Dün gece (26.2.26) Ahmet Dönmez’in programında “Fetullahçılıktan suçlanmış insanların yeniden topluma kazandırılması” konusunda Ahmet Dönmez’in sorularına yanıt veren Doğu Perinçek’i izledim.
Burada konuşmanın bütünü üzerinde duracak değilim. Belki bu ayrı bir yazı konusu olabilir. Bu yazıda sadece Perinçek’in konuşmasının sonlarına doğru ileri sürdüğü “hukuk siyasetin köpeğidir” deyişi üzerinde duracak ve buradan hareketle hukukun ne olduğuna ve çeşitli ülkelerdeki uygulamalara değineceğim.
Sanırım Perinçek, yukardaki deyişi ileri sürerken yasa ile hukuku karıştırıyor. Yasanın “siyasetin”, daha doğrusu devletin “av” ya da “çoban” “köpeği” (köpeklerden özür dileyerek) olduğu kanısı genelde doğru olmakla birlikte bunu “hukukla” karıştırmak büyük bir yanılgı ya da çarpıtmadır. Çünkü hukuk, esasen yasa tekelini elinde tutan devlete karşı toplumun, muhalif görüşlerin ve bireyin korunmasını ifade eder; bu amaçla getirilmiş ve kabul edilmiş yasa ya da kurallar bütünüdür. Elektrik akımını ileten telleri kablo ile kaplamazsanız çarpar. İşte hukuk, devlete ve yasalara karşı böyle bir koruma kablosu işlevi görür. Dolayısıyla hukuk, “siyasetin köpeği” yasalara karşı bireyin korunması işlevini yerine getirir.
Hukukun gerçekten var olduğu ülkelerde öyle bazı hukuk kuralları vardır ki, bunların ihlal edilmesi ya da ortadan kaldırılması tasavvur bile edilemez. İlk elde aklıma gelen birkaçını belirteyim: “Hiç kimse kendi aleyhinde ifade vermeye zorlanamaz. Bu tür ifadelerin yasal olarak geçerliliği yoktur”; ya da “suçlanan kişi polis ya da savcılıkta ifade verirken yanında avukatını bulundurma hakkına sahiptir.”; veya “her karar verici devlet kurumu, onun kararlarını iptal etme (Anayasa Mahkemesi) hakkına sahip kurumlarca denetlenmelidir” gibi…
Buradan Sovyetler Birliği, Türkiye ve en nihayet bugünkü Çin’de hukukun durumuna geçebiliriz.
Artık tarihe gömülmüş Stalin’in Sovyetler Birliği’nde (aslında süreç Lenin zamanında başlamıştı) hukuk fiilen ortadan kaldırılmıştı. Mahkemeler tek kişi diktatörlüğünün emir kullarıydı. Tek kişinin emirlerini yerine getirmeyecek olan mahkeme üyeleri (böyle bir örnek bile hatırlamıyorum ya!) kendilerini anında bir başka mahkemenin ya da doğrudan idam mangasının önünde bulurlardı. Bu ülkelerde bireyi devlet karşısında koruyan hukuk kuralları tamamen iptal edilmişti. Sanıklar, polisin uydurduğu ifadelerle kendilerini suçlayarak kendi mahkûmiyetlerini, çoğunlukla da ölümlerini talep ediyorlardı. Bunu yapmayı reddedenler mahkemeye çıkarılmadan NKVD bodrumlarında infaz ediliyordu. Dolayısıyla savcı ya da mahkemelerin somut kanıta ihtiyacı yoktu. Birer devlet memuru haline getirilmiş “avukat”lar müvekkillerinin ölümle cezalandırılmasını talep etmekle görevli devlet memurlarıydı.
Sovyetler Birliği’nde yargılama, sadece ve sadece tek kişi diktatörlüğünün ne kadar “haklı” olduğunu esasen dünya kamuoyuna göstermeyi amaçlayan bir gösteriden (Show trial denir) ibaretti. Devletin ve partinin bireylerin tepesine bütün ağırlığı ile çöktüğü böyle bir ülkede hukukun kırıntısından bile söz edilemez.
