Tanıl Bora, DEVRİMCİLER, ’78’liler. Bir Kuşak Biyografisi, İletişim, 2026, 760 sayfa
Yüzlerce anı, otobiyografi, anı-roman okuyarak ve kategorileştirerek 1975-80’deki sol hareketin kapsamlı bir tarihini ortaya çıkarmış Tanıl Bora. Belli ki yıllara dayanan, iğneyle kuyu kazar gibi sabırla işlenen ve aslında şahıs olarak o zamanki sol hareketin bölünmüş ve çatışmalı yapısının tam içinde değil, kıyısında olan Birikim hareketi içinde olmasına rağmen büyük bir içgörüyle, sezgi ve anlama yetisiyle yazılmış bir eser. Bu konuda övgüyle yazılacak çok şey var ama burada bu kadarını söylemekle yetineyim ve ağırlıklı olarak çalışmanın kusurları üzerinde durayım.
Solun Dışında Görülenler
Tanıl Bora, neredeyse o zamanki solun kılcal damarlarında ancak mikroskopla tespit edilecek 5-10 kişilik örgütleri bile ihmal etmezken, gerek sayısal olarak, gerekse olumlu ve olumsuz siyasetleriyle ihmal edilmemesi gereken Aydınlık hareketini (TİKP) neredeyse görmezden gelmiş. TİKP sadece zorunlu alıntılarda (çoğu da benim Havariler (1972-1980) (İletişim 2002-Lejand 2026) kitabımdan alıntılarda) geçiyor ve o zamanki sol partileri ele aldığı (s. 624-625) bölümde adını bile anmamış (1975 yılındaki Kıvılcımlıcı Vatan Partisi -VP- ve ondan doğan Sosyalist Vatan Partisi -SVP- de öyle).
Sanırım bunda, o zamanki, ana gövdesini Devrimci Yol ve Kurtuluş’un oluşturduğu sol hareketin TİKP’yi ya da Aydınlık hareketini dışlayan tutumu etkili olmuş. Şu cümleler bunu ortaya koyuyor: “… Aydınlıkçıların ’70’lerin seyri içinde devrimci hareketin tamamen dışına çıkmış dahası karşısına geçmiş… olması” (s. 28); “Maocu-Sovyetik çatışmasında, gitgide devrimci hareket dışına düşen Aydınlıkçılar…” (s. 571)
Sanırım Tanıl, ilk alıntıyla TİKP ve Aydınlık’ın 1978’den itibaren izlediği ihbar siyasetine işaret etmek istemiş. Evet, tamamen saçma sapan bir siyasetti bu ama, solun dışında mülahaza edilmesine yol açmamalıydı. Çünkü ihbarcılık solun kökeninde, Komintern geleneğinde olan bir yönelimdi. O kadar ki, 1930’larda Komintern bünyesinde yer alan partiler, muhalif üyelerini polise ihbar etmekten geri kalmamışlardır (Bkz. Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, çev. G. Zileli, Kibele, 2009). Öte yandan, o dönem sol içi çatışmalarda işlenen cinayetlerde sol örgütler, bildiri yayınlayarak katilin adını vermekten imtina etmemişlerdir. Elbette Aydınlık gazetesi bu konuda birinci gelir ama diğer pek çokları da o kadar temiz değildir.
Öte yandan, Aydınlık hareketinin diğer sol tarafından dışlanması, 1978’de değil, 1971 yılındaki “Beyaz Aydınlık-Kırmızı Aydınlık” bölünmesinden sonra ortaya çıkmış bir olgudur. “Kırmızı Aydınlıkçılar” PDA’ya karşı sıkı bir tecrit uygulamış ve bunu solda bir gelenek haline getirmişlerdir. Mesela benim PDA saflarında yer almamın en önemli sebeplerinden biri de bu tecrit siyaseti olmuştur. Tanıl gibi objektif değerlendirme yetisini kanıtlamış bir insan bu dışlamayı nasıl olmuştur da benimsemiştir, hayret ettim.
Halkın Sesi-Halkın Yolu Karışıklığı
Birini kadrajın dışında bırakırsanız ona olan dikkatiniz de azalır. Nitekim Tanıl, birkaç yerde THKP-C kökenli Halkın Yolu (HY) hareketi ile TİKP’nin haftalık yayın organından mülhem Halkın Sesi hareketini karıştırmıştır. Örneğin, 1 Mayıs 1977 olayından hemen sonra “Halkın Sesi” (ABÇ, GZ) “’Maocu saflarda’ bu tavırlarıyla (yani Taksim Meydanı’na ‘Üçlü Blok’la birlikte gitmeyerek, GZ) haklı” çıkan “Aydınlık’a katılacaktır.” (s. 400) (abç, GZ) diye yazmış. Oysa Aydınlık’a katılan Halkın Yolu’dur. Tanıl, 526. ve 631. sayfada nihayet Halkın Yolu’nu doğru konumlandırıyor.
