Barış Yıldırım, Mahir Çayan ve Sömürge Devrimciliği, 2026, NotaBene Yayınları

Geçen gün üzerine yazdığım Mahir Çayan Kitabı (Dipnot)’nın hemen ardından Barış Yıldırım’ın kitabı çıktı.

Mahir Çayan Kitabı’nda sadece M. Çayan’ın silahlı mücadele üzerine tezlerinin üzerinde durmuştum. Bu yazıda yeniden aynı konuya girmeyeceğim doğal olarak. Burada sadece, Barış Yıldırım’ın, 1960-70 dönemi üzerine yazarken yaptığı bellek ya da bilgi hataları üzerinde duracağım.

“Sömürge Devrimcileri” Panteonu

Barış Yıldırım, kitabına da adını veren “sömürge devrimcileri” kavramından hareketle, bu tür devrimcilere ilişkin bir panteon sunmuş. Bu panteonda, ona göre, “Mao Zedung, Ernesto Che Guevara, Ho Chi Minh ve Mahir Çayan”ın yanı sıra “Fidel Castro, Vö Nguyen Giap, Carlos Marighella, Alberto Bayo, Kwame Nkrumah, Franz Fanon, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran, Hüseyin İnan, İbrahim Kapakkaya ve daha birçoklarının adı sayılabilir” (s. 27).

Bunca isim arasında, idam sehpasında onurlarıyla can veren Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın sayılmamış olması oldukça tuhaf geldi bana. Üstelik Hüseyin İnan’ın adı zikredilmişken!

Otto Kuusinen

B. Yıldırım, M. Çayan’ın gençlik şekillenmelerini anlatırken, “okuyup anlamaya çalıştığı Marksist yayınlardan biri Kuzinen’in Diyalektik Materyalizm kitabıdır” (s. 38) diye özel olarak belirtmiş.

Kuusinen’in kaba materyalist “ders kitabı”nın yetersizliği bir yana, 1939 yılında Stalin, Finlandiya’nın işgalini, Kuusinen’in başında bulunduğu kukla “Fin Demokratik Cumhuriyeti” hükümetinin Sovyetler Birliği’ni Finlandiya’ya “daveti” üzerine başlatmıştır. “Sömürge devrimciliği” için hiç iyi bir başlangıç referansı değil Kuusinen.

Zaman Karmaşası

B. Yıldırım, “Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön dergisi ile TİP arasındaki tartışmaların sertleştiği dönemde… FKF’de TİP’li Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın düşünceleri doğrultusundaki Sosyalist Devrim çizgisine alternatif olarak Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli gibi isimlerce temsil edilen Milli demokratik Devrim düşüncesi hâkimdir” (s. 39) demiş.

Burada zamanlama yanlışlarının yanı sıra bilgi yanlışları da söz konusudur. Sırasıyla düzeltmeye çalışayım:

Birincisi, Yön ile TİP arasındaki tartışma, Yön dergisinin sayfalarında 1966 yılında cereyan etmişti ve hiç de sert bir tartışma değildi. Hatta daha sonraki yıllarda cereyan eden tartışmalar göz önüne alındığında oldukça saygılı, birbirini dinleyen bir tartışmaydı.

İkincisi, Behice Boran (Aybar hiçbir zaman “sosyalist devrim” tezini savunmamıştır) sosyalist devrim düşüncesini 1968’in ikinci yarısından itibaren geliştirmeye başlamıştır. Dolayısıyla B. Boran’ın 1966’da YÖN’de cereyan eden tartışmalarda “Sosyalist devrim” tezini savunması mümkün değildir. Zaten bu tartışmaya o zamanki TİP yöneticileri imzalarıyla katılmamışlardı.

Üçüncüsü, Doğan Avcıoğlu, MDD tezine yakın durmakla ve bu yakınlık nedeniyle YÖN’ün sayfalarını M. Belli’ye açmakla birlikte, MDD tezini hiçbir zaman doğrudan doğruya savunmuş değildir.

Dördüncüsü, 1966 yılındaki YÖN-TİP tartışmasının cereyan ettiği sırada, henüz yeni kurulmuş FKF’de MDD düşüncesinin hâkim olması mümkün değildir. O sıralar FKF yönetiminde TİP yanlısı gençler bulunuyordu ve MDD’nin esamesi bile yoktu FKF’de. Bu örgütte MDD düşüncesi ilk atağını, 1968 Şubatı’nda Doğu Perinçek ve arkadaşlarının yönetime gelmesiyle yapmış, esas hâkimiyetini ise 1969 Ocak’ındaki, Yusuf Küpeli’nin başkanlığı ile sonuçlanan FKF Kongresiyle kurmuştur.

