Site Logosu

Gün Zileli

Aşk ve Devrim

İran’da Yas ve Dans

Direnişler, Gün Zileli, İran, Rejimler, vicdan yazıları

Yasın yasaklandığı bir yerde, dans başlar.
Mesele yalnızca bir tören biçimi değildir; mesele iktidarın yaşam ve ölüm üzerindeki tahakküm iddiasıdır. Devlet ya da herhangi bir otorite, yalnızca nasıl yaşayacağımıza değil, nasıl öleceğimize ve nasıl yas tutacağımıza da karar vermek ister. Çünkü yas, hafızadır. Hafıza ise itaati zorlaştırır.
Katliamların ardından yas törenleri yasaklandığında verilen mesaj açıktır: “Sadece sizi öldürme hakkına değil, sizi nasıl hatırlayacağımıza da biz karar veririz.” İşte tam bu noktada, Yaslı gereken cevabı Yasla değil, Dans la verir ve eylemini yapar.
Yasın Kontrolü ve İktidarın Korkusu
Otorite, sessizliği sever. Kontrol edilebilir, sınırlandırılabilir, dağıtılabilir bir sessizlik. Resmî açıklamalarla çerçevelenmiş, güvenlik şeritleriyle kuşatılmış bir yas. Fakat insanlar mezarlıklarda bir araya gelip dans etmeye başladığında, yas devletin çizdiği çerçeveden taşar.
Bu dans, ne bir eğlence ne de acıyı inkâr etmedir. Bu, yasın tekelleştirilmesine karşı bir reddiyedir. “Ölülerimiz üzerinde mülkiyet hakkınız yok” demenin bedensel hâlidir.
İktidar, yasın örgütlenmesinden korkar. Çünkü birlikte ağlayan insanlar birlikte düşünebilir. Birlikte düşünenler ise birlikte hareket edebilir. Yasaklanan yas, potansiyel bir kolektif bilince dönüşebilir. Bu yüzden yasak gelir.
Ama yasak, yeni bir ifade biçimi doğurur.
Dans Olarak İtaatsizlik
Mezarlıkta dans etmek saf bir itaatsizliktir. Ne silahlı bir karşı koyuş ne de iktidarın araçlarıyla girişilen bir mücadele. Daha temel bir şey: Var olma ısrarı.
“Yas tutmamıza izin vermiyorsanız, yasımızı dansa dönüştürürüz.”
Bu dönüşüm, tahakküm mantığını bozar. Çünkü iktidar, ya korku ya da suçluluk üretmek ister. Oysa dans, korkuyu dağıtır. Bedeni donduran travmayı harekete çevirir. Yasın kamusal alandan silinmesini engeller.
Özgürlük, yalnızca yönetilmeme hâli değildir; aynı zamanda duyguların, bedenin ve hafızanın da yönetilmemesidir. Mezarlıkta dans, tam da bunu savunur.
Ölüm Üzerindeki Mülkiyetin Reddedilmesi
Devlet şunu ima eder: “Yaşam size ait olabilir ama ölüm bize aittir.” İnfazlarla, kayıplarla, mezarsız bırakmalarla ölüm politik bir enstrümana dönüşür. Ardından yas yasaklanarak ölümün son halkası da kontrol altına alınır.
Hiçbir otorite, hangi ölümün sessiz, hangi yasın görünmez olacağına karar veremez.
Dans burada semboliktir:
Toprak üzerinde hareket eden bedenler, toprağın altındakileri unutmuyoruz der.
Ama aynı zamanda şunu da söyler: “Sizi korku aracı yapamayacaksınız.”
Yasın Neşeye Değil, Hayata Dönüşmesi
Dışarıdan bakan biri mezarlıkta dansı yanlış anlayabilir. Oysa bu neşenin patlaması değildir; bu, hayatın el konulamaz olduğunun ilanıdır.
Eğer yas tutmak yasaklanıyorsa, yas başka bir biçim alır. Şarkı olur. Ritim olur. Adım olur.
Bu, ölüme karşı değil; ölümün araçsallaştırılmasına karşı bir harekettir.
Sonuç: En Basit Direniş
Mezarlıkta dans etmek, büyük bir ideolojik gösteriden çok daha sade bir şeydir:
Yasın tekeline hayır demek.
Hafızayı kamusal alanda tutmak.
Korkunun bedeni felç etmesine izin vermemek.
“Biz buradayız” demek.
İktidar yasakladıkça, insanlar başka yollar bulur. Çünkü yaşam, tahakkümün çizdiği sınırları sürekli aşar.
Ve belki de en radikal olan şudur:
Silahsız, slogansız, sadece bedenle yapılan bir itaatsizlik.
Yas tutulmasına izin verilmeyen bir yerde, dans başlar.
Ve o dans, yalnızca ölüleri değil, yaşayanların özgürlüğünü de savunur.

104 Comments

  1. Anonim

    İran Kürdistan Bölgesi federal bir devlet olacak

    İran Kürdistan Bölgesi’ndeki 5 siyasi partinin bugün üzerinde anlaştıkları ortak metne göre İran devleti içinde federal bir İran Kürdistan Bölgesi kurulacak.

    Açıklanan ortak bildirge federal bir devletten bahsediyor:

    “Bu ittifaktaki temel ve ortak hedeflerimiz, İran İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi için mücadele etmek, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını elde etmek ve Doğu Kürdistan’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayalı ulusal ve demokratik bir yapı kurmaktır.

    İran’ın diğer bölgelerinin İslam Cumhuriyeti’ne karşı ulusal çapta mücadelelerini destekliyoruz.

    Bu aşamada, İran Kürdistan’ının ve İran’ın diğer bölgelerinin siyasi partileri ve sivil örgütleri arasında siyasi ve saha koordinasyonunun yanı sıra ortak mücadelenin gerekliliğini vurguluyoruz. Kapsamlı ve demokratik bir geçiş döneminin oluşturulmasını savunmanın yanı sıra, diğer partilerle kuracağımız her türlü işbirliği ve ittifakın temeli, İran halklarının ulusal haklarının resmi olarak tanınması, demokrasinin kabulü ve her türlü diktatörlüğün reddedilmesi olmalıdır.

    Bu koalisyon içinde, çevreyi ve sosyal adaleti korumaya, kadın ve erkek arasında hak eşitliğine, serbest seçimlerin kurulmasına, Kürdistan’ın tüm ulusal ve dini unsurlarının temel haklarının garanti altına alınmasına ve Doğu Kürdistan’da demokratik bir yönetim sisteminin kurumsallaştırılmasına inanıyoruz.”

  2. Anonim

    Seviliyosun abi iyi günler

  3. Gün Zileli

    sağol 🙂

  4. Anonim

    Bu yeni, güzel yazıyı da gereksiz, çer çöp yazılarıyla kirletmesine izin vermeyin rezalet kişilerin. Şu pips’li rezilliği bitirin artık lütfen.

  5. Anonim

    Suriye’de istediklerini elde edemeyen Bahçeli-Öcalan ikilisi İran’daki rejimin çöküşünün yaratacağı fırtınadan ziyadesiyle korkuyorlar.

    Öcalan’ın kankası Bahçeli bugün yaptığı konuşmada açıkça bir kanunla Öcalan’a özel bir statünün verilmesini ve korunmasını istedi. Daha önce DEM Parti’nin başındaki Ülkücü Bakırhan da aynı şekilde Öcalan için özel bir kanunun çıkarılmasını ve özel bir statünün verilerek Öcalan’ın kanuni bir “devlet kurumunun” başında bulunarak işlerini yürütmesini istedi.

    Bahçeli ve Bakırhan açıkça Erdoğan’dan Mustafa Kemal’i “koruma yasası” yanında Öcalan’ı “koruma yasasını” çıkarmasını istiyorlar.

    Bahçeli-Öcalan ikilisi DEM Parti ile işbirliği içinde bu devletin Türkçü bir devlet olarak, Kürtlerin hiçbir milli hakkı tanınmadan devam etmesini istiyorlar.

  6. Anonim

    İran Hava Kuvvetleri’ne ait bir helikopter, İsfahan eyaletinin Humeynişehr kentinde bir meyve pazarına düştü. İran devlet medyasına göre kazada en az 4 kişi yaşamını yitirdi.

    IRNA haber ajansı, pilot, yardımcı pilot ve yerdeki iki meyve satıcısının öldüğünü belirterek, kazanın “teknik bir arıza”dan kaynaklandığını söyledi.

    Yaptırım altındaki İran’da hava araçlarının yaşlandığı ve yedek parça temin etmekte zorluk çektiği biliniyor. İran devlet televizyonu geçtiğimiz hafta Hemedan eyaletinde gece geç saatlerde yapılan bir eğitim tatbikatı sırasında bir İran savaş uçağının düştüğünü ve uçaktaki iki pilottan birinin öldüğünü bildirmişti.

  7. Ayetullah Pehlevi = Şah Humeyni

    Eğer bir toplumun birliği tamamen tek bir lidere (Pehlevi, Humeyni, Hamaney vb.) bağlıysa, o aslında ortak değer zayıflığı yaşıyordur.
    Gerçek ortak değerler, liderler değişse de toplumun büyük kısmında hala paylaşılan şeylerdir.

  8. Gün Zileli

    Uyarınızı dikkate alacağız. ADMİN

  9. Türkiye'de 'hukuk' var mı?

    Selahattin Demirtaş 3398 gündür hapiste.

    Figen Yüksekdağ 3398 gündür hapiste.

    Osman Kavala 3038 gündür hapiste.

    Ekrem İmamoğlu 341 gündür hapiste.

    Hatay Milletvekili Can Atalay 1404 gündür hapiste.

    Avukat Selçuk Kozağaçlı 3033 gündür hapiste.

    Tayfun Kahraman 1404 gündür hapiste.

    Avukat Mehmet Pehlivan 249 gündür hapiste.

    CHP’li Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık 341 gündür hapiste.

    CHP’li Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat 403 gündür hapiste.

    CHP’li Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan 341 gündür hapiste.

    CHP’li Gaziosmanpaşa Belediye Naşkanı Hakan Bahçetepe 265 gündür hapiste.

    CHP’i Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney 189 gündür hapiste.

    CHP’li Seyhan Belediye Naşkanı Oya Tekin 264 gündür hapiste.

    CHP’li Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı 224 gündür hapiste.

    CHP’li Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu 159 gündür hapiste.

    CHP’li Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün 265 gündür hapiste.

    CHP’li Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara 265 gündür hapiste.

    CHP’li Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler 357 gündür hapiste.

    CHP’li Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar 265 gündür hapiste.

    Aykut Erdoğdu 265 gündür hapiste.

    Dilek İmamoğlu’nun abisi 299 gündür hapiste.

    Dilek İmamoğlu’nun kardeşi 17 gündür hapiste.

    Rıza Akpolat’ın kayınbiraderi 230 gündür hapiste.

    Rıza Akpolat’ın bacanağı 230 gündür hapiste.

    CHP İstanbul Teşkilatı İl Binası 169 gündür hapiste.

    Avukat Atilla Özen 158 gündür hapiste.

    CHP’li (eski) İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer 243 gündür hapiste.

    CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek 234 gündür hapiste.

    Mine Özerden 1404 gündür hapiste.

    Çiğdem Mater 1404 gündür hapiste.

    Mabel Matiz’in “perperişan” adlı şarkısı 158 gündür yasaklı.

    “Tele1” televizyon kanalı 124 gündür kapalı.

    Merdan Yanardağ 122 gündür hapiste.

    Murat Övüç 65 gündür hapiste.

    Gazeteci Alican Uludağ 4 gündür hapiste.

    İzmir’de “19 Mart 2025 protestoları”na katıldıkları ve slogan attıkları bahane gösterilerek, üzerinden 7 ay geçtikten sonra “şafak operasyonu” ile gözaltına alınan 4 üniversite öğrencisi 71 gündür hapiste.

    Sosyal medya paylaşımları “AKP’li Cumhurbaşkanı”na hakaret olarak lanse edilen tıp fakültesi öğrencisi Cemal Mert Saraçoğlu 52 gündür hapiste.

    Türkiye’de “hukuk” var mı?

  10. 'İfade özgürlüğü'ne önem veriyor musunuz?

    Eğer “düşünce ve ifade özgürlüğü”ne önem verdiğinizi söylüyorsanız; “pipsqueak”in metinlerini yayınlamanız gerekir sayın Zileli.

    Websitenizi ziyaret eden okurlarınız ve yorumcu arkadaşlar arasında; “pipsqueak”in epey keskin, epey ısırgan üslubu nedeniyle onun yazdığı kıymetli metinlerin içeriğini anlamaya gayret etmeyen pek çok kişi var. Onları hakir görmüyorum, hayatları çoğu zaman; kısa cümlelerle, steril bir iletişimle, kavgasız-patırtısız bir akvaryumda geçiyor…

    Okurlarınızın hepsi değil elbette, ama büyük kısmı böyle…

    [Not: “Akvaryum” kelimesini yazdığım için bunu üzerlerine alıp üzülen ve sinirlenen arkadaşlardan şimdiden özür dilerim. Daha hafif bir kelime bulamadım. Amacım sizlerin kalbini kırmak değil; apaçık ortada olan bir gerçekliğe işaret etmektir. Lütfen başka taraflara çekmeyiniz. Sizlerden özür dilediğimi bir kez daha hatırlatırım.]

    Bu bahsettiğim kişiler; “pipsqueak”in metinlerinin muhtevasına odaklanmak yerine, onun yazdığı metinlerin içeriklerinin kıymeti hakkında düşünmek yerine, salt “pipsqueak”in keskin diline takılıp kalıyorlar, öteye geçemiyorlar.

    Websitenizde; “pipsqueak”in yazdıklarını okumak istemeyenler olduğu gibi, okumak isteyenler de var! Bunu lütfen unutmayınız sayın Zileli!

    Sırf bir grup okuyucunuz “pipsqueak”in yazdıklarından hoşlanmıyor diye; onun yazdıklarından bizi mahrum etmemeniz gerekir.

    Hayatlarında keskin, ısırgan üsluba, sert yazımdiline alışık olmayanlar; “pipsqueak”in ifade özgürlüğünün bitirilmesini sizden istemekle yanlış yapıyorlar. Umarım bu yanlışlarının farkına varırlar!

    Sayın Zileli,

    “pipsqueak”in metinlerini yayınlamaya devam etmenizi talep ediyoruz.

    Hiç olmazsa siz; “edebiyatçılık” tecrübenize istinaden, onun keskin üslubuna takılıp kalmayacak kadar geniş ruhlu, toleranslı birisinizdir umarım.

    Eğer “pipsqueak”in üslubunda toleranslı olmadığını düşünüyorsanız; bari siz toleranslı olmaya devam ediniz sayın Zileli, şu hayatta görmüş-geçirmiş sizin gibi birine bu yakışır…

    Cevabınız nedir?

  11. günaydın

    chp’li arkadaş türkiye’de hukuk olmadığını yeni keşfetmiş

  12. Diktatör Hamaney = Diktatör Pehlevi

    Sefil herif ABD’de kaçkındır.
    Sefil herifin ordusu da yoktur!
    Ama çıkmış diyor ki İran’da iktidarı eline geçirdiği zaman ilk işi ordusunu Kürtlerin üzerine sürmek olacak!
    İran Kürdistan Bölgesi’ndeki 5 Kürt partisinin yaptığı siyasi ittifaktan çok korkmuş.

    İran’daki rejim çökecek ama yeni diktatörlere de yer olmayacak!

  13. ADMİN

    hakaret eiçermeyenler yayınlanıyor. ADMİN

  14. Özgürlüğün kıymeti...

    “günaydın” (25 Şubat 2026 at 14:56) arkadaşa cevabım:

    CHP’li değilim, hiçbir zaman olmadım.

    Sormasanız da söyleyeyim; Kemalist de değilim.

    Eğer sizi de hapse atarlarsa sizin özgürlüğünüz için de mücadele ederim.

    “Özgürlüğün kıymeti”ni anlayanlar ne demek istediğimi anlar, “özgürlüğün kıymeti”ni anlamayanlar ise hissizleşir; kendi vücudu ateşle temas etse bile sesini çıkaramaz, bağıramaz, çünkü bütün hislerini kaybetmiştir, ne mutluluğu hisseder ne acıyı…

    Diktatörlük rejimlerinin temel amacı budur; hegemonya kurdukları toplum ne olursa olsun onları hissizleştirmek…

    Eğer bu konu hakkında epey sarsıcı bir örnek öğrenmek isterseniz, şunu tavsiye edeyim:

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/kolima-oykuleri/516744.html

    “Kolıma Öyküleri”
    Yazan: Varlam Şalamov

    Kitabın isminde “öykü” kelimesi geçtiğine aldanmayınız; hepsi yaşanmış, gerçek olaylar (anlatılar).

  15. Anonim

    sansüre gerek yok. görmezden gelinsin yeter. zaten yaptığı kendi çalıp kendi oynamaktan ibaret… ciddiye alanlarda kabahat

  16. ücretli kölelik "özgürlük" değildir

    dünyada diktatörlük olmayan rejim mi var?

    bütün sınıflı toplumlar egemen sınıfın diktatörlüğüdür.

    kapitalist demokrasilerin, cumhuriyetlerin antik yunan “demokrasi”si veya roma “cumhuriyeti”nin köle sahiplerinin demokrasileri ve cumhuriyetleri olmasından bir farkı yoktur.

  17. Anonim

    ” [Marx ve Engels] Demokrasiyle diktatörlüğü asla yan yana gelmez olgular olarak görenlere, devlet denen aygıtın zaten bir sınıfın diğerleri üzerindeki diktatörlüğü olduğunu, demokrasinin de bir devlet biçimi olduğunu hatırlattılar. Bu yüzden kapitalist toplumda en gelişmiş demokrasinin bile gerçekte burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki diktatörlüğü anlamına geldiğini savundular. Komünizme giden yolda –anarşistlerin istediği gibi– devletin bir anda ortadan kaldırılamayacağını, sınıfların yok oluşunu kapsayan bir geçiş döneminin gerektiğini, bu dönemin bir devrimci dönüşümler dönemi olacağını ve bu döneme de işçi sınıfının devrimci iktidarının denk düşeceğini savundular”

    “Demokratik Sosyalizm” ya da Kapitalizmi Islah Etmek

    https://marksist.net/oktay-baran/demokratik-sosyalizm-ya-da-kapitalizmi-islah-etmek

  18. Naziler geldiğinde....

    Kemalistler önce Osmanlı hanedanı için geldiler, saltanata ve hilafete karşı olduğum için sesimi çıkarmadım.

    Sonra Kürtler için geldiler, Kürt olmadığım için sesimi çıkarmadım.

    Sonra komünistler için geldiler, komünist olmadığım için sesimi çıkarmadım.

    Sonra Terakkiperver Fırka için geldiler, sağcı olmadığım için sesimi çıkarmadım.

    Sonra eski İttihatçılar için geldiler, İttihatçı olmadığım için sesimi çıkarmadım.

    Sonra Dersimliler için geldiler, Alevi olmadığım için sesimi çıkarmadım.

    Sonra Varlık Vergisi için geldiler, gayrimüslim olmadığım için sesimi çıkarmadım.

    Sonra benim için geldiklerinde benim için bir şey söyleyecek kimse kalmamıştı.

  19. Gün Zileli

    ya kendilerinin işçi sınıfı üzerinde kurduğu diktatörlük!

  20. Gün Zileli

    yani özgürlük arayışının da bir anlamı yok diyorsun!

  21. Anonim

    sınıfların, devletlerin, kapitalizmin olduğu bir toplumda soyut, idealize edilmiş bir “özgürlük” arayışının hiçbir anlamı yoktur. akıntıya kürek çekmektir.

    sınıfları, devletleri, kapitalizmi ortadan kaldırmaya çalışmadan soyut “özgürlükler”, “eşitlikler”, “demokrasiler” peşinde koşan tilkilerin dönüp dolaşacağı yer emmanuel macron’ların, kaja kallas’ların, ursula von der leyen’lerin, sanna marin’lerin kürkçü dükkanıdır.

  22. Anonim

    “Ezenlerin ve ezilenlerin, sömürenlerin ve sömürülenlerin, zenginlerin ve fakirlerin, egemenlerin ve egemenlik altında olanların varolduğu bir dünyada eşitlikten, adaletten vb. söz edilemez. Eşitsizliğin, adaletsizliğin olduğu yerde zorun ortaya çıkması kaçınılmazdır.

    Bizzatihi devlet, egemen sınıfların baskı aygıtı, zor aygıtıdır. Devlet, zorun örgütlenmişliği ve sürekliliğidir. Anayasalar ve yasalar devlet zorunun meşrulaştırılmasının hukuki ifadeleridir; mahkemeler, devlet zorunun yasal ölçüler içinde uygulama araçlarıdır; hapishaneler bu zorun uygulandığı kişilerin içinde bulundukları mekanlardır; polis, jandarma ve ordu devlet zorunun doğrudan yürütücüleridirler.

    Zorun (şiddetin) olmadığı bir dünyadan söz etmek, devletin, yasaların, mahkemelerin, hapishanelerin, polisin, askerin olmadığı bir dünyadan söz etmek demektir.

    Küçük-burjuva hümanistleri, şiddetin ortadan kalkmasını istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, devletin, yasaların, mahkemelerin vb. ortadan kalktığı bir dünyanın nasıl kurulabileceğine kafa yormalıdırlar. Ve o zaman bir kez daha göreceklerdir ki, şiddeti ortadan kaldırmanın tek yolu, sınıfların ortadan kaldırılmasından geçer.

    Günümüzde şiddetin köklerini kapitalizmde, kapitalist üretimde aramak yerine, kişilerin “kültüründe”, “düşüncesinde” aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.”

    http://anadolusanat.org/kc/orjinal/kc76.pdf

  23. 'Nazilerin gelgitleri' ve 'Asmayalım da besleyelim mi?!'

    • “M.K.A. & İsmet İnönü zihniyeti” Dersim’de yaşayan insanların katledilmesi için (pilot) Sabiha Gökçen’e Dersim’in üzerinden birkaç sorti uçup bombalama emri verdiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü hem Dersimli değildim hem Dersim’de yaşamıyordum.

    • Naziler gittikten sonra “Batı Almanya”da Coca-Cola içmeyi bir statü göstergesi olarak kabul eden insanların yaşamaya başlaması ile “Doğu Almanya”da S.T.A.S.I. teşkilatının baskıcı rejimi altında adeta mahkûm hayatı yaşamaya mecbur bırakılan insanlar beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü ben Türkiye’de “gomünik ve anarşik devrim” yapma rüyaları gören körpe ve çelimsiz biriydim.

    • “Alparslan Türkeş”in “27 Mayıs 1960 darbe bildirisi”ni radyodan okuyan kişi olması ile 1970’li yıllar boyunca “ülkücü gaddarlığın başbuğu” olmasının kendisinde vücut bulmasına hiç önem vermedim, çünkü ben sadece futbolla ilgilenen apolitik biriydim.

    • “Kenan Evren”in “Asmayalım da besleyelim mi?!” sözlerini pişkin pişkin söylemesine itiraz eden insan sayısının az olduğu ve ruhları harabeye dönmüş insan sayısının çok olduğu bir ülkede yaşamayı artık kafama hiç takmamaya başlamıştım, çünkü özgürlüğün kıymetini anlamak istemeyenlerin gevezelikleri sürekli artıyordu.

    • “Uğur Mumcu” katledildiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü “Cumhuriyet gazetesi”ni hiçbir zaman beğenmemiştim.

    • “2 Temmuz 1993″te Sivas’taki “Madımak Oteli”nde katledilen insanlar hiç umrumda değildi, çünkü bu katliamı “İslamcı zihniyetli” grupların gerçekleştirmesi “M.K.A. zihniyetli” grupların gerçekleştirmesinden daha az önemliydi.

    • “Hrant Dink” katledildiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü “Türk’lerin kanı”nın üstün olduğunu ispatlamak amacıyla beynimi milliyetçilikle bulandırmaktan hoşlanıyordum.

    • “Mayıs & Eylül 2013″teki “Taksim Gezi Parkı protestoları” esnasında katledilen gençler hiç umrumda değildi, çünkü bu gençlerin hepsi “birkaç kendinibilmez ve hain çapulcu” idi.

    • “Yılmaz Özdil” 2500 TL’lik ulu(para)salcı kitabını satmak için 2019 yılında reklam üstüne reklam yaparken buna hiç önem vermedim, çünkü o parayı ödeyecek olan kişilerden biri ben değildim.

    • Kendilerini “M.K.A.’nın ruhu”na adadığını zanneden birkaç hülyalı yeni mezun subayın 2024 yılının Ağustos ayındaki mezuniyet töreninde, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganının arkasına saklanarak efelik taslaması gerekçe gösterilerek “R.T.E.’nin yaydığı korku hegemonyası” doğrultusunda ordudan ihraç edilmesine sesimi hiç çıkarmadım, çünkü hem orduya karşıydım hem bu hülyalı yeni mezun subayların hakaret yağmuruna tutulmasından feyz alıyordum.

    • Birkaç genç kızın kurduğu “Manifest” adlı pop-müzik grubunun videokliplerinin ve konserlerinin “toplumun ‘yerli ve millî ahlâk yapısı’nı bozduğu” gerekçe gösterilerek haklarında adlî soruşturma açılması ve yurtdışına çıkış yasağı getirilmesi beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü bu kızların yaptığı müzik benim beğendiğim müzik türleri arasında değildi.

    • Zafer Partisi’nin genel başkanı “Ümit Üveydağ”ın, MHP’nin genel başkanı “Devlet Bahçesiz”den; “Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıldaki gevezeliklerini sürdürme misyonu”nu devralma vaktinin artık gelmesine hiç önem vermiyordum, çünkü Suriye’deki mevcut siyasî karışıklığa “Abdullah Öcalmaz”ın herhangi bir etkisi olur mu / olmaz mı bunun hesabını yapmakla meşguldüm.

    • Yüce münevver “Sevan Nişanyan”ın yazdığı “Yanlış Cumhuriyet” adlı kitabın gerçek ve rasyonel teşhisler içerdiğini alkışlamamla beraber, (oğlu) Arsen Nişanyan’ın “Hakan Fidan & İbrahim Kalın & Selçuk Bayraktar” üçlüsüne övgüler yağdıra yağdıra adeta (AKP milletvekili, rahmetli) “Markar Esayan”a dönüşmesi beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü “M.K.A. zihniyeti”yle dalaşmak hem şöhret getiriyordu hem “R.T.E. rejimiyle uyumlu bir çizgi izleyerek” Arsen’in onlardan “aferin” lâfını duymasını çok istiyordum.

    • “Gazze”deki katliama karşı ses çıkarırken İsrail’i yerin dibine gömen İslamcıların, mesele “parasal ilişkiler”e gelince İsrail’le kurulan ticarî bağların güçlenerek artması gerçeği gözümüzün önünde yaşanırken; ben sadece “M.K.A.’nın diktatörvari tavırları”nı sayıklayıp duruyordum, Gazze’deki katliam falan-filan hiç umrumda değildi, İsrail’le artan ticarî bağlar falan-filan hiç umrumda değildi.

    • “Ekrem İmamoğlu”nun hâlâ hapiste olması beni hiç ilgilendirmiyordu; çünkü bu kişinin CHP’li bir belediye başkanı olmasının bende yarattığı hiddet, onun “R.T.E.’nin direktifleri” doğrultusunda hapiste tutuluyor olmasından daha baskın geliyordu.

    • “Selahattin Demirtaş”ın hâlâ hapiste olması beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü hem hapisteyken yazdığı kitapları hiç beğenmemiştim hem Abdullah Öcalmaz’ın önüne geçmesini istemiyordum.

    • “M.K.A. zihniyeti”ne alerjisi olanlar ile “R.T.E. zihniyeti”ne alerjisi olanları sürekli birbirleriyle kıyaslamaktan hiç gocunmuyordum; çünkü özgürlüğün kıymetinin ne demek olduğunu hiç anlamamıştım, tamamen hissizleşmiştim.

    • En sonunda; “R.T.E. rejiminin hegemonyası” beni de götürmeye geldiğinde, benim için bir şeyler söyleyecek kimse kalmamıştı.

  24. Komünist Manifesto'nun 178. yılı

    Komünist Manifesto’nun 178. yılı: Dün, Bugün, Yarın

    https://www.youtube.com/watch?v=xjmFpimslkk

    “Yordam Kitap Yayınevi” paneli konuşmacıları:

    00:00 = Giriş & Açış konuşması
    00:02 = Elif Aksu Kaya
    04:43 = Bülent Forta
    15:57 = Can Soyer
    35:22 = Sungur Savran
    01:00:01 = Mehmet Alkan

    ********************************************
    178 Yıl Sonra “Komünist Manifesto” Neden Hâlâ Güncel?

    https://www.youtube.com/watch?v=AnqHPXHgU4w

    “Türkiye Komünist Partisi” paneli konuşmacıları:

    Dr. Neslişah Leman Başaran Lotz
    (Kadir Has Üniversitesi,
    “Uluslararası İlişkiler” bölümünde akademisyen)

    Oğuz Kavala
    (Türkiye Komünist Partisi
    Parti Meclisi üyesi)

  25. Anonim

    amacınız, bir bütün olarak kapitalist tc devletini yok etmeye çalışmadan sadece akp ve rte’yi ortadan kaldırmaksa, boşa kürek çekiyorsunuz.

    nazi devletini değil, sadece adolf hitler’i ortadan kaldırmaya çalışmak gibi birşeydir bu.
    hitler’e darbe yapmaya kalkışan nazi subaylarının yaptığından pek bir farkı yok.

    düşmanınız kapitalist tc ve onun bütün kurumları değil, sadece akp ve rte çünkü.

  26. Anonim

    Kürdler,
    İran ve İsrail kapışmasından veya savaşından değil;
    ABD’nin İran ile anlaşmasından veya iyi geçinmesinden rahatsız olmalı/endişelenmelidir…

  27. Anonim

    Küçük-burjuva hümanistleri, AKP iktidarının ortadan kalkmasını istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, TSK’nın, MGK’nın, MİT’in, HSK’nın, YSK’nın, YÖK’ün, MEB’in, TÜSİAD’ın vb. ortadan kalktığı bir ülkenin nasıl kurulabileceğine kafa yormalıdırlar. Ve o zaman bir kez daha göreceklerdir ki, AKP’yi üreten bataklığı ortadan kaldırmanın tek yolu, sınıfların ortadan kaldırılmasından geçer.

    AKP iktidarının köklerini kapitalizmde, kapitalist TC’de aramak yerine, AKP’lilerin “kültüründe”, “düşüncesinde” aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.

  28. Anonim

    Küçük beyinler siyasetçileri (RTE vb.), orta beyinler siyasi partileri (AKP vb.), büyük beyinler siyasi sistemleri (Kapitalist TC vb.) tartışır.

  29. 'Vietnam Savaşı' ve 'İran Savaşı' benzerlikleri ve farklılıkları

    “Vietnam Savaşı”nı Vietnamlılar sadece kendi çabalarıyla, sadece kendi askerî teçhizatlarıyla mücadele ederek mi kazandı?

    Yoksa, Çin ve SSCB’nin Vietnam’a askerî teçhizat yardımı yapmasıyla mı Vietnamlılar kazandı?
    _________________________________________________

    “İran Savaşı”nı İranlılar sadece kendi çabalarıyla, sadece kendi askerî teçhizatlarıyla mücadele ederek mi kazanabilir?

    Yoksa, Çin ve Rusya’nın İran’a askerî teçhizat yardımı yapmasıyla mı İran kazanabilir?
    _________________________________________________

    “Dereyi görmeden paçaları sıvamak” gibi olmasın, ama ABD’nin yenilme olasılığı pek olası gözükmese de yine de yenilme olasılığını göz önüne alarak soruyorum bu soruları. ABD ve İsrail’e ek olarak başka ülkelerin de savaşa dahil olma ihtimâli, savaşın seyrine dair bütün kurguları altüst edebilir.
    _________________________________________________

    Cevaplarınız nedir Gün bey?

  30. Pipsqueak

    “Bu dönüşüm, tahakküm mantığını bozar. Çünkü iktidar, ya korku ya da suçluluk üretmek ister. Oysa dans, korkuyu dağıtır. Bedeni donduran travmayı harekete çevirir. Yasın kamusal alandan silinmesini engeller.”

    Dans, tahakküm mantığı alanında doğmuş büyümüşün sağ/sol kısıtlı ve kısır dans tanımına sığmayacak kadar geniştir. Tabii, sağ ve solcular için sadece dünya değil tüm evren 0 ve 1’den oluşmuştur. Bunlar kendilerine benzeyen Yapay Zekalardan oluşan günümüz dünyasının robot öncüleridirler.

    11’nci yüzyıl burjuvaları, 19’ncu yüzyıl mirasına konan sol ve sağ orta sınıf devrimcileri yarattı.

    İnsan, çok kültürcü, sol/sağ küreselci (emekçiler birleşin /bankacılar birleşin) olmadan önce Semah (Sama, Alevi-Bektaşi dansları), Derviş dansı (Sema), Yörük/Zeybek dansından düğünlerde göbek atanlara kadar türlü türlü dansların bu sol/sağ deli gömleğine girmediklerini öğrenirdi.

    Bunu da bırak. Artık her yerde ve çok uzun bir zamandır televizyonu alık alık seyredenlerde seks açlıkları kışkırtmak, gıdıklamak ve bu arada birazcık da para kazanmak için danslar da mı korkuyu dağıtır? Artık sadece performans olan danslar da mı korkuyu dağıtır?

  31. Pipsqueak ve sitedeki bazı dostlar

    1- “Bu yeni, güzel yazıyı da gereksiz, çer çöp yazılarıyla kirletmesine izin vermeyin rezalet kişilerin. Şu pips’li rezilliği bitirin artık lütfen.”
    Bu efendisine yağcılık etmiş ama çöpçülüğü efendisine bırakarak biraz da küçük düşürmüş gibi.
    2 – ” sansüre gerek yok. görmezden gelinsin yeter. zaten yaptığı kendi çalıp kendi oynamaktan ibaret… ciddiye alanlarda kabahat”
    Bu da gocunan efendisinin bir lafını hatırlayıp dalkavukluk etmiş ve polis ruhu işgüzarlığıyla suçluları da bulmuş.
    3 – “ya kendilerinin işçi sınıfı üzerinde kurduğu diktatörlük!”
    Bak şu doğuştan politikacıya! Kendisi ve yoldaşlarının gelecekte, tabii hep beraber, kuracakları sosyal düzende asla böyle bir şey yapmayacaklarını çaktırmadan ima etmiş. Eski efendisi Marks’ın pabucunu dama attığı için onun “öğretene kim öğretecek?” lafını unutuvermiş. Ya da her kapıyı açan “BERABERCE ÖĞRENECEĞİZ” sihirli anahtarla demek istemiş.
    Daha da kötüsü, insanları şimdiye kadar kurtarış peşine takan ruhsal dinler olsun laik dinler (ideolojiler*) olsun hepsi başarısız olduysa, bu kendilerini RASYONEL sayanların en büyük Tanrısı BİLİME göre, bir sonraki de başarısız olacak. Ama politikacılar asla politikacı olmaktan vazgeçmezler! Politikacılık varlıklarına işlemiş.
    Not: Bilimciler bile bunlar gibi fırsatçı olduklarından kendi tanrıları BİLİME kulak asmayıp hem doğa hem de insanı harabeye çeviren hurdalarla doldurdular.
    *Not: İdeoloji isteğimize neden varamadığımızı anlatanların masalları. Örneğin, dondurmacı geçer, çocuk babasına koşar dondurma almak için para ister. Baba maaş, aybaşı, ev kirası… Böylece iş arayan solcu devrimcilere İDEOLOJİ edebiyatı sağlar.
    4 – Kime sorulduğu belli değil ama ben “yani özgürlük arayışının da bir anlamı yok diyorsun!” sorusuna EVET derim.
    Özgürlük olan yerde özgürlük sakızı çiğnenmez, sineması yapılmaz, çenesi düşüklere ÖZGÜRLÜK edebiyatı yapma işi çıkarılmaz. Solda buna bayağı komik bir ad bile takıldı: BEYİN EMEKÇİLERİ!
    Fakat özgürlük olan yerdekiler bizler gibi devlet, okul, endüstri, para, banka vb aracılar tarafından kafese alınmadığı için yanlış bir şey yersen, yanlış bir şey yaparsan, yanlış bir zamanda yanlış bir yer de olursan vs. vs. vs… hayatını kaybedeceğini bildiklerinden böyle saçma sapan beyin m**türbasyonu özgürlük var/yok yapacak kadar büyük beyinli değiller.

  32. Gün Zileli

    Yapay zekâya sorun 🙂

  33. Anonim

    İran’a müdahale;
    Müdahil devletlerin çıkarı gereği olsa da, çağdışı rejime vurulan bir darbedir ve desteklenmelidir.
    ‘Kim neden müdahale etti’ tartışması Kürdlerin ve diğer ezilen halkların sorunu olmamalıdır…

  34. Anonim

    “Kürdistan’da işgale hayır ve kahrolsun sömürgecilik”
    söylemini dillendirmeden “anti-emperyalist” kesilenler;
    Sömürgeci devletin ve sömürgeci devlet vasıtasıyla emperyalizmin de uşaklarıdırlar…

  35. İran 'Medeniyet' Cumhuriyeti

    Hah şimdi oldu,

    pipsqueak de geldiğine göre kadro tamamlandı.

    İran “İslam” Cumhuriyeti’ni yıkıp,

    İran “Medeniyet” Cumhuriyeti’ni rahat rahat kurabiliriz artık.

  36. Orhan Veli

    Benim en çok merak ettiğim şey:

    Haziran’da başlayacak olan “2026 Dünya Kupası Maçları” iptal edilecek mi edilmeyecek mi?

    İran Savaşıymış Miran Savaşıymış… Bunlar gelip geçici şeyler… Bunlar fasa fiso… İki bonba atarsın olur biter…

    Ben bir elimde buz gibi bira şişesi ile,

    Diğer elimde televizyon kumandası ile,

    Ekran önündeki koltuğuma yayılmış vaziyette,

    Göbeğimi kaşıya kaşıya ve biramı yudumlaya yudumlaya maçları seyretmek istiyorum…

    Hem “Orhan Veli” ne demişti:

    Ne atom bombası
    Ne Londra Konferansı
    Bir elinde cımbız,
    Bir elinde ayna;
    Umurunda mı dünya…

  37. Anonim

    “İran’da ABD’nin rejim değişikliği yerine Venezuela’daki gibi bir isim değişikliğiyle de yetinebileceğine yönelik değerlendirmelerin ve beklentilerin ayakları yere basmamaktadır. Zira varlığını belirleyen teokratik yapısıyla Molla rejimi, tepesindeki isimlerden bağımsız olarak, girdiği yolda ilerlemek dışında bir seçeneği olmayan özgün bir rejimdir. Esneklikten yoksun bu yapısı nedeniyle de eninde sonunda yıkılmaya yazgılıdır. Son yıllarda güçlenen halk tepkisi karşısında aldığı tutumlar ve düştüğü pozisyon da buna işaret etmektedir. ABD ve İsrail’in ilk kez bu ölçekte bir saldırıya girişme cesareti bulmasının nedeni de Molla rejiminin bu geri döndürülemez zayıflığıdır.

