Yasın yasaklandığı bir yerde, dans başlar.
Mesele yalnızca bir tören biçimi değildir; mesele iktidarın yaşam ve ölüm üzerindeki tahakküm iddiasıdır. Devlet ya da herhangi bir otorite, yalnızca nasıl yaşayacağımıza değil, nasıl öleceğimize ve nasıl yas tutacağımıza da karar vermek ister. Çünkü yas, hafızadır. Hafıza ise itaati zorlaştırır.
Katliamların ardından yas törenleri yasaklandığında verilen mesaj açıktır: “Sadece sizi öldürme hakkına değil, sizi nasıl hatırlayacağımıza da biz karar veririz.” İşte tam bu noktada, Yaslı gereken cevabı Yasla değil, Dans la verir ve eylemini yapar.
Yasın Kontrolü ve İktidarın Korkusu
Otorite, sessizliği sever. Kontrol edilebilir, sınırlandırılabilir, dağıtılabilir bir sessizlik. Resmî açıklamalarla çerçevelenmiş, güvenlik şeritleriyle kuşatılmış bir yas. Fakat insanlar mezarlıklarda bir araya gelip dans etmeye başladığında, yas devletin çizdiği çerçeveden taşar.
Bu dans, ne bir eğlence ne de acıyı inkâr etmedir. Bu, yasın tekelleştirilmesine karşı bir reddiyedir. “Ölülerimiz üzerinde mülkiyet hakkınız yok” demenin bedensel hâlidir.
İktidar, yasın örgütlenmesinden korkar. Çünkü birlikte ağlayan insanlar birlikte düşünebilir. Birlikte düşünenler ise birlikte hareket edebilir. Yasaklanan yas, potansiyel bir kolektif bilince dönüşebilir. Bu yüzden yasak gelir.
Ama yasak, yeni bir ifade biçimi doğurur.
Dans Olarak İtaatsizlik
Mezarlıkta dans etmek saf bir itaatsizliktir. Ne silahlı bir karşı koyuş ne de iktidarın araçlarıyla girişilen bir mücadele. Daha temel bir şey: Var olma ısrarı.
“Yas tutmamıza izin vermiyorsanız, yasımızı dansa dönüştürürüz.”
Bu dönüşüm, tahakküm mantığını bozar. Çünkü iktidar, ya korku ya da suçluluk üretmek ister. Oysa dans, korkuyu dağıtır. Bedeni donduran travmayı harekete çevirir. Yasın kamusal alandan silinmesini engeller.
Özgürlük, yalnızca yönetilmeme hâli değildir; aynı zamanda duyguların, bedenin ve hafızanın da yönetilmemesidir. Mezarlıkta dans, tam da bunu savunur.
Ölüm Üzerindeki Mülkiyetin Reddedilmesi
Devlet şunu ima eder: “Yaşam size ait olabilir ama ölüm bize aittir.” İnfazlarla, kayıplarla, mezarsız bırakmalarla ölüm politik bir enstrümana dönüşür. Ardından yas yasaklanarak ölümün son halkası da kontrol altına alınır.
Hiçbir otorite, hangi ölümün sessiz, hangi yasın görünmez olacağına karar veremez.
Dans burada semboliktir:
Toprak üzerinde hareket eden bedenler, toprağın altındakileri unutmuyoruz der.
Ama aynı zamanda şunu da söyler: “Sizi korku aracı yapamayacaksınız.”
Yasın Neşeye Değil, Hayata Dönüşmesi
Dışarıdan bakan biri mezarlıkta dansı yanlış anlayabilir. Oysa bu neşenin patlaması değildir; bu, hayatın el konulamaz olduğunun ilanıdır.
Eğer yas tutmak yasaklanıyorsa, yas başka bir biçim alır. Şarkı olur. Ritim olur. Adım olur.
Bu, ölüme karşı değil; ölümün araçsallaştırılmasına karşı bir harekettir.
Sonuç: En Basit Direniş
Mezarlıkta dans etmek, büyük bir ideolojik gösteriden çok daha sade bir şeydir:
Yasın tekeline hayır demek.
Hafızayı kamusal alanda tutmak.
Korkunun bedeni felç etmesine izin vermemek.
“Biz buradayız” demek.
İktidar yasakladıkça, insanlar başka yollar bulur. Çünkü yaşam, tahakkümün çizdiği sınırları sürekli aşar.
Ve belki de en radikal olan şudur:
Silahsız, slogansız, sadece bedenle yapılan bir itaatsizlik.
Yas tutulmasına izin verilmeyen bir yerde, dans başlar.
Ve o dans, yalnızca ölüleri değil, yaşayanların özgürlüğünü de savunur.
İran Kürdistan Bölgesi federal bir devlet olacak
İran Kürdistan Bölgesi’ndeki 5 siyasi partinin bugün üzerinde anlaştıkları ortak metne göre İran devleti içinde federal bir İran Kürdistan Bölgesi kurulacak.
Açıklanan ortak bildirge federal bir devletten bahsediyor:
“Bu ittifaktaki temel ve ortak hedeflerimiz, İran İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi için mücadele etmek, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını elde etmek ve Doğu Kürdistan’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayalı ulusal ve demokratik bir yapı kurmaktır.
İran’ın diğer bölgelerinin İslam Cumhuriyeti’ne karşı ulusal çapta mücadelelerini destekliyoruz.
Bu aşamada, İran Kürdistan’ının ve İran’ın diğer bölgelerinin siyasi partileri ve sivil örgütleri arasında siyasi ve saha koordinasyonunun yanı sıra ortak mücadelenin gerekliliğini vurguluyoruz. Kapsamlı ve demokratik bir geçiş döneminin oluşturulmasını savunmanın yanı sıra, diğer partilerle kuracağımız her türlü işbirliği ve ittifakın temeli, İran halklarının ulusal haklarının resmi olarak tanınması, demokrasinin kabulü ve her türlü diktatörlüğün reddedilmesi olmalıdır.
Bu koalisyon içinde, çevreyi ve sosyal adaleti korumaya, kadın ve erkek arasında hak eşitliğine, serbest seçimlerin kurulmasına, Kürdistan’ın tüm ulusal ve dini unsurlarının temel haklarının garanti altına alınmasına ve Doğu Kürdistan’da demokratik bir yönetim sisteminin kurumsallaştırılmasına inanıyoruz.”
Seviliyosun abi iyi günler
sağol 🙂
Bu yeni, güzel yazıyı da gereksiz, çer çöp yazılarıyla kirletmesine izin vermeyin rezalet kişilerin. Şu pips’li rezilliği bitirin artık lütfen.
Suriye’de istediklerini elde edemeyen Bahçeli-Öcalan ikilisi İran’daki rejimin çöküşünün yaratacağı fırtınadan ziyadesiyle korkuyorlar.
Öcalan’ın kankası Bahçeli bugün yaptığı konuşmada açıkça bir kanunla Öcalan’a özel bir statünün verilmesini ve korunmasını istedi. Daha önce DEM Parti’nin başındaki Ülkücü Bakırhan da aynı şekilde Öcalan için özel bir kanunun çıkarılmasını ve özel bir statünün verilerek Öcalan’ın kanuni bir “devlet kurumunun” başında bulunarak işlerini yürütmesini istedi.
Bahçeli ve Bakırhan açıkça Erdoğan’dan Mustafa Kemal’i “koruma yasası” yanında Öcalan’ı “koruma yasasını” çıkarmasını istiyorlar.
Bahçeli-Öcalan ikilisi DEM Parti ile işbirliği içinde bu devletin Türkçü bir devlet olarak, Kürtlerin hiçbir milli hakkı tanınmadan devam etmesini istiyorlar.
İran Hava Kuvvetleri’ne ait bir helikopter, İsfahan eyaletinin Humeynişehr kentinde bir meyve pazarına düştü. İran devlet medyasına göre kazada en az 4 kişi yaşamını yitirdi.
IRNA haber ajansı, pilot, yardımcı pilot ve yerdeki iki meyve satıcısının öldüğünü belirterek, kazanın “teknik bir arıza”dan kaynaklandığını söyledi.
Yaptırım altındaki İran’da hava araçlarının yaşlandığı ve yedek parça temin etmekte zorluk çektiği biliniyor. İran devlet televizyonu geçtiğimiz hafta Hemedan eyaletinde gece geç saatlerde yapılan bir eğitim tatbikatı sırasında bir İran savaş uçağının düştüğünü ve uçaktaki iki pilottan birinin öldüğünü bildirmişti.
Eğer bir toplumun birliği tamamen tek bir lidere (Pehlevi, Humeyni, Hamaney vb.) bağlıysa, o aslında ortak değer zayıflığı yaşıyordur.
Gerçek ortak değerler, liderler değişse de toplumun büyük kısmında hala paylaşılan şeylerdir.
Selahattin Demirtaş 3398 gündür hapiste.
Figen Yüksekdağ 3398 gündür hapiste.
Osman Kavala 3038 gündür hapiste.
Ekrem İmamoğlu 341 gündür hapiste.
Hatay Milletvekili Can Atalay 1404 gündür hapiste.
Avukat Selçuk Kozağaçlı 3033 gündür hapiste.
Tayfun Kahraman 1404 gündür hapiste.
Avukat Mehmet Pehlivan 249 gündür hapiste.
CHP’li Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık 341 gündür hapiste.
