“… Avrupa’nın dışında ulus kavramı genellikle çok farklı bir işlev görmüştür… Ulus kavramı tahakküm altındaki nüfusu ve kültürü aşağı gören hakim söylemi etkisiz hale getirmekte bir ideolojik silah işlevi görür.; ulus olma iddiası halkın asaletini olumlar, bağımsızlık ve eşitlik taleplerini meşru kılar… ulus güçlü dış kuvvetler karşısında sağlam bir savunma hattı olarak kelimenin gerçek anlamıyla ilericidir. Ne var ki, … dış tahakküm karşısında … ne kadar ilerici görünürse görünsün, korudukları içerisi bakımından kolaylıkla tam tersi bir rol oynayabilir.” (1)
Kimi tarihsel olgular karşısında iki “tuhaf”, iki uç tutum vardır; kutsayan ya da lanetleyen. “Ulus Devlet” de bu olguların başta gelenlerinden biri. Gerçekleşmiş ve yaygınlaşmış; kendine ait orijinal süreçler yaratmış bir temel tarihsel dönüşüme ait bu tür uç yaklaşımlar “hakikate” ulaşılmasını önler. İnsanlığın tarihsel süreçlerine ait zorunlulukları inkâr ederek hayallerine uygun bir “masal” tarih yazıcılığı ile yeni bir gelecek yapmak isteyenlerin korkunç sonlarına ait yeterince örnek birikmiş olsa da, o bilinen “arkaik-çocuk akıl” işleyişi içinde yaşayanlar; belleksiz akıl, ders almayı bilmez. Örneğin “ulus devlet” de bu “masal tarihe” inanmaya ait en “acıklı” hikâyelerden birisidir.
.
Avrupa dünyasında kurulmuş “erken” Ulus Devlet’ler, tartışılamaz biçimde zamanın egemenlerine hizmet etmiştir. (Başka nasıl olabilirdi; halâ öyle iken!) Bu toplumsal örgütlenme, ortak dil, ortak “pazar” temelinde hayat bulmuş bir üretim-yönetim modelidir. İnsanlığın önceki binlerce yılına ait süreçlerde egemen olan vahşet ve zorbalığı görmezden gelen “masal” anlatısı siyaset hikâyeleri ile koşullanmış olanlar için Batı’da 1700-1900 yılları arasında olan biteni anlamak imkânsızdır.
Çok sonra anlaşılmıştır; çok sonra! Bu Ulus Devlet sistemi, bu “proje” de önceki devlet-iktidar projeleri gibi, yine büyük bir adaletsizlik içermektedir. Ta ki “üretim biçiminin” temel kazanımları tükenmeye yüz tuttukça ve ezilenlerin çığlığının hep geç duyulması kuralı gereği ancak son bir kaç on yıldır anlaşılmıştır. Olabildiğince büyük bir “pazara”, sömürülebilecek en fazla insana; endüstriyel malın satılacağı daha çok tüketiciye sahip olarak yaşayabilecek bir “açgözlü efendinin” gereksinimleri kaçınılmaz olarak önce içindeki azınlıkları, sonra komşu “ulus-kabileleri” yutmak-sindirmek zorundadır.
*
Türkiye’deki Ulusallaşma “Gecikmiş Ulusallaşma” sınıfına girer. Bu, zamanında ve “yeterince etkin” yapılamamış ve “emperyalizm çağında” yapılması imkânsız bir “ev ödevidir”; sınıfta kalmış bir tembel öğrenci gibi ağlama ya da “hayata-öğretmene” saldırganlık çocukçadır. Boşunadır; artık çok geçtir; “1923 model” ulusalcıların öfkesi de bu çaresizliğe aittir. O gün yıkanılan “nehirdeki su” çoktan denize döküldü; suyu, kanı ve zehriyle. “Yeni Ulus Devlet” projesi, işte bu “deltanın” kirli, zehirli suyu ile yeniden yıkanma arzusudur! Bu “tehlikeli” arzunun kitleleri halâ arkasında sürükleme yeteneği vardır; kendine özgü bir tinsellik taşımaktadır; aynı bildik dinsel-mezhepsel inançlar, tinsellik gibi!
Ulusalcılık, “Nihayet bu yoldan, çağdaşlarını onca dehşete salan o dinsel ihtilal havasına bürünebilmiştir; ya da daha iyisi, kendisi bir tür yeni din, doğrusunu söylemek gerekirse eksikleri olan, tanrısı, tapınma kuralları vaatettiği başkaca bir hayat olmayan, ama yine de, tıpkı İslam gibi, bütün yeryüzünü askerleriyle, havarileriyle ve şehitleriyle istila eden bir din haline gelmiştir.” (2)
Benzer bir saptama yüz elli yıl sonra yeniden yapılıyor.