    Öte yandan ABD ve İsrail’in gerçek derdinin, İranlı emekçilerin sorunları, uğradıkları baskılar, rejimin anti-demokratik yapısı vb. olmadığı aşikârdır. ABD Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Somali’ye sayısız örnekte görüldüğü gibi, hiçbir ülkeye özgürlük ve demokrasi getirmek için girmemiştir. Demokrasi ve özgürlük, ABD’nin başlattığı emperyalist savaşta kullandığı en sahte vaatlerdir. Hele de faşist Trump iktidarının kendi ülkesindeki demokrasi ve özgürlük sicili alenen ortadayken. Dolayısıyla Trump ve Netanyahu’nun dillerine doladıkları “İran halkını kurtarmak, özgürleştirmek” palavralarının hiçbir gerçekliği yoktur.

    İsrail ve ABD emperyalizminin başta Filistin olmak üzere tüm Ortadoğu’ya, dahası tüm dünyaya ne büyük bir tehdit oluşturdukları tartışma götürmezdir. Ancak yürüyen savaşın emperyalist bir savaş olduğu gerçeğini karartan ve bu savaşta “İran’ın yanında olmak” gerektiğini savunan hiçbir politika emekçilerin çıkarına değildir.

    Soruna işçi sınıfı perspektifinden bakıldığında İran’ın ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutumun savunulamayacağı açıktır. «İran halkının yanında olma» ifadesi ise rejimden ve devletten kendini ayırma anlamında olumlu, ama muğlaktır. Üstelik bu yaklaşım İran’daki Molla rejiminin baskısı ve boyunduruğu altında yaşayan ezilen halkları da görmezden gelmektedir.”

    https://marksist.net/marksist_tutum/emperyalist-siyonist-saldirganliga-ve-molla-rejimine-karsi-iranli-emekcilerle-enternasyonalist

  38. The Last Troll

    AKP’li polis masası (Vülgertrol) ve Necip (Enteltrol)’den sonra hala bu siteye devam eden son trol olan İlkeltrol’ü sabrından dolayı tebrik etmelisiniz sn. Zileli.
    Bu kadar uzun süre trollük yapmak her babayiğidin harcı değil!

  39. Pis pis sırıtan emojisiz Pipsqueak

    SAYIN BEYİN EMEKÇİSİ İLERİCİ ANARŞİST
    “Yasaklanan yas, potansiyel bir kolektif bilince dönüşebilir.”
    Keşke yukarıdakini yazmadan önce “cheerful robotluk” emojinizle süslenip Yapay Zeka’ya siz POTANSİYEL (GİZLİ) ile AKTİF (GERÇEK, MEVCUT, AÇIĞA ÇIKMIŞ, SOMUT) arasındaki farkı sorup öğrenseydiniz.
    İlerici Anarşist Devriminiz sadece ekranda, sadece görsel, sadece potansiyel. Havada SOMUT yumruklarla ne kadar süslerseniz süsleyin GERÇEĞE dönüşmez. Olsa olsa sizi kandıran Bolşevik devrimi olur. 15’nci yüzyılda cenneti arayanlar cennete vardılar ama tanımadılar, onlarda sizler gibi çoktan içinde bulundukları toplumdan kopmuş bireyci bireyler (individual) olmuşlardı. Biraz satıcılığını yaptığınız tarih dışında tarihi öğrenseniz, geç de olsa, fena olmaz.
    Üstelik bazı İnternet dedikodularına göre, maşallah, felsefe biliminde de bayağı ileri adımlar atmışsınız.
    Kemalizm, Marksizm ve nihayet Anarşizm, sizlere ırkçı sarışın mavi gözlü Avrupa medeniyetini getirdi. Avrupalılar daha önce, hop diye ORTA ÇAĞLARIN üstünden atlayarak Antik Yunan süper ırk kılıfına girdi.
    Her neyse, bakalım sayman Aristoteles metafiziğinde değişim, POTANSİYEL (OLASILIK) halindeki bir varlığın EYLEM halindeki bir varlığa dönüşmesiyle gerçekleşir. Yumruklarınız sadece potansiyel ve bu iş potansiyelle olmuyor.
    İYİ HABER: Sitenizde Marksizm devrim reklamı yapan ” KOMÜNİST MANİFESTO’NUN 178. yılı 28 Şubat 2026″ komünistler ile ortak tarafınız var. Aşağıdakini okursanız görürsünüz ki hem onlar hem de siz “kasap et derdinde, kuzu can derdinde” atasözünü mükemmel canlandırıyorsunuz.
    “28 Şubat 2026, Türkiye’de Çökme Çukurları”
    “Bir çiftçinin arazisinde 50 metre genişliğinde ve 40 metre derinliğinde bir obruk, bir önceki obruğun oluşmasından bir yıl sonra ortaya çıktı.
    Şu an tarım arazilerinde 700 obruk obruk var ve hızla artmakta. Bu da orada yaşayan ve çalışan çiftçilerin yıkımına yol açmakta.
    “Dev obrukların artışı Türkiye’deki çiftçileri tehdit ediyor. Yeraltı sularının azalması, aşırı sıcaklar ve su yoğun tarım uygulamaları, toprak kaybını hızlandırdı.
    On yıl önce, su bulmak için sadece 30 metre aşağı inilirken şimdi 90 metre inmek gerekiyor.
    Türkiye’nin neredeyse %90’ının çölleşme riskiyle karşı karşıya olduğu büyük bir kuraklık krizinin eşiğinde.”
    MARKSİST KOMÜNİSTLER VE İLERİCİ ANARŞİST KOMÜNİSTLER BİRLEŞİN! POTANSİYELİ GERÇEĞE ÇEVİRİN!
    Bir uyarı: Sizi kandıran Marksist-Leninist-Stalinistler de şimdi sizin gibi etrafındakiler tarafından pompalanmışlardı. Etrafınız çoğunluğu kara cahil dalkavuklarla çevrili. Böylece siz de insanı ve doğayı en fazla tehdit edenin ne olduğu hakkında zerre kadar bilgisiz olduğunuz halde işi pis pis sırıtan emojilerle idare ediyorsunuz.

  40. Anonim

    Küçük-burjuva ilkelcileri, medeni olmayan bir hayat yaşamak istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, en yakın doğal ortama giderek avcı-toplayıcı bir hayat yaşamalıdırlar. O zaman bir kez daha göreceklerdir ki, ilkel hayatın tek yolu, o hayatı yaşamaktan geçer.

    İlkel hayatı doğal ortamında aramak yerine, medeniyet ürünü sitelerde propaganda yapmakta aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.

  41. Pipsqueak sitedeki bazı dostlara teşekkür ederek

    ‘İfade özgürlüğü’ne önem veriyor musunuz? 25 Şubat 2026
    Desteğiniz için teşekkür ederim. Çok kısaca da olsa düşüncelerime yön veren temeli açıklamak istedim.
    Önce kişisel: Fredy Perlman sadece 2 yıl üniversitede hocalık etmeye dayanabildi. Devlet beni inşaat mühendisliği çalışmak için bursla ABD’ye yollamıştı, ben matematik çalıştım. Devlete bursumdan dolayı biriken borcumu ödeyene kadar (yaklaşık 8 yıl), işkence olan hocalığa devam ettim.
    Şimdide asıl konu. Bunu da çok sevdiğim bir dünyayı anlama biçimi olan BENZETME (analogy) ile sunacağım. En az 300 bin yıldır biyolojik olarak değişmedik ama yaratılan diller, kültürler, sosyal yapılar ve mitler sayılmaz kadar çok.
    Ne kelimeler, ne kavramlar, ne de hatta kozmosun kendisi bizimle konuşuyor.
    Diğer bir benzetmeyle neden “keskin”, “ısırgan” vb dil kullandığımı da açıklamak istiyorum. Hayat başlayalı 9 TRİLYON kadar türler var olmuş ve bunun sadece 600 BİNDE BİRİ yapay beyinliler tarafından yapay beyinli muhasebecilerin beyinlerine işlenmiş. O da yetmez gibi sadece, tabii ben ha ha ha, önemli bir devrimci entelektüel düşünür hindi olduğum için benim bağırsağımda 100 TRİLYON canlı mikroorganizma var. İnşallah horoz gibi kabaranları neden sevmediğimi anlatabildim.
    Günümüzde sağ veya sol devrimci olduklarından horozluk edenlerin ne kadar çirkin olduklarını gösteren olmuş bir olay var. 19’ncu yüzyıl sonlarında Rusya’da bir kesim evren, doğa, yaşam bilgisi karşısında büyülenirler (Marshall Sahlins son kitabında 290 bin yıllık büyülenenler devrini şahane anlatır, çok tavsiye ederim) donar kalırlar. Diğer yanda devrime, daha doğrusu Avrupa’nın kolonilerle zenginleşme becerisini iç kolonilerle başarmaya hazırlanan Bolşevikler, entelijansiya ve bu site eski Marksisti gibi devrimden sonra apparatçik olmak için can atanlar hoplar zıplarlar.
    Kısacası, birinin şu ya da bu ideolojiye, şu ya da bu dine tabi olması, şu ya da bu bilgiye sahip olması… benim için hiç bir şey ifade etmez. ÖNEMLİ OLAN ONUNLA NE YAPTIĞI.
    Birkaç somut örnek vereyim.
    Geçende karım yıllardır tanıdığı ve yaptığı işten dolayı çok zenginlerle düşüp kalkan biriyle konuşurken Yahudi aileden geldiğini söylemiş. Kadın hayret içinde “seni uzun yıllardır tanıyorum, Yahudi olduğunu ilk defa duyuyorum! Tüm tanıdığım Yahudiler gece gündüz Yahudi olduklarını söyler dururlar.”
    Canımdan çok sevdiğim “Yahudi” Fredy Perlman hakeza.
    Sadece tüm Batı ve Amerika değil bu site İLERİCİ ANARŞİSTİ gibi RASYONEL (= PARA-TAPANI olmakla övünenler, Yahve’nin Abraham’a, onun da, Amy Kaplan’ın sözleriyle, “Our American Israel”e vermesine, en azından sahtkarlık edip, inanır görünürler.
    1940’larda bir alçaklar alçağı, dalkavuklar dalkavuğu bilim ademlerinden biri Arşimet gibi koşarak İsrail başkanına “Filistinlileri kör edecek bir gaz bulduğunu” müjdeler…
    (Bence bilim ademleri ve havvaları, çok ender istisnalar hariç, Saray mensupları gibi yalakalar. Eğer Blake’in Renkli Baskılı Çizimi Newton’a bakarsanız görürsünüz.)
    İsrail halihazırda 19’ncu ve 20’nci yüzyılda ırkçılığını, abraham mabrahamla veya antisemitizmle gizlemeden, Güney Afrika kolonistlerine, huzurlarını bozmak istemeyen ve görmemezlikten gelmek isteyenlere açıkça beyan ederdi.
    Aynı zamanda Hitler Yahudi Karaimleri öldürmemek için etrafındaki bürokratlara bir yolunu bulmalarını emretti.
    Daha önce bu site ilerici anarşisti müritlerine huzur bozanı görmemezlikten gelmeyi tavsiye etmişti. Ama fazla mal göz çıkarmazmış. Bu sitede diğer biri hem ilerici anarşiste hem de sizin dilinizle “akvaryumda” dikizcilikle yaşayanlara aynısını tavsiye etti.

  42. Anonim

    Öcalan’a bağlı teşkilatların hiçbiri “emperyalizme” karşı değildirler. Hepsi de emperyalizme karşı olma kisvesi altında Kürdistan devletine karşıdırlar!
    Mahsa Amini gibi Kürt kadınlarını ve binlerce Kürdü idam eden İran rejimine karşı olduklarını iddia eden Öcalan güdümündeki DEM Parti ve Halkların Demokratik Kongresi, iş gerçekten o rejimin yıkılmasına ve Kürtlere de federal bir bölge kurmaya gelince aniden “anti-emperyalist” kesildiler ve ABD dışardan bir müdahale ile İran rejimini değiştirmesin dediler.

    DEM Parti: “Devam eden hava saldırılarının, İran’daki Kürtlerin, Belucilerin, Hıristiyan, Azeri ve Fars toplulukların yeni bir özgür yaşam beklentilerine denk düşecek bir konjonktüre hizmet etmeyeceğini ortaya koyan örneklere tanığız. İran’daki mevcut rejimin dışarıdan dizaynlarla değil, halkların ortak iradesiyle değişmesinin mümkün olduğunu savunmaya devam edeceğiz.”
    Halkların Demokratik Kongresi de ABD’nin İran’a yaptığı saldırılara karşı olduğunu açıkladı.

    Öcalan, DEM Parti, DBP ve HDK’nin “anti-emperyalist” olmaları tamamen yalan. Bunların hiçbiri Türkiye’nin NATO üyeliğine de karşı değildirler. Bizzat DEM Partili iki milletvekili Türkiye’nin NATO üyesi olarak içinde olduğu parlamenter kurumlarda vazife de yapıyorlar.
    Bunlara göre Türkiye’nin kendisi emperyalist olabilir, Türkiye devleti ABD gibi emperyalist devletlerle müttefik olabilir, Türkiye aynı zamanda NATO üyesi de olabilir ama Kürtler bütün bu devletlere karşı olsunlar ki bu devletler Kürtlere siyasi destek vermesinler.
    Yani bilerek ve kasten Kürtlere ve Kürdistan’a karşı çalışıyorlar.

  43. Cevab veremedi

    Neden ilkel bir hayat yaşamayı savunduğunuz halde ilkel bir hayat yaşamıyorsunuz?

  44. Selahattin Demirtaş ?

    Abdullah Öcalan’a güvenmiyorum. “TC devleti” ile yakınlaşması hayra alâmet gözükmüyor.

    Selahattin Demirtaş’ın hapiste tutulmaya devam edilmesinin ise; “TC devleti”nin kasten uyguladığı bir taktik olduğunu düşünüyorum.

    Selahattin Demirtaş; herhangi bir siyasî beyanda bulunmayacağını, ağır-aksak ilerleyen, ilerleyip ilerlemediği belli olmayan bu yeni çözüm sürecinde “sürece çelme takan adam” rolünün kendi üzerine atılmaması için, böyle kötü bir etiketin ona yapıştırılmaması için susmayı tercih ettiğini söylemiş. Belki de içten içe; Selahattin Demirtaş da “TC devleti”ne güvenmiyordur ve bunu açık açık söylemeyi tercih etmiyordur…

    Abdullah Öcalan; 19. ve 20. yüzyılın köhnemiş düşünceleri ile 21. yüzyılda kendine yer oluşturmaya uğraşan biri gibi gözüküyor. Yani kendi vaktinin geçtiğinin o da farkında. Kürtlerin özgürlük mücadelesini umursamaya devam ettiğini hiç sanmıyorum.

    Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan; ideolojik kaynak olarak birbirlerine yakın olmasalar da, yaşları ve hayata bakış tarzları yönünden birbirlerine çok yakınlar. Kısacası; bu üç siyasî figürün herhangi bir anlamı kalmadı artık. Sadece peşinde sürüklenen bir grup insanın onları sürekli pohpohlamasına alışmış, “sen yaparsın, sen edersin, sen aslansın, sen kaplansın” övgü dolu sözleri ile yaşamaya alışmış ihtiyarlara dönüşmüştür hepsi.

    Bizim kuşağın yaşı epey ilerledi…

    Bizim zamanımız geçti artık…

    Gün Zileli 80 yaşına geldi artık…

    Eğer Selahattin Demirtaş gibi gençler siyasette aktif olmaya başlarsa; “gelen gideni aratır” misâli eski düzenin daha güzel olduğu hikâyesine aldanır mıyız?

  45. pipsqueak (reenkarnasyon & avatar)

    “AKP’li polis masası (Vülgertrol) ve Necip (Enteltrol)’den sonra hala bu siteye devam eden son trol olan İlkeltrol’ü sabrından dolayı tebrik etmelisiniz sn. Zileli.
    Bu kadar uzun süre trollük yapmak her babayiğidin harcı değil!”

    Tırnak içindeki bu ifadeleri yazan kişinin kendisi trol, ama bunun henüz farkında değil.

    Kafasını “Star Wars evreni” ve “Marvel Cinematic Universe” ile bulanık hâle getirmiş, ergenlik çağından çıkamamış bir trolle karşı karşıyayız.

    Aklı beyninden on karış havada gezdiği için, kendisinin trol olduğunu anlaması zor gibi.

    Trollük mesleğinde benim gibi daha fazla tecrübe edinmesi için şuna benzer yöntemler denemesi gerekebilir:

    Steve Rogers (Captain America), Tony Stark’a (Iron Man’e) ne demişti:

    “Sokovia Accords”u imzalamayı reddediyorum.

    Eğer bu anlaşmayı imzalarsak; BM’nin bütün kontrolü, bütün gözetleme araçları bizim üzerimizde olacak.

    Bu, “özgürlük” değildir.

    Eğer bir gün BM de “Hydra ajanları” tarafından ele geçirilirse; o çok değer verdiğiniz özgürlüğün hiçbir anlamı kalmayacak.

    Bende ceketimi alır, “Avengers” ekibinden ayrılırım.

    Arkamı dönüp son kez bakmam bile…

  46. Pipsqueak

    “The Last Troll 01 Mart 2026”
    Ever-Lasting troll dünyasında troll yuta yuta yaşayan efendi o dünyanın sonu gelsin istemişsin galiba.
    Kendine çok dert etme, dalkavukluk ettiğin site şefi uzun yıllar Marksist-Leninist troll yuttu ama kurtuldu. Sen de ilerici anarşistlik trollü yut belki sen de kurtulursun. Diğer yandan, şefin, Marshall McLuhan’ın “The Medium is The Massage”i simgeleyecek mükemmel bir medya artisti ve son zamanlarda DEMOKRASİ* ya da MEVLANA’NIN gel kim olursan gel, ne kadar enayi olursan gel, ne kadar cahil olursan gel yeter ki TIKLAT trollü yutmuş.
    *Not: Batı bile artık şefinizin yuttuğu komünistliğin kapitalistlik olduğunu görüp saldırılarına bahane etmekten vazgeçti. Yerine DEMOKRASİ/OTOKRASİ trollü uydurdu.
    Biz piyeslerimizi videoya çekmek isteyen hilkat garibelerini 1970’lerde kapıdan kovardık. Şefinizin hayatı medyada ve GÖRSEL olma trollerini yutmakla geçmiş.
    Eğer sizde zerre kadar onur varsa “Konformistler ve Ağıtçılar, 04 Ocak 2026 / Gün Zileli” yazısındaki ” Jacques Ellul ve Jean Baudrillard 10 Ocak 2026, “Sözün Düşüşü” (“The Humiliation of the Word” (1985)) yorumuna bakar, hatta kitabı okur bana cevap verirsiniz. Ben yanlışlarımı kabullenmeye hazırım.

  47. 'Gazze', 'İran' ve 'Nihilizm'

    https://www.youtube.com/watch?v=0Ouw2UChUCY

    Vlad Vexler
    (Felsefeci & Siyasi analizci)

  48. Troll Uzmanı Pipsqueak

    “The Last Troll 01 Mart 2026”
    Son yorumumu siteye iliştirirken “Vikipedi Gün Zileli”yi görüp yanılıp yanılmadığımdan kendim emin olmak için bir bakayım dedim. Fakat şu an konu o değil.
    Anarşistler listesinde ilkelciliği savunması yanı sıra benden daha ileri gidip insan ve doğa harabelerine sembollerin hatta ve dolayısıyla konuşulan dilin rol oynadığını savunan John Zerzan’ı gördüm. Ben bolluk yaratan tarım devrimi, bolluk yaratmada daha da etkili ve hızlı olan bilim-teknik-endüstri devriminde görüyorum
    Zerzan ile ilişkisi olanlar ölene kadar yakın arkadaşım Fredy Perlman, Fredy’i iki anarşist Bookchin ve Chomsky karşılaştıran Bob Black ve Teolojik kitapları hariç bütün kitaplarını okuduğum Jacques Ellul isimleri verilmiş.
    Fakat ikiyüzlü şefinizin anarşistler listesinde Zerzan var ama Fredy yok. Ne var ki artık bu alanda cahiller bile biliyor ki John Zerzan “primitivist” (ilkelci) olarak tanınır.
    Şefiniz ve iki arkadaşı beni Fredy ve Fifth Estate ile sıkı ilişkilerimden dolayı Cenevre’ye görmeye geldi. Bu arada ben ona Fredy’nin “Against His-story, Against Leviathan” kitabının çevirisini yaptığımı, Türkçemin paslı olduğundan çevirileri bölüm bölüm okuyup düzeltmesini istedim.
    Fazla derinlere dalmadan bende şüphe yaratılan tarafları kısaca aktaracağım.
    1. Şef benimle ilişki kurma teklifini yaptığında resimler gönderdi. Fredy’nin karısı Lorraine bizi ziyarete gelmişti. Lorraine ve karım, her ikisi de Amerikalı olduklarından ve canavarı benden çok daha yakından tanıdıklarından bana bu anarşist bayrakları ve sloganları taşıyanlardan uzak durmamı tavsiye ettiler. Hata edip tuzağa düştüm.
    2. Getirdikleri bir yazıyı ben okuyunca odada volta atmaya başladım. Heniz 1920 başlarında Lenin’in çevirdiği filmleri sezen yazının önemini anlamamıştı bu hödük anarşistler! Onların çeviriyi okuyup düzelmeleri halinde çeviriyi yapmayı teklif ettim ve yaptım.
    Not: Üç kişiydiler, biri tipik bir k*çı sıkı sol komünist kovboydu. Bu da beni tedirgin etti.
    3. Çevirimde şefiniz Fredy’nin “artık ürün her zaman vardı…” lafını düzeltmek istedi. Yani hala Marksist-Leninist apparatçik olma rüyaları içindeydi. Onu bırak daha kitabın başında Fredy’nin “doğanın cömertliğinden tatmin olan varlıklar olduğu gibi kaldılar, bazı k*çları kaşınanlar iki ayak üzerine kalkıp dünyaya yayıldılar” der. Ama bu Marksist-Leninist günlerinde hırs içine girmiş olan şefiniz bunu okusa da zaten aldırış etmezdi. O sadece yeni dini anarşistlikte ilerlemek istiyordu.
    4. Zamanla şefinizin bir ideoloji tüccarı olduğunu anlayıp ilişkimi kestim.
    Çok daha var ama doğrusu sizin bilgi seviyenizin sonsuz kısıtlı olduğumu tahmin ettiğimden bu kısa özet yeter. Üstelik şefiniz çok kurnaz bir ticari anarşist olduğundan sizi kendi trolleriyle iyice beslemiş. Bilgisizlerin gözlerini boyamak tiksindirici ama sonsuz yaygın.

  49. Nazi arayıp bulan Pipsqueak

    ÇAĞDAŞÇI Anonim 01 Mart 2026
    Yerinizden göğünüze kadar haklısınız. Çağdışı olanları bombalamakla dünyayı temizlemek şart.
    Eğer Çağdışlıları Öldürme Partisi (ÇÖP) kurarsanız ben hemen katılırım.
    Şimdilik ne kadar ÇAĞİÇİ işgüzarı olduğumu siz ve sayın site şefine göstermek için size “Çağdışılar Listesi” sunuyorum.
    – Amazon yağmur ormanlarında, Yeni Gine, Andaman Adaları, 100-200* tanesi Brezilya, Peru, Endonezya ve Hindistan’da.
    *: ÇAĞİÇİNDE olanlardan saklandıklarından sayıları tam bilinmiyor. Ama bu site sahibinin bir ara övdüğü büyük beyinliliğini şimdi elektron titreşimleri yapmakta, KARŞI ÇAĞDAŞÇILARI kolayca bulmakta. İsrail, Hamaney’niyi nasıl bulup öldürdü? Türkiye’de çok yüksekten atanları da, İsrail-Amerikan büyük beyinli elektron titreşimleri, Allah göstermesin, teker teker bulup cennete gönderir vallahi. Zaten o yüzden bu site Gazze soy kırımı konusunda dilini yuttu.
    – 100-150 arası Brezilya, Peru, Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Paraguay ve Venezuela’da.
    – Endonezya Batı Papua’da 40’tan fazla.
    – Orta Afrika’da Baka,
    – Doğu Afrika’da Tanzanya’daki Maasai,
    – Etiyopya’daki Omo Vadisi kabileleri,
    – Botsvana/Güney Afrika’da Çeşitli San (Bushmen).
    -Kuzey İskandinavya’daki Sami halkı.
    – Kuzey Amerika açık hava toplama kamplarındaki* yerli topluluklar.
    *Keşke tüm dünya ÇAĞİÇİNDEKİLERİ Kuzey Amerika ve özellikle ABD gibi ÇAĞDIŞI olanları öldürmekten vazgeçip açık hava kamplarına toplasa.
    Bu sosyal medya ucubeleri çoğunluğu ve tarih bilenler kıtlığı sitesinde hatırlatma: Naziler de aynı büyük beyinlerini çalıştırarak dünyayı sizin gibi ÇAĞDIŞI pisliklerden kurtarmak istediler.
    Diğer bir hatırlatma: Bu sitenin sahibi de bir zamanlar bir sosyal mühendislik akımına katılmıştı fakat daha yeni ve daha cazip anarşist sosyal mühendisliğini keşfedince daha hızlı akan akıma hemen atladı.

  50. Faşist ruhluları hemen tanıyan Pipsqueak

    “İran ‘Medeniyet’ Cumhuriyeti 01 Mart 2026”
    Bu devrimciler sitesinde utanmazlık bütün sınırları aşmış. Site şefi de tarihte asla bir örneğini bulamadığı DEMOKRASİ numarasıyla ve hakaret makaretle idare ediyor. Tek istediği TIKLATANLARIN artışı.
    Bizim komşunun ailesi ve akrabaları İran’da.
    Bu utanmazlar İran’da olanlara üzüleceklerine laf ebeliği yapmaktalar. Bunlar için bu site cahiller cenneti olduğu gibi insanlıktan çıkanların TikTakTok’u olmuş.

  51. Pipsqueak

    “Anonim 01 Mart 2026”
    Bir sitede TIKLATAN TikTakTokçu müşteri daha.
    Hemen tamamıyla cahil olduğun bir konuda s*dik yarışına gireceğine diğer bir tamamıyla kara cahil olduğun Küçük-burjuva konusunda site şefine neden ““Küçük Burjuvazi” Diye Bir Sınıf Yok!” yazdığını sorardın. Böylece belki, belki, belki senin gibilere kölelik karşılığı, yiyecek verip bilmediğin konularda gevezelik etmeyi sağlayanların sizleri ne hale getirdiklerini anlardın. Ama sizi kafese koyanlar sadece midenizi doldurmakla kalmıyor kafeste olduğunuzun “doğal” olduğunu aşılıyor. Gevezelik etmenin demokratik hakkınız olduğunu, gururla cahilliğinizi utanmadan göstermeniz de hakeza.

  52. (...izm) ler hakkındaki yanlışlar ve doğrular

    (28 Şubat 2026 at 10:54) & (13:40) & (14:45) cevap:

    Yanıldığınız bir nokta var:

    Hayatta hiçbir zaman, hiçbir (…izm) kendiliğinden doğmaz.

    (…izm) derken; üç noktanın yerine istediğiniz ismi, veya sıfatı, veya ideolojiyi, ve benzerlerini koyabilirsiniz.

    Örnekler:

    Nazizm
    İslam(izm)
    Siyon(izm)
    Anti-semit(izm)
    Komün(izm)
    Kapital(izm)
    Kemal(izm)
    R.T.Erdoğan(izm)
    Trump(izm)
    Putin(izm)
    Anarşizm
    (…izm)
    (…izm)
    (…izm)

    gibi saymakla bitmeyecek kadar uzun bir liste yazmaya çalışabilirsiniz eğer üşenmezseniz, eliniz yorulur.

    Bütün bu (…izm) lerin; bazıları nitelikli ve dikkate değer, bazıları ise tamamen safsata ve tamamen beyhude.

    Bütün bu (…izm) ler tabiatın ortasında, toprağın içinden kendiliğinden doğup gelişen, tamamen organik yapılar değiller; hepsi (istisnasız hepsi) insanların davranışları neticesinde doğmuş, bazıları ömrünü tamamlamış, bazıları ise yaşamaya devam ediyor.

    Eğer “kapitalizm”e karşı mücadele etmek gibi bir niyetiniz varsa; herşeyden önce, şu an içinde yaşadığınız hayatın tam ortasında olan “kapitalizm”i ayakta tutan sütunlar hangi “iktidarlar” ve hangi “büyük sermaye grupları” ise onlara karşı mücadele etmeniz gerekir.

    Örnekler:

    Türkiye’de “R.T.E. hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    ABD’de “Donald Trump hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    İran’da “Mollalar hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    İsrail’de “Benjamin Netanyahu hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    Rusya’da “Vladimir Putin hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    Çin’de “Xi Jinping (ve Ç.K.P.) hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    Hindistan’da “Narendra Modi hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    (…)
    (…)
    (…)

    Özetle:

    “Kapital” denen şeyin önemli olduğu yalanını uyduran, ve bu yalanı bütün dünyaya dikte ettiren “büyük sermaye grupları”na karşı mücadele etmediğiniz sürece; “kapital”in sanki çok önemli bir şeymiş gibi kurulu olduğu “kapital(izm)” adlı düzen yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

    Şu an kapitalizme karşı mücadeleler; dağınık, tekil tekil, sürekliliği olmayan, dalgalı seyir izleyen, kibrit çubuğundaki ateş gibi çabuk yanıp-sönen, bazen hatırlanan bazen unutulan bir güzergâhta cılız cılız devam ediyor.

    İnsanların günlük hayatlarının her zerresine dikte edilmiş böylesine devasa bir zorbalık düzenini tek seferde, tek bir hamle ile, çabucak değiştirmek mümkün değil.

    Ufak-tefek, kendi hâlinde yaşayan, hayattaki zorbalıklara maruz kalıp ayakta durmaya uğraşan, adeta çile çekmeye mahkûm edilmiş, sıradan insanların hemen kımıldamasını, hemen isyan etmesini bekleyemezsiniz. Bunun ben de farkındayım.

    Gençlik yıllarımın çoğu kısmı:

    Önce; “Kars”ın il merkezindeki mahallelerinde geçti. Sık sık Ermenistan sınırındaki köylere gidip oralarda gözlem yapma imkânım da oldu.

    Sonra; “Ağrı”nın “Patnos” ilçesinde uzun süre yaşadım. Buradaki insanların “Ankara siyaseti”ne ulaşmak için kendilerini nasıl hırpaladıklarını gördüğümde kahroldum.

    Sonra; “Hakkari”nin “Çukurca” ilçesinde uzun süre kaldım. “Irak” sınırı köylerindeki insanlarla beraber yaşadım. Neredeyse hepsinin; öykülerini bana anlatırken hüzünlü ve kırgın bir yüz ifadesi oluşuyordu çehrelerinde, bazen susarak konuşuyorlardı, susmak bile başlı başına çok şey anlatıyordu bomboş kelimeler yerine…

    En çok üzüldükleri iki husus: “Tekme yemişlik hissi” ve “terkedilmişlik hissi” idi. Dahası da var, ama özellikle bu iki travma hiç bitmiyor, adeta nesilden nesile aktarılıyor…

    “Kemalizm” adlı ideolojinin oralarda yaşayan insanların ruhlarında yarattığı tahribatlara bizzat kendim şahidim. Bu sebeple; bana asla “Kemalizmin kötücüllüğü” hakkında dersler vermeye kalkışmayınız. [Not: Yüce münevver “Sevan Nişanyan”ın anlatmaktan imtina ettiği, ve hâttâ hiç bilmediği olayları da biliyorum.]

    Sadece bu bahsettiğim üç şehirle sınırlı değil elbette; bu ülkenin en metropol şehirlerinin, en canlı mecralarında bile “Kemalizm”in tahribatlarını görebilirsiniz.

    Yaşım geçtikçe; “siyaset makinesi”nin kendisine yakıt yaptığı şeyin sadece “Kemalizm” olmadığının farkına vardım.

    “Kemalizm”in yaptığı kötülükleri; salt kendi politik hırslarını bütün ülkeye zorla uygulatmak için bir mühimmat gibi, bir aparat gibi, bir araç gibi kullanan “bağnaz ve İslamcı” zihniyetin kanser gibi yayıldığını farkettim. Asıl tehlike budur!

    Yani sadece “Kemalizmin kötülükleri”e karşı mücadele etmek yetmiyor, bunu kendi İslamcı amaçları için (adeta) torna tezgâhından geçirip “R.T.E. hegemonyası”na yakıt sağlayan bir servise, bir mühimmata, bir aparata dönüştüren İslamcı zihniyete karşı da mücadele etmek gerekiyor!

    Bu zorbalıkları uygulama kudretini elinde tutan “R.T.E. hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadelenin neticesinin çabucak alınamayacağını bahane olarak gösterip; “böyle gelmiş böyle sürer, oturun oturduğunuz yerde” zihniyeti ile insanları itaat düzeni içinde hapsedemezsiniz. (Bunu sizin şahsınıza yönelik söylemiyorum. Sadece kendi üzerinize almayınız.)

    “İtiraz” daima vardır. Bazen sesi kısılır ve susar, bazen avazı çıktığı kadar bağırır…

  53. Pipsqueak

    “(…izm) ler hakkındaki yanlışlar ve doğrular 03Mart2026”
    Abartmamak imkansız, eşsiz bir yazı ve beni canlandırdı, teşekkür ederim. Mademki ““İtiraz” daima vardır” yeşil ışığını siz yaktınız, itiraz değilse bile benim çok hoşuma giden bazı formüllere dayanarak bir yanıt yazacağım.
    Tiksindirici 1-2 satırlı TikTakTokİZM tıklatmalar alanı dışında, “sohbet diğerinin söylemediğidir” ya da “bu yolu tutanlar asla yorulmazlar, çünkü yol ve amaç aynı” ya da Yunus Emre’nin “ömrüm boyunca Allah’ı aradım, buldum, peki şimdi?” …
    “Hayatta hiçbir zaman, hiçbir (…izm) kendiliğinden doğmaz.” lafınız beni yıllardır düşündüren ve edindiğim bilgilerle, insanla yaşam dünyası arasında aracılığı/arabuluculuğu* ele geçiren, kökeni 11’nci yüzyılda filizlenen, günümüzde Kapitalizm adı ile gönderme yapılan (…izm)’in ne olduğu sorusu.
    *: Bence iki ayak üzerine kalkalı içinde bulunduğumuz kozmosu insan/doğa zıtlığına dayanmayan diğer anlama çeşitleri de var: Animizm, Totemizm ve Analogizm.
    Tabii yanıtımı bu insan/doğa zıtlığı içinde yapacağım.
    Hristiyan(izm)’den kurtulan tüccarlar yeni bir “…izm” temelini attılar. Sayısız eserler bunu diğer yerler ve medeniyetlerle kıyasladılar ama konu dışına çıkar ve iş sonsuz uzar diye değinmeyeceğim. 6 yüzyıl sonraki burjuva devrimleri, cennet vaatleri ile dolu ise de ve dediğiniz gibi ““İtiraz” daima vardır” (bazıları listede).
    11’nci yüzyılda tüccarlar temel olan dünya görüşlerini, Kilise’ye rağmen ya da artık Kilise de diğer tüm toplum kurumları gibi emirleri altına girdiğinden, açıkladılar.
    Dünya, veya bence Doğa ve İnsan’a, bakış alanından bazı örnekler:
    Tüccarların odaklandığı alanlar: Laik okullar, Akılcılık, Coğrafya, Tarih, “Vulgar Languages” (Halk Dilleri), Yazı, Matematik, Ticari Manueller (şimdi medyada tıklattırmak ustalıkları?) ve hatta daha önce Saray’a sığınan yetenekli sanatçılara yardım… Ve benim açımdan Müslüman tüccarlarla son derece saygılı ilişkilerle onların aktardığı bilgilerden yararlanma. Çin ve daha önce Rusya’nın “alçak” Kapitalizmden öğrendikleri gibi.
    Bence bu Kapitalizm denilen şeyin sonsuz sayıda iş ve işçi bulma kurumu oluşu dikkatten kaçmakta: Canlı cansız tüm varlıklarla ilgili faydalı, günümüz diliyle, enformasyon biriktirmek ve bu enformasyonları uygulamak. Örneğin uzay seyahatleri ve yeni koloniler bulma, genetik manipülasyonlarla ölümü yenme, çok daha etkili kontrol sistemler icat etmeler, çok daha etkili silahlarla etrafa korku yayma…henüz çok az bilinen okyanus tabanları ve “forest canopies”, hava-su kirliği ve tüm yaşamın sona erme olasılığından tutun medyada tıklatıcı arayan şarlatanlara kadar! Herkese iş ve işçilik yaratılmakta.
    Şimdi de bir itiraf: Yazınızda en çok bana hitap eden ve en çok sevdiğim en sondaki “Gençlik yıllarımın çoğu kısmı:” ile başlar.
    Belki de Medeniyet denilen hilkat garibesinin getirdiği en büyük zararı ya da zararlarından biri kişisel tecrübeleri küçültüp değersiz kılma. Artık bilgi sadece azınlıktan azınlığa, okul-medya ve benzeri aracılarla nesilden nesle geçtmekte. Hatta bu acı durum “kaçınılmaz ve doğal” gibi algılanmakta. Mesela bu sözüm ona anarşist sitede bile böyle bir facianın eleştirisini yapacağına insanın alçalmasıyla övünen bir büyük beyinli odun gururla büyük/orta/küçük beyinli hiyerarşik merdivene koydu.
    Ne yazık sonsuz sevdiğim Blake’in “eğer beynindeki pislikleri temizlersen, her şeyi olduğu gibi, yani sonsuz görürsün!” lafı bile artık kendini aşağılayan ve bunun bilinciyle tam tersi, kendini dev aynasında gören biçarelerle dolu dünyada savunulmaz oldu.
    Siz şanslısınız, bin bir türlü alçaklıkların daha henüz iliklerine işlememiş ama acısını çeken insanları tanımışsınız.
    Ben bu sitede bir antropologun “sordum aranızda hanginiz en avcı, hepsi ‘ben’ dedi” alıntısını hayranlıkla aktardım. Bir TikTakTokçu “git onlarla yaşa!” dedi.
    Bence bu sapıklıklar ve saplantılar bireycilik* aşılandıktan sonra büyük bir hızla gelişti.
    *Not: Bence birey olmakla bireyci olmak çok farklı. Antropologlar ayırımı “individual (bölünmez)” ve “dividual (bölünür)” kelimelerle tanımlarlar. Dividual (Birey) kendini başkalarında görür. Zamanımızda en büyük çoğunluk olan individual (bireyci) kendini diğerlerinden tamamıyla farklı görür.