CHP’li Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat 403 gündür hapiste.
CHP’li Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan 341 gündür hapiste.
CHP’li Gaziosmanpaşa Belediye Naşkanı Hakan Bahçetepe 265 gündür hapiste.
CHP’i Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney 189 gündür hapiste.
CHP’li Seyhan Belediye Naşkanı Oya Tekin 264 gündür hapiste.
CHP’li Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı 224 gündür hapiste.
CHP’li Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu 159 gündür hapiste.
CHP’li Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün 265 gündür hapiste.
CHP’li Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara 265 gündür hapiste.
CHP’li Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler 357 gündür hapiste.
CHP’li Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar 265 gündür hapiste.
Aykut Erdoğdu 265 gündür hapiste.
Dilek İmamoğlu’nun abisi 299 gündür hapiste.
Dilek İmamoğlu’nun kardeşi 17 gündür hapiste.
Rıza Akpolat’ın kayınbiraderi 230 gündür hapiste.
Rıza Akpolat’ın bacanağı 230 gündür hapiste.
CHP İstanbul Teşkilatı İl Binası 169 gündür hapiste.
Avukat Atilla Özen 158 gündür hapiste.
CHP’li (eski) İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer 243 gündür hapiste.
CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek 234 gündür hapiste.
Mine Özerden 1404 gündür hapiste.
Çiğdem Mater 1404 gündür hapiste.
Mabel Matiz’in “perperişan” adlı şarkısı 158 gündür yasaklı.
“Tele1” televizyon kanalı 124 gündür kapalı.
Merdan Yanardağ 122 gündür hapiste.
Murat Övüç 65 gündür hapiste.
Gazeteci Alican Uludağ 4 gündür hapiste.
İzmir’de “19 Mart 2025 protestoları”na katıldıkları ve slogan attıkları bahane gösterilerek, üzerinden 7 ay geçtikten sonra “şafak operasyonu” ile gözaltına alınan 4 üniversite öğrencisi 71 gündür hapiste.
Sosyal medya paylaşımları “AKP’li Cumhurbaşkanı”na hakaret olarak lanse edilen tıp fakültesi öğrencisi Cemal Mert Saraçoğlu 52 gündür hapiste.
Türkiye’de “hukuk” var mı?
Eğer “düşünce ve ifade özgürlüğü”ne önem verdiğinizi söylüyorsanız; “pipsqueak”in metinlerini yayınlamanız gerekir sayın Zileli.
Websitenizi ziyaret eden okurlarınız ve yorumcu arkadaşlar arasında; “pipsqueak”in epey keskin, epey ısırgan üslubu nedeniyle onun yazdığı kıymetli metinlerin içeriğini anlamaya gayret etmeyen pek çok kişi var. Onları hakir görmüyorum, hayatları çoğu zaman; kısa cümlelerle, steril bir iletişimle, kavgasız-patırtısız bir akvaryumda geçiyor…
Okurlarınızın hepsi değil elbette, ama büyük kısmı böyle…
[Not: “Akvaryum” kelimesini yazdığım için bunu üzerlerine alıp üzülen ve sinirlenen arkadaşlardan şimdiden özür dilerim. Daha hafif bir kelime bulamadım. Amacım sizlerin kalbini kırmak değil; apaçık ortada olan bir gerçekliğe işaret etmektir. Lütfen başka taraflara çekmeyiniz. Sizlerden özür dilediğimi bir kez daha hatırlatırım.]
Bu bahsettiğim kişiler; “pipsqueak”in metinlerinin muhtevasına odaklanmak yerine, onun yazdığı metinlerin içeriklerinin kıymeti hakkında düşünmek yerine, salt “pipsqueak”in keskin diline takılıp kalıyorlar, öteye geçemiyorlar.
Websitenizde; “pipsqueak”in yazdıklarını okumak istemeyenler olduğu gibi, okumak isteyenler de var! Bunu lütfen unutmayınız sayın Zileli!
Sırf bir grup okuyucunuz “pipsqueak”in yazdıklarından hoşlanmıyor diye; onun yazdıklarından bizi mahrum etmemeniz gerekir.
Hayatlarında keskin, ısırgan üsluba, sert yazımdiline alışık olmayanlar; “pipsqueak”in ifade özgürlüğünün bitirilmesini sizden istemekle yanlış yapıyorlar. Umarım bu yanlışlarının farkına varırlar!
Sayın Zileli,
“pipsqueak”in metinlerini yayınlamaya devam etmenizi talep ediyoruz.
Hiç olmazsa siz; “edebiyatçılık” tecrübenize istinaden, onun keskin üslubuna takılıp kalmayacak kadar geniş ruhlu, toleranslı birisinizdir umarım.
Eğer “pipsqueak”in üslubunda toleranslı olmadığını düşünüyorsanız; bari siz toleranslı olmaya devam ediniz sayın Zileli, şu hayatta görmüş-geçirmiş sizin gibi birine bu yakışır…
Cevabınız nedir?
chp’li arkadaş türkiye’de hukuk olmadığını yeni keşfetmiş
Sefil herif ABD’de kaçkındır.
Sefil herifin ordusu da yoktur!
Ama çıkmış diyor ki İran’da iktidarı eline geçirdiği zaman ilk işi ordusunu Kürtlerin üzerine sürmek olacak!
İran Kürdistan Bölgesi’ndeki 5 Kürt partisinin yaptığı siyasi ittifaktan çok korkmuş.
İran’daki rejim çökecek ama yeni diktatörlere de yer olmayacak!
“günaydın” (25 Şubat 2026 at 14:56) arkadaşa cevabım:
CHP’li değilim, hiçbir zaman olmadım.
Sormasanız da söyleyeyim; Kemalist de değilim.
Eğer sizi de hapse atarlarsa sizin özgürlüğünüz için de mücadele ederim.
“Özgürlüğün kıymeti”ni anlayanlar ne demek istediğimi anlar, “özgürlüğün kıymeti”ni anlamayanlar ise hissizleşir; kendi vücudu ateşle temas etse bile sesini çıkaramaz, bağıramaz, çünkü bütün hislerini kaybetmiştir, ne mutluluğu hisseder ne acıyı…
Diktatörlük rejimlerinin temel amacı budur; hegemonya kurdukları toplum ne olursa olsun onları hissizleştirmek…
Eğer bu konu hakkında epey sarsıcı bir örnek öğrenmek isterseniz, şunu tavsiye edeyim:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/kolima-oykuleri/516744.html
“Kolıma Öyküleri”
Yazan: Varlam Şalamov
Kitabın isminde “öykü” kelimesi geçtiğine aldanmayınız; hepsi yaşanmış, gerçek olaylar (anlatılar).
sansüre gerek yok. görmezden gelinsin yeter. zaten yaptığı kendi çalıp kendi oynamaktan ibaret… ciddiye alanlarda kabahat
dünyada diktatörlük olmayan rejim mi var?
bütün sınıflı toplumlar egemen sınıfın diktatörlüğüdür.
kapitalist demokrasilerin, cumhuriyetlerin antik yunan “demokrasi”si veya roma “cumhuriyeti”nin köle sahiplerinin demokrasileri ve cumhuriyetleri olmasından bir farkı yoktur.
” [Marx ve Engels] Demokrasiyle diktatörlüğü asla yan yana gelmez olgular olarak görenlere, devlet denen aygıtın zaten bir sınıfın diğerleri üzerindeki diktatörlüğü olduğunu, demokrasinin de bir devlet biçimi olduğunu hatırlattılar. Bu yüzden kapitalist toplumda en gelişmiş demokrasinin bile gerçekte burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki diktatörlüğü anlamına geldiğini savundular. Komünizme giden yolda –anarşistlerin istediği gibi– devletin bir anda ortadan kaldırılamayacağını, sınıfların yok oluşunu kapsayan bir geçiş döneminin gerektiğini, bu dönemin bir devrimci dönüşümler dönemi olacağını ve bu döneme de işçi sınıfının devrimci iktidarının denk düşeceğini savundular”
“Demokratik Sosyalizm” ya da Kapitalizmi Islah Etmek
https://marksist.net/oktay-baran/demokratik-sosyalizm-ya-da-kapitalizmi-islah-etmek
Kemalistler önce Osmanlı hanedanı için geldiler, saltanata ve hilafete karşı olduğum için sesimi çıkarmadım.
Sonra Kürtler için geldiler, Kürt olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra komünistler için geldiler, komünist olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra Terakkiperver Fırka için geldiler, sağcı olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra eski İttihatçılar için geldiler, İttihatçı olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra Dersimliler için geldiler, Alevi olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra Varlık Vergisi için geldiler, gayrimüslim olmadığım için sesimi çıkarmadım.
Sonra benim için geldiklerinde benim için bir şey söyleyecek kimse kalmamıştı.
ya kendilerinin işçi sınıfı üzerinde kurduğu diktatörlük!
sınıfların, devletlerin, kapitalizmin olduğu bir toplumda soyut, idealize edilmiş bir “özgürlük” arayışının hiçbir anlamı yoktur. akıntıya kürek çekmektir.
sınıfları, devletleri, kapitalizmi ortadan kaldırmaya çalışmadan soyut “özgürlükler”, “eşitlikler”, “demokrasiler” peşinde koşan tilkilerin dönüp dolaşacağı yer emmanuel macron’ların, kaja kallas’ların, ursula von der leyen’lerin, sanna marin’lerin kürkçü dükkanıdır.