DTCF’de “Silahlı Gizli Örgüt” Nüvesi mi?

Barış Yıldırım, 1960’lı yıllara ilişkin, kulaktan dolma saptamalarda bulunmaktadır. Örneğin, “DTCF’de ilk nüveleri atılan silahlı bir gizli örgütlenmenin içinde daha sonra THKP-C’li olacak isimler de bulunmaktadır” (s. 41) demektedir.

Aynı dönem DTCF Fikir Kulübü Başkanlığı yaptığım için bu “nüve”lerin ne olup ne olmadığını, sözü geçen “isimlerin” kimler olduğunu çok iyi biliyorum. Bu “nüve” ya da daha doğrusu başıboş grup, o sıralarda Ağaoğlu Yayınevi tarafından yeni yayınlanmış, İsaac Deutscher’in Troçki ciltlerinden birinin başlığında geçen “Silahlı Sosyalist” ibaresinden etkilenerek ve Deutscher’i asla ciddi olarak okumadıklarından, bu “silahlı sosyalisti” hayallerindeki beli tabancalı haydutlarla karıştırarak ve o zamanki devrimci gençlerde yeni yeni filizlenmekte olan silaha hayranlığın etkisiyle kendilerini “silahlı sosyalist” ilan etmiş, bellerindeki laz yapısı çakaralmazlara güvenerek sağa sola posta atmaya başlamış, DTCF Fikir Kulübü’yle “liderlik rekabeti”ne girişme teşebbüsünde bulunmuşlardı. (Grubun başı Sami Gürler’le ilgili bkz: Yarılma, Lejand, 2024, s. 274,304, 359, 393) Elbette kısa sürede provakasyona oldukça yatkın bir grup oldukları ortaya çıktı ve başı çeken Sami Gürler, kendi taraftarı birkaç genç tarafından dayaklı-işkenceli sorguya bile çekildi. Bu olayın ayrıntılarına girmek istemiyorum. Ayrıntılar Selçuk Polat’ın Mahşerin Beyaz Atlısı (Kibele, 2007) kitabında bulunmaktadır.

Şu kadarını söylemekle yetineyim: “Daha sonra THKP-C li olacak isimler” kendilerini bu “nüve”nin ya da çetenin elinden (daha doğrusu, ikisi de birbirinin  elinden) zor kurtarmışlardır.

Kanlı Pazar ve M. Çayan

Barış Yıldırım, kendini M. Çayan’ı idealize etmekle yükümlü hissediyor olacak ki, M. Çayan’ın hiçbir özel rol oynamadığı olaylarda bile onu “büyüteçle” büyütmek gereğini duymaktadır.

İşte bir örnek: Taksim’de meydana gelen “Kanlı Pazar” olayını anlatırken, B. Yıldırım, M. Çayan için şöyle demektedir: “16 Şubat 1969’da faşist saldırılarda yüzlerde kişinin yaralandığı, iki kişinin katledildiği ‘Kanlı Pazar’ olarak bilinen Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü’ne katılsa da polisin elinden kurtulmayı başarır.” (s. 41)

Polis, M. Çayan’ı yakalamaya çalışmış da mı, M. Çayan onların “elinden kurtulmayı” başarmış! Yok böyle bir şey. O da herkes gibi bir yürüyüşçüydü ve polisin elinden kurtulmak için özel bir çaba sarf etmesi gerektiğini sanmıyorum. Zaten o sırada polisin amacı da birilerini yakalamak değil, solcu yürüyüşçüleri dinci-sağcıların önüne kurban olarak sürmekti.  O sırada kim tanırdı Mahir Çayan’ı? Bırakın onu, Sibel Erkan olayı sırasında bile polis onun eşkalini bilmiyordu da, yakalanan diğer arkadaşlarından öğrenmeye çalışmıştı.

M. Belli’ye “Saldırı”, SBF FK Yönetiminde Tasfiye!

B. Yıldırım, Taksim “Kanlı Pazar”ından söz ettiği paragrafın içinde, “Bundan bir ay sonra (Mart 1969 olması gerekir, GZ) Mihri Belli’ye bir saldırı olur” (s. 41) diyor. Yer belirtmiyor ama cümlenin gelişinden ve devamından bu saldırının SBF’de olduğu sonucu çıkıyor.