  54. Pipsqueak

    “Cevab veremedi 02 Mart” “Neden ilkel bir hayat yaşamayı savunduğunuz halde ilkel bir hayat yaşamıyorsunuz?”
    İnsan ancak bu kadar gocunmuş olur ve aklını kaybeder. Diğer gocunan faşist ruhlulara cevap verdim ama siz çok, ölçü aşan aptalca bir soru sormuşsunuz. Belki aşağılık hisleri yerine aklını kullanır ve utanır diye cevap vermedim.
    Basit bir örnek: Şu an çok sayıda sefillik içinde olan insanlar daha rahat bir yaşama varmak için kendi ve çocuklarının hayatını göze alıp denizlerde ölmekte. Bu beni üzdüğü gibi bu sitede bile bir zamanlar Marksist-Leninist şimdi Atatürk gibi daima Batı’ya bakan bir ilerici anarşist olan da buna dayanamadığından nedenleri aradı ve eleştirisini yaptı. Benim de belki nedenlerini arayıp yaşamla aramıza girenin Medeniyet denilen nesnede bulduğumu düşünemeyecek kadar sonsuz hödük ve sonsuz cahilsiniz!
    Ama belki acele edip o çok büyük ve çok ünlü ve çok büyük beyinli anarşist de benim bu eleştirimden aşağılık duygularına düşmüştür diye ona yaltakçılık yapmış olabilirsiniz. Medenilerde sapıklığın çok yaygın bir ruh bozukluğu olduğu meşhurdur.
    Eğer saçmalayıp ne kadar kara cahil olduğunuzu sergilemektense onun “Vikipedi Gün Zileli” sayfasındaki anarşist yoldaşlarının listesine bir göz atarsanız, listede John Zerzan adlı birini bulursunuz. O sadece ilkelci olmakla kalmaz benden çok daha vahim ithamlarda bulunur. Örneğin sayılar ve sembolik iletişim ki dil en önemli bir sembolik iletişim aracıdır, insanı sizin gibi silikliğe, hiçliğe, akıl hastası olmaya sürüklediğini savunur. Ve eğer iyi hatırlıyorsam sizin bu İLERİCİLİK ANARŞİSTLİK SATANLARI pek sevmez. Zavallı, bu ilerici anarşist gibi ruhunu değil, kanını satardı geçinmek için. Ama o benden çok daha insaflı bir insan senin gibileri affederdi.

    Söyleyin sayın büyük ilerici lideriniz anarşist kaldırsın John Zerzan’ın adını yoldaşları listesinden.

  55. Nasıl izah edeceğiz?

    “Fatma Nur Çelik” isminde 3 kadının, bu ülke tarihinde öldürülmüş olması ve üçünün de aynı isme sahip olması, üçünün de aynı sonla hayatının bitmesini nasıl açıklayabiliriz?

    2012 yılında üniversite öğrencisi “Fatma Nur Çelik”, tecavüz edildikten sonra katledildi.

    2026 yılında bir tarikat şeyhi tarafından tecavüze uğrayan kızının hakkını aramak için adalet mücadelesi başlatan “Fatma Nur Çelik” ve kızı Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu.

    2026 yılında bir lise öğrencisi tarafından bıçaklanan biyoloji öğretmeni “Fatma Nur Çelik”in hayatının sonu da aynı oldu.

    Bunları nasıl izah edeceğiz?

  56. Fatih Altaylı niye hiç konuşmuyor?

    Fatih Altaylı niye hiç konuşmuyor?

  57. 'Jacques Ellul' ve 'Jean Baudrillard' dostluğu

    • “Sözün Düşüşü”

    • “The Humiliation of the Word” (1985)

    “Modernite”nin tarihi; “söz”ün (veya “kelam”ın) fiilen düşüşünün, kıymetsizleştirilmesinin de tarihidir.

    Modern bilimin, tekniğin ve kapitalizmin (paranın ve iktidarın) çağı “imaj”ın (veya “görselliğin”) “söz”e, “kulağa” üstün geldiği çağdır; “Nietzsche”ci tabirle ifade edersek “nihilistik bir çağ”.

    Günümüzde insanî varoluşun anlamı “söz”ün (ve “anlam”ın) düşüşüyle eş anlı olarak indirgenmiştir, daraltılmıştır.

    “Jacques Ellul”; “dil”in, insanî varoluşun temelinde yer aldığını izah ediyor, ve çerçeveyi bireyden toplum ve devlete doğru genişleterek modern toplumsal ve politik sorunların kaynağı durumundaki zihinsel kırılmaları da mercek altına alıyor. Dolayısıyla; “Sözün Düşüşü” yalnızca dil, felsefe ve teolojiyle değil, aynı zamanda sosyal bilimlerle de ilgili bir kitap.

    “Jacques Ellul”, söz (işitsel) ile imaj (görsel) arasındaki dikotominin modern dönemde imaj (görsel) lehine nasıl yeniden kurulduğunu ifşa ederken benzeri bir hataya düşmüyor ve her birinin yerini ve hakkını teslim edip “söz” ile “imaj” arasında kaybedilmiş “denge”yi bulmak için soruşturmayı “İlk ve Ortaçağ”a kadar genişletiyor; diyalektiği (refleksiyonu) sonuna kadar götürüyor. “Söz”ün (“dil”in) yine dil hakkındaki kimi modern teorilerle ve bizatihi konuşma ve yazıyla “tüketilmesini” eleştiriyor; konuşma ve yazının suistimalini, konuşma ve yazı “enflasyonu” yoluyla “söz”ün “devalüe (de-value)” edilmesine işaret ediyor.

    “Jacques Ellul”ün düşüncesinde hâkim olan, “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki diyalektiktir. Bu durumda; “gerçeklik” imaj alanında, “hakikat & inanç” ise söz alanında ikâmet eder. “Söz”, “insanın özgürlüğü”nün gerçekleştiği yegâne alandır. “Sözün Düşüşü”; “söz”ün (“dil”in) kurtarılmasına ve “nihilizmin aşılması”na adanmış bir kitaptır.

    “Söz”ün kurtuluşu, insanın da kurtuluşudur.
    ________________________________________________________

    “Simülakrlar ve Simülasyon”

    Jean Baudrillard (1981)

    20. yüzyılın önemli, iddialı çıkışlarından biri kuşkusuz Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kuramıdır.

    Baudrillard, radikal ve ayrıksı düşünceleriyle “Batı toplumu”ndan yayılan krizi haber verir. Baudrillard’a göre bugünkü sistemi kavramak için dolaşıma sürülen tezler; “hiçlik” çukurunda birer birer erimeye mahkûmdurlar. İşlenen bu kusursuz cinayeti araştırmaya başladığımızda; iletişim, sinema, reklam veya mimarlık alanlarında “gerçek” ve “hakikat” düzeneklerinin birbirleriyle nasıl yer değiştirdiğine dikkat etmemiz gerekir. Bir resmin “taklidi”, bir eserin “yorumu”, veya tarihî bir binanın “kopyası”; tüm aurasını yitirerek aslının yerine geçebilmektedir. Artık her türden sanatsal kaygı, hakikat arayışı ve iletişim tarzı “tüketilmek için” vardır; iletişim araçları iletişimsizliğin mükemmel bir ispatını sergilerler. Örnek olarak: Belgeseller anımsamaktan çok unutturmak için vardır, derinden kaynayan her bir anlam parçacığı içeriğinden boşaltılıp “medya” adlı devasa boşlukta “simüle” edilir. Tüm olup bitenlerin yansıdığı “ekranlar”da herşey gizlenir, üzeri kapatılır. Ve kitleler, iletişim araçlarına sarılarak; modern bir kurban töreninin ritüellerini söz birliği etmişçesine mükemmelen yerine getirirler.

    Baudrillard bilinenin aksine, çözümlemelerinde postmodern bir söyleme başvurmaz. (Kitabın çevirmeni) Oğuz Adanır’ın tanımlamasıyla aktarırsak; Baudrillard “postmodern bir düşünür değildir!” Çünkü bu kitapta da görüleceği üzere; simülasyon evreninin “dünya görüşü” tarihsel sürecin bir halkasıdır, fakat son halkasını oluşturmaz.

    • Kendisine sormuşlar:

    “Ne pahasına olursa olsun Batı’nın moralini bozmaya devam edecek misiniz?”

    • Baudrillard cevap vermiş:

    “Batı tarihinin temel yapı taşı; moral bozukluğudur.” Bunu ben uydurmadım. “Yeni duygusal düzen”; yani kurbanlardan oluşan duyarsızlık, pişmanlık üzerine oturmuş olan toplum, sanayi devrimi ve kolonizasyon gibi sonuçlara yol açmış 19. yüzyıla ait “anlam bunalımının bir uzantısı”dır, ve bizim uzun 20. yüzyılımız boyunca da sürüp gitmiştir.

  58. 'Marshall McLuhan' ve 'Richard Sennett' dostluğu

    • “Kamusal İnsanın Çöküşü”

    • “The Fall of Public Man” (1977)

    Kendi alanlarında çığır açan, onlarla hesaplaşmadan yeni bir şey söylemenin zor olduğu bazı kitaplar vardır.

    Sosyolog “Richard Sennett”ın yazdığı, düşünce tarihinin başyapıtlarından biri olan “Kamusal İnsanın Çöküşü” adlı kitabı böylesi bir kitaptır: Tarihten sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye muntazam bir yapıttır.

    Sennett, bu kitabında özgünlük ve entelektüel derinlikle dengesizliğin yol açtığı sorunları inceliyor. Yaptığı araştırmalara göre; hayatın, aile ve yakın dostlar dışındaki parçası olan “kamusal hayat” bir zamanlar “hayat dolu”ydu ve kişiler için çok önemliydi. “Yabancı”larla duygusal bağlar kurarak insanın “oyun yeteneği”ni çoğaltan, toplumsallaşmasını sağlayan bir kamusallık vardı. Bütünlüklü ifadesini 18. yüzyıl Avrupa şehirlerinde bulan bu “kamusallık” zaman geçtikçe ağırlığını yitirerek yerini “özel hayat”a bıraktı. “Kamusal hayat” artık salt “özel hayat”ın gerektirdiği karşılıklı çıkar ilişkilerinin şart koştuğu orana indirgendi, yani “kamusal hayat”ın yüzyıllardır bilinen anlamı yok edildi. Sennett, bugün, tanımadığımız ama aynı şehirde yaşadığımız insanlarla kurulacak çok boyutlu ilişki ve paylaşımlardan yoksun kaldığımızı söylüyor, ve şu soruları soruyor:

    • “Yabancı”, nasıl tehdit edici bir unsura dönüştürüldü? (“Donald Trump”, “Nigel Farage” ve “I.C.E.”ın yarattığı yankılar)

    • “Sessiz kalarak (itiraz etmeyerek, uysal koyun olarak) seyretmek”; kamusal hayatın tek yolu hâline nasıl geldi?

    • “Yalnız kalmak, tekbaşınalığa mahkûm edilmek”; bir hak olarak nasıl oluştu?

    • “Özel hayat” ilgi odağı hâline nasıl geldi?

    • Politikacıları neden yaptıklarına ve programlarına bakarak değil de, kişisel özelliklerine göre değerlendiriyoruz?

    • Evlerimize özen gösterdiğimiz hâlde, sokaklarımız neden pis?

    Sennett; “kamusal alanlar”ın yaşanan, canlı mekânlar olmaktan çıkıp, sadece önünden hızlıca gelip-geçilen yerlere dönüşmesiyle yüreklerimizi sevgili ve dostlarımızın dışında kimseye açamadığımızı, özel hayatına kapanan kişiliklerimizin giderek güdükleştiğini, başka insanlarla “oyun oynama yeteneğimiz”i yitirmemizin bizi nasıl eksilttiğini tarihsel ve toplumsal bir perspektifle açıklıyor.

    Bu süreci; “Honore de Balzac”ın ve “Denis Diderot”nun yazılarına, “Niccolo Paganini”nin ve “Franz Liszt”in müziğine, tiyatro ve izleyicinin davranışlarına, mimariye, “Alfred Dreyfus olayı”na ve “Richard Nixon”ın kariyerine, özel ve kamusal hayatın konuşma ve giyim biçimleri gibi gündelik örneklerine bakarak anlatıyor. Modernlikle birlikte özel hayatına tutsak olan insanın kamudaki sessizliğini, yalnızlığını; “yaşayan değil seyreden bir insan hâline dönüşme tarihi”ni inceliyor.

    Sennett, bütün bunlara rağmen umutsuzluğa kapılmıyor. Yitik bir kamusal cenneti hayal etmek yerine, kişilerin yakın dostları arasındaki kadar rahat ve güvenli olduğu, “oyuna önem verdiği”, nezaketi elden bırakmadığı bir ortamda, şüpheyi azaltmamız gerektiğini hepimize hatırlatarak “ötekini tanıma”nın imkânlarını araştırıyor.

    Sokakta “öteki”ne “merhaba” demek isteyenler için…

  59. 'Fredy Perlman' ve 'John Zerzan' dostluğu

    • “Gelecekteki İlkel”

    • “Future Primitive and Other Essays”
    (İlk yayın tarihi: 1994
    Güncellenmiş yayın tarihi: 2000)

    İnsanlık binlerce kuşak boyunca hiyerarşi ve tahakküm olmaksızın yaşadı. Bu bütünlük dönemi hakkında artık daha belirgin bir tabloya sahibiz, ve bugünkü hesaplaşma için o unutulmuş yaşamın yansımalarından yararlanabiliriz.

    İnsanın kendisini ve etrafındaki her şeyi yok etmekte sergilediği inanılmaz yaratıcılık, medyadan saat başı akan haberlerle çeşitlendikçe soruyoruz; yanlışı nerede, ne zaman, nasıl yaptık?

    İnsan denilen canlı türü, nasıl oldu da; kendi yaşamını, dünyayı, hâttâ yavaş yavaş uzayı ve diğer gezegenleri cehenneme çeviren bir varlığa dönüştü?

    Kısa bir süre önce bilgisayar sistemlerinde baş gösteren “2000 yılına geçiş problemi (Y2K)” ve tamamen iç içe geçerek globalleşmiş bir ekonomik sistemin kırılganlığı, karşı karşıya olduğumuz canavarın aslında zannettiğimiz kadar güçlü olmadığını birdenbire gözler önüne sermektedir.

    Her şeyin ortaya sürüleceği, ve koca bir dünyanın kazanılacağı, muazzam ve nihaî bir hesaplaşma anına yaklaşmakta olduğumuza inanıyorum.

    John Zerzan
    (Şubat 2000)

  60. Ohlonilerin Yolu

    • “Ohlonilerin Yolu”

    • “The Ohlone Way: Indian Life in the San Francisco-Monterey Bay Area” (1978)

    Malcolm Margolin
    (1940 – 2025)

    Yakın denilecek bir zamana kadar yaşam tarzları değişmeden hayatta kalan, uygarlık öncesi özgün topluluklardan biriydi “Ohloniler”.

    Hiçbir şey ekip biçmediler.

    Hiçbir hayvanı evcilleştirmediler.

    “Tarım”, “yerleşik yaşam”, “tarih”, “zaman” gibi kavramlardan kendi hayatlarına yansımış hiçbir iz yok.

    Her ihtiyaçları için kullandıkları hünerle örülmüş türlü türlü sepetleri, kamış ve ağaç dallarından yaptıkları kulübeleri, ve yine sazlardan yaptıkları sandallardan başka hiçbir dünya malına sahip değillerdi.

    “Monterey Körfezi” kıyısında huzur, sükûnet ve kim bilir kaç yüz nesildir kendi bildikleri gibi yaşamaktaydılar…

    Ta ki bir gün; ellerinde tuhaf demir aletleri (kılıç) ve tuhaf kıyafetleriyle (zırh) kendilerine hiç benzemeyen bir grup atlı adam köylerine gelene dek!

    Güçlü bir yönetimi uygarlığın mihenk taşı olarak gören bu tuhaf ziyaretçilere göre; “Ohloniler” bir tür “anarşi hâli”nde yaşıyorlardı…

  61. Kötülük nasıl doğar?

    “Tercih”ten doğan kötücüllük bitmez.

    Kötücüllük, insanın karşısındakini insan olarak görmeyi bilinçli ya da bilinçsiz askıya almasıdır.

    1974’te New York’da çekildiği iddia edilen bir fotoğraf var; zengin görünümlü bir adam şoförüne arabayı kenara çekmesini söyler, zengin adam arabasından iner, ve kaldırımın üzerinde uyuyan bir evsizin üzerine iş*emeye başlar.

    Bu fotoğrafın gerçek mi / sahte mi olduğu yıllardır tartışılır, ama mesele bu değil.

    Mesele şu:

    “İnsan”; kötülüğü kasıtlı olarak mı yapar? / kasıtlı olmadan mı yapar?

    Çünkü insan, saptırıcı veya kışkırtıcı olabilir; ama “pür-ü-pak (tertemiz)” değildir!

    Her halükarda, kendi yaptığında bir kötülük görmemek belli ki insana özgü.

    Yakın bir zamanda “kişiye özel tedavi anlayışı” sağlıkta önemli bir yaklaşım olarak övgüyle karşılanmışken, “Venezuela”dan sonra “İran”da bu kez “kişiye özel ölüm saldırıları”nın başladığı ilk gün, televizyonda bir konuşmacı “İran -Trump’ın dediğini yaparak- onu vuracağını gördü” diyordu.

    İlk körfez savaşının (1990-91) televizyon ekranlarında bir futbol maçı gibi naklen izlenmesinden beri böyle şeylere artık epey alışıldığından, doğrusu pek de endişeli bir hâlde değildi o uzman konuşmacı!

    İran’ın “gördüğünü” bir kenara bırakalım.

    Acaba o “uzmanın” kendisi ve dünyanın bütün insanları, dün bir kez daha neyi görmüştü?

    Biliyoruz ki; gerçek olmadığı bal gibi biline biline öne sürülmüş “iki kelimelik bir yalandan gerekçe”, milyonlarca insanın ölümüne yol açan büyük bir kötülük olabiliyor!

    Immanuel Kant; kötülüğü, “insanın içindeki ahlâk yasasına rağmen eylemde bulunması” olarak düşünür.

    Yani; kişi doğruyu bilir, ama yine de çıkarını seçer.

    Burada kötücüllük; cehaletten değil, “tercihten” doğar.

    Kötülük, reddedilemez bir biçimde bu dünyanın en eski gerçeğidir.

    Çocuk katliamlarının,
    Okul bombalamaların,
    Gözü dönmüş tabiat kıyımlarının,
    Kan donduran çocuk çetesi cinayetlerinin sıradan hâle geldiği bir dünyada, “kötücüllüğün artışı” en aydınlanmış kişinin bile siyaset açıklamalarını aşabilir.

    İnsanlığın onbinlerce yıldır kötülüğü hissedip onunla cebelleşilmesine rağmen,

    Dinlerin, ahlâkın, yasaların ve öğretilerin varlığını sürdürmesine rağmen,

    Eğer bugün hâlâ “sorumluluk” denilen mevhumu açıkça sorgulayamıyorsak, tersine, artan belirsizlik “kötücüllüğe” alan açıyorsa;

    “İnsan” gerçekten değişiyor mu, yoksa binlerce yılın sonunda daha sofistike bir karanlıkta gittikçe çoraklaşıyor mu?!

    Kötücüllük, insanın karşısındakini insan olarak görmeyi bilinçli ya da bilinçsiz askıya almasıdır.

    Eğer kötücüllüğü böyle tanımlıyorsak, o zaman şunu da dürüstçe kabul etmek gerekiyor: Hepimiz bu askıya alma kapasitesine sahibiz. Ama bu, hepimizin birer iblis olduğu anlamına da gelmez.

    Bu askıya alma anı; utancın kaybolduğu, sorumluluğun dağıldığı, “Biz ne yapabiliriz ki”nin başladığı andır!

    O anı korkunç yapan şey, şeytanî bir bilinç değil; “düşünmeme, ama rıza gösterme ve kapılıp gitme hâli”dir!

    Bu, şu demek:

    İblis olmak için boynuz gerekmez.

    Yeter ki “düşünmeyi askıya al”!

    “Kulağına üflenen ile, sana verilen yön ile” hayatına devam et!

    Ama hepimiz düşünebilme kapasitesine de sahibiz! “Neoliberal zihniyet”in en incelikli yanı; acımasız bir sisteme ilişmeyen, onun değiştirilmesine sessiz kalan, bundan rahatsızlık duymamasını içine sindiren kişiye, gene de “iyi insan olma hissi”ni verebilmesiydi. İnternetteki bir alışveriş sitesi üzerinden bir ürün satın alarak, instagram’da bir fotoğraf paylaşarak, arada günlük akış dışında hoş bir şey yaparak, bir doğru cümleyi copy/paste yaparak kendimizi iyi hisseder hâle getirildik!

    Ama bütün bunları yaparak; “sahtekârca iyi hissetmek” ile “hakikaten iyi olmak” arasındaki mesafe kapanmıyor!

    “Geri dönüştürülebilir (recycling) bir petşişe kullanmak”, “organik ürün almak”, twitter’da doğru “hashtag”i yazmak…

    Bunlar kötü şeyler değil. Ama insanın içindeki “sorumluluk boşluğu”nu doldurmaz!

    Sahte davranışlarınızı görünür kılabilirsiniz; ama asıl karakteriniz (belki de karaktersizliğiniz!) dışarıya görünmeden içinizde yıllarca kalabilir!

    Uzun yıllar orada-burada “kendini görünür yapmaya uğraşarak”, ülkenin ve dünyanın geleceği için pembe tahminler yazıp-çizenler, teknolojiyi “nesne” değil “özne” yaparak “yeni çağ devrimleri”, “ulu dönüşümler” bekleyenler, bunların tümü birer birer çok şişirilmiş lastik gibi foslayınca; o yolda ısrarla yedek konum aramaya devam eden bir takım insan, aç kalınca elde-avuçtaki son ekmek kırıntılarına saldıranlar gibi yapabilirler!

    Ama burnumuzun dibinde bir savaş patlamaktayken, lütfen artık laf sallamaktan vazgeçsinler!

    Az önce bahsettiğim takımın en belirgin bir özelliği; “başkasından rol çalma cevvalliği ve özeleştiri yoksunluğu”!

    Geçtim pembe ufukları, önümüzde kapkara bir bela var!

    İşi bu raddelere getiren “iki kelimelik sahte gerekçe”, çivisi çıkan bu sistemden vazgeçilmesine yönelik bir arzu kırıntısı bile olmadığına göre; kötücül göz kararması bir savaşı “yakarım, Roma’yı da yakarım” yayılma çılgınlığına getirebilecekken, o arkadaşlar, o takımlar artık gölge etmesinler, yeter!

    (3 Mart 2026)

    Bülent Korman

    (“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
    “Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
    “Oğuz Atay”ın yakın dostu,
    Kıdemli denizci)

  62. Büyük saati kim bozdu?

    Büyük saati kim bozdu ve kim tamir edecek?

    Bir ara, kimileri, saatin tamiri için kendisinden daha akıllı olabileceğini kabul ettiği “yapay zekâ”yı bekliyordu! Benim bile bu düşünceyi ilginç bulduğum olmuştu. Artık o kadar emin değilim!

    Tarihin dev saatinin fena hâlde bozulduğu zamanlarda yaşıyoruz. Artık doğruyu göstermiyor.

    Baksanıza dünyanın durumuna: O saate göre olması gerekenler olmuyor, ama olmaması gerekenler bol bol oluyor.

    O yüzden pek çok şeyi anlamakta ve açıklamakta zorluk çekiyoruz. Yalnızca Donald Trump’ın son yaptıklarından söz etmiyorum!

    Sanki tarih boyunca öğrenilmiş bütün temel “doğrular” askıya alınmış. “İptal edilmiş” demiyorum. “Askıda”.

    Evet, büyük saat bozuk! Ve daha da bozuluyor.

    Umarım saatlerin yeniden ayarlanacağı “büyük harp” sonrası beklenmiyordur… Bu kez bir “sonrası” olmayabilir çünkü!

    Büyük gökbilimciler, uzayda şimdiye kadar başka canlılara rastlanmasa da soyu tükenmiş canlı türlerinin izleri olabilir diyorlar. Bu işin şakası yok!

    Saat nasıl bozuldu?

    Bir örnek: Kimi zaman galiba “sihirbazın çırağı” gibi birileri orasını burasını kurcalayarak bozdu ve nasıl tamir edeceğini bilmiyor diye düşünüyorum.

    Saat eskiden de tam doğru değildi. “Aydınlanma” süreci yarım bin yıllık bir saat tamiriydi. Bilim hurafeyi kovuyor, insana salt insan olduğu için saygı duymayı baş değer ilan ediyordu. “Özgürlük”, “demokrasi”, “eşitlik” ve “adalet” onun türevleriydi. Tarihin yelkovanının hep daha iyi ve doğruyu göstereceğine inanılıyordu. Geri dönülmez “ilerleme” insanlığı altın bir çağa götürmekteydi!

    O artık zayıf değildi, emrinde gücüne güç katan teknolojiler vardı: Buhar, elektrik, bilgisayar, internet…

    Müthiş şeyler… Gelin görün ki, büyük alarm da orada çalmaya başladı.

    “Dijital Tufan” adlı kitabımda bunu “devrim evrimi geçti” şeklinde sloganlaştırmıştım. Teknolojik devrim büyük bir sıçrama yapmış, insanın evrime göre binlerce yıllık geçmişte oluşmuş enformasyon işleme kapasitesini aşıp geçmişti.

    Evrilmiş insan, henüz “homo super communicatus” olmaya hazır değildi.

    Büyük çatışkıyı görüyor musunuz? Homo sapiens “bir anda” her yerle iletişim kurma yetisini elde etmiş, ama beyninin işleme kapasitesi eskisi gibi, yani sınırlı.

    “Teknolojik devrim” on yıllarda gerçekleşmişti, “duyusal evrim” ise bin yıllar gerektiriyordu…

    21. yüzyılda üçüncü on yılında bu çatışkının etkilerini, yansımasını, ürkütücü sonuçlarını her yerde görmekteyiz. Amansız “enformasyon gürültüsü” ortasında, “algoritmalarla uyuşturulmuş kitleler” için doğru ile yanlış eşitlenmiş, hâttâ doğrunun karşısına dikilmiş durumda. “Yanlış” unutulalı epey oldu!

    Ekonomik ve siyasal düzen (“Neoliberal Kapitalist” sistem); bu çarpık durumun sürmesi ve daha da kötüleşmesi için siyasete ağırlığını koyuyor, “anti-iletişim tayfası”nın cephesini besliyor, bozulan saatin düzelmemesi için olası tamircilere karşı savaş açıyor.

    Beklemek bir seçenek değil. “İnsanlığın” etkin müdahalesine ihtiyaç var!

    Bu müdahaleyi kim nasıl yapacak? İnsanlık adına kim konuşacak?

    Bu yaşamsal soruya şu an cevap veremiyoruz.

    Bir ara, kimileri, saatin tamiri için kendisinden daha akıllı olabileceğini kabul ettiği “yapay zekâ”yı bekliyordu! Benim bile bu düşünceyi ilginç bulduğum olmuştu. Artık o kadar emin değilim!

    (3 Mart 2026)

    Halûk Şahin
    (Gazeteci, yazar, akademisyen)

  63. At izi ile it izi birbirine karıştı!

    Kim kime füze fırlatıyor belli değil!

    Savaş sadece askerî anlamda devam etmiyor; beyinlerde, akıllarda, kafalarda devam eden “manipülasyon savaşı” da var…

    Mertlik zaten yoktu, şimdi insan da yok, son…

  64. Pipsqueak

    Önce gülelim.
    Bir genç turist ağıt duvarı karşısındaki bir otel penceresinden aynı adamın her gün, sabah, öğle, akşam gelip dua ettiğini görür. Nihayet dayanamaz, iner, adama sorar. Adam dualarını izah eder:
    – Sabah çoluk çocuğumun gelecekte iyi bir hayat yaşamaları için,
    – Öğle bu ülkede insanların barış ve sevgi içinde yaşamaları için,
    – Akşam dünyada bütün ülkelerin kardeşçe yaşamaları için dua ediyorum.
    Ama biliyor musun oğlum, sanki duvara konuşuyorum.
    İnşallah son moda olan DEMOKRASİ çığırtkanlığı yapan bu sitede çoğunluk olan TikTakTokçulardan biri gocunup bana “neden bizim gibi duvarlarla konuşacağına…” diyerek saldırmaz.
    Ben bu fıkrayı anlatmakla aynaya bakıp kendimi Allah, God, Yahve, Buda, Zerdüş, Atatürk, Karl Marks, Lenin, Mao, İlerici Anarşistler ve benzeri EVRENSEL, KOZMİK, BÜTÜN İNSANLIĞIN KURTULUŞUNU müjdeleyenlerden biri gözleriyle görmedim.
    Bu sitede kendilerini, başta ilerici anarşist, öyle görenler tarihte ve şimdi sayısızlar. En büyük avantajları da en son medya modalarının akıl almaz bir hızla ürettiği kara cahillik.
    Basit örnekler:
    – (Nisan24) medya gazetesi köşe (dönme) analizi yapan kurtuluş bulmuştu:
    ” Özgürlük Partisi’ne İhtiyaç Var”. Bilmem gerekir mi? Şüphesiz bu da “…TOPLUMSAL” olacak.
    – (Mayıs 2024) aynı kişi doğayı ve insanı harabeye çevirenleri savunan alçaklar alçağı Anarko Kapitalist ile sidik yarıştırmaya girer ve İNSANLIK (yine o meşhur İNSANLIK çıktı karşımıza) adına TÜM DOĞANIN TOPLUMSAL MÜLKİYETİ olmasını savunur. Bir defa Marksist-Leninist-Maoist daima Marksist-Leninist-Maoist! Tabii aynı kişi medyada satış ambalajını değiştirmeyi iyi bilen bir esnaf!
    Maalesef “‘Jacques Ellul’ ve ‘Jean Baudrillard’ dostluğu” dan “‘Fredy Perlman’ ve ‘John Zerzan’ Dostluğu”na kadar ve sonsuz çok özellikle “Kötülük nasıl doğar?” ve “Büyük saati kim bozdu?” yorumlarını tek tek cevaplandıramam. Sadece, kişi olarak Perlman ile Zerzan, yorum olarak da “Ohlonilerin Yolu 05 Mart 2026” hariç, diğer yorumlarda kendine aynada bakıp tüm İNSANLIĞI görme ile ilgili bazı şeyler söyleyeceğim.
    Aslında Fredy Perlman çok daha güzel söyledi: “Kafeste olanlar var, kafes dışında olanlar var. Büyük Beyinli olanlar ise kafesin nasıl yapıldığını anlatan sosyal mühendisler.”
    Bu büyük beyinliler bilim-teknoloji-endüstri devriminden sonra, maşallah, mantar gibi üssel arttılar.
    Bunlar, dünyayı ve insanları kafese alıp harabeye çeviren en büyük beyinli olan politikacı-bankacı-sanayicilere yaltakçılık eden, önlerinde secdeye varanlar; daha az büyük beyinli DOĞA ADEM-HAVVA EMEKÇİSİ, faydalı enayiler. Diğer yararlı enayiler DOĞA ADEM-HAVVA EMEKÇİLERİNİ taklit ederek kafesteki insanlara kafesin nasıl yapıldığını anlatan İNSAN BİLİM-TEKNİSYENLERİ. Doğrusu bunlar gerçekten büyük beyinli ama şahsiyetsiz ve silik ruhlular. Büyük beyinliler merdiveninde bir basamak aşağıda büyük beyinli ayak askerleri olan sağ/sol devrimciler gelir. Bunlar bir basamak üzerinden aşağıya atılan meşhur teori/praksis emziğini emenler.
    Bir basit gözlem ve basit örnek.
    Modern bilim-teknik ile etrafın cin, peri, cennet, cehennem, günah, melek, şeytan karanlık dünyasından çıkıp doğayı ve insanı laik aydınlıkta görmeye kavuşulur. Birçok çok büyük beyinli filozoflar “peki şimdi ne var ne yok” avcılığına çıkarlar. Kant bunlardan biri ve dürüstlüğüne hayran olsam da iyilik/kötülüğü soyut ya da “evrensel” İNSANDA (yine o meşhur İNSAN çıktı karşımıza) da aramasına katılmıyorum.
    Ben Zerdüş-Nietzsche’yi çok daha tercih ederim:
    “Devlet olmayan toplumda yaşayanlar devletin ne olduğu anlamazlar. Devlete kem gözle bakarlar; Devleti törelere karşı işlenmiş bir suç görür Devlet’ten nefret ederler.
    Böyle toplum iyilik/kötülük dilini kendi gelenekleri, kendi kuralları, kendi tecrübelerine özgü yaratır, komşusu onu anlamaz. Fakat devlet bütün iyilik/ kötülük dilleriyle yalan söyler.”
    Not: Ben asla Kant gibi asil ruhlu bir insanın bilerek bu Devlet denilen mahlukun alçaklığına katılacağını ima bile etmem ama devrimciliği kendilerine meslek edenlerin İNSANLARI ya da, daha “politically correct”, EMEKÇİLERİ KURTARMA laklaklarıyla her türlü alçaklıklara inandıklarını şimdi bile görüyorum. Ne var ki, Kant yaşadığı zamanın Avrupalı İNSANINI evrenin merkezinde görür tüm insanlar adına konuşur.
    Çok daha vahim olan bir şey daha var: Bilim-teknik ile aydınlanan dünyada “evrensellik” büyük bir sorundu. Modern Bilim-Teknikte sadece ve sadece (yaltakçılık edilen Saray mensubu TEKLER gibi) TEKLER var. Evrenselliğe (genelleştirmeye) ancak tümevarım ilkesi (dikenli yolu) ile varılırdı.
    Mesela, evrenseller paylaşılan özelliklerin (örneğin, “insanlık”) nesnelerden bağımsız gerçek varlıklar mı, yoksa sadece isimler mi falan filan büyük beyinli tartışmaları. GÜCÜ elinde tutanların yaltakçıları için bunlar boş laflar.
    Eğer başa dönersem, ayıpları tüm İNSANLARA yükleme 8-10 bin yıllık köleliği 6 milyon, 2 milyon ya da akıllı-akıllı çok akıllı son 300 bin yılda bile geçerli olmayan bir GENELLEŞTİRME kılıfına sokmada aynada kendini görmektense her şeyi DEVE çeviren DEV aynasındaki TÜM İNSANLARI görmektir.
    Çıkış:
    – Jacques Ellul, Jean Baudrillard, Marshall McLuhan benzerleri gibi dürüst olan bir avuç düşünürlerden içinde bulunduğumuz bataklık hakkında öğrendiklerim yanında ben “pipsqueak”im. Gerçi Kant’ın ünlü lafı “hayatta en önemli şey özgür olmak” lafına “herkes özgür olmazsa ben özgür olamam” cevabı şahane ve dürüst olmada da geçerlidir.
    – Richard Sennett’i tanımıyorum, Fredy Perlman canım gibi sevdiğim bir arkadaşım. John Zerzan ile tanışma fırsatım olmadı ama eserlerini hayranlıkla okudum.
    – “Kötülük nasıl doğar” yorumu çok güzel bir eleştiri içermekte. Ben sadece genelleştirme üzerine fikrimi beyan etmek istedim. İlkeller arasında “trickster” adlı bir (…hem kahraman hem de kötü adam, hem yaratıcı hem de yıkıcı… toplumsal normlara meydan okuyan…) şahsiyet var. Medeniler tarihindeki dinlere şeytan olarak girer. Türkiye, Orta Doğu, Balkan ve Kuzey Afrika’da Nasreddin Hoca; Eski Ahit’te Eyüp ve iyi/kötü ayıklaması, perde oyununda

    Karagöz… İlkellerde iyi/kötü ayrılamaz, sadece uzak durmaya çalışılır ve çocuklara öyle aşılanır. Medenilerde tam tersi aşılanır: “trickster” gibi olun! Şahane Blake “cennetle cehennemin evliliği” şiiri ile simgeler ve Newton’nu Saray’a dalkavukluk eden bir teknisyen gibi ölçüp biçerken canlandırır. Diğer yanda da Âşık Mahzuni Şerif “İnsan kıymeti ölçülmez parada pulda” der. İnşallah bu siteyi dolduran büyük beyinli TikTakTokçular “hem internetten yaralanıyorsun hem de beğenmiyorsun” diye beni azarlamazlar.
    Bence zamanımıza egemen olan bu Nihilist ve Faşist ruhlu TikTakTokçulara hoş görü gösterme ilerici anarşistin en son taktığı DEMOKRASİ maskesinden başka bir şey değil. Şu an Medyada en fazla takılan MASKE ve en fazla çiğnenen sakız bu. Tabii Medya artistliği etmek için her şeye hazır ve nazır ilerici anarşist bu fırsatı asla kaçırmaz.
    ÇOK ÖNEMLİ BİR NOT: Yorumlarla ilgili yazdıklarım bilinçli bir eleştiri içermemekte ve eğer söylediklerimde eksiklik/yanlışlık…bulursanız, bir iki satır ya da pis pis sırıtan bir emoji ile cevaplar da dahil, seve seve okurum.

  65. Pipsqueak

    Günaydın “At izi ile it izi birbirine karıştı! 05 Mart 2026”
    En az 3-4 yüzyıldır, en çok 7-10 bin yıllık doğa ve insan kırımından habersiz kara cahil!
    Galiba en azından Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını ne de yüzlerce milyonların kıyımdan geçirildiğini duymamış hala emzik emen bir bebeksiniz. Ya da ki bu bence asıl neden, utanmazlığınız ışık yıllarını aşmadan utanç bile duymayacak kadar insanlıktan çıkmışsınız
    Kısacası, hödüklere yakışır mükemmel bir mantık: Siz artık insan değilsiniz, o halde, şimdi insan da yok!
    Neden size daha çok yakışan televizyon ya da sosyal medya da eğlence bulup size benzeri hödüklerle geyik sohbeti yapmıyorsunuz?
    Sırası gelmişken hatırlatayım: Böyle faşist ruhlular üssel artmakta!

  66. Anonim

    pipsqueak, konuyu tamamen yanlış anlamışsın.

    “At izi ile it izi birbirine karıştı!” senin için yazılmadı.

    “İsrail & ABD” vs. “İran” savaşında atılan füzelerle ilgili, ve “manipülasyon savaşı” ile ilgili yazıldı.

    Her şeyden nem kapar bir yapın var, her şey sana söyleniyormuş gibi algılıyorsun pipsqueak…

  67. Pipsqueak

    “Anonim 06 Mart 2026”
    Gerçekten çok özür dilerim. Özürüm kabahatimden de beter olacaksa da, yazdığın yorumun kısalığı ve artık savaş, katliam, gaddarlık, vahşetlerin Medeniyete özgü olduğu inancımın bir önyargı olması neden oldu.
    Ama tek de değilim:
    – “Aynı zamanda barbarlığın bir belgesi olmayan hiçbir Medeniyet belgesi yoktur.”
    (“There is no document of civilization that is not at the same time a document of barbarism.”)
    Walter Benjamin
    – “Medeniyet, yurtdışında fetih ve içeride baskıdan doğar. Her ikisi de diğerinin birer yönüdür”
    (“Civilization originates in conquest abroad and repression at home. Each is an aspect of the other.”)
    – Çok daha yakında diğer çok beğendiğim yazar Sven Lindqvist’in “Bombalamanın Tarihi” de var. Çok tavsiye ederim. Türkiye’de aradım, aşağıdaki adreste gördüm.
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/bombalamanin-tarihi/126327.html“de
    Önyargımı oluşturan çok sayıda kitaplar ve alıntılar varsa da esas olan size kaba davrandığım için özür dilemek. Selamlar.

  68. 'Cahil' Trump ve 'Cahil' Netanyahu

    Başbakan “Netanyahu” gibi cahil bir Amerikalı veledin (ki buna İsrailli denemez; doğrudan doğruya ABD’nin doğu sahilinin yarım yamalak bir mahsulüdür) yaptıklarına artık herkes dahil olmaya başladı. Eski İsrail Başbakanı “Naftali Bennett”in “Türkiye yeni İran’dır; İran’dan sonra sıra Türkiye’dedir.” dediği söyleniyor.