“Ezenlerin ve ezilenlerin, sömürenlerin ve sömürülenlerin, zenginlerin ve fakirlerin, egemenlerin ve egemenlik altında olanların varolduğu bir dünyada eşitlikten, adaletten vb. söz edilemez. Eşitsizliğin, adaletsizliğin olduğu yerde zorun ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Bizzatihi devlet, egemen sınıfların baskı aygıtı, zor aygıtıdır. Devlet, zorun örgütlenmişliği ve sürekliliğidir. Anayasalar ve yasalar devlet zorunun meşrulaştırılmasının hukuki ifadeleridir; mahkemeler, devlet zorunun yasal ölçüler içinde uygulama araçlarıdır; hapishaneler bu zorun uygulandığı kişilerin içinde bulundukları mekanlardır; polis, jandarma ve ordu devlet zorunun doğrudan yürütücüleridirler.
Zorun (şiddetin) olmadığı bir dünyadan söz etmek, devletin, yasaların, mahkemelerin, hapishanelerin, polisin, askerin olmadığı bir dünyadan söz etmek demektir.
Küçük-burjuva hümanistleri, şiddetin ortadan kalkmasını istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, devletin, yasaların, mahkemelerin vb. ortadan kalktığı bir dünyanın nasıl kurulabileceğine kafa yormalıdırlar. Ve o zaman bir kez daha göreceklerdir ki, şiddeti ortadan kaldırmanın tek yolu, sınıfların ortadan kaldırılmasından geçer.
Günümüzde şiddetin köklerini kapitalizmde, kapitalist üretimde aramak yerine, kişilerin “kültüründe”, “düşüncesinde” aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.”
http://anadolusanat.org/kc/orjinal/kc76.pdf
• “M.K.A. & İsmet İnönü zihniyeti” Dersim’de yaşayan insanların katledilmesi için (pilot) Sabiha Gökçen’e Dersim’in üzerinden birkaç sorti uçup bombalama emri verdiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü hem Dersimli değildim hem Dersim’de yaşamıyordum.
• Naziler gittikten sonra “Batı Almanya”da Coca-Cola içmeyi bir statü göstergesi olarak kabul eden insanların yaşamaya başlaması ile “Doğu Almanya”da S.T.A.S.I. teşkilatının baskıcı rejimi altında adeta mahkûm hayatı yaşamaya mecbur bırakılan insanlar beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü ben Türkiye’de “gomünik ve anarşik devrim” yapma rüyaları gören körpe ve çelimsiz biriydim.
• “Alparslan Türkeş”in “27 Mayıs 1960 darbe bildirisi”ni radyodan okuyan kişi olması ile 1970’li yıllar boyunca “ülkücü gaddarlığın başbuğu” olmasının kendisinde vücut bulmasına hiç önem vermedim, çünkü ben sadece futbolla ilgilenen apolitik biriydim.
• “Kenan Evren”in “Asmayalım da besleyelim mi?!” sözlerini pişkin pişkin söylemesine itiraz eden insan sayısının az olduğu ve ruhları harabeye dönmüş insan sayısının çok olduğu bir ülkede yaşamayı artık kafama hiç takmamaya başlamıştım, çünkü özgürlüğün kıymetini anlamak istemeyenlerin gevezelikleri sürekli artıyordu.
• “Uğur Mumcu” katledildiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü “Cumhuriyet gazetesi”ni hiçbir zaman beğenmemiştim.
• “2 Temmuz 1993″te Sivas’taki “Madımak Oteli”nde katledilen insanlar hiç umrumda değildi, çünkü bu katliamı “İslamcı zihniyetli” grupların gerçekleştirmesi “M.K.A. zihniyetli” grupların gerçekleştirmesinden daha az önemliydi.
• “Hrant Dink” katledildiğinde sesimi hiç çıkarmadım, çünkü “Türk’lerin kanı”nın üstün olduğunu ispatlamak amacıyla beynimi milliyetçilikle bulandırmaktan hoşlanıyordum.
• “Mayıs & Eylül 2013″teki “Taksim Gezi Parkı protestoları” esnasında katledilen gençler hiç umrumda değildi, çünkü bu gençlerin hepsi “birkaç kendinibilmez ve hain çapulcu” idi.
• “Yılmaz Özdil” 2500 TL’lik ulu(para)salcı kitabını satmak için 2019 yılında reklam üstüne reklam yaparken buna hiç önem vermedim, çünkü o parayı ödeyecek olan kişilerden biri ben değildim.
• Kendilerini “M.K.A.’nın ruhu”na adadığını zanneden birkaç hülyalı yeni mezun subayın 2024 yılının Ağustos ayındaki mezuniyet töreninde, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganının arkasına saklanarak efelik taslaması gerekçe gösterilerek “R.T.E.’nin yaydığı korku hegemonyası” doğrultusunda ordudan ihraç edilmesine sesimi hiç çıkarmadım, çünkü hem orduya karşıydım hem bu hülyalı yeni mezun subayların hakaret yağmuruna tutulmasından feyz alıyordum.
• Birkaç genç kızın kurduğu “Manifest” adlı pop-müzik grubunun videokliplerinin ve konserlerinin “toplumun ‘yerli ve millî ahlâk yapısı’nı bozduğu” gerekçe gösterilerek haklarında adlî soruşturma açılması ve yurtdışına çıkış yasağı getirilmesi beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü bu kızların yaptığı müzik benim beğendiğim müzik türleri arasında değildi.
• Zafer Partisi’nin genel başkanı “Ümit Üveydağ”ın, MHP’nin genel başkanı “Devlet Bahçesiz”den; “Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıldaki gevezeliklerini sürdürme misyonu”nu devralma vaktinin artık gelmesine hiç önem vermiyordum, çünkü Suriye’deki mevcut siyasî karışıklığa “Abdullah Öcalmaz”ın herhangi bir etkisi olur mu / olmaz mı bunun hesabını yapmakla meşguldüm.
• Yüce münevver “Sevan Nişanyan”ın yazdığı “Yanlış Cumhuriyet” adlı kitabın gerçek ve rasyonel teşhisler içerdiğini alkışlamamla beraber, (oğlu) Arsen Nişanyan’ın “Hakan Fidan & İbrahim Kalın & Selçuk Bayraktar” üçlüsüne övgüler yağdıra yağdıra adeta (AKP milletvekili, rahmetli) “Markar Esayan”a dönüşmesi beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü “M.K.A. zihniyeti”yle dalaşmak hem şöhret getiriyordu hem “R.T.E. rejimiyle uyumlu bir çizgi izleyerek” Arsen’in onlardan “aferin” lâfını duymasını çok istiyordum.
• “Gazze”deki katliama karşı ses çıkarırken İsrail’i yerin dibine gömen İslamcıların, mesele “parasal ilişkiler”e gelince İsrail’le kurulan ticarî bağların güçlenerek artması gerçeği gözümüzün önünde yaşanırken; ben sadece “M.K.A.’nın diktatörvari tavırları”nı sayıklayıp duruyordum, Gazze’deki katliam falan-filan hiç umrumda değildi, İsrail’le artan ticarî bağlar falan-filan hiç umrumda değildi.
• “Ekrem İmamoğlu”nun hâlâ hapiste olması beni hiç ilgilendirmiyordu; çünkü bu kişinin CHP’li bir belediye başkanı olmasının bende yarattığı hiddet, onun “R.T.E.’nin direktifleri” doğrultusunda hapiste tutuluyor olmasından daha baskın geliyordu.
• “Selahattin Demirtaş”ın hâlâ hapiste olması beni hiç ilgilendirmiyordu, çünkü hem hapisteyken yazdığı kitapları hiç beğenmemiştim hem Abdullah Öcalmaz’ın önüne geçmesini istemiyordum.
• “M.K.A. zihniyeti”ne alerjisi olanlar ile “R.T.E. zihniyeti”ne alerjisi olanları sürekli birbirleriyle kıyaslamaktan hiç gocunmuyordum; çünkü özgürlüğün kıymetinin ne demek olduğunu hiç anlamamıştım, tamamen hissizleşmiştim.
• En sonunda; “R.T.E. rejiminin hegemonyası” beni de götürmeye geldiğinde, benim için bir şeyler söyleyecek kimse kalmamıştı.
Komünist Manifesto’nun 178. yılı: Dün, Bugün, Yarın
https://www.youtube.com/watch?v=xjmFpimslkk
“Yordam Kitap Yayınevi” paneli konuşmacıları:
00:00 = Giriş & Açış konuşması
00:02 = Elif Aksu Kaya
04:43 = Bülent Forta
15:57 = Can Soyer
35:22 = Sungur Savran
01:00:01 = Mehmet Alkan
********************************************
178 Yıl Sonra “Komünist Manifesto” Neden Hâlâ Güncel?
https://www.youtube.com/watch?v=AnqHPXHgU4w
“Türkiye Komünist Partisi” paneli konuşmacıları:
Dr. Neslişah Leman Başaran Lotz
(Kadir Has Üniversitesi,
“Uluslararası İlişkiler” bölümünde akademisyen)
Oğuz Kavala
(Türkiye Komünist Partisi
Parti Meclisi üyesi)
Kürdler,
İran ve İsrail kapışmasından veya savaşından değil;
ABD’nin İran ile anlaşmasından veya iyi geçinmesinden rahatsız olmalı/endişelenmelidir…
Küçük-burjuva hümanistleri, AKP iktidarının ortadan kalkmasını istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, TSK’nın, MGK’nın, MİT’in, HSK’nın, YSK’nın, YÖK’ün, MEB’in, TÜSİAD’ın vb. ortadan kalktığı bir ülkenin nasıl kurulabileceğine kafa yormalıdırlar. Ve o zaman bir kez daha göreceklerdir ki, AKP’yi üreten bataklığı ortadan kaldırmanın tek yolu, sınıfların ortadan kaldırılmasından geçer.