“… ulus… son tahlilde … tinsel bir kuruluştu… Ulus artık açıktan egemenlik sorununa burjuva hegemonyacı çözümü özetleyen kavram olmuştu… Ulus kavramıyla halk kavramı arasındaki bağlantı aslında güçlü bir yenilikti… Modernliğin krizine bir çözüm olarak … önce ulusa başvuruldu, ulusun da sağlam bir çözüm olmadığı ortaya çıkınca bu kez halktan medet umuldu.” (3)
1. Ulus Devlet Burjuvazi’ye ait bir Devlet İdeolojisidir.
Ulus Devlet “tarihsel olarak” bir “ortak pazar” ihtiyacı temelinde “keşfedilmiş” bir imkândır. Bu “imkânı” sağlayacak “ortak dil ve mekân” Ulus Devlet’i yapmıştır.
Asl’olan pazardır! Ortak dil ilk arzuya hizmet içindir. Ortak tarih, kader, tasada-kıvançta birlik filan! Pazar’ı önemseyen ideoloji Pazar’ı büyütme ihtiyacını da içerir; en ileri gidenler en emperyalist olur! Anti-emperyalist Ulusçu, kendi devleti emperyalist olsaydı, yandaş emperyalist olacak olandır!
Pazar mekânının sınırlarını büyütmek, idamesini sağlayacak toplumsal örgütlenme kurgusu, pazarı büyütme arzusunun ayrılmaz bileşenidir. O “eşyanın tabiatı” bu’dur! “Kapitalizmin feodalizme karşı kesin zafer dönemi, tüm dünyada ulusal hareketler dönemine bağlıydı. Bu hareketlerin iktisadi temelini oluşturan şey, ticari üretimin tam zaferinin, iç pazarın burjuvazi tarafından fethini, nüfusu aynı dili konuşan toprakların aynı bir devlet içinde birleşmesini ve bu dilin gelişmesini ve bir edebiyat tarafından benimsenmesini engelleyebilecek her türlü engelin ortadan kaldırılmasını gerektirmesiydi… Öyleyse Batı Avrupa için, daha doğrusu tüm uygar dünya için, kapitalist dönemde tipik ve normal olan devlet, ulusal devlet oluyor” (4)
2. Ulus Devlet Burjuvazinin başlangıçta başarılı bir Devlet-toplum yönetme projesi, ideolojisiydi.
Ulus-Devlet bir “kurgu”, bir sentetik kuruluştur; insanlık tarihinin hegemonik, tahakkümcü, yağmacı devlet modelinin son projesidir.
“Ernest Renan’ın yüz yıl kadar önce söylemiş olduğu gibi “Tarihi çarpıtmak bir ulus olmanın asli öğesidir.” (5)
E. Hobsbawm Marksist bir tarih bakış açısına sahip olmakla övünen yazardır.
“Tarihi unutmak, hatta çarpıtmak, bir ulusun oluşumunun asli faktörlerindendir; bu yüzden tarihsel incelemelerin ilerlemeler kaydetmesi milliyetler açısından genellikle tehlikelidir.” (6) Bilge tarihçi açıkça, kestirmeden yazıyor. “Ulusal mitler insanların gerçek deneyimlerinden doğmaz. Bunlar insanların başkalarından edindikleri şeylerdir; kitaplardan, tarihçilerden, filmlerden… ” (7)
Günümüz çok sol’cusunun “Ulus Devlet’e”, rücû ettiğini görüyoruz; bu iki klişe sözün önüne “sosyalist” lafını getirerek önce kendilerini kandırmaya çalışıyorlar. Bu hal “köle”, acz içindeki bir insanlık halinin tapınacak kavram arayışına ait üzüntü veren bir olgudur. Çünkü “… modern ulus kavramı monarşik devletin patrimonyal bedenini miras almış ve onu başka biçimde icat etmiştir.” (8)
3. Ulus Devlet, binlerce yıllık “kabile” halkının “Modern” Örgütlenişidir.
İnsan “toplumsal bir hayvandır.” Ulus Devlet de bu akıllı “sürü hayvanı” için örgütlü toplumsal yapı arayışında, on binlerce yıl sürmüş bir “bencil kabile dürtüsünün” hayat bulmuş en ileri halidir. Ulus Devlet, tarih öncesi kabilelerin, binlerce yılda sayıca çoğalmış, sonunda da bir “Modern Devlet” kurarak örgütlenmesine ait bir ideolojidir. Ulus Devlet, o arkaik kabile aklının, bir kaç on bin yıla ait koşullanmışlıkların “kutsallık” maskesini sahiplenerek, “pazar-ticaret-kâr” için “yeniden biçimlenmesine” ait bir gerçekliktir.
Tarihsel olarak “haklı”, tarihsel süreç olarak imkanlarını tüketmiş, “saf haliyle” toplumu artık “geliştirme” iddiasına ait ikna yeteneğini kaybetmiş projedir.