    İsraillilere tavsiyemiz şudur: Başta başbakanları “Netanyahu” olmak üzere, sonra maliye bakanları “Bezalel Smotrich” denen adamın, ve hemen ardından (“Golda Meir” kabinesindeki “Dr. Yisrael Katz” ile isim benzerliğinden başka hiçbir ilgisi bulunmayan) “Doktor Katz”ların, ve nihayet eski siyasetçi “Bennett”in çenesini kıssınlar. Yoksa ne sulh sulha benzer, ne savaş savaşa…

    Talihsiz olan şudur ki; “Trump” ile “Netanyahu”, ABD’nin doğu sahillerinin aynı tip mahallelerinden çıkma yan ürünlerdir. Diplomaları olabilir; fakat genel kültürleri ve davranış biçimleri son derece düşüktür. Dünyadan haberdar oldukları da söylenemez. ABD’nin doğu sahillerinin bu tip zevzekleri, Avrupalı devlet adamlarıyla kıyaslandığında; ABD kökenli olanların epey düşük bir entelektüel seviyede olduğu besbellidir. Jacques Chirac’ı, Boris Johnson’ı bir kenara bırakın; kasabalı bir belediye başkanıyla bile mukayese edilemezler. Chirac, devlet adamlarının kalitesindeki düşüşü; Fransa’daki lise eğitiminin gerilemesine bağlamıştı.

    İnsanız; içimizde kötülük de var, iyilik de. Fakat hiçbir yerin bombalanmasına, hiçbir yerde masum çocukların ölmesine tahammül edemeyiz. Bazı yerlerde insanların duyguları ister istemez kabarır; tahammüller tükenir. İnsanlara yapılan vandallığı sükûnetle karşılamak mümkün değildir.

    İspanya ve Türkiye gibi akil ülkelerin öncülüğünde bu vahşiliğe ve saldırganlığa artık dur denmelidir.

    (6 Mart 2026)

    Prof. Dr. İlber Ortaylı
    (Tarihçi)

  69. Pipsqueak

    Uygunsuz ifadelerin noktalamayla kapatılması yeterli görülmediğinden yayınlanmadı. Lütfen noktalama yapmadan yeniden göndaerin ADMİN

  70. Pipsqueak

    Not: Ben “…”leri “vesaire” ve “ve benzeri” yerine kullanmıştım, yine de silip yerine “vb” koydum. Üstelik uygunsuz ifadelerimi sansürü geçmez korkusuyla ama açıkça yazmıştım. Yazımın sonundaki ek notla da haklı olduğuma inandığımı açıkladım.
    Bu site TikTakTok vb medya pazarı kısa-öz cahilliklere en son sol devrimci modası DEMOKRASİYE uyan bir site olduğundan kısa kesmeye çalışacağım. Not: Bence bu “hoş görü” DEMOKRASİ kılıfının aslında bıyığı eksik Hitler olduğunu görmeyenler farkında olmadan cahilliklerini ifşa ediyorlar.
    Konu iki yaltakçı.
    Biri dünyanın en medeni ülkelerinden biri olan tipik bir alçak politikacı, Almanya Başbakanı Merz (Merde). Bu aynaya bakar ama aynada kendini bıyıksız görür. İkinci yaltakçı, Prof. Dr. İlber Ortaylı (Tarihçi), bu aynaya bakar, lideri ve liderlerine dalkavukluk ettiğini hatırlar ve sözüm ona ‘Cahil’ Trump ve ‘Cahil’ Netanyahu’yu görür. Bu kara cahil tarihçi son liderinin ticaret becerisini bile bilmeyecek kadar kara cahil.
    1- İsrail, 2025 yılında milyarlarca dolarlık rekor sayıda doğal gaz, teknoloji ve askeri anlaşma imzaladı. Başta gelenler listesi:
    ABD $140,9 milyar %18,9; Çin $86,5 milyar %11,6; Almanya $40,9 milyar %5,5; (elhamdülillah Müslüman) TÜRKİYE $35,7 milyar %4,8.
    2- Yeni Veriler Gazze’deki Soykırımı Körükleyen Ülkeleri Ortaya Çıkardı,
    13 Kasım 2025, https://oilchange.org/news/countries-fueling-gaza-genocide/
    Yeni rapor, İsrail’in Gazze’deki soykırımını körükleyen küresel yakıt sevkiyatlarına ilişkin güncel bilgiler sunuyor.
    Ham petrolün yaklaşık %70’i (elhamdülillah Müslüman) Azerbaycan, (elhamdülillah Müslüman Türkiye üzerinden) ve (elhamdülillah Müslüman) Kazakistan (Rusya üzerinden) tarafından sağlandı.
    Not: Bu kara cahil püfürpüfüreser “tarihçi” ruhsallıkla (dincilikle) ticaret arasında sonsuz sıkı bir bağ olduğunu da bilmiyor (bakın Max Weber, R. H. Tawney, Jacques Le Goff vb)
    Bıyıksız Hitler, Merz kusar: “Beyler, Güneybatı Almanya’daki nazik selamlamanız için çok teşekkür ederim. Baden-Württemberg’de oldukça önemli bir seçim bu. Evet, size bir şey söylemekten mutluluk duyarım, eğer araya girerseniz. Bayanlar ve baylar, liderliğini yaptığım Federal Hükümet, nerede durduğumuz konusunda asla şüpheye yer bırakmayacaktır. İSRAİL’İN YANINDAYIZ.
    Böyle ifade ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Size bir şey söyleyeyim. Almanya Federal Cumhuriyeti’nde nerede olursa olsun Yahudi karşıtlığıyla mücadele etmek için elimden gelen her ve bu ülkenin Yahudiler için özgürce ve açıkça dolaşabileceği bir ülke olarak kalmasını sağlamak için her şeyi yapacağım.
    Eğer o pankart taşıyanlar* indirirlerse, çatışma 24 saat içinde sona erecektir.
    *: söz kesenlere hitap
    Bayanlar ve baylar, dava işte burada yatıyor, İsrail devletinde değil, varoluş mücadelesi ve özgürlük içinde yaşama mücadelesi. Evet, teşekkür ederim.
    Avrupa’da hâlâ parlamentolarında çoğunluğu sağlayabilen çok az merkezci parti kaldı. İtalya’dan, Fransa’dan, Büyük Britanya’dan ve diğer birçok Avrupa ülkesinden bize büyük bir kıskançlıkla bakıyorlar ve “Umarım Avrupa’nın kalbinde istikrarlı bir ülke olarak kalırsınız, gelecekte de güvenebileceğimiz bir ülke olursunuz” diyorlar.
    Böylece bir kez daha Avrupa’nın itici gücü ve lideri olabilirsiniz. Bana Friedrich Merz olduğum için bakmıyorlar. Bana Alman Şansölyesi olduğum için bakıyorlar, benden çok şey bekliyorlar. Onlar daha büyükler. Bu akşam burada olduğunuz için çok teşekkür ederim. Çok teşekkürler.”
    İkincisi, Prof. Dr. İlber Ortaylı (Tarihçi). Bu püfürpüfüreser son Medeniyet başını çeken Avrupa’dan, bu sitenin ilerici anarşisti gibi, Türkiye’ye getirenlere dalkavukluk etmiş. Püfürpüfüreser, dünya tarihini sadece kazananlar tarihini kendilerine meslek edenleri bile utandıracak kadar alçak bir seviyeye indirgemiş. Dünyanın en adi insanları olan politikacıların becerilerini kapalı anlatmakla yetinmiş sıradan bir tarihçi.
    Tarihi sadece 19’ncu yüzyıla bile sıkıştırsam, bütün Medeni ülkelerin Batı kuyruğuna girip 19’ncu yüzyılda eskiden miras kalan Saraylarına en uygun olan MİLLİYETÇİLİK, daha doğrusu NASYONALİZM, 19’ncu yüzyılda etrafta dolaşan “-izm” lerden biri. Bir Saray mensubu, bir subay, Atatürk, Osmanlıyı Türkiye eder ve hatta diğer kuyruğa girenlerle kıyas edildiğinde geç bile kalır. Kendinden daha önce bir Saray mensubu, Mehmet Ali, (kahkaha (ha ha ha) atarak yazdım) belki Arnavut olduğundan, Türklerin babası olmayı kaçırdı. Her neyse, “tarih” püfürpüfüreseri, ilk Türk babasından ta Türk ve Müslüman güncel babasına kadar hepsini baş belası NASYONALİZM çerçevesi içinde saygıyla anmış. Sanırım bu kara cahil püfürpüfüreser, en az son iki yüz yıldır apaçık olan, nasyonalizmin enayi ile dolandırıcıyı kardeş ettiğine hiç dikkat etmemiş! Hele 19’ncu yüzyıldaki bütün insanları içeren “izmler” açısından bakınca.
    Bu siteyi önce pompalayan Marksizm ve sonra anarşizm bile, sadece din değil, nasyonalizmin uykusunda olanları UYANDIRMA çağrısından doğdu.
    Bu noktada sayfalar alacak bir konuyu sonsuz basitleştirmekle yetineceğim. Konu “cahillik” kelimesi.
    UYANDIRMAK cahilliği içerir veya ima eder, bilgilendirmedir. 19’ncu yüzyılda nasyonalizm yanı sıra diğer uyanmalar oldu:
    Liberalizm, Sosyalizm/Marksizm, ANARŞİZM, nihilizm, Sosyal Darwinizm hatta en büyük baş belası BİLİMCİLİK (Scientism).*
    Bu cahil tarihçi püfürpüfüreser bu tarih süresine, ilkokul çocuklarının bile bildiği, AYDINLANMA DEVRİ denildiğini bile bilmez!
    * Sözüm ona ANARŞİSTLER bile utanmadan bu kayıtsız şartsız OTORİTE olan BİLİMCİLİK önünde el pençe divan dururlar. Özellikle, politikacı efendilerine dalkavukluk etmek için koşturan adi bilimcilerin hırdavat ve zamazingolarının doğa ve insanı harabeye çevirdikleri artık efendileri hariç herkese ayan olduğu günümüzde.
    Her neyse, uyarı kazıklananların kazıklandıklarını doğal sanmaları cahilliği içinde olmalarını ima eder (içerir) ve bilgilenmeye davet eder. Bu açıdan bakıldığında asıl ve sonsuz kara cahil olan püfürpüfüreserin kendisi. Püfürpüfüreser, kendi liderine yağ çekip dalkavukluk edeyim derken iki şey unutmuş:
    1. ‘Cahil’ Trump ve ‘Cahil’ Netanyahu aslında sonsuz zeki dolandırıcılar.
    2. Ticaretçilerin önemli desteğiyle lider olan püfürpüfüreserin lideri hakeza.
    Not: Beni asıl çılgına çeviren, çok az sayıda istisnalar hariç, çok okumuş çokbilmişler; sosyal ve doğa bilim adam ve kadınları; sanatçılar, dahiler, dünya politikacıları, medya gazetecileri vb. kısacası hepsinin gece gündüz Trump’ın önünde secdeye seve seve vardıkları bir zamanda hala püfürpüfüreserler* gibilerin kara cahilliğini bile görmeyecek kadar kara cahillerin varlığı.
    Bence bunun asıl nedeni bilgi noksanlığı bile değil. İnsanın artık sadece ve sadece biyolojik insan olması, kültür noksanlığı ve kültür noksanlığını medyadan öğrendiği klişelerle doldurması, tiksindirici bir medya ucubesi olması, hepsinde daha da kötüsü dünyayı ele geçirenlerin klonu olması.
    *Ek Not: Ne olur ne olmaz yine bir yanlış yargıda bulunmuşumdur diye püfürpüfüreser hakkında bilgi edinmek istedim. Kararım? Sonsuz yumuşak davranmışım! Anlamadan bilgi biriktirmiş “Yapay Zeka”lara benziyor. Bilgileri bile bazen uydurma gibi ya da (professorial) profesörlükle pompalandığı için imtiyaz ve bağışıklık kazanmış bir bilgiç gibi laf kalabalığı ediyor.
    Püfürpüfüreser profesörün sonsuz çirkin laf kalabalığına bir misal: Profesöre göre Amerika ve Amerikan eğitim kurumları kendi insanları değil dışarıdan gelenlere şükür kendisi gibi dahilerle doluymuş. Peki, Amerikalılar dışarıdan gelmedi mi? Geldikten sonra da İsrail’in tıpkı Netanyahu gibilerin uydurdukları masallarla yerlileri soy kırımından geçirdikleri bu Yapay Zeka profesörün Veri Bankası’nda yok galiba!
    İkiyüzlü ve ırkçı tarih püfürpüfüreseri dalkavukluğuna devam eder: “İnsanız; içimizde kötülük de var, iyilik de. Fakat hiçbir yerin bombalanmasına, hiçbir yerde masum çocukların ölmesine tahammül edemeyiz. Bazı yerlerde insanların duyguları ister istemez kabarır; tahammüller tükenir. İnsanlara yapılan vandallığı sükûnetle karşılamak mümkün değildir.
    İspanya ve Türkiye gibi akil ülkelerin öncülüğünde bu vahşiliğe ve saldırganlığa artık dur denmelidir.”
    Türkiye’deki azınlıklar Yapay Zeka profesörün Veri Bankası’nda yok galiba! İspanya’da kırımdan geçirilen ve kaçarak dünyanın dört bucağına dağılan ki bazıları arkadaşlarımdı, anarşistler de Yapay Zeka profesörün Veri Bankası’nda yok galiba!
    Haydi cahil tarih profesörü %90 büyük beyinliler gibi Saray uşaklığı yapa yapa insanlıktan çıkıp bir yararlı enayi olmuş. Neruda ise bir şair! O da İspanya’dan Arjantin’e giden gemilere komünistleri aldı ama anarşistleri almadı.
    MEDENİLER ARASINDA BEYİN YIKAMASI GÜNDE 24SAAT!

  71. Anonim

    Yorum, Hakaret nedeniyle, uyarı üzerine kaldırıldı. ADMİN

  72. Anonim

    Sayın Zileli,

    Richard Nixon’ın başkan olduğu yıllardaki dünya ile, Donald Trump’ın başkan olduğu yıllardaki dünyayı kıyaslamak sizce doğru olur mu?

    Siz 1970’li yılları da yaşamış-görmüş olduğunuz için sordum.

    Kısa da olsa cevap yazarsanız memnun olurum.

    Saygılarımla

  73. Pipsqueak

    Sayın Zileli,
    “Türkiye, İran’a ait balistik füzenin NATO hava savunma sistemleri tarafından engellendiğini açıkladı.”
    Tahmin ediyorum “‘Cahil’ Trump ve ‘Cahil’ Netanyahu” makalesini yazan sayın çok büyük beyinli (Tarihçi) Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı size benzeyen ciddi bir analizci olduğu için yayınladınız.
    Çünkü böyle milliyetçi, geniş ve derin tarih bilgilerle dolup taşan bir tarih bilimcisi sanırım bir anarşist sitesini ciddiye almaz.
    Ne var ki, Elhamdülillah Müslüman İran ‘Cahil’ Trump’ın uşağı olan NATO’nun koruduğu Elhamdülillah Müslüman Türkiye’ye ikinci defa balistik füze fırlatmış.
    Siz tecrübeli ve derin bilgili politika analizcisi olduğunuzdan size sormak istedim. Acaba ‘Cahil’ Netanyahu Türkiye’ye saldırırsa ‘Cahil’ Trump ve uşağı NATO, Yahudi İsrail yoksa Müslüman Türkiye tarafını mı tutar?
    Eğer cevabı bilmiyorsanız, sizden daha çok bilgili, daha büyük beyinli (Tarihçi) Prof. Dr. İlber Ortaylı biliyordur ve belki o da sizin gibi medya artisti olduğundan halihazırda medyada püfürpüfüresmiştir. Bana adresini verirseniz çok memnun olurum.
    Unutmayın, şu an Batı’nın savaş haberleri insanlıktan çıkmış insanların tek taptıkları PARA kaybına neden olacak petrol fiyatlarının artışının yarattığı korku ile ilgili. Tanıdığınız çok büyük beyinli bir ekonomi püfürpüfüreseri bu konuyla ilgili bir yazı yazmışsa lütfen sitenizde yayınlar mısınız? Teşekkürler.

  74. 'Batı'nın (West) 'Doğu' (Orient) hakkındaki yanılgıları

    • Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları

    • Orientalism: Western Conceptions of the Orient

    Edward Wadie Said
    (1935 – 2003)

    Yirminci yüzyılın en sarsıcı, en etkili kitaplarından biri olan “Şarkiyatçılık”ta; “Batı”nın “Doğu”ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamaktadır Edward Said:

    “Şark”ın kurulmuş (installed) bir şey olduğunu ileri sürüyorum kitabımda; coğrafi uzamların, bu uzamlara özgü “din”, “kültür” ya da “ırksal” özlere dayanılarak tanımlanabilecek yerli ve kökten “farklı” sakinleri olduğu düşüncesinin tartışma götürür bir düşünce olduğunu iddia ediyorum. Ama kuşkusuz, “bizi en iyi biz biliriz” şeklindeki sınırlayıcı düşünceye katılmam da mümkün değil.

    “Şarkiyatçılığın kusuru”nun, hem düşünsel hem de insanî bir kusur olduğu kanısındayım; çünkü “Şarkiyatçılık”, önce dünyanın bir bölgesini kendine yabancı saymış, sonra ona dair değişmez bir yargı kurmuş (installed), böylece insan deneyimiyle özdeşleşeMEme, dahası bunun insan deneyimi olduğunu göreMEme kusurunu işlemiştir. Eğer yirminci yüzyılda yeryüzündeki halkların pek çoğunun yaşadığı genel siyasî ve tarihî bilinç yükselişinden gereğince yararlanabilirsek, “Şarkiyatçılığın” dünya çapındaki hakimiyeti ve temsil ettiği her şey karşı çıkılabilir hâle gelecektir…

    “Şark” diye diye bizlere lanse edilen pek çok anlatının sahte olduğu artık anlaşılmalıdır ve bir yana bırakılmalıdır; “Şarkiyatçılığın” bize sunduğu bütün o “ırksal”, “ideolojik”, “emperyalist klişeler”le birlikte. Böylece insan topluluğunu olgunlaştırmaya yönelik genel girişimi; ırksal, etnik ya da ulusal farklılaşmalardan “daha kıymetli sayan” araştırmacılar, eleştirmenler, aydınlar ve insanlar çıkacaktır ortaya.

    “Şarkiyat” bilgisinin bugün bir anlamı varsa eğer, o da “Şarkiyatçılığın”; herhangi bir bilgide, herhangi bir yerde, her an ortaya çıkması mümkün bir zaaf konusunda uyarıcı bir örnek oluşturmasıdır.

    Okurlarıma; “Şarkiyatçılığa (Doğu nostaljisine)” verilecek yanıtın “Garbiyatçılık (Batı nostaljisi)” olMAdığını göstermiş olduğumu umuyorum.

  75. 'Batıcılık' ve 'Doğuculuk' ve 'Kuzeycilik ve 'Güneycilik'

    Toplumsal uyum ya da uyumsuzluk

    Mücadelenin varacağı yer, mücadele edenlerin toplumu götürmek istediği yer olmayacaktır. Toplumun “gidebildiği” yer olacaktır.

    Bazı toplumların, içinde yaşadıkları sorunlarla biçimlenen “temel çelişki” diyebileceğimiz, gerilim noktaları olur. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’ni düşünelim. Çeşitli nedenlerle Avrupa’dan gelenlerin bu yeni kıtada yerleşmeyi seçtikleri bölge ile birlikte “tevarüs” ettikleri sorun ve gerilimler de oluşur. ABD’de bu gerilimler ciddi bir “iç savaş” aşamasına da gelmişti. Kıtayı zaten “Kuzey Amerika / Güney Amerika” ikiliği ile tanıyoruz; ama Kuzey Amerika’nın da kendi kuzeyi ve kendi güneyi var, uyuşamayan da bunlar. İç Savaş’ı söyledim. Ama tek uyuşmazlık bu değil. Onun öncesinde başka bir sorun bu toplumu sarsıyordu. Amerika gene bir “iç savaş”ın eşiğindeydi. “Kuzey” ve “Güney” gene keskin bir uyuşmazlık içinde var olan iki bölgeye ayrılmıştı. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra “anayasa” yapanların üzerinde anlaştığı “Federal Devlet” formülü şimdi bir kavga konusuydu. Güney, “Böyle olmuyor; ‘konfederasyon’ olalım” diyordu. Bu çekişme devam ederken sonraki savaşa neden olan “zenci sorunu” o kadar can alıcı bir sorun olarak görünmüyordu. Ancak, savaşa, ayrılığa gitme noktasına varmadan bir “yan yana yaşama” uzlaşmasına gelmeyi başardılar. Böylece, ayrılığı ertelemiş oldular. Ama kavga bitmedi.

    Neydi bu tekrarlanan uyuşmazlığın nedeni? Cevap “coğrafya”! “Kuzey”; dağlık, taşlık bir coğrafyaya sahiptir. Derler ki “Tanrı dünyayı yarattı; sonra, fazla geldiği için kullanılmayan taşları, kayaları getirip Massachussetts’e döktü.” Yani, uzun lafın kısası, “kuzey”; genel olarak tarım için elverişli bir arazi sunmaz insanlara. Bu koşullarla karşılaşan kuzeyliler, erken bir tarihten başlayarak, sanayiye odaklandılar.

    Sıfırdan başlayarak sanayileşen toplum “koruyucu gümrüğe” ihtiyaç duyar. Amerikalıların “anavatanı” diyebileceğimiz “Britanya” sanayileşmişti. Maliyetlerini indirmeyi başarmıştı. Yola yeni çıkan Amerika’nın tam serbestlik koşullarında Britanya’nın oturmuş yapısı (nizamı) karşısında rekabet imkânı yoktu. Onun için de gümrüğe muhtaçtılar. “Kuzey” başı çekti, Amerika sanayileşmeyi başardı. Ama “Güney”; bu gidişten hiç hoşlanmadı. Hoşlanmadı; çünkü gerekli sınai ürünleri, bu politikadan ötürü, daha pahalı oluyordu.

    Evet, bu gerilim “Kuzey’le Güney’in arasını açtı” ama bir savaşa yol açmadı. Bunu, “zenci köleler sorunu” yapacaktı. Gene coğrafya! Tütünü büyük ölçüde bırakıp pamuk plantasyonlarına yönelmiş olan “Güney”; dünya pazarında rekabet etmek için “ucuz emek” istiyordu. Sanayileşen Kuzey ise piyasada “müşteri” arıyordu, beş parasız köleler değil. Bunu söylemek, “İç Savaş”ın demokratik gerekçelere değil, gene “çıkar hesaplarına dayandığı”nı ima eder. Bu da birçok iyi niyetli insana haksızlık olur. Büyük çapta sosyopolitik olaylar; çeşitli farklı, hâttâ birbiriyle çelişebilen “motivasyon” içerir. “Amerikan İç Savaşı” da bunlardan biridir diyebiliriz. “John Brown’s body lies mouldering in the grave. But his soul goes marching on” boşuna yazılıp söylenmedi. Ama bir köşede oturup hesaplarını yapanlar da vardı. Onların etkisi de az değildi.

    Uzatmayayım. Zaten konumuz ABD değil, konumuz Türkiye. Bir kıyaslama yapabilmek için ABD tarihine daldım.

    Bir toplumun taşıdığı içsel çelişki, uyumsuzluk; ille de coğrafyadan kaynaklanmak zorunda değildir. Örneğin Türkiye! Bizim derdimiz coğrafi değil, ideolojik: Geleneksel değerlerimize (başta “din”imiz) sarılarak mı yaşamak zorundayız, yoksa “Hristiyan & Batı dünyası”nın empoze ettiği “modernleşme” çabasına mı ayak uydurmamız gerekiyor? On dokuzuncu yüzyılın başından beri ikinci yolun ağırlığı altında yaşıyoruz.

    Ama birincinin varlığını hep hissettik. Nihayet, yirmi birinci yüzyılın başında (3 Kasım 2002); toplumu birinci yolun yolcusu yapmaya kararlı bir siyasi iktidarın yönetimi ele geçirdiği bir evreye girdik. Bu yolun geçerliliğine inananlar, bunca yıldır inanmadıkları yolun egemenliği altında yaşamış olmanın birikmiş öfkesiyle iktidara el koydular ve bu iktidarı elden bırakmak niyetinde değiller. Bırakmamak için her şeyi yapıyorlar ve yapacaklar. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi tarihinin oldukça kritik bir aşamasında olduğunu söyleyebiliriz.

    On dokuzuncu yüzyılın başından beri “Batılılaşma taraftarları”nın yönettiği bir toplumda yaşadığımızı söyledim. Bu az-buz bir zaman değil. Buna rağmen, karşıt görüş varolmaya devam edebilmiş ve sonunda seçimde en yüksek oyu alarak (3 Kasım 2002’de) iktidara gelmeyi de başarabilmiş. Böyle bir “var kalabilme” direncini bu görüşe kazandıran etken ne olabilir? Şüphesiz bunun da epey karmaşık bir cevabı olmalı.

    Söz konusu geleneklerin toplumun geçerli kuralları olarak yürürlükte olduğu zamanın Osmanlı “İmparatorluğu”nun ayakta olduğu zaman olduğunu unutmamak gerekir diye düşünüyorum. “Şanlı bir geçmiş” o geleneklerle yaşanmış.

    Çok fazla incelenmemiş bir konunun; bu imparatorluğun “İslam”a tanıdığı yerle ilgili olduğu düşünülebilir. Osmanlı devleti farklılıklar (dinî, etnik, vb.) karşısında hoşgörülü bir toplumdu; bir imparatorluğun olabileceği kadar. Ama bu hoşgörünün sınırları vardı: Bir Müslüman’la bir gayrimüslim “eşit” sayılamazdı. Aslında bu yalnız Müslüman olanlara tanınmış bir ayrıcalık da değildi. Rum Patriği’nin Reşit Paşa’ya “Sanki bu fermanla iyi bir şey mi yapmış oldunuz?” dediği anlatılır; “Yani biz şimdi Yahudilerle veya Ermenilerle eşit mi olduk?!” anlamına gelir bu imalı soru.

    “Statü toplumu”nda elbette statü son derece önemlidir. “Tanzimat”la birlikte geçilen eşit yurttaşlar toplumunda din gibi son derece önemli kurumda “eşitlik” gibi bir yeniliğin yadırganması beklenecek bir tepkidir. Cumhuriyet dönemi boyunca bu statü bilincinin “din” kurumundan “etnisite”ye devredildiğini de gördük.

    “Batı”yı model olarak kabul eden ve toplumun önüne “İşte, böyle olacaksınız. İyi bakın, öğrenin!” diyen bir ideoloji, hele gururlu yaşamaya alışmış bir toplumda kaçınılmaz şekilde bir eziklik yaratır. Bu eziklikten kaçınmanın tek yolu da; yukarıdan gelen bu komutu reddetmektir. Bunu yaşamaktayız.

    Ancak, bu “modernleşme” komutuna şiddetle muhalif olanlar kendileri (AKP’liler); yüzyılı aşkın bir süredir bir tür “modernleşme” ortamında yaşıyorlar. Onların (AKP’lilerin) “geleneksel” diye belledikleri ne kadar geleneksel? Öte yandan, “modernleşme” onların (AKP’lilerin) gözünde sakınılması gereken bir şey, bir “günah” değil. Batıcılar şimdiye kadar toplumu “Batılı” yapmakta çok güçlük çektiler ve başarılı olmadılar. Ama şu anda iktidara yapışmış olan AKP de toplumu “Doğulu” yapmakta en az onlar kadar güçlük çekeceklerdir.

    Bunun nasıl bir süreç olduğu (ve olacağı) işaretlerini vermeye başladı. “İslamî politika”nın önderleri “Batıcılar”ın bir kültürel hegemonya kurmuş olduklarını görüyor ve söylüyorlar. Bu “zararlı” hegemonyayı “doğru” kültürün önünden süpürme mücadelesine şimdiden giriştiler de. Nasıl giriştiler? “Siyasî baskı” uygulayarak! Yani “doğru kültür”ü savcılık eliyle kuracaklar. Televizonda karşımıza çıkan “Osmanlı” dizilerinden nasıl bir kültür getirmek istediklerini görüyoruz. “Kültür mücadelesi” dedikleri olayda kullandıkları araçlar kültürün “zehiridir” diyebiliriz. Ama bildikleri başka bir şey yok.

    Mücadele sertleşerek sürüyor. Bunun kısa vadede ulaşabileceği noktalar üzerine tahmin (“kehanet” mi diyelim?) yürütmeye niyetim yok. Zaten elle tutulur kesin, net bir sonucu olacağını da sanmıyorum. Mücadelenin varacağı yer, mücadele edenlerin toplumu götürmek istediği yer olmayacaktır. Toplumun “gidebildiği” yer olacaktır.

    Bizler de bunu tartışmaya devam edeceğiz.

    (7 Mart 2026)

    Murat Belge
    (İstanbul Üniversitesi: Edebiyat Fakültesi: İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu,
    Akademisyen,
    “Birikim” dergisinin kurucularından,
    “İletişim Yayınları”nın kurucularından)

  76. Gün Zileli

    kıyaslamalar genellikle doğru sonuç vermez.

  77. 'Sakat karakterler' ve 'özgürlüğün kıymeti'

    ‘İlber Ortaylı, birkaç yıldır her ne kadar Erdoğan’ın yanındaymış gibi bir görüntü verse de; içinde bir gıdım “muhaliflik” daima barındırır, ama sadece bir gıdım, fazla değil.

    Çünkü kendisi; kelimenin en düz, en süssüz anlamıyla “devletin tarihçisi”dir. Devletin tarihçisi olmak için; devletin kurumlarında, devletin üniversitelerinde kadrolu çalışmanız gerekmez; devletin her zerresini ruhunuzda taşıyorsanız bu yeterlidir, hiçbir devlet binasının yanına bile yaklaşmadan en büyük, en yüce “devletin tarihçisi” olabilirsiniz. Kafaların içindeki devlet, fizikî (cisimleşmiş) devletten daha tehlikeli olabiliyor bazen…

    İlber Ortaylı, yeri ve zamanı geldiğinde Erdoğan’a karşı tavrını ortaya koyabilmek için tutunabileceği birkaç dalı (örneğin: “muhalif rolü yapmak”) şimdiden kendisine hazırlamak zorunda olduğunun farkında; bu ülkede devletle uzun yıllar ele ele, kol kola münasebetlerde bulunmuş Ortaylı kalibresinde bir akademisyen tarihçi için hükümetlerle “ne zaman küsülür, ne zaman barışılır” konularında cambazlıklar yapmak hiç zor değil. Ortaylı gibi kalibresi yüksek akademisyen tarihçilerin hayatlarındaki temel amaç; “devleti kutsamak”tır. Geriye kalanlar değişebilir, gelirler giderler; o kadar mühim değildirler.

    İlber Ortaylı; etli ve sütlü konulara pek karışmaz, Türkiye çapında elde ettiği şöhrete leke yapışmasını istemez.

    Devletin çizdiği yolda yürümek, devletin gösterdiği istikâmette “tarihçilik” yapmak; İlber Ortaylı gibi akademisyen tarihçilerin uzmanlığıdır. Mesela: ABD’de muhalifliği ile bilinen ama “devlet”le temas hâlinde olma konusunda asla taviz vermeyen, adeta “devlet”e karşı sapasağlam bir duvar olan bir başka tarihçi profili olarak “Howard Zinn”in tarihçiliğini ve yazdığı kitapları inceleyebilirsiniz. “Ortaylı” ile “Zinn” arasındaki “hakiki tarihçi olmak” farkını böylelikle net şekilde görebilirsiniz.

    Tavsiye ederim:

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/amerika-birlesik-devletleri-halklarinin-tarihi/69790.html

    https://www.kitapyurdu.com/kitap/hareket-halindeki-bir-trende-tarafsiz-olamazsiniz/293534.html

    “Howard Zinn” 2010 yılında aramızdan ayrıldı; geride, “devlet”e sırt yaslamadan da tarihçilik yapılabileceğine dair pek çok kıymetli eser ve kıymetli (acı!) tecrübeyi miras olarak bıraktı.

    Gelgelelim:

    Türkiye’de artık en sıradan insanlar bile, birer adlî soruşturma bahanesi ile, “hukuk” bir silah gibi, bir cezalandırma aparatı gibi kullanılarak özgürlüklerinden mahrum edildiği için, direkt hapse atıldığı için; İlber Ortaylı gibi kalibresi yüksek bir akademisyen tarihçinin karakteri hakkında konuşmak lüzumsuz hâle geldi, konu elbette çok önemli ama özgürlüklerin yok edildiği “R.T.E. hegemonyası” altında Ortaylı gibi karakterlerin muhtevası hakkında konuşup durmak, didişip durmak; havanda su dövmeye benziyor, hem zaman hem enerji harcamış oluyoruz. “R.T.E. hegemonyası” ise artabildiği kadar artıyor.

    Ortaylı’nın; “Trump” ve “Netanyahu” hakkındaki tespitleri tamamen doğrudur, tamamen haklıdır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmeliyiz; bu mertliği gösterebilmeliyiz. Kendisi elbette “bomboş” bir tarihçi değil; kalibresi epey yüksek bir akademisyen tarihçi olduğunu yukarıda birkaç kez belirttim. [Not: Kendisi sadece “Pablo Neruda”yı değil; “Eduardo Galeano”yu bile, ve hâttâ “Bartolome de las Casas”ı bile yakından tanıyor. Buna rağmen “devletin tarihçisi” gibi davranmaya devam ediyor. Ortaylı’nın karakteri budur! Eleştirilen yönü budur!]

    1492’den sonra Avrupa’dan Amerika’ya göç etmiş milyonlarca insanın asıl kökeninin “Avrupa” olduğunun elbette bilincindeyim. Fakat bu durum; Amerika’ya göç eden bu insanların düşünsel, entelektüel müktesebatlarının zamanla erozyona uğradığı gerçeğini değiştirmiyor.

    1776’da adı ABD olacak olan topraklara Avrupa’dan göç etmiş insanların ekseriyeti; hırs küpüdür, rekabeti öve öve bitiremezler, hayatlarındaki en küçük zerreyi, en küçük objeyi bile ambalajlayıp “satış yapmak” amacıyla yaşarlar. “Bilgi (knowledge)”, onlar için salt bilgi olmaklığıyla yeterli gelmez; o bilgiyi paraya çeviremedikleri müddetçe o bilginin (aslında hiçbir bilginin) onlar için kıymeti yoktur. Para kazanmak önemlidir, para kazanmak amacıyla bilgiyi istismar etmek daha önemlidir ABD’ye göç eden bu insanlar için. Bilgi, salt para getiriyorsa değerlidir onlara göre.

    İlber Ortaylı; Trump’ın ve Netanyahu’nun “cahil” olduklarını söylerken, işte tam olarak bu “kültür erozyonu”na işaret ediyor. Ortaylı’yı beğenmeseniz bile bahsettiği bu gerçeği görmek gerekir.

    [Önemli not: ABD kökenli siyasetçilerin çoğunun “cahil” olduğu gerçeği; Avrupa kökenli siyasetçilerin her birinin alim, her birinin bilge olduğu anlamına gelmiyor. Bu hususta daha fazla gevezelik yapmaya gerek yok. Kısa bir örnek vermek gerekirse: “Winston Churchill”in gaddarlıkları ile “Donald Trump”ın gaddarlıklarını kıyasladığınızda; hangisinin “daha az cahil” / hangisinin “daha çok cahil” olduğunu tespit etmenin pek önemi kalmıyor. Eğer çok merak ediyorsanız; cahil olMAyan Winston Churchill’in yazdığı, 4 ciltlik “A History of the English-Speaking Peoples” kitap serisini okuyabilirsiniz, fakat bunları okurken unutmayınız; Churchill’in emriyle yapılan katliamların kanlı izleri tarihin kirli sayfalarında, ve insanların ruhlarında hâlâ duruyor. Sözde, sahtekârca bilgeymiş gibi davranmak, ciltler dolusu kitaplar yazmak; o kişinin yaptığı gaddarlıkların üzerini örtmüyor, yaralı ruhlar isyan ediyor, travma bitmiyor.]

    Jacques Chirac, her ne kadar “müesses nizam Fransası”nda klişe (pespaye) bir devlet adamı olsa da; devlet kademesindeki kişilerin entelektüel kapasitelerinin çoraklaşmasını, eğitim kalitesinin düşmesi ile açıklaması doğru bir tespittir. Verilen eğitim “Avrupa’yı hep övmek, hep yüceltmek” gibi temel bir misyon çerçevesinde olsa bile, bu sakat eğitim sisteminin bile artık eski kalitesinde olmadığına işaret ediyor Jacques Chirac. Onun bu tespitine haklı dememek imkânsız.

    Yani “geçmişte zaten kötü olan şey; günümüzde daha beter, daha kötü hâle geldi” diyor Jacques Chirac, tespitinde haklıdır. İsterseniz, Chirac’ı beğenmeyebilirsiniz.

    Bitirirken şunları söyleyeyim:

    “Kemalizm”in yarattığı tahribatlar konusunda; Sevan Nişanyan’ın yıllardır söyledikleri, yıllardır yazdıkları muazzam bir hazine. Bu ülke onun değerini kolay kolay anlayabilecek gibi gözükmüyor. [Not: Oğlu “Arsen Nişanyan”ın ise; R.T.E.’nin yörüngesine girmek için sürekli çırpınması, “devlet dili ile” konuşmaya hevesli olması kahredici bir durum! “Baba” ile “oğul” arasında gerilim var mı / yok mu, bunu net olarak bilemeyiz.]

    Keşke Sevan Nişanyan, hapse yeniden atılmakla tehdit edilmeseydi de, keşke özgürlüğünden mahrum edilmeseydi de; kendisinin tam zıt kutbunda olan İlber Ortaylı ile bir masa etrafında karşılıklı oturarak “Kemalizm”i tartışabilselerdi, “devleti kutsamanın zararları”nı birbirlerine bağıra bağıra anlatabilselerdi.

    “Özgürlük” olmayınca, bunların hiçbiri mümkün olamıyor…

    Acı olan budur!

    Özgürlüğü paramparça eden “Kemalizm zihniyeti”ne karşı, bu zihniyeti kendisine aparat yaparak kullanan “R.T.E. hegemonyası”na karşı aynı anda mücadele etmek gerekir, ne yazık ki başka yol yok…

    Sevan Nişanyan’a “özgürlük”…

    Ekrem İmamoğlu’na “özgürlük”…

    Selahattin Demirtaş’a “özgürlük”…

    Bu isimlerin hiçbirini beğenmek zorunda değiliz, ama özgürlüklerinden mahrum edilmelerine karşı olmamız gerektiğini artık anlamak zorundayız!