AKP iktidarının köklerini kapitalizmde, kapitalist TC’de aramak yerine, AKP’lilerin “kültüründe”, “düşüncesinde” aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.
“Vietnam Savaşı”nı Vietnamlılar sadece kendi çabalarıyla, sadece kendi askerî teçhizatlarıyla mücadele ederek mi kazandı?
Yoksa, Çin ve SSCB’nin Vietnam’a askerî teçhizat yardımı yapmasıyla mı Vietnamlılar kazandı?
_________________________________________________
“İran Savaşı”nı İranlılar sadece kendi çabalarıyla, sadece kendi askerî teçhizatlarıyla mücadele ederek mi kazanabilir?
Yoksa, Çin ve Rusya’nın İran’a askerî teçhizat yardımı yapmasıyla mı İran kazanabilir?
_________________________________________________
“Dereyi görmeden paçaları sıvamak” gibi olmasın, ama ABD’nin yenilme olasılığı pek olası gözükmese de yine de yenilme olasılığını göz önüne alarak soruyorum bu soruları. ABD ve İsrail’e ek olarak başka ülkelerin de savaşa dahil olma ihtimâli, savaşın seyrine dair bütün kurguları altüst edebilir.
_________________________________________________
Cevaplarınız nedir Gün bey?
Yapay zekâya sorun 🙂
İran’a müdahale;
Müdahil devletlerin çıkarı gereği olsa da, çağdışı rejime vurulan bir darbedir ve desteklenmelidir.
‘Kim neden müdahale etti’ tartışması Kürdlerin ve diğer ezilen halkların sorunu olmamalıdır…
“Kürdistan’da işgale hayır ve kahrolsun sömürgecilik”
söylemini dillendirmeden “anti-emperyalist” kesilenler;
Sömürgeci devletin ve sömürgeci devlet vasıtasıyla emperyalizmin de uşaklarıdırlar…
Hah şimdi oldu,
pipsqueak de geldiğine göre kadro tamamlandı.
İran “İslam” Cumhuriyeti’ni yıkıp,
İran “Medeniyet” Cumhuriyeti’ni rahat rahat kurabiliriz artık.
Benim en çok merak ettiğim şey:
Haziran’da başlayacak olan “2026 Dünya Kupası Maçları” iptal edilecek mi edilmeyecek mi?
İran Savaşıymış Miran Savaşıymış… Bunlar gelip geçici şeyler… Bunlar fasa fiso… İki bonba atarsın olur biter…
Ben bir elimde buz gibi bira şişesi ile,
Diğer elimde televizyon kumandası ile,
Ekran önündeki koltuğuma yayılmış vaziyette,
Göbeğimi kaşıya kaşıya ve biramı yudumlaya yudumlaya maçları seyretmek istiyorum…
Hem “Orhan Veli” ne demişti:
Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya…
“İran’da ABD’nin rejim değişikliği yerine Venezuela’daki gibi bir isim değişikliğiyle de yetinebileceğine yönelik değerlendirmelerin ve beklentilerin ayakları yere basmamaktadır. Zira varlığını belirleyen teokratik yapısıyla Molla rejimi, tepesindeki isimlerden bağımsız olarak, girdiği yolda ilerlemek dışında bir seçeneği olmayan özgün bir rejimdir. Esneklikten yoksun bu yapısı nedeniyle de eninde sonunda yıkılmaya yazgılıdır. Son yıllarda güçlenen halk tepkisi karşısında aldığı tutumlar ve düştüğü pozisyon da buna işaret etmektedir. ABD ve İsrail’in ilk kez bu ölçekte bir saldırıya girişme cesareti bulmasının nedeni de Molla rejiminin bu geri döndürülemez zayıflığıdır.
Öte yandan ABD ve İsrail’in gerçek derdinin, İranlı emekçilerin sorunları, uğradıkları baskılar, rejimin anti-demokratik yapısı vb. olmadığı aşikârdır. ABD Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Somali’ye sayısız örnekte görüldüğü gibi, hiçbir ülkeye özgürlük ve demokrasi getirmek için girmemiştir. Demokrasi ve özgürlük, ABD’nin başlattığı emperyalist savaşta kullandığı en sahte vaatlerdir. Hele de faşist Trump iktidarının kendi ülkesindeki demokrasi ve özgürlük sicili alenen ortadayken. Dolayısıyla Trump ve Netanyahu’nun dillerine doladıkları “İran halkını kurtarmak, özgürleştirmek” palavralarının hiçbir gerçekliği yoktur.
İsrail ve ABD emperyalizminin başta Filistin olmak üzere tüm Ortadoğu’ya, dahası tüm dünyaya ne büyük bir tehdit oluşturdukları tartışma götürmezdir. Ancak yürüyen savaşın emperyalist bir savaş olduğu gerçeğini karartan ve bu savaşta “İran’ın yanında olmak” gerektiğini savunan hiçbir politika emekçilerin çıkarına değildir.
Soruna işçi sınıfı perspektifinden bakıldığında İran’ın ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutumun savunulamayacağı açıktır. «İran halkının yanında olma» ifadesi ise rejimden ve devletten kendini ayırma anlamında olumlu, ama muğlaktır. Üstelik bu yaklaşım İran’daki Molla rejiminin baskısı ve boyunduruğu altında yaşayan ezilen halkları da görmezden gelmektedir.”
https://marksist.net/marksist_tutum/emperyalist-siyonist-saldirganliga-ve-molla-rejimine-karsi-iranli-emekcilerle-enternasyonalist
Küçük-burjuva ilkelcileri, medeni olmayan bir hayat yaşamak istiyorlarsa, boş hayallerle avunmak ve çevrelerini kandırmak yerine, en yakın doğal ortama giderek avcı-toplayıcı bir hayat yaşamalıdırlar. O zaman bir kez daha göreceklerdir ki, ilkel hayatın tek yolu, o hayatı yaşamaktan geçer.
İlkel hayatı doğal ortamında aramak yerine, medeniyet ürünü sitelerde propaganda yapmakta aramak, en hafif deyimle, abesle iştigaldir.
Öcalan’a bağlı teşkilatların hiçbiri “emperyalizme” karşı değildirler. Hepsi de emperyalizme karşı olma kisvesi altında Kürdistan devletine karşıdırlar!
Mahsa Amini gibi Kürt kadınlarını ve binlerce Kürdü idam eden İran rejimine karşı olduklarını iddia eden Öcalan güdümündeki DEM Parti ve Halkların Demokratik Kongresi, iş gerçekten o rejimin yıkılmasına ve Kürtlere de federal bir bölge kurmaya gelince aniden “anti-emperyalist” kesildiler ve ABD dışardan bir müdahale ile İran rejimini değiştirmesin dediler.
DEM Parti: “Devam eden hava saldırılarının, İran’daki Kürtlerin, Belucilerin, Hıristiyan, Azeri ve Fars toplulukların yeni bir özgür yaşam beklentilerine denk düşecek bir konjonktüre hizmet etmeyeceğini ortaya koyan örneklere tanığız. İran’daki mevcut rejimin dışarıdan dizaynlarla değil, halkların ortak iradesiyle değişmesinin mümkün olduğunu savunmaya devam edeceğiz.”
Halkların Demokratik Kongresi de ABD’nin İran’a yaptığı saldırılara karşı olduğunu açıkladı.
Öcalan, DEM Parti, DBP ve HDK’nin “anti-emperyalist” olmaları tamamen yalan. Bunların hiçbiri Türkiye’nin NATO üyeliğine de karşı değildirler. Bizzat DEM Partili iki milletvekili Türkiye’nin NATO üyesi olarak içinde olduğu parlamenter kurumlarda vazife de yapıyorlar.
Bunlara göre Türkiye’nin kendisi emperyalist olabilir, Türkiye devleti ABD gibi emperyalist devletlerle müttefik olabilir, Türkiye aynı zamanda NATO üyesi de olabilir ama Kürtler bütün bu devletlere karşı olsunlar ki bu devletler Kürtlere siyasi destek vermesinler.
Yani bilerek ve kasten Kürtlere ve Kürdistan’a karşı çalışıyorlar.
Abdullah Öcalan’a güvenmiyorum. “TC devleti” ile yakınlaşması hayra alâmet gözükmüyor.
Selahattin Demirtaş’ın hapiste tutulmaya devam edilmesinin ise; “TC devleti”nin kasten uyguladığı bir taktik olduğunu düşünüyorum.