Ulus Devlet, onlarca bin yıl birlikte, ortak dil, gelenek, kültür içinde oldurulmuş bir kabile kimliğinin vücut bulmuş bir “Modern” haldir. Fransız devrimi “insan ulusunu” düşünmüştü ama kabile ulusu kaldı elinde!
Ulus Devlet, Modernizasyonu taçlandırdı; “Modernite” yaptı! Kapitalistik üretim biçimini, en korkunç üretim ve yıkım sistemini örgütledi; insanın tüm üretim kapasitesini harekete geçirdi. Endüstriyel Devrimin mekânını, tüm gezegeni ve tüm insanları geliştirdi. Devrimciydi. Sonra miadını doldurmuş her “devrimci” gibi acımasız katliamcı oluverdi!
Ulus Devlet, diğer “kabileleri” yok ederek egemen oldu; güçlü Ulus Devlet imkânlarını elde eder etmez, içindeki azınlık ulusları ezdi, kovdu, asimile etti. Daha da güçlendi; tahakkümü arttı.
***
İnsanlığın tarım uygarlığı öncesi; on binlerce yıl sürmüştür. Kabileler nüfusları arttığında, artan yiyecek ihtiyacı için komşu kabilenin “hayat alanlarına” tecavüz eder. Av hayvanları, meyve veren veya yakacak odun sağlayan ormanlık alanları ele geçirir. “Bilge” kabileler ise “fazladan” doğan bebeği, nüfus kontrolü için öldürür! Komşu kabileden bir genci öldürmemek için! Bugün IŞİD, komşu kabile gençlerini öldürüyor; kendi “mezhep kabilesine” hayat alanı açmak için!
Özünde her zaman pragmatist ve oportünist karakteri ağır basan insan-egemen aklı, eğer “işine gelecekse”, bilinen Ulus-Devlet ideolojisini etnik temel üzerinden kurguladığı gibi, din hatta mezhep üzerinden de kurgulayabilir. Çünkü her “kabile” etnik olduğu kadar, inançsal bir tarihsel ortak paydaya da sahiptir. Ulus-Devlete ait anlatıda “milliyet” yerine yalnızca bir sözcük gelecektir; örneğin “Vahhabi mezhebi” gibi! Ya da “Sünni!” Ya da Şia. Veya Hıristiyan.. Yahudi!
Her Ulus-Devlet ideolojisi için tüm dünya, etnik ya da dinsel-mezhepsel olarak salt kabilesinin hükmünde olması gereken bir hayat alanıdır. Öyle ki, “kabile’sinin” yalnızca ayağını bastığı, ekip biçtiği topraklar değil, çoğaldıkça diğer “aşağılık” kabilelerin yaşadığı alanlar da, “aslında” tüm gezegeni ve zenginliklerini hak eden bir kabile olduğu inancına sahiptir. Dinsel Ulusçuluk, Fetih de bu “kabul-inançtan” beslenir. R. Girard yazar; “Mundurucu kabilesi diğer kabile insanlarını insan görmez!”
4. İlk ve gecikmiş Ulus Devletler arasındaki benzerlikler yalnızca şekle aittir. İkinciler, ebeveynlerinden utanç duyan aptal ergenlerin “moderen” taklitçileridir.
İlk Ulus Devletler, Modernizasyonu, kapitalistik üretim biçimini, sıkı örgütlü toplumsal süreçleri taçlandırdı; kanser hücreleri gibi hızla büyüyen, çoğalan, uzak alanlara dek yayılma gösteren yaşama tarzını yarattı; Endüstriyel Devrimin mekânını ve insanlarını tüm dünyaya yaydı.
Bu “başarı” ile gözü kamaşmış Gecikmiş Ulus Devletler ise tam da “bu kanser hücrelerinin” kolayca yerleştiği, ürediği uygun dokuları meydana getirdi. Başında direnmişlerse de, sonunda hemen tümü emperyalizme teslim oldu; Ulus Devlet iddiası ile yola çıkanlar Ulus’unu unuttu; Devletine daha çok sarıldı; kopya faşist, despotik devletler haline geldi.
Denendi. İster Ulusçu Burjuvazi yaratarak, ister bir köle işçi sınıfı ile ister bir dinsel milliyetçilik ile Batı’da gerçekleşmiş endüstriyel devrimi yakalamak isteyenlerin tümü de sonunda emperyalizm ile uzlaştı. “Son tahlilde” her Ulus Devlet, emperyalist bloğun işbirlikçisi yerel burjuvazinin, yerel derebeylerin yağma alanını korumaya hizmet etti. (*)
“Batı türü ulusçuluk… erken uluslaşan… vatandaşlık bağı bireyin kolektif siyasi birliğe dahil oluşunun tek ölçütüdür. .. bir özgüvene dayalı olarak liberal ve barışçı yaklaşımlıdır… doğu türü ulusçuluk geç uluslaşmanın sonucu.. ulusal toplumu .. soy bağına göre tanımlar. Özgüven eksikliği nedeniyle dışa karşı saldırgan ve yayılmacı içe karşı da baskıcıdır.” (9.)