  78. Pipsqueak

    Hakaretamiz ifadeler dolayısıyla yayınlanmadı. ADMİN

  79. Pipsqueak

    Sayın ADMİN,
    “Anonim 09 Mart 2026″nın “Üfürükçü trol piskokek, üfür pisle yala, kim tutar seni. Fesli deli kadirlik yolunda, faşizan aromalı ıvır zıvırlarınla yaşamak yaşamak mıdır! Dışarı çıkıp biraz hava al her gün, tabii kliniğin kapısı kilitli değilse.”
    Galiba siz “Anonim 09 Mart 2026″nın bana karşı hakaretamizini benim hakaretamiz ile KIYASLADINIZ ve benimkinin doğru sonuç vermediğini, onunkinin doğru sonuç verdiği kararına vardınız.
    Bu politikacıların en başta gelen ve özünü simgeleyen ikiyüzlülük.
    Bana karşı yazılanların hepsine ortak olan içinde yaşadığım halde yaşadığım düzene karşı olmam. Bunun da tek yorumu trol, yalan, sahtekarlık olması. Siz bunun ne kadar sadece bana değil insana hakaret olduğunu bile görmeyecek kadar benim dediklerime gocunduğunuzu sergiler.
    Sizinki galiba içinde yaşadığınız halde yaşadığınız düzene karşı olmanız dünyayı kötülüklerden kurtarma, devrimcilik, anarşistlik falan filanlar olması. Medyada DEVRİMCİLİK satmanız!
    İnsanları kötülüklerden kurtarma ve devrimcilik ile peşlerine takanlar, size yüz hayat boyu uzun bir meslek yarattı. Sonunda dünyayı kötülüklerden kurtarıcılık vaat eden diğer yol ile özdeş oldukları apaçık oldu. Hala bu kurtarma vaat edenler ya utanmazlar ya da sonsuz adi politikacılar.
    Fakat umutsuzluğa düşmeyin. Bakın mesela bütün alçaklık, ırkçılık, fetihler, koloniler, köle ticaretine rağmen hala Hristiyan ve Müslümanlıkla gurur duyanlar var! Sizler yalnız değilsiniz.
    Siz gibi devrimciler için Atatürk olmadı, Marksist-Leninist olmadı, Marksist-Leninist-Maoist olmadı. En son ve en güvenilir ve en iyi İlerici-Anarşistlik bile olmadı gibi. BİLEMEM, belki Medya-Artistliği olur.
    Ama çok iyi bildiğim şu: KIYASLAMANIN ne olduğu hakkında zerre kadar bilginiz yok.
    “REASON” Türkçe rasyonellik, akıl yürütme demek. “REASON” da “RATIO” kelimesinden türedi. “RATIO” da orantı kurmak, yani KIYASLAMAK demektir. Bunun TEK VE DOĞRU SONUÇ veren bir metot olduğu tüm büyük beyinli doğa ve sosyal bilimcilerin beyinlerine işlendi. Asıl büyük beyinli olan politikacılar bu yeniliği kendi lehine çevirdiler (daha doğrusu politikayı ele geçiren sizler gibi tüccarlar). Dalkavuk büyük beyinli doğa ve sosyal bilimcileri de yararlı enayiliğe indirgeyip okullarda yeni nesillere örnek ettiler. Siz sol/sağ devrimcilerine politika “-ist”, “-ist”, “-ist” merdiveninde ateşli nutuklarla sosyal mühendislik etmek, diğer sosyal mühendislerin nutuklarını övmek, yumrukla sanal devrim yapmaktan başka bir şey kalmadı. Ama sakla hırsını, gelir zamanı!
    Kim olduğunuz 20 Mayıs 2024 tarihinde tüm doğayı ve hatta tüm insanları paylaşma yarışınızda Anarko-kapitaliste verdiğiniz aşağıdaki cevapta, anlayana, fazlasıyla apaçık:
    “BİZ ANARŞİSTLER, DEVLET MÜLKİYETİNDEN değil, TOPLUMSAL MÜLKİYETTEN yanayız. Toplumsal mülkiyet derken, işçilerin hem kendi işletmelerini kontrol etmesini, gelir giderinin hesabını tutmasını, planlamasını yapmasını ve diğer işletmelerin işçileriyle birlikte toplumsal mülkiyeti yönetmelerini istiyoruz.”
    Yorumlarım:
    1. BİZ ANARŞİSTLER! Bakın şu kibre! Bu anarşist tüm anarşistler adına konuşan, eski tas eski hamam, sıradan bir politikacu LİDER!
    2. Durum daha rezilliğe dönüşür! İki silahşor TÜM DOĞAYI ve TÜM İNSANLARI PAYLAŞMA KAVGASI YAPARLAR! Her ikisi de DOĞA ve İNSAN SAHİPLERİ, MAŞALLAH! Aslında her ikisi de politikacılardan öğrendiklerini kusan papağanlar. Ama şu da doğru ki bu bunlar, biri değilse diğeri, tarih boyunca kazandılar! Bunların kustukları da KAZANANLAR TARİHİ! Bunlar için hem DOĞA hem de İNSAN MÜLKİYET!
    Bu bana çok acı ve olmuş bir olayı hatırlatır. İki anarşistten birinin son sarıldığı cankurtaran İspanya ile ilgili.
    İspanyol gerici anarşistler, Amerika’da yerlilerin topraklarını aldıklarında yerlilere nedenini açıklarlar: Allah dünyayı İsa’ya, İsa Aziz Peter’e, Aziz Peter Kilise’ye, Kilise de İspanya anarşistliği mirasıyla geçinen bir anarko-komüniste, özür dilerim bir dil sürçmesi oldu, İspanya Kraliçesi ve Kralına vermiş. Zavallı bu hala güncel olan sapıklığı (Yahve-Abraham-İsrail) bir espri sanıp kendisi bir espri yapmış: Galiba sizin Allah toprağı bize danışmadan size verdiğinde sarhoştu! Demiş ve Hıristiyan cehennemine yol almış.
    İyi ki ben hem bu siteyi dolduran açıkça faşist olanlardan, kendi düştükleri tuzağı tüm dünyaya yansıtan küstah bilgiçlerin açık ve kapalı saldırılarından ve her ikisine benzeyen anarko-komünist ADMİN’den uzağım. Olsa olsa ADMİN hem KIYASLAMA konusunda sonsuz cahil olduğunu, hem Anarko-komünistliğinin büyük bir küstahlık olduğunu, hem de kendisi ve yandaşları faşistlerin bolluk içinde sarhoş olduklarını hatırlattığım istatistiklerden huzurları kaçtığından ADMİN bir hakaret bahanesiyle görülmesin diye yayınlamaz.
    Kıyaslama (akıl yürütme) ile ilgili bir uyarı: Akıl yürütme, kıyaslama, Rasyonalizm, Aydınlık Çağı benim için tüccarların halihazırda 11’nci yüzyılda tüm dünyaya egemenliklerini ilan etmelerinin tam gelişmesi. Ben bu dolandırıcılıkları bir saniye bile ciddiye almam.
    Komünizm, bu site ilerici anarşizmi, anarko-komünizm ve benzerleri de enayiler ve cahillerin bilgisizliğin cici bici devrimcilik saçmalamaları ile örtmeleri.
    Ama yukarıda dediğim gibi bu sahtekarların yalanlara başarılı olmayacağı demek değildir. Hatta tam tersi doğru: bu alçaklar daima başarılı oldular.

  80. Gün Zileli

    Sözünü ettiğiniz yorum, uyarınız üzerine kaldırıldı. ADMİN

  81. Pipsqueak

    Asıl amacım saldırıcı dilime rağmen “Pipsqueak 12 Mart 2026” yazımı yayınladığı için Gün Zileli’ye teşekkür etmek.
    Tarih okuyup günümüzü anlamam hayal kırıklığıyla sona erdi. Tarihin kazananlar tarihi olduğunu görüp yardımı üstü örtülü olsa da bilerek yapılmamıştır ümidiyle dinler ve mitlerde aradım.
    Rasyonellik ile ilgili kaba cevabımın kaynağını anlatmakla mazeretim suçumdan büyük olacak, biliyorum.
    19’ncu yüzyılın yaşadığımız günlerin 18’nci yüzyılda temeli atıldığı sürenin zirvesine varıp final (son) biçimini verdiğine, sitedeki aşırı faşist-aşırı cahil-aşırı TikTakTok enformasyonu ile pompalanmış kazazedeler hariç, katılacağını düşünüyorum.
    O sürede AKIL YÜRÜTME, BİLİMSEL YÖNTEM ve özellikle devrimcilerin taptığı İLERLEME doğdu. Bunlara, “kıyaslama”, “akılcılık”, “rasyonalizm”, “aydınlık” falan filan da denir.
    Anlatacağım modernler elinde mitin “başına” gelen:
    19’ncu yüzyıl modernlerine göre mit “tarihin açıklığa kavuşturmadığı zaman veya olaylarla ilgili bir hikaye veya dini bir kavrama dönüştürülmüş gerçek bir olguyu ya da bir fikrin yardımıyla bir olgunun icadını kapsar.” Bu büyük beyinliler, büyük bir sakinlikle, mitin biçimsel tanrılarla ilgili ve bu tanrılarla insanlar arasındaki ilişkiyi ifade etmenin bir aracı olduğunu ileri sürdüler. Zaten bu hikayeler geçmişte kalmıştı. Tanrılar çoktan ve gerçekten ölmüştü. Tanrıların becerileri de artık bu koca beyinlileri ilgilendirmiyordu. Ondokuzuncu yüzyıl, aklın yüzyılı, mitlerden yoksundu ve yalnızca “şairler” (sahte şairler!) bundan pişmanlık duyuyordu.
    Ne var ki, bilinçaltı psikolojisi, sosyoloji ve tarih geldi ve Greko-Latin mitolojisindeki üstü artık toz kaplı hikayelere yeni bir anlam ve canlılık kazandırdı. Bunlar, dine renk katmak için çocukça bir icat gibi görünmekten çıktı. Yerine, mitlerin insanın derin ve karmaşık eğilimlerinin incelikle ifade ettiği bilincine varıldı. Bu mitlerde yer alan tanrılar artık basit gök gürültüsü ve zaman tanrıları değildi. Böylece Tanrıların kişilikleri karmaşık özelliklerle zenginleşti. Eşi benzeri görülmemiş boyutlar kazandı. Kronos ve Zeus gizemle örtülmüştü – insanın gizemiyle. VE GARİP BİR TERSİNE DÖNÜŞLE, O ZAMANLAR ÇOCUKÇA GÖRÜNEN ŞEY, HAYALİ MİT DEĞİL, ONU ANLAMAKTA BAŞARISIZ OLDUĞU İÇİN ONA KARŞI ÇIKAN RASYONALİST FELSEFEYDİ.

  82. Pipsqueak

    “‘Sakat karakterler’ ve ‘özgürlüğün kıymeti’ 11 Mart 2026”
    Önce özgürlük kavramı ile ilgili çok az sayıda espriler.
    – Bir Hristiyan misyoner kendine ta Arktik’e kadar zıplama özgürlüğü kazandıran Hristiyanlığa inancı hala ekmek derdinde olan zavallı ilkel İnuitlere öğretmek ister.
    Bir İnuit “bizim derdimiz inanç değil, biz korkuyoruz” der.
    İnuit daha henüz misyoner gibi inançla kölelikten kurtulma derdine düşmemiş. İnuit daha henüz içinde yaşadığı doğada diğer varlıkların yarattığı özgürlük kısıtlamasından kurtulmamış. Hem özgür hem değil! OLMAZ!
    – İlkel, çıplak vahşileri çalışan bir antropolog esprisi: “Ne zaman ormana doğru yol alsam, kendilerinden bile daha vahşi hayvanlara karşı, tılsımımı* yanıma almamı hatırlatırlardı. Sözlerini dinledim, hala yaşıyorum!”
    *: Tılsımın İngilizce adı talisman. Bir zamanlar MEDENİ olduklarından dünyayı kana boğan Müslüman Araplar şimdi daha MEDENİ olan Batı’yı rahatsız edip MEDENİ Batı’nın dünyayı kana boğmalarına neden olmaktalar. Müslümanlar Avrupa’ya girdiklerinde daha henüz Allah’ın bile engellemeyi becermediği durumlara karşı işi tılsımla idare ediyorlardı.
    – İlk antropologlar ya da etnologlar genellikle Tanrının inananlar hazinesini daha da zengin etmek ve ölünce cennete gitmek için ilkeller arasında ruh avcılığı ve öğrenim-öğretim işgüzarlık araştırmaları yapan misyonerlerdi.
    Biri avcı vahşi çıplaklara katılır ve Tanrısının becerilerini anlatan vaazlar verir. En sık çağrıştırdığı: “Allah büyük ve cömert”. Ancak bu arada vahşilern tuz ya da füme et bilmediklerini görür onlara durmadan yapmalarını tavsiye eder. Nihayet böyle hayatı doğal bulan yerlilerin kafaları şişer ve “Allah büyük ve cömert” derler.
    İşi uzatmadan bitireceğim. Bence “Sakat karakterler özgürlüğün kıymeti 11 Mart 2026” sadece ve sadece Medeniler arasındaki özgürlük anlamı çerçevesinde kaldığı gibi sadece ve sadece o özgürlüğe kavuşma yollarını gösterenleri model almış.
    Eminim yine ya Yapay Zeka* kaynakları ya da benim pipsqueak küçük beyinli olduğum bahanesiyle söylediklerimde hata bulmaktansa cevaplar yağmuruna tutulacağım.
    *: Şu an önümde sadece bir kaynakta yayınlanan son kurtarıcı Yapay Zeka’nın doğa ve insana zararlarını, yanıltmalarını çok çok büyük beyinliler tarafından yazılan medyada enayiler haber pazarında gelir sağlayan ve daha önce Yapay Zeka’yı kurtarıcı olarak satanların 20’ye yakın yazıları var.
    Tek biri bile (isteyenlere site adreslerini de gönderebilirim) aşağıda yazdıklarımı görmez:
    Örnek olarak bir etekleri tutuşan sonsuz büyük beyinlilerin derdini yazacağım ama hepsi benzeri.
    “‘Keşke ChatGPT’yi bir uçurumdan aşağı itebilseydim’: Profesörler yapay zekâ çağında eleştirel düşünmeyi kurtarmak için çabalıyor!”
    Bunlar şimdi Trump önünde el pençe divan duran büyük beyinliler ve her yeniliğe ya hemen katılan ve öven, ya analizciliğini yapan, ya ticarete çeviren, ya, ya, ya… devrimci olup daha iyi kurtuluşu vaat edenler. Fakat bence çılgınlığa katılanları simgeleyen en önemli niteliği İŞ ve İŞÇİ BULMA Kurumu Kapitalizmi canlı tutmak.
    Hepsini daha henüz okumadım ama bu çok, çok, çok, sonsuz büyük beyinli dalkavukların bir teki bile şu itirafta bulunmaz:
    “Önce, insan/doğa düalizmi ile bizi pompalayan politika efendilerimize yaltakçılık etmek için her türlü bolluk-sefalet-ölüm vaat eden hırdavatlar icat edip doğa ve insanı harabeye çevirdik. Şimdi daha henüz göklere çıkardığımız, DOĞA YARATIĞI MADDEDEN YAPILANDIRILAN Yapay Zeka hırdavatı bize yeni bağırıp çağırma işi yarattı. Karşımıza yeni bir Frankenstein çıktı! Yalnız bu defa bizim gibi büyük beyinlilerin yaltakçılığına devamı tehlikede. Eskiden, bizim gibilerin Devlet Babaya şükür eşitsizlik fabrikaları okullarda üretilirdi. Şimdi Yapay Zekalar kendi kendilerini üretecekler! Şimdi hatta ‘rogue’* başına buyruk Yapay Zekalar bile var.
    *: ‘rogue” daima olduğu gibi bin anlamı olan bir kelime, ‘başına buyruk’ olarak tercüme ettim.
    Yine benim küçük beyinli olmamı yüzüme vuracaklara hatırlatmak isterim: Howard Zinn beğendiğim bir düşünür ama eninde sonunda İYİ KALPLİ BİR SOSYALİST DEVLETE (ki daha önce Karl Polanyi benzeri uyumlu toplumdan “herkes birbirine karşı, Allah da herkese karşı” düzene geçme eserini yazmıştı) başvurur.
    Lütfen Yapay Zeka araştırmalarınızı değil benim ilkelcilikle düştüğüm kara cahilliğim dışında hatalarımı bulup yazın.
    Verdiğim somut, olmuş olaylarla medenilerin bitmez tükenmez iyi/kötü anlayışı, ayıklama derdinin kendilerine özgü ve medya tarafından günde 24 saat pekiştirildiğine ve çok sayıda bilgin entelektüellerin de bilerek ya da bilmeyerek ve hatta Saray uşakları olduklarından katıldıklarına da inanıyorum.

  83. Anonim

    pipsqueak (14 Mart 2026 at 14:17)

    Siz şu yazının (11 Mart 2026 at 07:52) sadece bir kısmını okumuşsunuz, ve sadece o kısımlara göre çıkarımlar yapmışsınız.

    Eğer yazının tamamını okusaydınız; haklı bir yazı olduğunu anlardınız.

    Son iki ek:

    • Önünüze gelen her yazıyı; “Yapay Zekâ” vızıltıları zannetmeyiniz. Bu hataya çok sık düşüyorsunuz.

    • Yazının bütününü; ya kavrama beceriniz hiç yok, ya kavrama beceriniz var ama kavramak istemiyorsunuz. İkisinden biri.

    Eleştiri yönelttiğiniz zaman; sadece ama sadece sizin işinize gelen kısımları cımbızla çekerek o kısımlara eleştiri yöneltiyorsunuz. Yazının bütün hâliyle verdiği uyarıyı ıskalıyorsunuz.

    Lütfen alınganlık göstermeyiniz, amacım size durduk yere taş fırlatmak değil; çok fazla gevezelik yapıyorsunuz, kıymetli olan şeylerin kıymetinin belki siz de farkındasınız, ama sırf gevezeliğiniz sebebiyle hem bu kıymetli olan şeyleri görmezden geliyorsunuz hem bir miktar itibarınız varsa bile onu da yok ediyorsunuz.

    Kalbinizi kırdıysam özür dilerim. Lütfen yazılan yazıları bütün hâliyle okuduktan ve kavradıktan sonra değerlendirmeye dikkat ediniz. Eleştirilerinizi; yazıları bütün hâliyle okuyup anladıktan sonra yapmaya gayret ediniz.

    Eğer kısım kısım, sadece sizin işinize gelen kısımları cımbızla çekerek sadece oralara eleştiri yöneltmeye devam ederseniz; eleştirileriniz kuru gürültü olmaktan öteye geçemiyor.

  84. Pipsqueak

    “Anonim 15 Mart 2026” Bey
    Sizi taklit: Siz de yazdığıma cevap getirmektense benim Yapay Zeka, ve sanırım, Zinn hakkında söylediklerimi seçmişsiniz.
    Böylece asıl konum olan 290 bin yıllık insanlarla, son aşağı yukarı 10 bin yıldır devamlı dert yananlar ve devamlı, sizin sarıldığınız özgürlük gibi, cankurtaran arayanlar arasındaki temel farka değinmemişsiniz.
    Genellikle de bu sitede böyle bir fark olduğu bilinse bile, özellikle medeni entelektüellerin %99’nda çık sık rastlanan merdivene yerleştirme hevesi gibi, alçaklarla yüksekler arasındaki fark olarak algılanır. İlkeller de merdivenin en altındaki basamağında olduğundan lafını etmeye bile değmez.
    Yazımı “Verdiğim somut, olmuş olaylarla medenilerin bitmez tükenmez iyi/kötü anlayışı, ayıklama derdinin kendilerine özgü ve medya tarafından günde 24 saat pekiştirildiğine ve çok sayıda bilgin entelektüellerin de bilerek ya da bilmeyerek ve hatta Saray uşakları olduklarından katıldıklarına da inanıyorum.” paragrafıyla bitirdiğim halde ona değinmediniz bile.
    Her neyse, eğer yazdıklarınız Yapay Zeka’dan kopyalar değilse özür dilerim.
    Diğer bir sorun daha var. Kendiniz sabit bir rumuz ki seçin demiyorum, kullanmadığınız için devamlı açıklamalar ve düzeltmeler mümkün olmuyor.
    Değinmediklerim seçmeden değil bilerek değinmek istemediğimden. Mesela “mücadele” kelimesi. Bu da sadece medenilere özgü değil, medeniler tarihinde bile çok modern bir kavram. Bana göre propaganda, bazı düşünürlere göre mit.
    Hatta Darwin ile hayatın kendisi bir mücadele; sağ/sol devrimcilere göre de mücadele bir savaş narası. Yazınızın sonunda naralarınızı sıralamışsınız. Onları da bilerek es geçtim.
    Ben devrimci değilim ve hayatta kalmak için okul, iş bulup çalışmak, üstekilere hürmet aşağıdakilere emir vermek gibi binlerce tüm medeni dünyaya yayılmış olan kölelik beni tiksindiriyor. Bazılar için tıpkı medeniyet gibi doğal.
    Doğallık sağ/sol devrimcileri için mücadele etmek, aktif olmak, sloganlar atmak, partilere katılmak… eğer benim gibi sıradan ve küçük beyinliysen gazete satmak falan filan.
    Medeniyet, entelektüellerin %99’u için, daha önceki 290 bin yıllık olgunlaşma, yetişkin olma süresi sona erince, yani jeton düşünce, doğal doğmuş.
    Farkımı bir benzetme ile açıklayayım. Bana göre, daha doğrusu okuyup anladıklarıma göre, medeniyet bitkilerin aşılanması ve hayvanların yapay seçimi gibi yapay bir mahluk. Medeniler için medeniyet, bir zamanlar ve şimdi hala bazı yerlerdeki medeniler arasında çok yaygın bir saplantı olan kız oğlan kız, bakire, el değmemiş doğada doğal doğmuş.
    Siz benim dediklerime kızmışa benziyorsunuz, sizi biraz güldüreyim.
    – Bir kadın hangi erkekle sevişsem ardında bana sorar:”Ben ilkim değil mi?”
    – İsa’nın annesi doğurduğunda bakireymiş.
    İsa’nın Yahudi olduğunu nasıl bilirsin? Ölene kadar annesiyle yaşamış, kendisi annesinin bakire olduğuna annesi de kendinin Tanrı olduğuna inanmış.
    (Bunun Türkçesi de var: Görmemişin bir oğlu olmuş, çeke çeke ç*künü koparmış!)
    – İleri Medeniyet, Geri kalmış Medeniyet, İlkeller ve kadın.
    1. Hristiyan medeniyette kadınlara: “Açın bizi heyecanlandırıyor!” derler.
    2. Müslüman medeniyette kadınlara:”Kapatın, bizi heyecanlandırıyor! Derler.
    3. İlkellerde: “Babanı tanıyorsan şanslısın!” derler.
    Not: Avrupalılar köle ticareti yaptıklarında bazı kadınları şimdi artık en fazla reklamı yapılan seks için seçerlerdi. Çoğu Afrikalı kadınlar seçilmemek için kendilerini çirkin ederlerdi. Kolonilerde Avrupalılar gelmeden önce ilkeller arasında fahişelik yoktu. İlk medeniyet Sümer’de Gılgamış medenileştirmek için Enkidu’yu bir Tapınak fahişesi gönderdi.
    Boş konuşmaktansa biraz öğrenin. “Pipsqueak 14 Mart 2026” yazımdaki verdiğim somut misalleri bile anlamadan “deve kuşu” cevap vermişsiniz. Bu konuda sonsuz cahilsiniz. Hiç bir şey bilmediğiniz apaçık. Sitenin ölçü kıstasına saygım olduğundan uzatmamak için elimden geldiği kadar kısa kesiyorum.
    Tekrar ediyorum eğer medeniler ve ilkeller hakkında yazdıklarımda bir hata varsa veya bilgilerinizden dolayı katılmadığınız noktalar varsa onu yazın!
    Bence siz düşüncelerinizi biçimlendiren medya hakkında bile çok cahilsiniz. Süper yıldız entelektüelleri tanımanız benim için sıfır kıymet taşır. Mesela apaçık faşist ruhlu ve insanın düştüğü sefilliği İNSAN DOĞASINDA gören iki faşist ruhlu Sevan Nişanyan ile İlber Ortaylı. Belki onlar gibi olmak istediğinizden, yıldızlarınızın ışığı gözlerinizi kamaştırmış, sizi kör etmiş.
    Işığı sonsuz daha çok parlayan Marks ve takipçilerinin becerileri sonucu milyonların canına mal olduğunu görüp hayal kırıklığına uğrayan bir kişinin sitesi bile sizi bu kara cahillikten uyandıramamış.
    Sadece Las Casas’ın eleştirdiği soy kırımları 20 milyonun canına kıydı. Hitleri etrafındaki yalakaların zeka katsayısı (IQ) en yüksekler arasında. Yüzlerce daha misal verebilirim ama siz MODERN BİLİMİN çıkıp gelişmesiyle doğuştan dolandırıcı olan Devlet-Banka-Endüstri üçte bir/birde üçün beyin yıkaması olan BÜYÜK BEYİNLİ/ZEKA KATSAYISI (IQ) YÜKSEK OLMA çılgınlığına kapıldığınızdan yine, Yapay Zeka misali, fikir değil enformasyonla kafamı şişirmenizden korkuyorum.
    Belki de o yüzden sizin Yapay-Zeka dırdırları ettiğinizi sandım.

  85. Pipsqueak

    “Anonim 15 Mart 2026” Yüksek Zekalı (IQ)
    Size nispeten yumuşak bir yanıt verdikten sonra yumuşaklık ettiğime pişman oldum.
    Sizin taptığınız Yüksek Zeka (IQ) ile medeniyet arasında çok sıkı bir bağ var ve hatta iç içeler.
    Yapay Zekanıza sorun: “Civilization kelimesinin kökeni ne?”
    Büyüyünce olmak istediğiniz Nişanyan’a sorun “medeniyet kelimesinin kökeni ne?
    Her ikisine ortak olan ŞEHİR, yani yerleşik yaşamda merkez olan, içinde olmak için can attığınız Saray’ın olduğu yer.
    Not: İnternet doğduğunda yaltakçı Yüksek Zekalılar hemen “Collective Intelligence” altın yumurtasını yumurtladılar ve hatta sizin gibileri düşünerek buna cici bici Vatandaş Bilimi parçası eklediler.
    Her neyse, nasıl olsa anlamazsınız diye olmuş bir olayı anlatayım:
    Guayakiler 1960’lar ve 1970’lerde Paraguay hükümeti tarafından, Paraguay’ın doğu bölgesinde kalıcı rezervasyonlara yerleştirildi.
    O zaman orada olan ve onları çalışan Clastres gördüğünü anlatır.
    “(sizler gibi) Yüksek Zekalılar (aynı yine bilmeyeceğiniz ve anlamayacağınız Devlet ile Hristiyanların evliliği gibi) iş işten geçtiğini görüp kaderlerine razı oldular. Salaklar hiç bir şey anlamayan geri zekalılar ormana ava gitmeye devam ettiler.”
    Clastres yaltakçıların zeki olduğunu biliyorsa da yaltakçılık yapan alçaklara yaltakçılık yapmaz gerçek bir insan.
    Boşuna “Devlete Karşı Toplum” kitabını yazmadı.
    Şimdi de yine ömür boyu Yüksek Zekalılara tapsanız bile anlamayacağınız, başka bir olmuş olan ve medeniyetin başlangıcına gönderme yapan bir yazıdan alıntı.
    Sizin Yüksek Zekaya tapma saplantısını bildiğim için önce kaynak: Scientific American Vol. 236, No. 5 (May 1977) Exploring the Herbarium
    “Yeni gıdalar veya ilaçlar sağlayabilecek az bilinen bitkiler hakkında değerli bilgiler, dünyanın botanik koleksiyonlarındaki milyonlarca örneğe iliştirilmiş etiketleri inceleyerek toplanabilir. Dünyada 800.000’e kadar bitki türü olabileceği göz önüne alındığında, bunlardan ne kadar azının insan tarafından doğrudan kullanıldığı dikkat çekicidir. DÜNYA İNSAN NÜFUSU İÇİN KITLIK VE HAYATTA KALMA ARASINDA SADECE ÜÇ ANA TAHIL VE BELKİ DE YAYGIN OLARAK YETİŞTİRİLEN 10 DİĞER TÜR BULUNMAKTADIR VE BİR AVUÇ İLAÇ BİTKİSİ BATI UYGARLIĞINA BİNLERCE YILDIR HİZMET ETMİŞTİR. Oldukça açık bir soru var: Bir şeyi mi kaçırıyoruz? Elbette, bilinen, adlandırılmış ve tanımlanmış yaklaşık 250.000 TÜR ARASINDA, dünyanın gıda arzını artırmak için yetiştirilebilecek veya aktif kimyasal bileşikleri TIBBI AMAÇLAR için izole edilebilecek başka bitkiler de vardır.”
    Sorun kendinize neden acaba ilk Saray ve sonraki Saraylar sadece birkaç tahılı tercih etti. Şimdi de ” biyolojik çeşitlilik” tantanası yapıyorlar. Neredeydi sizin taptığınız yaltakçı Yüksek Zekalılar? Neden efendileri politikacılara silah ve iş yerlerine “çabuk” varmak için otomobil ve binlerce Devlet-Banka-Endüstri uşaklığı yapmayı seçtiler.
    Madem ki siz Yükse Zeka (yüksek IQ) ile kafayı yemişsiniz senelerdir sorup cevap alamadığım bir soruyu sizin dahiliğinize buyurayım.
    Not: Gerçi bu soru daha çok İlerici Devrimcilere sormak daha münasip ama siz de ilericisiniz, maşallah!
    Yürümek otomobilden daha hızlıdır, neden?
    Diğer bir gerçek insan gözlemi.
    Kızılderililer vahşi köpeğe işaret eder ve “bizimki kamp köpeği o gerçek köpek” der.
    Diğer bir tane daha anlamayacağınız katkı.
    Tarımcı ve hayvancıların sırtından geçinen Saray ve sizler gibi Yüksek Zekalılar ile ilgili medyada çok eski bir beyin yıkaması haberi.
    “Almanya, çiftlik hayvanlarına yönelik “kan dökme arzusu”na yanıt olarak kurt avını yasallaştırmaya hazırlanıyor. Perşembe 5 Mart 2026”
    Kurtların avlanması yaygınken bir çalışma tamamıyla şaşırtıcı bir sonuca vardı. Kurtlar ve hatta genel olarak yırtıcı hayvanlarda belli bir alışkanlık haline gelmiş avladıklarıyla “gözle ilişki kurma” var. Bir kurt kümes girip sizin gibi medenileşmiş (evcilleşmiş) yüzlerce tavuk horoz görünce kafayı oynatıyor ve bir yerine 10-15 tavuk parçalıyor. Hatta kurtların şehirlere inip kümeslerde yiyecek araması bile tüm dünyaya yayılan çok Yüksek Zekalılar ile onları besleyen alçak zekalıların artık kendilerinden başkasına yaşayacak yer bırakmamalarından kaynaklanmakta.
    Bu bağlamda, sizlere yakışan bir araştırma da var: “Kurdun saldırıları aşırı sağa (radical right AfD) oy verileceğini öngörüyor.
    Bildiğiniz bir şeyler varsa neden bana karşı geldiğinizi bilginizle ve kendi dilinizle anlatın. Benim yıldızlarınızın ışığına ihtiyacım yok ve zaten,”görünen köye kılavuz gerekmez” atasözün uyardığı gibi akıl yürütme karanlıkta yapılır.

  86. 'Fernand Braudel', 'E. P. Thompson' ile 'İlber Ortaylı' benzer mi?

    Bu toprakların entelektüel hayatında bazı isimler vardır ki; onları sevmek, ya da eleştirmek bile başlı başına bir pozisyon almak anlamına gelir. “İlber Ortaylı” bu isimlerden biridir. Galatasaray Üniversitesi’nden Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğüne, televizyon ekranlarından popüler kitaplara uzanan yarım asırlık bir ömür; Osmanlı arşivlerine hakimiyeti ve kalabalıkları büyüleyen anlatıcılığıyla Türkiye’nin en tanınan tarihçisi ünvanına ulaşmış bir figür.

    Şimdi okuyacaklarınız; övgü yazısı da değildir, hesap sorma girişimi de değildir. Ortaylı’nın katkıları gerçek, ama sınırları da gerçek. İkisini aynı anda görebilmek, ona duyulan saygının ispatıdır.

    Ortaylı’nın tarihçiliğe en önemli katkısı; “Osmanlı İmparatorluğu”na dair iki karşıt, ama eşit ölçüde problemli anlatıya meydan okumasıdır:

    • Bir yanda; Osmanlı’yı salt “despotizm” ve salt “geri kalmışlık” olarak gören, “Batı-merkezci” ve “erken Cumhuriyet dönemi ulus-inşacı” tarih yazımı,

    • Öte yanda; Osmanlı’yı modern Türk milliyetçiliğinin öncülü olarak araçsallaştıran “siyasî nostalji”.

    Ortaylı; bu iki karikatür arasında gerçek anlamda arşiv temelli bir alan açtı.

    Onun “Osmanlıca arşiv okuryazarlığı” ve “birincil kaynaklara hakimiyeti” gerçekten üst düzeydir. Özellikle erken dönem çalışmalarında, örneğin “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”nda (1983), 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesini Batılı bir norm arayışı olarak değil; imparatorluğun kendi iç dinamikleri ve bürokratik gelenekleri çerçevesinde analiz etti. Bu yaklaşım, Türk tarih yazımında uzun süre ihmâl edilmiş bir perspektifti.

    Ortaylı’nın ikinci ve küçümsenmemesi gereken katkısı, tarihin popülerleştirilmesidir. Akademik bir disiplini kamuoyuyla buluşturmak, metni sıkıştırmadan sadeleştirmek ayrı bir sanattır ve Ortaylı bu alanda eşsizdir. Televizyon programlarında saatler boyunca ilgi çekici konuşabilme, akademik kaygılardan taviz vermeksizin geniş kitlelere ulaşabilme kapasitesi; pek az tarihçiye nasip olan bir beceridir.

    Öte yandan, Ortaylı’nın tarihi; büyük ölçüde “Topkapı Sarayı’ndaki sultanlar”, “bürokrasi” ve “entelektüel elit”ten okunur. “Köylü”, “kadın”, “gayrimüslim azınlık” ve “taşra deneyimleri” onun anlatısının “kenar notları”nda kalır. Bu tercih salt bir ilgi alanı meselesi olsaydı tartışılmaya değer olmazdı; ama problem, Ortaylı’nın elitlerden kurulu anlatısını sanki bütün toplumun tarihiymiş gibi sunmasıdır.

    20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “sosyal tarih” ve “aşağıdan tarih (history from below)” akımları, tarihsel aktörlerin tanımını köklü biçimde genişletti. “Edward Palmer Thompson”ın İngiliz işçi sınıfını, “Ranajit Guha”nın Hint köylüsünü tarih sahnesine taşıdığı bir çağda; Ortaylı’nın metodolojik ufku büyük ölçüde “19. yüzyıl pozitivist tarihçiliği”nin sınırları içinde kalmaya devam etmiştir. Bu bir tercih olabilir; fakat bir tercih olduğunun farkında olunup-olunmadığı belirsizdir.

    Ortaylı’nın en sistematik ve en sorunlu yönelimi; Osmanlı’yı “hoşgörülü” ve “çok-kültürlü” bir imparatorluk olarak idealleştirme eğilimidir. “Millet sistemi”ni anlatırken “Ermeni”, “Rum” ve “Yahudi” toplulukların kendi dinî kurumlarını, mahkemelerini ve okullarını özerk biçimde işletebildiğini vurgular; bunu Avrupa’nın aynı dönemdeki dinsel baskılarıyla karşılaştırarak Osmanlı’yı yüceltir.

    Bu anlatı yanlış değil ama eksiktir; ve “seçici eksiklik” kendi başına bir “çarpıtma”dır. “Millet sistemi” aynı zamanda gayrimüslimlerin cizye yükümlülüğünü, hukuki statü hiyerarşisini ve toplulukların “hoşgörülen” değil, yapısal olarak tabi konumlandırılmış olduğunu içeriyordu. 19. yüzyılda merkezileşmeyle birlikte bu sınırlı özerklik fiilen daraltılmış; “1864 vilayetler reformu”ndan itibaren taşra üzerindeki merkezi denetim sistematik biçimde artmıştır.

    “Ermeni meselesi” bu çerçevedeki en keskin sınav noktasıdır. Ortaylı; “1915 tehciri ve katliamları”nı doğrudan ele alırken “soykırım” nitelendirmesini reddeder, ve olayları savaş koşullarının kaotik bir ürünü olarak çerçeveler. Ancak bu çerçeve tarihsel olarak yetersizdir. “Dahiliye Nezareti”nin tehcir kararları “Mayıs 1915″te merkezden çıktı ve yazılı emirlerle taşraya iletildi. Ermenilerin sürgüne tabi tutulduğu güzergâhlar, yerel Kürt düzensiz kuvvetleriyle koordineli biçimde şiddetin yoğunlaştığı hatlara denk geliyordu. Hayatını kaybeden kişi sayısı çeşitli akademik kaynaklarca 600000 ile 1200000 arasında tahmin edilmekte; bu rakamlar savaş kaosunun tesadüfî kayıpları olarak açıklanabilecek boyutları çok aşmaktadır.

    Bir tarihçinin “soykırım” terminolojisini kullanıp-kullanmayacağı meşru bir akademik tartışma konusudur. Ama Ortaylı’nın bu tartışmayı yürütme biçimi, akademik şüpheciliğin değil; “devlet söylemiyle örtüşen siyasî bir pozisyon”un izlerini taşır. Tarihsel anlatının bu kırılma noktasında seçici olmak, bütünün güvenilirliğini zedeler.

    • “Fernand Braudel”in “uzun süreç (longue duree)” kavramı,

    • “Michel Foucault”nun “iktidar-bilgi ilişkileri” analizi,

    • Tarihçi “Ranajit Guha”nın çabalarıyla kurulmuş “Subaltern Studies”in; marjinalleştirilmiş öznelere odaklanması,

    • Ya da, “post-kolonyal tarih yazımının ‘metropol-çevre gerilimi’ni çözümleyişi”;

    Bütün bunlar 20. yüzyılın tarih disiplinini dönüştüren teorik hamlelerdir. Ortaylı’nın çalışmalarında bu çerçevelerin izine nadiren rastlanır.

    Bu tercih tutarlı bir “ampirizm (deneycilik)” olarak okunabilir; nihayetinde her tarihçinin teorik bir çerçeve benimsemesi zorunlu değildir. Ama sorun şurada: Ortaylı’nın yorumları sıklıkla gizli teorik varsayımlar barındırır. Osmanlı’nın “ilerlemeye” veya “Batılılaşmaya” gösterdiği tepkileri değerlendirirken zımni bir modernleşme kuramına başvurur; “millet sistemi”ni anlatırken “örtük bir liberal hoşgörü modeli” işler. Teorinin farkında olmaksızın onu kullanmak, tartışmayı şeffaf kılmak yerine “gizler”.

    Ortaylı’nın tarihçilik kariyerine bütünüyle bakıldığında; bilinçli ya da değil, “devletin resmî ve popüler tarihçisi rolünü üstlenmiş bir entelektüel portresi” çıkar karşımıza. Bu bir suçlama değil, bir gözlemdir. Ama görmezden gelinmesi de mümkün değildir.

    İlk ve en somut örnek; “Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğü”dür. Ortaylı bu görevi 2005-2012 yılları arasında sürdürdü. Tarihin tesadüfü mü demeli, yoksa yapısal bir uyum mu; bu yıllar, Türkiye’de yeni bir siyasal sistemin yalnızca kurulmadığı, aynı zamanda köklendiği ve meşruiyet zeminini pekiştirdiği bir dönemdir. AKP iktidarının Osmanlı mirasını “siyasî bir dil” olarak sistematik biçimde inşa ettiği, “imparatorluk nostaljisi”nin kamuoyunda yeniden üretildiği bu yıllarda, İlber Ortaylı Osmanlı sembolizminin en yoğun mekânını (Topkapı Sarayı Müzesi’ni) yönetiyordu. “Topkapı” yalnızca bir müze değil; devletin kendini tarihsel olarak konumlandırdığı bir vitrindir. Onun “müdürlük” dönemindeki restorasyon öncelikleri, sergileme tercihleri ve kamuoyu söylemi; hâkim siyasi anlatıyla (AKP’nin siyasî ve kültürel amaçlarıyla) kayda değer bir uyum içindeydi. Bu örtüşmenin ne kadarı bilinçli bir tercih, ne kadarı kurumsal konumun kaçınılmaz sonucudur? Cevap belirsiz olsa da sorunun kendisi önemli dersler vermektedir.