Selahattin Demirtaş; herhangi bir siyasî beyanda bulunmayacağını, ağır-aksak ilerleyen, ilerleyip ilerlemediği belli olmayan bu yeni çözüm sürecinde “sürece çelme takan adam” rolünün kendi üzerine atılmaması için, böyle kötü bir etiketin ona yapıştırılmaması için susmayı tercih ettiğini söylemiş. Belki de içten içe; Selahattin Demirtaş da “TC devleti”ne güvenmiyordur ve bunu açık açık söylemeyi tercih etmiyordur…
Abdullah Öcalan; 19. ve 20. yüzyılın köhnemiş düşünceleri ile 21. yüzyılda kendine yer oluşturmaya uğraşan biri gibi gözüküyor. Yani kendi vaktinin geçtiğinin o da farkında. Kürtlerin özgürlük mücadelesini umursamaya devam ettiğini hiç sanmıyorum.
Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan; ideolojik kaynak olarak birbirlerine yakın olmasalar da, yaşları ve hayata bakış tarzları yönünden birbirlerine çok yakınlar. Kısacası; bu üç siyasî figürün herhangi bir anlamı kalmadı artık. Sadece peşinde sürüklenen bir grup insanın onları sürekli pohpohlamasına alışmış, “sen yaparsın, sen edersin, sen aslansın, sen kaplansın” övgü dolu sözleri ile yaşamaya alışmış ihtiyarlara dönüşmüştür hepsi.
Bizim kuşağın yaşı epey ilerledi…
Bizim zamanımız geçti artık…
Gün Zileli 80 yaşına geldi artık…
Eğer Selahattin Demirtaş gibi gençler siyasette aktif olmaya başlarsa; “gelen gideni aratır” misâli eski düzenin daha güzel olduğu hikâyesine aldanır mıyız?
https://www.youtube.com/watch?v=0Ouw2UChUCY
Vlad Vexler
(Felsefeci & Siyasi analizci)
(28 Şubat 2026 at 10:54) & (13:40) & (14:45) cevap:
Yanıldığınız bir nokta var:
Hayatta hiçbir zaman, hiçbir (…izm) kendiliğinden doğmaz.
(…izm) derken; üç noktanın yerine istediğiniz ismi, veya sıfatı, veya ideolojiyi, ve benzerlerini koyabilirsiniz.
Örnekler:
Nazizm
İslam(izm)
Siyon(izm)
Anti-semit(izm)
Komün(izm)
Kapital(izm)
Kemal(izm)
R.T.Erdoğan(izm)
Trump(izm)
Putin(izm)
Anarşizm
(…izm)
(…izm)
(…izm)
gibi saymakla bitmeyecek kadar uzun bir liste yazmaya çalışabilirsiniz eğer üşenmezseniz, eliniz yorulur.
Bütün bu (…izm) lerin; bazıları nitelikli ve dikkate değer, bazıları ise tamamen safsata ve tamamen beyhude.
Bütün bu (…izm) ler tabiatın ortasında, toprağın içinden kendiliğinden doğup gelişen, tamamen organik yapılar değiller; hepsi (istisnasız hepsi) insanların davranışları neticesinde doğmuş, bazıları ömrünü tamamlamış, bazıları ise yaşamaya devam ediyor.
Eğer “kapitalizm”e karşı mücadele etmek gibi bir niyetiniz varsa; herşeyden önce, şu an içinde yaşadığınız hayatın tam ortasında olan “kapitalizm”i ayakta tutan sütunlar hangi “iktidarlar” ve hangi “büyük sermaye grupları” ise onlara karşı mücadele etmeniz gerekir.
Örnekler:
Türkiye’de “R.T.E. hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
ABD’de “Donald Trump hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
İran’da “Mollalar hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
İsrail’de “Benjamin Netanyahu hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Rusya’da “Vladimir Putin hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Çin’de “Xi Jinping (ve Ç.K.P.) hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Hindistan’da “Narendra Modi hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadele etmediğiniz sürece, sizin bahsettiğiniz “kapitalizm” yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
(…)
(…)
(…)
Özetle:
“Kapital” denen şeyin önemli olduğu yalanını uyduran, ve bu yalanı bütün dünyaya dikte ettiren “büyük sermaye grupları”na karşı mücadele etmediğiniz sürece; “kapital”in sanki çok önemli bir şeymiş gibi kurulu olduğu “kapital(izm)” adlı düzen yaşamaya devam eder. Hazin gerçek budur. Siz ister kabul edin, ister kabul etmeyin.
Şu an kapitalizme karşı mücadeleler; dağınık, tekil tekil, sürekliliği olmayan, dalgalı seyir izleyen, kibrit çubuğundaki ateş gibi çabuk yanıp-sönen, bazen hatırlanan bazen unutulan bir güzergâhta cılız cılız devam ediyor.
İnsanların günlük hayatlarının her zerresine dikte edilmiş böylesine devasa bir zorbalık düzenini tek seferde, tek bir hamle ile, çabucak değiştirmek mümkün değil.
Ufak-tefek, kendi hâlinde yaşayan, hayattaki zorbalıklara maruz kalıp ayakta durmaya uğraşan, adeta çile çekmeye mahkûm edilmiş, sıradan insanların hemen kımıldamasını, hemen isyan etmesini bekleyemezsiniz. Bunun ben de farkındayım.
Gençlik yıllarımın çoğu kısmı:
Önce; “Kars”ın il merkezindeki mahallelerinde geçti. Sık sık Ermenistan sınırındaki köylere gidip oralarda gözlem yapma imkânım da oldu.
Sonra; “Ağrı”nın “Patnos” ilçesinde uzun süre yaşadım. Buradaki insanların “Ankara siyaseti”ne ulaşmak için kendilerini nasıl hırpaladıklarını gördüğümde kahroldum.
Sonra; “Hakkari”nin “Çukurca” ilçesinde uzun süre kaldım. “Irak” sınırı köylerindeki insanlarla beraber yaşadım. Neredeyse hepsinin; öykülerini bana anlatırken hüzünlü ve kırgın bir yüz ifadesi oluşuyordu çehrelerinde, bazen susarak konuşuyorlardı, susmak bile başlı başına çok şey anlatıyordu bomboş kelimeler yerine…
En çok üzüldükleri iki husus: “Tekme yemişlik hissi” ve “terkedilmişlik hissi” idi. Dahası da var, ama özellikle bu iki travma hiç bitmiyor, adeta nesilden nesile aktarılıyor…
“Kemalizm” adlı ideolojinin oralarda yaşayan insanların ruhlarında yarattığı tahribatlara bizzat kendim şahidim. Bu sebeple; bana asla “Kemalizmin kötücüllüğü” hakkında dersler vermeye kalkışmayınız. [Not: Yüce münevver “Sevan Nişanyan”ın anlatmaktan imtina ettiği, ve hâttâ hiç bilmediği olayları da biliyorum.]
Sadece bu bahsettiğim üç şehirle sınırlı değil elbette; bu ülkenin en metropol şehirlerinin, en canlı mecralarında bile “Kemalizm”in tahribatlarını görebilirsiniz.
Yaşım geçtikçe; “siyaset makinesi”nin kendisine yakıt yaptığı şeyin sadece “Kemalizm” olmadığının farkına vardım.
“Kemalizm”in yaptığı kötülükleri; salt kendi politik hırslarını bütün ülkeye zorla uygulatmak için bir mühimmat gibi, bir aparat gibi, bir araç gibi kullanan “bağnaz ve İslamcı” zihniyetin kanser gibi yayıldığını farkettim. Asıl tehlike budur!
Yani sadece “Kemalizmin kötülükleri”e karşı mücadele etmek yetmiyor, bunu kendi İslamcı amaçları için (adeta) torna tezgâhından geçirip “R.T.E. hegemonyası”na yakıt sağlayan bir servise, bir mühimmata, bir aparata dönüştüren İslamcı zihniyete karşı da mücadele etmek gerekiyor!
Bu zorbalıkları uygulama kudretini elinde tutan “R.T.E. hegemonyasına + büyük sermaye gruplarına” karşı mücadelenin neticesinin çabucak alınamayacağını bahane olarak gösterip; “böyle gelmiş böyle sürer, oturun oturduğunuz yerde” zihniyeti ile insanları itaat düzeni içinde hapsedemezsiniz. (Bunu sizin şahsınıza yönelik söylemiyorum. Sadece kendi üzerinize almayınız.)
“İtiraz” daima vardır. Bazen sesi kısılır ve susar, bazen avazı çıktığı kadar bağırır…
“Fatma Nur Çelik” isminde 3 kadının, bu ülke tarihinde öldürülmüş olması ve üçünün de aynı isme sahip olması, üçünün de aynı sonla hayatının bitmesini nasıl açıklayabiliriz?
2012 yılında üniversite öğrencisi “Fatma Nur Çelik”, tecavüz edildikten sonra katledildi.
2026 yılında bir tarikat şeyhi tarafından tecavüze uğrayan kızının hakkını aramak için adalet mücadelesi başlatan “Fatma Nur Çelik” ve kızı Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu.
2026 yılında bir lise öğrencisi tarafından bıçaklanan biyoloji öğretmeni “Fatma Nur Çelik”in hayatının sonu da aynı oldu.
Bunları nasıl izah edeceğiz?
Fatih Altaylı niye hiç konuşmuyor?
• “Sözün Düşüşü”
• “The Humiliation of the Word” (1985)
“Modernite”nin tarihi; “söz”ün (veya “kelam”ın) fiilen düşüşünün, kıymetsizleştirilmesinin de tarihidir.