Oysa tarihte, SBF’de M. Belli’ye böyle bir saldırı olduğuna ilişkin herhangi bir kayıt yok. M. Belli’ye bilinen tek saldırı, 1975 yılında, Aksaray taraflarında yapılan silahlı saldırıdır. M. Belli bu saldırıdan kendi becerisiyle kurtulabilmiştir.

B. Yıldırım, devamla, “FKF başkanı Yusuf Küpeli, faşist saldırıya tavır almayan SBF Fikir Kulübü yönetimindeki sosyalist devrim yanlısı öğrencileri tüzükteki hakkını kullanarak, (abç GZ. Tüzükte böyle bir “hak” mı varmış! Bugünkü kayyum atamalarını pek hatırlatıyor oysa, GZ) görevden alır. Fikir Kulübü’ne, içinde Oral Çalışlar ve Hüseyin Cevahir gibi MDD’cilerin bulunduğu bir ‘girişimci kurul’ atanır” (s. 42) diyor.

Oysa 1969 yılında Hüseyin Cevahir, hâlâ TİP saflarındaydı, biz MDD’cilerle tartışıyordu ama henüz bu görüşü kabul etmiş değildi. (Yazıya sonradan eklenen not: Bu satırları yayınladıkan sonra Cevahir’in “MDD’ciliğinin zamanı” konusunda tereddüte düştüm. Evet, H. Cevahir, MDD’ci saflara katılmakta epey duraksamıştı ama TİP yanlısı öğrencilerin Y. Küpeli tarafından tasfiye edildiği 1969 başlarında artık MDD’ci olmuş olabilir. Eğer öyleyse düzeltmiş olayım. GZ)

“Bombacı Mahir” Uydurması!

B. Yıldırım, Mahir’i aşırı militan göstermek için epey çaba göstermiş. Oysa Mahir, o zamanki atak gençler içinde eylemlere en az katılanlardan biriydi. Eyleme gitmek yerine, kitap okumayı tercih ederdi.

“Mahir Çayan, bir dizi eyleme katılır. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde el yapımı bombalar ve sopaların boy gösterdiği bir çatışmada yer aldığı için lakabı bir süreliğine “Bombacı Mahir” alacaktır” (s. 44) demektedir. Oysa o dönem, “sprey bombası” denen, bomba demenin bile pek mümkün olmadığı, ses çıkartmaktan başka pek bir işlevi olmayan bu oyuncak bombaları kullanmak devrimci gençler açısından son derece sıradan bir olaydı. Bu yüzden, kimseye “bombacı” lakabı falan takılmazdı. Hani Yusuf’la Deniz’in Filistin’den getirdikleri sahici Filistin bombaları” olsa neyse!

Bazı Başka Bilgi Hataları

B. Yıldırım, Münir Aktolga’nın , “… Perinçek taraftarlarınca Aydınlık Sosyalist Dergi (ASD) yazı kurulundan ihraç” edildiğini (s. 48) söylüyor. Bu doğru değil. Doğrusu, yazı kurulu çoğunluğunun, M. Aktolga’yı “Kurucular Adına Sahiplik”  görevinden almasıdır.

B. Yıldırım, bir yerde, “TİP’li işçilerden Bingöl Erdumlu” (s. 41) diyerek özenli bir biyografi yazarı olmadığını gösteriyor. Bingöl, işçi sınıfı içinde çalışan bir entelektüeldi.

B. Yıldırım, “Mahir Çayan, Perinçek’in küfürlerle saldırmaya çalıştığı, fakat engelleyemediği FKF-Dev-Genç kongresi…” nden(s. 128) söz etmektedir. Tamamen hayali! Böyle bir olay olmamıştır, zaten, bunu yapmak isteyip istemeyecekleri bir yana, PDA’cıların böyle bir olay yaratmak için güçleri de yoktu o sırada.

Son Şans mı?!

B. Yıldırım, THKO’luların Kızıldere katliamını öğrendiklerinde “İnan, Gezmiş ve Aslan’ın yaşatılması için son şansın gittiğini” (s. 87) anladıklarını yazıyor.

Oysa o sırada bir “son şans” varsa, o da İ. İnönü’nün de içinde olduğu söylenen, idamların durdurulması yönündeki girişimdi. Kızıldere eylemi bu son şansı ortadan kaldırmış, idamcıların elinin serbest kalmasını sağlamıştır, ne yazık ki!

Gün Zileli

17 Mayıs 2026

www.gunzileli.net

gunzileli@hotmail.com

zileligun1@gmail.com