6. Ulus Devlet egemenleri, ülkelerini uygun komisyon karşılığı kolayca Çok Uluslu Şirketlere sattılar!
Bu yaşadığımız bir olgudur; “naif” ulusalcıların tarih dışı kurguladığı “masallar” önünde sonunda çok insanı ikna edemez. Yaşanıldığı gibi içlerinden çoğu ilk fırsatta “karşı cepheye” iltihak ediverir.
Gecikmiş ve Merkezî İktidar ile yönetilen Ulus Devlet’ler yine “son tahlilde” emperyalizme, Moderniteye, Çok uluslu Şirket çıkarlarına teslim oldular. Halklarının, ulus bireylerinin, örgütlerinin ülke kaderine olan sorumluluklarını sürekli cezalandırarak sindirmiş Doğunun Despot yöneticilerinin çoğu Batı Emperyalizminin askerî-ekonomik-teknolojik despotizmi ile uzlaştı; halklarına sefalet ama kendilerine milyon dolar, şan ve şöhret kazandıran ‘acentacı-taşeron’ hükümetler modelini gururla savunur oldular. Bu ‘hainler’ arasında yer almakta kuşak olarak fırsatı kaçırmış, Batı Emperyalizmiyle ‘nedense’ uzlaşmayan Ulusalcı Doğu Despotların ‘alt modelleri’ de potansiyel Çin Emperyalizmini parlatmaya çalışıyor…
Sonuçta bugün Gecikmiş Ulus Devletler tam bir teslimiyet, tam bir kirli uzlaşı içinde ÇUŞ’lerin çiftliği haline geldi.
SON 35 YILIN TÜRKİYE’Sİ ÜZERİNE TESPİTLER
1. T.C. 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile yıkılmıştır. Kendi halkına işgalci düşman askerleri gibi saldıran generaller, Batı emperyalizmine uygun yeni bir halk yarattılar; kendi “ulus devlet halkına” öyle acımasız davrandılar ki, kurucu “ideolojilerini” yok ettiler. Yerine dinci-mezhepçi Ulus devlet ideolojisini koydular; meyveleri toplayanlar, “tarlayı ıslah edenleri” tasfiye ettiler.
2. Türkiyeli insanlar, uzun yıllardır seküler-dinsel dünya ve Türk-Kürt ulusları arasında sıcak çatışmaya dönüşebilecek bir gerilim içinde yaşamaktadır. PKK ve Gezi isyanı bu savaşın “sıcak” halleridir.
3. Son 90 yıl göstermiştir ki, merkezi iktidarlar ülkenin temel sorunlarını çözememiştir. Yalnızca düşman üretmiş, toplumsal birliği kuramamıştır.
4. Parçalanmamak için ayrılmak; bütünleşmek için “federal yapılar” olması zorunludur.
5. Ulus-Laikçi Devlet, dinci-totaliter bir Devlet’e dönüşmüştür. Devlet-hükümet, bir yarıya sırtını dayayarak yine bir zulüm makinesi olarak işlev görmektedir. Son seçimler ümit verici olsa da “sistem” aynı şekilde korunduğunda benzer krizler yinelenecektir.
“Yüzde 40” geride kalanları; “yüzde 60”, “yüzde 15’i”; “yüzde 35” kalan “yüzde 65’i”… aşağılayarak, sansür ederek, döverek, tehdit ederek, “makul şüpheli” görüp hapse tıkarak daha kaç yıl ülkeyi yönetebilir? Merkezî İktidar ve egemen Ulus Devlet “paradigmaları” içinde seyreden siyasal süreç içinde “akılcı ve üretken” bir uzlaşma kültürü, çoğulcu bir kültürel hayat ufukta henüz görünmemektedir.
Gecikmiş Ulus Devlet ve altı-yedi yüz yıllık Merkezî İktidar geleneğine ait Paradigmalar hükmünde süregiden siyasal mücadeleler, bizi kültürel, insanî ve ekonomik bir kısır döngüye tutsak etmiştir.
—————————————————————————————————–
(*) Çin ve Küba örnekleri ayrıca değerlendirilebilir.
———————————————————————————————————
1. Antonio Negri ve Michael Hardt . İmparatorluk. sf 27
2. A. Tocqueville. Eski Rejim ve Devrim sf 52
3. Antonio Negri ve Michael Hardt . İmparatorluki sf 122-123
4. Lenin. Ulusal Siyaset ve Proleter Enternasyonalizm Sorunları sf. 51-52 BSY. 1998,
5. E. Hobsbawm Yeni Yüzyılın Eşiğinde. sf. 42
E. Hobsbawm. Tarih Üzerine. Bilim ve Sanat Yayınları 1999
6. E. Hobsbawm Yeni Yüzyılın Eşiğinde Yordam Kitap 2011
7. agy.