    İkinci örnek; devlet yayıncısı “TRT”deki uzun soluklu varlığıdır. Ortaylı onlarca yıl boyunca TRT ekranlarında “Osmanlı tarihi”ni anlattı. TRT, editoryâl bağımsızlığı tartışmalı bir yayın kuruluşudur ve konuk seçiminde “siyasî iklimden bağımsız değil”dir. Ortaylı’nın bu platformda bu denli uzun süre yer bulması; onun söylemlerinin devlet yayıncılığıyla uyumlu olduğunun zımnî bir göstergesidir. “Devlet”in kendini konumladığı pozisyonla gerilim yaratan tarihçilerin aynı platformda (TRT’de) aynı süreklilikle yer bulamadığı hatırlandığında; Ortaylı’nın sergilediği bu “uyum” daha belirgin bir anlam kazanır.

    Üçüncü (ve belki de en çarpıcı örnek); “Kürt meselesi” üzerine söylemleridir. Ortaylı zaman zaman Kürt kimliğinin tarihsel derinliğini küçümseyen, Kürt siyasî hareketini tarihsel bağlamından kopararak yorumlayan açıklamalar yapmıştır. Devletin resmî tutumunun ötesine geçmeyi reddeden bu çerçeve; bir tarihçiden beklenebilecek (“devlet”le) mesafeli analizle çelişir. Hassas bir siyasî meselede devlet pozisyonunu “pekiştiren” bir tarihsel dil kurmak, tarafsız akademisyenlik değil; işlevsel bir angajmandır (engaged, entitled, or embedded to the narrations of the state).

    Buradaki asıl sorun; bu tercihlerin entelektüel bağımsızlıkla nasıl bir gerilim yarattığıdır. Bir tarihçi devlet kurumlarında görev alabilir, devlet yayıncısında (TRT’de) konuşabilir; bunların hiçbiri tek başına sorun değildir. Sorun; bu kurumsal konumlanmanın (Ortaylı’nın) tarihsel yorumları üzerinde iz bırakıp-bırakmadığının hiçbir zaman açıkça sorgulanMAmasıdır. Ortaylı’nın otoritesi; bu soruyu askıya alan bir “prestij kalkanı” işlevi görmüştür.

    “Türkler bunu yapamaz”…

    “Bu toplum buna hazır değil”…

    “Bizde sivil toplum hiçbir zaman gelişmedi”…

    Ortaylı’nın söyleminde bu türden kesin, geniş kapsamlı ve çoğunlukla kötümser yargılara sıkça rastlanır. Bu yargılar tarihsel argümana mı dayanmaktadır, kişisel kanıya mı, yoksa bir çeşit kültürel determinizme mi? Çoğunlukla belirsizdir.

    “Tarihçi” rolüyle “kamuoyu yorumcusu” rolü arasındaki bu çizginin muğlaklaşması; Ortaylı’nın geniş kitleler üzerindeki etkisi düşünüldüğünde önem kazanır. Akademik otoritenin prestiji, arşive dayanmayan normatif yargılara da sızmaktadır. “Dinleyici” bu iki farklı konuşma modunu birbirinden ayırt etme imkânı bulmadan, anlatılan her şeyi benimsemeye eğilimlidir; “dinleyicilerden herkesin” Ortaylı’yla aynı kapasitede olmasını bekleyemeyiz, aynı araştırma kaynaklarına ulaşabilme imkânlarının olmasını bekleyemeyiz, onunla aynı eleştiri süzgecine sahip olmalarını bekleyemeyiz. Birkaç yüz kişi çıkabilir, ama dinleyicilerin hepsi değil.

    İlber Ortaylı; Türk tarihçiliğinde bir okul, bir ekôl açmış isimdir. “Osmanlı arşivlerine hakimiyeti”, “karşılaştırmalı tarih sezgisi” ve “güçlü anlatıcılığı” onun tartışmasız meziyetleridir. Osmanlı’yı “Batılı oryantalist küçümseme”den kurtarma çabası; Türk tarih yazımında geç kalmış, ama değerli bir düzeltme hamlesi olmuştur.

    Bununla birlikte, bu büyüklüğün sınırları da vardır. Ortaylı’nın tarihi; büyük ölçüde “elitlerin gözü”nden yazılmış, teorik araçlardan yoksun, ve zaman zaman seçici bir anlatı üzerine inşa edilmiştir. “Nostaljik Osmanlı anlatısı” gerçeğin bir parçasını tutar; ama o parçayı “bütünmüş gibi” sunar. Propaganda değil ama savunuculuk; ve ikisi arasındaki fark ince ama akademik açıdan belirleyicidir.

    Tarihçileri değerlendirmenin en adil ölçütü şudur: Bıraktıkları soruları cevaplamak için kendilerinden sonrakilerin ne kadar çalışması gerekiyor? Bu ölçütle bakıldığında, Ortaylı; Türk tarihçiliğine hem büyük bir miras, hem cevaplanmayı bekleyen büyük bir borç bırakmıştır, hem de altını kalın bir şekilde çizerek.

    (15 Mart 2026 Pazar)

    Saltuk Ertop
    (Eski avukat)

  87. Galiba yanlış anladınız

    pipsqueak (15 Mart 2026 at 22:13)

    Şu yazıda (11 Mart 2026 at 07:52); “yüksek zekâ” ifadenizle mimlediğiniz herhangi bir şey yok. Bu yazı; İlber Ortaylı’yı övmek için sıra sıra dizilen hikâyelere yönelik yalın gerçeği kanıtlayan bir eleştiri yazısı o kadar.

    Siz muhtemelen başka şey zannettiniz (emin değilim).

    Konunun bağlamından (“context”ten) tamamen kopuk birşeyler yazmışsınız şurada (15 Mart 2026 at 22:13); kendi kendinizi kızdırmışsınız.

    Eğer yazıyı (11 Mart 2026 at 07:52) “bütünüyle” tekrar okursanız; oradaki eleştirilerin haklı olduğuna siz de emin olabilirsiniz.

    Eğer kısım kısım, sadece sizin işinize gelen kısımları cımbızla çekerek sadece oralara eleştiri yöneltmeye devam ederseniz; eleştirileriniz kuru gürültü olmaktan öteye geçemiyor.

  88. Pipsqueak

    Uygunsuz deyimler dolayısıyla yayınlanmadı. ADMİN

  89. Pipsqueak

    “eleştirileriniz kuru gürültü olmaktan öteye geçemiyor.”
    Günaydın Sayın “Galiba yanlış anladınız 16 Mart 2026 at 13:13”
    Sizin aşağıdaki
    Sevan Nişanyan’a “özgürlük”…
    Ekrem İmamoğlu’na “özgürlük”…
    Selahattin Demirtaş’a “özgürlük”…
    Laik din çığırtkanlığınız beni tiksindirdiği yetmez gibi tüm yazılarımda asla sizler gibi kendi savunduğum yolun doğruluğunun reklamın yapmadım.
    Çok haklısınız, benim dediklerim sizin gibi ateş dolu, mücadeleci, daima doğru yolda olan, daima ileriye yol alanlarla kıyasla kuru gürültü.
    Hatta son çığırtkanlığını yaptığınız “özgürlüğün” sadece özgürlükten mahrum edilen medeniler arasında bir kavram olduğunu çok bariz bir şekilde ve somut örneklerle hatırlatmakla yetindim,
    Belki beni değil sizlerin dünyasında okullarda ve kitaplarda adı geçtiği için bildiğiniz ve defalarca aktardığım iki alıntıyı, siz okumadığınız belli olduğundan, tekrarlayacağım. Çok daha var ama sizin medeni köleliğinizi rahatsız ediyor diye eklemeyeceğim.
    “I know that [CİVİLİZED MEN] do nothing but boast incessantly of the peace and repose they enjoy in their chains…. But when I see [barbarous man] sacrifice pleasures, repose, wealth, power, and life itself for the preservation of this sole good which is so disdained by those who have lost it; when I see animals born free and despising captivity break their heads against the bars of their prison; when I see multitudes of entirely naked savages scorn European voluptuousness and endure hunger, fire, the sword, and death to preserve only their independence, I feel it does not behoove slaves to reason about freedom.”
    ― Jean-Jacques Rousseau,
    Savagery has become their character and nature. They enjoy it, because it means freedom from authority and no subservience to leadership. Such a natural disposition is the negation and antithesis of CİVİLİZATİON.
    —Ibn Khaldun on nomads
    Lütfen, lütfen, lütfen yazdıklarımı okuyup çoktan kölelikleri içinde debelenen sizlere ki ben buna fazlasıyla dahilim, sadece bu kavramların medenilerin köleliğinden doğan, medenilere özgü olduğunu anlattığımı anlayın.
    Beni sizler gibi başkalarına açıkça ya da kapalı, yol gösterenleri de iğrenç buluyorum. Ama sizin asla anlamayacağınız bir nedenden: Bu şarlatanlık toplumdan kopup somutluktan soyutluğa geçtiğinden. Dinler, Allahlar, ideolojiler, “-izm”lerle yapanlar buna örnek.
    Kaç defa en şahane komünizmin ailede olduğu halde görmeyenlerin sizler gibi yüksek zekalıları övenlerle alay ettim. Defalarca somuttan soyuta geçişe basit bir örnek verdim: Anne doğru olduğu için bebeğine süt vermez.

  90. Pipsqueak

    Sayın Eski Avukat Saltuk Ertop
    Ben pipsqueak ve ilk cevabım yayınlanmadığı için sadece yazınızda gördüğüm ve benim derhal midemi bulandıran birkaçını TARİH İÇİNDE* ve sizden tamamıyla başka bir görüş açısıyla değerlendiren yorumlarla cevap vereceğim.
    *: “tarih içinde” dememin nedeni sizlerin dünyasında kaldığımı belirlemek içindir. Ben dünyaya anlam verenin tarih olduğuna katılmıyorum. Bu tıpkı ilerleme gibi bir MİT!
    En başta en önemlisi: Şu an en yaratıcı yazarlar bile Yapay Zeka korkusu içindeler. Hatta Yapay Zeka’nın sizler gibi medeniyetin türettiği ünlülerin analizciliğini yapmakla kalmadığını, aynı insanlar gibi materyal dünyanın yarattığını, Yapay Zekaların bilinçli oldukları korkusu etrafta dolaşmakta.
    Bir hatırlatma: Huxley’e yıllar sonra “Cesur Yeni Dünya” hakkında şimdi ne düşündüğü soruldu. Huxley “içindeymişim bilmiyordum” cevabını verir.
    Genellikle size cevabım kısa olurdu ama bazıları, üslupla bilme düşünce polisliği meraklıları, kimliklerini saklayıp saklambaç oynadıkları için, benim işi “cımbız”la bitirdiğimi bahane edip yazdıklarıma asla değinmeden ve anlamadan cevap verdikleri için yazım bu defa görece “uzun” olacak.
    Mesela, apaçık olan haksızlık da var: Yazılarımı üstün körü okuyan biri bile benim imparatorlukları medeniyet dışkıları olarak gördüğümü anlardı.
    – Siz “Ortaylı’nın tarihçiliğe en önemli katkısı; “Osmanlı İmparatorluğu”na” ile başlamışsınız ve tarihçisi Ortaylı’nın çığır açan yorumlarına geçmişsiniz.
    İlk aklıma gelen eğer şimdi Türkiye’yi son medeniyetin Milliyetçilik kuyruğuna sokan Atatürk’ün kuyruğuna girenler iktidarı tamamıyla ellerinde tutmuş olsalardı siz belki “Ertop’a özgürlük!” çığırtkanlığa yapanlara iş bulmaya vesile olurdunuz. Yazınız benim açımdan şu an dünyaya mutlak egemen olan Kapitalizmin İŞ ve İŞÇİ bulma reklamı.
    – Sizin “Osmanlıca arşiv Okuryazarlığı”na bakalım.
    1. Okuma yazma Sümer ile başladı ve ondan sonra bütün imparatorluk Saray tarihçileri Saray’ın becerilerini belgelere geçirdiler. Tahmin edin, tarihin kazananlar tarihi olduğunu, kimler söylemiş: Churchill ya da Göring. Bence siz bu kazananlar tarihi içinde, medeniyet dogması içinde ve başka hiçbir görüş olmadığı inancı benimsemişsiniz. Ve o medeniyeti içindeki cilvelerden birine değinmişsiniz. Benim derdim o değil. Benim derdim sizin benimsediğiniz medeniyet ile insan ve doğayı harabeye çevirmenin başlamış olması.
    2. Şu an Medeniyet treninin lokomotifi olma fırsatını elden kaçıran İslamcılar, İslam’ın, doğuda Osmanlılar, batıda Berberler gibi barbarların eline geçmiş olduğu Medeniler arsında çok rastlanan bir aile içi kavgalarına devam etmekteler. Ben kendim İslam hakkında çok sayıda tarih eserleri okudum. İslam’ı din değil bir medeniyet olduğunu kendine temel eden Marshall Hodgson’ın 3 cilt kitabını şahane buldum ve 2-3 defa okuduğum gibi sık sık kaynak olarak kullandım.
    Birinci cildin başındaki bir alıntı:
    “To consider mankind otherwise than brethren, to think favours are peculiar to one nation and exclude others, plainly supposes a darkness in the understanding.”
    İnsanlığı kardeşler değil ayrı bir varlık olarak görmek, lütufların yalnızca bir millete özgü olup diğerlerini dışladığını düşünmek, karanlık bir ruh anlayışıdır.
    John Woolman
    John Woolman (1720–1772) was an American Quaker abolitionist and activist whose writings championed universal love, economic justice, and social responsibility.”
    John Woolman (1720–1772), evrensel sevgiyi, ekonomik adaleti ve sosyal sorumluluğu savunan Amerikalı bir Quaker kölelik karşıtı ve aktivistti.
    Hodgson da Quaker. Yayınlanmayan yazımda E. P. Thompson ile sizin tarihçiniz Ortaylı arasında evrenden büyük farkı örneklerle açıkladım.
    Batı dalkavuğu Salman Rüşdi’den çok daha önce, Batı’nın horozluğuyla alay eden çok daha bilgili, çok daha dürüst bilim tarihçisi ve bu alanda çığır açan T. Kuhn’a ilham veren Koyré’den bir alıntı: “Batı kendini İslam’ın sadece tercümeler yaptığı ninnisiyle uyutmaktalar, anlamadan tercüme yapılamaz!” Hodgson Medine’de Mekke’deki ahlak ayetleri yerine devlet kurma ayetleri inişini anlatarak Salman Rüşdi’nin ve eğer cımbızımı kullanırsam, fırsatçı bir cahil olduğunu gösteren bir dürüst tarihçi.
    3. Medeniler arasında okuryazarlık, okullarla beyin yıkama aracı olması bir yana, öneminden dolayı İslam’da bir fetiş oldu.
    Kuran “ıqra”(oku)dan türedi. Müslümanlar da kendi fetiş inançlarını kitapsızlara atfederek, zavallıları kılıçtan geçirdiler.
    Daha sonra altına tapan Portekizliler de “temsili gerçek” sanan Afrikalıların, yine kendi inançlarını diğerlerinde görüp “fetiş” kelimesiyle Batı ve Medeni dilleri zenginleştirdiler.
    Not: İşin ironisi sadece var olanlara inanan Afrikalıların olmayana inanan Hristiyan ve Müslümanları anlayana kadar çoğu öldürüldü.
    Amerika’da beyazlardan kaçan bir kabilede, aynı sizler ve göklere çıkardığınız tarihçi gibi IQ’sü yüksek olan biri, beyazların neden kendilerini rahat bırakmadıklarını anladığını söyler: “Biz beyazların fetişlerini süs olarak kullanıyoruz” der. Toplar ırmağa atarlar.
    Gazetede bir aç köylünün asilin malı olan ormanda avcılık ettiğini okuyan Marks yazar: “Eğer jüri bu vahşilerden oluşsaydı, tıpkı şimdi aynı olan, Almanların fetişi “özel mülkiyet” ormanı yakıp köylüyü kurtarırlardı” der.
    4. Sümerlerle ticaret yapan ilkeller ilk medeniler olan Sümerlilere “beyinlerini ceplerinde taşıyanlar” adını takmışlardı. Yani bu kara cahiller halihazırda bellek yerine geçen, Allah’a şükür, okuryazarlığın Yapay Zeka olduğunu anlamışlardı.
    – Yazınızda sezdiğim “büyük beyinlilere hürmet” de benim midemi bulandırdı. Büyük beyinliler, Teknoloji-Modern Bilimin (17’nci yüzyıl) başlamasıyla ve okulların artışıyla kamu sahnesinde parlak yıldız oldu. (Diğeri çok hızlı değişen yeniliklere ayak uydurabilen gençlikti!) Daha önce, daha da üstün olan kral-imparator-şah-sultan-emirin Saray’ında uşaklardı. Saray kovboylardan tüccarların eline geçtikten sonra uşaklık devam etti ama Saray’a sığınıp yaşamaya gerek kalmadı. Devlet-Banka-Endüstri kodamanları arasında bunlara “faydalı enayiler” denir.
    Yüksek Zekalılararı kendine hayranlık nesnesi edenlerin ne kadar kalitesi düşük insanlar olduğunu gösteren yakın tarihte olmuş bir olay var. Dünyaya gelmiş geçmişler arasında en yüksek IQ’sü olanlarda ve atom bombasını yapma projesini yöneten Oppenheimer ancak bombanın cana kıymalarını gördükten sonra bombanın cana kıydığını “öğrenir”! Truman ile buluşur. Konuştuktan sonra Truman etrafındaki dalkavuklardan birine “bir daha bu mızmızı buraya getirmeyin” der.
    Gerçi çok daha önce tarihçi ve filozof Ortega y Gasset bilimcilerin zamanımızı simgeleyen “cahillikleri ile gurur duyanlar” olarak tanımladı.
    Çok daha uzatmadan bu Yüksak Zekalıları işe yaradıkları için pompalamanın sonsuz bir göz ve beyin yıkaması olduğuna değineceğim. Medeniyetin doğuşu Tarım Devrimi ile başlar. Teknoloji-Modern Bilim-Endüstri ile üretim-tüketim büyük bir hız kazanır. Zanaatkarlar yerine, genellikle doğa ve sosyal alanlarda sizler gibi yüksek zekalılar yeni Saray Bilim Adem ve Havvaları olurlar.
    Ne var ki yaklaşık 5 bin yıl medenileri ve medeniyeti tarımcı köylülerle hayvancılık yapan göçebe toplumlar besledi. Alçak ruhlu hatta faşist ruhlu modernler bu insanlar hiç yaşamamış gibi sadece Bilim Adem ve Havvalara ışık tutarlar! Ahlaksızlık ve ikiyüzlülük medeniyetin en başta gelen niteliği!
    Yazdıklarım, eğer cımbızımı kullanmazsam, gördüğünüz gibi sadece uzayıp durmaz aynı zamanda sizin gibi bilgi dolu dahiler için çok sıkıcı olur. O yüzden yazınızın başındaki ilk ikisine cevap verdim.
    Sanırım şimdi ya siz de benim gibi bir cahille muhatap olduğunuza pişman olup bana saldırırsınız ya da Medeniyet dev aynasına bakıp Medeniyet Bilginli Merdiveninde kendinizi medeniyetin sayısız benzeri tanımlarından biri olan “dışarıda fetih, içerde baskı” olduğunu görürsünüz. Ben bunu dırdır donları ile saklamanın gereksiz olduğunu açıkça ilan eden, sadece “PARA ve ÖLÜM SAÇMAYA” inanan ABD’nin sizleri “b*k çukurunda” görmesinin nedenini İŞ ve İŞÇİ bulma kurumuna göre dahi ama sadece daha da dahi bulunana kadar dahi olan Ortaylı’ya Akıllı Telefonla sorar ve cahil siz değil ABD olduğunu öğrenirsiniz. Ya da “tek kusursuz Allah’tır” ayıp donuyla kendi kendinize huzura kavuşursunuz. Amin!
    Ama en azından yazınızın daha başlangııcındaki birkaç kavramın “tarih içinde” doğup büyüdüğüne ve sadece medenilerin saplantıları olduğunu göstermeyi, inşallah, başardım. Eğer devam edersem, isterseniz devam ederim, gelecek birkaç ayı ve sayfaları alır.

  91. 'Jürgen Habermas' aramızdan ayrıldı

    • “Medyatik sistemin, kamusal alanda belirleyici bir rolü vardır.”

    (Jürgen Habermas, 2022)

    Tarihçi “Jürgen Habermas”; 14 Mart 2026’da, 96 yaşındayken aramızdan ayrıldı.

    1990 yılının Ekim ayında Paris’ten İstanbul’a geri geldiğimde, 15 yıl gibi uzun süren üniversite yıllarımdaki hocalarımın siyasî ve felsefî alanlarında tartışma yaratan düşünceleri entelektüel alanı sarmıştı. Bu düşünürler ve 1980’li yılların tartışmaları üniversite alanında olduğu kadar basında da ses getirmekteydi. Bilhassa, ABD’de başlayan ve “French Theory” olarak adlandırılan “modern / postmodern düşünce”nin etkisi her yerde hissedilmekteydi.

    Amerikan bilim ve felsefe dünyasında “Postmodernizm” olarak adlandırılan bu düşünceye “Tekil Düşünce” adını vermeyi uygun görmüştüm. Ve, “Aziz Nesin”in kurduğu “BİLAR” adlı kuruluşun kitap yayınlama projesi içinde benden “Fransız modern felsefesi” üzerine bir kitap yayınlamayı teklif ettiklerinde, bu kitabı yazmaya 1987 yılında başladım. Ardından “BİLAR”ın kitap yayınlama projesinden vazgeçildiğinde ise kitabı bitirmiştim bile, ama artık kitabı yayınlayacak bir mecra kalmamıştı. Bu nedenle yayınlamayı bir kenara bıraktım. 1991 yılına kadar proje rafta kaldı. 1991’de “TÜYAP Kitap Fuarı”nın ikinci veya üçüncü gününün akşamüstü saatlerinde, “Afa Yayınları”nın sahibi “Atıl Ant”; “Tekil Düşünce” adlı kitabımın ilk büyük boy baskısını stantlara boydan boya yerleştirerek bana bir sürpriz yapmıştı. “Tekil Düşünce” içinde; “Jean-Paul Sartre”, “Claude Levi-Strauss”, “Georges Dumezil”, “Michel Foucault”, “Gilles Deleuze”, “Felix Guattari”, “Jean-François Lyotard” gibi düşünürlerin fikirlerini anlatmıştım.

    1980’li yılların ikinci yarısında “Jacques Derrida”nın seminerlerini takip ettiğim sırada tanıştığım Alman arkadaşlarım “Jürgen Habermas”ı tasvip etmiyorlar, hâttâ onun kitaplarına para vermenin boşa harcama olacağını ileri sürüyorlardı. Ben, bu tavrı biraz garip karşılamaktaydım. “Frankfurt Okulu (Toplumsal Araştırma Enstitüsü)” nerden bakılırsa bakılsın bir kenara bırakılacak gibi bir kurum değildi. Amerikan Postmodernizm tartışmaları “Thodor W. Adorno”suz ve “Walter Benjamin”siz yapılamıyordu. Bu kitaplarda “Foucault” ile “Benjamin” ve “Adorno” yan yana yer almaktaydılar. Hâttâ “Foucault” ile geç dönemlerinde yapılan bir söyleşide; “Daha önce Frankfurt Okulu düşünürlerini okumuş olsaydım ileri sürdüğüm bazı fikirleri o tarihlerde yazmak zorunda kalmazdım” cevabını bile veriyordu.

    İki düşünür olarak “Foucault”nun (1926-1984) ve “Habermas”ın (1929-2026) aynı nesilden geldiklerini söylemek gerekecek. Biri Fransa’da diğeri Almanya’da; ikisi de “Marksizm-sonrası” bir düşünceye bağlı olarak araştırmalarını yapmaktaydı. Foucault çok genç bir yaşta öldüğünden (Habermas ile) aralarında; “Aydınlanma”, “Kamusal alan” ve “İletişim” konu başlıkları üzerine tartışmalar gerçekleşememişti.

    Daha sonra “Derrida” ve “Lyotard” ile beklenen tartışma da aslında tam olarak gerçekleşemedi. Benim aklımda kalanlar çerçevesinde “postmodernizm”in aslında tam olarak hiçbir düşünür tarafından kabul edilemediğini söylemek isterim. “Lyotard” için postmodern; bir “durum”u oluşturmaktaydı. Bu “durum”, aslında kabaca söylersek “bilginin metalaşması” üzerine odaklanmaktadır. Üniversite sisteminin değişime uğramakta olduğunun habercisidir. Felsefenin irtifa kaybettiği bir döneme girilmekte olunduğunu bildirmektedir.

    “Habermas” bu tartışmalar içinde; “burjuva kamusal alanı”nın demokrasinin vazgeçilmez alanı olduğunu, ve özneler-arası bir durumda “iletişimsel eylem” olarak adlandırdığı teorinin demokrasi için önemini vurgulamaktadır. Fransız felsefesi ise daha radikal bir dönüşümden söz etmekteydi. Bu da, Nietzsche’nin “Tanrı’nın ölümünden” sonra “insanın da ölümünün” habercisi olduğunun vurgulanmasıdır. Foucault’nun 1966’da yayınlanan “Kelimeler ve Şeyler” adlı kitabının son kısmı bu konuya aittir.

    1978 yılında “Aydınlanma Felsefesi” eleştirisi üzerine yapılan kolokyumda; “Jürgen Habermas”ın, orijinali 1968 yılında yayınlanan ve Türkçede “Bilgi ve İnsansal ilgiler” olarak basılan kitabı tartışmaya açılmıştı. Aslında tartışmayı başlatan; herhâlde, Sosyal Felsefe kürsüsünde Jürgen Habermas’ın yerine geçen ve “Frankfurt Okulu”nun idarecisi olan “Axel Honneth” olmuştur; Foucault’nun epistemolojisinde “işlevsel sosyoloji”ye yeteri kadar eleştirel bakılmadığını, “tarih”e yeteri kadar eleştirel olunmadığını, ve Foucault’nun sadece iktidar ile ilgilendiğini ileri sürmektedir. Başka bir düşünür “Manfred Frank” ise “Yapısalcılık Nedir?” metninde Foucault’nun ve Derrida’nın Nietzsche’nin “neo-vitalizm”ine ve “genelleşen rölativizm (görecilik)”ine dayanmayı tercih ederek, “Yapısalcılığın” çıkmazlarını aşmakta yeteri kadar başarılı olmadıklarını yazmıştır.

    “Habermas” ise 1985 yılında yayımlanan “Modernliğin Felsefi Söylemi” adlı kitabında; Fransız felsefesine nerdeyse savaş açmış görünümdedir. Bu kitapta “Habermas”; “Foucault”nun 1961’den 1976’ya kadar yazdıklarını okuyarak, onun hakkında eleştirel ciddi bir tavır takınmıştır. Bu okuma, Fransız felsefesi takipçilerinin hiç hoşuna gitmediğinden dolayı Habermas’ı “okunmayacaklar” listesine koymuştur. “Habermas” bu kitabında; önce Foucault’nun önemli katkılar sağlamış olduğuyla başlayan “Foucault okuması”, gittikçe zorlamaya giren sıkı bir eleştiriye dönüşmüştür. Foucault’nun 1970’lerde “Yeni Filozoflar”a (“Andre Glucksmann”a ve “Bernard-Henri Levy”e) verdiği değeri şiddetli bir şekilde yanlış bulduğunu yazmıştır. Burada “Habermas”a hak vermemek mümkün gibi durmamaktadır. Benzer bir eleştiriyi “Gilles Deleuze” de “Yeni Filozoflar”a sert bir şekilde yapmıştı. Foucault’nun “akıl eleştirisi” de Habermas’ın pek kabul edemediği bir eleştiridir. Fakat burada “Adorno” ve “Horkheimer”ın “Aydınlanmanın Diyalektiği” (1944) ve “M. Horkheimer”ın “Aklın Tutulması” (1947) kitaplarındaki “akıl eleştirisi” ve soykırım kamplarının var olması zaten “aklın tutulması” olarak adlandırılmaktaydı. Bu anlamda sanırım, Habermas’tan çok Foucault’ya yaklaşmaktaydılar.

    Daha sonra “Jean-François Lyotard (1924-1998)” ile olan “postmodern ve bitmemiş modernlik” tartışması, ve “başka bir demokrasi” anlayışı; iki düşünürdeki (yani “Habermas” ile) ayrımı ortaya koymaktadır. “Aydınlanma” ve “Modernlik” ıskalandı mı? “Modernlik” bitmedi mi? Bu konular arasındaki tartışmalar 1980’li yılların içinde gerçekleşti. “İletişimsel eylem” kuramı ve “estetik yüce” felsefesi arasında gelişen tartışmayı burada anmak isterim.

    Aydınlanma üzerine olan tartışma içinde Foucault’nun “Aydınlanma karşıtı” olduğu düşüncesinin eleştirisini “Doğu Batı Yayınları” tarafından yayınlanan “Aydınlanma Nedir? (2021)” adlı kitabımda yapmıştım. Ne “Foucault”, ne de “Lyotard” için bunu söylemek doğru olmayacaktır. İkisinin de “Kant” okuması bunu göstermektedir. Foucault, Kant’ın Fransız devrimi üzerine olan bakışını ve Lyotard da yine Kant’ın “yüce” kavramı üzerinden geliştirdiği estetik teoriyi bir kenara atıp unutamayız.

    “Habermas”, son dönemde ilk önemli eseri ve “çok satan kitabım olarak adlandırdığı” “Kamusal Alan” üzerine tekrar dönmüştü. “Müzakereci Demokrasi” hakkında yazdığı kitabında; bir dönüm noktası olarak gördüğü son dönemde, kimlik taleplerinde bulunan grupların kamusal alanda “tartışma ve iletişime girme” ilişkisini ele almıştı. Bu tartışma ve müzakere alanının modern bir demokrasiye yol açabileceğini savunmaktaydı.

    • Devletin bütün vatandaşlarının değişik kimlik taleplerinin kamusal alanda müzakereye açılması üzerine kurulu olan bu alanı bugün düşünmek nasıl bir okumayı gerektirecektir? Bu, “Habermas”tan miras kalan bir tartışmayı bugüne taşımakta mıdır?

    • “Kimlikler” üzerine kurulu bir kamusal alan; mücadeleyi “sınıf mücadelesi”nden “kimlik mücadelesi”ne çevirecek midir, ve hâttâ bu başlamış değil midir?

    • 1962 yılında, “kamusal alan” söz konusu olduğunda; nispeten, göstermelik de olsa özgür basın vardı ve teknolojinin (tekno-logos) etkisinde yaşamaya başlayan toplumlar henüz mevcut değildi. Karşı çıkışlar “fizikî meydanlarda”ydı. Bugün “sanal alanlar”da var olan basın (medya), yaşamakta olduğumuz koşullarda ne verecektir?

    • “Devlet”, “medya” ve “toplum” arasındaki espas kimin tarafından ve nasıl doldurulacaktır? “Kamusal görüş” ve “anketler” burada hangi rolü oynayacaktır?

    • “Kamu görüşü” bir şeyleri değişme sokma kapasitesine hâlâ sahip midir?

    • “Teknolojik manipülasyon çağı”nda “kamusal alan” ne anlama gelmektedir? “Çıkar grupları” bu alanı nasıl kullanacaklardır?

    • “Sosyal (sanal) ağların işleyişi”nde “sahte haber (fake news)” nerede yer alacaktır?

    • “Özel” ve “kamusal” alan nasıl birbirleriyle temasa gireceklerdir?

    • “Habermas”ın iddia ettiği gibi; kamusal alanda, sosyal ağlardaki insanların “müzakereci demokrasi”ye katkı sağlayacağına hâlâ inanabilir miyiz?

    Geriye, “Jürgen Habermas”dan bu sorular kalmakta değil midir?…

    (17 Mart 2026)

    Ali Akay

    (Sosyolog,
    “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi: Sosyoloji Bölümü”nde eski akademisyen)

  92. Siz kavga etmek istiyorsunuz

    pipsqueak

    (14 Mart 2026 at 14:17)
    (15 Mart 2026 at 18:59)
    (15 Mart 2026 at 22:13)
    (17 Mart 2026 at 00:09)
    (17 Mart 2026 at 20:02)

    Siz kavga etmek istiyorsunuz, başka niyetiniz yok.

    Ben gençliğimde polisten çok dayak yedim; kavganın ne olduğunu bana zorla öğrettiler, sırtımda ve ayak bileklerimde izleri hâlâ durur… Belli ki siz polisten pek dayak yeMEmişsiniz, bu konuda hiç tecrübeniz yok, vücudunuz hiç çile çekMEmiş, kavgaya çok meraklı olduğunuz her hâlinizden belli oluyor. [Not: Eğer siz de polisten dayak yediyseniz; şimdiden özür dilerim, o vakit size yazdığım bu sözlerimi geri alırım.]

    “Özgürlüğü” sadece ama sadece kendi görüşlerinizle uyumlu olduğunda kabul ediyorsunuz, eğer kendi görüşlerinizle uyumlu değilse “özgürlüğe” çöp muamelesi yapıyorsunuz.

    Daha acı veren durum ise şu; çok kıymetli “Jean-Jacques Rousseau”nun ve “Ibn Khaldun”un “noble savage”ı savunan özgürlüğünü siz sadece ama sadece “medeniyet” kelimesi üzerinden anlamışsınız, yani “Rousseau”nun da “Khaldun”un da ne dediğini hiç anlaMAmışsınız, ama kibriniz çok büyük…

    “Rousseau”nun söylediklerini bile, “Khaldun”un söylediklerini bile, hâttâ “Jose Ortega y Gasset”in söylediklerini bile istismar ediyorsunuz, yazıklar olsun size…

    Kibriniz o kadar büyük ki; aklınızı da, ruhunuzu da karalar bağlamış…

    “Jean-Jacques Rousseau”; sadece ama sadece medeniyetin gaddarlıkları altında tarumar (perişan) edilen “savage”ın özgürlüğünü savunmakla yetinmez, yani “özgürlük” tanımını sizin gibi kısıtlı tutmaz; tabiatın özgürlüğünü de, hayvanların özgürlüğünü de, bitkilerin özgürlüğünü de savunur.

    “Rousseau” bunlarla da yetinmez, meseleyi daha da kapsayıcı yapar: “Medeniyet adına gaddarlık yapan caniler bile eğer gün gelir de yine medeniyetin kurumları altında özgürlüklerinden mahrum edilirlerse; onların bile hapiste tutulMAmasını, onların bile özgür olmalarını savunurum.” der. Ama siz bunu anlamak istemezsiniz pipsqueak, çünkü kibriniz çok büyük…

    Şu (11 Mart 2026 at 07:52) yazımda da belirttiğim üzere; “İlber Ortaylı” veya onun gibileri, hiçbir zaman benim tarihçim olMAdı, daha net ifade edersem; hiçkimseyi sahiplenmek derdinde değilim. Ama siz “manipülasyon ustası” olduğunuz için; sanki ben İlber Ortaylı’yı savunuyormuşum gibi bahaneler uyduruyorsunuz, kendi kendinizi kızdırmak için konunun bağlamından (yani “context”ten) kopuk anlamlar üretip bunların üzerinde tepiniyorsunuz. Sizin yegâne amacınızı sizin yüzünüze daha önce defalarca gösterdim, ama maksadınız anlamak değil: “Eğer kısım kısım, sadece sizin işinize gelen kısımları cımbızla çekerek sadece oralara eleştiri yöneltmeye devam ederseniz; eleştirileriniz kuru gürültü olmaktan öteye geçemiyor.”

    Konu “İlber Ortaylı”dan açılmışken size son bir örnek daha vereyim; “Samuel Noah Kramer”ın kitabı “History Begins at Sumer”, “Marshall Hodgson”ın (3 ciltlik) “The Venture of Islam” kitap serisi, bu kitapları Türkiye’de en çok referans olarak gösteren, “tarih”i salt “yazı” ile sınırlı tutmanın yanlışlığına işaret eden kişilerden biri “İlber Ortaylı”ydı. Bak sen şu işe… Ne kadar ilginç değil mi… Kendisinin (“Ortaylı”nın) çelişkilerle dolu bir tarihçi olduğunu bir kez daha göstermek için verdim bu örneği size; onu beğenin veya beğenmeyin diye değil.

    Kendinize “bilgelik” etiketi atfetmişsiniz; sizin görüşlerinizle uyumlu olMAyan herkese “cahil” yaftası yapıştırarak kendi egonuzu tatmin ediyorsunuz, çok yazık. [Not: Seneler önce birkaç yıl İngiltere’de yaşadım, orada sizin gibi insanlarla çok karşılaştım, bir kelime vardır “snob”; bu kelimenin anlamı tam olarak sizi ifade ediyor. Yine kalbinizin kırıldığını hissedeceksiniz, kusura bakmayınız ama hakettiniz. Şimdiden özür dilerim eğer üzüldüyseniz.]

    • “Ivan Illich”in 1971 yılında yayınladığı “De-schooling Society” adlı muhteşem “medeniyet eleştirisi” kitabında,

    • Ve “Paul Feyerabend”in 1975 yılında yayınladığı “Against Method: Outline of an Anarchistic Theory of Knowledge” adlı muhteşem “bilimin tiranlığına eleştiri” kitabında;

    Sizin gibi “snob”ların nasıl karakterler olduğunu gayet açık, gayet net izah eder. Sizin amacınız eleştiri değil, sizin amacınız efelik taslamak; çünkü kendinizi dev aynasında görüyorsunuz, egonuz çok büyük, kibriniz çok büyük, utanmazlığınız çok büyük…

    [Not: “Paul Feyerabend”; gençlik yıllarında Nazilerin gençlik örgütüne katılmaya mecbur bırakıldığını, ve hâttâ 1943 yılında “Doğu cephesi”ne “teğmen” rütbesiyle gönderildikten sonra yaklaşan “Kızıl Ordu birlikleri”ne karşı çarpışırken bedenine isabet eden üç kurşundan sonra aklının başına geldiğini, o andan itibaren savaşın da, faşistliğin de gaddarlığın en üst seviyeleri olduğunu kahredici bir şekilde idrak ettiğini anlatır otobiyografi kitabında…]

    Benim ömrüm kavga etmekle geçti pipsqueak, artık yoruldum. “Keskin sirke, küpüne zarar” denen eski bir sözü, eski bir deyişi bizzat yaşadım, çektiğim eziyeti bilirim.

    Belli ki; sizin keskinliğiniz sizin etinize de, sizin ruhunuza da henüz değmemiş, bu nedenle kendinizi sürekli kızdırmaktan ve sürekli kavga etmek için bahaneler sıralamaktan geri duramıyorsunuz. Belli ki; sizin daha yolunuz var…

    Ben bu yaştan sonra kavga etmeyeceğim artık, bu kadar yeter; organlarım dayanabilse devam edeceğim, ama olmuyor, ihtiyar vücudum izin vermiyor.

