışsınızdır; “kurtarıcı” zevzekliğinizi nihayet burada bitirirsiniz, ve bir daha getirmezsiniz. Ama sizin “huyunuzu” artık biliyorum; yine türlü türlü kelime cambazlıkları ile konuyu yine saptırmaya uğraşırsınız…
_________________________________
Yakındaki Gazze? boşver gitsin! Bunlar pis Araplar!
Diğer çok sayıda hayatları beş para etmezler daha var:
Sudan, Myanmar, Filistin, Mali, Nijer, Nijerya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Somali, Suriye, Haiti Cumhuriyeti, Yemen, İran, Etiyopya, Nijerya…
Olsun! Ölenler Amerikalıların daha da obez, ateş püskürten ICE hilkat garibelerinin daha da güçlü katiller, ABD’nin daha da zengin olmasını sağlar.
_________________________________
“Acıları birbirleriyle yarıştırmak” veya “acıları birbirleriyle kıyaslamak”, sadece ama sadece;
• Hegemonyasını pekiştirmek isteyen çeşit çeşit güç odaklarının (power poles and/or blocks) sergilediği bir davranıştır.
• Egoist & narsist (bencil) özelliklerini dizginleyemeyenlerin sergilediği bir davranıştır.
• Megalomanlığıyla (büyüklük & kibir hezeyanıyla) tanınan kişilerin veya toplulukların sergilediği bir davranıştır.
ABD’de (Trump’ın despotluğu neticesinde) I.C.E. muhafızlarının, güncel bir “Gestapo” organizasyonu gibi, güncel bir “STASI” organizasyonu gibi; sokaklarda, caddelerde, mahalle başlarında, sıradan insanların ikâmet ettiği sıradan konutların hemen önünde adeta “pusuya yatmışçasına” bekleyip Trump’ın “illegal aliens” bahanesinin arkasına saklanarak; masum insanları kıskıvrak yakalayıp “detention center”lara zorla, yaka-paça götürmesi devasa bir trajedidir.
Gazze’de, cesetleri bulunamayan bebeklerin annelerinin çıkardığı çığlıklar; devasa bir trajedidir.
Bütün bu “acılar” (veya “trajediler”); birbirleriyle kıyaslanamaz, birbirleriyle yarıştırılamaz.
_____ Acılardan (trajedilerden) bir örnek daha: _____
Rohingya (Arakan) Soykırımı; Müslüman Arakan halkı olan “Rohingyalar”a, “Myanmar Hükümeti tarafından” yapılan etnik temizliktir. Milliyetçi Budistlerin yaptığı katliamlar; “1 milyondan fazla Arakanlı”yı başka ülkelere gitmeye mecbur bıraktı. Çoğu Arakanlı Bangladeş’e göç ederek Dünya’nın en büyük mülteci kampının kurulmasına sebep olurken, diğer Arakanlılar “Hindistan”, “Tayland” ve “Malezya”ya gitmeye mecbur bırakıldı.
_____ Acılardan (trajedilerden) bir örnek daha: _____
“Uygur Soykırımı”; Çin Hükûmeti tarafından Uygurlara karşı uygulanan şiddet ve insan hakları ihlâllerine verilen genel isimdir. 2014 yılından bu yana “Çin Halk Cumhuriyeti hükümeti”; Sincan’daki Uygurlar ve diğer Türk kökenli Müslüman azınlıklara karşı, genellikle zulüm veya soykırım olarak nitelendirilen bir dizi insan hakları ihlâli gerçekleştirmiştir. “Keyfî kitlesel tutuklamalar” ve “gözaltılar”, “işkence”, “yaygın gözetim uygulamaları”, “kültürel ve dinî baskılar”, “ailelerin parçalanması”, “zorla çalıştırma”, “cinsel şiddet” ve “üreme haklarının ihlâli” gibi uygulamalara dair çok sayıda rapor bulunmaktadır.
“Xinjiang internment camps
(Sincan gözaltı kampları)”
[Not: “Panopticon” hapis ve gözetleme sistemi; ilk kez 1785 yılında, İngiliz düşünür & filozof “Jeremy Bentham” tarafından ortaya atılmıştır.]
Bu kamplara; Çin Hükûmeti’nin resmî (örtmeceli) tanımıyla “Mesleki Beceri Eğitim Merkezleri” deniyor.
Çin Hükûmeti’nin; “Sincan Uygur Özerk Bölgesi”nde 2014 yılından bu yana işlettiği ve başta “Uygur Türkleri” olmak üzere çoğunluğu Müslümanlardan oluşan çeşitli etnik gruplara ait insanları tuttuğu kamplardır.
Çeşitli devletler ve sivil toplum kuruluşları tarafından “toplama kampları”, “enterne kampları” ve “endoktrinasyon kampları” olarak tanımlanan bu kamplar; ilk kez “Xi Jinping”in yönetimi altında 2014 yılında kuruldu.
Sert tutumuyla bilinen Ç.K.P. sekreteri “Chen Quanguo”nun Ağustos 2016’da özerk bölgenin başkanlığına getirmesinden beri kampların sayısı ve kapsamı daha önce görülmemiş bir şekilde yoğunlaştı.
Bu kampların gizlice ve yasal sistemin dışında işletildiği, birçok tutuklunun herhangi bir yargılama veya suçlama yapılmadan kamplara alındığı bildirilmiştir.
Raporlara göre; yerel makamlar bu kamplarda yüzbinlerce Uygur ve diğer etnik azınlıklara ait Müslümanları tutmuştur; bu tutuklamaların amacının “sözde aşırılık” ve “sözde terörizm”le mücadele etmenin yanı sıra “Çinlileştirme” olduğu belirtilmektir.
_________________________________
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
“pipsqueak” bey,
(29 Ocak 2026 at 21:56)
(30 Ocak 2026 at 13:10)
Siz; “merhametli (vicdanlı)” bir insansınız.
Ama ruhunuzda çok “nefret” biriktiyorsunuz.
Keşke bu kadar çok “nefret” dolu biri olMAsanız…
Keşke “ateş püskürtmeyi” bıraksanız…
Hayat “dikensiz gül bahçesi” kıvamında bir yer değil; ama sizin bu kadar fazla “nefret” dolu olmanız da iyi değil…
“Chuang Tzu” ve “Taoist”ler; asla ama asla “nefret” biriktirMEZler.
Sizin gibi “hayatta görmüş-geçirmiş” birine, “tecrübeli” birine, “insan sarraflığı” mertebesine ulaşmış birine; bu kadar fazla “nefret” hiç yakışMIyor…
Bruce Springsteen’in, Minneapolis’deki “I.C.E. operasyonları”nda hayatını kaybeden ve yaralanan masum insanların anısına yazdığı şarkının (Streets of Minneapolis) yayın tarihi “28 Ocak 2026”.
https://gunzileli.net/omer-faruk-ciravoglu-gun-zileli-ile-nehir-soylesi/#comment-258315
(31 Ocak 2026 at 01:09)
Önceki mesajımda tarihi “2028” olarak yanlış yazmışım, şimdi düzelttim.
Yanlışlık için özür dilerim.
1968’de öğrenciler Vietnam’daki savaşa, ırkçılığa, doğanın tahribatına, tüketiciliğe vb. karşı isyan ettiler. Her iki tarafın da, Kapitalizm ile Komünizmin, dünyadaki hegemonyalarını sürdürmek için ideolojileri bahane olarak kullanıldığını ileri sürdüler.
Bugün Vietnam Amerika olmak istiyor. Yakın zamana kadar dünyanın her yerinden insanlar daha iyi yaşamak ve yetenekli ise yeteneklerini daha iyi değerlendirip kazanç sağlamak için Amerika’ya akın etti. O yüzden uzaktan ağzı sulanan çok büyük beyinli bir ilerici Türk anarşist kısa bir süre önce “Güçlü demokratik gelenekleri olan ABD’de bir tek Demokratlar seslerini yükselttiler Trump’a karşı… ” dedi. Ama bakın anarşistlik maskesi takacağına, insan olarak konuşan ve Amerika’nın ne olduğunu sonsuz daha iyi bilen şair William Carlos Williams ne der: “The land! Don’t you feel it? Doesn’t it make you want to go out and lift dead Indians tenderly from their graves, to steal from them—as if it must be clinging even to their corpses—some authenticity, that which—”
Eminim bu ve benzeri yazılarım sitedeki orta sınıflı silikleri rahatsız ediyor. Bunlar ekranlar önünde geviş getiren dikizci seyirci olmuşlar. Kendi şairlerini bile okumuyorlar:
Evleri yüksek kurdular
Önlerinde uzun balkon
Sular aşağıda kaldı
Aşağıda kaldı ağaçlar
Evleri yüksek kurdular
On bin basamak merdiven
Bakışlar uzakta kaldı
Uzakta kaldı dostluklar
Evleri yüksek kurdular
Cama betona boğdular
Usumuzdaydı unuttuk
Topraklar uzakta kaldı
Toprağa bağlı olanlar
Gülten Akın
Bu robotlar ekranlara yapışmışlar, youtubelarda devrimcilik satıyorlar… Soruyorlar su ne? Ağaç ne? Dost ne? Toprak ne?
Hadi koşun ve açın youtubunuzu!
Atatürk ile taklitçiliğe alışmış Türk solu fakir bir yerde satılması daha kolay olan Sovyet modelini seçti, Marksist oldu. SSCB dağıldığında, fırsatçı uyanıklar bu defa da aynı şeyi PARLAK İLERİCİLİK ANARŞİZMİNE sarıp satışa çıkardılar.
Bu fırsatçıları tanıtıcı bir gözlem: TRT gibi bir Devlet muhabbet tellalının 26 Nisan 2024’te yayınladığı bir makale: “Vietnam’dan Gazze’ye: Dünyayı sarsan öğrenci liderliğindeki protestolar”. Oysa bu ilerici anarşist sitede son iki yıldır Gazze’de yaşanan katliamlar hakkında tek bir kelime bile yok! Ne de sarışın mavi gözlü olmak için can atan Türk anarşistler sitesinde diğer yerlerdeki katliamlar hakkında “kes-yapıştır” TikTakTokçu İnternet müşterilerinden gık çıktı.
Yaşasın medya analizciliği ile geçinen ilerici anarşistlik!
Konuya döneyim, kulağımda 1968’den beri her yerde yaratılan, şarkılara, müziğe ve mistik “endişelenme, mutlu ol” saçmalıklarına coşkuyla katılan neşeli robotların saldırılarını duymaya başladım.
1968’de Wisconsin-Madison Üniversitesi öğrencileri, devlet gücünün sembolleri olarak gördükleri bilgisayar merkezini bombaladı.
Üniversite rektörü tavsiye almak için Washington’a gitti ve bir çözümle geri döndü: Öğrencileri neşeli robotlar etmek, kampusta rock konserleri düzenlemek!
Paralel olarak, Doğu (Oryantal) Bilgeliği, yoga, meditasyon, yüzlerce psikolojik terapi gibi dikkat dağıtmanın başka yolları, kısacası alternatif tüketicilik gelişti.
Bu site Atatürk ve daha sonra Marks, daha da sonra İlerici Anarşizme sarılan taklitçiler dolu. Tüm dünyaya katıldıkları için haklı olduklarına inanan kara cahiller, bunlar!
Beyni boş MUTLU Doğu Huzur Hapını yutmuş, uyuşukluk içinde hep aynı ayinleri tekrarlayan yalancılar yalancısı emekli subay şahane bir örnek. Asla Fredy’i okumamış Veri Tabanı ile Yapay Zeka’da bulduklarını anlamadan kitabına uydurmuş. Alimlik hayalleri içinde yaşayan bir geri kalmış ülke vatandaşı. Diğerleri boş zamanlarını Sosyal Medya, TikTakTok,Youtube gibi enayi avcılığı yapan devasa şirketleri besleyen uyuşuk, bir yorum bile yapmaktan aciz kara cahil seyirci, dikizciler. Bunlar Kes-Yapıştır robotları olmuş.
Yıllar önce okuduğu halde Fredy’nin “artık ürün” ile ne demek istediğini anlamayan bir çok çok çok büyük beyinli hala “artık”, “emek”, “”emekçi” dırdırları edip duruyor.
Bu yollarını kaybetmişlerin etrafı başı(nın içi)boş dolaşma çılgınlığına bir örnek vereyim. Bu sitede bir TikTakTokçu ABD’de “doğa içinde” her biri yarım milyona yakın dolara satılan evlerden oluşan bir anarşist topluluğun reklamını yaptı ve analizleme tüccarı ilerici anarşist parası olsa katılırdı dedi.
Örnekler çok!
2023’deki Askeri Harcamalar: ABD 968 milyar, AB 344, Çin 318, Rusya 151
ABD anarşist enayilere demokrasi hapları dağıtacağına, paranın büyük bir kısmını demokratik dağıtırdı! Aman analizci uzmanlar hemen başlamasınlar jeo-politik, savaş-tarihçilik ve benzeri bilgiçliklere!
2025 yılında İsrail ile en büyük ticaret anlaşmalarını yapan ülkeler:
1. ABD – Toplam ticaretin %18,9’u veya 140,9 milyar dolar
2. Çin – %11,6 veya 86,5 milyar dolar
3. Almanya – %5,5 veya 40,9 milyar dolar
4. TÜRKİYE – %4,8 VEYA 35,7 MİLYAR DOLAR
5. İsviçre ve Hollanda – Her biri %3,1 veya 23,1 milyar dolar.
Apaçık olanı ört bas etmeyi önleyecek güç ne Türkiye’de ne de başka bir yerde var. Bunu anlamaya çalışmak yerine bana saldırmak daha kolay.
“I.C.E. muhafızları” tarafından zorla alıkonulan küçücük çocuk “Liam Conejo Ramos” yem olarak kullanıldı; babasının ortaya çıkması sağlandı, böylece Texas’daki “detention center”a yaka-paça götürüldüler.
Ramos’un okulundaki sınıf arkadaşları onu anmak için mektuplar yazdı, işte o mektuplardan bazıları:
https://www.youtube.com/watch?v=0Cw36_u3_7k
____________________________________
The world has already fired up the murders of hate
But I believe there are birds
Whose songs of love aren’t heard
By people who need to care
Pipsqueak emir vermiş: “Hadi koşun ve açın youtubunuzu!”
Köle doğmuş, köle büyümüş emre itaat etmiş: Fredy Perlman, ‘I.C.E. muhafızları’na karşı direniyor… 01 Şubat 2026 at 02:08
Doğayı ve insanı harabelere çevirmenin başını en son 3-4 yüz yıldır çeken Batı ve şimdiki başı ABD, tüm dünyaya yayıldı. Bu sarışın mavi gözlü olma iğrenç ve ölümcül ucube Türkiye’ye bir Saray evladı Atatürk, sonra da diğer bir Saray evladı Karl Marks ile girdi. Tabii her ikisinin başını, bu sitenin putlaştırdığı ve taklit ettiği, BÜYÜK BEYİNLİ akıncılar çekti.
==============================================
Bir genç biyokimyacı laboratuarda araştırmaları yönetene koşar ve “bir tavuk yumurtasındaki kimya olguları binlerce kimya laboratuarda yaptığımız deneylerden bile karmaşık!” der. Yöneten bu sitedekiler gibi Youtube ve diğer emzik dağıtanlara koşturacağına “bu harika bir düşünce, bu işi kurcala” der.
Genç biyokimyacı daha sonra ve benzeri olarak “nasıl oluyor da, ayrıntılar bir yana, 19’ncu yüzyılda Batı o zamana kadar (Karl Marks gibi bir dahiyi bile aldatıp cambazlığa sürükleyen) bilim-teknikte dünyanın başında olan Çin’i geçti sorusuna eğilir.
Biyokimyacı çok ciltli serisi (sanırım şimdi en az 20-30 cilt) “Çin’de Bilim ve Medeniyet” çalışmalarını başlatır.
Bu sitedekiler eğlence aradığından kısaltacağım.
Kendisi Taoist oldu (karalar karasından daha da karası cahil, aşağılık duygusu içinde kaybolmuş emekli bunak subayın kulakları çınlasın!)
Benim ilgimi çeken: Biyokimyacı bu arada aşağıdaki soruya da cevap getirmeye çalıştı.
“Nasıl oluyor da, karınca yuvasına benzeyen Çin, Hindistan ve İslam’daki Pazar yerlere rağmen bu medeniyetler KAPİTALİZME geçmedi?”
Not: Bu bağlamda kolonilerle zenginleşme bence hala geçerli olsa da bu sitedekilerin tapmada Batı’ya katıldıkları parasız bilim-teknik boş laf! Benzeri olarak, Parasız Devlet faşistliğini diğer bir Devlet’e kaybeder, hepsi o kadar!
Cevabını bildiklerim arasında en başta iki düşünür verdi: Fernand Braudel ve Karl Polanyi
Azıcık daha bir ek. Medeniyet tarihçisi ve tarih filozofu Toynbee, eminim eğlencesi Youtube’dadır, ölmeden önce son yazdığı “İnsan Soyu ve Toprak Ana (Mother Earth and Mankind) kitabında insan ve doğayı harabeye çeviren bilim-tekniğe karşı gelenlerden Blake ve Lao Tzu’ya değinir ve onlara katılır. Yanı sıra da bu sitenin İLERİCİ ANARŞİZM ambalajıyla sattığı Karl Marx ve müritlerinin Yahudilik diniyle başlayan kurtarıcı dinlerden dördüncüsü olduğunu ekler. Yine kara cahil yobaz aşağılık duygusu içinde huzur hapları yutarak işi idare eden emekli subayın kulakları çınlasın!
Bu sitede fetişleştirilen büyük beyinlilerden biri ve çok beğendiğim bir gerçek insana konferansı bittiğinde sorulur:
– İnsan geleceği hakkında düşünceniz ne?
– Geleceğin canı cehenneme, sadece bilim-tekniğin geleceği var. İnsanın umudu var!
Not: Zavallı kara cahil! Ne bu siteyi dolduran her şeyi bilen-dahilerin ne de sitenin İlerici Anarşizminin bilim-tekniğin kurbanlık koyunları olduğundan haberdar. Cahillik cennettir. Ama en azından, benim gibi böyle “Ne mutlu sonsuz bilgili sarşın mavi gözlü Türküm” sloganını duymaktan midesi bulanmış değil.
Okuduklarını anlamayan orta sınıflılar arasında yaygın yalnızlar kalabalığı hastalığına yakalanmış bunak subay, kurtarıcı arayan ilerici anarşistler ve iğrenç TikTakTok-YouTube- Veri Tabanı, Yapay Zeka ICE- VS… gibi eğlenceyi huzur macununa çeviren insan harabeleri hemen yuttuklarınızı kusmaya başlayın!
NOT: Müjde, müjde! Youtube’da gördüm! Kendi faşistliğini rahatlıkla kabul eden kendi dalkavukları entelektüellerini çok iyi tanıyan Trump, İran entelektüelleri yerine, şimdi kendine çok daha benzeyen yoldaşları faşist ruhlu Ayetullahların tarafını seçmiş! Bu cambazın işi belli olmaz, sakın nefesinizi tutmayın, sadece medya analizciliği yapın! Trump, insan harabeleri üzerine kurulmuş ve pislikleriyle (zenginlik-tüketicilik- daima daha çok istemek ve bunu elde etmek için bol DEMOKRASİ) beslenmişler arasında en başarılısı olan yer Amerika’da doğmuş büyümüş bir alçak!
Sayın Pipsqueak,
Emekli subay şimdi İnternette, bu sitede ve Youtubeda her ruhsal derde deva, kendisi gibi karışıksız halis, kendisi gibi yapay, kendisi gibi küçüle küçüle dijital olmuş Chuang Tzu- Shiva- Mamdani-Cortez-Demirtaş küresel Türk lokumu satıyor. Hemen alınız!
Pipsqueak emir vermiş: “Hadi koşun ve açın youtubunuzu!”
Köle doğmuş, köle büyümüş emre itaat etmiş: Fredy Perlman, ‘I.C.E. muhafızları’na karşı direniyor… 01 Şubat 2026 at 02:08
“İnsanlar düşünme ve hissetme özgürlüklerinden vazgeçecekler ve bunu fark etmeyecekler, çünkü dikkatlerini dağıtacak her türlü eğlenceye tapınacaklar.”
Açıldı kutu, döküldü kötü. Bazıları sanki kâinatın kozmik odasına girip çıkmış gibi dünyanın akibetini görüp de mi kalem tuttu? Bildiklerimiz, ne kadar çok şeyi bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz anlamından başka bir anlama hiç gelmedi. Hep söylerim, niye bilmem, dünyada çok şeyler görmeye dayanmaz gözler yalnız bizim gözlerimiz midir? Aldous Huxley, gençliğinde ciddi bir göz hastalığı geçirdi ve neredeyse tamamen kör olma tehlikesiyle karşılaştı. Bu durum tıbbi kariyer hayalinin son bulmasına neden olduğu gibi onu edebiyata yöneltti. “Eh, edebiyat! Ne işe yarar?” Demeyin! Görünmez çizgilerle sarıldığını varsaydığımız dünya yazıyla şekillendi tarih boyunca. Böylece 20. Yüzyılın gözleri köreldikçe zihni keskinleşmiş yazarlarından biri oldu o da. Sezgileri de en az mizacı kadar keskinleşen Huxley, modern dünyanın çelişkilerini bir bisturi gibi yararak açığa çıkardı. O, hem bir yazar hem de geleceğe dair sezgileri güçlü az sayıda yazardan biri oldu. Bilimle mistisizmin, teknolojiyle ruhun kesişim noktasında durmayı seçtiği ya da bir şekilde oraya sürüklendiği için. “Karşı-kültürün efsanesi” sıfatını hak etmek için, Huxley ve eserleri, geleneksel toplum yapılarını sorgulayan tarafa geçti. 1960’ların hippi hareketi, psychedelic devrimi ve Doğu maneviyatının Batı’ya sızışı onun fikirleriyle de şekiller aldılar. Huxley, bireyin özgürleşmesini kolektif şartlandırmanın zincirlerinden kurtuluş olarak gören yazarlardandı. İç içe fanuslar gibi duran tek tipleştirici dünyaya bakınca pek mümkün olmayan bir şey gibi dursa da bu onun için hem felsefi bir ideal hem de varoluşsal bir zorunluluk gibi gerçekleşmişti. Dünya görüşü, insanlığın teknolojik ilerlemenin tuzağına düştüğünü, haz ve konforun bireyi uyuşturarak özgürlüğü yok ettiğini net bir şekilde teşhis etti. İnsan geçtiği yollardan öğreniyor ne öğreniyorsa ne de olsa. Bu tespit, onun eserlerinde kendi kendine bir yankı olarak da kalmadı. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin kölesi olmuştu ve kurtuluş, içsel bir devrimle mümkün olacaktı. Evet ama, insan durup kendi içine bakma cesaretini bulacak mıydı?
1894’te İngiltere’nin Surrey bölgesinde doğan Aldous Leonard Huxley, Darwin’in sadık savunucusu Thomas Henry Huxley’in torunuydu. Neydi coğrafya? Kader mi? Büyükbabası, “bilimsel agnostisizmin” de “babası” olarak bilinen biriydi. Evrim teorisini kiliseye karşı savunurken, bilimin sınırlarını da kabul eden bir rasyonalizmi temsil ediyordu. Babası Leonard Huxley, bir yazar ve editör olarak aileyi edebiyatla iç içe tutarken, annesi Julia Arnold ise, şair Matthew Arnold’un yeğeni olarak sanatsal bir duyarlılık katıyordu onun varoluşuna. Benimkinin de sesi çok güzeldi. Keşke bu kadar içine kapanık olmasaydı ama. Dikenli bir sarmaşıkta kıpkırmızı böğürtlen gibi… Elini tutsam, dalı kırılmış ağaç gibi kanardı. Bu aile ortamı, Huxley’i genç yaşta felsefe, bilim ve edebiyatın kesişiminde derin bir merkeze yerleştirdi. Kardeşleri Julian ve Andrew, biyoloji alanında önemli isimler olurken, Aldous’un yolu edebiyata kaydı. Her edebiyatçı gibi doğrusu böylece hayatı da biraz kaydı. Asla kesin öngörülere sahip olmak kaygılardan azade biri yapamadı çünkü onu. E dünyadayız, insanız, kolay mı soğukkanlı olmak, insan kanı akan nehir başlarında durup beklerken zamanın geçip gitmesini… Zira bu yol, onun için de adeta trajedilerle döşeliydi. Annesini genç yaşta kanserden kaybetti. Onun, ölüm ve varoluş temalarına olan ilgisini derinleştiren de ilk anda bu oldu. Her kayıp bir boşlukla doldurur yerini her şeyin, içine ne koysan da bir köşesi hep delik bir kese kâğıdına benzeyen bir oda gibi insanın. Çünkü insan her şeye kendinden başlıyor hep. 1911’de Eton Koleji’nde okurken yakalandığı keratitis punctata hastalığı, gözlerini neredeyse tamamen kör ettiğinde bile belki bu kadar da hissetmemişti bu eksikliği. Bu sağlık krizi, tıp kariyeriyle dolu dolu hayallerini yok etti ve onu edebiyata, düşünceye yöneltti. Göz görmeyip, el tutmayınca da insan boyuna anlatmak istemez mi ki? Sel durduran setler düşünlere engel olabilir mi ki? Bu yönelim sadece tıp hayallerinin suya düşmesiyle ortaya çıkmadı tabii, aile geçmişi ve kişisel eğilimleri tıpla ilgili hayalleri gerçekleşseydi de inşa edecekti kendini. Yazı, bir tutkudur çünkü değişmez. Neticede edebiyat büyük oranda kara kara düşünmenin ortaya çıkardığı da bir şeydir, bütün meyusların iki kanadından biri hep.
Bu yüzden Huxley, bu körlüğü bir lanet gibi yaşarken bir fırsat olarak da gördü diyebiliriz. Görme yetisini kaybetmek, iç dünyasını keskinleştirdi. Gözleri görmüyor diye duyularına yüklenen Baba Vanga gibi. Görme korteksi (occipital lob) kullanılmadığı için başka işlevlere (işitme, dokunma, hafıza, dil) adapte olur, göz ve beyin ilişkisi üzerinden bakınca evet, körlük beyni dönüştürür ve diğer yetenekleri güçlendirir, bu da “kehanet” gibi algılanan sezgisel avantajlar yaratabilir. Fakat bakıp da dünyanın kötü gidişatına, kim aksini iddia edebilir? Bir zamanlar gördüğü şeylerin zihninde bir kopyasıyla yaşadı. Bates yöntemiyle kısmen iyileşse de bu deneyim, onun algı ve gerçeklik kavramlarını sonsuza dek değiştirdi. Artık zihniyle her yere gidebilecek, her şeyi en ince ayrıntısına kadar görebilecek kadar düşünecek vakti vardı çünkü. Böylece dünya görüşünde, fiziksel duyuların sınırlılığını vurgulayarak, mistik deneyimlerin kapılarını araladı. Sanki biraz İbni Arabi gibi. İnsan, duyularının ötesinde bir gerçeklik aramalıydı, yoksa maddi dünyanın tuzaklarında boğulurdu. E yani mistik bir peygamber olmadı, ama bu yüzden iyi bir edebiyatçı olduğu apaçık. Peygamberleri çarmıha gerenlerin toplumunda zaten en iyisi edebiyatçı olmak değil midir?
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Oxford’da İngiliz edebiyatı okuyan Huxley, 1916’da onur derecesiyle mezun oldu. Savaş, onu da dönemin pek çok yazarı kadar etkiledi. Bugün bile hâlâ birçoklarımız o günlerin yarattığı o panik ile yaşamıyor muyuz? O da birçokları gibi orduya katılmak istedi, ama neden? Savaş karşıtıydı üstelik! Demek ki ölmek için bu yolu daha mı kolay bulmuştu? Belki. Fakat insan önce hep kendi kendine çelişecekti ki, insan olduğunu anlayacaktı. Çocukken benim de zaman zaman böyle hayallerim olmuştu, ama bilmiyorum ki sonra ne olmuştu da bu ben bile karıncayı gözetenlerden olmuştum birden. Ancak gözleri nedeniyle reddedildi. Bunun yerine, Eton’da Fransızca öğretmenliği yaptı ve burada öğrencisi George Orwell’le tanışacak ve daha sonra Orwell’in distopyası “1984”, Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sındaki temalarla yankılanacaktı, ama boynuz kulağı geçse ne olur, Huxley’in kehanetleri daha incelikliydi. Zira korkuları bile birbirine bu kadar yakınken asla asla benzer değillerdi. “Orwell’in korktuğu, kitapları yasaklayacak olanlardı. Huxley’nin korktuğu ise, kitap okumak isteyen kimse olmayacağı için kitabı yasaklamaya gerek kalmayacağıydı.” Bu korkuyla Huxley, baskı yerine, “hazla uyutma” tehlikesini öngördü de diyebiliriz. Tüketim çalgınlığının insanlığı getirdiği noktada şimdi, durmuş haklılığına bakıyorum ben de onun. “5 yıl içinde karanlık bir çağa gireceğiz” diyen Bill Gates’le aynı çağın ilk eşiğinde durmuş, bakarak henüz yeterince dalgalanmamış bir denizde panik içinde debelenenlere…
Erken kariyerinde, Athenaeum dergisinde çalıştı, kısa öyküler ve şiirler yayımladı. Şiiri en çok şiiri sevmeme rağmen rahatlıkla söyleyebilirim şunu: Şairler, asla yazdıkları gibi değillerdir. Huxley de öyle. 1920’lerde İtalya’ya yerleşti. Burada D.H. Lawrence gibi yazarlarla dostluk kurdu. Lawrence’ın ölümünden sonra mektuplarını derleyerek, onun mistik eğilimlerini kendi felsefesine entegre etti. Bakın bu asla bir intihal çalışması değildir mesela, onu geliştirip ilerletmek hayatta tutmaktır, fikirleri sahipleriyle beraber. Huxley’in bu dönemdeki eserleri, satirik bir keskinlik taşıyordu. Öncekilerden daha keskin. Hicivsiz, alaysız ele aldığı bir tek nokta bile yoktu. Göz kırpsa yeridir birbirine değdiğinde bile kirpikleri isyan kıvılcımları saçardı, bile diyebilirim. Öyle ki “Krom Sarısı” (1921) kitabıyla, İngiliz entelektüel çevrelerini alaya almıştı ilk iş olarak. Batı medeniyetinin iç krizi daha o günler ifşa olmuştu böylece. Karakterler, boş sohbetler ve yüzeysel ilişkilerle dolu bir dünyada kaybolmuştu. Bu kitabı, Huxley’in toplum eleştirilerini içerdiği gibi içeriye bir nefeste buyur edilmemiş olmasının da intikamıydı tabii. Modern insan, duygusal derinlikten yoksun, sadece entelektüel pozlarla var oluyordu. Bakınız bizim edebiyat ortamımıza, sanki biraz bize de bakarak da yazmış gibi, sanki! “Modern” bugün de sadece bunların karşılığı değil mi zaten? “Antic Hay” (1923) ve “Those Barren Leaves” (1925) ile bu temalar derinleşti. Yoksa yenilen pehlivan güreşe mi doymuyordu? İnsan bir dövüşe girişince, çok dayak da yese attığı bir tek yumrukla da övünebiliyordu. O da durmadı tabii, savaş sonrası Avrupa’nın hedonizmini, manevi boşluğunu ifşa etti. Demek ki edebiyat, tarihin ifşa edilmesinin de bir yoluymuş, o kadar da boş bir iş değilmiş. Değil mi? Bu ifşa, bugün önünde durup dünyaya baktığımız küçücük pencerelerden bile görünmekte. Şairin de dediği gibi işte: “Pencereyi kapama, gök dolabilir içeri…” Bilim ve teknoloji, insanı özgürleştirmek yerine, onu mekanik bir varlığa indirgiyordu.
Bu kitaplar, onun dünya görüşünün erken evreydi üstelik: Agnostik bir şüphecilik, dini kurumları alaya alma ve bireysel özgürlüğün peşinde koşma… İlk gençliğinde hiç yapmadığı şeylermiş gibi. 1928’de yayımlanan “Ses Sese Karşı”, Huxley’in en karışık metinlerinden biriydi. Müzikal bir yapıya sahip bu kitap, kontrapunkt tekniğiyle farklı karakterlerin hayatlarını iç içe geçirmiştir. Burada, bilim insanı, sanatçı ve mistik figürler çarpışırlar. Huxley, entelektüel çatışmaları bir senfoni gibi düzenlemiş ve İngiliz toplumunu yönlendirenler hakkında keskin tespitlerini somutlaştırıyordu. Çünkü modern toplumlarda, duygusal ve manevi bütünlüğü kaybetmiş, insanlar parçalanmış kimliklerle yaşıyordu. Bu dönemde Huxley, Maria Nys ile evlendi. Belçikalı bir mülteci olan Maria, onun hayatında bir eş olmaktan daha ileri manevi bir sığınak olmuştu. Oğulları Matthew doğdu, ancak bir süre sonra evlilik, Huxley’in cinsel özgürlük arayışlarıyla sarsıldı. Hakeza Huxley, monogamiyi sorguluyor, bireysel hazın toplumsal normlara üstünlüğünü savunuyordu. Kendiyle çelişki içinde uzun yıllar geçirdi. Ne de olsa karşı-kültürün daha ileride ilhamlarından biri olarak anılacak olan Huxley halihazırda onun taşıyıcı bir parçasıydı da. Neticede 1960’ların “serbest aşk hareketi” onun fikirlerinden de ilham almıştı. Fakat hiçbir zaman bu hareketler onun fikirlerinin “doğrudan meyveleri” ya da “tek kaynağı” elbette değildi.
Çelişkiler içinde, çarpık fikirlerle çarpışa çarpışa 1930’lara gelindiğinde, Huxley’in dünya görüşü de dünya gibi evrilmeye başladı. “Cesur Yeni Dünya” (1932), onun en ikonik eseri oldu ve distopya edebiyatının zirvesi. Kitap, genetik mühendislik, “şartlandırma” ve “soma” adlı bir ilaçla kontrol edilen bir toplumu tasvir ediyordu. Huxley, burada da “geleceği öngördü” mü diyeceğiz? Hiç yaşamadığımız yıllarda şimdi yaşadığımız olayların zaman geriye akarken hiç benzerleri olmamış mıydı ki? Tabii ki olmuştu. Geleceğin kaygısı, güç savaşları yüzünden ortaya çıkan geleceğin tiranlığı, acıyla değil, zevkle gelecekti. İnsanlar, özgürlüklerini fark etmeden kaybedecek, konforla uyuşturulacaktı. Bu öngörü, tüketim toplumunun yükselişiyle gerçekleşti evet, ama o zamanlarda başka bir boyutta seyreden bir değişim rüzgârı olarak da vardı. Bugün sosyal medya ve eğlence endüstrisi, “soma”nın modern eşdeğerleri… Roman, Huxley’in bilim eleştirisini doruğa çıkardı. Temnolojietik olmadan kullanıldığında, insanı köleleştiriyordu. “Kadim Felsefe”de (1936), pasifizm temalarını işledi ardından. Sanki yaylı bir tepsi üzerinde duruyormuştu da birden hızlanıp yavaşlıyormuş gibi yeryüzü. İlk gençliğinde orduya katılmak isteyen Huxley, daha sonra savaşa en sert biçimde karşı da çıktı, Peace Pledge Union’a katıldı.
Bu kronolojik değişimle birlikte “Ends and Means” (1937) adlı denemelerinde, etik ve siyaseti tartıştı. Demek çok seneler boyunca durup bir aynanın önünde birdenbire kendine mi baktı? “Şiddet, hiçbir amaca hizmet etmezdi; değişim, bireysel dönüşümle başlamalıydı” sözünü kendinden başlattı. İnsan da işte böyle, her şeye hep geç karar veriyor. Kararsız insandan daha korkunç bir başka şey de yoktur bu yüzden. Kararsız insandan ben bile korkarım, korkulasıdırlar çünkü. Başka da korktuğum bir şey olmamıştır yeryüzünde. Bu dönemde, Gerald Heard ve JidduKrishnamurti gibi dünyaya akıl almaz yerlerden bakan isimlerle de tanıştı. Çok iyi derecede retorik bilen pek çok kişi tanıdım ben de. Sözler davranışlarda yer bulmadıkça anlamsızdır, ama bu tanışmaların birçoğu Huxley’in Doğu felsefesiyle onun agnostisizminden mistisizme geçişini hızlandırdı. İnsan karıştıkça berraklaştığını zannettiği bir zihinle ne arasa bulamaz, ama Vedanta ve Budizm, Huxley’e evrensel bir maneviyat kapısını da araladı nitekim. Nihayet bütün dinler, aynı ilahi gerçeğe işaret ettiği için belki de. “Sen buldun mu?” Dersen eğer, aramıyorum ki…O beni daha kolay bulur nasılsa, eliyle koymuş gibi olduğum yerde. Belkide bu yüzden, hiç durmadığım halde hiç kıpırdamıyormuşum gibi hissediyorum nedense.
Sanki kâinatın kozmik odasını görmüş gibi kitaplar yazan ve 1937’de Amerika’ya taşınan Huxley, çoğu zaman itelediği dünyadan yeterince kopmadığı için bir dönem Hollywood’da senaristlik de yaptı. “Pride and Prejudice” ve “Jane Eyre” gibi filmlere katkıda bulundu. Bu dönem, onun mistik arayışlarını yoğunlaştırdı. Fakat asla bir aziz değildi, olmayacaktı da. Dünyada dolaşan her canlı bir nedenle toprağı hep kazmıştır çünkü. Ne çıkarıp ondan ne gömdüğü yine ona, çok da mühim değil doğrusu. “Kadim Felsefe” (1945), dinlerin ortak özünü inceledi. Mistik deneyim, ego’nun ötesinde bir birlikteliğin içine çekti onu. Ben olsam her kapıdan böyle dalmazdım içeri. Huxley için Batı’nın materyalizmi, Doğu’nun manevi derinliğinden yoksundu ve kurtuluşu, meditasyon ve içsel sessizlikte arıyordu. Yine bir başka şairin dediği gibi “Bu yaşa gelince anlarmış insan” kıvamına geldi, durdu ve bu kitap da böylece karşı-kültürün temel metinlerinden biri oldu. 1960’ların spiritüel arayışı, onun fikirleriyle beslendi. Huxley’in dünya görüşü de bu yüzden kristalleşti. İnsan evrimi, fiziksel değil, maneviydi. “Her nefis ölümü tadacaktır” ya da “Sonra yine bize döndürüleceksiniz” gibi en ateşli ateistleri bile sonradan deist yapan da bu. Teknoloji, ruhu beslemedikçe sürekli yeniden başlayıp bir simülasyon gibi sona erecekti. Bu dönem daha çok Huxley’in “psychedelic deneyimler” dönemiydi. “Algı Kapıları” (1954), maskelin deneyimlerini anlattı. Algı kapıları açıldığında, dünya sıradanlıktan kurtulmuştu. Huxley, psychedelics’i mistik bir araç olarak gördü ve ego’yu eriterek, ilahiyle bağlantı kurmanın hayallerine kapılıyordu. Bu kitap, rock grubu The Doors’un adını verdi ve Timothy Leary gibi isimleri de etkiledi.
Tam olarak İlhan İrem’in iç dünyasına da benzeyen bir dünya aurasına sahipti. Huxley, yine de Leary’ye tavsiyelerde bulundu, ancak psychedelics’in kitlesel kullanımına temkinli yaklaştı. Yanlış ellerde, yeni bir soma olabilirdi. “Cennet ve Cehennem” (1956) ise, bu deneyimleri genişletti; psychedelic vizyonlar, cennet ve cehennemi simgeleyen bir metin olmuştu. Geç dönemi, ütopya arayışıyla geçti. “Ada” (1962), “Cesur Yeni Dünya”nın karşıtıydı üstelik. Ada toplumu, manevi pratikler, psychedelics ve ekolojiyle uyum içindeydi. Huxley, burada ideal bir dünya tasvir etti ama yine de bir Spinoza değildi. Teknoloji, ruhu desteklemeliydi evet, ama birey, topluma entegre aynı zamanda da özgür olmalıydı. Bu kitap da, onun ekolojik endişelerini yansıtıyordu aslında. Kaygıları onu nereye sürüklerse, o da oraya gidiyor, yine de ne yapsa ne yazsa şüpheden de hiç ayrılmadan aklı başında bir şeyler yapıyordu. Ama kime göre, neye göre aklı başında? Çoğunluğun içinde kaç paralık hatırı olur azınlığın, tüketilmekten başka?