Modern bilimin, tekniğin ve kapitalizmin (paranın ve iktidarın) çağı “imaj”ın (veya “görselliğin”) “söz”e, “kulağa” üstün geldiği çağdır; “Nietzsche”ci tabirle ifade edersek “nihilistik bir çağ”.
Günümüzde insanî varoluşun anlamı “söz”ün (ve “anlam”ın) düşüşüyle eş anlı olarak indirgenmiştir, daraltılmıştır.
“Jacques Ellul”; “dil”in, insanî varoluşun temelinde yer aldığını izah ediyor, ve çerçeveyi bireyden toplum ve devlete doğru genişleterek modern toplumsal ve politik sorunların kaynağı durumundaki zihinsel kırılmaları da mercek altına alıyor. Dolayısıyla; “Sözün Düşüşü” yalnızca dil, felsefe ve teolojiyle değil, aynı zamanda sosyal bilimlerle de ilgili bir kitap.
“Jacques Ellul”, söz (işitsel) ile imaj (görsel) arasındaki dikotominin modern dönemde imaj (görsel) lehine nasıl yeniden kurulduğunu ifşa ederken benzeri bir hataya düşmüyor ve her birinin yerini ve hakkını teslim edip “söz” ile “imaj” arasında kaybedilmiş “denge”yi bulmak için soruşturmayı “İlk ve Ortaçağ”a kadar genişletiyor; diyalektiği (refleksiyonu) sonuna kadar götürüyor. “Söz”ün (“dil”in) yine dil hakkındaki kimi modern teorilerle ve bizatihi konuşma ve yazıyla “tüketilmesini” eleştiriyor; konuşma ve yazının suistimalini, konuşma ve yazı “enflasyonu” yoluyla “söz”ün “devalüe (de-value)” edilmesine işaret ediyor.
“Jacques Ellul”ün düşüncesinde hâkim olan, “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki diyalektiktir. Bu durumda; “gerçeklik” imaj alanında, “hakikat & inanç” ise söz alanında ikâmet eder. “Söz”, “insanın özgürlüğü”nün gerçekleştiği yegâne alandır. “Sözün Düşüşü”; “söz”ün (“dil”in) kurtarılmasına ve “nihilizmin aşılması”na adanmış bir kitaptır.
“Söz”ün kurtuluşu, insanın da kurtuluşudur.
________________________________________________________
“Simülakrlar ve Simülasyon”
Jean Baudrillard (1981)
20. yüzyılın önemli, iddialı çıkışlarından biri kuşkusuz Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kuramıdır.
Baudrillard, radikal ve ayrıksı düşünceleriyle “Batı toplumu”ndan yayılan krizi haber verir. Baudrillard’a göre bugünkü sistemi kavramak için dolaşıma sürülen tezler; “hiçlik” çukurunda birer birer erimeye mahkûmdurlar. İşlenen bu kusursuz cinayeti araştırmaya başladığımızda; iletişim, sinema, reklam veya mimarlık alanlarında “gerçek” ve “hakikat” düzeneklerinin birbirleriyle nasıl yer değiştirdiğine dikkat etmemiz gerekir. Bir resmin “taklidi”, bir eserin “yorumu”, veya tarihî bir binanın “kopyası”; tüm aurasını yitirerek aslının yerine geçebilmektedir. Artık her türden sanatsal kaygı, hakikat arayışı ve iletişim tarzı “tüketilmek için” vardır; iletişim araçları iletişimsizliğin mükemmel bir ispatını sergilerler. Örnek olarak: Belgeseller anımsamaktan çok unutturmak için vardır, derinden kaynayan her bir anlam parçacığı içeriğinden boşaltılıp “medya” adlı devasa boşlukta “simüle” edilir. Tüm olup bitenlerin yansıdığı “ekranlar”da herşey gizlenir, üzeri kapatılır. Ve kitleler, iletişim araçlarına sarılarak; modern bir kurban töreninin ritüellerini söz birliği etmişçesine mükemmelen yerine getirirler.
Baudrillard bilinenin aksine, çözümlemelerinde postmodern bir söyleme başvurmaz. (Kitabın çevirmeni) Oğuz Adanır’ın tanımlamasıyla aktarırsak; Baudrillard “postmodern bir düşünür değildir!” Çünkü bu kitapta da görüleceği üzere; simülasyon evreninin “dünya görüşü” tarihsel sürecin bir halkasıdır, fakat son halkasını oluşturmaz.
• Kendisine sormuşlar:
“Ne pahasına olursa olsun Batı’nın moralini bozmaya devam edecek misiniz?”
• Baudrillard cevap vermiş:
“Batı tarihinin temel yapı taşı; moral bozukluğudur.” Bunu ben uydurmadım. “Yeni duygusal düzen”; yani kurbanlardan oluşan duyarsızlık, pişmanlık üzerine oturmuş olan toplum, sanayi devrimi ve kolonizasyon gibi sonuçlara yol açmış 19. yüzyıla ait “anlam bunalımının bir uzantısı”dır, ve bizim uzun 20. yüzyılımız boyunca da sürüp gitmiştir.
• “Kamusal İnsanın Çöküşü”
• “The Fall of Public Man” (1977)
Kendi alanlarında çığır açan, onlarla hesaplaşmadan yeni bir şey söylemenin zor olduğu bazı kitaplar vardır.
Sosyolog “Richard Sennett”ın yazdığı, düşünce tarihinin başyapıtlarından biri olan “Kamusal İnsanın Çöküşü” adlı kitabı böylesi bir kitaptır: Tarihten sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye muntazam bir yapıttır.
Sennett, bu kitabında özgünlük ve entelektüel derinlikle dengesizliğin yol açtığı sorunları inceliyor. Yaptığı araştırmalara göre; hayatın, aile ve yakın dostlar dışındaki parçası olan “kamusal hayat” bir zamanlar “hayat dolu”ydu ve kişiler için çok önemliydi. “Yabancı”larla duygusal bağlar kurarak insanın “oyun yeteneği”ni çoğaltan, toplumsallaşmasını sağlayan bir kamusallık vardı. Bütünlüklü ifadesini 18. yüzyıl Avrupa şehirlerinde bulan bu “kamusallık” zaman geçtikçe ağırlığını yitirerek yerini “özel hayat”a bıraktı. “Kamusal hayat” artık salt “özel hayat”ın gerektirdiği karşılıklı çıkar ilişkilerinin şart koştuğu orana indirgendi, yani “kamusal hayat”ın yüzyıllardır bilinen anlamı yok edildi. Sennett, bugün, tanımadığımız ama aynı şehirde yaşadığımız insanlarla kurulacak çok boyutlu ilişki ve paylaşımlardan yoksun kaldığımızı söylüyor, ve şu soruları soruyor:
• “Yabancı”, nasıl tehdit edici bir unsura dönüştürüldü? (“Donald Trump”, “Nigel Farage” ve “I.C.E.”ın yarattığı yankılar)
• “Sessiz kalarak (itiraz etmeyerek, uysal koyun olarak) seyretmek”; kamusal hayatın tek yolu hâline nasıl geldi?
• “Yalnız kalmak, tekbaşınalığa mahkûm edilmek”; bir hak olarak nasıl oluştu?
• “Özel hayat” ilgi odağı hâline nasıl geldi?
• Politikacıları neden yaptıklarına ve programlarına bakarak değil de, kişisel özelliklerine göre değerlendiriyoruz?
• Evlerimize özen gösterdiğimiz hâlde, sokaklarımız neden pis?
Sennett; “kamusal alanlar”ın yaşanan, canlı mekânlar olmaktan çıkıp, sadece önünden hızlıca gelip-geçilen yerlere dönüşmesiyle yüreklerimizi sevgili ve dostlarımızın dışında kimseye açamadığımızı, özel hayatına kapanan kişiliklerimizin giderek güdükleştiğini, başka insanlarla “oyun oynama yeteneğimiz”i yitirmemizin bizi nasıl eksilttiğini tarihsel ve toplumsal bir perspektifle açıklıyor.
Bu süreci; “Honore de Balzac”ın ve “Denis Diderot”nun yazılarına, “Niccolo Paganini”nin ve “Franz Liszt”in müziğine, tiyatro ve izleyicinin davranışlarına, mimariye, “Alfred Dreyfus olayı”na ve “Richard Nixon”ın kariyerine, özel ve kamusal hayatın konuşma ve giyim biçimleri gibi gündelik örneklerine bakarak anlatıyor. Modernlikle birlikte özel hayatına tutsak olan insanın kamudaki sessizliğini, yalnızlığını; “yaşayan değil seyreden bir insan hâline dönüşme tarihi”ni inceliyor.
Sennett, bütün bunlara rağmen umutsuzluğa kapılmıyor. Yitik bir kamusal cenneti hayal etmek yerine, kişilerin yakın dostları arasındaki kadar rahat ve güvenli olduğu, “oyuna önem verdiği”, nezaketi elden bırakmadığı bir ortamda, şüpheyi azaltmamız gerektiğini hepimize hatırlatarak “ötekini tanıma”nın imkânlarını araştırıyor.