    Sabrım ve gücüm el verdiği ölçüde; “devletin canavarlıkları”na karşı özgürlüğü ve barışı savunmaya devam edeceğim. Sizin gibi “snob”lar ister beğenin, ister beğenmeyin…

    Siz isterseniz “kavgaya davet etmeye” devam edebilirsiniz pipsqueak…

  93. Pipsqueak

    “Sabrım ve gücüm el verdiği ölçüde; “devletin canavarlıkları”na karşı özgürlüğü ve barışı savunmaya devam edeceğim. Sizin gibi “snob”lar ister beğenin, ister beğenmeyin…”
    Cevap vermemin asıl nedeni benim size karşı düşüncelerimin kişisel olmaması. Konu Medeniyetin insanları ve doğayı oyuncak edip her ikisini harabeye haline getiren Medeniyet ve Medeniyetin doğal ve kaçınılmaz olduğuna sizler gibi inananlar.
    Rus ve Çin devrimlerinden sonra bile, zengin bir mücadele özgeçmişinizle kazandığınız madalyalarla iftihar etmeniz gülünç olsa da hala piyasada satılmakta. Şatafatlı ev ödevlerinizi iyi yaptığınız da belli. Bence bu sapıklık, Medeniyet içindeki aile içi kavgalara katılan b*k çukurunda olanlarda yaygın aşağılık duygusu, hepsi o kadar. Daha da kötüsü, tüm dünyada egemenlik kuran Kapitalizm İŞ ve İŞÇİ bulma kurumuna başvuranların reklamı.
    Bence siz benim yazdıklarımdan gocunmuşsunuz. Savunduğunuz kişiler arasında benim de çok beğendiklerim olduğunu defalarca yazdım. Beğenmek başka onlarla madalya birikimi yapmak başka.
    Medeniyetin neden olduğu insan ve doğa harabelerini görmemeniz bir mucize. Hayatınız Kapitalizmin sağladığı İŞ ve İŞÇİ bulma kurumunda özgürlükten faydalanıp “özgürlük” madalyaları toplamakla geçmiş. Kibar orta sınıf kavgalarında, fikirler arası mücadelede pişmişsiniz. Haklı olarak dünyanızın ne doğal ne de kaçınılmaz olduğu gibi tüm dünyayı viraneye çevirdiğini işitmek istemiyorsunuz. Siz Medeniyet aile içi kavgalar bekliyorsunuz.
    Paul Feyerabend’i seçmişsiniz. Ben onu da çok beğenirim. Ama onu madalya gibi takmanız benim düşünürlere bakışımla sizin köle gözüyle bakışınız arasında fark var. 1995’de hala sadece faşistlik/savaş kınaması ile yetinmiş. GULAG TAKIMADALARI 1973’DE YAYINLANDI. Sizin gibi ateşliler başka ülkelerde uyandılar. Zileli de, çok daha sonra da olsa, bu sitede savunduğu ilerici anarşistliğe aynı nedenlerden sarıldı. Siz uyanmamışsınız! 1920’lerde bile Herman Gorter “Yoldaş Lenin’e Açık Mektup”ıyla onun ve sizlerin aslında “Kapital En İyi Ama Daha Cömert Olabilir” nakaratınızı duymuştu.
    Dahası da var madalya meraklısı avukat bey. Feyerabend “Kropotkin bile anarşist olduğu halde mutlak otorite olan BİLİM önünde secdeye varıyor.” dedi. Yani sizin gibi artık leş gibi pis kokan Kapitalizmi tamir edip devreye sokanları gören Zileli’nin anarşizmini de yetersiz buldu.
    Ama benim kendi açımdan Feyerabend’e hayranlığım tamamıyla başka:
    Felsefe dersleri verirken bir gün kıra çıkar. Koyunlar onu görüp melerler. Feyerabend “bende ‘Siz kavga etmek istiyorsunuz’ diyen ateşli özgürcü bayrağı taşıyan gibilerin yapay zeka kaynağı Tapınağı ünivers-sitede meliyorum ama bana para veriyorlar” der.
    Kısacası benim nakaratım: Siz dediklerimi zerre kadar anlamadığınız halde gocunmuşsunuz ya da başka nedenlerden bana saldırıyorsunuz. Benim en içten ve samimi tahminim: Ben sizin bilgi kaynaklarını biliyorum siz ise benim bilgi kaynaklarım hakkında hiç bir şey bilmeyen tipik bir cahilsiniz. Site sizin gibilerle dolu ve çoğu sizin gibi polislerle düşe kalka sizin gibi polis ruhlu olduğundan kimliklerini saklamaktalar. Ben sadece insan ve doğayı viraneye çevirenin MEDENİYET olduğunu savunuyorum. Yanlışsa ona cevap verin. Cevap verenlerin konuyu benim kişiliğimle ilgili alanlara sokması bana sizin o konularda, deve kuşu misali, kara cahilliğinizi sakladığınızı gösterir.
    Her halükarda, siz avukat bey, bu devrimciliğiniz hızıyla, farkında bile olmadan, modern bilimin en temel prensiplerinden biri olan eylemsizlik ilkesini eylemcilik etmişsiniz.
    Zaten ben sizlerin bilim hakkında sıfır bilginiz olması ve farkında bile olmadan mantık yerine, MEDENİYET’İN “en son ve en iyi ” akıl yürütme metodu olan SİSTEM MANTIĞI kullanmanızı çoktan tespit ettim.
    Siz bunun şahane bir örneğisiniz. “Eğer mevcut düzenin kısıtladığı özgürlüğü savunuyorsam, eğer sayısız koca kellerin kitaplarını okumuşsam, ünivers-site mezunu bir avukatsam falan filan… nasıl cahil ve yanlış olabilirim?”
    Her yeniliğe ilk müjdesi genellikle matematik ve benzeri soyut kültürel alanlarda olur. 1+2 rahatlıkla 2+1’den farklı olabilir. Fizik de eski mantığa sığmayan ama siz medenileri her türlü doğa ve insan harabeleri yaratan hırdavatları “doğal, kaçınılmaz ama tamir edilebilir” dırdırlarıyla oyalayan son fizik teknolojisi de SİSTEM MANTIĞINA dayanır.
    Sıraladığınız yazılarıma teker teker bir daha baktım. Medeniyet içinde kalmış olmalarına rağmen çok beğendiklerime hayranlığımı defalarca belirttim. Siz galiba neşeli robotluğunuzla alay ettiğim için ve özgürlük çığırtkanlığı mesleğinize başlamadan önce John Woolman’ın (1720–1772) aşağıdakini özgürlüklerle dolup taşan Amerika’da söylediği de sizi rahatsız etmiş.
    “İnsanlığı kardeşler değil ayrı bir varlık olarak görmek, lütufların yalnızca bir
    millete özgü olup diğerlerini dışladığını düşünmek, karanlık bir ruh anlayışıdır.” John Woolman(1720–1772)
    Avukat teleşa düşer: “Aman Allah’ım Saray tarihçim Amerika’yı, kolonileri ve köle ticareti ile zenginleşen ve milyonlarca insan öldüren İngiltere’nin altına koymadı mı? Olmaz! Hemen Yapay Zekamı karıştırayım, isimler ve beceriler bulup artık tamamıyla ruhsal olmuş iletişimle uslu puslu orta sınıflıya yakışır bir tarzda bu arada ağzımdan akan köpükleri de terbiyeli orta sınıf küfürlerine tercüme edip şu pipsqueake göndereyim.”
    Siz diğer anlamadan gocunanlara benzer, kavga etme, polisten dayak yemek…madalyalarınızı takıp son derece adi bir şantaj yapmışsınız.
    Ben 35 yıl Amerika’da yaşadım. Feyerabend ve benzerlerinin baskı düzeninden kaçıp artık körlerin bile göreceği, başlangıcından beri sadece ve sadece para ve ölüme tapan AMERİKA’nın kendine yarayanları, pipsqueak kaldığı sürece, bağrında barındıran canavar olduğunu sadece siz ve insanlarla değişik milletleri doğuştan getirdiği beyninin merdivenine koyan yobaz Saray tarihçiniz “görmez.”
    Siz tıpkı diğer anlamadan gocunanlar gibi ikiyüzlüsünüz. Hem özgürlük bağırıp çağırma madalyası takıp bana şantaj yapıyorsunuz, hem de benim sizin dünyanızın harabe olduğunu söylediğimde benim sizin yüzyıllar süren kavgalarınızın aile içi kavgası olduğuna inandığım için benim yoldan çıktığımı, günahkar ve sapkın olduğum yargısı ile ikiyüzlülük ediyorsunuz.
    Siz daha önce devrim yapanlar gibi, “bizler özgürlük sağladığımızda böyle şeyler olmaz!” dırdırı afyonu ile ya da bu sitede satılan “kendi kendinle barış olma macunu” ile yavan ninnilerinize, sizin için artık varlık/yokluk şartı olmuş dolandırıcılıklara devam etmekten başka çare yok. Zaten başka çareniz de yok ve zaten hepiniz aynı/aynı değil özgürlüğüne kavuşmuşsunuz.
    Belki de sizi bu rahatsız ediyor. Benim bunu yüzünüze vurmam. Tek farkımız ben bunu çok uzun yıllardır biliyorum. Hayatta en zor olan “kendi kendinize yalan söylememek” sizlerin bilincinden silinmiş.
    İşte size kıvıra kıvıra içinden sıyrıldığınız avukatlığınızın ne olduğunu daha güzel söyleyen bir şiir:
    Davacı zengin, davalı yoksulsa
    Zenginden yana işler yasa
    Davacı yoksul, davalı zenginse
    Davalıda kalır yine nizali arsa
    Davacı da davalı da zenginse davada
    Özür diler çekilir aradan kadı.
    Davacı da davalı da yoksulsa, bak,
    Sade o zaman işte yerini bulur hak.
    Can Yücel
    Prestiji yüksek bir anarşist sitesinde sizlere çok benzeyen iki anarşist Chomsky ile Bookchin, diğer bir sözüm ona anarşist Perlman ile kıyaslanır. Kıyaslayan ilk ikisini size benzer, yavan bulur. Her iki sizlere benzer anarşistin de hemen etekleri tutuşup cevap verirler. Chomsky tıpkı sizin gibi Perlman’ın dediklerine cevap getireceğine, adi bir şantaj yapar: “Perlman’ın dünyasına dönmek için hemen hemen tüm insanları öldürmek gerekir” der. Onun asıl derdi de sizinkine benzer. Amerika kendisi gibi k*ç yalayanlara çok para verirken, diğerlerini aç bırakıyormuş. Günaydın Chomsky!
    Bookchin sapıklığa katılır. Antik Yunan’da üzüm-zeytin basanlar, kadınlar ve kölelere bakacağına Saray’a bakar ve “çeşit çeşit özgürlükler” görür.
    Her ikisi de sizin gibi kurtuluş hapı satıyorlar, ambalajlar farklı.
    Madalyalarınızı saymaktan usanırsanız “Taş Devri, Bolluk Devri”ni okuyun. Ayrı dünyalardan söz ettiğimi anlar bu sonsuz yavan dırdırlarını özel mülkiyetiniz olan Yapay Zeka beyninizle tekrarlamaktan vazgeçersiniz.
    Bu sitede benim dediklerime benzerlerini diyenler oldu. Örneğin bu sayfada olan “Ohlonilerin Yolu 05 Mart 2026 at 02:19″ Diğerleri de var ama siz nedense kafayı benimle bozmuşsunuz. Ben sadece sarıldığınız Medeniyet’in doğal, kaçınılmaz olmadığına ve 300 in yıllık insan geçmişinde 10 bin yıl gibi kısa bir zamanda var olduğunu iddia ediyorum. Siz ise madalyalarınızı takıyorsunuz.
    Bakın dediklerimle sizler arasındaki farkı şahane dile getiren Nazım Hikmet’in ” Bugün Pazar” şiirine.

    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne KAVGA, ne HÜRRIYET, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben…
    Bahtiyarım…
    N. Hikmetin gördüğü insanın 390 bin yıllık geçmişi. Sizinki en fazla son 10 bin yıl.

  94. Dizginlenemeyen yalancılık

    Nazım Hikmet’in “ne kavga, ne hürriyet” mısralarının arkasına saklanıp başkalarının kafasına hep taş fırlatan pipsqueak; ne hikmetse medeniyetle sürekli “kavga” ediyor.

    Nazım Hikmet ile, pipsqueak’in “hikmet”i aynı şeyler değil demek ki…

    Hayat böyledir işte…

    Pipsqueak gibi devamlı “hikmet görünümlü saçmalıklar” kusan bir sürü insan vardır bu hayatta…

    “390 bin yıl”ı geç, istersen zamanın doğuşundan başla sen yine de Nazım Hikmet’in tırnağı olamazsın pipsqueak…

    İyi bayramlar, bayramda bir miktar “fabrikasyon şekerleri” ye ki; medeniyet seni biraz daha fazla hırpalasın…

    Eğer “fabrikasyon şekerleri”ni yemeyi fazla kaçırırsan; “diyabet” oluverirsin haaaaa, sağlığına dikkat et, hastaneler pahalı…

  95. Manipülasyon uzmanı 'pipsqueak'

    pipsqueak,

    (18 Mart 2026 at 23:00)

    Siz; “manipülasyon uzmanı”sınız.

    Yazdıklarınızın “kişisel” olmadığını söylüyorsunuz; ama sürekli “kişisel saldırı” yapıyorsunuz, sürekli, sürekli, sürekli…

    Yazdığınız “hakaretler”in haddi, hududu yok.

    Yaptığınız “kişisel saldırılar”ın haddi, hududu yok.

    Kendinizi “bilge” zannetmenizin haddi, hududu yok.

    Sizin haricinizdeki herkesi “cahil” zannetmenizin haddi, hududu yok.

    Ve en berbatıysa; “olmamış şeyleri olmuş gibi göstermeleriniz”in haddi, hududu yok.

    Çirkef bir huyunuz var pipsqueak, bunu bırakaMIyorsunuz.

    Samimiyetle ifade ediyorum; size cevap yazmaya başlamıştım, ama siz metninize daha en baştan “manipülasyon”la giriş yaptığınız için, size cevabı kısa tuttum.

    Metninize şu “manipülasyon”u yaparak başlamışsınız:

    “Konu Medeniyetin insanları ve doğayı oyuncak edip her ikisini harabeye haline getiren Medeniyet ve Medeniyetin doğal ve kaçınılmaz olduğuna sizler gibi inananlar.”

    Size şimdi okuyacağınız cevapları yazdım, ama siz yine “manipülasyon yapmak için” çeşitli bahaneler fırlatacaksınız. Sizin manipülatif huyunuzu artık çok net öğrendim. Şansımı son kez deneyeyim, belki manipülasyon yapmayı bırakırsınız:

    • Medeniyet ve Medeniyetin doğal ve kaçınılmaz olduğuna inanMAyanlar da var; ama siz bunu umursaMIyorsunuz, çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • Rus ve Çin “devrim”leriyle hiç alâkam olMAdığına ek, bunlar “devrim” değil; bunlar sadece “devlet hegemonyasının ve canavarlığının pekiştiriciliği”. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • Gençlik yıllarımda “devletin canavarlıkları”na karşı mücadele ederken polisten çok işkence gördüm; vücudumda yara izleri hâlâ durur. Eğer siz; devletin canavarlıklarına karşı mücadele etmeyi devrimcilik zannediyorsanız bu sizin cahilliğiniz, daha fazla tecrübe edinmeniz gerekir. Gençlik yıllarımdaki mücadeleler de, bunların neticesinde polisin vücuduma uyguladığı işkence izleri de “madalya” değil. Bunlarla “iftihar” etMİyorum, bunu siz uyduruyorsunuz. Bunların hepsi; “devletin canavar olduğu”nun kanıtı. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • İstediğiniz ismi buraya getirebilirsiniz: “Paul Feyerabend”, “Thomas Kuhn”, “Alexander Koyre”, “Fredy Perlman”, “Jacques Ellul”, “Jean Baudrillard”, “Pierre Clastres”, “Pablo Neruda”, “Eduardo Galeano”, “Bartolome de las Casas”, “Jean-Jacques Rousseau”, “Ibn Khaldun”, “John Woolman”, “Samuel Noel Kramer”, “Howard Zinn”, “Fernand Braudel”, “E. P. Thompson”, “Ivan Illich”, “Marshall Sahlins”, “Marshall Hodgson”, “Marshall McLuhan”, “James C. Scott”, “David Graeber”, “Malcolm Margolin”, “Pyotr Kropotkin”, “Murray Bookchin”, “Herman Gorter”, “Aleksandr Solzhenitsyn”, “Aldous Huxley”, “Jose Ortega y Gasset”, “Can Yücel”, “Nazım Hikmet”,
    (…)
    (…)
    (…)

    Bu kadar isim yeter mi? Daha fazla isim istiyorsanız yazabilirsiniz, sizi durduran yok. “Rogue yapay zekâ” gibi davranıyorsunuz, uçsuz-bucaksız kapasiteniz var, “veri bankanız” epey geniş. Daha fazla isim yazabileceğinize eminim, hadi tutmayın kendinizi, daha fazla isim yazın lütfen, sizi durduran yok…

    Bu isimlerin hepsinin (“veri bankanız”dan çekip buraya getirmeyi unuttuğunuz diğer isimler de dahil) söylediklerini, yazdıklarını, haykırdıklarını istismar ediyorsunuz. Yazıklar olsun size.

    Bu isimlerin eserlerinden alıntılar yapıldığı vakit, onların eserlerinden referanslar gösterildiği vakit, bütün bunlar sadece “bilgi”nin (yani “knowledge”) çorak bir metaya, çorak bir maddeye dönüştürülMEmesi içindir. Asla ama asla “madalya biriktirmek” için değil, bunu siz uyduruyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • “Kibar orta sınıf” olarak mimlediğiniz şeyle hiç alâkam olMAdığına ek, hayat neredeyse tamamen “kabalıkla ve hoyratlıkla” kaplanmış vaziyette. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • “Medeniyet” denen şeyin; kainatı viraneye çevirdiğinin farkındayım, ruhlarımızın temeli artık “harabe” oldu. Bunların hiçbirini umursamadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • Siz önünüze gelen herkesi “medeniyetin kölesi olmaya meraklı” zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • “İlerici anarşistlik” olarak mimlediğiniz şeyle hiç alâkam olMAdığına ek; “ilericilik” ve “gericilik” kelimelerinin birer aparat olduğunun farkındayım, özellikle “medeniyet namına kahramanlık ve cellatlık yapanların” insanları ve kültürleri kategorilere, katmanlara, kısımlara ayırmak için icat ettiği sahtekârlıklar olduğunun farkındayım. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • “Kapital En İyi Ama Daha Cömert Olabilir” nakaratını; sanki ben söylüyormuşum gibi bana yapıştırıyorsunuz. “Medeniyet” başlıbaşına gaddarlık iken; “kapital”den cömertlik beklemek saçmalığın daniskası. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • Feyerabend “Kropotkin bile anarşist olduğu halde mutlak otorite olan BİLİM önünde secdeye varıyor.” dedi. “Bilimin tiranlığı”na karşı olduğumu (18 Mart 2026 at 05:09) yazdım, ama umursaMAdınız; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • “ABD” ile “Avrupa”nın birbirinden bütünüyle apayrı olMAdığını, eğer bir farklılık aranacak ise ABD’nin Avrupa’dan daha cahil olduğunu (11 Mart 2026 at 07:52) belirttim o kadar, hepsi bu. Yani; Avrupa’yı “övmek” için herhangi bir çaba gösterme niyetinde hiç değilim. Ama siz bu ifademi de manipüle etmek için bana saldırdınız, çünkü sizin uzmanlığınız bu.

    • ABD’de 35 yıl yaşadığınızı yazmışsınız, isterseniz 135 yıl yaşasaydınız hiçbir şey değişmezdi; çünkü “manipülasyon” yapmayı ABD’de çok iyi öğrenmişsiniz. ABD’de, değil “35 yıl”, sadece “35 saniye” bile yaşamak; “manipülasyon” yapmak amacıyla uzmanlaşmakta yeterli bir süredir. Eğer “ABD” ile ilgili neler düşündüğümü öğrenmek isterseniz; (11 Mart 2026 at 07:52) yazdıklarımı tekrar okumalısınız. Fakat o yazımı yine “manipülasyon yapmak için” okuyacaksanız, hiç okumayın daha iyi.

    • “Saray tarihçisi” olarak mimlediğiniz kişilerle hiç alâkam olMAdığına ek, onların (mesela: “İlber Ortaylı”nın) devletin yörüngesinden asla ayrılmayan kuklalar olduğunu (11 Mart 2026 at 07:52) detaylarıyla yazdım, ama umursaMAdınız; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.

    • Siz “özgürlüğü”; sadece ama sadece medeniyet sınırları içinde tutsak edildiği hâliyle tanımlamaya, böyle anlatmaya çok heveslisiniz, benim gibi kişilerin de sanki “medeniyet içinde özgürlüğü” savunduğumu zannedecek kadar manipülatif bir karakteriniz var. Yazıklar olsun size.

    • “Jean-Jacques Rousseau” şunu söyler: “Medeniyet adına gaddarlık yapan caniler bile eğer gün gelir de yine medeniyetin kurumları altında özgürlüklerinden mahrum edilirlerse; onların bile hapiste tutulMAmasını, onların bile özgür olmalarını savunurum.” Ama siz bunu anlamak istemezsiniz pipsqueak, çünkü kibriniz çok büyük…

    Kelimeleri sadece ama sadece sizin görüşleriniz yönünde eğip-bükerek istismar ediyorsunuz; “manipülasyon uzmanı” olduğunuzun kanıtı budur. Bencilliğinizi, egonuzu tatmin etmek için sürekli kavgaya heveslisiniz; kibriniz çok büyük, utanmazlığınız çok büyük, kendinizi dev aynasında görüyorsunuz.

    Belki bunları okuMUyormuş gibi rol yaparsınız diye, belki bunları anlaMIyormuş gibi rol yaparsınız diye tekrar hatırlatayım:

    Kelimeleri sadece ama sadece sizin görüşleriniz yönünde eğip-bükerek istismar ediyorsunuz; “manipülasyon uzmanı” olduğunuzun kanıtı budur. Bencilliğinizi, egonuzu tatmin etmek için sürekli kavgaya heveslisiniz; kibriniz çok büyük, utanmazlığınız çok büyük, kendinizi dev aynasında görüyorsunuz.

    ********************
    “Uygarsın”, biliyoruz
    Peki çocukların sana bir gün sormaz mı:
    İnsanı sevmezse neye yarar uygarlık?

    Ot büyürken buğdaya
    Buğday büyürken fidana
    Fidan büyürken ormana
    Orman büyürken insana benzer
    İnsanı sevmezse neye yarar uygarlık?

    “Fazıl Hüsnü Dağlarca”
    (1914-2008)

    ********************
    Harabe dünya

    Burada ne ayakta durulur,
    Ne uzanılır,
    Ne de oturulabilir.

    Dağlarda bile
    Sessizlik yok.
    Sadece, yağmursuz,
    Gök gürültüsü var.

    “Thomas Stearns Eliot”
    (1888-1965)

    ********************
    Parayla her şeye sahip olunacağı söylenir ama, olunamaz.

    Yiyecek alabilirsin ama, iştah alamazsın.

    İlaç alabilirsin ama, sağlık alamazsın.

    Bilgi alabilirsin ama, bilgelik alamazsın.

    Gösteriş alabilirsin ama, güzellik alamazsın.

    Eğlence alabilirsin ama, neşe alamazsın.

    Tanıdık alabilirsin ama, dost alamazsın.

    Hizmetçi alabilirsin ama, sadakat alamazsın.

    Boş vakit alabilirsin ama, huzur alamazsın.

    Parayla her şeyin kabuğunu alır, hiçbir şeyin çekirdeğini alamazsın!

    “Arne Garborg”

    (1851-1924)

  96. Pipsqueak

    “Konu Medeniyetin insanları ve doğayı oyuncak edip her ikisini harabeye haline getiren Medeniyet ve Medeniyetin doğal ve kaçınılmaz olduğuna sizler gibi inananlar.”
    Manipülasyon uzmanlığı avukatın mesleği. Burjuva devrimlerinin, yeni laflarla eski düzeni yok etme çığırtkanlık bayraklarını en başta avukatlar taşıdılar. Bunu kabullenip bu ve benzerlerinin başlangıcından beri KANA SUSAMIŞ MEDENİYETE İÇSEL olduğunu söylemek başka, içinde yaşayanlar arasında bu canavarlığı hissederek ve görerek benden çok daha güzel dile getirdikleri başka.
    N. Hikmet’in belli bir an kendisi ile dünya arasına girenlerden arınmış bir durum yaşar. Ben bunu çok şahane bulup yorumuma ekledim. Kapı komşunuz ” Dizginlenemeyen yalancılık 19 Mart26″ bunu görmez ve bana yalancı der. Aynı zamanda N. Hikmet’in yaşadığı ortamda onun da “Marksist” Rusya tuzağına düştüğünü ve hem Rusya hem de Çin’in neden eninde sonunda kapitalist olduğunu bilmez. Bana “sen nasıl olur da bizim bir milli putumuzu kendi fikirlerine alet edersin?” diye saldırmış. İşte size beyin yıkayan okulun büyük zararı!
    Bir benzetme: Bazı Türkler (Uygurlar) Orta Asya’da yaşarken önce Maniheizm, sonra Budizm’i, çok daha sonra da Müslümanlığı seçtiler. Eğer ben bunun medeniler arasında bir hastalık olduğunu, medenilerin daima daha iyi ya da zamanlarına uygunluk/çaresizlik nedeniyle kabullendiklerini ve hatta sürüyü çekenlere katıldıklarını, özgür olmadıklarını iddia etsem beni dokuz köyden kovacaklarına siz de katılırsınız.
    Ben bilgim çerçevesi içinde Maniheizm, Budizm ve İslam’da şahane “sezgi”ler gördüm. Fakat yanı sıra her üçünün de, asıl kökeni çok daha eskiye gitse de, Medeniyet tarihinde “Axial Age” (MÖ1000-MS 600) doğduklarını biliyorum. Üstelik bunların doğuşunda Medeniyete özgü çok tipik bir olgu var: Toplumdan kopmuş bireyler topluma toplumun inanmaları gereken “GERÇEĞİN ASLINI” açıklamaları! Bana saldıranların dayanağı olan toplumsal düşüncelerin de böyle seçkinler tarafından kendilerine aşılandığını sadece medeniyet tarihine görece bakarak bu sitede çok yaygın satıhsal cevaplar vermekle işi hallederler.
    Bir anekdotla nasıl hem haklı hem de haksız olabileceğimi anlatayım:
    Solcu arkadaşlarımı ziyaret etmek için Batı Berlin’e otostopla gittim. Beni alan Batı Alman ve çok iyi bir insan, molalarda yemek paramı bile verdi. Vardığımda arkadaşlara: “Yahu neden hala bu devrim masallarına devam ediyorsunuz? Batı Almanlar türlü türlü elbiseli, neşeli, cömert… Gördüğüm zavallı Doğu Almanlar sanki yas içindeler, hepsi sanki asker aynı elbiseli…” dedim. Arkadaşlar şahane bir cevap verdiler: “Onlar ne b*k içinde olduklarını biliyorlar, bizimkiler b*ku seviyorlar” dedi.
    Türkiye’de yaşadığımı varsayarak, eğer bir Finlandiyalı ya da bir İsveçli bana “neden yaşadığınız ülkede demokrasi yok ya da kısıtlı?” derse, ona kendi ülkelerinde de yok ve kısıtlı olduğuna dair bildiklerimi hatırlatırsam belki karşımdaki de işin biraz daha karışık olduğunu görüp insan olduğunu gösterir. Yok, eğer bu sitede anlamadan ve cahillikten dolayı gocunanlar gibi “hem Türkiye’ye tatile geliyorsunuz hem de beğenmiyorsunuz sidik yarışına” girersem ben insan değil, şimdi üssel artış devrini yaşayan, bir robotum.
    Okul mahsulü “Dizginlenemeyen yalancılık 19 Mart26” ve Marksizm tuzağına düşen N. Hikmet’e dönersem, eğer bir Japonyalı Türkiye’deki fakirliğe işaret ederse, dediğine karşı gelmem ama medeniler arası sidik yarışına da girmem. Ona neden Kurosawa’nın ateşle konuşan, güneşi gösterip “bu en büyük adam, bu ölürse hepimiz ölürüz” diyen ve ormanda yürürken bolluk içinde doğadan kopmuş askerleri orman da yapılan sığınakları harap ettikleri için azarlayan, hatta yüzbaşının hayatını kurtaran Dersu Uzala’yı büyüleyici bulduğunu; ömrünün sonuna doğru benzeri bir “içten” görüşle “Su Değirmenleri Köyü”nü yaparak modern kolaylığın doğayı neye çevirdiğini; Japonya’da şimdi hala hiç el değmemiş ormanlara “gerçek orman” diyen köylüler olduğuna işaret ederim.
    Bir örnek daha: Marks haklı olarak sınıflar arası eşitsizliğin sona ermesini savundu. Ama üretim/tüketim bolluk çözümünün doğa ve insanı daha da büyük harabelere çevireceğini hala görmek istemeyenler aynı yoldan bir türlü çıkamıyorlar. Bu da medenilere özgü bir alışkanlık.
    Daha derinde yatan bir sorun daha var, tabii materyalist olduğunu iddia eden çok büyük bir kimseye dil uzatmakla başıma iş açabilirim: Neden acaba, kitabını adamak istediği Darwin’in teorisine rağmen, sadece materyal dünyaya sadık kalma yerine “üst yapı”ya başvurdu? Daha çok soru var ama korkarım bu sitedekiler, medeniyet içi mantıkla sonsuz haklı olarak ve sitede savunulan ilerici anarşizme daynarak, nasıl olur da bir cahil pipsqueak böyle dünya çapı, böyle Rus ve kapitalizmde ABD’yi bile korkutan Çin’in varlığına neden olan Marks’a dil uzatır diye alınırlar.
    Tabii ancak çok kısa bir cevap yazmamla yetinmek zorundayım. Ama bence diğer bir sorun “kişisel” olmak. Bence bu müphem bir kavram. Kişiyi fikirlerinden ayırmak da medeniyete özgü ve özellikle entelektüel diye bir sınıfın toplumda daha büyük rol almasıyla gelişti. Buna karşı değilim.
    Tekrar ediyorum sırası gelince kaynağımı belirtsem de asıl olan ilkellerden öğrendiklerim! Bana bu konuda yardımcı olanlara borcum büyük ama onların da benim gibi ilkellerden çok şeyler öğrendiklerini biliyorum. Bu durumda kişisel/fikir farkları pek önem taşımıyor. Bu sitede ise sanki Medeniyet gökten zembille inmiş sananlar ve ilkeller hakkında hiç bir bilgisi olmayanların kibri insana gına getiriyor.
    Çok sayıda örnekler var, aralarından hem Marksizm hem de bu site gibi ilerici anarşizme yol gösteren, yukarıda adını ettiğim Marks’ın “üst yapı” kavramını neden tuhaf bulduğumu da açıklayan iki örnek vereceğim.
    Doğru, son 40-50 yıl okuduklarım da ağırlık basan antropoloji oldu. Yine dediklerimin motamot anlaşılmasından korkarak belirleyeceğim, kaynaklar medeniler dünyasından.
    – İlkeller arasında çalışma yapan antropolog Fredrik Barth, 1975: “The striking feature is . . . how EMPIRICAL these spirits are, how they seem to appear as very concrete, observable objects in the world, rather than ways of talking about the world.”
    Beni çok etkileyen atalarına karşı saygıları. Nazım Hikmet’e saygımı bir şiiri ile dile getirdim, bakın (Dizginlenemeyen yalancılık 19 Mart 2026) kara cahil ne der? Medenilerin daima “daha yeni ve daha iyisini” aradıkları ve kendilerini biçimlendirenlerin bazılarını seçerler. Daha önce yaşamış olanların arasında hatırası sadece beyinlerin sokulan süper yıldızlar. Ivan Illich’den söz ettiniz. Okudum, beğendim ve katıldım. Hatta hayran olduğum bir düşünürdür. Bu vesile ile kendim okulların nesiller arasında çok zararlı bir köprü olduğunu eklemek isterim. Bir çocuk eve gelip anne ya da babasına “bakteri ne?” sorup cevap alamayınca bu sitedekiler gibi büyük beyinli ve parlayan yıldızlı atalar merdivenindeki yukarıda olanlara saygılı olmayı öğrenir. Çok daha kötüsü, yine bence, asıl zararın hepsinin efendisi olan tüccarlar olduğunu bile bilmez.
    Medeniyet içinde bu tip küstahlıklar ve nankörlükler çok. Tarım devriminden Bilim-Teknik-Endüstri devrimine kadar (5-6 bin yıl) dünyayı sırtında taşıyan tarımcı köylüler unutuldu gitti. Bu medenilere özgü unutmaya adi bir sapıklık dersem başıma bela açmış olurum. İkinci örneğime geçeyim.
    – Nigerian philosopher Kwasi Wiredu (1992) explains that the notion of “supernatural” is not African precisely because it is not EMPİRİCAL. Wiredu speaks of Akan groups of southern Ghana more particularly, but he takes their cosmological concepts as typical of many African cultures.
    Son sözüm: Bence çok önemli olan kavramlar ve fikirler değil onlarla ne yapıldığı. Bir örnekle açıklayayım.
    – Prof. Dr. İlber Ortaylı “İnsanız; içimizde kötülük de var, iyilik de” der.
    Ben bu lafı kötülük ve iyiliğin doğamızda olduğu olarak yorumladım. Benzeri olarak “Türkçe konuşmak da Fransızca konuşmak da doğamızda var” gibi algılarsam bu basit bir veri olurdu ve kafamı yormazdım.
    Ama Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın dediği onun kim olduğunu bana hemen açıkladı. Çünkü doğamızdaki konuşma yeteneği ile iki ayrı dil konuşmak başka, kültür ile aşılanan iyi ve kötü başka ve hatta iki ayrı dil konuşmak başka.
    Soyut bir şekilde ifade edersem önemli olan verilerle ne yaptığımız. Hatta kültürel alanda, ben iyi ve kötü ayırımının sadece şarlatanlar tarafından yapıldığına sonsuz inanıyorum. Kötülükten uzak durmak başka, medeniler gibi herkesin birbirini kötülükle itham etmesi başka. İkinci durumda polis, devlet, yasalar…kısacası İŞ ve İŞÇİ bulma kurumları hemen faaliyete geçerler. Ben “devletsiz toplumlarda iyi ve kötü anlayışını her toplum tarafından kendi yaşamı içindeki tecrübelerle geliştirdiğini, komşusunun bile anlamadığını” söyleyen Nietzsche ile tamamıyla aynı fikirdeyim.
    Cennet ile Cehennemi evlendiren Blake ile daha da çok aynı fikirdeyim.
    O yüzden ben Prof. Dr. İlber Ortay’ın bir Saray tarihçisi olduğunu hemen gördüm.
    Keşke “İnsanız; içimizde fakir de var, zengin de”, İnsanız; içimizde dahi de var, hödük de” deseydi de bu devrimciler dolu siteyi görmek isterdim düşündüm.

  97. Pipsqueak

    Sayın “Dizginlenemeyen yalancılık 19 Mart 2026”
    İnsan beynini tamir atölyesi çok daha eskiden beri vardı. Tek fark eskiden doğa şimdi senin gibi bilgiçler üreten Devlet kurumu okullar yapıyor.
    Siz bu kitap tanıtımı ve ticareti sitesine daha da ileri doktora (PhD) tahsili yapmaya gelmişsiniz. Bence çok uygun ve akıllı bir seçim yapmışsınız.
    Zaten bu site de daima ileriye baktığından ve Batı kuyruğuna giren Atatürk, Marks ve ilerici anarşizm gibi “-izm” ticaretinden sonra şimdi Batı’yı bile Allah’ınız ticaret ve TİCARET MOTORU PARAYA TAPMADA geçmekle korkutan Çin’i sizlere sunmaya başladı. Tıpkı okul gibi parolası: OYALA YÜKSEK ZEKALI BİLGİÇLERİ.
    Tıpkı bu sitenin yeni kitap ticaretine sarılması gibi, Çin, Türkiye’den daha önce, Batı kuyruğuna afyon uyuşukluğundan silkinip girdi.*
    *Not: Eğer Türkiye’nin, daha sonra da olsa, neden İslam uyuşukluğundan kurtulduğu halde sizler gibi bilgiçleri yetiştirdiğini öğrenmek isterseniz kitap tüccarı ilerici anarşiste sorunuz.
    Sizin akıl alır bilgiçliğinize bir örnek.
    Sanırım son bilimcilere göre modern insanın başlangıcının, inşallah, 300 bin yıl önce olduğunu ve ilk modern insanlara verilen ismin, Cro-Magnonlar olduğunu duymuşsunuzdur. Bilmiyorsanız bu sitedeki satılık kitap listesine bir göz atın. İnsanların Afrika’dan çıkışının, sağ/sol bile değil, İLK ve ASIL ve HATTA (KUZEYDE SARIŞIN MAVİ GÖZLÜ OLMAK İÇİN) YUKARI İLK DEVRİM olduğu mutlaka bu kitap satış evi sitesinde vardır.
    Her neyse. İşte sizin özel mülkiyetiniz olan Nazım Hikmet’ten çok daha önce tıpkı onun gibi hisleri olanlarla sizin gibi acınacak bilgiçler üreten sağ/sol muhabbet tellallarının kıyaslanmasına:
    ” Cro-Magnonlar, birçok gizemle yüzleşerek, bir Varış kültürü içinde korku ve hayretle yaşadılar.
    Kültürleri yaklaşık 20.000 YIL SÜRDÜ (Bak şu hırsızlara, bizim Milli Hazinemizden Nazım Hikmet’imizi çalmışlar! Olmaz vallahi!). Biz ise, şimdiye kadar iki veya üç yüzyıl süren, durmaksızın Ayrılış ve İlerleme kültürü içinde yaşıyoruz. Günümüz kültürü, gizemlerle yüzleşmek yerine, sürekli olarak onları alt etmeye çalışıyor.”
    Oku öğren, sana yol gösterenler gibi bilgiçlik ticareti yapma!

  98. Nihayet bir konuda anlaşabildik

    pipsqueak; nihayet sizle aynı fikirde olduğumuz bir konu var.

    Dikkatle okuyunuz:

    • pipsqueak (20 Mart 2026 at 22:27)

    kültürel alanda, ben iyi ve kötü ayrımının sadece şarlatanlar tarafından yapıldığına sonsuz inanıyorum. Kötülükten uzak durmak başka, medeniler gibi herkesin birbirini kötülükle itham etmesi başka. Ben “devletsiz toplumlarda iyi ve kötü anlayışını her toplum tarafından kendi yaşamı içindeki tecrübelerle geliştirdiğini, komşusunun bile anlamadığını” söyleyen Nietzsche ile tamamıyla aynı fikirdeyim.

    • Şu paragrafı yazan ben; Anonim (20 Mart 2026 at 05:15)

    “İlerici anarşistlik” olarak mimlediğiniz şeyle hiç alâkam olMAdığına ek; “ilericilik” ve “gericilik” kelimelerinin birer aparat olduğunun farkındayım, özellikle “medeniyet namına kahramanlık ve cellatlık yapanların” insanları ve kültürleri kategorilere, katmanlara, kısımlara ayırmak için icat ettiği sahtekârlıklar olduğunun farkındayım.

  99. pipsqueak'e hediye

    pipsqueak, yazınıza (20 Mart 2026 at 22:27) istinaden size bir hediye iletmek istedim. [En sonda okuyacaksınız.]

    “Dersu Uzala”yı hatırlattığınız için çok ama çok teşekkürler.