Aşırı nüfus ve kaynak tüketimi, insanlığı yok edecekti. Bu öngörüsünde yanıldığı şey, aşırı nüfusun değil azgın azınlığın kaynakları tükettiği gerçeğiydi sadece. Kimse dışında kalmadıkça mensubu olduğu kavmi taşa tutmuyordu nasılsa.1963’te gırtlak kanseriyle boğuşurken, eşine iki kez LSD enjekte ettirdi. Eşi bundan günlüklerinde “olağanüstü derecede huzurlu bir ölümdü” diye söz etmiş olsa da, bu kadar çok bilen birinin bunun bir intihar, ötanazi eğilimi olduğunu da bildiğini varsaymak kaçınılmaz tabii. Ölüm, bir geçişti, korkulacak bir şey değil. İnsan, kendi yarattığı cehennemden kurtulmalıydı, o da öyle yaptı. Öngördüğü dünyayı hiç görmedi de değil. Dünya o yıllarda nasıl bıçak altındaydıysa, bugün de öyle. Huxley, döneminde pek kabul görülesi bir yazar olmadıysa da kolay kolay, bugün olduğu kadar, pek çok açıdan bakıldığında, karşı-kültürün babası, ama aynı zamanda “modern dünyanın da vicdanı” diyebilir miyiz? Ben diyemem. Değil çünkü. Rüştünü bir kez ispatlamış insana hiç “hata yapma payı” bırakmıyoruz çünkü, niye?
Ayfer Feriha Nujen [sosyolog]
(1 Şubat 2026)
“Zararlı arzuların suiistimalini görebilmek için
gözlerini nereye çevireceğini biliyor musun?”
Sokrates, Platon, Devlet, VIII. Bölüm
Yeni reaksiyoner düşünce üzerine yazdığım yazının devamı niteliğinde ele almak istiyorum bu konuyu. Yeni Reaksiyoner düşünce biçimi kuramcılarının demokrasi kavramıyla alakalarının pek zayıf olduğunu ve fikirlerinin ekonomik büyüme ve zenginleşme ile zıt olarak işlediğini belirtmiştim. Ve zaten bu açıkça söylenmekte teorisyenleri ve siyasetçileri tarafından. Zararlı aşırı kazanç arzularının ve adaletsizliğin doğduğu yerlerde bulunmakta bu düşünceler.
Sermayenin büyüme ihtiyaçları içinde olduğu ve demokrasinin ikinci dereceden önemli olduğu lafları zaten 1980’li yıllardan beri neo-liberal ekonomistler tarafından söylenmekteydi. Bunların en meşhuru Milton Freidman olmuştu ve bu ekonomi- politikayı devam ettiren liderler arasından aynı yıllarda İngiltere’de Margaret Thatcher söylevlerinden birisinde “sosyal alanın” yani “toplumun” olmadığının altını çizmişti. Toplum yoksa o zaman demokratik bir toplum anlayışının da mevcut olmadığını söylemek istemekteydi.
Hatta 1980’lerin en beklenmedik olaylarının içinde herhalde Thatcher’in Malvinas Adaları yüzünden, 2 Nisan 1982 yılında Arjantin’e savaş açması olmuştu. Bir bakıma ters etki yaparak Arjantin’de diktatörlük yönetiminin düşmesi bu siyasi hareket sonrasında gerçekleşmişti. Bazen etkiler beklenmedik yerlerden fışkırabiliyor. Olmayan demokrasi ülkeye geri gelmişti.
Milton Friedman gibi bugün birçok Yeni Reaksiyoner demokrasinin peşinden gitmekten sıkılmış görünmekteler. 2010 ile 2020 arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde aşırı sağcı bir karşı-kültür ortaya çıktı ve bu yazarlar daha çok internet üzerinden fikirlerini yaydılar. Curtis Yarvin veya Nick Land gibi kimseler takma isimlerle bu ideolojik yazılarını blog’lardan ve sosyal medya ağlarından yaymaktalar. Bunların başka adı ise “Aydınlanma karşıtı” olarak “Kara Aydınlanma” ideolojik bakışını kullanmaktalar. İlkelerinin başında “demokrasiyi yok etmek” fikri gelmekte. Arkasından da Monarşiyi geri getirmekle bir adım daha ileri gitmekteler.
Uzun zamanlardan beri devletlerin yönetim tarzının biyopolitika olduğunu Foucault ileri sürmüştü. Daha sonra da “şirket toplumu” kavramını Deleuze kullanmıştı daha 1970’lerin sonundan 1990’ların ortasına kadar giden bir süreç içinde. Bu Yeni Reaksiyoner düşünürler devletlerin şirketler gibi yönetilmesini ve devlet başkanlarının da sadece “ekonomiyi” düşünerek demokrasi nefretini geliştirecek politikalar üretmelerini önemsemekteler. Ama kimsenin aklına bu grupların ileri sürdükleri gibi “insanlar arasında eşitsizliği” ve erkek ve kadın arasında güçlülük sırasında bir hiyerarşi yaratmayı düşünecek kadar ileri gidip, bu fikirlerin normal olarak karşılanmasını düşünmedi.
Bugün kritik bir yere gelmeye başladı dünyamız. Siyaset; eskiden düşünüldüğü gibi ülkelerin gelişme veya büyüme siyaseti olmaktan çıkarak zenginlerin daha özgür bir şekilde zenginleşerek fakirlerin de fakirlikte iyice alt seviyeye düşmesini, yeni dünya politikası olmasa bile Amerikan politikasının belirleyici unsuru olarak kabul etmekte. Hatta daha da ileri gitmeye çalışarak, insanların arasındaki eşitsizliğin kaynağının genetik olduğu tezini de tekrar 1930’lu yıllarda yaşandığı gibi yeşertmeye çalışmaktalar. İşin garip yanı ise bu fikirlere kapılan insan sayısının da pek de küçümsenmeyecek sayıda olması. Nasıl buraya geldik? sorusunun artık yeni bir soru olmaktan uzak olduğunu bilmeye başladık herhalde. 1980’lere ve dahası da F. Hayek’in düşüncesiyle 1940’lara kadar giden bir sürecin bugünkü durumu meydana getirmiş olduğunu görebiliriz. Hayek’in 1944’te yayınlanan “Kölelik Yolu” adlı kitabıyla toplumun planlanmasına karşı çıkmaktaydı. Kolektivizme nazaran bireyciliği öne çıkarmaktaydı. Bu tezler bugüne nazaran naif kalmaktalar.
Başka bir tuhaf tarafı da, bugünkü Yeni Reaksiyoner fikirlerin daha önceleri marjinal gibi durmalarına rağmen Silicon Valley patronlarının da artık bu tip düşüncelere sıcak bakmaya başladıklarını takip etmekteyiz. Donald Trump’ın ikinci defa iktidara gelmesiyle fikirler canlanarak pratik edilmeye başlandığında daha da vahim bir sürecin içine girdiğimizi her gün basından izlemekteyiz.
Yeni Reaksiyonerlerin fikirlerinin Trump Amerika’sında yer bulmaya başlamasıyla birlikte aynı özlemleri çeken “Avrupa Aşırı Sağ” siyasetçilerinin de çekinmeden kendi ülkeleri için benzer pratikleri uygulamak istediklerini kendi ağızlarından işitmekteyiz. Kağıtsız olarak adlandırılan kaçak işçilerin sokaklardan toplatılıp kamplara koyularak ülke sınırlarının dışına yollanması arzuları bu kadar açık ifade edilmekte. Amerika’da görülen sahnelerin acınası hallerinin değil kabul edilmesinin heyecanlarını göstermekte bu düşünceler.
Dünya derin bir değişim içinde yaşamaya başladı. Bu anlamda, “Demokrasi ve demokratik arasındaki farkı vurgulamak belki de bu konuda bir adım daha atmak olabilir mi?” sorusunu sormak istiyorum. Bu ayrımın var olduğunu en çok eski metinlerden birisinde görebileceğiz. Platon’un Türkçeye “Devlet” olarak çevrilen “Cumhuriyet” kitabının VIII. Bölümünde. Burada, Platon, Sokrates’in ağızından, siyasi rejimleri dört kısma ayırmakta ve her birisi için de idari yönetim görevini üstlenen adamları tarif etmeye başlamakta. Yani “demokratik” adamın nasıl bir “Tiran” adam olduğunun görüşlerini tasnif etmekte. Bir anlamda rejimleri insan ruhuna göre ayırmakta. O bakımdan yönetimin bir toplumsal siyasi rejim olarak anılmasının yanında, belki de asıl olarak yöneticinin kim ve nasıl biri olduğunun altını çizmekte. Bu süreç içinde demokratik adamın nasıl tiranlık yapan bir adam haline gelebileceğinin örneklerini sıralamakta.
Bu farkın vurgulanması rejimlerin kıyaslanmasından daha da çok bu rejimleri idare edenlerin hayattan beklentilerini göstermekte. O bakımdan belki de demokratik adam ile demokrasi arasındaki farkı vurgulamak idare rejimlerinin nasıl işlediğine dair daha az siyasi ama daha çok psikolojik ve hayattan ne beklendiğine dair bize veriler sunmakta. Düşünmeye değmez mi?
Ali Akay [sosyolog]
(1 Şubat 2026)
ABD Başkan Yardımcısı “J. D. Vance”in ideolojik kaynaklarından bir tanesi, Curtis Yarvin [takma adı (veya “mahlası”) ise “Mencius Moldbug”]. 2016’da Trump’ın kabinesinde olan Steve Bannon da, Curtis Yarvin’in görüşlerini çok takdir ettiğini dile getirmiş.
Curtis Yarvin, 1992’te Berkeley Üniversitesi’nde “Bilgisayar bilimleri” alanında doktora yaparken çalışmasını bırakıp üniversite hayatından ayrılıyor, ve “Silicon Valley”de hemen iş bulup çalışmaya başlıyor.
Özel sektörde çalışırken, akademik dünyayla da dirsek temasını sürdürüyor.
Tennessee Üniversitesi’nde hukuk profesörü Glenn Reynolds; “Ludwig von Mises”, “Murray Rothbard” gibi meşhur iktisatçıların kitaplarını Curtis Yarvin’e tavsiye ediyor.
Yarvin, gençlik yıllarında biriken öfke ile birlikte bu kitapları da okuyunca adeta “aydınlandığını (!)” söylüyor, komplo teorisyenliğine kadar varacak ideolojik tezler ve projeler yazmaya başlıyor. İşte tam bu andan itibaren “Mencius Moldbug” mahlasını kullanıyor.
1990’lı yılların ortasından taaaaa 2016’da Trump’ın iktidara gelişine kadar geçen “20 küsür yıllık dönem”de, özellikle ABD’deki çeşit çeşit “libertarian” ekoller arasında tanınan, bilinen, saygı duyulan bir teorisyen hâline dönüşüyor. (J. D. Vance ve Steve Bannon gibi kişileri etkilediği yıllar, işte bu yıllar.)
Şimdi, şu kısma dikkat etmenizi öneririm:
2008’de, “Mencius Moldbug” mahlasıyla yazdığı yazılarından birinde; toplum nezdinde performansı düşük olan, verimliliği düşük olan kişileri (ve/veya grupları) toplumun diğer bölümlerinden izole etmek gerektiğini, ve bu insanları “bio-dizel yakıt” olarak kullanabileceklerinden bahsediyor!
Yazının tamamı burada:
(20 Kasım 2008)
https://www.unqualified-reservations.org/2008/11/patchwork-2-profit-strategies-for-our/
Bu yazı ise, “J. D. Vance” gibi ABD Başkan Yardımcılığı pozisyonuna kadar yükselmiş kişilerin zihinlerinde neler taşıdığının analizini içeriyor:
(22 Temmuz 2024)
https://newrepublic.com/article/183971/jd-vance-weird-terrifying-techno-authoritarian-ideas
Amerika’nın demokrasi karşıtı radikal sağcı prensi: “Curtis Yarvin”
ABD progressive medyasının amiral gemisi New York Times oldukça ilginç bir röportaja imza attı. Röportajı ilginç kılan, içerikten ziyade konuğun kendisiydi: demokrasiyi Amerika’dan tasfiye edilmesi gereken bir fenomen olarak gören ve merkezi monarşi savunan aşırı sağcı internet ideoloğu Curtis Yarvin.
Amerika’daki Progressive vs Conservative zıtlaşmasının artık bütünüyle geleneksel muhafazakarlık ile klasik anlamıyla sol liberalizm arasındaki çatışma temelinde şekillenmediği ortada. Yarvin gibi radikal internet bloggerları ana-akım üzerinde bir şekilde nüfuz kabiliyetine erişti. Yani, geleneksel ideolojik kategorilerin her geçen gün önemini yitirdiği bir dünyada, Amerikan muhafazakarlığı da bu süreçten payını alıyor.
Geleneksel Amerikan muhafazakarlığının demokrasi ve toplumsal normlara yaptığı vurguları reddeden yeni bir Alternatif sağ siyaset ile karşı karşıyayız.
Genç, karizmatik, anonim, seküler, rasyonel, eril, monarşist, demokrasi karşıtı ve dijital teknolojinin imkanlarını kullanmaya mazhar bir anti-ilerlemeci (anti-progressive) internet sağı, gelinen noktada ana-akım Amerikan siyaseti ve Cumhuriyetçi Parti içinde güçlü bir nüfuz alanına sahip.
Aydınlanmanın kozmopolit ve özgür toplum idealini benimseyen, ancak bir yandan da demokrasi ve eşitlik ideallerini reddeden hayli sofistike bu yeni sağ, Curtis Yarvin (Moldbug) isimli bir blogger tarafından kavramsallaştırıldı.
2007 yılında kurduğu Unqualified Reservations adlı internet sitesinde otoriteryen ve radikal liberteryen fikirleri biraraya getiren Yarvin, Donald Trump’la güçlü ilişkileri olan Amerikalı milyarder Peter Thiel ve Trump’ın Beyaz Saray’daki akıl hocalarından Steve Bennon da dahil olmak üzere Cumhuriyetçi Parti’deki birçok ismi etkilemeyi başardı.
Bu gözle görünür başarı, New York Times’ın geçtiğimiz günlerde Yarvin ile demokrasi üzerine yaptıkları röportajda da kendini tasdik etti.
Yarvin, internet üzerinden dolaşıma sokulan radikal sağ fikirlerin ne denli etkili olabileceğini göstermesi açısından hayli önemli bir figür. Bu yüzden onun fikirlerinin bir portresini ve analizini sunmak, internetin delhizlerinden ana-akıma taşınan seküler, rasyonaliteye önem veren, dinle mesafelenen ve dijital teknolojinin imkanlarını kullanarak geleneksel Amerikan muhafazakarlığını reddeden bu alternatif sağı anlamak için iyi bir başlangıç olabilir.
Bir Slikon Vadisi Liberteryeni: Curtis Yarvin
1973 yılında, Ivy League ve Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı, yüksek eğitimli ve seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Yarvin, çocukluk yıllarının bir bölümünü Kıbrıs’ta geçirdi. 1985 civarında ABD’ye döndükten kısa bir süre sonra, Johns Hopkins Üniversitesi’nin üstün yetenekli gençler için düzenlediği Matematiksel Yetenekleri Geliştirme programına katılmaya hak kazandı. 1988 yılında üniversiteye adım atan Yarvin, 1992 yılında Brown Üniversitesi’nden mezun oldu.
Yarvin’in düşünce dünyası, 1980’ler ve 1990’larda Silikon Vadisi’nin tech kültüründen etkilendi. Yarvin’in daha sonraları reddedeceği ilk düşünce sistemi, Silikon Vadisi’ndeki high-tech kültür içinde baskın bir ideoloji haline gelmiş olan liberteryenizmdi.
Liberteryenizmin rasyonaliteye ve rekabete dayalı toplumsal tasavvurunun, Slikon Vadisinin sistem odaklı ve mekanik kültürü içinde yetişen mühendisleri cezbetmesi pek de şaşırılacak bir şey değil.
Joshua Tait, Slikon Vadisi, liberteryenizm ve tech-culture arasındaki ilişkiyi Yarvin’in düşünce sistemi bağlamında şöyle yorumluyor:
• Yarvin gibi mühendisler, rekabete dayalı bir eleme sisteminden geçerek seçildikleri için, bu süreçleri liberteryen bir toplumda tasavvur edilen türden adil bir rekabet sistemine benzetmektedirler.
• Rekabete dayalı bu sistem içinde kurallar belirgin ve sorunlar da çözülebilir olduğu için her şey rasyonel bir düzen çerçevesinde şekillenmektedir. Bu noktada, toplumun tıpkı bir bilgisayar yazılımı yahut donanımında işlediği metaforik bir anlatı inşa edilmektedir.
• Silikon Vadisi’nin sistem odaklı kültürü, tam da bu noktada liberteryenizmin verimliliğe yaptığı vurguyla bütünleşmektedir.
• Son olarak da tech-culture’ın bilimi yücelten yapısı, insan biyolojisini belirleyici bir mihenk noktası olarak almaktadır. Bu da insan doğasına dair mekanik varsayımları destekleyecek bir antropoloji kurgulamaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, Yarvin’in kurguladığı sağ siyasetin Hristiyanlıkla mesafelenen rasyonel ve seküler yapısı, bu tekno-liberteryen çerçeve üzerinden net bir biçimde anlaşılmaktadır. Öte yandan, kavramsallaştırdığı sağ siyaset içinde belirginleşen bu “liberteryen sapma”, son kertede liberteryenizmi otoriteryen bir formla birleştirmeyi amaçlayacaktır: Yarvin için liberteryenizm, otoriter bir siyasal yönetim biçimi ile birleştirilmediği sürece son derece etkisiz ve hatta yıkıcı bir toplumsal yapıya kapı aralamaktadır.
Demokrasiyi Reddet, Düzeni Kucakla
Yarvin’in liberteryenizmi otoriteryenlik ile birleştirmeyi amaçlayan anti-demokratik siyasi tasavvuru, Hans-Hermann Hoppe’nin 2001 yılında yayınladığı “Democracy: The God that Failed” adlı kitabındaki temalardan etkilenmiştir. Moldbug için demokrasi, Hoppe’nin de iddia ettiği üzere, medeniyetimizin iflasına yol açacak bir politik sarmalı beslemektedir.
Yarvin’e göre, rızaya dayalı siyaseti fetişize eden sol siyaset, bireylerin rızaya dayanmayan bir siyasal yönetimin tadını çıkarabilme ihtimallerini gözardı etmektedir. Bu yüzden monarşi, demokrasiye kıyasla anlamlı bir alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. Liberteryenizmin özgürlüğe yaptığı vurgunun politik olarak somutlaşması ancak monarşist bir çerçevede mümkündür.
Bu bağlamda Yarvin’in çağdaş Amerikan siyasetine yaptığı eleştiriler, onun monarşist ve anti-demokratik siyasi çerçevesini net bir biçimde somutlaştırmaktadır. Ağustos 2009’da yazdığı bir yazısında, “Bugünün Amerika’sı hakiki bir kamu düzeninin ne demek olduğuna ilişkin hiçbir fikri olmayan bir yapıdadır” diye belirtmektedir.
Unqualified Reservations’da yayınlanan “Democracy as an Adaptive Fiction” adlı makalesinde, Yarvin demokrasi ile ilgili daha detaylı yorumlar yapmaktadır:
• Demokrasi, halkın görüşünün devleti yönettiği anlamına gelir; entelektüeller halkın görüşünü yönlendirir; öyleyse, entelektüeller devleti yönlendirir.
• Özgür ve müreffeh bir demokratik toplum, güçlü ve sağlıklı bir kişiye benzer. Bu kişi her gün—ya da en azından her dört yılda bir—bir doz arsenik alabilir ve buna rağmen bir şekilde hayatta kalabilir. Ancak, özgür ve müreffeh olan bir demokratik toplum, hiç arsenik almamış demokratik olmayan bir toplumla karşılaştırıldığında ise göründüğü gibi özgür ve müreffeh olmayabilir. Gelin görün ki son iki yüzyılda bu tür toplumların çok azı hayatta kaldığı için elimizde bir karşılaştırma nesnesi bulunmamaktadır.
• Demokratik olmayan, yani tiranlıkla yönetilen toplumlar, arsenik almayı (yani demokrasiyi) reddedenler değil, bunu zamanında alıp ölümcül bulanlardır.
Bu hususta, Yarvin’in demokrasi karşıtı fikirleri Amerikan siyasetine bakışını güçlü bir biçimde şekillendirmektedir. Bu görüşler şöyle özetlenebilir:
• ABD hükümeti, artık büyük işler başaramayan, katılaşmış ve çürümekte olan bir kurumdur ve iflasın eşiğine gelmiştir. Güçler ayrılığı tarafından kısıtlanan başkan, Washington’un yönetici sınıfının bir parçası olan “derin devlet” bürokrasisi ve sivil toplum kuruluşlarının aksine, arzuladığı şeyleri gerçekleştirme konusunda “neredeyse hiç bir güce” sahip değildir.
• Yarvin’e göre, ABD’deki asıl güç, “Katedral” olarak adlandırdığı akademi ve medya kurumlarının elindedir. Bu kurumlar, kamusal ve siyasi söylemin meşru sınırlarını belirler ve gerçekliği kendi ideolojik çerçevelerine uygun şekilde çarpıtırlar. Yarvin için, toplumun on yıllar boyunca sürekli olarak sola meyletmesinin nedeni de budur.
• Yarvin açısından sadece sol-liberal demokrat hükümet değil, demokrasi de berbat bir şeydir. Demokrasiyi tamamen reddederek onu “tehlikeli ve zararlı bir yönetim biçimi” olarak nitelendirdiği birçok yazı kaleme almıştır. Öte yandan, birçok yazısında da ABD’de pratikte bir demokrasinin var olmadığını zira seçmenlerin diğer çıkar gruplarıyla karşılaştırıldığında hükümet üzerinde gerçek bir güce sahip olmadığını dile getirmektedir. Ayrıca, yönetimin güçler ayrılığı ile paylaşıldığı bir siyasal yapının zaten etkili olamayacağını dile getirmektedir.
• Yarvin açısından ideal olan yönetim, adeta bir şirket gibi yönetilen bir yönetimdir. Yani, tek bir liderin aşağısındaki herkes üzerinde mutlak güce sahip olduğu bir yapıdır. Bu monark-CEO, siyasi karar alma süreçlerine müdahil olan kamu görevlileri, yargıçlar, seçmenler (halk) ya da güçler ayrılığıyla uğraşmadan işleri istediği gibi yürütebilecek bir yetkiye sahip olurdu. Kısacası, etkili yönetim “doğru kişi”nin bulunduğu ve yetkilendirildiği monarşist bir çerçeve içinde şekillenmektedir.
Bu açıdan bakıldığında, Yarvin küresel radikal sağın evrensel olarak sergilediği şu iki temayı kendinde gösteriyor:
• Elit ve halk arasında uzlaşması mümkün olmayan karşıtlık
• Siyasi pesimizm
Öte yandan, burada Yarvin’i radikal sağın birçok ideoloğundan ayıran bir nokta mevcut: (1) Yarvin, liberal demokrasiye alternatif olarak bir tür doğrudan demokrasiye dayalı bir sağ-popülizm inşa etmeyi amaçlamıyor. Aksine, (2) monarşist ve (3) kamu rızasına dayalı olmayan bir politik dil inşa ederek (4) sağ-popülizm ile de mesafeleniyor. Yarvin’in bağlı olduğu politik çizgiyi betimleyen Neo-ReactionX (NRx), bu açıdan radikal sağ internet çevrelerinde özgün bir yer kaplamaktadır.
Trumpizm ve NRx
Burada aktarılan hikaye göz önüne alındığında, Donald Trump ve çevresindeki birçok kişinin ilerici elitler (progressive elites) olarak gördükleri isimlere yönelik eleştirilerinde NRx ile ortaklaştığı görülmektedir.
Politico’ya göre, Breitbart’ın yönetim kurulu başkanı ve Trump’ın danışmanı Steve Bannon, Yarvin’in çalışmalarını okumuş ve bunlara hayranlık duyduğunu belirtmiştir. Bannon, tıpkı Yarvin gibi liberal teknokratların ‘Batı Medeniyeti’ni yok ettiğini düşünmektedir.
Öte yandan, geleneksel muhafazakarlık halihazırda zaten bu türden eleştirileri dolaşıma sokacak ideolojik mühimmatlara sahip olduğu için Cumhuriyetçi Parti içindeki figürlerin NRx’e ihtiyacı olup olmadığı sorgulanabilir.
Ancak geleneksel muhafazakarlığın tam tersi istikamette hareket ederek son derece bireyci temalar barındıran; ulusal, dinsel ve yerel kimlikleri siyaseten benimsemeyen bir alternatif sağ siyasetin Cumhuriyetçi Parti içindeki birçok isim tarafından takdir gördüğü bir gerçekle karşı karşıya olduğumuz gerçeği de ortada.
Bundan 20 sene önce kamusal ölçekte dikkate alınmayacak türden fikirlerin ana-akımlaştığı ve progressive medyanın amiral gemisi New York Times’ın Yarvin’le röportaj yaptığı bir dönemdeyiz. Belki de yakın bir gelecekte liberallerin ve solcuların eleştireceği türden milliyetçi, popülist ve her şeye rağmen anayasallık savunan bir geleneksel muhafazakarlığın yerini çok daha tehlikeli ve açıktan demokrasi karşıtlığı yapan bir sağ siyaset alacaktır.
Hasan Ayer [siyaset felsefesi]
(22 Ocak 2025)
“Fredy Perlman”ın “Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı” adlı eseri:
“Tarih” neyi anlatır?
Hiç şüphesiz, Sümer’den önceki “dünyanın ruhu”na (“Spiritus Mundi”ye) karşı bugün adına “erk” dediğimiz heyulayı; yani uygarlığın ta kendisi olan “Leviathan canavarı”nın serüvenini anlatır.
“Tarih”i sadece ama sadece “yazı icat edildikten sonra başlayan” bir süreç olarak kabul eden kişiler; bu icattan sonra gelen bütün toplumları otomatikman “varlık toplumu” olarak mimlemeye eğilimlidir, bu onların propagandasıdır, ve bunu “okul” denen “beyin formatlama fabrikaları”nda insanların beynine zerk ederler.
Şu “Tarih” denen şey henüz icat edilmeden önce (yani onların iddiasına göre “yazının icadından önce”); yaşamış bütün insanlar, bütün toplumlar “varlık toplumu” değildir.
“Tarih”i salt “yazının icadı sonrası” olarak kabul edenler; küre-i arz üzerindeki ormanların, göletlerin, sonsuz ovaların henüz çorak kraterlere dönüşmediği zamanları, Sümer öncesini adeta yok sayar. İnsanın hüküm sürMEdiği bir hayat onlar için hükümsüzdür çünkü. Neyse ki epeydir bu hikâyeyi tersyüz eden pek çok veri, gözlem ve bulgu gerçeğin başka boyutlarını ortaya çıkardı.
Tarihi Sümer’de başlatan kronolojik anlayış, Sümer’in ötesinde eşitliğe ve uyuma dayalı yabandan, istikrarlı “doğa durumu”dan söz etmez. Sümer’n yanı sıra bile varlığını sürdüren “ötekiler”, “sapkınlar”, “isyancılar”, “kaçkınlar” da olmuştur. İşte onların hikâyesini, “1968 kuşağı”nın mühim simalarından; anarşist “Fredy Perlman” bize anlatır.
Fredy Perlman’ın belki de en önemli eseri olan “Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı” adlı kitabı, insan topluluklarının ve onların Batı’daki “uygarlık mega-makinesi”ne karşı türlü türlü direnişinin hikâyesidir. Kitabın yaklaşık yarısı, dünyadaki en son dinî uygarlık olan İslâm da dahil olmak üzere Mezopotamya bölgesinin özgün uygarlıklarını ele alıyor.
Bu son derece çarpıcı, tarihsel bakımdan doğru olduğu kadar lirik ve tutku dolu da olan eserin kalanında ise; “sapkınlar”ın, “hayalperestler”in, “yerli direnişçiler”in ve diğer “isyancılar”ın mücadeleleri aktarılarak günümüz gerçekliğine varılıyor.
“Er-Tarih’e Karşı”; uygarlığın ta kendisi olan “Leviathan”la çağlardan beri kaçınılmaz bir mücadele içerisinde, yaşamın özerkliğini ve neşesini korumaya çalışan zeklerin (tüm biz “avam”ın, “mahpuslar”ın, “zorunlu emekçiler”in) panoramasıdır.
Fredy Perlman; “varlık toplumu” kavramına kökünden karşıydı.
1970 yılında yazdığı “Essay on Commodity Fetishism” adlı eserinde; İngilizce’de “abundance & abundant” olarak bilinen, her tür fiziksel metayı (maddeyi) sadece ama sadece “ticarî kazanç” elde etmek amacıyla istismar edenleri, “ticarî bolluğu”, “ticarî zenginleşmeyi”, “ticarî kâr” elde etmeyi daima çok sert eleştirmiştir.
Onların iddiasına göre:
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar vahşidir…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar barbardır…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar yaşamayı bilmez…
Ve bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar fakirdir…
Fredy Perlman; bunları ifade eden herkese karşı çıkıyor. Eleştirisinde haklıdır. (1985 yılında vefat etti, çok kıymetli biriydi…)
“İNSANIN ESKİMİŞLİĞİ”
• The Obsolescence of Man, Volume I (1956)
• The Obsolescence of Man, Volume II (1980)
• The Outdatedness of Human Beings: The Antiquatedness of the Human Being (single volume)
Filozof, aktivist ve eleştirmen kimlikleriyle tanınan, ve günümüzde yeniden hatırlanan “Günther Anders (1902-1992)”, en önemli yapıtı sayılan “İnsanın Eskimişliği”nde ortaya attığı “Prometheusçu Utanç” kavramıyla; teknolojiye yönelik en erken tarihli ve en keskin eleştirilerden birini getiriyor.
Günlük hayatımıza derinlemesine nüfuz ettiği hâlde hâlâ net bir şekilde hesaplaşamadığımız “teknolojik başarılar karşısında nasıl bir tavır takınacağımız?” sorusu üzerine kafa yoranlar, Günther Anders’in eleştirilerini dikkatle takip etmeliler.
“Martin Heidegger”, “Edmund Husserl” ve “Ernst Cassirer”in öğrencisi, “Hannah Arendt”in eşi, “Walter Benjamin”in kuzeni olan “Günther Anders”; modern dünyaya dair keskin eleştirileriyle bugün yeniden keşfedilen bir filozof.
“Hans Jonas”, “Bertolt Brecht”, “Ernst Bloch” ve “Herbert Marcuse” gibi isimlerle de yolları kesişen Anders, “İnsanın Eskimişliği” adlı eserinde, teknolojinin insanı nasıl “eskittiği”ni; “nükleer tehdit”, “tüketim kültürü” ve “insanın tabiatla ilişkisindeki yabancılaşma” gibi temalar üzerinden irdeliyor.
Bu başyapıt; “insanın kendi yarattığı teknolojik dünyada nasıl anlamını yitirdiği”ni, “yok oluş tehdidiyle nasıl yüz yüze geldiği”ni çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. “Nükleer silahlardan iklim krizi”ne, “tabiatı kendi ellerimizle yıkışımızın sorunlarından yaşamlarımızın metalaşması”na kadar pek çok acil mesele, Anders’in öngörü dolu eleştirileriyle yeniden düşünmeye davet ediyor bizi.
“Dünyayı değiştirmek yetmez. Bunu zaten yapıyoruz. Hâttâ dünya büyük ölçüde bizim müdahalemiz olmadan değişiyor. Bu dönüşümü yorumlamamız da gerekiyor. Dahası, bu dönüşümün seyrini değiştirmek gibi bir amacımız olmalı ki dünya bizim dahlimiz olmadan dönüşmeye devam etmesin. Daha da önemlisi bizden arınmış bir dünyaya dönüşmesin.”
Günther Anders
pipsqueak bey, ruhunda “nefret” biriktirmeyi keşke bıraksa…
“Chuang Tzu” ve “Taoist”ler; asla ama asla “nefret” biriktirMEZler.
_______________________________________
___ TAHSİLLİ CEHALETİN CİNNETİ ___
Orhan Pamuk’un “Nobel Edebiyat Ödülü” alması (veya: “Orhan Pamuk’a Nobel verilmesi”) üzerine, hayli büyük bir milliyetçi ve ulusalcı tepki ortaya çıktı.
Nobel’in Orhan Pamuk’a, bir İsviçre dergisinin kendisiyle yaptığı mülakatta sarfettiği “bu ülkede 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” sözleri üzerine verildiğinden emin olan; ödülün ilanının, Fransız parlamentosunda Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan kanun tasarısının kabul edilmesiyle aynı güne denk gelmesinde bu “fesadın” teyidini gören; Nobel’i eninde-sonunda Türkiye’yi bölmeye veya hiç değilse destabilize etmeye yönelik tertiplerin bir manivelasına indirgeyen bir bakış açısından yapılan yorumlar, hızla yayıldı. Orhan Pamuk’un “Nobel”i, sadece son vesileydi aslında. Birkaç yıldır, her “millî” addedilen meseleye yönelik, daha doğrusu her toplumsal sorunu bir millî mesele olarak kodlamaya yönelik, benzer tepkileri görüyoruz.
__ “OKUR-YAZAR”LARIN FANATİK DAVRANIŞLARI __
Konu her ne olursa olsun, burada aynı zihniyet kalıbının, aynı söylemin işlediğini görüyoruz. Bulunabilecek en uç mantık bağıntısı, “komplo teoremleri”dir. Hedef alınan şahsiyet veya şahsiyetlerin “objektif hıyaneti”ni (mümkünse “Kürtlük”, “Ermenilik”, “Sabetaycılık” türü) bir “soy-sop bozukluğu” veya bir “dış mihrak”la” (Amerika-Avrupa) bağı üzerinden ifşâ etmekten öte bir “argümantasyon”a ihtiyaç duyulmuyor. Herhangi bir konunun kendi bağlamı, kendi nesnelliği içinde mütalaa edilmesinin yolu en baştan kapatılıyor. Ufûnet yüklü bir söylem bu aynı zamanda. “Komplo teoremleri”nin hiçbir şeyi açıkta bırakmayan kahredici kurgusu altında her türlü öznellik ve “yapıcılık” ihtimâlini peşinen iptal eden, “irade-i cüz”ü hiçleştiren bakış açısı, muazzam bir “acz” duygusu, ona bağlı olarak da muazzam “hınç” ve “negatif enerji” üretiyor. Bu söylem, hamâsî bir dille bütünleniyor. Savlar değil, menşei belirsiz birtakım anekdotlar veya kudsî sayılan kişilerden (başta “Atatürk”) alıntılar konuşuyor. Uğur Mumcu’nun epey ünlü “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” tarifini de aşan bir durum bu: İyi kötü bir “fikir” sahibi olmadan, kanaat ve tavır sahibi olanlar konuşuyor! İçeriklerden önce, bilgiyle, fikirle ve sözle kurulan ilişkide “faşizan bir davranış” hüküm sürüyor. Daha fiyakalı hamâset yapmanın, daha ağır konuşmanın cezbesi; “fanatizm”i teşvik ediyor. Bilhassa sanal âlemin (“sosyal medya”nın) yalan-yanlış anekdotları, sözümona parlak habis lâfları çoğaltmaya elveren yayılma hızı ve yüz yüze iletişimin sağlayabileceği empati ihtimâlini yok eden kışkırtıcılığıyla; bu fanatizm narsistik bir yankıyla pervasızlaşıyor.
Burada dikkat edilecek olan; sadece milliyetçi & ulusalcı partilerin, yayınların, çevrelerin, kanaat önderlerinin “örgütlü tepkiler”i değil. Bu çevrelere angaje olanların dışında, böylesi tepkileri kendi ilişki ağları içinde (çoğunlukla “internet” üzerinden) dolaşıma sokmayı refleks hâline getirmiş “münferit” kişilerden oluşan genişçe bir “taban” var. Temel vasıflarından birisi “okur-yazar”lık olan bir toplumsal taban bu. “Okuma-yazma”yla ilişkileri, ortalama “Türk insanı”ndan, “halkımız” diye anılan insanlardan biraz daha ileri. Ama sadece biraz daha ileri. “Ulusalcı duyarlılık” gösterenlerin doçent/profesör/mühendis ünvanlı olanlarının mektupları/mesajları arasında dahi, bitişik yazılmış “ki” ve “de/da” ekleri, anlatım bozuklukları, mebzûl miktardadır.
Söz konusu tepkilerin, (az evvel değindik) ayrıcalıklı mecrasının internet ve elektronik posta zincirleri olmasından da çıkarsayabilirsiniz bunu. Bilgisayara âşinâlığı olan, elektronik posta (e-mail) yazıp yollayabilen birileri söz konusu olduğuna göre, umumiyetle “orta sınıf mensupları”ndan müteşekkil bir toplumsal profille karşı karşıyayız. “Elit” okulların, “üniversite üyeleri”nin, “tahsilli meslek erbâbı”nın oluşturduğu “elektronik posta (e-mail) gruplarının mensupları”nın sürekli tecrübe ettiği gibi; en azından kültürel sermayeye temellük itibarıyla “üst-orta sınıf (upper-middle class)” olarak konumlandırılabilecek kesimler de, milliyetçi & ulusalcı reaksiyonun etki alanında bulunuyorlar. “Tahsilli meslek erbâbı”nın korporasyon örgütlerinde son yıllarda yaşanan iklim değişikliği de; (son olarak geçen ay yapılan büyük baro seçimlerinde milliyetçi & ulusalcı grupların kazandığı ağırlık) buna delâlet ediyor. Bu “okumuş-yazmış” zümrelerdeki fanatizm ve medeniyetsizleşme, had safhada. Herhangi bir konuyu sükûnetle ve aklî savlara dayanarak tartışma girişiminin; “Mustafa Kemal’den bir alıntı”, “bir Çanakkale anekdotu” veya içinde “hain”, “aymaz”, “satılmış” kelimelerinden en az birisi geçen hamâsî efelenmelerle püskürtülme ihtimalinin bu tahsilli, “elit” muhitlerde bilhassa yüksek olduğuna tanıklık edebilecek çok insan var!
Murat Belge, “Radikal” gazetesi yazısında; tahsilli “seçkinler”in, refleksleşmiş, ezberlenmiş milliyetçi replikleri, jestleri, “sıradan” halka kıyasla çok daha cân-ı gönülden sahnelediklerini, daha “ballandırarak” tekrarladıklarını belirtiyordu. (Millî) Eğitim aygıtının kazandırdığı manevî donanım ve böylelikle edindikleri “seçkin” konumu, onları bu milliyetçi ezberi daha “duyarak, hissederek” oynamaya sevkediyordu. “Eğitim görmemişlerde hâlâ biraz umut var” diyerek bitiriyordu yazısını Murat Belge.
Osmanlı devlet adamının “bunca cehalet ancak tahsil ile mümkündür” sözünü hatırlatan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz gerçekten. Millî-Eğitimin gerek ezberci, şabloncu öğretim formasyonu, gerekse milliyetçi zihniyet kalıplarını her bilgi alanının zeminine döşeyen içeriği; bir “öğrenilmiş cehalet” hâsıl ediyor. Kemalist ideoloji, eğitimle aydınlananların “topluma önderlik edeceğini, toplumu yükselteceğini” vaz’etmiş, doğrusu Türkiye’de “sol” dünya görüşünde olanlar da bu “aydınlanmacı iyimserliği” büyük ölçüde devralmıştı. Tıpkı Kemalist, milliyetçi & ulusalcı söylemin sapkın “sözde aydınlar” hakkında serdettiği hayal kırıklığı gibi; şimdi “sol”da da tahsilliler hakkında bir umut kırıklığı yaşanıyor. Peki, bu “tahsilli cehaleti”ni, bu “diplomalı dar görüşlülüğü”nü; Türkiye’de eğitimin “çağdaşlık”tan uzaklığına mı bağlamalı sadece?
____ TOPYEKÛN YARI-EĞİTİMLİLİK ____
“Türk millî eğitimi”nin özel gayretleri dışında, genel olarak “eğitim-öğretim rejimi”nin performansından öte; bizzat “çağdaş” toplumun (kapitalizmin) kültürel düzeninin, yapısal olarak “yarı-eğitimlilik” & “yarı-cahillik” ürettiği tezini hatırlatmak için soruyorum bu soruyu.
“Theodor W. Adorno”nun 1959 yılında yayımlanan “Theorie der Halbbildung” adlı makalesinin meselesi budur:
“Soziologische Schriften 1” içinde, Suhrkamp, Frankfurt a.M. 1997, s. 93-121.
Makalenin geniş bir tartışması için:
“Stefan Müler-Doohm, Die Soziologie Theodor W. Adornos: Eine Einführung, Campus, Frankfurt a.M./New York 2001.”
Bu başlığı “Yarı-Eğitimlilik Teorisi” diye çevirebiliriz, ama şu şerhi düşerek: “Eğitim”e indirgeyerek çevirdiğimiz “Bildung” kavramı, öncelikle “tahsil ve terbiye”yi, ama aynı zamanda, onun zımnında bütüncül bir formasyonu, “kişiliğin oluşumu”nu ifade eder.
Adorno;
• “Eğitim (Bildung)”,
• “Eğitimsizlik (Unbildung)”,
• “Yarı-eğitimlilik (Halbbildung)”;
aralarındaki ayrımı kavramlaştırır.