8. Antonio Negri ve Michael Hardt . İmparatorluk. sf 116.
9. Ozan Erözden. Ulus Devlet. sf 118
—————————————————————————————————-
AKP’nin Emperyalist Politikaları ve Yalanları
Zeynep Güneş
Suudi ittifakının Yemen’e saldırmasıyla birlikte İran’a karşı oluşturulan Sünni cepheye dahil olan TC, izlediği dış politika nedeniyle içine sürüklendiği “değerli yalnızlığı” parçalayarak yeniden ön almaya çalışıyor. Yeni Suudi kralıyla yakın ilişki içinde tekrar atağa geçmeye koyulan AKP hükümeti, bugünlerde Suudi Arabistan ve Katar’la işbirliği halinde Suriye’ye saldırma planları yapmakla meşgul. Bu üçlü, Esad’ı değil IŞİD’e karşı mücadeleyi öncelikli hedef olarak açıklayan ABD’yle ipleri koparmaksızın fakat kendi öncelikleri dahilinde harekete geçerek İslamcı gruplara desteği arttırırken, gerekirse kuzeyden ve güneyden Suriye’ye saldırma planları yapıyorlar. Bu arada, bir kez daha hayaller alemine dalan Davutoğlu, Esad devrilip yeni rejim kurulduktan sonra Türkiye-Suriye sınırının kalkacağından (yani Suriye’nin Türkiye’nin nüfuz alanı ya da hatta toprağı haline geleceğinden) dem vuruyor. Bilindiği gibi Erdoğan da, dört yıl önce gaza gelerek, Emevi Camiinde namaz kılmayı diline dolamıştı. Ancak süreç tam tersi bir rotada ilerlemiş ve AKP’nin dış politikasının cenaze namazı kılınmıştı! Öyle görünüyor ki, Osmanlı düşleri, iktidardakileri, atılacakları maceraların sonuçlarını kestiremeyecek kadar körleştirmiş bulunuyor.
Biraz gerilere giderek bu düşü besleyen gelişmeleri kısaca hatırlayalım. 2011’de patlak veren Arap isyanları dalgasına dek, Türkiye, alt-emperyalist bir güç olarak, uluslararası konjonktürün de katkısıyla Ortadoğu’da önemli bir güç olma şansını yakalamıştı. ABD’nin Afganistan’ın ardından Irak’ı işgal ederek tetiklediği emperyalist savaş, aynı zamanda Ortadoğu’dan Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyanın yeniden şekillendirilip paylaşılması amacını güdüyordu ve AKP hükümeti de bu emperyalist planlar doğrultusunda üzerine düşen rolü üstlenmişti. Türkiye bu süreçte, ABD’nin de “rol model” olarak sunarak hem politik hem de ekonomik olarak ön açmasıyla önemli bir bölge gücüne dönüşmüştü.
Bu dönemde, Türki cumhuriyetlerden Afrika’ya dek geniş bir alanda ekonomik ve politik atılım yapmaya girişen AKP hükümeti kuşkusuz bunun ideolojisini de oluşturmaya koyuldu. Mehmet Sinan’ın vurguladığı gibi, Kemalizm, misak-ı milli sınırları içerisinde inşa edilmeye çalışılan bir ulus-devletin ideolojisiyken, Erdoğan öncülüğündeki AKP, bölgesinde büyük güç olmayı amaçlayan ve yayılmacı emeller taşıyan bir devletin ideolojisini oluşturmaya çalıştı.[*] Güçlendirilmeye çalışılan fetihçi ideoloji, Osmanlı’ya ilişkin pek çok safsata eşliğindeki bir tarih kurgusuyla kitlelere yedirilmek istendi ve işte bu çaba bugün de devam ediyor.