Sokakta “öteki”ne “merhaba” demek isteyenler için…
• “Gelecekteki İlkel”
• “Future Primitive and Other Essays”
(İlk yayın tarihi: 1994
Güncellenmiş yayın tarihi: 2000)
İnsanlık binlerce kuşak boyunca hiyerarşi ve tahakküm olmaksızın yaşadı. Bu bütünlük dönemi hakkında artık daha belirgin bir tabloya sahibiz, ve bugünkü hesaplaşma için o unutulmuş yaşamın yansımalarından yararlanabiliriz.
İnsanın kendisini ve etrafındaki her şeyi yok etmekte sergilediği inanılmaz yaratıcılık, medyadan saat başı akan haberlerle çeşitlendikçe soruyoruz; yanlışı nerede, ne zaman, nasıl yaptık?
İnsan denilen canlı türü, nasıl oldu da; kendi yaşamını, dünyayı, hâttâ yavaş yavaş uzayı ve diğer gezegenleri cehenneme çeviren bir varlığa dönüştü?
Kısa bir süre önce bilgisayar sistemlerinde baş gösteren “2000 yılına geçiş problemi (Y2K)” ve tamamen iç içe geçerek globalleşmiş bir ekonomik sistemin kırılganlığı, karşı karşıya olduğumuz canavarın aslında zannettiğimiz kadar güçlü olmadığını birdenbire gözler önüne sermektedir.
Her şeyin ortaya sürüleceği, ve koca bir dünyanın kazanılacağı, muazzam ve nihaî bir hesaplaşma anına yaklaşmakta olduğumuza inanıyorum.
John Zerzan
(Şubat 2000)
• “Ohlonilerin Yolu”
• “The Ohlone Way: Indian Life in the San Francisco-Monterey Bay Area” (1978)
Malcolm Margolin
(1940 – 2025)
Yakın denilecek bir zamana kadar yaşam tarzları değişmeden hayatta kalan, uygarlık öncesi özgün topluluklardan biriydi “Ohloniler”.
Hiçbir şey ekip biçmediler.
Hiçbir hayvanı evcilleştirmediler.
“Tarım”, “yerleşik yaşam”, “tarih”, “zaman” gibi kavramlardan kendi hayatlarına yansımış hiçbir iz yok.
Her ihtiyaçları için kullandıkları hünerle örülmüş türlü türlü sepetleri, kamış ve ağaç dallarından yaptıkları kulübeleri, ve yine sazlardan yaptıkları sandallardan başka hiçbir dünya malına sahip değillerdi.
“Monterey Körfezi” kıyısında huzur, sükûnet ve kim bilir kaç yüz nesildir kendi bildikleri gibi yaşamaktaydılar…
Ta ki bir gün; ellerinde tuhaf demir aletleri (kılıç) ve tuhaf kıyafetleriyle (zırh) kendilerine hiç benzemeyen bir grup atlı adam köylerine gelene dek!
Güçlü bir yönetimi uygarlığın mihenk taşı olarak gören bu tuhaf ziyaretçilere göre; “Ohloniler” bir tür “anarşi hâli”nde yaşıyorlardı…
“Tercih”ten doğan kötücüllük bitmez.
Kötücüllük, insanın karşısındakini insan olarak görmeyi bilinçli ya da bilinçsiz askıya almasıdır.
1974’te New York’da çekildiği iddia edilen bir fotoğraf var; zengin görünümlü bir adam şoförüne arabayı kenara çekmesini söyler, zengin adam arabasından iner, ve kaldırımın üzerinde uyuyan bir evsizin üzerine iş*emeye başlar.
Bu fotoğrafın gerçek mi / sahte mi olduğu yıllardır tartışılır, ama mesele bu değil.
Mesele şu:
“İnsan”; kötülüğü kasıtlı olarak mı yapar? / kasıtlı olmadan mı yapar?
Çünkü insan, saptırıcı veya kışkırtıcı olabilir; ama “pür-ü-pak (tertemiz)” değildir!
Her halükarda, kendi yaptığında bir kötülük görmemek belli ki insana özgü.
Yakın bir zamanda “kişiye özel tedavi anlayışı” sağlıkta önemli bir yaklaşım olarak övgüyle karşılanmışken, “Venezuela”dan sonra “İran”da bu kez “kişiye özel ölüm saldırıları”nın başladığı ilk gün, televizyonda bir konuşmacı “İran -Trump’ın dediğini yaparak- onu vuracağını gördü” diyordu.
İlk körfez savaşının (1990-91) televizyon ekranlarında bir futbol maçı gibi naklen izlenmesinden beri böyle şeylere artık epey alışıldığından, doğrusu pek de endişeli bir hâlde değildi o uzman konuşmacı!
İran’ın “gördüğünü” bir kenara bırakalım.
Acaba o “uzmanın” kendisi ve dünyanın bütün insanları, dün bir kez daha neyi görmüştü?
Biliyoruz ki; gerçek olmadığı bal gibi biline biline öne sürülmüş “iki kelimelik bir yalandan gerekçe”, milyonlarca insanın ölümüne yol açan büyük bir kötülük olabiliyor!
Immanuel Kant; kötülüğü, “insanın içindeki ahlâk yasasına rağmen eylemde bulunması” olarak düşünür.
Yani; kişi doğruyu bilir, ama yine de çıkarını seçer.
Burada kötücüllük; cehaletten değil, “tercihten” doğar.
Kötülük, reddedilemez bir biçimde bu dünyanın en eski gerçeğidir.
Çocuk katliamlarının,
Okul bombalamaların,
Gözü dönmüş tabiat kıyımlarının,
Kan donduran çocuk çetesi cinayetlerinin sıradan hâle geldiği bir dünyada, “kötücüllüğün artışı” en aydınlanmış kişinin bile siyaset açıklamalarını aşabilir.
İnsanlığın onbinlerce yıldır kötülüğü hissedip onunla cebelleşilmesine rağmen,
Dinlerin, ahlâkın, yasaların ve öğretilerin varlığını sürdürmesine rağmen,
Eğer bugün hâlâ “sorumluluk” denilen mevhumu açıkça sorgulayamıyorsak, tersine, artan belirsizlik “kötücüllüğe” alan açıyorsa;
“İnsan” gerçekten değişiyor mu, yoksa binlerce yılın sonunda daha sofistike bir karanlıkta gittikçe çoraklaşıyor mu?!
Kötücüllük, insanın karşısındakini insan olarak görmeyi bilinçli ya da bilinçsiz askıya almasıdır.
Eğer kötücüllüğü böyle tanımlıyorsak, o zaman şunu da dürüstçe kabul etmek gerekiyor: Hepimiz bu askıya alma kapasitesine sahibiz. Ama bu, hepimizin birer iblis olduğu anlamına da gelmez.
Bu askıya alma anı; utancın kaybolduğu, sorumluluğun dağıldığı, “Biz ne yapabiliriz ki”nin başladığı andır!
O anı korkunç yapan şey, şeytanî bir bilinç değil; “düşünmeme, ama rıza gösterme ve kapılıp gitme hâli”dir!
Bu, şu demek:
İblis olmak için boynuz gerekmez.
Yeter ki “düşünmeyi askıya al”!
“Kulağına üflenen ile, sana verilen yön ile” hayatına devam et!
Ama hepimiz düşünebilme kapasitesine de sahibiz! “Neoliberal zihniyet”in en incelikli yanı; acımasız bir sisteme ilişmeyen, onun değiştirilmesine sessiz kalan, bundan rahatsızlık duymamasını içine sindiren kişiye, gene de “iyi insan olma hissi”ni verebilmesiydi. İnternetteki bir alışveriş sitesi üzerinden bir ürün satın alarak, instagram’da bir fotoğraf paylaşarak, arada günlük akış dışında hoş bir şey yaparak, bir doğru cümleyi copy/paste yaparak kendimizi iyi hisseder hâle getirildik!
Ama bütün bunları yaparak; “sahtekârca iyi hissetmek” ile “hakikaten iyi olmak” arasındaki mesafe kapanmıyor!
“Geri dönüştürülebilir (recycling) bir petşişe kullanmak”, “organik ürün almak”, twitter’da doğru “hashtag”i yazmak…
Bunlar kötü şeyler değil. Ama insanın içindeki “sorumluluk boşluğu”nu doldurmaz!
Sahte davranışlarınızı görünür kılabilirsiniz; ama asıl karakteriniz (belki de karaktersizliğiniz!) dışarıya görünmeden içinizde yıllarca kalabilir!
Uzun yıllar orada-burada “kendini görünür yapmaya uğraşarak”, ülkenin ve dünyanın geleceği için pembe tahminler yazıp-çizenler, teknolojiyi “nesne” değil “özne” yaparak “yeni çağ devrimleri”, “ulu dönüşümler” bekleyenler, bunların tümü birer birer çok şişirilmiş lastik gibi foslayınca; o yolda ısrarla yedek konum aramaya devam eden bir takım insan, aç kalınca elde-avuçtaki son ekmek kırıntılarına saldıranlar gibi yapabilirler!
Ama burnumuzun dibinde bir savaş patlamaktayken, lütfen artık laf sallamaktan vazgeçsinler!
Az önce bahsettiğim takımın en belirgin bir özelliği; “başkasından rol çalma cevvalliği ve özeleştiri yoksunluğu”!
Geçtim pembe ufukları, önümüzde kapkara bir bela var!
İşi bu raddelere getiren “iki kelimelik sahte gerekçe”, çivisi çıkan bu sistemden vazgeçilmesine yönelik bir arzu kırıntısı bile olmadığına göre; kötücül göz kararması bir savaşı “yakarım, Roma’yı da yakarım” yayılma çılgınlığına getirebilecekken, o arkadaşlar, o takımlar artık gölge etmesinler, yeter!