• “Eğitim (Bildung)”; özgür ve dinamiktir, belirli bir amaç doğrultusunda araçsallaşmamış, sabitlenmemiştir.
• “Eğitimsizlik (Unbildung)”; “salt naiflik, salt bilMEmek”tir, böylelikle nesnelerle dolayımsız bir ilişkiye elverir. Böylelikle eğitimin başlatılabileceği bir başlangıç noktası da sağlar. (Murat Belge’nin “Eğitim görmemişlerde hâlâ biraz umut var” deyişini hatırlayalım!)
• “Yarı-eğitimlilik (Halbbildung)” ise; “eğitimden önce gelmez, onu takip eder”; sabitlenmiş, kültürel veya toplumsal bir amaca bağlanarak araçsallaştırılmıştır. “Yarım anlaşılmış ve yarı öğrenilmiş olan, eğitimin ön basamağı değil onun can düşmanıdır.” diye uyarır Adorno. [Not: Bu bölümde çift tırnak içinde verilen alıntılar hep Adorno’nun anılan makalesindendir.]
Meselenin esası, “Kültür”ün iki cepheli oluşuyla ilgilidir.
Kültürün bir cephesi “tinsel kültür”dür, diğer cephesi ise “yaşamı biçimlendirmenin reel” araçları, yordamlarıdır.
“Yarı-eğitimlilik”; kültürün bu ikili karakterinin yitirildiği noktada ortaya çıkar. Kültürün iki cepheliliğini “göz ardı ederek kendini mutlaklaştıran bir eğitim, yarı-eğitim olmuş demektir.” Adorno’nun yitirilMEmesi gerektiğini söylediği şey, kültürün iki cephesi arasındaki gerilimdir. “Bu gerilim yittiğinde, uyum (konformizm) mutlak hâkimiyetini kurar.” Gerilimin her iki kutbunun da kendi içinde donMAması gerektiğine dikkat çeker Adorno. Oysa gerek “Tin ve hükümran bilinç”, gerekse “Tabiat ve uyum sağlama yeteneği”; mutlaklaşıp sabit kategorilere dönüşmüş, velhâsıl “Kültürün her iki uğrağı” da fetişleşmiştir. “Tinin özerkleşmesi (kendi başınalaşması)”; başlangıçta, tinsel bağımsızlığın doğrudan doğruya egemenlerle eklemlenmiş bir azınlığın imtiyazı olarak kalmasına karşı eleştirel ve özgürleştirici bir işlev görüyordu. Bu evrede “Eğitim”; “statüsüz ve imtiyazsız bir insanlık” fikrini vaz’ediyordu. Ancak burjuva egemenliğinin tesisiyle, böyle bir misyondan kopmuş, reel yaşamı biçimlendirmeyle bağıntısını yitirmiş; belirli bir tatbikatın bilgisine indirgenmiş, bununla beraber (yine) bir imtiyazlı konum algısına dönüşmüştür. Kendi içine kapanıp mutlaklaşan Tin’in işlevi; “ideoloji”dir artık. Öte tarafta, “Tabiat” ile ilişkiye ve “reel yaşama” baktığında, bütün beşerî münasebetlerin; “ekonomik mübadele ilişkileri”ne ve “tüketim”e indirgendiğini görür Adorno. Bu vasatta bilgi (malûmat) salt “reel”in yansıması olarak algılanır, hâlihazırdakinin ötesine işaret etme selâhiyetinden yoksundur, böylece konformizmi pekiştirir. Öte yandan Tinsel’in kavramlarının yerini alan klişeler, reel olanla bağıntı kurmadan, her şeyi mutlaklaştırıp kendine tabi kılar. Bu şeyleşmiş bilinç, öznellikle nesnellik arasında süreçsel-diyalektik bir ilişkiye izin vermez. Eğitimin diyalektik niteliğinin feshedildiği bu durum, “objektif” olarak bütün bilgiyi, öğrenmeyi, idraki; eksikli, “yarım” kılar, “yarı-eğitimliliği” süreğenleştirir.
Velhâsıl “yarı-eğitimli”lik, “yabancılaşmış Tin”dir; “metaların fetiş karakterinin Tin’i de kavramasıdır”: “Konularının içerdiği hakikati ve canlı nesnelerle olan canlı ilişkisini yitiren eğitimin şeyleşmesidir.” Adorno, bu deformasyonun âmilleri olarak kültür endüstrisini, “bilincin sürekliliği”nin kaybını, “eleştirel bilincin” yitişini ve “kolektif narsizmin hâkimiyeti” görür. Bilincin sürekliliğinin kaybıyla ilgili yazdıkları bilhassa önemlidir. Bilinç ve idrakteki süreklilik kaybı, modern-öncesi toplumlarda geçerli olan otoritelerin ve geleneklerin çözülmesiyle, özne ile toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkiyi düzenleyen yeni kalıplara ihtiyaç duyan insanların, nesneler ve diğer insanlarla aralarına bir önyargı tabakası döşemek üzere, timsallere (simgelere) meyletmeleriyle kendini gösterir (“millî simgeler” burada işlev görür). Bu sürecin vardığı nokta, (“kültür endüstrisi”nin belirleyici katkısıyla) şudur:
“Bilincin sürekliliği içindeki idrakin, öğrenmenin yerini; noktasal, unsurları birbiriyle bağlantısız, sürekli yeni verilerle ikâme edilebilir bir haberdarlık (malûmattarlık) alır. Onun kendi idrak (öğrenme) sürekliliği içinde erimeden bilince sızan eğitim unsurları; bâtıl inançları eleştirdiklerinde bile bizzat bâtıl inanç hâlini alma eğiliminde olan zehirli maddelere dönüşürler.”
Adorno’nun “kolektif narsizm” ile ilgili bir cümlesini de aktarayım: “Yarı-eğitimlilikle kolektif narsizmi birleştiren; bir şeylere temellük etme, söze dahil olma, kendini uzman olarak satma ve bir yere aidiyet edâsıdır.”
Adorno, yarı-eğitimliliğin; “onca ‘Aydınlanma’ya ve ‘bilginin yayılması’na inat ve bizzat bunlar sayesinde, bugün hâkim bilinç tarzı hâlini aldığını” söyler.
Adorno’nun “karamsar” eleştirisine kulak verecek olursak, “yarı-eğitimlilik”, veya “yarı-cahillik”, veya (Türkçesiyle) “tahsilli cehalet”; eğitim formasyonunun kalitesinden bağımsız olarak, kapitalist modernleşme süreci içinde ortaya çıkan bir tarihsel (toplumsal) durumdur. Ve bu “sosyalleşmiş” bilinç tarzı, eleştirel aklı dumura uğratarak; (az evvel aktarıldığı üzere) bâtıl inanç formatını yeniden üretir. Bu savı hatırlayarak ve akılda tutarak, Türkiye’nin özgül koşullarına geri dönelim.
___ “TAHSİLLİ ORTA SINIF”IN KRİZİ ___
“Tahsilli orta sınıf”; seçkinlerin, “milliyetçi & ulusalcı fanatizm”e kapılmalarının ve bu fanatizm içinde medeniyetsizleşme eğilimine girmelerinin, doğrudan doğruya milliyetçi endoktrinasyonla ve onun öğüttüğü millî meselelerle ilgili olmayan bir veçhesi olduğunu düşünüyorum. Bu veçhe; şehirli, tahsilli, laik orta sınıfların, iktisadî ve toplumsal statülerini “kaybetme endişesi içinde” bulunmalarıdır.
“Neo-liberal deregülasyon” süreci altındaki iktisadî ve toplumsal dönüşümün tahripkâr etkilerini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Gerek formel sosyal güvenlik yapılarının gitgide büzülmesi, gerek toplumsal dayanışma ilişkilerinin aşınması, topyekûn aşağıdakilerin hayatını zorlaştırıyor; alt ve orta sınıflar, yoğunlaşan bir tehdit hissediyorlar. Orta sınıfların tehdit algısının alt sınıflarınkinden (işçilerden, vasıfsız işsizlerden, “deklaseler”den, marjinalleştirilmişlerden, vb…) farkı, onların kaybedecek bir şeyleri olması, veya kaybedecek bir şeyleri olduğunu, en azından kaybedecek bir şeye malik olabileceklerini düşünmeleridir. Mülk ve nakit cinsinden bir varlıkları olmasa bile, tahsille edindikleri donanım (“kültürel sermaye” de diyebilirsiniz) sayesinde, kendilerini; mala-mülke, en önemlisi bir kariyere, bir statüye erişebilecek potansiyele sahip görürler.
“Tahsilli orta sınıflar”ın kariyer beklentileri, aslında yaklaşık on yıldan ama özellikle travmatik bir etki yaratan “2001 ekonomik krizi”nden beri, büyük bir sarsıntıya uğradı. Bütün dünyada da olduğu gibi; tahsilin ilk basamağını oluşturduğu, insanı emekliliğe kadar taşıyacak bir “iş yaşamı ve hayat akışı” öngörüsünün karşılık bulması giderek istisnâîleşiyor; ayrıca “tahsil yoluyla sınıf yükselme şansları” da azalıyor. Buna koşut olarak, üniversiteli ve diplomalı olmanın getirdiği saygınlık, aslında çok daha uzun bir zamandır; yıpranıyor. “Akademik proleterleşme”; başlıbaşına ilgiye değerdir. Üniversitelerin öğrenci alımları “kitleselleşirken”, yüksek lisans programlarındaki öğrenci nüfusu da artıyor. Bu programlara yönelen üniversite mezunlarının önemli bir kısmının saiki “CV’sini geliştirmek”tir; üstelik bunların da önemli bir kısmı, gelişmiş CV’leriyle de istihdam şanslarının fazla yüksek olmayacağı kaygısını duyuyor, böylelikle üniversitede bulunma (olma) sürelerini uzatarak, işsizlik kariyerlerini ertelemeye bakıyorlar. Genç akademisyenlerin konumları da, eski tabirle “asistan” oldukları zenaatkâr usûlü yetişme zincirinin yerini alan “anonimleşmiş” terfi-tenzil sistemi içinde; güvencesizleşiyor. Bu da global bir krizdir. Bu yılın ilk aylarında Fransa’da üniversite öğrencilerini “ucuz (hâttâ bedava!) işgücü rezervi” olarak kullanmaya dönük yasa tasarısına karşı oluşan büyük protestoların temelinde, üniversitenin; resmi işsizliğe geçişten önceki bir “ara istasyon”a dönüşmesinden duyulan kaygının birikimi vardı.
Buna, “zenginlik” ve “tüketim teşhiri”nin (sadece maddî değil, “kültürel” göstergeleriyle de) kazandığı itibarın; bir on yıl öncesine kadar “okumuş” olmanın sağladığı itibardan çok daha fazlasını ve “ezicisi”ni temin ediyor olmasının getirdiği değişimi de eklemeliyiz. Neticede, orta sınıfların önceki kuşaklardan devreden “huzurlu” zihin dünyaları; epey tehlikeli bir maddî ve manevî tehdit altındadır. Kendilerini toplumun seçkin bir zümresi olarak algılamaları zorlaşıyor. Büyüyen “acz” duygusuyla beraber “hınç” üreten bu tehdit algısı, bir “agresifleşme istidâdı”nı tetikliyor. Bir mazlum söylemiyle birleşen ve yer yer “toplumsal eleştiri” kisvesi altında “yozlaşma”dan sorumlu saydığı bir düşman figürüne hınçlanarak oluşan bir agresif ruh hâli bu. “Daralan seçkin konumları”na tutunabilenler de; keskin (can yakıcı) rekabetin getirdiği aşırı tedirginlik ve “kazanma”nın küstahlığıyla, agresif ruh hâlini daha da pekiştiriyorlar.
“Tahsilli orta sınıfların krizi” konusunu açarken; “laik” sıfatını da kullanmıştım. Üzerine eğildiğimiz “reaksiyoner dalga”nın temel bir karakteristiği, bununla ilgili. Zira sözkonusu krize refakat eden elit değişiminin sancıları, “laiklik”le ilgili hassasiyetlerde ifadesini buluyor. 1990’lı yıllata kadar büyük çoğunlukla “laik orta sınıflar”ın hâkimiyeti altında olan “bürokrasiler”de, “sinâî-ticarî iş alanları”nda, “akademik mevkiler”de, “medyadaki pozisyonlar”da; epey bir zamandır, “dindar-muhafazakâr menşelilerin ağırlığının arttığı”nı biliyoruz. Nicel değişim, beraberinde elit olmanın kültürel müktesebatının ve ifadelerinin de değişmesini getiriyor. Bu değişim, tahsilli orta sınıfların şehirli ve laik zümrelerinin hissettiği tehdit algısının derinleşmesine yol açıyor; zira sadece liyakat ölçüleri veya rekabet nedeniyle değil, kültürel-ideolojik nedenlerle de dışlandıkları veya dışlanabilecekleri endişesini duyuyorlar. Bu zümrelerin “reaksiyoner bir Atatürkçülüğe meyletmeleri”nin ardındaki temel saik; budur. Atatürkçülüğün otoriter ve “intizamlı” modernleşme tahayyülünde (“bağımsızlığın” da bu tahayyüle uyan bir çağırışımı var), özledikleri istikrarın vaadini okuyorlar. Atatürkçü söylemin erken Cumhuriyet dönemini “yitik altın çağ” olarak yücelten imgelemi, laik orta sınıfların “kendi mevkilerini yitirme kaygıları”na tekabül ediyor. Nitekim onların “bölücülük”, “terör”, “Kıbrıs”, “A.B.”, “emperyalizm” vb. âlî millî meselelerle ilgili reaksiyonları ve genel olarak milliyetçilikleri & ulusalcılıkları; mutlaka “Atatürkçü referanslar”a dayanıyor, ve mutlaka AKP iktidarına (genel olarak “şeraitçilere”) yönelik şedit bir nefret içeriyor. Daha önceleri İslâmcı siyasal partiler ve kadrolarla alışveriş içinde olmasına, onlara servis vermesine alıştığımız milliyetçi & muhafazakâr entelijensiyanın da, bir elit olarak dışlanma endişesi içinde bu reaksiyoner dalgaya katıldığını eklemeliyiz. Buna 18 Eylül’de “Radikal” gazetesinde yer alan söyleşisinde “Yüksel Taşkın” işaret etmişti:
“Türkiye’de ne zaman AKP gibi bir sağcı parti iktidara gelse, hepsi daima ‘Türk Ocakları’ ve ‘Aydınlar Ocağı’ gibi kendi mensubu olmayan milliyetçi çevrelerdeki entellektüellerden yararlandılar. Onları, devletteki kadrolara yerleştirdiler. Ama AKP’yle bu ilişki koptu. Çünkü onun 1980’lerde devleti ‘İslamlaştırma iddiası’yla ortaya çıkan ve sonra yavaş yavaş sisteme katılan kendi entellektüel aydın fidanlığı vardı. Ve AKP merkez sağda bildiğimiz ilişkileri yenilemedi, ‘Aydınlar Ocağı’, ‘Türk Ocağı’ gibi yapıları hiç dikkate almadı ve RTÜK’ten TMSF’ye, bütün görevlere kendi organik entellektüellerini getirdi. İlk defa bir sağ iktidarın bu milliyetçi gruplarla ‘hiç dirsek teması kurmadan’ kendi kadrolarıyla hareket etmesi; milliyetçi kesimde çok ciddi bir kriz yarattı.”
“Tahsilli laik orta sınıflar”ın içine düştüğü “acz” duygusunun ve hıncın, kolayca, “Batı”ya ilişkin hasetle ve “A.B.”yle ilgili öfkelerle titreşime girebildiğini düşünüyorum. Okullarını bitirmiş, “müsbet ilmi” öğrenmiş, diplomalarını almış, velhâsıl iyi (ve “modern”) bir kariyer için gereken adımları atmış birisinin işsizlikle veya kendisine reva görmediği nafile meşguliyetlerle boğuşurken kapılacağı değersizlik ve aşağılanma duygusu ile, “A.B. kapısında bekletilen Türkiye” imgesi ve “ne yaparsak yapalım bizi A.B.’ye almayacaklar” kibiri; coşkuyla kucaklayabiliyor birbirini.
“Milliyetçi & ulusalcı fanatizm”in toplumun okur-yazarlarını, tahsilli zümrelerini tesiri altına almasının görünümlerini, üç ayrı düzeyde tartışmaya çalıştım. Tartışmanın ucu açıktır. Kesin olduğunu söyleyebileceğimiz bir şey varsa, o da; okumuşların fanatizminin ve “cehaleti”nin, maalesef o kadar da şaşırtıcı bir şey olmadığıdır…
Tanıl Bora [yazar & çevirmen]
(Kasım 2006)
Hitaptaki hakaret sözcüğünü çıkarıp yeniden gönderin. ADMİN
“Tanıl Bora [yazar & çevirmen]”in yazısını buraya aktaran “pipsqueak’in, ‘cahilliğe karşı mücadelesi’ne destek 03 Şubat 2026 at 04:54” arkadaşa çok teşekkürler.
Yazının bitişi “… Kesin olduğunu söyleyebileceğimiz bir şey varsa, o da; okumuşların fanatizminin ve “cehaleti”nin, maalesef o kadar da şaşırtıcı bir şey olmadığıdır…” şahane ama üzülerek söyleyeyim ki daha önce gelenleri anlamam için bir Osmanlıca/Arapça/Farsça-Türkçe (ya da benim kısıtlı Türkçem) lügati ile en az iki ya da üç defa daha okumam gerekir.
Şaşırtıcılık yanı sıra üzücü olanlar var: “Üretim bolluğunda kıtlık” ya da “Bollukta açlık”, ‘özgürlükte kölelik”, “bilgi çokluğunda anlama kısıtlığı” …
Bu durmu güzel ifade eden bir alıntı:
“Ondokuzuncu yüzyılın biriktirdiği muazzam bilgi birikimi –ya da en azından bilgi birikimi– aynı derecede büyük bir cehalete de yol açmıştır. Bilinmesi gereken çok şey olduğunda, aynı kelimelerin farklı anlamlarda kullanıldığı çok sayıda bilgi alanı olduğunda, herkes birçok şey hakkında az da olsa bilgi sahibi olduğunda, birinin ne hakkında konuştuğunu bilip bilmediğini anlaması giderek zorlaşır. Ve bilmediğimizde veya yeterince bilmediğimizde, düşüncelerin yerine her zaman duyguları koyma eğiliminde oluruz.”
Hitaptaki hakaret sözcüğünü çıkardım, yeniden gönderiyorum.
Sayın Enformasyonu Bilgi Sanan Emekli Subay Bey
“Önce “Joseph Campbell”ın en güzide eserlerinden olan “İlkel Mitoloji (Tanrının Maskeleri 1)” ve “Doğu Mitolojisi (Tanrının Maskeleri 2)” ile başlayıp,
Sonra; “Mircea Eliade”nin, “Bronislaw Malinowski”nin ve “Alain Danielou”nun yıllar boyunca süren araştırmalarıyla elde ettiği bulguları incelerseniz, şunları ayrıntılı bir şekilde açıkladıklarına şahit olacaksınız;”
Joseph Campbell ile Mircea Eliade’ı iyi tanıyorum ve Eliade’ın bütün eserlerini okudum diyebilirim. Her ikisi de politik düzeni elde tutanlarla uyuşum içinde, ANARŞİST değillerse de İLERİCİLER ve bilgi tüccarları. Sadece enformasyon için okudum. Medya ucubelerine müzik satıp huzura kavuşturan milyarder Springsteen gibi dalkavuk değillerse de püfürpüfüreserlik etmekle sizin idealiniz huzura başka haplar yutarak kavuşmuşlar.
Ben Springsteen gibi bir medya ucubesini tanımak bile istemezdim ama oldu.
Bir hatırlatma, İLERİCİ ANARŞİSTLİK ticareti yapan Chomsky yıllar önce, “Bush işkence yapar, Obama öldürür!” dedi.
Alçak ve adi Springsteen, kendinden bile çok daha alçak, adi ve katil Obama’ya yalakalık etti. Bu medya hilkat garibeleri enayilerin ne istediklerini bilirler.
Bence bu site mavi gözlü sarışınları sizin beyin huzur/uyuşukluğu haplarını yutmuşlar. Springsteen, Obama, Bush olma rüyaları içindeler. Bir türlü İLERİCİ YOUTUBE ANARŞİSTLİĞİ taş uykusundan uyanamıyorlar.
Bir örnek: Ben bu sitede sosyal medyanın salak fabrikası olduğuna değindim. —Hatta bence faşist ruhlu insanlar üretiyor.— Hemen sizin gibi bir sidik yarışçısı bana saldırdı. O günden beri sağ ve sol Türklerin büyüyünce olmak istedikleri sarışın mavi gözlü Batı’da 4-5 ülke sosyal medyayı yasakladı ya da yasaklamayı tasarladı. Bu gün bir haber daha: “Sosyal medya: Elon Musk, 16 yaş altı kişilerin sosyal medyadan men edilmesi ve nefret içerikli paylaşımların kısıtlanması planı nedeniyle İspanya Başbakanını ‘zalim’ olarak nitelendirdi.”
Not: Benim için bu siteye yorum ekleyenlerin çoğunluğu 16 yaşı altında ve Springsteen aracılığıyla vekaleten boşalan tipik seyirciler. Binlerce kişinin hep birlikte robot gibi davranışlarından tiksinmeyenler faşist ruhludur.
Benzeri bir yobazlık daha var, Komünizm. Komünizm Youtube’da satışını yapmakla ya da b*kunda boncuk bulan devrimciler gibi tüm insanları içeren toplum mühendisliği ile olacak bir şey değil.
İlerici anarşistlerin Youtube’da ve b*kunda boncuk bulan ilerici sol devrimcilerin Facebook’da GÜZEL toplum mühendisliği yaparak sattığı KOMÜNİZMİN ne olduğunu görenlerden biri olan Sahlins, kör gözlerine sokar: “En mükemmel KOMÜNİZM örneği AİLEDİR”,
Atatürk ve Karl Marks’ın Sadık Evlatları! İnsanı alçaltma 10 bin yıldır sürüyor. Bu süre az değil!
Atatürk ve Karl Marks gibi fırsatçı olmayın! Bir efendiyi diğer bir efendiyle değiştirmek için değil insanın nasıl alçaldığını anlamak için OKUYUN! Bakın mesela bu zavallı emekli subay enformasyon toplamış ama hiç bir şey anlamamış!
Sonsuz kısaca, Budist olup meditasyonla dünyanın pisliğinden uzaklaşanları yargılarsam adi bir küstahlık etmiş olurum. Ama emekli subayın yuttuğu huzur hapları gibi evrenin sırrına varmalar olan Budizm ya da benzeri binlerce b*k dolu “-izm”ciliğe sarılanlardan nefret ederim. Marks’ı sevmesem de bu dahi bile “öğretmene kim öğretecek?” dedi.
Geleyim Alain Daniélou’ya.
Tıpkı Atatürk ve Marks’ın, tam başaramadılarsa da, Türkleri sarışın mavi gözlü Batılılar gibi süper ırkçı ırk etmesi gibi, İngiltere Hindistan’ı Batılı kendisine benzetti. Yetenekli olanlar Batı’ya gidip yeteneklerinin daha iyi para getirmelerinden yararlandılar. Modi işi tamamlıyor! Allah’ın aklına akıl ermezmiş!
Bu sitede bana saldıranlar gibi bolluk içinde kıtlık yaşamanın ızdırabını çeken Batılılar para bolluğundan yararlanıp DOĞU HİKMETLERİNİ arama turizmine başladılar. Faşist hamurunda yoğrulmuş Romanyalı Eliade gibi, Daniélou da, Marks’ın doğu despotizmine yol alır.
Daniélou Tagore ile arkadaşlık kurar.
ŞİMDİ DE ASIL ANLATMAK İSTEDİĞİM KONU.
Hindistan koloniyken bir İngiliz subay İngiltere’de Kraliçesinin koca g*tünden çıkanlarla gemi yürütme yeniliğini duyar, oraya gider, bir tane alır, geri döner.
Bu sitedeki kara cahillerin klonu oldukları Springsteen ama milyarder olmayanların benimle sidik yarışması gibi, subay gemisini ırmağa indirir. Bunu gören bir zavallı eski gemisiyle (“Homo Luden”u okuyun be utanmaz cahiller!) yarışa girer ve İngiltere Kraliçesinin os*ruklayıla ilerleyen gemiyi geçer. Subay çıldırır, tabancasını çeker ve zavallıyı öldürür.
Tagore bu olayı anlatır, bir soru ve cevapla bitirir:
“Subay neden bunu yaptı? Kıskançlık, sömürücülük tarihi, İngiltere-Hindistan jeopolitik konumu, ahlaki sınırları aşmak, tarihsel farklı gelişmeler, insanları bu sitedekiler gibi insan ölçme merdivenine yerleştirme ırkçılığın artık irsi olması, bazı olayların mantık sınırlarını aşması, epistemolojik, filozofik, metafizik, politik, sosyolojik, anarşist ilericilik, darwincilik, biyolojik, … Bunların hepsi (bu sitedekiler gibi) çok büyük beyinliler arasında dünyanın sonu gelene kadar tartışılabilir.”
“Fakat bir gerçek tartışılamaz ve bu sitedekilerin yaptığı gibi laf ebeliğiyle örtbas edilemez: SUBAY CEZALANDIRILMAYACAK!”
100 milyar Springsteen gibilerle bile aynı sayfada adını edeceğimden çok büyük bir utanma duyduğum Nazım Hikmet’in “Bugün Pazar” şiiri:
Not: Ben Roger Waters’ı çok beğenir ve severim. Ama aynı zamanda binlerce meleyen koyun seyircileri görünce neden “comfortably numb” yerine bu sitedekilere yakışır “comfortably happy” ya da “(bunak subayın sattığı hapları) yutan comfortably huzurlu uyuşuklar” demiyor, neden “bu insanlar yüzde yüzü seyirci” ya da “başkalarının becerisiyle zevke gelen” dikizciler demiyor…
Her neyse, işte aklı ve evreni aşan büyüklükte Nazım Hikmet:
Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
BU ANDA NE DÜŞMEK DALGALARA,
BU ANDA NE KAVGA, NE HÜRRİYET, NE KARIM*.
TOPRAK, GÜNEŞ VE BEN…
BAHTİYARIM…
* “KARIM” lafı “politicaly correct” olmadığı için bu ilerici anarşist siteye yakışmıyor ama değiştirme hakkım yok.
Gün Bey, 2013 yılına kadar olan anı kitaplarınızı büyük bir zevkle 2 kez okudum..2013-2025 arasında yaşadıklarınızı anlatan bir anı kitabı daha yazacak mısınız ??
Modernitenin tarihi; “söz”ün (“kelam”ın) fiilen düşüşünün (değersizleştirilmesinin) de tarihidir.
Modern bilimin, tekniğin ve kapitalizmin (para ve iktidarın) çağı; “imaj”ın (“göz”ün), “söz”e (“kulağa”) üstün görüldüğü çağdır. “Nietzsche”ci tabirle ifade etmek gerekirse; “nihilistik bir çağ”. Bu çağda “insanî varoluş”un anlamı; “söz”ün (“anlam”ın) düşüşüne paralel olarak indirgenmiş, daraltılmıştır.
Jacques Ellul; “dil”in (language), insanî varoluşun temelinde yer aldığını izah ediyor ve çerçeveyi bireyden toplum ve devlete doğru genişleterek modern toplumsal ve politik sorunların kaynağı durumundaki zihinsel kırılmaları da mercek altına alıyor. Neticede “Sözün Düşüşü” yalnızca dil, felsefe ve teolojiyle değil; aynı zamanda sosyal bilimlerle de ilgili bir kitap.
Jacques Ellul, “söz (işitsel)” ile “imaj (görsel)” arasındaki dikotominin modern dönemde “imaj (görsel)” lehine nasıl yeniden kurulduğunu ifşa ederken benzeri bir hataya düşmüyor, ve her birinin yerini ve hakkını teslim edip “söz” ile “imaj” arasındaki kaybedilmiş “denge”yi bulmak için soruşturmayı İlk ve Ortaçağ’a kadar genişletiyor; diyalektiği (refleksiyonu) sonuna kadar götürüyor. “Söz”ün (“Dil”in) yine dil hakkındaki kimi modern teorilerle ve bizatihi konuşma ve yazıyla “tüketilmesini” eleştiriyor; yani, konuşma ve yazının suistimali yoluyla, konuşma ve yazı “enflasyonu” yoluyla “Söz”ün “devalüe (de-value)” edilmesini kıyasıya eleştiriyor.
Jacques Ellul’ün düşüncesine hâkim olan; diyalektik “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki diyalektiktir. Bu durumda “gerçeklik” imaj alanında, “hakikat (inanç)” ise söz alanında ikâmet eder. Söz; “insanın özgürlüğü”nün gerçekleştiği yegâne alandır. “Sözün Düşüşü”; “Söz”ün (“Dil”in) kurtarılmasına ve “nihilizmin aşılması”na adanmış bir kitaptır.
“Söz”ün kurtuluşu, insanın da kurtuluşudur.
Pehlivan tefrikasına döndürmeyeyim diyorum artık…
“Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme”
Johan Huizinga
(1872 – 1945)
Biz insanların “Homo Sapiens” nitelemesini hak edecek kadar “akıllı olMAdığımız” anlaşıldı…
Birçok hayvanın da alet yapabildiği, dolayısıyla insana “Homo Faber” demenin de “anlamsız olduğu” görüldü…
Peki biz kimiz?
İnsana özgü üçüncü bir özellik olarak “Homo Ludens”i, “oyun oynayan insan”ı bu nitelemeler arasına katabilir miyiz?
Johan Huizinga, “Homo Ludens” adlı bu temel eserinde; yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcının “oyun” olduğunu gösteriyor.
Önce oyun vardı!
“Oyun”; kurgusal olduğu bilinen ve gündelik hayatın dışında yer alan, bununla birlikte oyuncuyu da tamamen içine çeken gönüllü, özgür bir eylemdir. Sınırları özellikle belirlenmiş zaman ve mekân içinde gerçekleşen, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak bu eylem, verili kurallara göre, belli bir düzen içinde yerine getirilir. Oyuncu ve kimi zaman da seyirci kendinden geçer, coşar… Bu şekilde tanımlanan oyun, tarih boyunca, hayatın her alanında kültürün temel öğesi olarak varlığını sürdürmüştür.
“Homo Ludens (oyun oynayan insan)”; geçmişe ve kişinin kendisini tanımasına yönelik son derece renkli ve benzerine az rastlanır bir kültür tarihi okumasıdır. Evet, “dünya bir tiyatro sahnesi”dir ve oyunla başlamıştır her şey! “Oyun” bir “algılama yeteneği”, aynı zamanda bir “estetik kavrayış düzeyi”dir. “Oyun” ile “güzellik” arasında yakın bir bağ vardır. Hareket hâlindeki insan “oynadığı oyunla”; eylemine güzellik, ifadesine canlılık, ruhuna dirilik katar. Bir ruh hâli olarak “oyun”, bir coşkunun yansımasıdır. Bununla birlikte oyunda, ciddiyet asla elden bırakılmaz. Önceden belirlenmiş kurallara büyük bir dikkatle riayet edilir. Çocuklar ve yetişkinler oyuna tam bir ciddiyet içinde dâhil olurlar. Bir oyunun sonunda kazanmak “üstünlüğünü belli etmektir.” Ve bu yüzden de kazanmak bizatihi oyunun sınırlarını aşar, kişiye itibar ve onur verir.
Huizinga’ya göre; “hukuk”, “bilim”, “şiir”, “bilgelik” ve “felsefe” sahaları “oyunun ruhu”na sahip olmakla anlam kazanmış ve nitelikleri artmıştır. Oyun, “aşkın kalbinde”dir. “Oyun zevki”ni yitiren; heyecanını da yitirmiş sayılır. “Şiir” oyundan doğmuş, farklı formlar sayesinde varlığını korumuştur. “Müzik” ve “dans”; saf (salt) oyun olarak çıkar karşımıza. “Hukuk”; toplumsal oyunun kurallarını gözeterek olgunlaşma kaydetmiştir. Silahlı çatışmaların kurala bağlanması, aristokratik hayatın ritüelleri; “oyunsal biçimler üzerinde” temellenmiştir. “Festivaller”, “yarışmalar”, “bayramlar” ve “âyinler”; oyun düşüncesinin hep farklı tezahürleridir.
Huizinga, geçmişteki niteliğine kıyasla oyun oynama yeteneğini giderek yitiren insanın, oyunu “maddi ve mekanik bir etkinliğe indirgeyen” günümüz toplumlarının; yaratıcılık ve hayal gücünü yitirdiğinden hüzünle söz eder.
Tarih: “18. yüzyıl” – “(20. yüzyıl) 1947”
Konum: Hindistan
Yerlilere yapılan katliamları hatırlatan kişi: “Shashi Tharoor” (emekli diplomat)
On sekizinci yüzyılda, tek başına Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı; Avrupa’nın tamamı kadar büyüktü. Fakat; iki asırlık İngiliz sömürge idaresinin ardından, 1947’ye gelindiğinde bu oran altı kat azaldı. Sömürgecilik süresince “İngiliz İmparatorluğu”; kendisine baş kaldıran kim varsa acımasızca bastırdı, silahsız protestocuları kurşuna dizdi, ırkçılığı kurumsallaştırdı ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden oldu.
“İngiliz emperyalizmi” kendisini “aydın bir despot” olarak tanıtıp, idaresi altındakileri “medenîleştirdiği iddiası”nda bulunsa da, yazar “Shashi Tharoor”; demiryollarından hukukun üstünlüğüne kadar bütün “sözde sömürgecilik hediyeleri”nin yalnızca Britanya çıkarları için tasarlandığını ortaya koyarak “aydınlanmacı despotizm miti”ni parçalıyor. Kitap, “İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” sorusunu merkeze alarak; “İngilizlerin yükselişi ile Hindistan’ın çöküşü arasındaki paralelliği” her veçhesiyle ortaya koyuyor.
30 yıl boyunca “Birleşmiş Milletler”de çalışmış ve “Genel Sekreter Yardımcılığı” da yapmış olan “Shashi Tharoor”; “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabında İngiliz sömürgeciliğini cesurca ve keskin bir dille eleştirerek, Britanya’nın Hindistan mirasının ne denli kirli olduğunu gözler önüne seriyor.
___________ İngilizce: ___________
“Inglorious Empire: What the British Did to India”
• https://www.hurstpublishers.com/book/inglorious-empire/
• https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Inglorious-Empire-by-Shashi-Tharoor/9781849048088
• https://www.amazon.de/dp/0141987146/
• https://www.amazon.com/dp/1947534300/
____________ Türkçe: ____________
https://www.kitapyurdu.com/kitap/utanc-imparatorlugu-ingilizler-hindistanda-ne-yapti/637098.html
_________________________________
Shashi Tharoor, Rabindranath Tagore’a daima saygı duyar; çünkü “nefret”le hiçbir problemin çözülemeyeceğini “Tagore’un mücadelesinden ve uyarılarından” öğrenmiştir.
kişisel atışmaları yayınlamıyoruz. ADMİN
My friend came to me
With sadness in his eyes
He told me that he wanted help
Before his country dies
Although I couldn’t feel the pain
I knew I had to try
Now I’m asking all of you
To help us save some lives
Bangladesh, Bangladesh
Where so many people are dying fast
And it sure looks like a mess
I’ve never seen such distress
Now won’t you lend your hand, try to understand?
Relieve the people of Bangladesh
Bangladesh, Bangladesh
Such a great disaster, I don’t understand
But it sure looks like a mess
I’ve never known such distress
Now please don’t turn away, I wanna hear you say
Relieve the people of Bangladesh
Relieve Bangladesh
Bangladesh, Bangladesh
Now it may seem so far from where we all are
It’s something we can’t reject
It’s something I can’t neglect
Now won’t you give some bread? Get the starving fed?
We’ve got to relieve Bangladesh
Relieve the people of Bangladesh
We’ve got to relieve Bangladesh
Now won’t you lend your hand and understand?
Relieve the people of Bangladesh
George Harrison
(28 Temmuz 1971)
Sayın ADMİN,
Bir yazar olarak kelimelerin çok çeşitli anlamları olduğunu ve özellikle bağlam içinde ve tarihte anlam değiştirdiklerini bilirsiniz.
Örneğin ben belli bağlamlar içinde “Homo Luden” ve Tagore kelimelerini kullandım. Shashi Tharoor’iyi öven birine de tüm politikacıları insan ile yaşam arasına girmiş parazitler olduğu fikrimden dolayı ciddiye almadığımı yazdım.
Her üçünde, bağlam içinde, amacımın bu konuları deşelemek olmadığı belliydi.
Eğer ben “‘George Harrison’ ve ‘Rabindranath Tagore’ dostluğu” 1971 tarihli yazısındaki dert yanmayı güç sahiplerinin binlerce yıldır “it ürür kervan yürür” gibi kullandıklarına aşağıdaki Orta Çağ’dan bir misalle neden Shashi Tharoor’iyi ciddiye almadığımı yazsam bu kişisel atışma mı olur? Hala benzeri cevaplar alırsam duvarla konuştuğumu yazsam bu kişisel atışma mı olur?
“1387’de bir eleştirici yayınlandığı bir kitapta kırımdan geçirilenlerin derdini dile getirdi diye cezalandırılmadı. Aksine, saraya davet edildi ve emekli maaşları ve makamlar verildi. Diğer peygamberler gibi, kaderi onurlandırılmak ve görmezden gelinmekti.”
Şu an, kesin olarak zengin Batı ülkelerinde, aynı ama değişik ve etkileyici bir teknik kullanılıyor. 2’nci Dünya Savaşından sonra Batı Nazi faşistliğinden çok şahane bir ders aldı: “Eğer vatandaşlar özgürce boyun eğerse, yönetimleri çok daha kolay!”
2 yıldır Gazze’de korkunç bir soykırımı sürmekte. Türkiye resmi makamları İslam ve insanlık adına hayli gürültü ettiler ama İsrail ile ticaret (baştan dördüncü!) devam etti. Ve diğer bir Müslüman ülke Azerbaycan’dan İsrail bomba uçaklarına gerekli petrolün Türkiye’den akmasına müsaade edildi.
Her gün binlerce benzeri katliamlar, dünyanın en zengin ülkesinde yaşlıların yalnızlığı ve artık tek SOSYAL İLİŞKİ yolunu köpek gezdirme ile diğer köpek gezdirenler ile konuşma fırsatı bulmada ve benzeri insanın düştüğü durumu görme bende düzene karşı nefreti daha da yoğunlaştırıyor. Bu hislerin etkisi altında yaptığım eleştirilere karşı bu sitede bana tiksindirici “New Age” misali kendi kendinle huzur içinde olma öğüdü satmaya kalkan tüccara cevabım kişisel mi?
Siz ve gece gündüz sosyal medyada dolaşanlar özgürlüğünüzü kullanıp bu konularda sessizliği seçtiniz.
Bunu hatırlatma da “kişisel” mi?
Samimiyim, “kişisel” lafınızı açıklar mısınız?
Genellikle bana kişisel cevap vermeyenler Veri Tabanı ve Yapay Zeka gibi kaynaklarda buldukları adi enformasyonla cevap veriyorlar. Ben bunları kişisel algılıyorum ama yayınlamama yetkim yok! Bu kaynakları geliştirenler bile yetersiz, ırkçı ve hatta (özellikle sağlık konularında) yanıltıcı buluyorlar.
Bir örnek: “27 Ocak 2026’da Kıyamet Saati gece yarısına 85 saniye kala ayarlandı. Kıyamet Saati’ni ayarlayan Atom Bilimciler Bilim ve Güvenlik Kurulu Bülteni, nükleer cephanelikleri sınırlamak, YAPAY ZEKANIN KULLANIMI KONUSUNDA ULUSLARARASI YÖNERGELER OLUŞTURMAK ve küresel biyolojik tehditlerle mücadele etmek için çok taraflı anlaşmalar kurmak üzere acil eylem çağrısında bulundu.”
Bir örnek daha: Bana sosyal medyayı kısıtlama konusunda kişisel saldırı yapanlar ile ilgili. Fakat Batı yetmez gibi şimdi Hindistan da hazırlanıyor.
“Instagram, Threads, Facebook, TruthSocial, TikTok, X, WhatsApp, YouTube, Bluesky uygulamalar… Hindistan’da çocukların sosyal medya kullanımını kısıtlama çağrıları artıyor.
Bazı Hindistan eyaletleri, Avustralya’nın çocuklar için sosyal medyayı kısıtlayan yasasını incelediklerini söyledi.”
Not: Yine çok samimiyim. Ben bu yasaklama ve kısıtlamaları anlamış değilim. Gücü elde tutanlara yardımcı olacak bol sayıda üstün zekalılar var. Onlara sosyal medya ile evcilleşmiş bir çoğunluk, bence, çok yararlı. Her halükarda, sizin tüm eleştirilerinize rağmen kendiniz bile “Elhamdülillah Marksist-Leninistiz” diyenlerin varlığını alay edecek kadar ciddiye aldınız.