AKP’nin akıl hocalığına soyunan İbrahim Karagül gibiler de, “gelişmeleri çok doğru okuyan büyük ideolog” pozlarında, yeni-Osmanlıcılık olarak da adlandırılan bu ideolojiinin goygoyculuğunu yapmakla meşguller. Bunlar, Birinci Dünya Savaşıyla belirlenen sınırların parçalanmakta oluşundan hareketle, “yüzyılık kuşatma ve çözülme” olarak adlandırdıkları durumun aşılmakta olduğunu, “yeni bir diriliş çağı”nın başladığını ve Türkiye’nin “20. yüzyıl parantezini kapatarak” Osmanlı’nın eski tebalarına hamilik yapıp yeniden “tarihsel” sınırlarına geri dönme fırsatını yakaladığını öne sürüyorlar. Bir yandan, üzerinde büyük oyunlar oynandığı, yükselmesinin önüne geçilmeye çalışıldığı vb. tezlerini işleyip Türkiye’yi mağdur pozisyonunda gösterirken, bir yandan da suçladıkları emperyalist saldırganlığı kendileri izleyerek ve benzer oyun planlarını kendileri kurarak, Türkiye’nin Osmanlı mirası üzerinden bütün Ortadoğu’da söz sahibi olduğunu iddia ediyorlar. Bir kişilik yarılmasının ifadesi olarak aynı anda hem mağduru hem güçlüyü oynayan ve gerçekler dünyasından kopan bu şizofrenik ruh hali, son dönemlerde iyice depreşmiş vaziyette. Aşağıdaki cümleler aslında bu ruh halini gayet açık bir şekilde ifade ediyor:
“Bu mücadele, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan statükoyu yıkmaktır. Meydan okumaktır. (…) Yeni bir toplumsal sözleşme ile, yeni bir kuruluş sözleşmesi ile ülkeyi ulus devlet sınırlarının ötesine taşımaktır, Anadolu sınırlarına hapsolmuş ülkeye yeni ufuklar sunmaktır. (…) Türkiye’nin bu yükselişine, öne çıkışına, kendini bulmasına, özgürleşmesine, kendisiyle birlikte coğrafyayı harekete geçirmesine karşı sinsi ve müthiş yıkıcı bir operasyon yürütülmektedir. Bir had bildirme, bir bileğini bükme, bir boynunu kırma savaşıdır Türkiye’ye karşı yürütülen. (…) Coğrafyanın tek siyasi otoritesini paramparça eden Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından tam yüz yıl sonra, tam yüz yıllık korku ve sabırdan sonra, siyasi tarihin önümüze çıkardığı aralıktan sıyrılıp çıkmaya çalışan bir ülkeyiz biz. Şükür ki, bu tarih aralığında vesayetçi kadroların değil, bu siyasi hesaplaşmanın bilincinde olan bir anlayışa, liderliğe, kadroya, toplumsal desteğe sahibiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra yakaladığımız tek mucizedir bu. İşte bu mucize, yeni bir Türkiye’nin inşa edilmesidir. Devletin yeniden formatlanması, sistemin yeni döneme hazır hale getirilmesi, toplumsal hafızanın yeniden canlandırılması, Türkiye’nin tarih yapıcı misyonuna yeniden döndürülmesidir.” (İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 16.02.2015)
Bir yandan “büyük ve güçlü devlet” söylemleriyle ulusal gururu okşayan, öte yandan ölümcül bir kuşatma ve saldırı altında olunduğu hissini diri tutan bu demagojik söylem, kimi AKP ideologları tarafından “değerli yalnızlık” türü ifadelerle de süslenmektedir. Kabına sığmayan kapitalist güçlerin emperyalist yayılma emellerini dillendirirken kullandıkları bu manipülatif dil elbette Türkiye egemenlerine özgü değildir. Geriden gelen bütün emperyalist güçler, kendi coğrafi, tarihi vs. arka planlarına göre temellerini döşedikleri mağduriyet söylemini, “hakkımız olan bize verilmiyor” demagojisi eşliğinde, yayılmacı politikalarının temel ekseni haline getirmişlerdir. Örneğin Birinci Dünya Savaşının bitiminde Almanya’ya dayatılan ağır şartlar bir mağduriyet edebiyatını beslemiş ve bu durum Alman faşizminin temel demagojik argümanlarından birisi olarak kullanılmıştır. Saldırgan dış politikalarını ve yayılma heveslerini haklı göstermek için bir yandan tarihi geçmişi, ırk ortaklığını, din kardeşliğini vb. dayanak yapanlar, bir yandan da saldırı altında olunduğu propagandasına sarılarak kitleleri peşlerine takmaya çalışmışlardır. Çeşitli emperyalist güçlerin kendi haydutluk siyasetlerini gizlemek için başvurdukları demagojilerle bugün AKP’nin emperyalist ideologlarının demagojileri arasında pek çok benzerlik vardır. İnsaniyet kılıfı altına gizlenen emperyalist politikalarsa bunların ortak paydasıdır.