Hitler Almanya’sında bile tarihe gömülmüş eski Almanya’dan kalmış bazı hukuk kuralları hâlâ varlığını sürdürebilmekteydi. Örneğin, benim çevirdiğim Jan Valtin’in Karanlığın Ötesinde (Kibele, 2011) kitabında anlattığı gibi, Valtin, diğer yoldaşları gibi başının baltayla kesilmesinden, eski şefinin tanıklığıyla ve başı kesilen denizci arkadaşlarının polis ifadelerini mahkemede geri almalarıyla kurtulabilmiştir.
Ya da G. Dimitrov, Nazi Almanya’sında Reichtag binasını yakmaktan yargılanmış ama buradan mahkûm olmadan çıkabilmiştir. Elbette bunda Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya’sına baskı yapmasının da rolü vardır ama o zamanın Sovyetler Birliği’nde böyle bir şey tasavvur bile edilemezdi.
Türkiye’de 1970-80 döneminde kâğıt üzerinde de olsa bir miktar “hukuk”tan söz edilebilir, en azından formel olarak. Fakat şu işe bakın ki bu formel hukuk sanıkların lehine bir ağırlık yaratmamış, tam tersine poliste ağır işkencelere yol açmıştır. Şöyle ki, sanığın mahkemeye çıkarılıp mahkûm edilebilmesi için savcıların ellerinde “somut deliller” olması gerekiyordu. Formel yargılama buna ihtiyaç duyuyordu. O zaman polis sanıklardan kendilerini suçlayan “delil”ler elde etmek için basıyordu işkenceyi. Bu dönemde emniyette işkencenin bu kadar yaygın ve şiddetli olmasının nedeni buydu. İnsanın, keşke mahkemeler böyle “delil”lere ihtiyaç duymadan mahkûmiyet kararı verebilselerdi diyesi geliyor. Hiç değilse o zaman insanlar böylesi bir yoğun işkenceden kurtulurlardı.
Nitekim 2000’ler Türkiye’sinde bu da gerçekleşmiştir. Artık mahkemeler mahkûmiyet hükümlerini “somut delillere” dayanmadan da verebilmektedir. İşte 2000’ler Türkiye’sinde siyasi sanıklara işkencenin oldukça azalmasının, hatta gereksiz hale gelmesinin nedeni budur. Artık mahkemeler, hiçbir “somut delile” ihtiyaç duymadan basıyorlar cezayı. Bu, Türkiye’de hukuk kurallarının artık hiçbir şekilde geçerli olmadığının göstergesidir.
Bugünkü Çin’in tek parti diktatörlüğünde bireylerin siyaset yapma hakkı fiilen ve tamamen ortadan kaldırıldığından siyasi suç diye bir şey de yoktur artık. Çin’de mahkemeler yoğun devlet kapitalisti uygulamaları nedeniyle tamamen bireysel yolsuzluk suçlarına yoğunlaşmışlardır. Çin, yoğun sansürle, ağır dijital denetimle ve her yerde hazır ve nazır gizli polis takibiyle “siyasi suçları” daha işlenmeye bile fırsat bırakmadan ortadan kaldırmaktadır. İroniktir ama Çin devleti “suç işleme özgürlüğünü” bile ortadan kaldırmıştır. Sadece kararlı birkaç muhalif aydın eğer “suç işlemekte” inat eder ve görüşlerini bireysel olarak “açıklamakta” ısrar ederse (bunun kanalları tamamen kapalıdır aslında) doğrudan ağır ev hapsine alınırlar ve böylece seslerinin duyulması önlenmiş olur. Bu koşullarda hukuk kuralları bile hiçbir işe yaramaz. Ortada “suçlu” yoktur ki, hukuk onları koruyabilsin!
Bugünün dünyasında hukuk sadece batı ülkelerinde hâlâ varlığını sürdürebilmektedir ama “burjuva demokrasisi” denen ülkelerde bu da siyaset nedeniyle (“Bosna kasabı” Radovan Karadžić’i mahkûm eden Avrupa mahkemeleri günümüzün “kasabı” Netanyahu’yu suçlamayı aklından bile geçirmez) epeyce körelmiştir.
Biraz karamsar bir yargı olacak ama hukuk artık yeraltı kazılarında gün yüzüne çıkarılan tarihi bir kalıntıdan farksız gibidir.
Gün Zileli
27 Şubat 2026
Matrix’e doğru tam gaz gidiyoruz abi.