İslam da Yahudilik ve Hıristiyanlıktan kaynaklandı ama onları eksik, yetersiz…buldu.
Bu bana “kurtarıcı arayanların” çaresizliğini gösterir. Son zamanlarda ise, yerel durum ve şartlara göre farklı olsa da, tüm dünyaya egemen olan Kapitalizmin eşsiz bir iş ve işçi bulma sistemi olduğu daha uygun olmaya başladı.
Siz ya da bana diğer saldıranlara iki sorum var:
1. İlkeller arasında (en az 290 bin yıl) kurtarıcı arayan bir toplum var mı?
2. Medeniler arasında kelime anlamında demokrasi, kiniklerin fenerle dürüst insan aradığı, “tıbba para gireli tıp yozlaştı” diyen modern tıp babası Hipokrat’ın yaşadığı, kadınların politik hakları olmadığı Antik Yunanistan’da bile yoktu. Sizler bir örnek biliyor musunuz?
Bu sorular da kişilik nerede?
Eğer sizlere,
bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
toprak, güneş ve ben…
bahtiyarım…
diyen eşsiz Nazım Hikmet’in varlık önünde Sahlins’in 200 sayfa “Enchanted Universe” kitabında ilkeller dünyasını anlattığını söylesem kişisel atışma mı?
Varsayımım: “Fredy Perlman, asla ‘nefret’ biriktirmez 03 Şubat 2026 at 02:57″ ile ” ‘Fredy Perlman’ ve ‘Günther Anders’ dostluğu 03 Şubat 2026 at 03:36″ aynı kişi tarafından yazılmış.
Sizin gibi okuduğunu anlamayan, sorunun ne olduğu hakkında zerre kadar bilgisi olmayan çok sayıda kara cahillere rastladım. Ama siz rahatlıkla şampiyon olursunuz! Tebrik ederim.
Bir milyon defa söylesem de anlamayacaksınız ama ben sizin gibi bilgin yobazlardan kendi günahlarımdan bile sonsuz daha çok nefret ettiğim için tekrarlayacağım.
Önce bir hatırlatma: “Okuyup” anlamadığınız kitapta Fredy o zamanlar ağzımızdan düşmeyen “Hitler öldü, yaşasın Hitler!” sloganını yazdı.
Evren veya kozmosa kıyasla Medeniyet becerileri sizin beyniniz kadar basit ve dikkate değmez olsa da, kozmosun bile beceremediği bitki ve hayvan evcilleştirmesi, şehir, piramit, yazı, okul, hayvanat bahçesi vs Medeniyet becerileri gözden kaçmazdı. Alimler alimisiniz ama tarih tanımını bilmiyorsunuz. Okul-televizyon- medya beyninizi çok fazla yıkamış. Son 2-3 yüzyıl müthiş zenginleşme ile sadece insan değil canlı cansız tüm varlıkların geçmişleri çalışıldı. Bunu tarihle karıştırıp duruyorsunuz. Bilgin olma çabalarınız cahilliğinizi apaçık ediyor. “Er-Tarihe Karşı” kitabındaki “tarih” kelimesi sizi bu bilginlik gösterisi çılgınlığından kurtaramamış. 2-6 milyon önce bile taş yontan insanların fosilleri bulundu. Sizin utandırıcı cahilliğiniz tamamıyla ve sadece enayileri oyalayan son modalardan “politically correct” olma derdiniz. Bu arada Fredy’de sizin gibi enayi ettiniz. Beni öfkelendiren bu değil, avukatı değilim. Beni sonsuz üzen Fredy’nin çok yakın bir arkadaşım olması ve sizler gibi soytarıların onu da soytarı etmesi. Böyle durumların beni deliye çevidiğini gördüğünde bana söylediğini mezarından duyuyorum: “Pis on him!”
Hödüklere sonsuz kısa ve “tarih” ne?
Daha da kısa bir girişler:
= Kısa bir süre önce diğer bir İLERİCİ ANARŞİST cambaz, Graeber, sayısız medeniyetler bulma heyecanı ile medyaya boşaldı. Aynı cambaz neden püfürpüfüreserlik etmekle kendini besleyen üniversitelerde “MARKSİZM öğretiliyor da, ANARŞİZM öğretilmiyor” velinimet öğrenci avcılığı yaptı. Siz çok alimsiniz ama anlamadığınız için ekleyeyim. Bu fırsatçı cambaz DEVLET denilen ölüm fabrikasını unutuverdi!
= Alimlerin kellelerini yıkama Enformasyon Veri Tabanınızda kıyımlarla yaratılan bolluğun açığa çıkardığı Sizin-Alim-Bey-Tarihinizde benim çok sevdiğim şahane bir tarihi devirlere ayırma var:
1. Varoluş devri, Fredy’nin Er-Tarihine kadar.
2. Sahip olma devri, İkici Dünya Savaşı sonuna kadar.
3. Gibi Görünme Devri, ŞİMDİ. Özellikle bunun çok daha şiddetli hissedildiği zengin Batı coğrafyalardaki insan harabelerinden çıkan, medya ve sosyal medya gibi, metan gazı. Buna kusursuzluk örneği ABD ve uşağı AB Demokrasisi, Çin Marksizm-Komünizmi ve İlerici Anarşizmden çıkan ölüm gazları ekle ilk defa gerçekten gökyüzündeki yüce Tanrıya varırsınız. İnşallah!
Alimlik kafasıyla okuduğunuz Er-Tarihindeki tarihe döneyim.
Amerikalardan gelen haberler ilk defa devletsiz toplumlar ve bu toplumların daima savaş içinde olduklarını bildirdiler.
Not: Afrika kıyılarına b*klarını taşıyan Fenikeliler, Yunanlılar, Romalılar, Müslümanlar daima kıyılarda kaldılar! Neden acaba alimler alimi bey? İçeri girselerdi, o günlerin teknolojileri ile bile o günlerin Avrupa-Amerikaları yaratırlardı.
Haberler Saray civarında doğmuş büyümüş ve Saray marifetlerini bilen Hobbes’ın kuru kafasında mum yaktı: Dünya’da Devlet Babası olmadan önce, herkes birbirine karşıymış, birden hepsi süper ırklar İngilizler veya bazı siz ve bu sitedeki Türkler gibi dahi olmuş, silahlarını yere sermiş (ya da emekli subayın uyuşukluk hapını yutmuş) ve Hobbes ya da siz alim bey gibi birini kendilerine Çoban etmişler.
İşte sizin çekilmez ukalalığınız! Çekilmez dırdırlarınız!
Üstelik soytarılıklar doldurduğunuz sizin Er-Tarihte Fredy J. J. Rousseau’nun bu yalanını ifşa ettiğini yazdı, benimle sidik yarıştırma yerine tekrar okuyun!
“Jacques Ellul’ün düşüncesine hâkim olan; diyalektik “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki diyalektiktir.”
Fakat site sahibi çoktan hayal kırıklığına uğrayıp Hegel-Marks dinamik diyalektik mantıktan statik mantığa döndü. Artık sadece ve sadece kendisi bir fikir ortaya atacak, beğenen sosyal medya kazazedeleri yoldaşların verdikleri sosyal medya kısa haberlerini yayınlayacak.
Her neyse, site sahibi şimdi statik teknik mantığını kullanıyor. Sadece hoşuna giden kendisi gibi statik toplum mühendisliği yapanları ve kendisi gibi sosyal medya tiryakilerini yayınlayacakmış, galiba.
Ama sanırım bu defa hoşuna gitmeyenlerin lafları kendini huzursuz etmiş, yoldaşı emekli subaydan huzur hapı alacağına Baş Pehlivan olmuş:
“Pehlivan TEFRİKASINA (diyalektik mantığa) döndürmeyeyim diyorum artık…” ihtarında bulunmuş.
Çok daha kısacası artık ayıp donuna gerek kalmayan ve milyarderler de dahil tüm çaresizler gibi TEK TANRI PARADIR toplumsal devrimciliğe katılmış. Daha da kısacası, Nietzsche”nin nihilistik çağını kucaklamış: “Şu gereksizlere bakın hele! Servet edinirler ve bununla züğürtleşirler. Güç isterler, en çokta güç kaldıracını, bol parayı isterler, -bu yetersiz kişiler!”
En iyisi elektronik medya köşe yazarlığı yapan toplum mühendislerin eski güzel günlerinin hatıralarıyla baş başa bırakmak.
Bu ilerici devrimciler o kadar iyi ticaret ustaları ki Burjuva Devrimin değeri biçilmez “Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik” vaadinin ve ardından gelen Rus ve Çin vaatlerinin boşa çıkmalarını bile devrimcilik mesleği ettiler. Ne yazık ki, bu arada dünyada olup bitenlerden çok kariyerlerini düşündüklerinden olacak (sağlam demokraside ICE becerileri dışında) ne dünyanın dört bucağında kırımdan geçenleri, ne harabeye dönen doğayı, ne bu sitede kullanılan Yapay Zeka zararlarını eleştirme vakitleri var.
– “Uzmanlar, hatalı ekonomik modellerin, iklim krizinin hızlanan etkisinin küresel bir finansal çöküşe yol açabileceği konusunda uyarıyor. 04 Şubat 2026”
– 27 Ocak 2026’da Kıyamet Saati gece yarısına 85 saniye kala ayarlandı. Kıyamet Saati’ni ayarlayan Atom Bilimciler Bilim ve Güvenlik Kurulu Bülteni, NÜKLEER CEPHANELİKLERİ SINIRLAMAK, YAPAY ZEKANIN KULLANIMI KONUSUNDA ULUSLARARASI YÖNERGELER OLUŞTURMAK ve KÜRESEL BİYOLOJİK TEHDİTLERLE MÜCADELE ETMEK için çok taraflı anlaşmalar kurmak üzere acil eylem çağrısında bulundu.
(04 Şubat 2026 at 22:34)
Size gönderdiğim “Tanıl Bora’nın yazısı”nı okudunuz, anladınız.
Ve yine (“huyunuz” olduğu üzere) “ateş püskürtme”ye şevkle devam ettiniz.
Siz “cahillik dedektörü” gibisiniz. Yani; “kimin, hangi seviyede cahil olduğu”nu tespit edecek kadar uzman birine benziyorsunuz.
[Not: Her ne kadar “uzmanlıklar”a karşı olsanız da; siz de “uzmansınız”. Hiç darılmayın lütfen. “Jack of all trades, master of none. Oftentimes better than a master of one.”]
Cahil olduğumun elbette farkındayım, ama seviyesini bilmiyorum. “Cahilliğimin seviyesini tespit etmek için” yardım ederseniz memnun olurum.
RUHU NEFRET DOLU LAF SİMSARI OLMAKTANSA; CAHİL OLMAYI COŞKUYLA TERCİH EDERİM.
Şimdi, lütfen cevaplar mısınız “pipsqueak” bey?
Lütfen; benim “hangi seviyede cahil olduğum”u açıklar mısınız?
(A) Cahil
(B) Yarı cahil
(C) Tam cahil
(D) Karalardan daha da kara cahil
(E) Bütün cahiller zorla, yaka-paça toplanıp; “Auschwitz”deki fırınlarda yakılmalıdır.
__________________________________
ÖNEMLİ UYARI:
“(E) seçeneği”ni size tuzak kurmak için yazMAdım.
Size şantaj yapMIyorum.
Sizi tehdit etMİyorum.
Size saldırMIyorum.
Ben “faşist” değilim; ömrüm “faşizme karşı” mücadele etmekle geçti. Bu websitesinde sizin yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla; siz “faşist” birine benzeMİyorsunuz. Yine de emin değilim; çünkü internet dışındaki gerçek hayatta davranışlarınız başka olabilir, bunu bilemem. Eğer kendinizi “faşist” olarak tanımlıyorsanız; “(E) seçeneği”ni dikkate alabilirsiniz. Böylece; “Curtis Yarvin”in ve “Nick Land”in ucuz bir kopyası olduğunuz net bir şekilde belli olur. Umarım öyle değildir, umarım “faşist” değilsinizdir.
Size faşistlik atfetMİyorum; beni yanlış anlamayın lütfen. Eğer internet dışındaki gerçek hayatta faşistseniz; bunu mertçe açıklayın diyorum sadece o kadar. Başka niyetim yok.
LÜTFEN UNUTMAYIN: “NEFRET” BİRİKTİRMENİN ULAŞACAĞI NİHAÎ VARIŞ NOKTASI (DESTINATION); “FAŞİZM”DİR! BU ÇOK TEHLİKELİ!
“ADOLF HITLER”İN ETRAFINDAKİ GENERALLERİN TAMAMINA YAKINI (HEPSİ DEĞİL);
• “MATEMATİKSEL ZEK”SI YÜKSEK,
• “BİLİM-TEKNİK”TEN ANLAYAN,
• “IMMANUEL KANT” ÜZERİNE FELSEFE DOKTORASI BİLE YAPMIŞ,
• FRANSA’NIN “LANGUEDOC-ROUSSILLON” VE “BORDEAUX” BÖLGELERİNDEKİ ÜZÜM BAĞLARI ARASINDA “EN KALİTEKİ ŞARAP”LARIN HANGİ BAĞLARDA (KÖYLERDE) ÜRETİLDİĞİNİ, BU “KÖYLERİN İSMİ”Nİ VE “KÖYLERDEKİ ÜZÜMLERİN CİNSİ”NİN NE OLDUĞUNU TEK TEK, İSİM İSİM BİLECEK KADAR “ŞARAP TADIM UZMANI” (WINE CONNOISSEUR),
• İTALYA’DA; “BOLOGNA PEYNİRİ” İLE “SİCİLYA PEYNİRİ” ARASINDAKİ EN İNCE FARKLARI BİLECEK KADAR “GURME” (GOURMET),
• “EN RAFİNE KLASİK MÜZİK” DİNLEYEN,
• KİBAR VE NAZİK DAVRANIYOR GİBİ GÖZÜKEN
“CELLATLAR”DI!
ÇÜNKÜ RUHLARI “NEFRET” DOLUYDU! BÖYLECE “FAŞİZM DEHŞETİ”Nİ BÜTÜN DÜNYAYA YAYDILAR!
Eğer size “faşistsiniz” demek istediğime dair şüpheye kapıldıysanız, yanılıyorsunuz; şimdiden özür dilerim. Umarım beni yanlış anlamamışsınızdır.
Siz de biliyorsunuz; “Taoist”ler asla ama asla “nefret” biriktirMEZler, yani “faşizm”e de karşıdırlar. Umarım siz de “faşist” değilsinizdir.
Ben “faşist” değilim, umarım siz de “faşist” değilsinizdir.
Cahil olmaktan çok memnunum; çünkü ruhum sizinki gibi nefret dolu değil.
Eğer sadece Hindistan’dakilerin değil, aynı zamanda Bangladeş’deki mazlumların da İngiliz zulmü altında kıyıma uğradığı yıllarda “Rabindranath Tagore”un çektiği çileleri öğrenirseniz; ruhunuzda biriktirdiğiniz nefreti bir miktar azaltırsınız belki…
[ÖNEMLİ NOT: Rabindranath Tagore, ruhu “nefret” dolu biri değildi. “Öfke” ile “nefret”i birbirinden ayırmayı acıyla öğrenecek kadar çileli bir hayat yaşamıştı. Siz ise; “sadece (salt) nefret” biriktiriyorsunuz. Başka yaptığınız hiçbir şey yok. Hadi benim gibi bir cahilden utanmak zorunda değilsiniz; bari “Tagore’un hatırası”ndan utanın, bari “Chuang Tzu’nun tavsiyeleri”nden utanın! Sizde o da yok. Hâlâ ama hâlâ ruhunuzda “nefret” biriktiriyorsunuz, yazıklar olsun size. Cahil değilsiniz; fakat çok çirkef ve çok cazgır birisiniz. Utanmanız yok, arlanmanız yok. Sadece “ateş püskürtüyorsunuz”. Başka yaptığınız hiçbir şey yok.]
Lütfen cahilliğimin kusuruna bakmayın; haddim olmasa bile size birkaç kaynak önereyim, böylece sizin gibi bir “uzman”a cahilce bir katkım olur, benim kafama daha fazla taş fırlatmak için kendinize bahane edersiniz bu kaynakları:
_________ (1983) _________
“Elementary Aspects of Peasant Insurgency in Colonial India”
Written by “Ranajit Guha”
https://www.goodreads.com/book/show/307151.Elementary_Aspects_of_Peasant_Insurgency_in_Colonial_India
_________ (1998) _________
“Dominance without Hegemony: History and Power in Colonial India”
Written by “Ranajit Guha”
https://www.goodreads.com/en/book/show/344813.Dominance_without_Hegemony
_________ (2002) _________
“History at the Limit of World-History”
Written by “Ranajit Guha”
https://www.goodreads.com/book/show/463674.History_at_the_Limit_of_World_History
_________ (1988) _________
“Madun Konuşabilir mi?”
(Can the Subaltern Speak?)
Yazan: “Gayatri Chakravorty Spivak”
https://www.kitapyurdu.com/kitap/madun-konusabilir-mi/387722.html/
_________ (1990) _________
“The Post-Colonial Critic: Interviews, Strategies, Dialogues”
Written by “Gayatri Chakravorty Spivak”
https://www.goodreads.com/book/show/160992.The_Post_Colonial_Critic
_________ (1999) _________
“Local Histories/Global Designs: Coloniality, Subaltern Knowledges and Border Thinking”
Written by “Walter D. Mignolo”
https://www.goodreads.com/book/show/130750.Local_Histories_Global_Designs
_________ (2002) _________
“Habitations of Modernity: Essays in the Wake of Subaltern Studies”
Written by “Dipesh Chakrabarty”
https://www.goodreads.com/book/show/385095.Habitations_of_Modernity
_________ (2010) _________
“The Imaginary Institutions of India: Politics and Ideas”
Written by “Sudipta Kaviraj”
https://www.goodreads.com/book/show/8770485/
_________ (2013) _________
“Postcolonial Theory and the Specter of Capital”
Written by “Vivek Chibber”
https://www.goodreads.com/book/show/14451337-postcolonial-theory-and-the-specter-of-capital
_________ (2019) _________
“Dipesh Chakrabarty and the Global South: Subaltern Studies, Postcolonial Perspectives”
Written by “Saurabh Dube” & “Sanjay Seth” & “Ajay Skaria”
https://www.goodreads.com/book/show/51788151-dipesh-chakrabarty-and-the-global-south
_______________________________________
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin ve şımarık diktatörün önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
Sayın Admin,
Sert ve saldırgan yazılarımı yayınladığınız için teşekkür bile yavan kalıyor, ama başka türlüsü de boşuna şair olmaya çalışmak olacak
Sayın “Nefret biriktirmenin tehlikeleri 07Şubat26”
– Sorularınıza cevap verecek kadar uzman değilim ve hatta ben “cahil” kelimesinin sadece ve sadece medeniler arasında anlamlı olduğuna tamamıyla inanıyorum. Üstelik bizim tartışmamıza yol açan bilginin sadece ve sadece medeniler arasında azınlıktan azınlığa aktarıldığına da tamamıyla inanıyorum.
– “‘Tanıl Bora’ ve ‘Jacques Ellul’ dostluğu 05 Şubat 2026″/ “Jacques Ellul’ün düşüncesine hâkim olan; diyalektik “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki diyalektiktir.”
Ellul’ü çok (teoloji harici tüm kitaplarını okudum ve çok öğrendim) beğenmeme rağmen bence bu ayırımın kendisi de medeniyetin yarattığı zorunluluktur. Orada onunla da yollarımız ayrılır.
İlkeller arasında bizler gibi kölelik olmadığından karşıtı özgürlük de anlamsızdır.
Ama belki 300 bin yıl önce Afrika siyahları da günümüzdeki tüm insanların sarışın mavi gözlü süper ırk olma çılgınlığını hissetmişler ve onlar da sarışın mavi gözlü süper ırk olmak istemişler. Belki aptal siyahları geride bıraktıkları için sarışın mavi gözlü BİLİM ADEMLERİ ve HAVVALARI onlara AKILLI AKILLI (akıllı2) İNSAN adını taktılar.
Not: İlk devrimcilerden bir kara cübbeli misyoner bir eskimoya inanç masalları anlatır. Eskimo “bizim problemimiz inanç değil, biz korkuyoruz!” der. Doğa içinde korkmadan yaşamanın neye bedel olduğunu siz benden daha iyi biliyorsunuz. Gerçi bu korku ile yaşama şimdi (Allahın aklına akıl ermez, elhamdülillahlar, “-izmler” falan filanlara) inançla başarılmakta, ama konu çok uzar. Sevdiğim “inşallah filozofu” Kierkegaard bunu bildiğinden “sanki yarın ne olacağını biliyorlar, yarın görüşürüz diyorlar” dedi.
Hatta Hıristiyanlığın, emekleme devrinde, Yahudilik yanı sıra Mitraizm, Maniheizm, Neoplatonizm, Gnostisizm gibi diğer devrimci “-izmler” ile rekabeti kazanması yaşamın trajik olduğunu içermesinden kaynaklanmış.
Çok uzadı. Üstelik İNTERNET Big Brother is watching us. Bu konu sigara-kahve sohbetiyle günler alacak sonu gelmez bir konu.
Özet: Ben hiçbir zaman köleliğimle yaşama çareleri aramadım. Hatta şu an, 50 yıldır beraber yaşadığım karıma dönüp ona “ben bunu yazdım sence doğru mu?” diye sordum. “Evet” dedi. Ben 10-12 yıl öncesine kadar bir vücudum olduğundan bile habersizdim. 60 yıl sigara içtim ve 12 yıl önce bıraktım. Şimdi bile sadece bedende acılar rahatımı bozuyor ve “keşke yukarıdaki Allah’ın emri ve aşağıdaki Allah Darwin’in evrimi bedenimde bir bozukluk olduğunda ağrı sızı yerine düdük çalsaydı” der dururum. Bilimsel ve gayri-bilimsel ruh ve beden doktorları beni sonsuz tiksindirir.
Geleyim ana konu “Nefret biriktirmenin tehlikeleri” uyarısına.
Hatırlatma: İlkellerde özgürlüğün anlamsız olduğu benim için temel taş.
19’ncu yüzyılda bilgi bolluğunun yarattığı ortama benzer bir özgürlük ortamı doğdu. Bunlara Modernler adını taktım. Bu “MODERNLER” daha önce gelen özgürlük savunanlardan farklı bir tutum ifade ettiler. Misal olarak ve sizin “NEFRET” lafınıza karşılık olduğu için Nietzsche’yi seçtim.
Özellikle insan olduğu için Nietzsche başarısızlığa uğradı. Bu da yetmez gibi Nietzschecilik ihaneti de eklendi: Hitler Nietzsche’nin mirasçısı oldu. Ne var ki, Nietzsche’nin felsefi ve şiirsel reddi ile Hitler’in yıkıcı nihilizmi arasında bir ilişki olduğu inkar edilemez. Rauschning ve benzerlerinin beyinlerindeki süper insan Nazi, Nietzsche’nin süper insanın bir karikatürü. Ne yazık ki, Nietzsche sadece kendini yok etti, oysa çeşitli modern totaliter rejimlerin iktidar hırsı on milyonlarca insanın hayatına mal oldu.
Not: Ümit ederim örneğimde 19’ncu yüzyılda, medenilerin ve özellikle başını çeken sağ/sol toplum mühendislerinin “Dünyayı Temizleme” çılgınlığı zirvesine eriştiğini ima ettiğim aşikardır.
Son söz: Sonsuz samimiyim: Farkımız çok, çok, çok küçük ama mide bulandırıyor. Ben bu nefretle aşağı yukarı en az 60 yıldır rahatça yaşıyorum. Kendime övgü ve kanıtlama. Zen Budizm, meditasyon, Tai Chi vs yapan bir felsefe püfürpüfüreser ve “musicologist” arkadaşımın Himalaya’ya gidip Zen Budist rahibi olan bir arkadaşı geri gelmiş ve buluşup konuşmuşlar. Beni gördüğünde bana “sen ondan daha Zensin” dedi. Aslında ben olup olmadığımı bilmiyorum ama gülmeyi çok severim. Belki onu demek istedi.
(06 Şubat 2026 at 20:09) ve (20:12)
“Kurtarıcı” kelimesine sizin yüklediğiniz anlam farklı. [Önemli not: Dikkat ediniz; “farklı” diye yazdım. Asla “yanlış düşünüyorsunuz” deMEdim.]
Yani siz “kurtarıcı” derken anlattığınız durumlar ile, benim size yazdığım “kurtarıcı araMAmak” örnekleri arasında “farklar” olduğu için; galiba birbirimizle sürekli çatışıyor gibi gözüküyoruz “pipsqueak” bey.
Bir kez daha açıklıyorum, umarım bu kez anlarsınız:
• Şu soruyu sormuşsunuz:
“İlkeller arasında (en az 290 bin yıl) kurtarıcı arayan bir toplum var mı?”
• Cevap:
Lütfen dikkatle ve yavaş yavaş okuyunuz, acele etmeyiniz, hemen sinirlenMEyiniz; “Rabindranath Tagore’un vakurluğu”nu kendinize örnek yapınız bunları okurken:
EĞER ( 1 );
–“Healer” ve “saviour” bağlamlarında,
–“Ritüel” bağlamında (ritualistic),
–“Erken dönem, ilksel ayinler” bağlamında,
–“Tabiatta kendiliğinden meydana gelen ‘yaratımlar’a ve ‘felaketler’e anlam verme çabaları” bağlamında,
–“Klan (kabile) üyeleri arasında ölmüş kişiler için hissedilen hüzünleri, kederleri, yasları seğeltmek” bağlamında,
–“Korku (fear) ile başedebilme yolları”
gibi bağlamlara göre soruyorsanız; evet, bu bağlamlar dahilinde “kurtarıcı” arayan toplumlar vardı.
[Kaynaklar için bkz.:
–“Dinî Hayatın İlk Biçimleri” (Emile Durkheim)
–“Altın Dal: Dinin ve Folklorün Kökleri (The Golden Bough)” (James George Frazer)
–“Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması” (The Western Illusion of Human Nature) (Marshall Sahlins)
–“Yapısal Antropoloji” (Claude Levi-Strauss)
–“Eski Toplum” (Ancient Society) (Lewis Henry Morgan)
–“Uygarlık Süreci” (The Civilizing Process) (Norbert Elias)
–N. Elias’a yöneltilen eleştiri (Cilt 1):
“Uygarlaşma Sürecinin Eleştirisi I: Çıplaklık ve Utanç” (Hans Peter Duerr)
–N. Elias’a yöneltilen eleştiri (Cilt 2):
“Uygarlaşma Sürecinin Eleştirisi II: Mahremiyet” (Hans Peter Duerr)]
EĞER ( 2 );
“İkellerin” kendi yaşadıkları tabiata (yaşam mecralarına) dışarıdan birileri (yani “şımarık despotlar”) saldırmaya kalkışırsa; herhangi bir “kurtarıcı” arama ihtiyacı hissetMEden, ilkeller bizzat kendi çabaları ile, bizzat kendi gayretleri ile; “saldırı düzenleyenlere karşı” mücadele etmişlerdir.
Daha acı olan vaziyet şudur:
“İlkel” kelimesini (kavramını, tanımını) o çağlarda yaşayan insanlara yapıştıran; kendilerini “medeni (uygar)” olarak gösterenlerdi, ve çoğunluğu “özünde cellat” olan kişiler ve toplumlar bu “medeniler”di!
____________
[Bağlam veya “context” yönünden benzerlikler içerdiği için şöyle tahayyül etmeye çalışınız lütfen:
“‘Etiket’ yapıştırmak nedir?” sorusu bağlamında örnek veriyorum size, şimdi okuyacağınız örneği hayatta diğer pek çok “beyni şartlandırmak amacıyla yapılan ‘dil’sel etiketler” bağlamında da düşünebilirsiniz:
“Hinduism” tabirini (kelimesini, terimini, kavramını, konseptini, tanımını) bizzat Hindistan içinde (ve Hindistan’ın periferi ülkelerinde) yaşayan insanlar gündelik hayatlarında kullanmaya alışık değildir; çünkü bizim gibi “Batı (West) kafalı” insanların tanımladığı “Hinduism” kelimesi yerine, Hindistan’daki insanlar “Sanatana Dharma” der. “Hinduism” kelimesini icat eden ve bu kelimeyi onların üzerine (“etiket” gibi) yapıştıranlar; bir grup “kibirli İngiliz lordları ve akademisyenleri”dir. Tarihî kayıtlara göre; “Hinduism” kavramını ilk kez kullanan kişi “Charles Grant” adlı Evanjelist-Hristiyan bir İngiliz siyasetçidir, “1787 yılı”nda yazdığı bir mektupta ilk kez “Hindooism” ifadesini kullanmıştır. Ve hemen peşinden Hindistan’a seyahat eden “Fransız akademiyasındaki şöhret budalaları” da “Hinduism” tabirini kullanarak yaymaya başlamıştır.]
____________
“İlkeller” tanımı konulan (“etiket” yapıştırılan) insanların yaşadığı çağlarda; bütün bu insanların kendilerini “kategorilere ayırmalarını gerektirecek” modernite safsataları yoktu. “İlkeller”in hepsi olmasa bile çok büyük bir çoğunluğu; tabiatın ve hayatın akışıyla yaşayan insanlardı. İyimserlikleri, mutluluk ve huzur sebepleri tabiatla iç içe şekillenmişti; “modernitenin getirdiği sentetik ve kötücül yaşam koşulları” ile henüz temas etmemişlerdi.
“Medeni (uygar) budalalar”ın beğenmedikleri, hakir gördükleri “ilkeller”in kirlilikleri bile doğaldı, paktı, berraktı; yapay (sahte) değildi. Bugün kendilerine “medeni (uygar)” diyerek övünen budalalar; “en leş” hayatı yaşıyorlar, “asıl kirli” olanlar kendilerini medeni (uygar) zannedenlerdir, zaten hem ruhlarını hem tabiatı toksik atıklarla zehirledikleri için “coronavirus (Covid-19)” adlı felaketle yüzleşmek zorunda kaldık.
“İlkeller” tanımı konulan (“etiket” yapıştırılan) insanları; “baldırı çıplak mahlûklar” olarak tanımlayanlar, onların hepsini birer “vahşet meraklısı” olarak tanımlayanlar, ilkellerin “sürekli savaşmak için” yaşadığını ve şiddetten başka hiçbir amaçları olmadığını iddia edenler; hep kendini “medeni (uygar)” olarak göstermiştir, ilkelleri ise “alt insan”, adeta “hayvan kategorisinde muamele görmesi (tımar edilmesi) gereken bir tür” olarak tanıtmıştır.
Fredy Perlman; “Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı” adlı harikûlâde eserinde bütün bu yaşanan acıları daha ayrıntılı izah etmiştir.
Perlman’a ek olarak, kıymetli antropolog “Harold B. Barclay”ın yazdığı “Efendisiz Halklar: Bir Anarşi Antropolojisi” (People without Government: An Anthropology of Anarchy) adlı bir başka harikûlâde eser; kendilerine zorla “bunlar ‘ilkel’; bunlar iğrenç ‘alt insan'” etiketi yapıştırılmış topluluklara yapılan “hem tarih öncesi, hem tarih boyunca” zulümleri detaylı bir şekilde hatırlatır bizlere.
“Kahraman(lar) & kurtarıcı(lar)” kültünün (ve kültlerinin) sebepleri iki yönlü izah edilebilir:
________ [ 1 ] ________
İnsanlar, gündelik (sıradan) hayatlarında tabiatta meydana gelen olayları anlamlandırırken belirsizlikleri bir miktar giderebilmek, kendilerini (ruhlarını) tatmin edebilmek için; güvenle tutunabilecekleri, korktuklarında ve cesarete ihtiyaçları olduğunda tutunabilecekleri (adeta) dallar icat etmişlerdir. Örnek: Eğer hasat zamanı geldiğinde birdenbire fırtına çıkmışsa ve bütün mahsûlü biçip yok etmişse; bu, bir tür cezadır, yani “mitolojik tanrı”; köylüleri cezalandırıyor.
________ [ 2 ] ________
Çeşitli dönemlerdeki (“eras” & “ages”); oba başları, kabile şefleri, şamanlar, hakanlar, sultanlar, krallar, kraliçeler, imparatorlar, imparatoriçeler, ve benzeri “ünvanlara” sahip elit zümreler; kendi tebaası olarak gördüğü toplum üzerinde tahakküm kurmak, yani hegemonyasını sağlamlaştırmak için; ya bizzat kendisini tanrı veya tanrıça olarak tanıtmıştır, ya da hâlihazırda var olan folklorik tanrıların veya tanrıçaların özelliklerini kendi hükümranlığına monte etmiştir. Buna en güncel örneklerden biri olarak; Hindistan’ın mevcut başbakanı “Narendra Modi”nin, adeta fundamentalist bir amaç ile Hindistan’ın köklerinden beslenmesi gerektiği yönünde yaptığı, (bağnazlık seviyesinde) bir “Hindu insanı (toplumu)” yaratmak olduğunu görebilirsiniz. Vishnu’nun 7. avatarı (reenkarnasyonu) olan “Rama”; Narendra Modi’nin bugün Hindistan toplumunun her köşesinde yeniden ihya etmeyi (ululaştırmayı & yüceltmeyi) çok istediği bir “mitolojik tanrı”dır. Devamlı dile getirdikleri, haykırmaktan çok hoşlandıkları söylem şudur: “Jai Shri Ram”. Anlamı: “Tanrı Rama’nın egemenliği hüküm sürsün.” demektir. Müslümanlardaki “Allah-u Akbar” ifadesi ile aynı anlamdadır.
Bir örnek daha aktarayım size; “Donald Trump” diyor ki:
“Tanrı, benimle gurur duyuyor. Başkanlığa ikinci kez geldiğim günden bugüne tam 1 yıl geçti, ve Tanrı benim başarılarımı takdir ediyor.”
https://www.nytimes.com/2026/01/20/us/politics/trump-anniversary-briefing.html
Şimdi;
Sizin şu pelesenk ettiğiniz “kurtarıcı” meselesi ile ilgili son kez açıklık getireyim.
Lütfen bu kısımdan sonrasını dikkatle okuyunuz, ve anlamaya gayret ediniz:
Peru’daki “Mashco Piro”ların özgür yaşadıkları kendi tabiatları var, Dakota’daki “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin özgür yaşadığı kendi tabiatları var. [Not: Bu iki örnekte olduğu gibi özgür yaşayan daha pek çok topluluk var dünyada; yani sadece ikisiyle sınırlı tutmayın. “Adı” unutturulmuş, “mücadelesi” unutturulmuş diğer özgür yaşayan toplulukları da dahil edin. Hepsini tek tek yazmıyorum buraya konuyu uzatmamak için.]
Eğer bu tabiatlara dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetler ile saldırmaya kalkışırsa; “Mashco Piro”lar da, “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi de, veya bunlar gibi diğer pek çok topluluk da; bir kahramanın çıkıp gelmesini ve onları kurtarmasını bekleMİyor. Bizzat kendi ruhları ile, bizzat kendi çabaları ile; diktatörlere karşı mücadele ediyorlar. Herhangi bir liderin arkasında toplanma ihtiyacı hissetMEden, herhangi bir kahramanın kölesi olmayı kabul etMEden; “Donald Trump gibi despotlar”a karşı canla-başla mücadele ediyorlar.
Umarım, nihayet anlamışsınızdır; şu “kurtarıcı” zevzekliğinizi nihayet burada bitirirsiniz, ve bir daha getirmezsiniz. Ama sizin “huyunuzu” artık biliyorum; yine türlü türlü kelime cambazlıkları ile konuyu yine saptırmaya uğraşırsınız…
___________________________________
• Şunları yazmışsınız:
“Peki ‘Gazze’? Boşver gitsin! Bunlar ‘pis Araplar’! Diğer çok sayıda hayatları beş para etmezler daha var: Sudan, Myanmar, Filistin, Mali, Nijer, Nijerya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Somali, Suriye, Haiti Cumhuriyeti, Yemen, İran, Etiyopya, Nijerya… Olsun! Ölenler Amerikalıların daha da obez, ateş püskürten ICE hilkat garibelerinin daha da güçlü katiller, ABD’nin daha da zengin olmasını sağlar.”
• Cevap:
“Acıları birbirleriyle yarıştırmak” veya “acıları birbirleriyle kıyaslamak” asla doğru ve sağlıklı bir davranış değildir; insanın ruhunu kemirir, adeta zehirli bir toz hâline dönüştürür. Bu uyarımı unutMAyınız “pipsqueak” bey.
Dikkat ediniz lütfen:
• “Acıları birbirleriyle yarıştırmak”: Hegemonyasını pekiştirmek isteyen çeşit çeşit güç odaklarının (power poles and/or blocks) sergilediği çok kötü ve çok tehlikeli bir davranıştır.
• “Acıları birbirleriyle yarıştırmak”: Egoist & narsist (bencil) özelliklerini dizginleyeMEyenlerin sergilediği çok kötü ve çok tehlikeli bir davranıştır.
• “Acıları birbirleriyle yarıştırmak”: Megalomanlığıyla (büyüklük & kibir hezeyanıyla) tanınan kişilerin veya toplulukların sergilediği çok kötü ve çok tehlikeli bir davranıştır.
ABD’de (Trump’ın despotluğu neticesinde) I.C.E. muhafızlarının, güncel bir “Gestapo” organizasyonu gibi, güncel bir “STASI” organizasyonu gibi; sokaklarda, caddelerde, mahalle başlarında, sıradan insanların ikâmet ettiği sıradan konutların hemen önünde adeta “pusuya yatmışçasına” bekleyip Trump’ın “illegal aliens” bahanesinin arkasına saklanarak; masum insanları kıskıvrak yakalayıp “detention center”lara zorla, yaka-paça götürmesi devasa bir trajedidir.
Gazze’de, cesetleri bulunamayan bebeklerin annelerinin çıkardığı çığlıklar; devasa bir trajedidir.
Bütün bu “acılar” (veya “trajediler”); birbirleriyle kıyaslanamaz, birbirleriyle yarıştırılamaz.
_____ Acılardan (trajedilerden) bir örnek daha: _____
Rohingya (Arakan) Soykırımı; Müslüman Arakan halkı olan “Rohingyalar”a, “Myanmar Hükümeti tarafından” yapılan etnik temizliktir. Milliyetçi Budistlerin yaptığı katliamlar; “1 milyondan fazla Arakanlı”yı başka ülkelere gitmeye mecbur bıraktı. Çoğu Arakanlı Bangladeş’e göç ederek dünyanın en büyük mülteci kampının kurulmasına sebep olurken, diğer Arakanlılar “Hindistan”, “Tayland” ve “Malezya”ya gitmeye mecbur bırakıldı.
_____ Acılardan (trajedilerden) bir örnek daha: _____
“Uygur Soykırımı”; Çin Hükûmeti tarafından Uygurlara karşı uygulanan şiddet ve insan hakları ihlâllerine verilen genel isimdir. 2014 yılından bu yana “Çin Halk Cumhuriyeti hükümeti”; Sincan’daki Uygurlar ve diğer Türk kökenli Müslüman azınlıklara karşı, genellikle zulüm veya soykırım olarak nitelendirilen bir dizi insan hakları ihlâli gerçekleştirmiştir. “Keyfî kitlesel tutuklamalar” ve “gözaltılar”, “işkence”, “yaygın gözetim uygulamaları”, “kültürel ve dinî baskılar”, “ailelerin parçalanması”, “zorla çalıştırma”, “cinsel şiddet” ve “üreme haklarının ihlâli” gibi zorbalıklara dair çok sayıda rapor bulunmaktadır.
“Xinjiang internment camps
(Sincan gözaltı kampları)”
[Not: “Panopticon” hapis ve gözetleme sistemi; ilk kez “1785 yılı”nda, İngiliz düşünür & filozof “Jeremy Bentham” tarafından ortaya atılmıştır.]
Bu kamplara; Çin Hükûmeti’nin resmî (örtmeceli) tanımıyla “Mesleki Beceri Eğitim Merkezleri” deniyor.
Çin Hükûmeti’nin; “Sincan Uygur Özerk Bölgesi”nde 2014 yılından bu yana işlettiği ve başta “Uygur Türkleri” olmak üzere çoğunluğu Müslümanlardan oluşan çeşitli etnik gruplara ait insanları tuttuğu kamplardır.
Çeşitli devletler ve sivil toplum kuruluşları tarafından “toplama kampları”, “enterne kampları” ve “endoktrinasyon kampları” olarak tanımlanan bu kamplar; ilk kez “Xi Jinping”in yönetimi altında 2014 yılında kuruldu.
Sert tutumuyla bilinen Ç.K.P. sekreteri “Chen Quanguo”nun Ağustos 2016’da özerk bölgenin başkanlığına getirmesinden beri kampların sayısı ve kapsamı daha önce görülmemiş bir şekilde yoğunlaştı.
Bu kampların gizlice ve yasal sistemin dışında işletildiği, birçok tutuklunun herhangi bir yargılama veya suçlama yapılmadan kamplara alındığı bildirilmiştir.