Nüfuz alanını genişleterek bölgenin efendisi olmak için her türlü kirli oyunu tezgâhlayan, vahşi çeteleri yıkım silahlarıyla donatarak halkların üzerine salanlar, utanmadan, “Türkiye üzerinde oynanan sinsi oyunlar”dan dert yanabilmektedirler. Bunlara göre, büyük güçler yıkıcı, kanlı planlarını hayata geçirmek için çalışıyorlar, “bölgeyi lime lime ediyor, parçalara ayırıyor, yeni güç haritaları ortaya çıkarıyorlar”, Türkiye ise gayet masumane bir biçimde “eski Osmanlı coğrafyasına göz atıyor, ilgi gösteriyor, oradaki insanların sorunlarıyla ilgileniyor, bölgedeki kaosu sona erdirmeye dönük girişimlerde bulunuyor”! Gel gör ki, tüm iyiniyetine, insaniyetine ve meşruiyetine rağmen, şer güçler tarafından “Osmanlıcı olmakla, emperyal olmakla” suçlanıyor! (İ.K., Yeni Şafak, 11.03.2015)
AKP’ye göre, bugünlerde Suriye, Yemen ve Irak üzerindeki kara senaryoları hayata geçirmek için kirli bir ittifak kuran Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve diğer Sünni güçlerin, İran’ın emperyal projelerine karşı kendilerini savunmak dışında bir niyetleri yoktur. Fakat bu yavuz hırsızlar, yalanlarını dillendirirken gerçekleri de ağızlarından kaçırıvermektedirler. Meselâ İran tarafından kuşatılmaya ve kalbinden vurulmaya çalışılan Suudi Arabistan’ın Yemen’e saldırmak dışında bir seçeneğinin olmadığını söyleyen Karagül, onun aynı zamanda “sınırlarına hapsedilmeye çalışıldığını” da olumsuz bir unsur olarak dile getirmektedir. Yani Suudi Arabistan’ın sınırlarını aşma yönündeki emperyal politikaları mübahtır, İran’ınkiler ise mekruh:
“Tahran’ın Yemen senaryosu S. Arabistan’ı çevrelemeye, onu sınırlarına hapsetmeye, bir adım sonrasında ise kalbinden vurmaya ayarlıdır. (…) Buradan bakınca Suudi yönetiminin Yemen’e müdahaleden başka seçeneği zaten yoktu. Hiçbir ülke, sınırlarına kadar gelmiş bir gücün bir adım sonrasında kendisini vurmasını beklemez.” (İ.K., Yeni Şafak, 01.05.2015)
Bütün bunların, emperyalist güçlerin bölgeyi mezhep savaşlarını kışkırtarak bölüp parçalama planlarına dikkat çeken ve bölge ülkelerinin de “tuzağa düştüklerini” söyleyen bir yazıda dile getirilmesi ise ayrı bir tuhaflıktır:
“Bölge ülkeleri ise, üst aklın tasarımında kendilerine düşen rolü kendi gerçekleri, çıkarları, jeopolitik hesapları zannettiler. Oysa bu basiretsizliğin, tarihin en büyük yanılgılarından biri olacağının farkında bile değiller. Farkında olsalar bile, “bu boşlukta ne kazanırsak kârdayız” gibi fırsatçı bir çizgide hizalandılar. Oysa bu fırsatlar yarın kendileri için büyük felaketlere dönüşecek, bunu anlamakta zorlanıyorlar. Böyle olunca da ülkeler bir süre sonra o ‘gerçekler’in dışına çıkamaz hale gelecekler. Bir başka domino etkisiyle çatışmalar ardı ardına gelecek ve bizler o çatışmalarda ‘haklı olarak’ pozisyon almak zorunda kalacağız.”
İşte “İran’ın yayılma haritası”na ve Suudi Arabistan’ın “Yemen’e müdahale etmek zorunda kalmasına” ilişkin satırlar tam da bunların arkasından gelmektedir. Eh, bu durumda Türkiye de “haklı olarak” pozisyon almaktadır! Neden? Çünkü İran, tüm Osmanlı şehirlerini, yani bizim tarihsel mirasımız olan şehirleri kontrolü altına almıştır! O “bizim” tarihi bölgemizde cirit atarken herhalde sessiz kalmamız mümkün değildir!
“Şam İran’ın kontrolünde, Bağdat İran’ın kontrolünde, Yemen İran’ın kontrolünde. Osmanlı şehirleri artık İran’ın denetiminde. Türkiye gidince emperyal oluyor, İran gidince haklı savaş mı oluyor?” (İ.K., Yeni Şafak, 11.03.2015)
İran’ın emperyal politikalarını haklı görüp savunan varmış gibi, üste çıkıp, bizi niye emperyallikle suçluyorsunuz demek, sözünü ettiğimiz yavuz hırsızlık halinin tipik bir örneğidir.