    Bu filmi ilk kez 1989-1990-1991’de SSCB’nin çökmeye başladığı günlerde izlemiştim; Stalinist bir diktatörlük rejiminin patır patır çöktüğü, yerine ise kapitalist bir diktatörlük rejiminin kurulduğu günler başlıyordu o yıllarda. Sadece isim değişti, ama diktatörlük yerinde kalmaya devam etti…

    “Akira Kurosawa” bu filmi; Rus gezgin, kâşif ve botanikçi “Vladimir K. Arsenyev”in kitabından sinemaya 1975 yılında uyarladı.

    Eğer bulabilirseniz “Dersu Uzala” kitabının aslını (1923 yılında ilk yayınlandığı hâliyle) okumanızı tavsiye ederim; filmde anlatılmayan daha kıymetli kederler bulacaksınız o kitapta, emin olabilirsiniz.

    https://www.goodreads.com/book/show/199552.Dersu_the_Trapper

    Vladimir K. Arsenyev’in karısı “Margarita”; 1938 yılında Stalin’in polis örgütü tarafından “devlete karşı sabotaj ve ajanlık” yaptığı bahanesiyle göstermelik, düzmece bir mahkemede yargılandıktan 10 dakika sonra, kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü.

    Kızı “Natalya” ise; yine Stalin’in polis örgütü tarafından saçma-sapan suçlamalara maruz kaldı, göstermelik, düzmece bir mahkemede yargılandıktan sonra 1941 yılında “Gulag” kamplarına zorla gönderildi.

    Umarım şimdi daha net anlamışsınızdır; “özgürlüğü” niye bu kadar çok savunduğumu:

    Size hatırlatmak için o yazılarımı tekrar buraya not olarak ekliyorum:

    • (03 Mart 2026 at 04:52)
    • (11 Mart 2026 at 07:52)
    • (18 Mart 2026 at 05:09)
    • (20 Mart 2026 at 05:15)

    Sabrım ve gücüm el verdiği ölçüde; “devletin canavarlıkları”na karşı özgürlüğü ve barışı savunmaya devam edeceğim.

    *****************
    (Donald Trump’ın sesi)

    “Şimdi, sen CNN’den gelen bir muhabir olduğuna göre;
    Uydurma üstüne uydurma,
    uydurma üstüne uydurma,
    uydurma üstüne uyurma…
    Yeter artık, gerçeği kabul edin artık, ben kazandım, seçimleri ben kazandım.
    Ve sizin uydurduğunuz bir şey daha; karmaşa.
    Hayır, yok böyle bir şey.
    Bu ülkede karmaşa falan yok. Sıfır karmaşa.
    Bu ülkeyi harika yönetiyoruz.
    Bütün ince ayarları muntazam olan bir makineyi yönetiyoruz.”

    Kaz nihayet yemek olacak kıvama geldi
    Havyarın üstüne koyarsanız pek lezzetli
    Ve şatafatlı bir barda içkilerle bezeli

    Bu ziyafet sürer gider
    Peki ya “mortgage” kredilerini ödeyemeyenler?
    Peki ya paramparça evler?

    Eyyy “İsa’nın kutsal kâse”si söyle
    “Hayat” dediğin şey bu mu, anlat bize
    Zafer sarhoşluğu içinde yüzmemiz yetmiyor
    Başkalarının yenildiği anları da gözlerimiz görmek istiyor

    “Korku”…
    Modern insanın ruhunu çiğneyen bir değirmendir korku
    Bizi düzende tutan şeydir korku
    Bütün mültecilerden duyulan bu korku
    Yaşamayı istediğimiz hayat hakikaten bu mu?

    Galiba öyle olmalı
    Buna “demokrasi” dediğimize göre
    Ağzımızdan çıkan her laf anlamını kaybedip gittiğine göre

    Bir tankın bir öğrenciyi ezip geçtiği her zaman,

    Bir korsanın gemisinde bir köle denize yürümeye zorlandığı her zaman,

    “Rus gelinler” evlenme vaadiyle satılığa çıkarıldığı her zaman,

    Bir gazeteci hapishanede çürümeye terkedildiği her zaman,

    Herhangi bir genç kız öylesine katledildiği her zaman,

    Bir avanak, başkan seçildiği her zaman,

    Birileri anahtarlarına ulaşmak isterken öldüğü her zaman,

    Ve Grönland denize biraz daha battığı her zaman;

    Hepimiz sustuk

    Çünkü;

    Hepimiz, zenciler ve beyazlar,

    “Chicano”lar, Asyalılar, ve bütün etnik gruplar,

    Ve hâttâ “Guadeloupe köylüleri”, ihtiyarlar, gençler,

    Dişsiz cadalozlar, süper modeller, aktörler, eşcinseller, kanayan kalpler,

    Futbol yıldızları, barlardaki erkekler, çamaşırcı kadınlar, terziler, sokak kızları,

    Büyükaneller, büyükbabalar, amcalar, teyzeler,

    Dostlar, aşıklar, evsiz serseriler,

    Din adamları, tır şoförleri, temizlikçi kadınlar,

    “Karıncalar”; hmmm belki “karıncalar” değil,

    Neden değil?

    Çünkü karıncaların; diğer insanların acılarını anlayacak kadar IQ’ları olmadığı,

    Yaprakları kesecek kadar IQ’ları olmadığı,

    Pencere pervazlarından tırmanıp kapakları açık unutulmuş pekmez tenekelerine ulaşacak kadar IQ’ları olmadığı söylenir

    Peki ya “biz insanlar”, bu karıncalar kadar budalaysak?

    Peki ya “biz insanlar”, bu yüzden hissetmiyor ve görmüyorsak?

    Ya da “biz insanlar”, “televizyon” denen aletin önünde aptallaşmışsak?

    Ve nihayet; kefen, ah şu kefen…

    Kefen, çoktandır unutulmuş masum bir ruhun bedenini örttüğü her zaman;

    Hepimiz sustuk

    Çünkü hepimiz birbirimizin kopyalarıydık!

    Roger Waters
    (Müzisyen, şair, gitarist)
    2 Haziran 2017

  100. Pipsqueak

    “pipsqueak’e hediye” çok güzel ve çok teşekkür ederim. Kendi hediyemi sunmadan önce dediklerinizden bazılarının yaptığı çağrışım esprileriyle başlayacağım.
    1- ” Sabrım ve gücüm el verdiği ölçüde”
    Medeniler tarihinde büyük harf F ile başlayan Felsefenin Antik Yunan’da mı yoksa Hindistan’ da mı olduğu kesin bilinmez ama fark bilinir.
    Antik Yunan Felsefesi çocuk Felsefesidir: Bu ne? Şu ne? Yağmur neden aşağı yağar? …Doğada deşelemeyen bir yer bırakılmaz.
    Not: O yüzden Avrupalılar Orta Çağın üstünden atlayıp “asıl kökenlerini” Antik Yunan’da buldular.
    Hindistan Felsefesi yaşlı Felsefesidir: Neden yaşlanınca sabrım ve gücüm yetmez oluyor? Ne yapabilirim? Bilinç ne? Neden bilinçliyim?… Bilinçte deşelemeyen bir yer bırakılmaz.
    2- Medeni Filozofla ilkel filozof arasındaki fark. İlkel filozof on parmağında on marifet gelen becerikli gibi “bir gün gelir lazım olur” diye hiç bir şeyi atmaz. Medeni Filozof uzman Filozoftur. Sadece kendi işine gelenleri ve kendine faydalı olanları tutar, geri kalan diğer hepsini atar.
    3- “Dersu Uzala” kitabın varlığını biliyordum fakat okumadım.
    Bu da bana arkadaşların üç ayda bir yayınladıkları dergideki bir karikatürü hatırlattı.
    İşe giden bir işçinin milli marşı: “Yine geç kaldım, yine geç kaldım…”
    Zamanım olduğunda okuyacağım. Biz medeniler daima zamanla yarış içindeyiz. Bu da medeniyet düşmanı olduğuma ek bir misal: Bence zaman medeniyet ile doğdu. Daha önce bazı değişiklikler olsa da kozmos gidip gidip gelirdi.
    Medeniyetle şehirler [container (ilk saklama kabı)], okullar ve okumak- yazmak, tapınaklar (piramitler, anıtlar) ve rahipler… bahçe (kuş, kelebek, rengarenk böcek…) yerine uzayıp giden ve çok sayıda insanların emir altında beraberce çalıştıkları tarım, ordular… Kramer’in ilkleri çoğunu çok güzel özetler. Zaten tarih kelimesi bile değişmelerin anlatımı demek.
    Her neyse. Ben de size şu an okuduğum kitaptan bir alıntıyı hediye edeceğim. Tek sorun: Türkçeye çevirdim ve düzeltip durdum ama hiç biri hoşuma gitmedi. Size bazı yerleri vurgulayarak İngilizcesini göndermeye karar verdim.
    “Having seen this reproduction (Virgin of the Rocks), one can go to the National Gallery to look at the original and there discover what the reproduction lacks. Alternatively one can forget about the quality of the reproduction and simply be reminded, when one sees the original, that it is a famous painting of which somewhere one has already seen a reproduction. But in either case the uniqueness of the original now lies in it being the original of a reproduction. It is no longer what its image shows that strikes one as unique; ITS FIRST MEANING IS NO LONGER TO BE FOUND IN WHAT IT SAYS, BUT IN WHAT IT IS.
    This new status of the original work is the perfectly rational consequence of the new means of reproduction. BUT IT IS AT THIS POINT THAT A PROCESS OF MYSTIFICATION AGAIN ENTERS. THE MEANING OF THE ORIGINAL WORK NO LONGER LIES IN WHAT IT UNIQUELY SAYS BUT IN WHAT IT UNIQUELY IS. How is its unique existence evaluated and defined in our present culture? It is defined as an object whose value depends upon its rarity. This value is affirmed and gauged by the PRICE IT FETCHES ON THE MARKET. But because it is nevertheless ‘a work of art’ – and art is thought to be greater than commerce – ITS MARKET PRICE IS SAID TO BE A REFLECTION OF ITS SPIRITUAL VALUE. YET THE SPIRITUAL VALUE OF AN OBJECT, AS DISTINCT FROM A MESSAGE OR AN EXAMPLE, CAN ONLY BE EXPLAINED IN TERMS OF MAGIC OR RELIGION. AND SINCE IN MODERN SOCIETY NEITHER OF THESE IS A LIVING FORCE, THE ART OBJECT, THE ‘WORK OF ART’, IS ENVELOPED IN AN ATMOSPHERE OF ENTIRELY BOGUS RELIGIOSITY. Works of art are discussed and presented as though they were holy relics: relics which are first and foremost evidence of their own survival. The past in which they originated is studied in order to prove their survival genuine. They are declared art when their line of descent can be certified.
    Before the Virgin of the Rocks the visitor to the National Gallery would be encouraged by nearly everything he might have heard and read about the painting to feel something like this: ‘I am in front of it. I can see it. This painting by Leonardo is unlike any other in the world. The National Gallery has the real one. If I look at this painting hard enough, I should somehow be able to feel its authenticity. The Virgin of the Rocks by Leonardo da Vinci: it is authentic and therefore it is beautiful.’
    To dismiss such feelings as naive would be quite wrong. They accord perfectly with the sophisticated culture of art experts for whom the National Gallery catalogue is written. The entry on the Virgin of the Rocks is one of the longest entries. It consists of fourteen closely printed pages. They do not deal with the meaning of the image. They deal with who commissioned the painting, legal squabbles, who owned it, its likely date, the families of its owners. Behind this information lie years of research. The aim of the research is to prove beyond any shadow of doubt that the painting is a genuine Leonardo. The secondary aim is to prove that an almost identical painting in the Louvre is a replica of the National Gallery version.
    French art historians try to prove the opposite. 
    The National Gallery sells more reproductions of Leonardo’s cartoon of The Virgin and Child with St Anne and St John the Baptist than any other picture in their collection. A few years ago it was known only to scholars. IT BECAME FAMOUS BECAUSE AN AMERICAN WANTED TO BUY IT FOR TWO AND A HALF MILLION POUNDS.
    Now it hangs in a room by itself. The room is like a chapel. The drawing is behind bullet-proof perspex. It has acquired a new kind of impressiveness. Not because of what it shows – not because of the meaning of its image. It has become impressive, mysterious, because of its market value.
    The bogus religiosity which now surrounds original works of art, and which is ultimately dependent upon their market value, has become the substitute for what paintings lost when the camera made them reproducible. Its function is nostalgic. It is the final empty claim for the continuing values of an oligarchic, undemocratic culture. If the image is no longer unique and exclusive, the art object, the thing, must be made mysteriously so.
    (The majority of the population do not visit art museums. The following table shows how closely an interest in art is related to privileged education.
    Not: “Table” çok ilginç ama uzatmak istemedim.)”

  101. Ockham'ın usturası ve Hint felsefesi

    pipsqueak,

    (22 Mart 2026 at 19:06)

    Pozitivist (olgucu)”, “empirical (deneyci)” ve “rasyonel (daima ‘us’u önplânda tutan)” felsefî akımları incelediğinizde; bunların ortak noktasının “elekçilik” veya “elemecilik” olduğunu anlarsınız.

    “Occam’s razor” (veya “Ockham’ın usturası”) olarak bilinen bir konsept vardır, siz de muhakkak duymuşsunuzdur.

    Bu konseptin kısa açıklaması şudur: “Bir düşünceyi, bir fikri, bir olguyu izah ederken; gereksiz olan unsurları usturayla titizlikle kes ve at. Geriye sadece ama sadece; yalın ve basitçe anlaşılabilecek bir şekilde ‘öz’ kalsın.”

    Siz metninizde; “Yunan merkezli” felsefî akımlar ile “Hint merkezli” felsefî akımları birbirleriyle kıyaslarken, “Hint merkezli” felsefî akımların daha kapsayıcı olduğunu mu söylüyorsunuz? Bu sebeple mi; “bir gün gelir lazım olur” örneğini verdiniz?

    Bu konuyu daha detaylı açıklar mısınız?

    [Not: Belki ben sizi yanlış anlamış olabilirim. Eğer daha detaylı açıklarsanız memnun olurum.]

  102. Pipsqueak

    İlk Not: Gerçi siz olduğundan eminim ama sorayım dedim. Eğer aynı kişiseysiniz,
    ” Size hatırlatmak için o yazılarımı tekrar buraya not olarak ekliyorum:
    • (03 Mart 2026 at 04:52)
    • (11 Mart 2026 at 07:52)
    • (18 Mart 2026 at 05:09)
    • (20 Mart 2026 at 05:15)”
    yorumlararınızı tek tek okuyup cevaplar hazırlıyorum.
    Önce ve yine hayatta en çok sevdiğim gülme ile başlayalım.
    Ünlü manipülasyonculuk usta-usturamı kullanır, keser biçer yeniden dikeceğim. Laf kalabalıklığı, cin peri kalabalıklığı, şeytan melek kalabalıklığı vb kalabalıklar dolu herşeyin birbiriyle karıştığı Orta Çağ bitmek üzere. Tabii o zamanlar bile, Devletler, günümüzde üssel artan faşistler ve benzerleri falan filanlara benzer Kilise, işi düzene sokma polisliği yapmakta. Aynı zamanda ilerici devrimciler yeni akıma katılmaktalar.
    Daha ileri gitmeden diğer güldürücü (ve acı) ekler.
    – “Biliyorum, biliyorum Kilise fahişe ama annem” Ivan Illich
    – Dante nasıl oluyor da cehennemi bu kadar iyi tanır? İçinde yaşadığı için.
    – Orta Çağ’ı günümüzle kıyaslayan biri: “Hiç değilse etrafın dolandırıcı şeytan, kan emen cin, uğursuz perilerle dolu olduğunu biliyorlardı.” der.
    Benden ek: Günümüzde ise bunu düzene sokup anlatan büyük beyinli bilginlerimiz ve bu site gibi solcu devrimci ilerici anarşistlerimiz ve siteyi kısa ama yoğun ve öz laflarla dolduran TikTakTokçular var!
    Her neyse. Kilise sadece ruhsal hudutları çizmeyle yetindi. Yeni düzenin efendileri tüccarlara “bedeni senin, ruhu benim” dedi. Tüccarlar zamanla milliyetçilikle (nasyonalizmle) dünyayı, eğer yeni ruhu taklit edersem, rasyonel, somut, elle tutulan, gözle görülen (Devlet-baba-polisiyle korunan) hudutlarla belirlenen, sardalya kutularına benzeyen, düzene soktular.
    Ockham, bu yeni güneşin yeni doğan düzenini ilk koklayanlardan. Eğer benzetme yaparsam, ilk solcu devrimcilerden ve her gerçek devrimci gibi ileriyi görenlerden. Eğer daha da ileri giderde pipsqueaki taklit edip manpülasyon yaparsam ilk “sosyal mühendislerden” biri derim. Hatta daha da çok gülmek için ve bu siteyi dolduranları düşünerek “Ockham zamanından önce günümüzdeki Sosyal Medya ile “başparmak yukarı ve başparmak aşağı” hilkat garibelerinin ilerici anarşistliğine katılan bir TikTakTokçu”ydu derim.
    Daha iyi ve daha yeni takipçisi Descartes işi bağlar. Biz medeniler daima en iyisini ararız, olmazsa daha iyisini ararız. Bu bir EMEÇİLER GEZEGENİ! İyi haber: Solcu devrimcilerle İsa’ya göre eninde sonunda EMEKİÇİLER kazanacak. Bekle eşeğim yaz gelsin? Her neyse, Descartes daha çok ruhsal kurtarıcı peygamberler gibi GERÇEĞİN kendisini açıklar: AÇIK VE BELİRGİN FİKİRLER!
    Not: Tabii, bu sitede belirlendiği gibi sadece büyük beyinlilerin fikirleri!
    Bence Descartes’ın asıl önemi düşünce ile bedeni ayırması. Bu da bence, içinde yaşadığımız medeniyetin özü ve temel düşüncesi İNSAN/DOĞA dualizmi.
    İşte bir espri daha. Ona sordular: “Peki, eğer dünya sadece düşünce ve gerçek dünyadan oluşmuşsa, peynire bakıyor göl görmüyorsam aradaki doğru ilişkiyi kim sağlıyor?”
    BİLİMCİ HAZRETİ DESCARTES CEVAP VERİR: (İYİ KALPLİ) TANRI!
    7-8’nci yüzyıllar arası, Descartes’dan 7-8 yüzyıl önce şimdi Batı’nın öcüsü olan İslam’ın İslam filozofları işi kitabına uydurmaya çalışırlar. Atom teorisini kullanarak “her şeyin Allah’ın elinde olduğu”nu, Allah’ın her an dünyayı yeniden istediği gibi yaptığını savunurlar. Üstelik Allah bunu yaparken bu site ve tüm dünyada şu an çaresizlerin sığındığı DEMOKRASİ ve ÖZGÜRLÜK içinde yapıyormuş. Kıvırmalar Trump-Netanyahu ile başlamadı. Benim anlamadığım bütün sonsuz büyük beyinliler Avrupa, Amerika, Çin, İran, Hindistan…hizmetkerlığını seve seve yaptığı halde, solcu devrimci, ilerici anarşistlerin bu sonsuz büyük beyinlileri hala göklere çıkarmaları. Galiba büyüyünce, sanki şimdi değiller, onlar gibi olmak istediklerinden. Belki beni tiksindiren Freud haklı, altta yatanlar çok önemli. Her halükarda bu son zamanların cankurtaranı demokrasi çılgınlığını bu sitede kara cahilleri hoş görme şeklinde görmek, ki bunun modernler arasında umursamama olduğu çoktan bilinir, satışı insana gına getiriyor. Her neyse. İslam filozofları Allah’ın “ÖZGÜR ve DEMOKRASİ İÇİNDE” karar verdiğini de savunurlar. Onlara da sorulunca “Peki, neden hep aynı yapıyor?” Onlar da işi ( İYİ KALPLİ) ALLAH! ile bağlarlar!
    Ayıp donlar tarihi medeniyet kadar eski!
    Nihayet sorunuza geldim. Genellikle uzatmama derdine düşüyorum, yazmasını pek becerebilen biri değilim, kafam karmakarışık ve en azından benim kafam konusunda Ocham çok haklı.
    Yine de eğer “Pipsqueak 22 Mart 2026 at 19:06” yorumuma tekrar bakarsanız,
    1- “Sabrım ve gücüm el verdiği ölçüde” kısmında,
    Antik Yunan Felsefesi çocuk Felsefesidir: Bu ne? Şu ne? Yağmur neden aşağı yağar? …Doğada deşelemeyen bir yer bırakılmaz.
    Hindistan Felsefesi yaşlı Felsefesidir: Bilinçte deşelemeyen bir yer bırakılmaz.
    Not: Bu kısımda her ikisi de okul ve uzman dili olduğunu vurgulamak ve alay etmek için büyük harf “F” kullandım. Sanki kendi kendine düşünmek Felsefe değil, sadece bilenler Felsefe yapar. Üstelik monologda bile daima başka biriyle konuşulur. Medeniyet doğal olarak ışığını sadece parlatmak istedikleri üzerine tutar.
    Not: Fakat bu uzman hastalığı çok da eski değil. Endüstriel Devrimle azdı ve sonra müzmin (kronik) oldu.
    “…Tarihsel demir ustalarının ve bankacı-tarihçilerin, jeolojik kahinlerin ve bilgin tütüncülerin dünyasını, ‘her şeyden biraz, bir şeyden her şey bilmek’ şeklindeki hoş sloganıyla geride bırakıyoruz ve Rekabetçi Sınavın kapısından geçerek, her biri o kadar az şey hakkında o kadar çok şey bilir ki ne çürütülebilecek ne de çürütülmeye değer olan Uzmanlar Çorak Topraklarına çıkıyoruz.”
    George M. Young (1882 – 1959) “Victorian England, Portrait of an Age”
    Bana Stalin uzmanını hatırlattı.
    ( “… We leave behind us the world of historical ironmasters and banker-historians, geological divines and scholar tobaconnists, with its genial watchword : to know something of everything and everything of something : and through the gateway of the Competitive Examination we go out into the Wasteland of Experts, each knowing so much about so little that he can neither be contradicted nor is worth contradicting.”)
    2- Medeni Filozofla ilkel filozof arasındaki fark: İlkel filozof on parmağında on marifet gelen becerikli gibi “bir gün gelir lazım olur” diye hiç bir şeyi atmaz. Medeni Filozof uzman Filozoftur. Sadece kendi işine gelenleri ve kendine faydalı olanları tutar, geri kalan diğer hepsini atar. Benim gibi manipülasyon ustası galiba?
    Not1: Dikkatiniz çekerim. Medeni Filozof BÜYÜK harfli, ilkel filizof küçük harfli.
    Not2 : Ben ilkel değilim ve hatta yüzde yüz medeniyim ama hiç değilse bende biraz ilkellik var gibi, beynim anarşistlik satıcıları gibi tek satmayı düşünecek kadar tek boyutlu değil.

  103. Felsefe, 'devlerin söyleşmesi' mi?

    pipsqueak,

    (24 Mart 2026 at 22:35)

    “Sanki kendi kendine düşünmek Felsefe değil, sadece bilenler Felsefe yapar. Üstelik monologda bile daima başka biriyle konuşulur. Medeniyet doğal olarak ışığını sadece parlatmak istedikleri üzerine tutar.”
    ____________________________

    Görüşlerinin bir kısmına katıldığım, bir kısmına katılMAdığım şu yazıyı; size bütün hâliyle (seçmece yapmadan) aktarıyorum pipsqueak.

    Amacım bu yazıyı; size beğendirmek veya beğendirMEmek değil.
    ____________________________

    “Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi?

    Felsefe, “devlerin söyleşmesi” mi?

    Evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Eğer felsefeyi bir geleneğin adı olarak anlamıyorsak, o fikirler felsefedir. Zira felsefe dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir.

    Çeşitli vesilelerle sık gündeme gelen bir soru: “Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi? Ya da sorunun daha değişik versiyonuyla, “felsefe yapmak için felsefe tarihi bilgisi şart mıdır?” Bu soruya cevap verebilmek için felsefe denince neyin anlaşıldığı konusunda bir berraklığa ihtiyaç var. Aynı şekilde tarihten ne anladığımız da önem kazanıyor.

    Felsefeyi bir ürün, ortaya çıkmış fikirler toplamı olarak düşünürseniz, felsefe elbette ki felsefe tarihinden ibaret olur. Düşünceyi anlamadan felsefenin zahiri cazibesine kapılmış kültür ve kişilerde felsefe, “felsefe tarihi” olarak anlaşılır. “Eflatun veya Filankes böyle dedi ama Bevankes buna katılmadı, şöyle dedi.” Bu anlayışta felsefe, soyut, fanileri aşan ve hürmete layık prestijli bir “ekabir sohbeti”dir. Bu çerçevede felsefe, “devlerin söyleşmesi” olarak saygı görür, ama bir dedikodu rivayeti olmaktan öteye geçemez. “Felsefe tarihçilerini filozof sanma yanılgısı” bunun sonucudur. Felsefeyi böyle anlayan toplumlar felsefe üretemez, üretilmiş felsefenin sadece tüketicisi olur, sadık bir tüketicisi. Bu seviye, felsefeyi anlamanın en ilkel seviyesidir. Kategorilerle işleyen bu bakış, felsefe kutusu içinde bulduğu herşeye felsefe hürmeti gösterir. Onları yanyana zenginlik teşhiri için dizer. Onları ilişkilendirmeye bile ihtiyacı yoktur.

    Yok eğer felsefeyi ortaya çıkmış bir fikirler toplamı olarak değil de “tarihaşırı bir fikri diyalog” olarak anlarsanız, yine “felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey olur. Hâttâ “felsefe tarihi” dışında felsefe olmaz. Bu yaklaşımda bütün filozoflar bazı temel sorular üzerinden birbirlerine bağlıdırlar. Ya kendilerinden öncekine itiraz, ya da onların cevaplayamadığı sorulara cevap vermiş olmak noktasında oluşan bir bağlantıları sözkonusu olur. Her iki durumda da aynı ipe dizilen tespih taneleri gibi bir süreklilik ve bağımlılık ilişkisi içinde anlaşılırlar ve öyle görülürler. Tesbihin imamesi de “şimdi”dir ve bizim maziye bakan totalize edici (toplamcı) nazarımızdır. Bu anlayışın önemli bir problemi felsefeyi yüzeysel bir “tarihsellik” içinde anlamasıdır. Burada tarihsellik neden yüzeyseldir? Çünkü yarım bir tarihselleştirmedir. Biraz açalım.

    Soykütüğünün (genealogy) bize kişiyi veya düşünceyi kusursuz bir şekilde vereceğine dair bir “bilimselci kabul” ile hareket eder. Zorunlu veya doğal olmayan bir tarihsel girişimin halkalar zinciri hâlinde bugüne ulaştığı varsayımını esas alır. Eğer felsefe tarihte bir söyleşme olarak başlayan bir “çağlar-arası sohbet” olarak düşünülürse, bu mirasa dair iki boyut öne çıkar: Biri “keyfilik”tir. Yani “felsefe ağacı başka türlü de gelişebilirdi, ama bu istikâmetlerde uç verdi” diyebiliriz. Böyle olmaya mecbur değildi, ama böyle oldu. Diğeri ise “süreklilik”. Yani filozofları birbirine bağlı halkalar gibi düşünürsek; birini anlaman için öncekine bakman lazım, çünkü hiçbir halkayı diğer halkalardan bağımsız olarak anlayamazsın. Bu çerçevede bakılınca; felsefe, mecburi olunmayan fakat mazide başlayıp gelmiş bir söyleşme olarak ancak “felsefe tarihi”yle anlaşılabilinir. Yani felsefe ile (felsefenin) tarihi aynı şey olur.

    Bu ikinci anlayış nispeten sofistike olsa da, hâlâ felsefeyi tam olarak tarihselleştirmiş değildir. Felsefeyi “dil”e benzetip, bir “dil”i öğrenmek için daha önce yazılmış ve konuşulmuş olanları anlamak gerekir diye düşünmek yanlış bir yaklaşım olur. Evet “dil” bir açıdan tarihinden ibarettir. Bu haliyle bir “dil”i öğrenmek o “dil”in tarihini öğrenmektir. Konuşmak da “dil”i kullanmak olduğu ölçüde bu kapsamdadır. Ancak felsefe, felsefeyi üreten şey (yani düşünme, tefekkür) için “felsefe tarihi”ne muhtaç değildir.

    Bu yüzden doğru metafor, burada “dil” değil “şiir”dir. “Şiir, ‘şiir tarihi’nden ibarettir” demek ne kadar saçma olur, değil mi? Çünkü “şiir”, tam da o tarihin kuşatamadığını söylemektir. Yaratıcı bir eylem olarak “şiir”, pekâlâ tarihsiz olarak da “otopoetik (auto-poetic) bir varlık” gösterebilir. Hâlbuki “felsefenin tarihi” de tıpkı “şiirin tarihi” gibi bir metafizik posadır. “Şiir”, geçmişten yana hüküm giymek zorunda değil. Aynı şekilde “başlangıcın felsefesi”, ilk başta olduğu gibi bugün de felsefenin tarihinden bağımsız olabilir. Zaten “felsefe tarihi”ni ona tarihyazımı ile empoze ettiğimiz “süreklilik illüzyonu” altında değil de hakkıyla incelersek şunu görürüz: Kimi büyük filozoflar mevcut konuşmayı devam ettirmek yerine yeni sohbet odası açmışlar. Hâttâ bazısının önceki sohbetlerden haberi bile olmamış olabilir. Çünkü ihtiyaç duydukları şey geçmişin bilgisi değil, “bulundukları şimdi”nin ilgisidir. “İlgili olmak” ile “bağımlı olmak” arasındaki farkı görmek gerekir.

    Bu nedenlerle, evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Bunu anlamak için şöyle düşünelim: Felsefe tarihinden habersiz bir insanın fikirleri anlatılıp anlaşıldığında, kavramsal olarak tercüme edildiğinde eğer o fikirler (sözgelimi) filozof sayılan bir Batılı filozofun düşünceleri ile denk gelen fikirler ise o kişinin yaptığı şey felsefe midir? / değil midir? Eğer felsefeyi “bir geleneğin adı” olarak anlamıyorsak; o fikirler felsefedir.

    Zira felsefe dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir. “Düşünmenin diyalojikliği” onun radara yakalanması ve tarihyazımının hazmına uygun forma sokulması ile ilgilidir. “Felsefe” ekseriyetle ve hasbelkader “diyalojik” bir şekilde zuhur etse de, bu; “felsefe yapımı için” her zaman zorunlu bir şart değil. “Kurucu felsefi söz veya sohbet başlatıcı düşünsel hamle” felsefenin ta kendisi olabildiği hâlde, felsefe tarihinin dışındadır (öncesindedir). “Felsefe tarihi” dediğimiz “söyleşi kütlesi”nin öncesinde ve sonrasında her zaman “diyalojiklik radarına yakalanmayan yeni fikirler” vardır. Onlara “felsefe” adını verip / vermemek; bir isimlendirme sorunudur. Doğumların “sadece hastanede ve kayıt altında” olduğunu düşünmek, hastane dışında vuku bulan doğumları görmeye engel olan bir tür hastane hastalığıdır. Felsefenin “felsefe tarihi”ne mahkûm olmadığını anladığımızda, “dil”in bile aslında sandığımız kadar tarihinden ibaret olmadığını anlarız.

    Yazan: Mücahit Bilici
    (3 Kasım 2024)

  104. Akademi, 'hakikatin peşinde' mi?

    Akademi, “hakikatin peşinde” mi?

    “Akademi, büyük bir israftır.” desem haksızlık olur. Ancak acı gerçek şudur: Normalde akademik üretimin %90’ı zayiattır. Kimine göre “dolgu malzemesi”dir; diğer kısım kırılmasın veya taşınabilsin diye. İyimser bir nazarla katlanılması gereken bir ekosistem unsuru olduğu söylenebilir. Birkaç yerde çiçek açsın diye geniş bir bahçede yeşillik lâzımdır. Keşke sorun sadece vasatlık olsaydı. Akademideki amaca “yabancılaşma düzeyi” aslında korkunç boyutlardadır. Ama ağlayanı yoktur.

    Beşeri bilimlere aşina biri olarak yazıyorum. Akademisyenlerin, “mahalleli halk”tan farkı pek azdır. En az onlar kadar “moda”lara kapılırlar. En az onlar kadar “çaresiz ademcocukları”dır. Çok da kolay kötü yollara düşerler. En saçma konuya “araştırma fonu” koyulsa hemen oraya seğirtirler. Akademi aleminde “çeteleşme”ler, hâttâ “mafyalaşma” vardır. “Network”süz yaprak düşmez. “Dayanışma grupları”na girmeden tutunmak çok zordur. Yerine göre yeni katılanlara; hem fikri hem de sosyal anlamda zorbalık uygulanabilir. “Mahalleler” vardır. Yerine göre bu “mahalleler”in sakinleri haraca bağlanır. “Bürokrasi” ve “yayın tesisatları”nda vanaları tutanlar, vanalara tutunmak isteyenlerden atıf toplarlar. (Atıflı işleri “akçeli işler”e kadar düşüren “sahte dergiler” ve “parayla yayın” gibi gariplikler bile zuhur edebilir).

    Akademisyenlerin çoğu; canını kurtarmak için “sisteme ayak uydurur”, çeteleşmeye karşı savunmasızdır. Kurumsal rekabetin “niceliği yücelten yayın yapma baskısı” karşısında herkes can havliyle koşturur. Akademisyenlerin önemli bir kısmı akıntıya kendilerini bırakıp suyun altında kalMAmayı “başarılı kariyer” sayar. Bu özelliklerinden dolayı akademinin derdinin hakikat olduğu beklentisi yanıltıcıdır. Kariyerin gereklerinin yolu çoğu kez hakikatin talep ettiği yerlerden geçmez! Eğer bir akademisyen sahici doğruları konuşuyorsa, bu ancak “kariyer-dışı söz söyleme” imkân veya lüksüne sahip olduğu içindir. Bu söylediklerim sadece Türkiye’deki akademi içinde sınırlı değil; bunlar Avrupa ve Amerika’daki akademisyenler için de geçerli. Türkiye özelinde önem kazanan sorunlar da var. Bunlardan biri olan uluslararası yayın takıntısı aslında bütün bir sistemi çürütüyor.

    Bu biraz “anti-akademik sözleri” şunun için söylüyorum: Akademikliğe dair “mistifikasyon”, pratik meseleler sözkonusu olduğunda aşılması gereken bir engeldir. Akademisyenlerin bir teoriye, bir yaklaşıma parlayan, “yeme doğru koşan (yüzen) balıklar” gibi üşüşmesi o şeyin faydalı veya yenilebilir (hâttâ “yenilir-yutulur cins”ten) birşey olduğu anlamına gelMEZ.

    Dünyada hiçbir insanoğluna faydası olMAyacak nice “içerik”; akademik üretimin koriodorlarında rahatlıkla seyahat edebiliyor, uzun süre tedavülde kalabiliyor. Yeter ki; “formaliteler”, “atıflar” ve “jargon demagojisi” iyi yapılsın. İncir çekirdeğini doldurMAyacak konularda yazıyor olmak, çoğu kez; uzmanlaşma ve ilmi derinlik perdesinin arkasında görünmezleşir. Gerçek dünyaya tercüme edildiğinde karşılığı olMAyan nice formaliteye uydurulmuş saçmasapan malzeme; tam da bu yüzden “jargon perdesi”nin arkasında değerli zannıyla işlem görür. Mevcudun ötesini, tasavvurun yerini; amacından kopmuş klişeden kulubeler almıştır.

    “Akademi, büyük bir israftır.” desem haksızlık olur. Ancak acı gerçek şudur: Normalde akademik üretimin %90’ı zayiattır. Kimine göre “dolgu malzemesi”dir; diğer kısım kırılmasın veya taşınabilsin diye. İyimser bir nazarla katlanılması gereken bir ekosistem unsuru olduğu söylenebilir. Birkaç yerde çiçek açsın diye geniş bir bahçede yeşillik lâzımdır. Şüphesiz bazı incelikler vardır ki ancak akademide ele alınabilir. O yüzden sahici bir uzmanlaşmayı amaçsız marjinalliklerden tenzih ederek bu eleştiriyi yapmak gerekir. Keşke sorun sadece vasatlık olsaydı. Akademideki amaca “yabancılaşma düzeyi” aslında korkunç boyutlardadır. Ama ağlayanı yoktur.

    Hakikati arayan bir pragmatizm yerine, “uyumluluk onayı almayı” tercih eden bir düşünce bürokrasisi oluşmuştur. Bilim bu “bürokrasi”den, fikir bu “klişeler”den kurtulabildiği ölçüde vukubulabilir üniversitede. Üniversitelerde “bürokratikleşme”nin artık düşünce üretimini engelleyecek, hasta edecek kadar çürütücü hâle geldiğini söyleyebiliriz. “Akademik sürü psikolojisi”, “yayın için yayın yapma lüzumu” ve benzeri marazlar; özgün ve duru düşüncenin önünde büyük bir engeldir. Memuriyetten, memur zihniyetli olmaktan arındırılMAdıkça; “bilim” şifa bulamaz!

    İşte bu özgüvensizlikten dolayıdır ki; akademik camia ellerine geçen bir şeyin “cılkını çıkartmadan” da salıvermez. Mesela; sosyal bilimlerde “beden” konusu birden bir patlama yapar. Sanırsınız ki “bu önemli bir konu olduğu için gelip akademik diskurun merkezine yerleşti”; hâlbuki öyle bir gerekçesi yoktur. Tıpkı “moda” gibi o da “sebepsiz”dir. “Social media guru” veya “influencer” konumundaki bir kişinin (veya kişilerin) keyif malzemesi olan bir konu; bir süre sonra yeni sezonun önemli konusu hâline geliverir. Popülerleşmesi sanki lüzumluluğuna delilmiş gibi görünür çoğu insana! Hâlbuki bu konunun yerinde şimdi önemsiz, bambaşka bir konu olabilirdi (biraz bekleyince olacak zaten). Peki bu konu etrafında gelişen bütün bir literatur boşa mı kürek sallamış oluyor? Evet ama tamamen değil. O keyfi konu kürek sallamak pratiğine bahane olmak suretiyle bir işe yarar eğer bir işe yarayacaksa. Yani bir yere gidilmemiştir, bir yere varılmamıştır ama “kürek sallama egzersizi” yapılmıştır.

    Çekici (cazibeli) bulunan konular, bazı “çekiçleşen (hammer) konular” da artık herşeyi “çivi olarak görmeye” götürür! Böyle abartılı yaklaşımlardan bir tanesi de; beşerî bilimlerdeki “postkolonyal teoridir (sömürge-sonrası teori)”.

    “Batı-merkezciliğe tepki” olarak doğan bu “sömürgecilik eleştirisi”; artık neredeyse tüm tahakküm ilişkilerini anlamak için kullanılan sorumsuz bir şablona dönmüş hâle geldi. Her eşitsizliğe “sınıf” diyenlerin yerini, her gördüğü adaletsizliğe “kolonyalizm” etiketi yapıştırmayı maharet sayanlar aldı. “Batı”ya karşı “Üçüncü Dünya”yı, “Kuzey”e karşı “Güney”i, “güçlü”ye karşı “zayıf”ı savunma maksadıyla istihdam edilen bu ilaç; ilaç görevi görmüyor artık! Nedenlerini başka zaman tartışırız. Fakat bir ilaç dozunda alınmazsa, zehir olur! Zira “haddini aşan, zıddına dönüşüyor.”

    Yazan: Mücahit Bilici
    31 Ekim 2025

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2026 Gün Zileli

Theme by Anders NorenUp ↑