Raporlara göre; yerel makamlar bu kamplarda yüzbinlerce Uygur ve diğer etnik azınlıklara ait Müslümanları tutmuştur; bu tutuklamaların amacının “sözde aşırılık” ve “sözde terörizm”le mücadele etmenin yanı sıra “Çinlileştirme” olduğu belirtilmektir.
___________________________________
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin ve şımarık diktatörün önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
Kendim çalar kendim oynarım 🙂
“Did primitive peoples seek a ‘savior’ or not?”
Look, for example, at what Gün Zileli (Post author), who has made it his profession to run to the masses, awaken them, and save them, said: “I play my own tune and dance to it.”
According to you, and with your typical universalization obsession, the monkey climbing a tree to escape a tiger in the forest, the plant wanting to reach the sunlight, washing oneself when dirty, the poor going to rich countries, and thousands of advancements have all become searches for a savior.
One thing you both have in common is your “politically correct” comradeship.
Gün Zileli (Post author) also dived headfirst into the media market with a similar aim and joined the “politically correct” movement with his progressive anarchism. He became an internet media analyst and columnist.
By reducing Er-Tarihi to “politically correct” thinking, you have degraded Fredy, just as you have degraded yourselves.
When I spoke with Fredy, who used to be a Marxist, I asked him what he thought about his Marxist past. He said he had blinders on. But he never turned it into a confessional television series like Gün Zileli (Post-author).
You two are trapped in an inferiority complex of backwardness in the world created by the West. But this is neither written in the DNA of history nor in your DNA. Look, Russia, China, and now India have been saved! They became fully WESTERN! So typical of the Civilized world. You can be saved too!
I am only pointing out an irony in the phase where the monstrosity called Civilization has created endless abundance in every field.
On the one hand, like you two, reduced to imitating the West, and your civilized counterparts who benefit from this abundance, seeing yourselves as the center of the universe and different from all others through individualism within the consciousness of your own insignificant personalities; on the other hand, I compare this to the primitives who, being individuals (dividual), see themselves in all others and see themselves as the center of the universe.
Sayın Zileli,
“Medeniyet”e karşı mısınız?
Cevabınız “evet”se; gerekçeleriniz nedir?
Cevabınız “hayır”sa; gerekçeleriniz nedir?
Sayın Gün Zileli (Post author),
Hic Rhdus!
“Did primitive peoples seek a ‘savior’ or not?”
Look, for example, at what Gün Zileli (Post author), who has made it his profession to run to the masses, awaken them, and save them, said: “I play my own tune and dance to it.”
According to you, and with your typical universalization obsession, the monkey climbing a tree to escape a tiger in the forest, the plant wanting to reach the sunlight, washing oneself when dirty, the poor going to rich countries, and thousands of advancements have all become searches for a savior.
One thing you both have in common is your “politically correct” comradeship.
Gün Zileli (Post author) also dived headfirst into the media market with a similar aim and joined the “politically correct” movement with his progressive anarchism. He became an internet media analyst and columnist.
By reducing Er-Tarihi to “politically correct” thinking, you have degraded Fredy, just as you have degraded yourselves.
When I spoke with Fredy, who used to be a Marxist, I asked him what he thought about his Marxist past. He said he had blinders on. But he never turned it into a confessional television series like Gün Zileli (Post-author).
You two are trapped in an inferiority complex of backwardness in the world created by the West. But this is neither written in the DNA of history nor in your DNA. Look, Russia, China, and now India have been saved! They became fully WESTERN! So typical of the Civilized world. You can be saved too!
I am only pointing out an irony in the phase where the monstrosity called Civilization has created endless abundance in every field.
On the one hand, like you two, reduced to imitating the West, and your civilized counterparts who benefit from this abundance, seeing yourselves as the center of the universe and different from all others through individualism within the consciousness of your own insignificant personalities; on the other hand, I compare this to the primitives who, being individuals (dividual), see themselves in all others and see themselves as the center of the universe.
Sayın Gün Zileli (Post author),
Sayın İnternet İnfluencer, Sayın Tıklama Saymanı
Hic Rhdus!
“Did primitive peoples seek a ‘savior’ or not?”
Look, for example, at what Gün Zileli (Post author), who has made it his profession to run to the masses, awaken them, and save them, said: “I play my own tune and dance to it.”
According to you, and with your typical universalization obsession, the monkey climbing a tree to escape a tiger in the forest, the plant wanting to reach the sunlight, washing oneself when dirty, the poor going to rich countries, and thousands of advancements have all become searches for a savior.
One thing you both have in common is your “politically correct” comradeship.
Gün Zileli (Post author) also dived headfirst into the media market with a similar aim and joined the “politically correct” movement with his progressive anarchism. He became an internet media analyst and columnist.
By reducing Er-Tarihi to “politically correct” thinking, you have degraded Fredy, just as you have degraded yourselves.
When I spoke with Fredy, who used to be a Marxist, I asked him what he thought about his Marxist past. He said he had blinders on. But he never turned it into a confessional television series like Gün Zileli (Post-author).
You two are trapped in an inferiority complex of backwardness in the world created by the West. But this is neither written in the DNA of history nor in your DNA. Look, Russia, China, and now India have been saved! They became fully WESTERN! So typical of the Civilized world. You can be saved too!
I am only pointing out an irony in the phase where the monstrosity called Civilization has created endless abundance in every field.
On the one hand, like you two, reduced to imitating the West, and your civilized counterparts who benefit from this abundance, seeing yourselves as the center of the universe and different from all others through individualism within the consciousness of your own insignificant personalities; on the other hand, I compare this to the primitives who, being individuals (dividual), see themselves in all others and see themselves as the center of the universe.
Sayın Gün Zileli (Post author)
Bir bilim ve ilericilik meraklısı gazeteci yazar, bitki davranışları üzerine bir konferansta bitkilerin yaralanınca etilen adı verilen uyuşturucu bir kimyasal ürettiklerini öğrenir. Bu, insanlarda bir yaralanmadan sonra endorfin salınımı gibi bir tür kendini yatıştırma mıydı? Hücre biyolojisti Frantişek Baluşka’ya bitkilerin acı hissedebileceği anlamına gelip gelmediğini sorar. Baluşka cevap vermeden önce duraksar: “Evet, acı hissetmeliler. Acı hissetmezseniz, tehlikeyi görmezden gelirsiniz ve hayatta kalamazsınız.”
Fakat “bilim ve ilericilik meraklısı gazeteci yazar” kendine benzeyen ilerici anarşist bir gazeteci yazar “bekle eşeğim yaz gelsin” kurtarıcı devrimcilik ve Mamdani-Cortez-Demirtaş ile başlayıp Chuang Tzu-Shiva huzur hapı kurtarıcı ticareti ile devam eden alimden habersiz.
Bu iki hızlı Atatürk-Marks yaratıkları, büyümeyi beklemeden, Batılı olmuşlar: Hepimiz MEDENİYİZ, İNSAN ÖZGÜR DOĞAR VE ÖZGÜR YAŞAMALI ticaret hayatını özgürce seçmişler.
Dünya çapında MEDENİ olma özgürlüğüne hızla kavuşan iki neşeli robot, Batı MEDENİSİ olma heyecanı içinde ve doğal olarak günümüzdeki soy kırımları ve her yerde başlatılan savaşları doğal bulmuşlar ki dillerini yutmuşlar. Benzeri olarak Tarım ve Teknolojik-Endüstriyel Devrimlerin tüm diğer varlıkların yok olma pahasına nüfusları sonsuza arttırmaları hakkında karalar karası cahilliklerinden dolayı dillerini yutmuşlar. Her ikisi de MEDENİ olma özgürlüğüne kavuşma heyecanı içinde MEDENİYETİN en başta gelen mesleği TİCARET hayatına atılmayı özgürce seçmişler.
Biri Veri-Tabanı ile biriktirdiği enformasyon zenginliğini sergilemekte, diğeri internet müşterisi arttırma derdi içinde “ah o güzel devrimcilik günlerimiz” hatıralarını sergilemekte.
Her neyse, rivayetlere göre ilerici anarşist Gün Zileli (Post author), “İngiltere’den Türkiye’ye Anarşistliği Getirme Cemiyeti” (İTAGC) kurmuş her “anarşist kelimesini sözlü veya yazılı kullananlardan” cemiyeti adına telif hakkı cüzi bir miktar para alıyormuş. Doğru mu?
“İlkeller ‘kurtarıcı’ arar mıydı aramaz mıydı?”
Bakın mesela kitlelere koşmayı, onları uyandırmayı, onları kurtarmayı kendine meslek edinmiş “Gün Zileli (Post author) ne demiş: ” Kendim çalar kendim oynarım”
Size göre ve tipik evrenselleştirme sapıklığınızla, ormanda kaplandan kaçan maymunun ağaca tırmanması, bitkinin güneş ışığına varmak istemesi, kirlenince yıkanmak, fakirlerin zengin ülkelere gitmesi ve binlerce ilerlemelerin hepsi kurtarıcı aramak olmuş.
Bir ortak tarafınız da her ikinizin de doğru siyasi görüş “politically correct” yoldaşlığınız.
Gün Zileli (Post author) da benzeri amaçla en son medya pazarına balıklama daldı ve ilerici anarşistliği ile “politically correct” akımına katıldı. İnternet medya analizcisi köşe yazarı oldu.
Siz Er-Tarihi “politically correct” düşünceye indirgemekle Fredy’i de kendiniz gibi alçalttınız.
Eskiden Marksist olan Fredy ile konuşurken Marksizm geçmişi hakkında ne düşündüğünü sordum. At gözlüğü olduğunu söyledi. Fakat asla Gün Zileli (Post author) gibi günah çıkarma televizyon dizisine çevirmedi.
İkiniz Batı’nın yarattığı dünyada geri kalmışlığın aşağılık duyusu içindesiniz. Ama bu ne tarih ADN’sinde ne de sizlerin ADN’sinde yazılı. Bakın Rusya, Çin ve şimdi Hindistan kurtuldu! Siz de kurtulabilirsiniz!
Ben sadece Medeniyet denilen ucubenin her alanda sonsuz bolluk yarattığı safhasındaki bir ironiye değiniyorum.
Bir yanda, Batı taklitçiliğine indirgenmiş siz ikiniz ve bolluktan yararlanan Medeni benzerlerinizin kendi silik kişiliklerinin bilinci içinde bireycilikle (individüalizm) kendilerini evrenin merkezi ve tüm diğer kişilerden farklı görmesi, diğer yanda birey (dividual) olup tüm diğerlerinde kendini gören ilkellerin kendilerini evrenin merkezi görmeleri ile kıyaslıyorum
Yıllar önce anarşistlerden bir mektup aldım. O zaman bunların İngiltere’de din değiştirme safhasında olan Türk solcu devrimciler olduğunu bilmiyordum.
Amerikalı karım ile bizi ziyaret eden Fredy’nin karısı Lorraine Perlman Amerikalı olduklarından ve ucubeler diyarı Amerika’yı benden çok daha yakından tanıdıklarından bu anarşistlerin gönderdikleri anarşistlik bayrağı ve yumruklar havada resimlerini görünce bana bu doğuştan girişken tip tüccar olanlardan uzak durmamı söylediler. Çok uzun bir süredir Türkiye’den uzak olduğumdan ben bu politika muhabbet tellallığı ustalarının tuzağına düştüm. Zaten ziyaretlerinin nedeni benim Fredy ile arkadaşlığım ve ünlü anarşist yayını olan “Fifth Estate” ile ilişkimden dolayı belki onlara anarşistlik ticareti yapmada faydalı olurum umudu idi. Benim bu konuda faydalı olmayacağımı anlayınca ilişki kesildi. 22 ya da 23’ncü bölüme kadar yaptığım ve bedava ya dağıtmayı düşündüğüm Fredy’nin “Against His-Story Against Leviathan” kitabının da bana yapılan Türkçesi yardımından vazgeçtim. Kitap birkaç ay sonra orijinal adını kullanıp kısaca laf oyununu izah etme yerine İnan Mayıs Aru adlı bir hödük “Er-Tarihe Karşı” adıyla tercüme etti.
Bu Fredy tek “-ist” olarak viyolonselist olarak tanınmayı istediğini yazdığından yıllarca sonra oldu. Bu politika tüccarları o kadar utanmazlar ki daha kitabın başında “Anarşistler de İnsanoğlu gibi türlü türlü. Birkaç kiralığın yanı sıra TİCARİ ZİHNİYETLİ anarşistler bile var” demesine rağmen Zileli ve benzerleri anarşistlik devrimciliğine, şimdi artık herkesin pis ağzında sakız olan ama hiçbir yerde olmayan DEMOKRASİ ve İLERLEME adına her türlü imkanlardan (internet ve sosyal medya ucubeleri çekiciliği, Youtube’da yumrukla devrim yapma maskaralığı, Facebook, Twitter ticari kaynakları gibi) faydalanan kişilikten mahrum zavallılar.
Düğer bir dolandırıcılık daha. Bu ilerici anarşist Marksist-Leninistliği cazip bulup kuyruğuna neden girdiği Marksist-Leninistlik yerine kendini hayal kırıklığına sokanların alçaklığını anlatmakla dikkati başka yer çekmekte. Halihazırda, 1973’de kendisi Marksist-Leninistliğin satıcılığını yaparken “Gulag Takımadaları” ile kendisinden sonsuz daha büyük yazar Aleksandr Soljenitsin ile kıyaslarsanız bu devrim satıcısının kurnazlığı daha güzel açığa çıkar.
Sayın İlerici Anarşistliği Türkiye’ye Yayan İnternet Gazetecisi
1956 Macaristan Devrimi, 1956 Polonya Devrimi, 1968 Czechoslovak Prag Baharı, 1973 Aleksandr Soljenitsin’in Gulag Takımadaları yayınlandığında sizden Marksist-Leninist konusunda ışık yılı daha ilerde olanlar Komünist Parti üyelik kartlarını tuvalete attı. Siz neden Marksist-Leninistliğe devam ettiniz? O zaman da siz şimdiki gibi alacak-verecek veya kar-zarar hesapları mı yaptınız? Örneğin sosyal medya hödükleri, ucubelerinin TIKTOKLAMALARINI mı saydınız?
“Parçalıyoruz: Gün Zileli” sizin şimdi ölü balıklar gibi ırmağınıza yüzmekle tıpkı Marksist-Leninist olduğunuz gibi DEMOKRASİ çığırtkanlığı mı yapıyorsunuz?
Utanmayın, bu dünyada sizin gibi milyonlarla doldu, utanma donları indirildi! Tek farkınız çok dış kenarlarda bir tüccar olmanız.
Sayın Hızlı İlerici Anarşist ADMİN
Amarikan demokrasisini övmekle her biri sizler gibi milyarlara bedel olanları Kızılderileri kırımdan geçirenleri övdünüz. Irkçılık yapıp Kızılderileri insan saymadınız. Jung sizin gibi b*k çukurundan çıkmaya çalışan Batı taklitçilerin görmeye değil hala insan olan Kızılderilileri görüp konuşmak Amerika’ya gitti. Amarikan demokrasisini övmekle 3-4 yüz yıl sizin gibi ırkçılık ederek siyahları insan saymayan Amarika’yı övdünüz. Sizin gib milyon tüccarlık edenler bedel Franz Fanon “Avrupayı taklit etmede tek başarılı olan Amerika oldu ve bakın şu çirkin ucubeye” dedi. Sizin gibi Batılı olmak isteyen ve sitenizi tıklatan enayi taklitçi ucubeler ise Amerika’yı över dururlar. Şimdi artık dünya alt üst oldu: Faşist ruhlular anarşist olmuşlar!
(08 Şubat 2026 at 08:19)
Düşünen insan, tek başına kalabilmeyi göze alabilmiş insandır; dirençlidir, dayanıklıdır, sabırlıdır.
Kıymetli “pipsqueak”e yönelik; “kendi çalıp kendi oynuyor” ifadeniz sebebiyle sizi kınıyorum Gün bey.
Lütfen şunu unutmayınız:
İnsan zaten “oyun oynayan bir varlık”tır; sizin iddianıza göre pipsqueak de eğer oyun oynuyorsa bunda hiçbir sakınca yoktur.
Siz, Ankara Üniversitesi “D.T.C.F.: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi”nde eğitim görmüş birisiniz; “Johan Huizinga”dan haberiniz vardır muhtemelen:
“Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme”
Johan Huizinga
(1872 – 1945)
Biz insanların “Homo Sapiens” nitelemesini hak edecek kadar “akıllı olMAdığımız” anlaşıldı…
Birçok hayvanın da alet yapabildiği, dolayısıyla insana “Homo Faber” demenin de “anlamsız olduğu” görüldü…
Peki biz kimiz?
İnsana özgü üçüncü bir özellik olarak “Homo Ludens”i, “oyun oynayan insan”ı bu nitelemeler arasına katabilir miyiz?
Johan Huizinga, “Homo Ludens” adlı bu temel eserinde; yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcının “oyun” olduğunu gösteriyor.
Önce “oyun” vardı!
“Oyun”; kurgusal olduğu bilinen ve gündelik hayatın dışında yer alan, bununla birlikte oyuncuyu da tamamen içine çeken gönüllü, özgür bir eylemdir. Sınırları özellikle belirlenmiş zaman ve mekân içinde gerçekleşen, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak bu eylem, verili kurallara göre, belli bir düzen içinde yerine getirilir. Oyuncu ve kimi zaman da seyirci kendinden geçer, coşar… Bu şekilde tanımlanan oyun, tarih boyunca, hayatın her alanında kültürün temel öğesi olarak varlığını sürdürmüştür.
“Homo Ludens (oyun oynayan insan)”; geçmişe ve kişinin kendisini tanımasına yönelik son derece renkli ve benzerine az rastlanır bir kültür tarihi okumasıdır. Evet, “dünya bir tiyatro sahnesi”dir ve oyunla başlamıştır her şey! “Oyun” bir “algılama yeteneği”, aynı zamanda bir “estetik kavrayış düzeyi”dir. “Oyun” ile “güzellik” arasında yakın bir bağ vardır. Hareket hâlindeki insan “oynadığı oyunla”; eylemine güzellik, ifadesine canlılık, ruhuna dirilik katar. Bir ruh hâli olarak “oyun”, bir coşkunun yansımasıdır. Bununla birlikte oyunda, ciddiyet asla elden bırakılmaz. Önceden belirlenmiş kurallara büyük bir dikkatle riayet edilir. Çocuklar ve yetişkinler oyuna tam bir ciddiyet içinde dâhil olurlar. Bir oyunun sonunda kazanmak “üstünlüğünü belli etmektir.” Ve bu yüzden de kazanmak bizatihi oyunun sınırlarını aşar, kişiye itibar ve onur verir.
Huizinga’ya göre; “hukuk”, “bilim”, “şiir”, “bilgelik” ve “felsefe” sahaları “oyunun ruhu”na sahip olmakla anlam kazanmış ve nitelikleri artmıştır. Oyun, “aşkın kalbinde”dir. “Oyun zevki”ni yitiren; heyecanını da yitirmiş sayılır. “Şiir” oyundan doğmuş, farklı formlar sayesinde varlığını korumuştur. “Müzik” ve “dans”; saf (salt) oyun olarak çıkar karşımıza. “Hukuk”; toplumsal oyunun kurallarını gözeterek olgunlaşma kaydetmiştir. Silahlı çatışmaların kurala bağlanması, aristokratik hayatın ritüelleri; “oyunsal biçimler üzerinde” temellenmiştir. “Festivaller”, “yarışmalar”, “bayramlar” ve “âyinler”; oyun düşüncesinin hep farklı tezahürleridir.
Huizinga, geçmişteki niteliğine kıyasla oyun oynama yeteneğini giderek yitiren insanın, oyunu “maddi ve mekanik bir etkinliğe indirgeyen” günümüz toplumlarının; yaratıcılık ve hayal gücünü yitirdiğinden hüzünle söz eder.
yok ya 🙂
Cevap verilecek bir şey yok. (yok hükmünde yani).
Hezeyanlar!
ha ha!
Saçma sorular dizisi!
“Gün bey, sizi kınıyorum 09 Şubat 2026 at 03:50” Yomcusu Arkadaş
““Oyun”; kurgusal olduğu bilinen ve gündelik hayatın dışında yer alan, bununla birlikte oyuncuyu da tamamen içine çeken gönüllü, özgür bir eylemdir. Sınırları özellikle belirlenmiş zaman ve mekân içinde gerçekleşen, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak bu eylem, verili kurallara göre, belli bir düzen içinde yerine getirilir. …”
Yazınızda verdiğiniz oyun tanımı doğru ve oyun tanımına uymasına rağmen çok önemli bir nüans var: Dini inanışlar ve ayinler tanıma uyarlarsa da diğer oyunlarda özgür katılma yerine dini ayinlerde katılanlar oyun bittiğinde kendilerini özgür olurlar.
Tabii laik-ilerici anarşist devrimci medya hilkat garibesi sadece ve sadece şöhret ve paraya taptığından böyle kitapları okuması akıllı aklından geçmez bile. İşi gücü Stalin ineğinin sütünü sağmak. Kendisi gibi tuzağa düşenlerin hayatına kıyılması bile bu TEK ALLAHI PARA VE ŞÖHRET olan için bir açıklama gerektireceğine onları kendi b*kunda bulduğu boncuklara katar, bu ucube.
Batı 1968’inin Türkiye’ye uyan fırsatçı yorumu tuzağına düştüğünü kabul edeceğine, aynı yolun hala çok geçerli olduğu sosyal medya fırsatçılığına çevirmiş bu TİCARİ ZİHNİYETLİ ilerici anarşist. Laik olduğundan yukarıda söylediğim bu TEK ALLAHI PARA VE ŞÖHRET olan ultra-modern maymun iştahlı için geçerli değildir.
Not: Bende zerre kadar dincilik yoksa da, tapacak kadar beğendiğim dinci düşünürlerin bu ilerici anarşist benzeri Paraya tapan dincilerden nefretine katılıyorum. Bakın mesela Trump’ın dayanağı dincilere! Laik ilerici devrimci bir kurtarıcı parayı seçmiş, aynısını üstü örtülü de olsa ikiyüzlü dinciler.
Eğer bir basit örnekle açıklarsam, dünya veya doğa veya kozmos, ilerici anarşist devrimcilere benzeri hindi gibi kabaran politikacıların dalkavukları modern bilim-teknisyen Ademleri ve Havvaları hariç, tehlike dolu. Ayinden çıkanlar, kozmosun da anlaşılır, kendine özgü bir dili olduğu inancıyla kaderlerine razı olurlar.
İlerici TİCARİ ZİHNİYETLİ anarşist kandırdığı enayilerin kendine kazandırdığı PARAYI sayar.
• “‘Cesur Yeni Dünya’; insanın, ‘insanlıktan çıkarılması’na dair fantastik bir kıssadır.”
Aldous Huxley (1956)
• “Demokrasi, özgürlüğün düşmanıdır.”
Peter Thiel
(ABD’li teknolojisi yatırımcısı [investor] ve milyarder
Elon Musk’ın mentoru)
1973-74 petrol kriziyle birlikte bir “sınıf mücadelesi”nin başladığını yıllar evvel hem yazmıştım; hem de 1990 sonbaharında “Mimar Sinan Üniversitesi: Sosyoloji Bölümü”ne geldiğim ilk yılda derslerimde anlatmaya başlamıştım. Sınıf mücadelesinin sadece “burjuvazi” ve “proletarya” arasında olmadığını, ama sınıf fraksiyonu kavramı etrafında ele alınmasının doğru olacağını, dolayısıyla da hâkim sınıflar arasında (burjuvaziler) başka bir sınıf mücadelesinin bir hegemonya mücadelesi olarak ele alınmasının öneminden bahsetmekteydim.
Bu ilişkiyle birlikte, “Monopolist Batı merkezli sermaye” ile “Transnasyonal Batı ve ötesi sermayesi”nin birlikte işlemeye başladığı “Megalopoller dönemi”ne tekabül eden bir yapılanmaya yol açtığını ileri sürmüştüm. Megalopoller’den kastım “şehir merkezli bir kapitalizmin hakimiyeti”nin oluşmasıydı. Bu dönemin başka bir adı ise “Küreselleşme” olarak ekonomi tarihine yerleşmeye başlamıştı. Hâttâ 1995 yılında İstanbul’da küratörlüğünü yapmış olduğum serginin üst başlığını da: “Küreselleşme (Devlet, Sefalet, Şiddet)” olarak belirlemiştim. Bugüne kalan “kült sergilerden” birisi olarak sanat tarihimize geçti.
Bu görüş, sınıf mücadelesinin işçiler ve patronlar arasında olmaktan uzaklaşmakta olduğu tespitine dayanmaktaydı. “Sol” hareket 1960-70’lerde kapsadığı entelektüel alanı 1990’lı yıllara gelindiğinde kapsamaktan uzaklaşmaktaydı. Sanayi sonrası bir toplum modeli “post-modern” bir ekonomiyi ve düşünceyi ortaya çıkarmaktaydı. Burada eski Doğu Bloku ve SSCB’nin siyasi rejimlerinin totaliter yapılara oturmasının önemli bir yeri vardı. Küreselleşme ile birlikte “sol” daha kültürel bir yöne doğru kaymaya başlamıştı. Çelişkilerin sınıfsal olmaktan çok kültürel olmaya başladığını ileri süren Sosyolog “Daniel Bell” de soldan muhafazakâr alana doğru yol almıştı bile. Avrupa’da ise İngiltere başı çekmeye başlayarak “neo-liberal para politikaları”na yer vermiş ve toplumun homojen bir toplum olmaktan çıktığını ilan etmeye başlamıştı.
Batı sermayesinin yatırım alanları küresel ekonomiyle birlikte “Asya” ve “Latin Amerika kıtaları”na yatırım yapmaya başlamıştı. “Batı”, kendi içinde “dördüncü dünya” olarak adlandırılan “işçi sınıfının krizi”ne dikkat çekmekteydi. Bugüne gelen süreç içinde “orta sınıflar”ın fakirleşmeye giden yolu açılmıştı bile. “Alt sınıflar” ise zar-zor olan koşulların içinde hayatlarını idame etmeye çalışmaktaydılar. Avrupa içinde “beyaz işçi sınıfı” yerini ticaretle uğraşan göçmenlere bırakmaktaydı. Göçmen dünyasından ikinci ve üçüncü nesiller entegre oldukları kültürel ve yerel dillere girerek yerlerini orta sınıf konumunda almaya başlamışlardı.
1990’lı yıllara girildiğinde küresel ekonominin diğer adı olan “neo-liberal” ekonomi politika, yine de “insan hakları ve hukuk devleti” kuramlarının içinden geçerek dünyanın daha iyi ve adil bir dünya olması için çaba sarf etmeye devam etti. Ne zaman 2000’li yıllara geldik o zaman devran değişmeye başladı. Burada yeni teknolojilerin yeri belirleyici oldu. “Wi-fi dünyası” hızlı bir şekilde iletişim ağlarının dünya çapında hızlandığını görmeye başladığında; bilhassa “ABD merkezli bazı düşünürler” yeni ekonomi politiğin belirleyeceği bir durumu yaratmaya başladı.
Burada “eski kuşak sanayi sermayesi” ile “yeni kışak tekno-finans sermayesi” arasındaki mücadele; “küreselleşmenin eleştirileri”ni yapmaya başladı. İçe kapanma, insan haklarının, hukuk devletinin ve bilhassa doğa ile ilgili olarak yapılmaya başlanan reformların eleştirisi hız ve söylemlerde egemenlik göstermeye başladı. Son on küsur yıla girdiğimizde ise bu söylemlerin marjinal olmaktan uzaklaşıp hâkim söylemler hâline geldiklerini gördük. “Alt-right” Steve Banon ile Trump’ın ilk dönemine damgasını vurdu; ama daha kuvvetli bir fikir akımı tekno-sermaye ile birlikte “blog kültürü”nün öne çıkardığı isimleri daha çok gündemde tutmasını bilerek, onların fikirlerini daha öne çıkarmaya başladı.
Fakat işin başka yanı, sermaye gruplarının da değişime uğramasıyla bunlar arasındaki siyasi çelişkilerin hâttâ karşıtlıkların arttığını görmekteyiz. Örnek olarak, ABD’de Cumhuriyetçileri (Donald Trump) destekleyen “hedge funds”lar; “yeni kuşak tekno-sermaye”yi ortaya koymakta. Başta “Space X ve Tesla”nın patronu Elon Musk, hemen ardından Jeff Bezos, Peter Thiel, Vance, Musk’ın danışmanı “David Sacks” ile “Silicon Valley” ve “libertaryan yeni reaksiyonerler” homojen bir birlik değiller. Demokratları (önce Hillary Clinton’ı ve sonra Joe Biden’ı) destekleyen ve finanse eden Wall Street, Hollywood’un bir kısmı gibi kültür, sanayi ve finans sektörlerinin neo-liberal görüşleri farklı bir tabloyu ortaya koymakta. Bu gruplar arasındaki “sınıf mücadelesi” tıpkı 1970’lerin başında olduğu gibi yeniden yaşanmakta. Aradaki fark demokrasi ve karşıtlığı üzerinden gelişmekte.
• “Neo-liberal sermaye” ve “ulusların sınırlarını aşan” ekonomik yapılanma; “öteki” olarak adlandırılan sermaye ve siyaset gruplarını yan yana getirmekteyken,
• Ekonomiyi; “ülkeler ve devletler ötesi” bir yapılanmaya sokarken,
• Piyasayı da küresel sermayenin etkisiyle şehirlere ortak bir şekilde yayarak paylaştırırken,
• Şirketlerin ve markaların da bu ölçekte büyümelerini sağlayarak, emeğin ve sermayenin dolaşımını ve emek gücünün küresel yapısını ülkelerin ücretlerine göre değiştirmekteyken;
Aslında sermayenin kaynağının geldiği ülkelerdeki fakirleri işsizleştirip de orta sınıfların çöküntüsünü hazırlayıp, onları marjinalleştirirken unuttukları bir şey oldu. Bu “kendi hâline bırakılan” Batılı “beyaz fakirlerin (poor white people)” bir gün siyasi arenayı değiştirecek bir girişimde olabileceklerinin tahmin edilmemesiydi. Marjinalleşenler isyan bayrağını açarak “sağ” ve “sol” partileri terk etmeye; ve “aşırı sağ milliyetçi, ırkçı ve dindar kesimleri örgütleyen siyasi partiler”i tercih etmeye başladılar.
Bu gidişatı iyi takip eden yeni reaksiyonerler, önce 2016’da popülist milliyetçiliği, sahte haberciliği ve daha sonra da 2024’ten itibaren ırkçılığı destekleyecek ve yabancı düşmanlığını körükleyecek fikirlerini yaymak üzere; başta medyayı ele geçirip sonra da veya aynı zamanda sosyal medyayı kullandılar. Fikirleri; öncelikle demokrasi ve ekoloji karşıtlığı olarak gelişti. Daha sonra ise “beyaz üstünlüğü” ırkçılığı ve devlet kurumlarının elinden kurtulmak üzere, “devletin terkinin ve buradan çıkışın” hızlandırılmasını programlarına soktular. Hız ve politika ile birlikte “sosyal medya”, “Wi-fi dünyası”, eski madenlere geri dönmeyi de ihmâl etmedi. Bu yeniden bir “ender topraklar” arayışını körükledi. “Grönland”, “Ukrayna” v.b. burada amblem yerler olarak kabul edilmekte. Ama petrol dünyasından elektrik dünyasına geçişi de geriye çekip, tekrar eskilere dönüldüğünde Güney Amerika petrollerinin arayışı yeni-sömürgeciliği değil, ama “sömürgeciliğin alâsı”nı geri getirmeye doğru yol almakta.
Tuhaf bir “cesur yeni dünyalara” giderken…
Ali Akay [sosyolog]
(9 Şubat 2026)
• Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları
• Orientalism: Western Conceptions of the Orient
Edward Wadie Said
(1935 – 2003)
Yirminci yüzyılın en sarsıcı, en etkili kitaplarından biri olan “Şarkiyatçılık”ta; “Batı”nın “Doğu”ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamaktadır Edward Said:
“Şark”ın kurulmuş (installed) bir şey olduğunu ileri sürüyorum kitabımda; coğrafi uzamların, bu uzamlara özgü din, kültür ya da ırksal özlere dayanılarak tanımlanabilecek yerli ve kökten “farklı” sakinleri olduğu düşüncesinin tartışma götürür bir düşünce olduğunu iddia ediyorum. Ama kuşkusuz, “bizi en iyi biz biliriz” şeklindeki sınırlayıcı düşünceye katılmam da mümkün değil.
“Şarkiyatçılığın” kusurunun, hem düşünsel hem de insanî bir kusur olduğu kanısındayım; çünkü “Şarkiyatçılık”, önce dünyanın bir bölgesini kendine yabancı saymış, sonra ona dair değişmez bir yargı kurmuş, böylece insan deneyimiyle özdeşleşeMEme, dahası bunun insan deneyimi olduğunu göreMEme kusurunu işlemiştir. Eğer yirminci yüzyılda yeryüzündeki halkların pek çoğunun yaşadığı genel siyasî ve tarihî bilinç yükselişinden gereğince yararlanabilirsek, “Şarkiyatçılığın” dünya çapındaki hakimiyeti ve temsil ettiği her şey karşı çıkılabilir hâle gelecektir…
“Şark” bir yana bırakılmalıdır; “Şarkiyatçılığın” bize sunduğu bütün o ırksal, ideolojik, emperyalist klişelerle birlikte. Böylece insan topluluğunu olgunlaştırmaya yönelik genel girişimiİ; ırksal, etnik ya da ulusal farklılaşmalardan “daha kıymetli sayan” araştırmacılar, eleştirmenler, aydınlar ve insanlar çıkacaktır ortaya.
“Şarkiyat” bilgisinin bugün bir anlamı varsa eğer, o da “Şarkiyatçılığın”; herhangi bir bilgide, herhangi bir yerde, her an ortaya çıkması mümkün bir zaaf konusunda uyarıcı bir örnek oluşturmasıdır.
Okurlarıma; “Şarkiyatçılığa” verilecek yanıtın “Garbiyatçılık” olMAdığını göstermiş olduğumu umuyorum.
• Culture and Imperialism
Edward Wadie Said
(1935 – 2003)
“Kültür ve Emperyalizm”, Edward W. Said’in “Şarkiyatçılık” kitabıyla başladığı tasarının bir parçası: Bir yandan kültürün, Batı “yüksek kültürü”nün emperyalizmle ilişkisini sorguluyor, bu ilişkiyi ortaya çıkarmaya çalışıyor; bir yandan da “maruz kalanların, sömürgeleştirilenlerin” emperyalizme düşünsel ve edebi direnişlerini inceliyor.
Kitaptaki incelemeler “Batı romanı” ve “müziği”ne; “Joseph Conrad”, “Jane Austen”, “Charles Dickens”, “Rudyard Kipling”, “Albert Camus”, “Andre Gide” gibi yazarların yanı sıra “Giuseppe Verdi’nin Aida’sı”na yoğunlaşıyor. Ele alınan yapıtların emperyalizme (varsa) neler borçlu olduğunu, içinde yer aldıkları emperyal dünyayı, sömürgeleri, sömüren ile sömürülen arasındaki ilişkileri ne ölçüde ve nasıl yansıttıklarını, yansıtmadıkları takdirde neleri görmezden geldiklerini gösteriyor, romanı (ve sanatı) “dünya”ya bağlayan hatları vurguluyor. Bunu yaparken de yapıtların estetik değerini küçültMEmeye özellikle özen gösteriyor.
Öte yandan, “İngiliz ve Fransız emperyalizmi”ne maruz kalmış eski sömürgelerde gelişen kurtuluş ve bağımsızlık mücadelelerine eşlik etmiş “antiemperyalist düşünceler”in, kuramsal ve edebi tepkilerin içeriklerini araştırıyor ve ulusçuluk, yerlicilik gibi ideolojilerin zaaflarını ve sömürgelikten çıkmış ülkelerdeki “iktidar patolojileri”nin sonuçlarını ele alıyor. “Said”; her iki dünyaya mensup ama ikisine de tam ait olmayan biri olarak, bir yanda tahakkümün öbür yanda “içine kapanma”nın alternatifi hakkında düşünüyor.
Bu zavallı büyük yazarın medya maymun artisti olma çabaları.
– “Büyük, orta, küçük beyin” çirkin safsatası ile klonu insan mühendisi Kürşat Kızıldağ gibi, kendini dev aynasında büyük görmüş. Bu insan mühendisi, kendine benzeyen bilim-teknik mühendislerin rivayetine göre, doğuştan insanın en yüksek yerindeki beynine yazılan MERDİVENLE doğmuş: DNA falan filan. Farkında bile olmadan, düzenin 10 bin yıldır kurduğu MERDİVENİ, tıpkı dalkavuk çirkin ve faşist ruhlu bilimciler gibi, doğal görmüş. Hatta İnternet pazarındaki tezgahının başlığı, sembolü etmişti. Pipsqueak alay etti.
– Benzeri olarak zamanımız egemen olan “mükemmelliğin BAŞLANGIÇTA olduğu inancı yerine İLERİDE olduğu inancı” TEK DEVRİMİN kurbanı olan bu medya ucubesi zavallı ilerici anarşist, pala bıyıklı genç resmini sitede sergiledi ve yine Pipsqueak alay etti.
– Dahaları var ama… yazımı kişisel bulur, cevap yerine yine kendine benzeyen internet ucubelerini yakışır bir “emoji” ile huzura kavuşur diye uzatmayacağım.
Ben bu devrimci tezgahçıların milyarlarına bedel çok sevdiğim bir şairin bunlar hakkında yazdığı (şiir olduğundan maalesef olduğu gibi bıraktım) şiiri ekleyeceğim.
Not: Bu ilerici devrimci enayi avcılığıyla o kadar huzura kavuşmuş ki Nazım Hikmet’in “Bu Gün Pazar” şiirindeki kendisi gibilerin laf kalabalığı yerine varlık karşısındaki büyülenmesini anlayıp utanacağına sosyal medya ucubelerinin keçi dışkılarını andıran “kısa ama yoğun” cevaplarla ayıbını sakladı.
A Coat
I made my song a coat
Covered with embroideries
Out of old mythologies
From heel to throat;
But the fools caught it,
Wore it in the world’s eyes
As though they’d wrought it.
Song, let them take it
For there’s more enterprise
In walking naked.
William Butler Yeats
Bana “bey” diye hitap etmezseniz sevinirim.
Gün abi,
İstediğiniz soruya cevap verebilirsiniz, sizi zorlamıyorum:
SORU 1:
Eğer evliyseniz; “14 Şubat”ta eşinize hediye alacak mısınız?
*********************************
SORU 2:
“14 Şubat Sevgililer Günü” gibi spesifik günler; bizzat kapitalistler tarafından dizayn edilmiş günler mi? İnsanların “tüketim algıları”nı körüklemek için, onları “daha fazla tüketmeye” teşvik etmek için özel olarak kurgulanmış günler mi?
*********************************
[BİLGİ NOTU:
Başlangıç noktası: 14. yüzyılda İngiliz yazar ve şair “Geoffrey Chaucer”in yazdığı metinlerden elde edilen bulgulardan yola çıkarak, her yılın “14 Şubat” günü Hristiyan “Aziz Valentine”nin hatırasına saygı duymak, onu anmak için belirlenmiş bir gün iken; sonraları “Sevgililer Günü” olarak dönüşüme uğramış ve mevcut çağımızda bile kutlanmakta olan global çapta bir “tüketim festivali”ne dönüşmüştür.]
İnsanlık tarihinin “en uzun dönemi” olan avcı-toplayıcılık dönemi; “tüketime dayalı” bir hayatta kalma düzeniydi. Ne birikim vardı ne de tasarruf. Ancak bu dönem, çoğu zaman gözden kaçırılan çok önemli üç miras bıraktı: “Tabiat gözlemi”, “alet yapımı” ve “deneme-yanılmaya dayalı yöntem bilgisi”. Henüz “artık-ürün (surplus product)” yoktu, ama bugünkü üretim tekniklerinin zihinsel altyapısı bu dönemde filizlenmişti.
İnsanlık için asıl ekonomik dönüşüm, “Tarım Devrimi” ile yaşandı. Toprağın işlenmesi ve hayvanların evcilleştirilmesi, tarihte ilk kez “tüketilenden fazlasının üretilmesi”ni mümkün kıldı. “Artık-ürün (surplus product)” yalnızca açlık korkusunu azaltmadı; aynı zamanda “biriktirme (saving)”, “mülkiyet (poperty ownership)” ve “yatırım (investing)” kavramlarını doğurdu. Bu “birikimi koruma ihtiyacı” ise; toplumsal “hiyerarşi”yi, “devleti” ve “hukuk sistemleri”ni kaçınılmaz hâle getirdi. Kısacası, “modern toplumun tohumları” bu dönemde atıldı.