Kadraj dışı bırakmanın bir diğer sonucu ise, Kürt bölgelerinde “Apocuların” diğer Kürt örgütlerine ve sol örgütlere karşı cinayetlerinden söz ederken (s. 584, 680) bu bölgelerde canına kıyılan TİKP yöneticilerinden (Antep İl Başkanı Zeki Ön, Nazimiye İlçe başkanı Hasan Erkılıç, Tunceli iİ yöneticisi Adil Turan, Maraş il yöneticisi Mehmet Ongan) hiç söz etmemesi de aynı kör noktaya işaret ediyor. Bu ihmal, Apocuların öldürdüğü HK’lılar için de söz konusu.
Yine 1 Mayıs 1977
Kavafis’in “bu şehir arkandan gelecektir” dediği gibi, o kara 1 Mayıs ’77 de herdaim arkamızdan gelmekte ve ne ruhumuzu, ne aklımızı rahat bırakmaktadır.
Önce kendimle ilgili olan kısmın üzerinde durayım. Tanıl, Havariler’deki ve Korhan Atay’ın 1 Mayıs 1977 (Metis, 2012) kitabında benimle yaptığı söyleşideki beyanlarıma “dayanarak” “üçlü blok”la yaptığım “bağımsız katılmaktan vazgeçirmeye ilişkin iki yerdeki tartışmayı naklederken sanki ben öyle bir ifade kullanmışım gibi (tırnak içinde belirtmemekle birlikte) “onları ikna etmeye dönük usulen birkaç söz sarf ettikten sonra (abç, GZ) rest çekip salonu terk ettiği”mi yazmış. Oysa ben her iki yerde de ikna çabamı canhıraş sürdürdüğümü ama başarılı olamadığımı anlatmıştım. Yazdıklarım yerli yerinde duruyor (Havariler (1972-1980), Lejand, 2026, s. 208-210; Korhan Atay, s. 77-79).
İkinci nokta, Tanıl’ın, bir önkabulle, “… Meydana bakan Sular İdaresi binasının çatısından ve Intercontinental… Oteli’nin üst katlarından ateş açıldı” (s. 395) diye yazmasıdır. Oysa bu iki noktadan kalabalığı ateş açıldığı bence bir tevatürdür, bugüne kadar da, toplumsal paranoyanın yol açtığı beyanlar dışında bunu kanıtlayacak hiçbir şey ortaya çıkmamıştır. Nitekim, buralardan göstericilerin üzerine ateş açılmış olsaydı, hem ölü sayısı çok daha fazla olurdu, hem de ölen 34 kişinin sadece 5’inin mermiyle ölmesi gibi bir durum olmazdı. Ki, mermiyle ölen 5 kişinin 3’ü Tarlabaşı’ndaki çatışmada öldürülmüş DİSK görevlisi Uzel işçileridir. Ölümler, esasen polis panzerlerinin yarattığı panik ve izdihamın sonucudur. Bizim sol, kendini büyük gizli güçlerin büyük provokasyonlarına inandırmaya pek teşnedir.
Genel kanıya göre, 1 Mayıs katliamı, büyük güçlerin solu kırmak ve darbenin yolunu açmak için düzenlenmiş. Diyelim ki, öyle olsun. Başta alana “Maocuları almama” kararında direten TKP ve DİSK olmak üzere “Maocu” grupların vb. sorumluluğu ne olacak?
Birkaç Düzeltme ve Hatırlatma
s. 180:Tarihlerde bir karışıklık var. 1964 değil, 1974; 68 affı değil, 74 affı olacak.
s. 397: 1 Mayıs 1977 anlatılırken “Halkın Yolu, Halkın Sesi, Halkın Kurtuluşu kortejlerinin…” denmiş. Halkın Sesi değil, Halkın Birliği olacak.
s. 614: Muzaffer Oruçoğlu’nun Tohum romanındaki Azeroğlu, Kaypakkaya değil, Oruçoğlu’dur. Oruçoğlu bu adı Azeri olduğu için benimsemiş olmalı.
s. 682: Yılmaz Güney’in yattığı 1970’li yıllardaki cezaevinin adı Ankara Merkez Cezaevi’ydi, bu kullanılırdı. Ulucanlar adı 1980’den sonra devreye girdi.
s. 695. İşkenceye dayananlar faslında Garbis Altınoğlu zikredilmeliydi. Direnişinin olağanüstülüğüne herkes tanıklık eder.
Gün Zileli
20 Ekim 2026
Yorum için teşekkürler Hocam. Lejand’dan yeni kitaplarınız çıkmış. Bende sadece Sığınmacılar yoktu. Diğerlerini okumuştum. Günbatımı’nın içinde olması gerekir onu satın alayım diye düşündüm. Ama o tarih aralığına göre sayfalar çok azalmış. Sığınmacılar bile tek başına daha uzun. Sapak da var o aralıkta. Kısalttınız herhalde. Nasıl oldu?
sayfa farkı kitabın boyutunun büyük olmasından kaynaklanıyor. Almanı tavsiye ederim.