ABD’nin Irak’ı işgal ederken cebinde bulunan harita, yani Büyük Ortadoğu Haritası bölgeyi mezheplere dayanarak bölüp parçalamayı ve nüfuz alanlarını buna göre tahkim etmeyi içermiyormuş, Erdoğan bu planın eşsözcülüğüne soyunmamış gibi, şimdi çıkıp, “üst aklın” dayattığı mezhep savaşları projesi İran eliyle uygulanıyor diye feveran etmek riyakârlığın dikâlâsı değil midir? Üstelik bu riyakârlar, İran’a ahlâklı ol “tavsiyesinde” bulunmaktan da geri durmamaktadırlar:
“İran bir an önce ahlaki bir pozisyona çekilmeli. Aşırı yayılmacı, komşularını tehdit edici, pervasız, açgözlü saldırganlığına derhal son vermeli. Yabancı işgallerle mücadele eden bütün coğrafya bugün en az işgaller kadar tehlikeli bir İran saldırganlığı tehdidi altındadır. (…) Son yıllarda aşırı silahlanmanın getirdiği bir şımarıklıkla Arap dünyasını tehdit etmekte, dahası Türkiye’yi güneyden çevreleme, Türkiye’nin Müslüman-Arap dünyası ile arasında bir tampon kuşak oluşturma projesi yürütmektedir. Açık söyleyeyim, bütün bölgeyi ikiye ayırıp sonu gelmez bölgesel savaşlara neden olabilecek mezhep savaşları projesi İran eliyle uygulanmaktadır. Bu müdahalelerin bir sonraki aşaması çok daha tehlikelidir ve asıl bölgesel savaş o zaman çıkacak ve Türkiye de bu savaşın içinde yer almak zorunda kalacaktır.” (İ.K., Yeni Şafak, 27.03.2015)
Demek ki, masum Türkiye şimdiye kadar yürüyen savaşın dışındaymış!
O Türkiye ki, AKP hükümeti iktidara geldiği günden bu yana, bu projelerin bizzat göbeğinde yer almıştır. Irak’ın bu proje doğrultusunda dizayn edilmesinde birinci elden rol üstlenmiş, fakat hesapları tutmayınca açığa düşmüştür. Daha yakın dönemde ise, tüm bölgede Müslüman Kardeşler eksenli hükümetler yaratarak ve bunları halife edalarındaki Erdoğan’a biat ettirerek bölgenin emperyal gücü olmaya soyunmuş, ne var ki bu planları da suya düşmüştür. Üstelik bu yıkıcı plan, Mısır’da Mursi’yi ipe götürürken Libya’yı da büyük bir kaosun içine sürüklemiştir. Aynı şey Suriye için de geçerlidir. Suriye’de ilk etapta Esad’a karşı Müslüman Kardeşler çizgisindeki güçleri destekleyen ve o aşamada Suudi Arabistan’la da karşı karşıya gelen Türkiye, bu politika çökünce, bu kez Suudi-Katar ittifakına yanaşmak zorunda kalmıştır. O Suudi Arabistan ki, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in ipini çeken askeri darbeyi ve sonrasında oluşan cunta yönetimini var gücüyle desteklemiştir. Yani AKP şimdi, cansiperane savunur göründüğü Mursi ve İhvan’ın cellatlarıyla koyun koyunadır.
Bu durum, burjuva devletlerin dış politikalarının ideolojik dostluklarla değil kapitalist çıkarlarla şekillendiği, bunun için her türlü oportünizmin mübah görüldüğünü, bugünün “düşman”larının yarın kolaylıkla “dost” olabildiklerini ve tersini de göstermektedir. Egemenler için değişmeyen tek düşmansa işçi sınıfıdır; onun tepesine binerek kendi aralarında her türlü ittifakı kurarlar, bozarlar, ama söz konusu düşmanlık baki kalır. Nitekim bölge halklarını kitlesel yıkıma uğratan emperyalist savaşta şu ya da bu kutupta kümelenen egemenler, çıkarları temelinde bir araya ya da karşı karşıya gelirken, felâkete uğrayan, sefalete sürüklenen, ezilen, her daim emekçiler olmaktadır. Emperyalist amaçlarla bölgeyi yağmalamaya girişenler ve bu politikaları din, ırk, mezhep kardeşliği, insaniyet, demokrasi vb. adı altında pazarlayanlar emekçilere hesap vermekten kaçamayacaklardır.
[*] Mehmet Sinan, Bonapartlaşan Erdoğan ve AKP Burjuvazisi, marksist.com
http://marksist.net/zeynep-gunes/akpnin-emperyalist-politikalari-ve-yalanlari.htm
Kabileler nüfusları arttığında, artan yiyecek ihtiyacı için komşu kabilenin “hayat alanlarına” tecavüz eder. Av hayvanları, meyve veren veya yakacak odun sağlayan ormanlık alanları ele geçirir. “Bilge” kabileler ise “fazladan” doğan bebeği, nüfus kontrolü için öldürür! Komşu kabileden bir genci öldürmemek için!
Read more: http://www.gunzileli.com/2015/06/11/ogursel-ulus-devlet-paradigmasi-1/#ixzz3dlLVOHqp
Bu cümle beni çok etkiledi. Doğum kontrolüne hiç bu acıdan bakmamıştım.
Aslında sorun olan ulus devlet/ulusçuluk veya tek tanrılı dinlerin bizatihi kendileri olmaktan çok, son olma iddiaları nedeniyle değişimin önüne dikilmeleridir.
Bunlar, her ne kadar daha başlangıçtan itibaren totaliter olsalar da, çürümüş bir düzenin yerine geçerek değiştirmişler, ancak kendilerinden sonrası için değişimin önünü kesmişlerdir.
http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2015/09/milliyetciligin-milliyetci-ve.html