On beşinci yüzyıldan itibaren coğrafi keşiflerle, dünya; bir “yağma ekonomisi”ne ve ardından “merkantilizm”e sürüklendi. “Zenginlik”; sahip olunan altın ve gümüşle ölçülüyor; devletler, korumacı duvarlar ardında ticaret savaşları yürütüyordu. “Feodalizm” kendi içine kapalı, kendine yeten bir yapı sunarken; “merkantilizm” dış dünyaya açılmış ama rekabeti “sıfır toplamlı gören” bir sistem geliştirmiş bulunuyordu.
On dokuzuncu yüzyılda, “Sanayi Devrimi”yle birlikte bu anlayış “(iktisatçı) David Ricardo”nun “karşılaştırmalı üstünlükler teorisi”yle (comparative advantage) değişti. Her ülkenin görece daha verimli olduğu alanlara yoğunlaşması, ve diğer ihtiyaçlarını ticaret yoluyla başka ülkelerden tedarik etmesi yaklaşımı; dünya ekonomisinin temel kabulü hâline geldi. Yaklaşık yüz elli yıl boyunca serbest ticaret, “küresel refahın anahtarı” işlevi gördü.
Yirmi birinci yüzyıla, küreselleşmenin serbest piyasa ve serbest ticaret yoluyla; “barış”ı, “demokrasi”yi ve “hukukun üstünlüğü”nü de beraberinde getireceği beklentisiyle girildi. Ancak “2008 küresel ekonomik krizi” ve “2019-2020-2021 covid pandemi dönemi”; bu iyimser beklentinin sonunu getirdi. “Güçler ayrılığı”, “bağımsız merkez bankacılığı” ve “hukuk & yargı bağımsızlığı” gibi modernitenin temel sütunları, bu değerleri en çok savunduğunu iddia eden ülkelerde bile aşındırılmaya başlandı. Bir zamanlar Çin’e serbest piyasayı, demokrasiyi öneren ABD; “bugün, Çin’in otoriter modelini kopya etme çabası”nda görünüyor.
Günümüzde ticaret, refah paylaşımının değil; tıpkı feodal dönemde olduğu gibi, ulusal güvenliğin bir manivelası (aracı) hâline getirilmeye çalışılıyor. Serbest ticaret idealiyle çıkılan yolda gelinen safha; “kur (currency exchange rates) savaşları” ve “ticaret savaşları” oldu. Ortaya çıkan tablo çok ama çok çelişkili: Bir yanda baş döndürücü hızda “teknolojik ilerleme”, diğer yanda derin bir “kurumsal (structural & institutional) gerileme”.
“Feodalizm”in hüküm sürdüğü çağlarda; “serf” emeğini “lord”una sunar, karşılığında can güvenliği elde ederdi. Bugünün dünyasında ise; güçlü liderlerle (örnek: Trump’la veya Putin’le) kurulan “kişisel sadakat ilişkileri”ne dayalı ahbap-çavuş demokrasisi, feodal ilişkilerin yerini almış görünüyor.
“Charles Dickens”ın taaaaa 1859 yılında yazdığı muhteşem eseri “A Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikâyesi)”ndeki o ünlü paradoks; yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde de geçerli: Akıl çağındayız ama budalalık hüküm sürüyor; teknolojik bir bahar yaşıyoruz ama kurumsal (structural & institutional) bir kışın ortasındayız. Teknoloji bizi uzay çağına taşırken; mülkiyet ve güç ilişkilerimiz “yeni bir feodalizm biçimi”ne dönüşüyor.
İnsanlık, kendi yarattığı rasyonel sistemleri; yine kendi eliyle “irrasyonel bir güvenlik talebi”ne ve “despotlara sadakat sarmalı”na feda ediyor.
Mahfi Eğilmez
[İktisatçı & (emekli) Hazine Müsteşarı]
(10 Şubat 2026)
“Kibir”in (hybris) bedeli: Günlük hayatın aniden donması
Antik dünyada “Pompei”nin sonu, sıkça “kibir”in ilahî ya da doğal güçlerce cezalandırılması olarak yorumlanır; insan merkezli bir düzenin, kendini ölçüsüzce kalıcı zannetmesinin bedeli gibi…
“Pompei”de; kaçarken, yemek yerken, uyurken yakalandı insanlar lavlara.
Bugün “Pompei”yi çarpıcı kılan şey yıkımın kendisinden çok, hayatın yarım kalmışlığı.
Bu yüzden o olay, “önümüzde bir gün daha varmış gibi yaşamanın” ne kadar kırılgan olduğunun simgesi sayılıyor.
Her gün “Epstein dosyaları”ndan; Pompei’deki “lav” gibi, öyle belgeler ortalığa dökülüyor, öyle isimler sızıyor, öyle iddialar yazılıp çiziliyor ki, düşünmeden edemiyorsunuz:
Asıl derdi “haz” olan dönemlerin insanı ruhen hasta mıdır?
İngiltere’de yürütülen bilimsel araştırmalar, nehir ekosistemlerinde yaşayan tatlı su karideslerinin tamamında “kokain kalıntıları”na rastlandığını ortaya koydu. Bulgular, mevcut atık su arıtma süreçlerinin “insan kaynaklı kimyasal maddeleri” arıtmakta, uzaklaştırmakta (veya filtrelemekte) yetersiz kaldığını gösteriyor. Alanında uzmanların yaptığı değerlendirmelere göre, söz konusu “kokain kalıntıları”; yeterince arıtılMAmış sular aracılığıyla doğal ortamlara taşınıyor, ve su canlılarının dokularında birikiyor. Bu durumun, “ekosistem sağlığı” ve “biyolojik denge” üzerinde uzun vadeli kötü etkiler yaratabileceği belirtiliyor.
Araştırma, çevresel kirliliğin yalnızca fiziksel atıklarla sınırlı olmadığını; modern yaşamdan kaynaklanan kimyasal izlerin doğal sistemlere nüfuz ettiğini ortaya koyuyor. Bilim insanları, çevre politikalarının ve arıtma altyapısının bu tür kirleticiler karşısında yeniden inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Unutmayalım: “Bencillik haykırır, kibir gösteriş yapar.”
Nereye kadar?
Yunanca bir kelime olan “hybris”, Türkçe’de “küstahlık” anlamına gelmektedir.
İnsanın kendisini gerçekten sahip olduğu hâlden “çok daha aşırı büyüklükte kudret sahibi” olarak görmesi.
Genellikle bir kişinin kendi gerçekliğini yitirmesiyle bağdaştırılabilecek bir hastalıklı fenomen…
(10 Şubat 2026)
Bülent Korman
[“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
“Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
“Oğuz Atay”ın yakın dostu,
Kıdemli denizci]
Everybody knows that the dice are loaded
Everybody rolls with their fingers crossed
Everybody knows the war is over
Everybody knows the good guys lost
Everybody knows the fight was fixed
The poor stay poor, the rich get rich
That’s how it goes
Everybody knows
Everybody knows that the boat is leaking
Everybody knows the captain lied
Everybody got this broken feeling
Like their father or their dog just died
Everybody talking to their pockets
Everybody wants a box of chocolates
And a long stem rose
Everybody knows
Everybody knows, everybody knows
That’s how it goes
Everybody knows
Everybody knows, everybody knows
That’s how it goes
Everybody knows
And everybody knows that it’s now or never
Everybody knows that it’s me or you
And everybody knows that you live forever
Ah when you’ve done a line or two
Everybody knows the deal is rotten
Old Black Joe’s still pickin’ cotton
For your ribbons and bows
And everybody knows
And everybody knows that the plague is coming
Everybody knows that it’s moving fast
Everybody knows that the naked man and woman
Are just a shining artifact of the past
Everybody knows the scene is dead
But there’s gonna be a meter on your bed
That will disclose
What everybody knows
And everybody knows that you’re in trouble
Everybody knows what you’ve been through
From the bloody cross on top of Calvary
To the beach of Malibu
Everybody knows it’s coming apart
Take one last look at this Sacred Heart
Before it blows
And everybody knows
Everybody knows, everybody knows
That’s how it goes
Everybody knows
Everybody knows, everybody knows
That’s how it goes
Everybody knows
Everybody knows
Leonard Cohen [şair]
(Şubat 1988)
1. Hayır;
2. Her şeye bir kulp takarsanız kapınızı pencerenizi kapayıp odanızda oturmanız gerekir.
“Fatih Altaylı” Aralık ayı biterken serbest bırakıldı, ve o andan beri sesi-soluğu çıkmıyor.
Erdoğan’ın hegemonyasına pes etti galiba?
kulp takmaya pek meraklıyız.
Gün Zileli “Stalin karşıtlığı” dışında hiçbir şey yapmıyor; hayatının merkezini adeta “Stalin karşıtlığı” olarak kurmuş.
Gün Zileli acaba “Ayn Rand”a hayran bir kapitalist mi?
Çünkü “Ayn Rand”; hem “Stalin’e karşı” bir edebiyatçıydı, hem azgın bir kapitalistti.
Sayın “kulp takmaya pek meraklıyız” yorumcusu .Gün Zileli (Post author)
Neden kulp takılmaktan bu kadar korkuyorsunuz? Yoksa kulp takanlardan mı korkuyorsunuz?
Hadi ama, korkmayın. Ünlü bir yazar olarak ve özellikle anarşist bir yazar olarak, kullandığınız kelimelerin anlamını biliyorsunuzdur. Kulp takma ile yalanları ifşa etme arasındaki farkı açıklayacak kadar bilginiz vardır. Farkı bilirsek sadece yalanları ifşa ederiz.
Atatürk-Marks çiftinin aşıladığı aşağılık duygusu içinde debelenen bir bilgi müptelası ALİM “‘Edward Said’ ve ‘Fredy Perlman’ dostluğu”nu yazmış.
Bu sapık bilgiyi zorunlu olduğu için değil severek başının tacı etmiş olan bir hilkat garibesi. Okuduğunu anlamayan, anlamadığını anlayan, enformasyonu bilgi sanan ve kendinden sonsuz daha çok bilgi horozluğu eden Veri-Tabanı /Yapay-Zeka’da geze geze olmuş bir geveze. Cahilliğini saklayım derken hem yalancılığını hem de dolaştığı dolandırıcı Veri-Tabanı/Yapay-Zeka* kölesi olup daha da çok cahillik çamuruna batmış. Ama her sarışın mavi gözlü olmak isteyen orta sınıflı gibi asıl amacı olan huzura kavuşmuş: Cahillik cennettir. Fakat…
* “Yapay zekâ araştırmacıları, görevlerinden ayrılırken alarm veriyorlar (11 Şubat 2026). Anthropic’in Güvenlik Önlemleri Araştırma ekibinin eski başkanı, çıkışa doğru yönelirken, “Dünya tehlikede,” diye uyardı. Benzer şekilde ayrılan OpenAI’den bir araştırmacı ise, teknolojinin “anlamak bir yana, önlemek için bile sahip olmadığımız araçlarla kullanıcıları manipüle etme potansiyeline sahip olduğunu” söyledi.”
Fakat bu haber Chuang Tzu-Shiva sınır tanımaz huzur cennetinde herkesi herkesle dost eden geveze Alimi sınırsız cahillik uykusundan uyandıramaz.
Modern bilim-tekniğin sınırlarını çizen ve asıl önemli soruların sınır dışında olduğunu bilen Wittgenstein “the ancients knew their limits, we don’t” dedi. Ölürken de, bu geveze ALİM gibi bolluk içinde sefil ruhlu ama huzurlu olan milyonlarca hilkat garibelerini ima ederek “tell them I am happy” dedi.
Aşağılık hissini paylaşan Edward Saïd ise kendi benzerleriyle dolup taşan Amerika’da Columbia Üniversitesinde püfürpüfüreserlik etmekle huzura kavuşan bir ikiyüzlü. Ne geveze ALİM ne de Saïd, EN SONSUZ AZINDAN DÜNYA TARİH ATLASINA bakıp, sadece coğrafi de olsa, Doğu’nun alçaklıklarını bunamış beyinleriyle değil gözleriyle görmeyi akıl etmişler’
Aynı Columbia Üniversitesinde 1950’lerde ders veren ama Saïd’den sonsuz daha dürüst ve (IWW) Wobbly olmak isteyen birinden bir alıntı: “Kendimi geleceğin yöneticilerinin hayvanat bahçesinde seyrettikleri bir hayvan gibi hissediyordum.” Bu hayran olunacak insan televizyonda tartışmaya davet edildi. İlerici anarşist ve Saïd gibi dörtnala koşacağına “televizyonda tartışma olmaz, iki taraf yoktur, sadece televizyon vardır” diyerek teklif edenlerin yüzlerine tükürdü. Marksist özünü ilerici anarşistlik kılıfıyla satan ticaret erbabı ve Şarklı Saïd ise sorarlardı: Ne kadar para vereceksiniz? Bu 1950’lerde oldu. Şimdi her silik ruhlu, en azından maddi varlığından emin olmak için, ekranlarda görünmeye can atıyor.
Bütün varlığımla inanıyorum ki, “‘Edward Said’ ve ‘Fredy Perlman’ dostluğu” yorumunu yapan geveze ALİM bu sitenin özünü simgeliyor.
Gerçi kurnaz bir iş adamı olan site sahibi durumu sezdi ve aptal sosyal medya avcı-devşiricilerin yerine şimdi kelli fellileri yayınlıyor.
Saïd İslam’ın, din değil bir Medeniyet olarak, Medeniyet zincirinde bir halka ve hatta çok önemli bir halka olduğunu sanki bilmiyor. Ya da bu geveze ALİM gibi bir soytarı. Sayısız eserler var ama artık kaynak adları verip Veri-Tabanı /Yapay-Zeka işgüzarının binleri aşan okumadığı, okumadan anladığı, anlamadan anladığı, okusa da anlamayacağı…Mavi gözlü sarışın olmadığının huzursuzluğu içinde olan bu geveze ALİMİN kitap isimleriyle benim cahilliğimi gösterip huzura kavuşma çabasına girmesini istemiyorum. Ben defalarca söyledim ama geveze ALİM anlamıyor. BEN BİLGİ HAYRANI DEĞİLİM. Bilginin nesilden nesle azınlık tarafından aktarıldığı bir toplumda ancak ZORAKİ olduğundan bilgi edinmeye çalıştım. Kazık yiyen sefiller benden çok daha güzel söylerler: “Bu bir öğrenme gezegeni!”
Saïd’in kıvırmasına bir örnek: Bal gibi bir Batı medeniyeti olan Endülüs ‘de (711-1492) emir, 11’nci yüzyılda saraydaki, günümüzde sayısız dalkavuklukla geçinenler gibi, bir dalkavuktan dünyanın güncel bir raporunu hazırlamasını ister. Dalkavuk raporunda açıkça yazar: “Dünyanın en zeki insanları, SİYAH OLMALARINA RAĞMEN, Hindistanlılar”
Bir süre önce, bu sitenin ilerici anarşisti, SİYAHLARIN önce asırlarca köle ve sonra insan yerine koyulmadığı Amerika’daki sağlam demokrasiyi AÇIKÇA övdü.
İşte sana şan şöhretin peşinde olanların POMPALANDIĞI günümüzde ırkçı ruhlu olmalarına rağmen kendilerini dev aynasında anarşist görmelerinin sırrı. Sovyetlerin ve Çin’in kendisi gibi pompalanmış olanların ellerine geçtiğini görmemiş bile.
Ama asıl amacım bu “‘Edward Said’ ve ‘Fredy Perlman’ dostluğu”nu yazan geveze ALİMİN utanmaz bir yalancı olduğunu göstermek: Fredy’nin dediklerini İngilizce ve Türkçe yazıp bu dolandırıcıyı yargılamayı, bu sitede hala varsa, vicdanı olan insanlara bırakıyorum.
“The seer of now POURS HIS VISION ON SHEETS OF PAPER, on banks of arid craters where armored bullies stand guard and demand the password, POSITIVE EVIDENCE.
No vision can pass by their gates. The only song that passes is a song gone as dry and cadaverous as the fossils in the sands.
TURNER, HİMSELF A GUARD, A PROFESSOR (Saïd gibi), has the courage of a Bartolomé de Las Casas. He storms the gates, refuses to give the password, and he sings, he rants, he almost dances.
THE ARMOR COMES OFF. Even if it is not merely worn like clothes or masks, even if it is glued to face and body, even if skin and flesh must be yanked off with it, the armor does come off.”
TÜRKÇE
“Günümüzün kahini görümlerini KAĞIT SAYFALARA DÖKÜYOR, zırhlı zorbaların bekçilik edip parolayı, Kesin Kanıt’ı sorduğu çorak kraterlerin kıyılarında.
Kapılarından hiçbir görüm geçemez. Geçebilen tek şarkı kumdaki fosiller kadar kuru ve ölgün bir şarkı olabilir ancak.
KENDİSİ DE BİR BEKÇİ, bir profesör (Saïd gibi), olan TURNER, Bartolome de Las Casas’a özgü bir cesarete sahip. Kapılarda fırtınalar estiriyor, parolayı vermeyi reddediyor, şarkı söylüyor, söylev çekiyor, neredeyse dans ediyor.
ZIRH DÜŞÜYOR. Kıyafet ya da maske gibi üstüne geçirilivermiş olmayıp yüze ve bedene zamklanmış da olsa, et ve deri onunla sıyrılıp çekilecek de olsa zırh düşüyor.”
Ben bu geveze ALİME defalarca “kitabı okumamışsın ve KONUYU DA bilmiyorsun bari sus” dedim ama bu siteye gelenler sadece ve sadece ekranlarda yer almak, sürüde bir koyun olmaktan kurtulmak için geliyorlar. Hiyerarşi beyni ile doğduklarından dolayı onları sevmesem de hislerinde haklı olduklarını biliyorum.
Eğer içinde bulundukları toplumda her kişi kendinin eşsiz olduğunu bilir ve diğerlerinin de eşsiz olduklarını bilirse ancak ve ancak o zaman, bu adi hiyerarşiden çıkılır.
Benzeri bir örnek var. Bir filozof çok güzel bir şey söyler: “En değerli yücelik özgür olmaktır”. Diğer bir filozof “eğer herkes özgür olmazsa ben özgür olamam!” şahane karşılığını verir.
Bu utanmazın “Veri-Tabanı/Yapay-Zeka’da” okumadan bulduklarını yazdığı diğer bir örnek: –“Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması” (The Western Illusion of Human Nature) (Marshall Sahlins). Değindiği konuyla alakası bile olmayan bir yazı! Asıl zekası sitedekilerin kara cahilliğini ve yutacaklarını bilmesi.
“Burjuva” şehirli demek. Burjuvalık, bireycilik, laiklik-sekülerlik, çoktan beri giyilen ayıp donunun indirilmesi, ticaret ve paranın efendi olması 11’nci yüzyılda başladı ise de, sürüden sıyrılma isteği Rönesans’da açıklık kazandı. Rönesans’da bunların köylerde bir anlam taşımayacağını eklemeye gerek yok.
Dahası da var. Şimdi anarşistlik kılıfı ile saklanan Marksistlere bir hatırlatma: 11’nci yüzyılda, tüccarların teknik bilgiye ihtiyacı vardı. Zihniyeti, faydalı, pratik ve rasyonelliğe yönelik olan tüccarlar “Şimdiye kadar dünyayı dinciler yorumladılar; önemli olan onu değiştirmektir” dediler. Hala onlar değiştiriyor!
Sonsuz daha gerçek, çarpıcı ve radikal örnek bireylerin olduğu toplumlar vardı ve her medeniyet tarafından kırımdan geçirildikleri halde hala varlar. Aralarından ikisini seçtim.
– Misyonerlerin anlattıklarını dinleyen yerliler bir süre sonra birbirlerine “Hepsi aynı rüyayı anlatıyor. İsa bir rüya görmüş bunlar tekrarlayıp duruyorlar” derler. Bu yerlilerde her bireyin kendine özgün bir rüyası var. Yani her biri bir İsa! Bundan daha çok bencil/egoist/b*kunda boncuk bulmuş insan düşünemiyorum.
– Avcı-devşiriciler arasında araştırma yapan bir antropolog avcılara sorar: “Hanginiz en iyi avcısınız?” Hepsi “BEN” der.
Bu insanlar arasında bizim yaşadığımız dünyadaki gibi kişi ile yaşam arasında ne okul, sevgi dolu olmasına rağmen hiyerarşi pisliklerini kabullenen aile, devlet, para, Allah, din, “-izmler”, banka, kitap, bilgi ve benzeri cansız, ölü, adi alçaklıklar, ne de bu alçaklıkların satıcılığını yapan d*mbükler var.
https://gunzileli.net/bir-anarko-kapitalist-ile-anarko-komunistin-tartismasi/
Ayn Rand’ın görüşleriyle bir tartışmaydı.
“Ekrem İmamoğlu” unutuldu…
Orta Çağ’a Dönüş 11 Şubat 2026
Uyarı: Yazdıklarım binbir gece masallarında sadece bir giriş ve yazmasını bilmediğimden anlamanız zor olabilir.
Uyarı: Lütfen kısa kesmek için sayfalar alacak ayrıntıları ve diğer düşüncelerimi yazmadığım için beni affedin. Daha de önemlisi, sert ve saldırgan yazım kişisel değil. Tarihi, çok yaygın olan tek boyutlu insan, tek boyutlu tarih ile anlatıma ve tarihi kazananlar tarihine indirgemeye karşı. İnşallah vereceğim örnekler bunu kanıtlarlar!
– “Tabiat gözlemi”, “alet yapımı” ve “deneme-yanılmaya dayalı yöntem bilgisi”.
Yazınız bunların yarattığı günümüz dünyasının mantıksal ve dolayısıyla kaçınılmazlığını içermekte. Bir de dinsel bir boyut, bir amaç (telos) ima ediyor.
Ne var ki, önemli olan bunlarla ne yapıldığı, nasıl kullanıldığı.
İkinci ve çok daha önemli ve hatta tehlikeli bir sorun daha var: Tüm insanlar adına konuşulmuş. Örneğin sanki “Tarım Devrimi” yapmayanlar ya insan değil ya da insan ama asıl insan olmaya yol almaktalar, geri kalmışlar.
Avrupa’nın, ele geçirdikleri kolonilerinde, bazı medenileşmişler (İnka, Aztek, Maya, Hindistan vb) hariç hala taş devrinde yaşayan avcı-toplayıcılar ya da göçebe toplumlarla karşılaşıldı.
Not: Medeniyetin Sümer’den Mısıra, Mohenjo-daro, Harappa ve Çin’e yayıldığı benzeri, İnka, Aztek, Maya medeniyetlerinin eski dünyadan yenidünyaya, özellikle Pasifik Okyanusu’nda, taşındığı ile ilgili çeşitli saygıya değer araştırmalar var.
– Mantıksal olması saçma.
Mantığa dayanmada baş artistler fizik ve matematik. Fizik, kuantum fiziğin gelip dayandığı noktada, eski kafalı hala ve mantık arayan Einstein “Allah zar atmıyor” dedi. Diğer bir dahi ve kuantum kurucusu Niels Bohr “Allah’a ne yapacağını söyleme” dedi. Gödel mantık ve matematik temellerinin çürük olduğunu ispat etti.
Daha önce Kant “deneme-yanılma” ile zaman, uzay ve neden-sonuç gibi fenomenlerin varlığının ispatının olumsuzluğu bataklığından kurtulmak için “deneyüstü” mantığa başvurdu.
Bence çok daha da güzeli var: İslam filozofları, 8-9’ncu yüzyıld “her şey Allah’ın elinde ve Allah her an dünyayı (kazananlar tarihini anlatan dahiler gibi) istediği gibi yapar dediler. Ama “neden hep aynı yapıyor (domates peynir olmuyor falan filan)” soru çamuruna batınca, tıpkı kazananlar tarihi tarihçileri gibi kıvırdılar, bir cevap uydurdular: Allah iyi kalpliymiş.
– Önemli olan gözlemlerle ne yapıldığı.
Coğrafi kolonilerin kanını emme zamanında, “nasıl oldu da uzun bir süre bizim gibi haksızlık, vahşet, talancılık, katliam vs ile birbirinizin toprağını, yiyeceğini, suyunu, kadınlarını ele geçirmeden, birbirinizi boğazlamadan bu işi becerdiniz?” sorusu, katilliğe alışmış olan “gözlemcilik” mirasına konanların “gözlerinden kaçtı”?
Onun yerine “bakın biz “Tabiat gözlemi” ve büyük beynimizle “Tarım Devrimi” yaptık, bolluğa kavuştuk ve bolluğu daha da çok bolluk etmek için daima daha da fazla bol etme yoluna girdik” dediler ve İsan’nın “düşmanını kendin gibi sev” lafını hatırlayıp hepsini öldürdüler.
Sarışın mavi gözlü süper ırkından ve mantıklı biri, bir kolonide mısır tarımı yapar. Göçebe yaşayan yerliler geçerken toplamaya başlar. Bu mantık sahibi asıl mantığı olan silahıyla peyda olur: “Mısır benim, defolun” der. Yerliler mısır için toprak, su, güneş ve hatta hepsi olsa da mısır olmayınca “Yüce Ruhlara” başvurmak gerekir ve bu mantıklı beyazların akıllarına akıl ermez olduğunu düşünerek yola devam ederler.
Not: Yerliler henüz bu süper ırk beyazlar gibi olmayan şeylere inanacak kadar mantıklı olmadığından “Yüce Ruhlar” ile aslında ataları veya “meta persons”ar demek isterler.
– Neden acaba, antropolog Sahlins halihazırda 1972’de, devrimci hödüklerin ve düzen taraftarlarının asla okumayacağı “Taş Devri, Bolluk Devri” kitabını yazdı? Küçük beyinli ve mantıksızdı.
Bir hatırlatma: Bu tarih anlayışı o kadar derinlere işlenmiş ki, yıllar önce henüz aklı sıra Marksist deli gömleğinden sıyrılmış bir yeni ve daha ilerici ANARŞİST ” Artık-ürün”ün taş devrinde fazlasıyla olduğunu bir türlü anlamadı ve hala anlamıyor.
– Taş devrinden bir taş resimlerde kadınları görsen tanırsın. Erkekler avcı ve öldürdükleri hayvanların akrabaları tanır da gelir intikam alır diye kibrit çöplerinden yapılmış. Gözlem aynı, ne yapıldığı farklı. Taş devri insanları yaptıklarından sorumluluk duyuyorlar. Sol/sağ devrimciler acizler ve bilmiyorlar da. Ben bu sitede bir defa bile iklim felaketleriyle ilgili bir yazı görmedin. Başta ilerici anarşist çoğunluk medya artistliği peşinde koşuyor.
– Avustralya aborijen kabilelerden bazıları “üretim tekniklerinden” bir olan mızrak yerine daha etkin ok ve yayı benimsemedi. Avcının hayvana yaklaşıp öldürmeden önce dişi ise hamile, yaşını ve hatta göz göze gelerek avlanmaya razı olup olmadığını bilmesi gerekçesiyle reddettiler. Onları bu köleleşmiş ama kendilerini dev aynasında gören zavallılarla kıyaslamayı size bırakıyorum.
– Bir toplum birlikte ilkbaharın başlamasını yakın ırmakta yüzerek karşıya geçmekle kutlardı ve herkes karşıya aynı anda varırdı. Toplumdan ayrılmış, kazananlar tarihi kahramanları süper ırk beyazlarla yaşayan biri geri döner. İlkbaharda aynı kutlama yapılır. Beyazlaşmış öte tarafa herkesten önce varır. Gözlemi yapanlar ilkbaharı kutlamaktan vazgeçerler. Benzeri toplumlarda tüm aşiret beraberce böyle yozlaşmışları öldürürlerdi.
– Tabii ve bence, en büyük sorun belli bir yerde, belli bir zamanda, belli bir toplumda olan “Tarım Devrimi” nasıl ve hangi mantıkla TÜM İNSANLAR becerisi olarak algılanıp tüm insanları yargıda kullanılmış. Neden diğerleri artık her yerde tapılan sarışın mavi gözlü süper ırk olmak yerine aptal kalmayı ve bu süper ırkların kurbanları olmayı tercih etmişler. Nasıl olmuşta bu gözlem Batılı süper zekalılarının gözlerinden kaçmış.
Yoksa bunlar da bu sitedeki ilerici anarşist gibi bilinçaltında iş işten geçmiş olduğunu bildiğinden, diğer çoğunluk yavan bilginler gibi Kapitalizm iş ve işçi bulma kurumundan edindiği mesleği ile uzman mı olmuşlar? Ortega y Gasset günümüzde bu mantar gibi bitenleri, kendi uzmanlıkları dışında “cahillikleriyle gurur duyanlar” olarak niteledi. Diğerleri, benim gibi, daha insafsızca “asıl gücü elinde tutan politikacıların faydalı enayileri” olarak gördüler.
Örneğin, bilinçaltında hala Marksist olan ilerici anarşist pisliği düşmanın gözünde görür ve bilmediği alanlara değinip huzurlarını bozanlara da “Kendim çalar kendim oynarım” kulpunu takmakla sitede yorum katkısı yapanların kendisi gibi uzman olduğu konu dışında sıfır bilgili olduğunu bildiğinde, dolaylıda olsa hakaret eder.
Binbir Gece Masallarının ilk gecesi bile bitmedi.
Son: İnsan ayağa kalkalı kozmosu anlamak için en az dört yol geliştirdi. Siz sadece birini anlatmışsınız.
Bir ipte iki cambaz: Aynı ve Farklı Anarko Kapitalist ve Anarko Komunist
Artık herkesin bildiği bir gerçek: Bollukta yaşayanların TÜKETİCİLİĞİ. Bollukta tüketicilik pazardaki satıcılar arasında rekabete yol açar, rekabete girenlerde mallarını çekici ambalajlarla kaplarlar.
Medeniyet tarihindeki imparatorluklar, imparatorluklarla yan yana var olan uluslar, dinler, “-izm” takısıyla satılan seküler/laik-dinler/ideolojiler bu çirkinliğin bir müsveddesi. Farkı simgeleyen bir örnek: Medenilerden birinde insanlıktan çıkmış insanlar doğadaki bolluğa “elhamdülillah” diyeceklerine, Medeni olmanın kaçınılmaz kıstası icabı, birbirlerini boğazlayarak kazandıklarına “elhamdülillah” derler.
Minnacık bir örnek: İki modern insan/toplum mühendisliği ambalajı Anarko Kapitalist ve Anarko Komunist ile mallarını satmaya çalışan Kapitalizm kazazedeleri esnaflar. İkisi de dine dayanan eski devrimciler yerine, ilk burjuva devrimlerinin yarattığı seküler/laik “-izm”ciler.
Bence Kapitalizmin en büyük başarısı devasa bir iş ve işçi bulma kurumu oluşu. İki PAZAR (elektronik medya) artisti mükemmel örnekler: Bir Anarko-kapitalist ile Anarko-komünistin Tartışması.
Anarko-kapitalist medeni insan olduğunu açıkça kabul ettiğinden sonsuz daha dürüst: En az 5-7 bin yıllık kazananlar tarihinin bir özü.
Anarko-komünist ise “kıvır Allah kıvır”lardan.
” Biz anarşistler, devlet MÜLKİYETİNDEN değil, toplumsal mülkiyetten yanayız. Toplumsal mülkiyet derken, işçilerin hem kendi işletmelerini kontrol etmesini, gelir giderinin hesabını tutmasını, planlamasını yapmasını ve diğer işletmelerin işçileriyle birlikte toplumsal mülkiyeti yönetmelerini istiyoruz.” der.
Utanmadan anarşistler için de MÜLKİYETİN kutsal olduğunu kabul etmiş. Tek fark Anarko-kapitalistler bu kutsal varlığa tek tek taparlar, BU Anarko-komünistler ise yerini aldıkları eski dinlerdeki CAMİ ve KİLİSE gibi yerlerde beraberce taparlar.
Aklıma ilk gelen: Acaba kendisi bu devrimcilik satışlarına şükür mülkiyetli bir şişko mu? Neden acaba bu kara cahil doğanın herkese mülkiyet olmaktan çıkıp kendisi gibi büyük beyinlilerin mülkiyeti oluşunu hatırlamamış? Yoksa devrimci LİDER ambalajıyla süslü rüyalar ile beslenmiş, ilk burjuva devrimlerinin yarattığı bir zavallı kazazede mi?
Kendisi ve benzeri insan mühendisleri, insan sarrafları, özgür ünivers-site püfürpüfüreserleri gibi büyük beyinliler mi, kendi b*klarını temizlemek yerine 7 bin yıllık bir devasa kabustan kurtulan işçi öğrencilere ” kendi işletmelerini kontrol etmesini, gelir giderinin hesabını tutmasını, planlamasını yapmasını” ve “diğer işletmelerin işçileriyle birlikte toplumsal mülkiyeti yönetmelerini” öğretecekler?
Uzatmaya gerek yok yine sınırlarını bilmeyen, kendilerini dev aynasında görenlerin utanmadan püfürpüfürestiklerin HÜBRİSİ karşımıza çıktı.
Çok daha kısaca söyleyebilirim. Benzerleriyle alay etmek için 60’lardaki bir esprimiz: Sendikalar ilan ettikleri grevin büyük beyinliler tarafından izahlarını dinlemek için hazırladıkları bir mitinge davet ederler, işçiler aile ve çoluk çocuklarıyla pikniğe giderler.
kendilerini dev aynasında görenlerin… 🙂
Kendini dev aynasında gören dev gocunmuş mu?
İlerici anarşit solcu devrimci medya artisti büyük beyinli yazarlar yaratıcı, pipsqueakler taklitçi olurlar.
Bu site daha bir hafta öncesine kadar sosyal medya zehirlerini dağıtan salaklarla doluydu. Ne oldu? Galiba ilerici anarşist sitesine müşteri arttırmak için sosyal medya zehirleri yayanları yayınlamaktan vazgeçti. Kendini dev aynasında gören pipsqueak mi neden oldu?
Yoksa anarşistlik eğitimi gördüğü dünyanın en ırkçı, en soy kırımcısı, en alçak ve en çok paraya tapan ülkesi İngiltere’nin zehir yayan sosyal medyayı eleştirdiğini mi gördü?
“Sosyal medyanın zehirli yapısı göz önüne alındığında, hepimizi ahlaki bir soru karşı karşıya bırakıyor: Sosyal medyayı kullanmak hala etik mi?
Irkçılık, kadın düşmanlığı ve aşırı sağcı söylemlerle dolu birçok platform varken, ahlaklı insanların bir noktada uzaklaşması gerekir.
Cumartesi 14 Şubat 2026 ”
İngiltere’nin prestijde en başta gelenlerden: “https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/feb/14/toxicity-social-media-ethical-racism-misogyny-far-right”
Bu site ve “The Guardian”, her ikisi de cahilleri bilgilendirme, uyandırma ve benzeri dırdırlarıyla doğru yola sokma muhabbet tellallığını ancak ve ancak para ile başardıklarını ve gazetecilikle geçindiklerini görmemezlikten gelirler.
Kendini dev aynasında gören pipsqueak daha önce bu site cahilliğinden kaynaklanan diğer gaflarla alay edince kaldırılmıştı.
Örneğin çok çirkin “büyük, orta, küçük beyin” merdiven beyni salaklığı.
Örneğin hızla değişen teknoloji-endüstriye ayak uydurabilen gençleri pompalaması tuzağına düşüp pala bıyıklı genç resmini sitede sergilemesi.
Örneğin Youtube’da ve sitesinde havaya attığı yumruklarla devrim yapması.
Tek kalan, çok yaratıcı bir dahi yazar olmasına rağmen, keçi dışkısı cevaplarına medyanın yarattığı “emoji” eklemeleri. Hadi bu medya esirliğinden de kurtulur inşallah.
İlerici anarşistin anarşistlik modasından kurtulması artık çok geç. Ama bazı şeyler öğreniyor!
• “Okulsuz Toplum” (Deschooling Society) [1971]
• “Şenlikli Toplum: İlericilik Yanılgıları” (Tools for Conviviality) [1973]
Ivan Illich
(1926 – 2002)
1926 yılında Viyana’da doğdu. Salzburg ve Roma’da “tarih” ve “dinbilim” konularında eğitim gördükten sonra “papaz” oldu. Beş yıl New York’taki “Puerto Rico Mahallesi”nde papaz olarak görev yaptı.
Katolik kilisenin Güney Amerika siyasetine yönelttiği eleştiriler, kilise çevreleri ve Vatikan’la arasının bozulmasına neden oldu. 1960’ta Meksika’ya gitti ve “Cuernavaca” kentinde “Kültürlerarası Belgeler Merkezi”ni (CIDOC) kurdu. Amacı; alternatif bir eğitim programı oluşturarak gönüllüleri Latin Amerika dilleri ve kültürleri konusunda eğitmek olan kuruluş (CIDOC), kısa zamanda Güney Amerika askerî diktatörlüklerine karşı muhalefetin merkezlerinden biri oldu. 1969’da papazlıktan ayrıldı. “CIDOC”un 1970’te kapatılmasından sonra “Alman”, “Japon” ve “Amerikan” üniversitelerinde dersler vermeye başladı. Illich; “kapitalist toplumun ortaya çıkardığı kurumların insan üzerindeki olumsuz etkileri”ni incelemiştir. Ona göre; çağdaş toplumda eğitim, sağlık, ulaşım gibi gereksinmeler bürokratik devletin bu hizmetleri yerine getirmekle yükümlü kurumları aracılığıyla karşılanmaktadır. Eskiden insanların “doğal çevre ilişkileri” içerisinde karşıladıkları temel gereksinimler, çağdaş toplumda “bilimsel olarak” üretilmiş hizmetlerin tüketilmesine indirgenmektedir; belirli bir tüketim düzeyinin altına düşenler teknokratların oluşturduğu ölçütlere göre “kasten yoksul sayılmakta”dır. Teknokratların dayattığı bu düzen, insanın kendi kendini eğitmesini yetersiz saymaktadır. Kurumsallaşmış hizmetlere olan bağımlılık kişisel yetkinliğe zarar vermekte, kişiyi yeterli karar verme gücünden yoksun bırakmakta, onu (insanı) kendi dışında oluşturulan hizmetlerin pasif tüketicisi hâline getirmektedir.
__________________________________
• “Okulsuz Toplum” (1971)
Okullaştırma, eğitimle aynı anlama mı gelmektedir? Kesinlikle hayır. Herkes günbegün bir şeyler öğrenmektedir. Dürüst olmak gerekirse; çoğumuz, yaşamımızda okullaşmanın doğrudan ve derin bir etkiden son derece yoksun olduğunu görürüz. Bu durumda iki soru ortaya çıkmaktadır: Her toplumda okullaşmaya bu derece büyük bir önem ve prestij kazandıran nedir? Eğitimin işlevi bir şüphe içeriyorsa, okullaşma gerçekte ne anlama gelmektedir?
“Ivan Illich” bu eserinde; okulun, “statükonun korunmasına vesile olan araçlardan biri” olduğundan dolayı bu prestije sahip olduğu yolundaki tezini kanıtlamaya çalışmaktadır. Ona göre; günümüzdeki okullar eğitim açısından etkisiz olduğu kadar, bölücü bir nitelik de taşımaktadır.
Ivan Illich, “Değerlerin (kıymetlerin) kurumsallaşması”na karşı duran “Okulsuz Toplum” adlı eserinde; varolan eğitim sistemlerinin açmazlarını gösterip, eğitim ve öğrenimin okul dışına çekilmesi ve toplumun okuldan arındırılması gerektiğine değiniyor.
Tekdüze eğitim izlenceleri yerine; kişiler arası yakınlığı, tüketici olmak yerine tabiatla ilgili sorumlu olmayı geçirip; “bilgi”nin tekelleşip metalaşmasına karşı çıkarken, istenebilir bir geleceğin evrensel ve insancıl eğitim biçimleriyle gerçekleşeceği üzerinde duruyor.
__________________________________
• “Şenlikli Toplum: İlericilik Yanılgıları” (1973)
En radikal yazarlardan biri olan “Ivan Illich”; kurumlara ve kurumlaşmaya yönelttiği eleştirileriyle tanınır. “Eğitim”, “sağlık”, “politika” gibi kurumların insan yaratıcılığını öldürerek insanları bütün bu kurumlara bağımlı kıldığı konusunda uyarıyor. “İlerleme” ve “verimlilik” adına korkunç bir “üretim & tüketim çılgınlığı”nın yaşandığını, oysa sanayileşme ve “büyüme (growth)” kavramlarının vazgeçilmeyecek kavramlar olmadığını ifade ediyor. “Şenlikli Toplum” aslı eserinde; seri üretim teknolojilerinin, insanları bürokrasinin ve makinelerin aksesuarları hâline nasıl getirdiğini göstererek “modern sanayi toplumları”nı sorguluyor. Kişiler arasında özerk, yaratıcı ilişkiler kurulabilmesinde “araçların (tools)” rolüne değiniyor. İnsanların çalışırken zevk almaları, sevinç duymaları için “araçlara (tools)” hükmetmeleri gerektiğini belirterek; “araçların (tools)” insanlara hükmetmeye başladıkları noktada “büyüme”ye (growth) karşı çıkıyor.
Edward Said’in gençlik yıllarında ilk etkilendiği kişiler arasında, (belki de ilk sırada) “Frantz Fanon” gelir.
Yüzyıllar boyunca süren “sömürgecilik” meselesi ile ilgili; yirminci yüzyılda en keskin, en nitelikli, ve en “haklı” isyanlardan birini “Frantz Fanon” vermiştir, ama na hâzin ki; İngiliz kültürünün sömürgeciliği Fransız kültürünün sömürgeciliğine galip gelmiş, böylelikle “İngilizce” dili “Fransızca” diline galibiyetini de ilân etmiş, bütün bunların sonucunda Frantz Fanon’un haklı isyanı dünya çapında hakettiği değere ulaşamamıştır. Bu, çok acıklı bir durumdur.
Edward Said, Frantz Fanon’un uyarılarını unutturMAmak için, onun mücadelesini, onun isyanını gelecek kuşaklara aktarmak için ömrü boyunca didinmiştir; ama başarılı olup/olmadığı şüphelidir. Çünkü günümüzde; “Donald Trump” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Vladimir Putin” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “I.C.E. muhafızlığı” gibi bir organizasyon hâlâ olabildiğine göre, “AfD (Alternative für Deutschland)” gibi bir parti hâlâ olabildiğine göre, “Nigel Farage” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Benjamin Netanyahu” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Recep Tayyip Erdoğan” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Narendra Modi” gibi birini yüceltenler olduğuna göre; Frantz Fanon’un uyarılarını anlayan birilerini bulmak pek mümkün gözükmüyor günümüzde. Anlayan “pipsqueak” bey var, ama onun da yapabileceği pek bir şey yok.
Keşke “Frantz Fanon”u günümüzde tanıyan, günümüzde bilen, günümüzde anlayan daha fazla kişi olsa; ne yazık ki yok…
___________________________________
• “Siyah Deri, Beyaz Maskeler” (Black Skin, White Masks) [1952]
“Bir Çinhintli kendine özgü bir kültür keşfettiği için ayaklanmamıştır. ‘Yalnızca’ birçok bakımdan artık soluk alamadığı için ayaklanmıştır.” diyen Frantz Fanon’un yazdığı “Siyah Deri, Beyaz Maskeler” adlı kitabı; ABD’deki “Kara Panterler” ve “Üçüncü Dünyadaki bağımsızlık mücadeleleri” gibi siyasi hareketlere ilham kaynağı olmuş, aynı zamanda “sömürgecilik” ve “ırkçılık”la bağlantılı kimlik sorunlarının tartışılmasına öncülük etmiş kitaplardan biridir. Irkçılığın, ayrımcılığın hâlâ gündemde olduğu dünyamızda da modern eşitlikçi düşüncenin klasiklerinden biri olarak güncelliğini koruyor.
Siyah gerçekliğini anlamaya çalışırken “Fanon”, İkinci Dünya Savaşı’na “Fransa Özgür Ordusu” saflarında katılmış genç adamın savaş sonrasındaki gündelik yaşantısından, ve hocası “Aime Cesaire”in Siyah kimliğine sahip çıkan düşüncesi ile şiirinden hareket ediyor, uzmanı olduğu psikiyatri ve psikanalizden yararlanıyor; ayrıca felsefeden, özellikle Jean-Paul Sartre’ın “Yahudi düşmanlığı” ve “Siyah-karşıtı ırkçılık” üzerine yazılarından hem besleniyor, hem de yer yer onlarla tartışarak devam ediyor.
Tetikte bekleyen bir bilinç ile şiirsel bir dili birleştiren bu etkileyici metin; ırkçılık, sömürgecilik ve “insan” üstüne düşünmek isteyenler için.
___________________________________
• “Yeryüzünün Lanetlileri” (The Wretched of the Earth) [1961]
“İnsanlığın nitelikli olmasını istiyorsak, insanlığı Avrupa’nın yerleştirdiğinden farklı bir düzeye getirmek istiyorsak; çabalamak zorundayız. Halkımızın beklentilerine yanıt vermek istiyorsak, Avrupa dışında başka yerlere bakmamız gerekiyor. Ayrıca, Avrupalıların beklentilerine yanıt vermek istiyorsak, onlara, ne kadar ideal olursa olsun, zaman zaman onların bile midesini bulandıran toplumlarının ve düşüncelerinin bir yansımasını göndermemeliyiz. Avrupa için, kendimiz için ve insanlık için; yoldaşlar, yeni bir başlangıç yapmalı, yeni bir düşünce tarzı geliştirmeli ve yeni bir insan yaratmaya çalışmalıyız.”
Frantz Fanon
(1925 – 1961)
1961 yılında “Cezayir Savaşı”nda sömürgeci şiddetin zincirlerinden boşandığı bir dönemde yayımlanan “Yeryüzünün Lanetlileri” adlı kitap, o günden beri “sömürgecilik karşıtı” mücadelenin başyapıtlarından biri oldu. “Frantz Fanon”un; sömürgeleştirilmiş insanın yaşadığı travmayı inceleyen ve bir tür siyasal vasiyeti mahiyetindeki bu eseri, “Üçüncü Dünya devrimi ütopyası”na da ışık tutuyordu. Fransa’da ilk yayımlandığında birkaç kez yasaklanan bu kitap, günümüzde “postkolonyal çalışmalar”ın temel referans kitabı olmaya devam ediyor.
___________________________________
• Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları
• Orientalism: Western Conceptions of the Orient
Edward Wadie Said
(1935 – 2003)
Yirminci yüzyılın en sarsıcı, en etkili kitaplarından biri olan “Şarkiyatçılık”ta; “Batı”nın “Doğu”ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamaktadır Edward Said:
“Şark”ın kurulmuş (installed) bir şey olduğunu ileri sürüyorum kitabımda; coğrafi uzamların, bu uzamlara özgü “din”, “kültür” ya da “ırksal” özlere dayanılarak tanımlanabilecek yerli ve kökten “farklı” sakinleri olduğu düşüncesinin tartışma götürür bir düşünce olduğunu iddia ediyorum. Ama kuşkusuz, “bizi en iyi biz biliriz” şeklindeki sınırlayıcı düşünceye katılmam da mümkün değil.
“Şarkiyatçılığın kusuru”nun, hem düşünsel hem de insanî bir kusur olduğu kanısındayım; çünkü “Şarkiyatçılık”, önce dünyanın bir bölgesini kendine yabancı saymış, sonra ona dair değişmez bir yargı kurmuş (installed), böylece insan deneyimiyle özdeşleşeMEme, dahası bunun insan deneyimi olduğunu göreMEme kusurunu işlemiştir. Eğer yirminci yüzyılda yeryüzündeki halkların pek çoğunun yaşadığı genel siyasî ve tarihî bilinç yükselişinden gereğince yararlanabilirsek, “Şarkiyatçılığın” dünya çapındaki hakimiyeti ve temsil ettiği her şey karşı çıkılabilir hâle gelecektir…
“Şark” diye diye bizlere lanse edilen pek çok anlatının sahte olduğu artık anlaşılmalıdır ve bir yana bırakılmalıdır; “Şarkiyatçılığın” bize sunduğu bütün o “ırksal”, “ideolojik”, “emperyalist klişeler”le birlikte. Böylece insan topluluğunu olgunlaştırmaya yönelik genel girişimi; ırksal, etnik ya da ulusal farklılaşmalardan “daha kıymetli sayan” araştırmacılar, eleştirmenler, aydınlar ve insanlar çıkacaktır ortaya.
“Şarkiyat” bilgisinin bugün bir anlamı varsa eğer, o da “Şarkiyatçılığın”; herhangi bir bilgide, herhangi bir yerde, her an ortaya çıkması mümkün bir zaaf konusunda uyarıcı bir örnek oluşturmasıdır.
Okurlarıma; “Şarkiyatçılığa (Doğu nostaljisine)” verilecek yanıtın “Garbiyatçılık (Batı nostaljisi)” olMAdığını göstermiş olduğumu umuyorum.
• Yersiz Yurtsuz (Out of Place) [1999]
“Yersiz Yurtsuz”, çağımızın en önemli düşünürlerinden olan Edward Said’in “çocukluk” ve “ilk gençlik” yıllarına dair anılarını aktardığı bir otobiyografi.
Edward Said’in küçüklüğünde yaşadığı kimi ikilemlerin; otoriter “babası”yla, ve hem çok sevdiği hem de kızdığı “annesi”yle ilişkilerinin onda bıraktığı izleri görmek mümkün. Hayatının ilk yıllarında yaşadığı kimlik karmaşasının; kendi deyişiyle “budalalık derecesinde İngilizvari bir isim”le (Edward), Araplığı su götürmez bir soyadına (Said) sahip olmanın, Hıristiyan bir Amerikan vatandaşı olarak Filistin, Lübnan ve Mısır’da, ardından bir Arap olarak ABD’de yaşamanın Said’in kimlik ve aidiyet konusundaki görüşlerini nasıl biçimlendirdiğini görmek de mümkün.
Hepsinden önemlisi, Said’in; “ülkeden ülkeye, şehirden şehre, evden eve, dilden dile, ortamdan ortama sürüklenişler” sonucunda gelişen “yersiz yurtsuzluk” hâliyle barışıp, mezhepleri ve ülkeleri aşan entelektüel aidiyetini bulmasının hikâyesi olarak okunabilir bu anılar.
“Oryantalizm (Şarkiyatçılık)” kavramını, eleştirel bir kuramsal araç olarak “Edward Said” hepimize hatırlattı. “Eski zamanlardaki” gibi; siyasal fikirleri doğrultusunda harekete geçen, problemlere angaje olmaktan kaçınmayan bir entelektüeldi “Edward Said”.
“Yersiz Yurtsuz”… Said’in otobiyografisinden bir kesit:
“Çocukluk” ve “ilk gençlik” yıllarının muhasebesi, kanser olduğunu öğrendiği 1991 yılında yazmaya başladığı anılarının arka plânında dünyamızın bir dönemi adeta geçit yapıyor:
– İkinci Dünya Savaşı,
– Filistin’in yitirilişi,
– İsrail’in kuruluşu,
– Mısır’daki krallık rejiminin sona erişi,
– “Gamal Abdel Nasser (Cemal Abdünnâsır)” yılları,
– “1967” Savaşı,
– Filistin hareketinin doğuşu,
– “Lübnan İç Savaşı” ve “Oslo barış süreci”…
– Ruhunun önünde ise, Said’in “özel” dünyası mevcut: Kendisine tiyatro, edebiyat ve müzik sevgisi kazandıran, bir çeşit “aşk-nefret ilişkisi” yaşadığı annesi,
– Korumacılıkla bilinçli bir “Viktorya dönemi kararlılığı”nı inatla kişiliğinde birleştirmeye çalışan babası, kardeşleri ve diğer yakınları…
“Kudüs”te doğan, “Mısır”da İngiliz eğitimi alan, “ABD”de öğrenim gören ve “yersiz yurtsuzluğu”nu bir olgunluk olarak benimseyen Edward Said’in; benliğini her yerde “dışarıdan” biri olarak inşasının hikâyesi.
“Filistin Sorunu” niçin yaratıldı:
“Edward Said”; Ortadoğu’da iki halk arasındaki ölümcül çarpışmanın, ve bunun hem “işgalci”nin hem de “işgal edilen”in hayatlarındaki, ve “‘Batı’nın vicdanı”ndaki yansımalarının izini sürüyor.
“İsrail’in Lübnan’ı işgali”, “intifada”, “Körfez Savaşı” ve devam eden “Ortadoğu barış girişimi” gibi gelişmeler ışığında Filistin’in ve halkının değişen durumunu tasvir etmek için bu dönüm noktası niteliğindeki çalışmayı güncelledi. Bu bölgeye ve geleceğine ilgi duyan herkes için “Filistin Sorunu”, mevcut en yararlı ve yetkili açıklama olmaya devam ediyor.
Kaynak:
https://www.alfayayinlari.com/kitap.php?id=475146
_____________________________________________
“Protesto etmeniz gereken vakit geldiğinde susarak günah işlerseniz; insanlardan korkaklar üretirsiniz.”
Ella Wheeler Wilcox [ABD’li şair ve yazar]
(1850 – 1919)
(12 Şubat 2026 at 20:34)
Hislerinde haklı olduklarını biliyorum. Eğer içinde bulundukları toplumda her kişi kendinin eşsiz olduğunu bilir ve diğerlerinin de eşsiz olduklarını bilirse ancak ve ancak o zaman, bu adi hiyerarşiden çıkılır. Benzeri bir örnek var. Bir filozof çok güzel bir şey söyler: “En değerli yücelik özgür olmaktır”. Diğer bir filozof “eğer herkes özgür olmazsa ben özgür olamam!” şahane karşılığını verir.
__________________________________
Sanki “çuvaldan dökmüşçesine”, “karman-çorman”, “‘bağlam’ları (‘context’leri) birbirinden kopuk kopuk”, “üslubunuza hiç ama hiç dikkat etMEden” yazdığınız binlerce yazı arasında bazen çok kıymetli cümleler aktarabiliyorsunuz. Sizin yazınızdan yukarıda alıntıladığım kısım için teşekkürler.
“Bilgi”ye aşık (hayran) olMadığınızı söylüyorsunuz; ama hangi “bilgi”yi hangi “bağlam”da (“context”te) yazdığınızı hiç ama hiç bilMİyorsunuz. Sürekli “karman-çorman” yazıyorsunuz, sadece oradan oraya zıplıyorsunuz, sadece oradan oraya savruluyorsunuz. Galiba sizin cahilliğiniz bu; “‘bağlam’lardan (‘context’lerden)” hiç haberiniz yok, emin değilim.
Üslubunuz çok fazla hakaret içeriyor, sizin gibi tecrübeli birine hiç yakışMAyan hoyrat bir üslupla yazıyorsunuz; “ateş püskürtme”yi bırakabilseniz biraz olgunlaşabileceksiniz; ama ruhunuzda biriktirdiğiniz “nefret” buna ne yazık ki izin verMİyor.
“Medeniyet”e karşı olan haklı ve kıymetli isyanınızı; benim gibi “medeniyetin enkazında ezilmiş sıradan bir insan”a sürekli sataşarak seğeltmeye, belki de kendinizi bu yolla tatmin etmeye uğraşıyorsunuz, eğer böyleyse çok yazık.
Fredy Perlman ile epey yakın vakit geçirdiğinizi yazmıştınız; ama buna rağmen belli ki bir hususu ıskalamışsınız: “Fredy Perlman” asla ama asla; medeniyetin enkazında ezilmiş sıradan insanların kafasına taş fırlatmazdı. Siz fırlatıyorsunuz!
Fredy Perlman; “medeniyet adına cellatlık yapanlar” ile “medeniyetin enkazında ezilmiş sıradan insanlar” arasındaki farkları biliyordu; siz bilmiyorsunuz “pipsqueak” bey! Bu sebeple sürekli ama sürekli “ateş püskürtüyorsunuz”; başka yaptığınız hiçbir şey yok!
Lütfen unutmayınız:
Sizin beğenMEdiğiniz “Edward Said” eğer bugün hayatta olsaydı; “Mashco Piro”ların özgürlük mücadelesine ve “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin özgürlük mücadelesine canla-başla destek verirdi, bizzat bu insanların yanına gider onlarla beraber, omuz omuza, dayanışma içinde; “diktatörlerin hegemonyası”na karşı direnirdi.
Daima hatırlayınız:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin ve şımarık diktatörün önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
TÜRKÇE
Türkiye, elhamdülillah! zenginleşip büyük/orta/küçük zeka merdiveninde yükselince, merdivenin en üstüne tünemiş daima ileriye dönük akıncılar arasında, yeni bir Batı taklitçi devrim çığırtkanlığı başlar. Bu devrimciler, ayakt-akımları da dahil, çoktan beri dünyaya egemen olan “ALIŞ-VERİŞTEN BAŞKA BİR TANRI YOKTUR” hikmetine ererler.
Aralarından biri, intihar eden burjuvaların yerini alan orta sınıflı bir sivri zekalı dahi, b*k dolu dünyayı devrimle temizlik “izm”ciliği yerine dünyada “NE B*K YERSENİZ YİYİN, MUTLAKA KENDİNLE BARIŞ İÇİNDE OLMA CHUANG TZU-SHIVA ŞURUBU İÇİN VE DİŞLERİNİZİ FIRÇALAYIN! logosuyla ünlü olan şirketin İcra kurulu başkanı [CEO (chief executive officer)] olur. Fakat ve doğal olarak, şimdi dünyayı dolduran sahtekar bilimsel ve popüler şarlatanlar gibi, diğer ilaçlarla etkileşim konusunda bir uyarı eklemeyi unutuvermiş.
Sivri zekalı sık sık aldığı Veri Tabanı-Yapay Zeka diğer şurubuyla etkileşmeden dolayı, “gülme komşuna gelir başına” misali, ishal olmuş, Chuang Tzu-Shiva reklamında çığırtkanlığını ettiği gibi, ishalini “tabiatın ve hayatın akışına uyup” akıttıkça maşallah akıtmış!
İkinci büyük beyinli dahiye gelince.
Batı İngiltere’si 17. yüzyıldaki İngiliz Şanlı Burjuva Devrimi ile modern kapitalizmi kurdu ve bir sivri kelle İngiliz dahi Newton ile gökyüzü tanrısını yeryüzüne indirip açıkça GÜCE daha da doğrusu gücün kaldıracı PARA’YA tapmaya başladı. Devrimcilik mesleğini demokratik İngiltere’de özgürce seçenler daha sonra, yeni ve daha iyi seküler/laik din Marksizm’in peşine takıldılar. Temelde ve daima KAPİTALİZM ALIŞ-VERİŞ dünyasında yaşayan ve her zaman devrimci coşkuyla dolu, her zaman yeni ve geliştirilmiş bir devrim arayan bu kesim, Marksizm’in de bir kara deliğe doğru gittiğini görünce, yeni ve daha devrimci seküler/laik din olan ilerici anarşizmciliği meslek edindiler.
Böylece ikinci Batı taklitçisi ilerici anarşist mesleğine kavuştu.
Bu ilerici anarşist, özellikle ilerici olduğundan, İnternet elektronik medyada kurduğu köşe yazıcısı şirketin CEO’su olur. Aynı zamanda ve yine özellikle ilerici olduğundan her türlü elektronik titreşimlerin er geç erişecekleri devrimci orta sınıflılara Youtube, Facebook, Twitter, X vb medya araç ekranlarında havada yumruklarla devrim reklamı yaparak ilerici anarşizm satıcılığı yapar.
Ve bak sen! Keskin zekalı Chuang Tzu-Shiva tüccarı CEO’muz reklamını yeni ve ilerici anarşizmi İngiltere’de öğrenip benimseyen CEO’nun web sitesinde yapmış.
Ne kadar büyük bir tesadüf!
İNGİLİZCE
Türkiye, thank God, as it grows richer and jumps up a step on the ladder of great/medium/small intelligence, a new wave of Western-imitating revolutions begin among the ever-forward-looking pioneers perched at the top of the ladder. These revolutionaries, known even to the riff-raffs, will attain the wisdom that prevails in the West and has long dominated the world: “THERE IS NO GOD OTHER THAN BUSINESS.”
One of them, a sharp-witted middle-class (that replaced the bourgeoisie that committed suicide) citizen instead of purging the sh*t-filled world with revolutionary “isms” becomes the CEO of the company famous for its logo: “EAT WHATEVER SH*T YOU WANT, BUT MAKE SURE TO DRINK CHUANG TZU-SHIVA SYRUP SO AS TO BE AT PEACE WITH YOURSELF AND BRUSH YOUR TEETH AFTERWARDS!”
But, naturally, like the fraudulent scientific and popular charlatans filling the world now, he forgot to add a warning about interactions with other medications.
Due to the interaction with the Database-Artificial Intelligence syrup he frequently takes, the sharp-witted individual, as the saying goes, “don’t laugh at your neighbor’s misfortune, it will happen to you,” gets diarrhea, and, as he shouts in the Chuang Tzu-Shiva advertisement “follow the flow of nature and life”, his diarrhea flows like a torrent!
Let’s move on to the second genius.
The glorious 17th-century English bourgeois revolution established modern capitalism, and with a sharp-headed English genius like Newton, they brought the god of the sky down to earth, openly worshipping POWER, or more precisely, the lever of power: MONEY. Those who freely chose the profession of revolution in democratic England later followed the new and better secular religion of Marxism. This group, fundamentally and always living in the world of CAPITALISM and SHOPPING, always full of revolutionary fervor, always seeking a new and improved revolution, when they saw that Marxism was also heading towards a black hole, adopted the new and more revolutionary secular religion, progressive anarchism,
Thus, the second Western imitator also becomes a traveler on this path.
This progressive anarchist, especially because he is progressive, becomes the CEO of company he founded on the INTERNET electronic media as columnist. At the same time and again because he is particularly progressive, he uses YouTube, Facebook, Twitter, X, etc., media tools to reach the revolutionary middle class, who will eventually be subjected to all kinds of electronic vibrations. On their screens, he advertises revolution with fists raised in the air (read it in Arabic), selling progressive anarchism.
And lo and behold! Our sharp-witted Chuang Tzu-Shiva merchant CEO advertises his product in this new and improved progressive anarchism website.
What a coincidence!
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site YAZARI Gazze’deki soykırımından asla söz etmez?
KORKAK ve IRKÇI olduğundan.
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site Afrika, Asya ve Güney Amerika’da ölüm saçmalarından asla söz etmez?
KORKAK ve IRKÇI olduğundan.
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site YAZARI yerlilerin soykırımı ve siyahları yüzyıllıca köle etmesine rağmen Amerika demokrasisini över.
Kendisi Amerikalılar gibi ırkçı olduğundan.
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site YAZARI Avrupa ve Amerika’nın Stalin’in ölümüne neden olduklarından yüzlerce daha fazla ölüme neden olduğu halde sadece Stalin dırdırı edip duruyor.
Kendisi Avrupalılar ve Amerikalılar gibi yalancı olduğundan.
…
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site YAZARI Avrupa, Amerika, Çin, Rusya, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Qatar, Suudi Arabistan…ve benzeri zengin ülkelerin günümüzde tüm yaşamı yok etmeye azimli olduğundan söz etmez.
Bu konularda sitede yorum yapan b*kundaki boncukları sayan ben merkezli hödükler gibi kara cahil olduğundan.
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site YAZARI atom bilimcilerinin gece yarısına 80 saniye içine girdik uyarısını ne duyar ne de bilir?
Bu konularda sitede yorum yapan b*kundaki boncukları sayan ben merkezli hödükler gibi kara cahil olduğundan.
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site YAZARI Yapay-Zeka ile ilgili ihtarı bilmez?
Bu konularda sitede yorum yapan b*kundaki boncukları sayan ben merkezli hödükler gibi kara cahil olduğundan.
…
Neden acaba bu ilerici sahte ANARŞİST site YAZARI kendinden milyarlarca daha cesur olan Francesca Albanese’e alçaklık eden ABD ve ABD ‘nin emrine hemen boyun eğen hemen hemen tüm dünyayı, en azından kınayacağına, dilini yutar?
Gazze konusunda olduğu gibi korkak, Stalin ve solcu devrimcilik sonu gelmez dırdırlar hariç sitede yorum yapan b*kundaki boncukları sayan ben merkezli hödükler gibi kara cahil olduğundan.
ÖZET: MODERN ZAMANDA MANTAR GİBİ BİTEN MEDYA TÜCCARLARINDAN BİRİ OLAN BU SİTE YAZARI “ELHAMDÜLİLLAH BENİM GİBİ CAHİL MÜŞTERİLERİM VELİNİMETDİR” DER.
Sayın Siyasi Konular Uzman Analizcisi Zileli 15 Şubat 2026
Berlin Film Festivalinde Arundhati Roy, Wim Wenders’ın “akıllara durgunluk veren” yorumu üzerine terk etti.
Çekişmeye, jüri başkanı Wim Wenders’e yönelik, Gazze’deki savaşla ilgili soruları yanıtlarken film yapımcılarının siyasetten uzak durması gerektiğini söylemesi neden oldu.
Size göre Wim Wenders sizin gibi pompalandığı için mi, yoksa sizin gibi korktuğu için mi, yoksa uzmanlığınızın yarattığı kara cahillikten dolayı mı bu kadar sonsuz aptalca konuşmuş?
Belki biliyorsunuz insan tarihi (6 milyon, 2 milyon, 300 bin yıl…seç al beğen al) üçe bölünür.
1. Sizin gibilerin tek bildiği ve tarımla başlayan 7-10 bin yıl öncesine kadar VAR OLMA DEVRİ.
2. İkinci Dünya Savaşına kadar olan MAL MÜLK BİRİKTİRME DEVRİ
3. İkinci Dünya Savaşından günümüze kadar olan SİZİN GİBİLERİN GİBİ GÖRÜNME DEVRİ.
“‘Karides’lerde kokain bulundu (medeniyet!) 11 Şubat 2026” yazınız için teşekkürler.
Böyle bir yazıyı bu solcu devrimci sitede hiç beklemediğimden dikkat bile etmemiştim. Yeni gördüm ve bir solukta okudum.Yazınız paha biçilmez bir hediye.
Sanırım bilirsiniz denizler, okyanuslar ve toprak mikroplastik dolup taşmakta. Sansasyonel de olsa “dünya ‘Plastik Gezegeni’ olmakta” (“Earth is becoming ‘Planet Plastic'”) bu durumun çok yerinde bir ifadesi.
Çoktan beri, tüm dünyayı kendine benzeten Batı’da yaşayanların çoğu plastik oldu. Şimdi, ne yazık ki, diğer bütün canlı ve cansız varlıklar da plastikleşti.
Yine sanırm (“Forever chemical’ PFAS) “Sonsuz kimyasal” kirliliğin kısaltması PFAS’ı da bilirsiniz.
İnşallah bu site ilerici anarşisti gibi bolluk isteyen ve bolluğa-endüstri ile erişmek isteyenler ilerlemelerini biraz yavaşlatırlar. Rakipleri çılgınlar dünyayı yeteri kadar canlı ve cansız harabelere çevirdiler şimdi de kaçmaya veya tüm dünyayı yok etmeye hazırlanıyorlar.
Size bu çılgınları tanımlayan çok sevdiğim bir alıntıyı yazmak istedim:
” ‘Dünya’ dediğimiz şey varlıkların, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, hatta minerallerin ve yıldızların da köleleştirilmesidir. Kölelik durumundan ve başkalarını köleleştirme eğiliminden kurtulan kişinin yok etmesi gereken işte bu ‘dünyadır’.”
Nicolas Berdiaev
Sayın Post Auth
Giriş: Günümüzde hoş görü ve umursamamak eş anlam taşır. Bir de nasıl olsa yok olduğundan şimdi tüm fitili tükenmiş sağ ve solcuların çiğnedikleri DEMOKRASİ sakızı da aynı işi görür.
Laf lafı açtı. Politika biliminde büyük bir uzman olduğunuzu bildiğim için yıllardır sorduğum ve daima cevapsız kalan (umursama mı acaba?) sorumu size de soracağım: Son 7-10 bin yıl içinde, demokrasi olan devletli ve medeni toplum biliyor musunuz?
Lütfen hatırlattığım için beni affedin: Devletsiz toplumlarda demokrasi tamamıyla anlamsız bir kelime. Ama bu sitede sosyal medyacılardan beter bir sapık hemen Veri Tabanı-Yapay Zeka falına bakar, yanlığımı bulur ve amel olur.
Sizin gibi İngiltere’de olgunlaşmış Türkiyeli bir hanımın sosyal medyanın zararları üzerine bir doktor ile yaptığı röportajdan kısa bir alıntıyı ekliyorum.
“Ekran süresi, ruh sağlığı ve sosyal medyanın 18 yaşına kadar yasaklanması üzerine…”
Doktor, ‘Bu en acil halk sağlığı sorunu’ der ve ekler: “Endişelendiğim şeylerden biri, duygularımızla ve nasıl hissettiğimizle bağlantımızı kaybetmeye başlamamız. Sürekli dikkatimiz dağılıyor. Ve hayatımızdaki her şey, şimdiki ana odaklanabilme yeteneğimizden kaynaklanıyor – ilişkilerimiz, kendimiz hakkında nasıl hissettiğimiz. Şimdiki ana odaklanabilmeliyiz. Ve bu cihazlar dikkat dağıtma alışkanlığını geliştiriyor.”
Röportajı yapan: Emine Saner”
Kaynak: https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2026/feb/16/dr-rangan-chatterjee-interview-screen-time-mental-health-banning-social-media-18-podcaster
60’larda televizyon ekranlarına yapışmış olanlar için de aynı şeyler yazıldı ve söylendi. Ben sadece Türkiye’ye geldiğimde ve televizyonlarına yapışmış eş dostları ziyaret ettiğimde televizyon seyretmeye mecbur oldum.
Benzeri haberler gittikçe artıyorsa da ben bu telaşı anlamıyorum. Zaten kafaları çalışsın çalışmasın, ruhları bozuk olsun olmasın, kara cahil olsun olmasın, önemli olan Kapitalizm iş ve işçi bulma çarkını yağlamaları. Zenginlere ve Devletlere faydalı enayiler lazım ve ne kadar genç olsa o kadar uzun süre sütü sağılır. Siteniz ve sitenizdekiler Kapitalizm çarklarını yağlayanlarda biri.
Tek anlamama yardımcı olan ki bu sizin siteniz için de geçerli, Kapitalizmin evren kadar büyük bir iş ve işçi kurumu olduğunu bilmem
Gün bey,
Size tüm samimiyetimle soruyorum, cevaplarsanız memnun olurum:
“Pipsqueak” mahlası ile yazan kişi; sizin, “ilerici” anarşist (“progressive” anarchist) olduğunuzu iddia ediyor.
Sizin otobiyografi kitaplarınızı okuduğum kadarıyla, websitenize gelen sorulara verdiğiniz cevaplardan anladığım kadarıyla; “ilerici” birine pek benzemiyorsunuz. Eğer yanılıyorsam, lütfen düzeltiniz. Belki ben yanlış biliyorumdur.
Epey vakit önce okurlarınızdan biri size “ilericilik”le ilgili soru sormuştu; şuna benzer bir cevap vermiştiniz, kelimesi-kelimesine hatırlamıyorum, cevabınız meâlen şöyleydi:
Şu “ilericilik” meselesi ile ilgili benim varacağım yegâne nokta, en uç nokta; muhtemelen “bisiklet sürmek” olur. Bunun ötesinde “ilerici” olduğumu söyleyemem.
Yaşadığım yerde, vücudum el verdiği ölçüde; köpeklerimle ve kedilerimle birlikte doğa yürüyüşlerine çıkarım, üstüme basit ve gösterişsiz bir yağmurluk giyerim, elimde sadece küçük bir su matarası olur o kadar, başka bir şey istemem.
Bazen akşamüstü, hava kararmaya yakın iken; “bisiklet”ime binip evimin etrafında kısa mesafe tura çıkmayı severim, denizin sakinliğini, ve güneşin süzülüp akşamla kavuşmasını seyrederim.
“Bisiklet” derken; sade ve sıradan bir bisikletten bahsediyorum. Vitesi bol olan modellerden, motorlu ve diğer ek aksamları olan modellerden, gereksiz bir sürü teknolojik özellik ile donatılmış cafcaflı [fiyakalı] bisiklet modellerinden bahsetmiyorum.
Yani “ilerici” olabileceğim en uç nokta “sıradan bir bisiklet sürmek” olur herhâlde, bundan öte “ilericilik” beklemeyin benden.
“Yani “ilerici” olabileceğim en uç nokta “sıradan bir bisiklet sürmek” olur herhâlde, bundan öte “ilericilik” beklemeyin benden.”
İlericiliğin en derin tanımına uy(u)muşsunuz! En son ve en ileri modalardan biri olan ilericilik bisikletiyle daha sağlıklı, daha iyi ve daha uzun yaşama ileri akan zaman ırmağına balıklama dalmışsınız!
Hatta o kadar büyük bir hızla ilerliyorsunuz ki, taklit ettiğiniz ileri ülkelerinden birinden bir dahinin son modaya hızla katılanlara “aman çok hızlı gitmeyin vallahi toz olursunuz (E=MC2)” ihtarını bile arkanızda bırakmış, toz olmuşsunuz!
Olmaz vallahi, Atatürk-Marks evladı ilerici bisiklet-devrimcisi! Kör (Siz), köre (ilerici anarşist efendinize), bisikletle ilerlemenin daha yeni, daha ilerici, daha sağlıklı, daha uzun yaşama yolunu göstermişsiniz. Belki ilerici anarşist, sizin gibi çenesi düşük kara cahil gümüş olmaktansa, benzerlerinizin kara cahilliğine güvendiğinden, sözü kısa ve öz altın (yumurtalarla) halletmiş. Saldırmayı, ne konuyu, ne soruyu bilen, ne de dediklerimi anlayan sizin gibi kara cahillere bırakmış. Belki de hayatı politikacılar arasında geçtiğinden, politikacıların bir akıl babasının “ipucu ver gerisini şapşallara bırak” taktiğini kullanmış. Büyük beyinlilerin aklına akıl ermez!
=====kendimde de hata olasılığı kuşkusu burada başlar======
Ama belki de yanılıyorum. Belki de sorun, sizin ve ilerici anarşistin katıldığı, benim ise nefret ettiğim, bilginin azınlıktan azınlığa aktarıldığı medeniler arasında geçerli olan büyük/orta/küçük beyinli maskaralığı dünyasındaki insan harabelerini niteleyen cahillik değil, belki saflık.
Bu ilericilik çılgınlığını inceleyenlerden en başta gelenlerden biri olan J. B. Bury “The Idea of Progress” kitabında zamanın (17-19’ncu yüzyıllar arası) büyük beyinlileri bile bu ilerleme safsatasına karşı bayağı güçlü fikirlerle karşı geldiklerini gösterir. Örneğin Antik Yunanda Altın Devrinden Demir Devrine düşüş ve tüm dinlerde doğru yoldan çıkma ihtarı falan filanlar uzun masalı.
Kitabı satır arası okursanız en büyük ve en önemli olan ve zamanımızda politika ruhlu, ne yardan ne de serden geçen ikiyüzlülerin bozuk ruhlarını ifşa eden yerler var: Büyük beyinliler beyinlerinin büyüklüğü yarışını yapadursun, tıpkı günümüzde olduğu gibi, yarışı asıl karı koca endüstri-teknoloji kazanır: Mum yerine elektrikle büyük beyinlerini kağıtlara dökmeye devam etmenin İLERİ olduğunu çakarlar. Tıpkı ilerici anarşistin bir türlü kurtulamadığı Marksistliğini anarşistlik ambalajıyla her türlü modern sosyal medyalarda satmasını kağıda dökme yerine ekranlara dökmenin ilerleme olduğunu çakıp balıklama dalması gibi.
====== kendimde de hata olasılığı kuşkusu burada biter=====
Günümüzde büyük beyinli ilerici anarşistler ve ilerici devrimciler, sonsuz bol özgürce köle olmaya şükür, HEM İLERİCİ HEM İLERİCİ DEĞİLLER.
AMA UNUTMAYIN İLERİCİLERİN OLTALARINA TAKTIĞI YEMİN ADI İLERİSİ DAHA İYİ OLACAK!
Saf değil de cahilseniz, siz de ilerleyin ve ilerici anarşist gibi “hem ilerici hem ilerici değil” olun!
Şimdi de sizden asıl istediğim:
Burada bisiklet çılgınlığı çok kısa bir zamanda üssel arttı. Her köşede bir jimnastik salonu hakeza.
Artık yürümekten bile korkuyorum. Bisikletlerin bazıları bataryalı, trotinetlerin hepsi bataryalı. Biraz arızalı olunca ve buralıların hepsi size benzer “daha yeni-daha iyi” ilericileri olduklarından yenilerini alıp ilerlemeye ayak uyduruyor, eskileri atıyorlar. Eğer sizde bir tamir ustalığı varsa, ben günde en aşağı 20-30 toplarım, siz en fazla 1 saate tamir edip sizin gibi Atatürk-Marks kuyruğuna sarılan ilericilere satarız.
Böylece ikimiz de zengin oluruz ve bisikletle sağlığa kavuşacağınıza etrafınızı ilaç ve sigorta şirketlerini zenginleştiren, her yerde hazır ve nazır, g*t yalayan bilim-teknik uzmanları dalkavuk şarlatan doktorlar sarar. Amin!
Eğer Allah, GENLERİNİZE YA DA ALNINIZA ömür sınırları çizip sınır memurları koymamışsa, bisikletsiz bile uzun yaşarsınız. Amin!
Şaka etmiyorum!
Buralar düşmanlarıma bile vermeyeceğim b*k kebap ve çocuklara binlerce b*k şekerleme satmakla akıl almaz zenginliğe kavuşan alçak ruhlu solcu devrimci ilerici Türkiyelilerle dolu
Fakat bir çapanoğlu var. Marksizm’i ilerici anarşistin iliklerine sokanlardan biri olan ilerici Marksist-Konfüçyüs’çü-Komünist Çin sizin gibi geri almış ilericilerin yerine ileriye ilerlemiş, sizlere benzeyen ama sizler gibi kafaları karışmayan, robotlar üretiyor.
medeniyete karşı olduğunu söyleyen pipsqueak; muhtemelen dünyanın en medenî şehirlerinden birinde yaşıyor.
bolluk içinde yaşayıp her şeye itiraz ediyor.
hayat pipsqueak gibi…leriyle (ADMİN müdahalesi) dolu.
gelmiş bu “blog”a, insanlara hep küfür ediyor…
Üstün Ergüder’in konuşması:
https://www.youtube.com/watch?v=8blzHCYSGk0
“sahtekar” kelimesi dehşetli bir kelime değil
…in (ADMİN) sahtekar olduğunu açıkça söylüyorum, niçin sansür uyguluyorsunuz?
Ağzında “… İnsanlara hep küfür ediyor…” lafları çıkan artık mumla arayacak kadar az kalmış insan olduğu için mi gocunmuş acaba?
İki kadın film yönetmeni Gazze’de olanlara karşısında umursamayan insanlıktan çoktan çıkmışlara daha da ağır küfürlerle yanıt verdiler.
Birincisi Hindistanlı şahane yazar ve film yönetmeni Arundhati Roy.
Bu sitede asla Gazze adı geçmediğinden politika analizcisi ADMİNE aşağıdaki soruyu sorduysam
da. Haddinden fazla olgun olduğundan ve medya artistliğine çoktan kavuştuğundan cevap vermedi. Yerine bir ayak askeri cevap vermiş.
“Berlin Film Festivalinde Arundhati Roy, Wim Wenders’ın “akıllara durgunluk veren” yorumu üzerine terk etti.
Çekişmeye, jüri başkanı ( sizler gibi sarışın mavi gözlü Batılı) Wim Wenders’e yönelik, Gazze’deki savaşla ilgili soruları yanıtlarken FİLM YAPIMCILARININ SİYASETTEN UZAK DURMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEMESİ NEDEN OLDU.
Size göre Wim Wenders sizin gibi pompalandığı için mi, yoksa sizin gibi korktuğu için mi, yoksa uzmanlığınızın yarattığı kara cahillikten dolayı mı bu kadar sonsuz aptalca konuşmuş?”
İkincisi Tunuslu film yapımcısı Kaouther Ben Hania. Yine TikTakTokçu ve “… insanlara hep küfür ediyor…” gibi hayatı başkalarının becerilerini dikizlemekle geçmişlere var olduklarını kanıtlama fırsatı verme sitesinda Gazze hakkında dilini yutmuş olmakla ilgili.
“Ben Hania, İtalya’nın Venedik kentinde düzenlenen 82. Venedik Film Festivali’nde, İsrail ordusunun beş yaşındaki Filistinli kız çocuğu Hind Rajab’ı öldürmesinin bir istisna değil, sistematik bir soykırımın parçası olduğunu belirterek, “Hind Rajab’ın Sesi” adlı projesiyle “Barış İçin Sinema” galasında “En Değerli Film” ödülünü kabul etmemeyi tercih etti.
Gazze’deki soykırımdan sorumlu tutulacak kişilerin hesap vermesini talep etti ve İsrail’in Gazze’deki SOYKIRIM SAVAŞINA SAĞLANAN ULUSLARARASI SİYASİ DESTEĞE protesto amacıyla ödülünü sahnede bıraktı. (Susmak desteğe katılmaktır!)
Ben Hania, “Onların ölümlerinin barış hakkında kibar bir konuşmanın zemini olmasına izin vermeyi reddediyorum,” dedi ”
Not: Belki de Ben Hania bu ve benzeri sonsuz gaddarlıklar ve ikiyüzlülükler karşısında orta sınıflı, hali vakti yerinde olanların ayıp donları olan kibarlığı çıkarıp atmalarını istemiş
Her halükarda, benim tahminim ADMİN kanatlanıp uçar, ödüle sarılır, Gazze’de olup bitenlerin politik, devrimcilik, milliyetçilik, Kemalist, Marksist, ilerici anarşist, ulusalcılık yorumunu yapardı. Sizin gibi seyirciler de nihayet bir Türk de dünya ekranlarında yeralmiş diye hindi gibi kabarır, “Ne Mutlu Türküm Diyene” milli marşınızı söylerdiniz.
Tartışma çığırından çıkmasın diye mecbur kaldık. ADMİN
“hic rhodus, hic salta!”
*****
“Burada bisiklet çılgınlığı çok kısa bir zamanda üssel arttı. Her köşede bir jimnastik salonu hakeza. Artık yürümekten bile korkuyorum. Bisikletlerin bazıları bataryalı, trotinetlerin hepsi bataryalı.”
*****
senin yaşadığın şehirde “jimnastik salonları” olduğuna göre, “trotinet”ler olduğuna göre; sen dünyanın en medenî şehirlerinden birinde, bolluk içinde yaşıyorsun demektir
sen medeniyete karşı değilsin, sen medeniyete karşıymışsın gibi sadece rol yapıyorsun
dürüst ol
insanlara küfür etmeyi bırak.
“The Godfather” film serisi ile sinema tarihinin unutulmaz sanatçıları arasına giren “Marlon Brando”; “1973 Oscar Ödül Töreni”nde kendisine ödül takdim edilmesini protesto etti, tören salonunda değildi, ve ödülü reddetti.
Protestosunu şu şekilde yaptı:
• Kızılderili kabilelerinin Hollywood filmlerinde adeta “yaban, vahşi ve ıslah edilemeyecek kadar şiddete eğilimli” oldukları şeklinde nakledilmesini protesto etmek için,
• Kızılderililere “ikinci sınıf insan” olarak muamele edilmesini protesto için,
• Bütün Kızılderili kabilelerinin yüzlerce yıl yaşadığı topraklardan zorla sürülüp başka yerlere taşınmasını zorunlu kılmak amacıyla kanunî (mevzuatsal) düzenlemeler yapmaya kalkışan eyalet bazlı ve federal bazlı kurumları protesto etmek için [Bkz.: “1973 Wounded Knee, Güney Dakota olayları”];
Ödülü protesto etmek amacıyla konuşmayı yapmak üzere salondaki kürsüye Kızılderili aktivist “Sacheen Littlefeather” çıktı, ve bizzat Marlon Brando’nun yazdığı protesto metnini cesurca okudu.
Marlon Brando’nun protesto metninin tamamını okumanız için kaynak burada:
https://archive.nytimes.com/www.nytimes.com/packages/html/movies/bestpictures/godfather-ar3.html
https://archive.nytimes.com/screenshots/www.nytimes.com/packages/html/movies/bestpictures/godfather-ar3.jpg
__________________________________
“Sacheen Littlefeather” 2022’deki ölümüne değin; kendisinin hakiki bir Kızılderili olMAdığına dair çeşitli iddialara maruz kaldı, ve hâttâ Marlon Brando’yu kasten yanlış yönlendirdiğini söyleyen bir grup tarihçi ve sinema eleştirmenleri bile oldu.
2022 yılında “Oscar Ödülleri Kurulu: 2022 Dönem Başkanı” David Rubin bir metin yayınlayarak; “Sacheen Littlefeather” hakkında onyıllar boyunca söylenegelen, adeta “linç kampanyası”na dönüşen, çeşitli mecralardan gelen “onur kırıcı sözler” için özür diledi, “1973’teki protestonun hem sinema sanatı için, hem insanlık için çok önemli bir uyarı” olduğunu belirtti.
Bu özür bildirisini duyduktan sonra “Sacheen Littlefeather” şunları söyledi:
“Biz Kızılderililer sabırlı insanlarızdır, bu özür haberi için tam 50 yıl bekleyebildim!
Daima ‘mizah’la iç içe yaşayabilmeyiz; bu bizim hayata tutunabilmemizin yegâne yöntemidir.”
2 Ekim 2022 günü, 75 yaşındayken vefat etti.
__________________________________
Galiba “pipsqueak” bey de; “protesto”nun önemini nihayet anlamaya başlamış olabilir:
“Gazze”deki soykırıma ses çıkarMAyan “Berlin Film Festivali”ndeki sinemacıları protesto eden, kıymetli yönetmen (Tunus’lu) “Kaouther Ben Hania”yı öve öve bitirememiş.
Eğer rahmetli “Fredy Perlman” bugün aramızda olsa idi, eğer Perlman “pipsqueak” bey’in de “protestonun önemini kavramaya başladığı”na şahit olsa idi; onu muhtemelen alnından öperdi, ve belki de “aferin, anarşist dostum pipsqueak” derdi…
Eğer “pipsqueak” bey insanlara “hakaret etmeyi” bırakabilirse, insanlara “ateş püskürtme”yi bırakabilirse; kendisine iki kıymetli sinema sanatçısı daha önereyim:
• “Lübnan”lı sinema yönetmeni “Nadine Labaki”nin filmi:
“Kefernahum”
(Capernaum, 2018)
https://en.wikipedia.org/wiki/Capernaum_(film)
• “İran”lı sinema yönetmeni “Jafar Panahi”nin röportajı:
https://m.youtube.com/watch?v=1tav1MUblM4
__________________________________
“Protesto etmeniz gereken vakit geldiğinde susarak günah işlerseniz; insanlardan korkaklar üretirsiniz.”
Ella Wheeler Wilcox [şair ve yazar]
(1850 – 1919)
__________________________________
Lütfen unutmayınız:
Chuang Tzu ve Shiva; “birkaç şımarık zenginin ve şımarık diktatörün hegemonyasına karşı daima protesto etmenizi öneririz” diyor.
Sayın internette Chuang Tzu-Shiva huzur hapları satan seyyar satıcı.
Başarınız Veri Tabanı-Yapay Zeka’da çıktı. Dünya çapında anketler ticari girişiminizin çok kazançlı olduğunu gösteriyor, tebrik ederim. Size daha da çok iş çıktı gibi, çünkü yorumların hepsi şimdi eskisi gibi huzursuzluk dertlerini paylaştıkları eş dost kalmadığından bu defa da yalnızlıktan kurtulma hapları almak istiyorlar. Siz sıradan bir medeni değil medeniliğin ruhuna sahipsiniz. Her sattığınız ilaç, o ilacın yan etkisine karşı bir ilaç almayı gerektiriyor. Tabii, hemen akla gelen sizler gibi interneti dikizcilik için kullanıp başkalarının becerileriyle zevkten dört köşe olmak.
Bir yan etkisi daha var. Sanırım site Admin’i sizin hapları yutmuş.
Yenilik akıl dışı bir itkidir. Genellikle dahiler ve sizin gibi Chuang Tzu-Shiva huzur hapları satıcılığı yapan girişimci (iş kurucuları) insanlardır. Onun için “dahi kendi dünyasında yaşar, zanaatkarın komşuları vardır.”
Sizin bu huzur hapları insanları uyuşuk ediyor, yaratıcılıklarını körüklüyor, saçma sapan konuşmalara sürüklüyor.
Bir Anarko-komünist/İlerici Anarşist şöyle buyurmuş: “BİZ ANARŞİSTLER, devlet mülkiyetinden değil, TOPLUMSAL MÜLKİYETTEN yanayız. TOPLUMSAL MÜLKİYET derken, işçilerin hem kendi işletmelerini kontrol etmesini, gelir giderinin hesabını tutmasını, planlamasını yapmasını ve diğer işletmelerin işçileriyle birlikte toplumsal mülkiyeti yönetmelerini istiyoruz.
Bakın MEDENİYET becerilerinin beynine işlemiş olduğu ve mevcut düzenin iliklerine kadar işlediği şu Anarko-komünistin dediklerine!
Allah böyle kendilerini dev aynasında gören, BİZ ANARŞİSTLER diyecek kadar her anarşistin adına konuşup kendinden geçmiş ve sizin gibi kara cahillerle düşe kalka ne dediğinin farkında bile olmayan, Wilhelm Reich’in “Dinle, Küçük Adam”ı sayılır ve karakter zırhına bürünmüş ilerici anarşistlerden bizi korusun.
Diğer yanda, insanda onur duygusu yaratan ve Anarko-komünist gibilerden ışık yılları kadar farklı ve muhteşem ruhlu Nikolay Berdyayev: “” ‘Dünya’ dediğimiz şey varlıkların, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, hatta minerallerin ve yıldızların da köleleştirilmesidir. Kölelik durumundan ve başkalarını köleleştirme eğiliminden kurtulan kişinin yok etmesi gereken işte bu ‘dünyadır’.”
ANARKO-KOMÜNİST ise ne buyurmuş: “varlıkların, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, hatta minerallerin ve yıldızların da (POLITICALLY CORRECT) TOPLUMUN, BİZLERİN MÜLKİYETİ olmasını İSTİYORUZ! Bu anarşist insan ve doğanın harabeye çevrilmiş olduğu hakkında ne kadar cahil olduğunu açık açık söyleyecek kadar utanmaz olmuş! Neden acaba?
Basit ama sizin ne kadar robotlaştığınızı ve konuyu bile bilmeden sidik yarışına girip bazılarına dalkavukluk yaptığınızı gösteren bir örnek vereyim. “‘Marlon Brando’ ve ‘Gazze’ dostluğu” yazınız size zevk vermiş, bana ise sizin öküzün trene bakışınızı andırdı.
Ben Gazze’de olanlar karşısında dünya tiksindirici tasvip, karşı gelme gürültüsü yapan alçak ikiyüzlülük ve bu sitenin de katıldığı sessizliği seçenlere karşıyım. Orada olan bitenler hakkında okuduğum kitap ve makale sayısı yüzleri rahat aşar. Ne var ki ben sizin gibi Veri Tabanı-Yapay Zeka’da okuduklarını bilgi sanacak kadar alçalmadım. Amerikan-İsraillileri Filistinlileri nasıl görüyorsa, Filistinliler de Bedevileri öyle görüyorlar. Muhammed Müslümanlara “Bedevilere dikkat edin, inanır gibi görünüyorlar ama inanmıyorlar!” diyerek uyardı.
Emeviler zamanında bile size benzer yaltakçı Saray şairleri özgürlüğü Bedevilerle simgelediler! Sizler sidik yarışına girmeye acele edineceğinize biraz öğrenin be karalar karası cahiller! Bakın Marks gibi bir dahinin bile etkilendiği ibn Khladun ne der:
“Vahşilik karakter ve doğaları olmuş. Bunun keyfi içinde yaşarlar. Bu onlar için, otoriteden kaçınma, liderliğe boyun eğmeden zevkli yaşamak demektir. Bu doğal yaradılış özellikleri MEDENİYETİN REDDİ VE ANTİTEZİDİR.
Göçebeler Üzerine, İbn Khaldun (1332 – 1406)
(Göçebelere bak, devrimciliği meslek eden ilerici anarşistin çok hap yuttuğundan uyuşuk ve tipik bir orta sınıflı MEDENİ cahilin laflarına bak! )
Hadi koşun sizin enayi avcısı Veri Tabanı-Yapay Zeka’ya kusun kara cahilliğinizi, nasıl olsa diğer sizin gibi orta sınıflılar kendi kendileriyle barış içinde yaşayan ölüler olduğunu bilinçaltında bildiklerinden, utanmıyorlar bile. Belki de pek sevmesem de Freud’ın ölüm içgüdüsü kavramı sizin gibi yaşarken ölü olanlara çok uyuyor.
Sayın insan sarrafı “bolluk içinde yaşayan pipsqueak, medeniyete karşı değil”
En başta özet: Siz kara cahil olduğunuzdan bana şimdiye kadarki (7-10 bin yıl) medeniyet tarihinde demokrasi, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olan bir medeniyet örneği veremeyen sahtekarların daha önce olmayan demokrasi, eşitlik, özgürlük ve kardeşliği geleceğe koyduklarını bilmezsiniz. Yalancı, şarlatan, sahte acı dindirici satan dolandırıcı ve dürüst olmadıklarını pis suratlarına vuracağınıza, sizde zerre kadar dürüstlülük olmadığından, bu ilacı satan sitede dürüst olmamayı bana yansıtmışsınız. Ama gocunmakta sonsuz haklısınız! Sizin gibi kara cahil köleleri anlasam da (yaşamak için doğduk, öğrenmek için değil) sizler köleliği seve seve kabullendiğiniz için sizin gibi huzur isteyenlerden nefret ederim.
Şimdi de sizin karalar karası cahil olduğunuzun ispat ayrıntıları.
Sizleri medenileştirmek isteyen Atatürk ve sonra Marks başarılı olmuş. Ama önce, artık sizlerin sonsuz cahilliğinize alıştığım için, bazı sizleri aşan bilgileri anlamadığınız için bazı açıklamalar: “Dürüst” ne demek, “küfür” ne demek.
– Türkiye’ye en son 2010 yılında geldim ve 30 yıldır uzakta olduğumu duyanlar büyük bir değişiklik görüp görmediğimi sordular.
Cevabım: Sarışınlar üssel artmış!
Dürüst olanlar “yok abi, boyuyorlar” dediler.
Sizin gibi gocunan Atatürk-Marks evlatları anladılar ve kızdılar.
– Sizleri Türk ve medeni yapan Batı taklitçisi Atatürk’ten önce sizleri Müslümanlar medenileştirdi. Onları da Medine’de Muhammed medenileştirdi.
Ara not: Hala zavallı Türkler tarihte Batı’dan çok daha önce medeni olan İranlılar ve Müslümanların konuştukları dilin papağanlığından kurtulup cici bici kelimeler dolu sarışın mavi gözlü Türkçe konuşma çabaları içindeler. O da yetmez gibi bu medenileşme merdiveninde hala b*k çukurunda olduklarının suratlarına tükürülmesinin aşağılık duygusunu yağmur kelimesi olarak tercüme edip serinlemeye çalışıyorlar.
Bir ara not daha: Zavallı Orta Asya Türkleri işi şamanlıkla idare ederken gökten Müslümanlar yağdı ve Atatürk-Marks çiftinden çok daha önce, Türkleri medenileştirmek istediler.
Bir sonsuz önemli ara not daha: Kendisinin klonu olan tüm dünya politikacı liderlerin pis suratlarına tükürüp k*çını yalamaya mecbur eden, başka bir ülkeye girip başkanını esir alan, Amerikalı-İsrail’in Gazze’yi emlakçı ve inşaatçılara yatırım/girişim bölgesi olmasını sağlayan, kendisini klonu olan tüm insanların ve özellikle sizler gibi kara cahillerin aslında sadece ve sadece PARAYA taptıklarını suratlarına küfür eden Trump dururken bana Youtube, Facebook, Twitter, X ve benzeri dışkı birikim araçlarından tek yuttuğunuz dışkıları bana atmaktasınız. Ama bu sizlerin her medeniyet kölesi gibi cahilliklerini ve gocunmuş olduklarını belirliyor, o kadar!
Orta Asya’ya varan Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanlarla sidik yarıştıra yarıştıra, laf cambazlığı içinde pişmiş olduklarından zavallı Türklerin başına gelenleri biraz karikatürümsü anlatayım.
– Ağaç kutsaldır.
– Ama ağacı kim yaptı?
– Toprak.
– Ama toprağı kim yaptı?
– Ördek dünyayı kaplayan suya daldı, ibiğine bira toprak koyup yukarıya çıkardı.
– Peki, su, ördek falan filanları kim yaptı…
Siz bile anlamışsınızdır artık siz cahillerin cahilliğinizi okullarda boş beyinlerinize dolduran boş beyinli Devlet memurlarının becerilerini! Hadi İNŞALLAH!
Her neyse, karalar karası cahillere küfür etmektense yıkanmış beyinlerini kirleteyim, belki gökyüzü dinleri daha haklı çıkar sevaba girmiş olurum. Bu sitedekilerin milyarlarına bedel rahip Ivan Illich bile ölürken “sürpriz ile karşılaşmak istiyorum” dedi. Bu sitedekilerin trilyonlarına bedel William Blake ölürken ilahiler çekti. Siz üretici/tüketici kara cahiller “sarışın mavi gözlü iyi, diğerleri kötü” ırkçılık marşı söyleyerek öleceksiniz.
Müslümanlar Müslüman olmayanlara “kâfir” derlerdi. Küfür de kafir kelimesinden gelme.
Ben eski gökyüzü dinlerini, insanın evren efendisi olduğunu ilan eden burjuva fırlamaları “izmci” laik/seküler yeryüzü dinlerinden çok daha dürüst bulduğum için, onlara eski dincilerin kullandıkları kafir/küfür sıfatları ekleyerek hitap etmeyi tercih ederim.
Son örnek: Protestanlar ÇALIŞKANLIKLARIYLA (yine karşımıza o ünlü burjuvalar çıktı!) maddi zenginliğe kavuştukları halde huzursuzlar. Chuang Tzu-Shiva huzur hapları satan da henüz yapay insan fabrikasında üretilmemiş.
Aralarında bu site ADMİNİNİN “büyük beyinli” adı verdiği bir sivri kelle çözüm bulur: Allah daha henüz kozmosu bile yaratmadan önce kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini insanların ALNINA YAZMIŞ (yine karşımıza Müslümanlar çıktı). Fakat çalışıp çok para kazanmak cennete gideceğine işaret edermiş!
Türkleri medenileştirip sarışın mavi gözlü yapmak isteyen Atatürk de bu sitedekiler gibi işin asıl aslını bilir, işin asıl aslını çakar ama birazcık “farklı” anlar: Artık medeniyet trenini Müslümanlar değil Batılılar çekmekte! O halde enayiler gözünde Müslümanları kötüleyip Batılıları yüceltmek gerekir: “Müslümanların ALIN YAZISI saçmalığı yanlış! Biz çalışkan Türkleri tembel etti! falan filan.”
Uzun lafın kısası tarih, Mani’nin dediği gibi bitmez tükenmez iyi/kötü savaşı. Onun için süper medeni, süper ilerici anarşist bu yola sokulanlara daha da iyi ve daha da ilerde bir kurtuluş olduğunu gösterme ticaretine katılmış.
Pipsqueak’in dürüst olmasını isteyen “bolluk içinde yaşayan pipsqueak, medeniyete karşı değil 20 Şubat 2026 at 11:21” diyen, medyada TikTakTok benzeri bataklıktan bataklığa, siteden siteye dolaşıra benziyor.
“Tarihin Büyük İronisi!..” yazısına yorumumda devrimcilik göz boyamaları ile geçinen, medyada enayi avcı-devşiriciliği yapanlarla dürüst Arundhati Roy’u kıyasladım. Doğal ki, “bolluk içinde yaşayan pipsqueak, medeniyete karşı değil 20 Şubat 2026 at 11:21” yorumunu yapan sadece dalkavukluk peşinde olduğu için ne o yorumumu ne de benim diğer yazılarımı okumayı gerekli görmüş bir medya ucubesi, bir hilkat garibesi.
Şimdilik devrimciliği meslek edinmiş cambazların asla görmeyecekleri bir gerçeği gören Arundhati Roy’un yazdığını kısaltıp ekleyeceğim:
“Yapısal olarak Marksizm, Hıristiyanlığın basit bir ikamesiydi. Tanrı’yı Marks’la, Şeytan’ı burjuvazi ile Cennet’i sınıfsız bir toplumla, Kilise’yi Parti ile değiştirin ve yolculuğun biçimi ve amacı aynı kaldı. Sonunda bir ödül olan engelli bir yarış.”
Not: Bu cahiller avcılığı yapılan sitede büyük medeniyet tarihçisi A. Toynbee’nin “Marksizm Yahudilik dininden türeyen DÖRDÜNCÜ din” olduğunu söylediği de bilinmez.
Yıllarca Marksizm yolunda yoldaş olan cambazlar, Marksizm’in cılkı çıkınca adını anarşizme değiştirip piyasaya sürdüler.
Arundhati Roy da orta sınıftan gelmiş olmasına rağmen devrimcilik meslek dedikoduları satmaktansa insanın bu dünyada çektiği acıları anlatır.
Arundhati Roy’un “Mother Mary Comes to Me” kitabından bir alıntı
O gece, uyuyormuş gibi yaptım ve kardeşimi uyandırıp onu -uyurgezer küçük çocuğu- odasına götürdü. Olabildiğince sessizce peşinden gittim ve anahtar deliğinden onu kalın tahta cetvel kırılana kadar döverken izledim. ‘Benim oğlumun asla “ortalama öğrenci” yazan bir karneyle eve gelmesine izin vermem.’ diye bağırdı, diğer çocukları uyandırmamak için sesini fısıltıdan yukarı çıkarmadan. Fısıltı, her şeyi daha da korkunç hale getirdi. Kardeşim tepki vermedi. Bu onu daha da öfkelendirdi. Sonunda yoruldu ve kardeşim ölüm sessizliğinde yatağına geri döndü. Ben uyuyormuş gibi yaptım. İkimiz de uyanık olduğumu biliyorduk. Sabahleyin bana sarıldı ve ‘Harika bir karnen var’ dedi. Utançtan kıvranıyordum. Kendimden nefret ediyordum. O zamandan beri, benim için tüm kişisel başarılar bir önsezi duygusuyla birlikte geliyor. Kutlandığım veya alkışlandığım zamanlarda, her zaman başka birinin, sessiz birinin, diğer odada dövüldüğünü hissediyorum. Biraz düşününce, evet, birileri gerçekten öyle.”
We’ll be fighting in the streets
With our children at our feet
And the morals that they worship will be gone
And the men who spurred us on
Sit in judgement of all wrong
They decide and the shotgun sings the song
I’ll tip my hat to the new Constitution
Take a bow for the new revolution
Smile and grin at the change all around
Pick up my guitar and play
Just like yesterday
Then I’ll get on my knees and pray
We don’t get fooled again
A change, it had to come
We knew it all along
We were liberated from the fold, that’s all
And the world looks just the same
And history ain’t changed
‘Cause the banners, they all flown in the last war
I’ll tip my hat to the new Constitution
Take a bow for the new revolution
Smile and grin at the change all around
Pick up my guitar and play
Just like yesterday
Then I’ll get on my knees and pray
We don’t get fooled again, no, no
I’ll move myself and my family aside
If we happen to be left half-alive
I’ll get all my papers and smile at the sky
For I know that the hypnotized never lie
Do you?
Yeah
There’s nothing in the street
Looks any different to me
And the slogans are effaced, by-the-bye
And the parting on the left
Is now parting on the right
And the beards have all grown longer overnight
I’ll tip my hat to the new Constitution
Take a bow for the new revolution
Smile and grin at the change all around
Pick up my guitar and play
Just like yesterday
Then I’ll get on my knees and pray
We don’t get fooled again
Don’t get fooled again, no, no
Yeah
Meet the new boss
Same as the old boss
“Won’t Get Fooled Again”
[Nisan 1971]
Pete Townshend
[şair & müzisyen & gitarist]
emekliyim
“emekli maaşım” hiçbir şeye yetmiyor
“kıyma” bile alacak param yok, mideme et benzeri gıda bile girmiyor
bir deri bir kemik kaldım
rüzgâr esse savrulup gidecek kadar zayıf artık vücudum
yani, “medenî” bir hayat yaşadığım söylenemez
peki, pipsqueak hangi medeniyetten bahsediyor?
pipsqueak, bol bol et yiyerek mi besleniyor?
pipsqueak’in yaşadığı medeniyet nerede?
benim gibi emekliler zıkkımın kökünü mü yiyelim?
Baktıkları aynada insan görüp kendilerinin insan olduğuna inanan iki gocunmuş zavallı.
1. “… değil mi? 18 Şubat 2026″ kendini İNSAN saymakla insanlara hakaret ettiğinin farkında bile değil bu İnternet-Medya-Robot kısa-öz dili konuşan neşeli robot! Ama onu bile becerememiş! Blog değil blague be ” … değil mi? 18 Şubat 2026″. Unutma bir lisan bir insandır. İnsan olmak kolay değil!
2. “bolluk içinde yaşayan pipsqueak, medeniyete karşı değil” diyen de ince ruhlu insan olmanın inceliklerini bilmeyen bir sahte insan. Kendine dünyayı en az son bin yıl elinde tutan, İnternette güncellenmiş tüccarlardan biri olduğu iltifatımı, sanki kendine aynada görüp insan sanmış ve “İNSANA küfür” anlayıp o da kendini insan saymakla insanlara hakaret etmiş.
Öte yandan, en son, en modern statiksel-bilimsel açıdan bakarsak, her ikiniz de artık seve seve köle olmuş iğrenç medyaca konuşan papağanlarsınız.
Ama beni asıl üzen ilhamını 68 olaylarından alan Zileli’nin o zaman ayaklananların bolluk içinde olduklarını, o zamana büyük katkısı olan Marcuse’ın bu hödüklere verdiği “Tek Boyutlu İnsan” adını vermesini, bunların, Marcuse diliyle, “Baskıcı Hoşgörü” dünyasında üssel artan fırlamalar olduğunu hatırlayıp onlara hatırlatmaması.
Bunlar, başarılı olmayan devrimin yarattığı kara cahillik ve gönüllü kölelikleri ile gurur duyan, bilgi paylaşmaktansa çirkin medyaca dili konuşan ve bunun farkında bile olmayanlar. Gittikçe artan faşist dünya faşistleri.
Hakaret nedeniyle yayınlanmadı. ADMİN
Pipsqueak’den “hangi medeniyet?! 23 Şubat 2026” Beye
Size yardım yolları var.
Önce buraya kapak atma: Hemen bir devrimci Marksist ya da Anarşist örgüte katılın, senin gibileri ezenlere karşı sloganlar at, sokaklarda silahla mücadele savunan gazete sat. Emin olmak istiyorsan yanında bir silah taşı. Bu site anarşistini kendine örnek al, havada yumruğunla Devlet’i, polisi, jandarmayı, askerleri korkut. Buraya kapak attığında, EMEKLİ ve EKMEK yerine bu sitenin kutsal devrimci EMEKÇİ ve EMEK kelimelerini söylemeyi adet et.
Kısacası, hapse atılmak için elinden geleni yap ve hapisten buraya kaç.
Ben burada uzun yıllar senin gibi acıklı durumlarını sosyal asistanlara ve hastanelerde doktorlara anlatanlara tercümanlık ettim. Böylece anlatanların yararlı/yarasız olanlarını ayıklamada hayli bilgim oldu.
İyi ama ben bu Atatürk ve Karl Marks’ın sizleri içine sokmak istedikleri en son en iyi, örneğin bu site anarşİZMi gibi DÜNYEVİ, İnternet-Blauge-Facebook-Twitter-X-Youtube gibi medyada DEVRİM ALIŞ-VERİŞ ZENGİNLİK MEDENİYETİNE nasıl kavuştum?
ÇOK ÖNEMLİ BİR NOT: Tarihte ve günümüzde, bazı yeni, Kemalizm, Marksizm, Anarşizm gibi “-izm” laik din müritleri olsa da, Türkiye’de egemen olan çok değerli İSLAM MEDENİYETİDİR. Ne olur ne olmaz, Türkiye’ye gelmem gerekirse bana bu sitede defalarca verilen ihtar a uyup DÜRÜST olup MEDENİYETE karşı olmamalıyım. Ne laik dinci (“-izmciler”), ne ruhsal dincilerin “hakaret” barikatına takılmak isterim.
SAYIN BAŞKANINIZ ERDOĞAN eskiye dönük ama bu site anarşisti gibi ileriye de dönük! Hem UHREVİ hem DÜNYEVİ MÜSLÜMAN MEDENİYETİ Türkiye’yi yarı-bolluk veya dörtte bir-bolluğa kavuşturdu
Sayın “hangi medeniyet?! 23 Şubat 2026”, size üç kurtuluş yolu var.
– Bu sitedeki gibi -İZM DÜNYEVİ EMEKÇİ taraftarı solcu devrimci azınlık vatandaş, demokrasi falan filan savunucusu gürültüsü yapıp hapse atılıp daha zengin BATI MEDENİYETİNE kaçmak.
– UHREVİ dindar mürit olup kaderinize razı olmak,
– DÜNYEVİ ve UHREVİ olup bu site büyük beyinlisi gibi “Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözünün aslında “Bütün yollar Ticarete çıkar” olduğunu çakıp (İNTERNET) ticaret hayatına atılmak.
İyi ama ben bu Atatürk ve Karl Marks’ın sizleri içine sokmak istedikleri ve nihayet Müslüman Erdoğan’ın başardığı, Müslüman Türkiye Medeniyeti trenini nasıl kaçırıp ne nasıl kavuştum?
Hıristiyan Medeniyeti Amerika’da Avrupa Hıristiyan Medeniyetinden gelmiş buralı bir arkadaşla istatistik dersleri verirdik. O buraya döndükten sonra ders vermeye devam etti, ben başka yollara saptım. Bir gün telefon etti ve kendisi çok meşgul olduğundan üstlenmediği bir iş için beni davet etti. Komşu ülke arıları buraya gelip topladıkları nektarla komşu ülkeye dönüyorlarmış. Bu Devlet, komşu Devlet arılarının gelir katkısından kendi payını almak için sınırı geçip dönen arı sayısını ve arıların komşu ülkeye sağladığı balın istatistiksel miktarını bulma işini ona, o da bana teklif etti.
Bu çalışma burada şans eseri bir şey keşfetmeye neden oldu: Sizler gibi, demokrasi, özgürlük, eşitlik, ya da azınlık (Kürt/Alevi) acıklı masallarıyla gelip kapak atıktan sonra kazandıkları parayı memleketlerinde mal mülk satın almaya gönderenlerin arılara benzerliği.
Dikkatinizi çekmek istediğim, bunlar da sizler gibi para için her türlü adiliğe razı olduklarından, örneğin gelenlere neden gelmek istediklerini soracak kadar “saf” olduklarından (eminim sen de bir Devlet memuru olsan bu işi seve seve yaparsın) eski numaraları artık yutmuyorlar. Şimdi işi çok daha sıkı tutuyorlar.
Her neyse, şimdilik ön bilgileri size ücretsiz veriyorum. Geldiğinizde az bir ücret karşılığı, sosyal asistanlara ne söyleyip/ne söylememeyi size öğretirim.
Aklınız sıra acıklı masallar uydurmada usta olduğunuzu sanıyorsunuz ama acıklı olsun diye yüzünüze gözüne bulaştırmışsınız. Örneğin sakın para azlığından söz etmeyin. Buralılar paraya tapmada dünyanın en başında gelenlerden. Trilyonları olanların bile, tıpkı sizler gibi, kendilerinde olmadığından kıskanıyorlarsa da, para azlığına dert yanmasını, tıpkı sizler gibi, sonsuz doğal buluyorlar. Mesela bir solcu devrimci Türkiyeli/Kürt/Alevi bana “yahu, asıl sosyalizm burasıymış…” dedi.
2010 yılında karım ve ben Türkiye’ye yerleşmeye geldik. Akrabalar da dahil kimle konuşsak muntazam emekli maaşın ya da birikmiş büyük bir paran yoksa burada yaşayamazsınız dediler.
İşte senin “hangi medeniyet” soruna cevap: içinde yaşadığın MEDENİYET! Eğer buraya kapak atamazsan, git İslam medeniyetini temsil eden bir ZENGİN ülkeye kapak at. O olmazsa, git Hıristiyan medeniyetini temsil eden diğer bir ZENGİN ülkeye kapak at. O olmazsa, git Batı medeniyetini temsil eden diğer bir ZENGİN ülkeye kapak at. O olmazsa, git Türkiye’de hala Maoizm devrim ticareti yapanlara, onlar sana Çin medeniyetine kapak atma yollarını gösterir.
Ama çok dikkatli ol. Yazının sahte olduğu hemen başında belliydi. Beni asla sınır polisi etmezler. Sen havada sarılırsın. Doğduğunda ADN/GENETİK alın yazısıyla doğmuşsun. Medya ucubeleri olduğunuzu yüzünüze vurmakla Wilhem Reich’in (Wilhem Reich kim yahu?) adını ettiği zırhla koruduğunuz sınırınızı aştım, kendinize yediremiyorsunuz. Çoğunuz, başta ilerici anarşist olmak üzere, medya kazazedelerisiniz! Marshall McLuhan’s ( Marshall McLuhan kim yahu?) “Understanding Media (Medyayı Anlamak, 1964)” ve “The Medium is The Message (Quentin Fiore ile birlikte)” kitapları sizlerin kim olduklarınızı çoktan açıkladı.
ASIL SORUM ŞU: Var mı bu büyük konuşan büyük beyinliler sitesinde, tabii Veri Tabanı-Yapay Zeka hastası ve Chuang Tzu-Shiva huzur hapları satan TÜCCAR HARİÇ ama çok çok büyük beyinli DEVİMCİ İLERİCİ ANARŞİST ÇOK ÇOK DAHİL, bana demokrasi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik olmuş bir MEDENİYET örneği verebilecek?
Bu sitede yorum yazanların büyük bir çoğunluğu için bu site de TikTakTok, Youtube, Facebook, Twitter vb sosyal medya eğlence, zaman geçirme, dikizcilik yapma yeri. Az ve öz yorumları ne kadar bilgisiz olduklarını saklar ama kendileri bundan habersiz uyuşuklar.
Daha da vahim olan bir şey var. Bu çoğunluk ilerici anarşisti gibi, yine farkında bile olmadan, EMEK-EMEKÇİLERİN devriminde vekaleten yer almaları. Bunlar okul-televizyon içinde doğmuş büyümüş DİKİZCİLER!
Bu dikizcilerin, bu vekaleten devrimcilerin bir taklidi.
BİR KİTABININ SATIŞIYLA bu sitenin kutsal EMEKÇİLERİNİN, “hangi medeniyet?! 23 Şubat 2026”, “… değil mi? 18 Şubat 2026” ve “bolluk içinde yaşayan pipsqueak, medeniyete karşı değil” sümüksü dalkavukluk edenlerin bir yılda kazandığını kazanan ünlü yazar Arundhati Roy utanmadan Hindistan Atatürk-Marks-Erdoğan’ı olan İngiliz-Amerikalı-Çinli Modi’nin Hindistan medenileşmemiş yerlilerini kırımdan geçirmesine KARŞI gelmiş.
Olmaz vallahi! İngiliz-Amerikalı-Çinli Modi, dünyada daima vekaleten dikizcilikle yaşayan, TikTakTok, Youtube, Facebook, Twitter vb sosyal medyada eğlenen, laf ebeliğinden başka bir şey bilmeyen, bu sitede çoğunluk olan orta sınıflıları Hindistan’da yaratmakla devrimci sloganını güncelleştirmiş: “Dünya hödükleri orta sınıflıları birleşin!”
İngiliz-Amerikalı-Çinli Modi’nin kırımına sonsuz küçük bir örnek:
“Hindistan’ın yerli ve kabile halkı olan Adivasiler, Modi hükümeti ve çevreciler tarafından saldırı altında. Hayatları, toprakları ve hayatta kalmaları tehdit altında.”
“2019’da Hindistan Yüksek Mahkemesi 8 milyon kişinin tahliyesi emrini verdi. Aynı zamanda Başbakan Narendra Modi hükümeti, orman koruma görevlilerinin insanları cezasız bir şekilde vurmasına izin verecek ve hayati önem taşıyan Orman Hakları Yasası’nı ölümcül şekilde baltalayacak acımasız orman yasalarını geçirmeye çalıştı.”
“Modi hükümeti ayrıca Ulusal Vatandaşlık Kaydı oluşturmayı da planlıyor. Din temelinde ayrımcılık yapan bir yasayla birlikte, bunlar Adivasileri vatansız bırakma riskini taşıyor ve yasalar ve politikalar yoluyla Adivasi halklarını yok etme girişimi olan bir tür yasal soykırıma dönüşüyor.”
Yukarıdaki bolluk diyarı taşlamaları bir yana, devrim teorisinde hiç beklenmedik çığır açan bir dahi bu sitede yorumlar yapmakta. Kimse dikkat bile etmedi. Ben de hem kıskançlığımdan, hem de devrim mütehassısı ilerici anarşistin keşfini beklediğimden daha önce açığa vurmadım. Bu dahiye küfür değil övgü borcum var. Devrim dahisi son ulaşım ve dağıtım teknolojisiyle en kuytu, en bakire, en geride kalmışları mutlu edecek Chuang Tzu-Shiva (Çin-Hindistan) hapları satıcılığı yapandır! Bu satıcı herkes arasında dostlık bulan, dostluk kuran bir gerçek muhabbet tellalı!
Ümit ederim ünlü/zengin olduğunda kendine bu sitede ilham olan çoğunluk UYUŞUKLARI hatırlar! İnşallah!
Çok önemli bir not: Roy bu site anarşistinden çok çok daha ünlü olsa da, solcu devrimci ilerici anarşist değil, hatta benim gibi bunların dolandırıcı olduklarını bilen bir düşünür. Bu devrimcilerde zerre kadar utanma olsa, şimdiye kadar olmamış güzel günleri tıpkı ruhsal dinciler gibi geleceğe koymazlar. Üstelik medeniyet motoru asıl devrimci yalakalar yalakası bilim-teknik adem havvalara göre zaman sonsuz olduğundan bu üçkağıtçıların utanmazlığı da sonsuz.
“pipsqueak” bey,
Eğer insanlara “ateş püskürtme”yi bırakabilirseniz,
Eğer “protestonun önemi”ni anlamaya başlayabilirseniz (Örnek: Tunus’lu sinema sanatçısı Kaouther Ben Hania’nın “Gazze protestosu”),
Eğer (rahmetli dostunuz) “Fredy Perlman”ın uyarılarını hatırlatmaya devam etmek istiyorsanız;
Şu metni dikkatle okumanızı tavsiye ederim.
“Link”e tıkladıktan sonra okuyabilirsiniz:
• “Kara Aydınlanma” ve “Yeni Tekno-Faşistler”
https://gunzileli.net/hukuk/#comment-258533
“Taoist”ler; “protestonun önemi”ni kavramış, kıymetli insanlardır. Bakalım siz de kavrayabilecek misiniz…
Sayın Chuang Tzu-Shiva satıcısı ve Dostluklar kurma muhabbet tellallı
Sizi Devrim Tarihinde yeni bir çığır açan DAHİ olarak övdüm ama galiba dostluklar kurma muhabbet tellallığınız daha kârlı çıkmış. Epstein’ın şöhreti göz önüne alındığında sizi suçlamak imkansız.
Yine de kendinizin ne bildiğinizi anlatma yerine Veri Tabanınız-Yapay Zekanızda bulduğunuz adresleri vermeniz çok sıkıcı.
Chuang Tzu-Shiva haplarınızın birinin ambalajında yazılanı unutmayın: Bıçakla elma da kesilir boğaz da. Medya dikizciliği yapmayı bırakın. Kendiniz konuşun!
Sayın Chuang Tzu-Shiva satıcısı ve Dostluklar kurma muhabbet tellallı
5-10 dakika önce okuduğum bir haber bana sizi hatırlattı.
Size, yeni bir Chuang Tzu-Shiva hapları satma ve muhabbet tellallığı yapma fırsatı çıktı.
Haber kaynağı: https://www.theguardian.com/world/2026/feb/28/i-live-in-constant-fear-surge-in-giant-sinkholes-threatens-turkeys-farmers
“‘Sürekli korku içinde yaşıyorum’: Dev obrukların artışı Türkiye’deki çiftçileri tehdit ediyor.
Çökme Çukurları. Türkiye’nin yaklaşık %90’ının 2030 yılına kadar çölleşme riski taşıdığı tahmin ediliyor.”
Hemen “Çökme Çukurları” olan yerlere gidin, bolluğun getirdiği sonuçları teskin edici haplarınızı ve muhabbet tellallığınızı çiftçilere satın!
Dünyayı saran nihilizmin en başta gelen simgesi utanmazlık!
Dünyayı saran nihilizmin en başta gelen simgesi cehaletiyle gurur duymak!
Sayın Chuang Tzu-Shiva satıcısı ve Dostluklar kurma muhabbet tellallı
Bütün haberlerde başta gelen savaş bana sizi hatırlattı.
Size, yeni bir Chuang Tzu-Shiva hapları satma ve muhabbet tellallığı yapma fırsatı çıktı.
Hemen sizler gibileri bolluk içinde rahatlık ve huzur içinde tutmak isteyenler arasında çıkan savaştan dolayı mağdur olanlara haplarınızı satın! Bu arada İsrail-ABD-İran dostluk muhabbet tellallığı yapmaya can attığınızı da belirlersiniz. İyi şanslar!
Dünyayı saran nihilizmin en başta gelen simgesi utanmazlık!
Dünyayı saran nihilizmin en başta gelen simgesi cehaletiyle gurur duymak!
Gün bey,
Aktardığım metinleri niçin yayınlamıyorsunuz?
Buraya bir metin aktarmak için 3 kez denedim, her seferinde o metni iptal ettiniz.
Metnin içinde “hakaret” ve “küfür” de yoktu üstelik, buna rağmen niçin yayınlamadınız?
Başlık şuydu:
‘Kara Aydınlanma’ ve ‘Yeni Tekno-Faşistler’
Bu başlıkla aktardığım metni niçin yayınlamadınız?
Sansür mü uyguluyorsunuz?