(3 Mart 2026)
Bülent Korman
(“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
“Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
“Oğuz Atay”ın yakın dostu,
Kıdemli denizci)
Büyük saati kim bozdu ve kim tamir edecek?
Bir ara, kimileri, saatin tamiri için kendisinden daha akıllı olabileceğini kabul ettiği “yapay zekâ”yı bekliyordu! Benim bile bu düşünceyi ilginç bulduğum olmuştu. Artık o kadar emin değilim!
Tarihin dev saatinin fena hâlde bozulduğu zamanlarda yaşıyoruz. Artık doğruyu göstermiyor.
Baksanıza dünyanın durumuna: O saate göre olması gerekenler olmuyor, ama olmaması gerekenler bol bol oluyor.
O yüzden pek çok şeyi anlamakta ve açıklamakta zorluk çekiyoruz. Yalnızca Donald Trump’ın son yaptıklarından söz etmiyorum!
Sanki tarih boyunca öğrenilmiş bütün temel “doğrular” askıya alınmış. “İptal edilmiş” demiyorum. “Askıda”.
Evet, büyük saat bozuk! Ve daha da bozuluyor.
Umarım saatlerin yeniden ayarlanacağı “büyük harp” sonrası beklenmiyordur… Bu kez bir “sonrası” olmayabilir çünkü!
Büyük gökbilimciler, uzayda şimdiye kadar başka canlılara rastlanmasa da soyu tükenmiş canlı türlerinin izleri olabilir diyorlar. Bu işin şakası yok!
Saat nasıl bozuldu?
Bir örnek: Kimi zaman galiba “sihirbazın çırağı” gibi birileri orasını burasını kurcalayarak bozdu ve nasıl tamir edeceğini bilmiyor diye düşünüyorum.
Saat eskiden de tam doğru değildi. “Aydınlanma” süreci yarım bin yıllık bir saat tamiriydi. Bilim hurafeyi kovuyor, insana salt insan olduğu için saygı duymayı baş değer ilan ediyordu. “Özgürlük”, “demokrasi”, “eşitlik” ve “adalet” onun türevleriydi. Tarihin yelkovanının hep daha iyi ve doğruyu göstereceğine inanılıyordu. Geri dönülmez “ilerleme” insanlığı altın bir çağa götürmekteydi!
O artık zayıf değildi, emrinde gücüne güç katan teknolojiler vardı: Buhar, elektrik, bilgisayar, internet…
Müthiş şeyler… Gelin görün ki, büyük alarm da orada çalmaya başladı.
“Dijital Tufan” adlı kitabımda bunu “devrim evrimi geçti” şeklinde sloganlaştırmıştım. Teknolojik devrim büyük bir sıçrama yapmış, insanın evrime göre binlerce yıllık geçmişte oluşmuş enformasyon işleme kapasitesini aşıp geçmişti.
Evrilmiş insan, henüz “homo super communicatus” olmaya hazır değildi.
Büyük çatışkıyı görüyor musunuz? Homo sapiens “bir anda” her yerle iletişim kurma yetisini elde etmiş, ama beyninin işleme kapasitesi eskisi gibi, yani sınırlı.
“Teknolojik devrim” on yıllarda gerçekleşmişti, “duyusal evrim” ise bin yıllar gerektiriyordu…
21. yüzyılda üçüncü on yılında bu çatışkının etkilerini, yansımasını, ürkütücü sonuçlarını her yerde görmekteyiz. Amansız “enformasyon gürültüsü” ortasında, “algoritmalarla uyuşturulmuş kitleler” için doğru ile yanlış eşitlenmiş, hâttâ doğrunun karşısına dikilmiş durumda. “Yanlış” unutulalı epey oldu!
Ekonomik ve siyasal düzen (“Neoliberal Kapitalist” sistem); bu çarpık durumun sürmesi ve daha da kötüleşmesi için siyasete ağırlığını koyuyor, “anti-iletişim tayfası”nın cephesini besliyor, bozulan saatin düzelmemesi için olası tamircilere karşı savaş açıyor.
Beklemek bir seçenek değil. “İnsanlığın” etkin müdahalesine ihtiyaç var!
Bu müdahaleyi kim nasıl yapacak? İnsanlık adına kim konuşacak?
Bu yaşamsal soruya şu an cevap veremiyoruz.
Bir ara, kimileri, saatin tamiri için kendisinden daha akıllı olabileceğini kabul ettiği “yapay zekâ”yı bekliyordu! Benim bile bu düşünceyi ilginç bulduğum olmuştu. Artık o kadar emin değilim!
(3 Mart 2026)
Halûk Şahin
(Gazeteci, yazar, akademisyen)
Kim kime füze fırlatıyor belli değil!
Savaş sadece askerî anlamda devam etmiyor; beyinlerde, akıllarda, kafalarda devam eden “manipülasyon savaşı” da var…
Mertlik zaten yoktu, şimdi insan da yok, son…
pipsqueak, konuyu tamamen yanlış anlamışsın.
“At izi ile it izi birbirine karıştı!” senin için yazılmadı.
“İsrail & ABD” vs. “İran” savaşında atılan füzelerle ilgili, ve “manipülasyon savaşı” ile ilgili yazıldı.
Her şeyden nem kapar bir yapın var, her şey sana söyleniyormuş gibi algılıyorsun pipsqueak…
Başbakan “Netanyahu” gibi cahil bir Amerikalı veledin (ki buna İsrailli denemez; doğrudan doğruya ABD’nin doğu sahilinin yarım yamalak bir mahsulüdür) yaptıklarına artık herkes dahil olmaya başladı. Eski İsrail Başbakanı “Naftali Bennett”in “Türkiye yeni İran’dır; İran’dan sonra sıra Türkiye’dedir.” dediği söyleniyor.
İsraillilere tavsiyemiz şudur: Başta başbakanları “Netanyahu” olmak üzere, sonra maliye bakanları “Bezalel Smotrich” denen adamın, ve hemen ardından (“Golda Meir” kabinesindeki “Dr. Yisrael Katz” ile isim benzerliğinden başka hiçbir ilgisi bulunmayan) “Doktor Katz”ların, ve nihayet eski siyasetçi “Bennett”in çenesini kıssınlar. Yoksa ne sulh sulha benzer, ne savaş savaşa…
Talihsiz olan şudur ki; “Trump” ile “Netanyahu”, ABD’nin doğu sahillerinin aynı tip mahallelerinden çıkma yan ürünlerdir. Diplomaları olabilir; fakat genel kültürleri ve davranış biçimleri son derece düşüktür. Dünyadan haberdar oldukları da söylenemez. ABD’nin doğu sahillerinin bu tip zevzekleri, Avrupalı devlet adamlarıyla kıyaslandığında; ABD kökenli olanların epey düşük bir entelektüel seviyede olduğu besbellidir. Jacques Chirac’ı, Boris Johnson’ı bir kenara bırakın; kasabalı bir belediye başkanıyla bile mukayese edilemezler. Chirac, devlet adamlarının kalitesindeki düşüşü; Fransa’daki lise eğitiminin gerilemesine bağlamıştı.
İnsanız; içimizde kötülük de var, iyilik de. Fakat hiçbir yerin bombalanmasına, hiçbir yerde masum çocukların ölmesine tahammül edemeyiz. Bazı yerlerde insanların duyguları ister istemez kabarır; tahammüller tükenir. İnsanlara yapılan vandallığı sükûnetle karşılamak mümkün değildir.
İspanya ve Türkiye gibi akil ülkelerin öncülüğünde bu vahşiliğe ve saldırganlığa artık dur denmelidir.
(6 Mart 2026)
Prof. Dr. İlber Ortaylı
(Tarihçi)
Sayın Zileli,
Richard Nixon’ın başkan olduğu yıllardaki dünya ile, Donald Trump’ın başkan olduğu yıllardaki dünyayı kıyaslamak sizce doğru olur mu?
Siz 1970’li yılları da yaşamış-görmüş olduğunuz için sordum.
Kısa da olsa cevap yazarsanız memnun olurum.
Saygılarımla
• Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları
• Orientalism: Western Conceptions of the Orient
Edward Wadie Said
(1935 – 2003)
Yirminci yüzyılın en sarsıcı, en etkili kitaplarından biri olan “Şarkiyatçılık”ta; “Batı”nın “Doğu”ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamaktadır Edward Said:
“Şark”ın kurulmuş (installed) bir şey olduğunu ileri sürüyorum kitabımda; coğrafi uzamların, bu uzamlara özgü “din”, “kültür” ya da “ırksal” özlere dayanılarak tanımlanabilecek yerli ve kökten “farklı” sakinleri olduğu düşüncesinin tartışma götürür bir düşünce olduğunu iddia ediyorum. Ama kuşkusuz, “bizi en iyi biz biliriz” şeklindeki sınırlayıcı düşünceye katılmam da mümkün değil.
“Şarkiyatçılığın kusuru”nun, hem düşünsel hem de insanî bir kusur olduğu kanısındayım; çünkü “Şarkiyatçılık”, önce dünyanın bir bölgesini kendine yabancı saymış, sonra ona dair değişmez bir yargı kurmuş (installed), böylece insan deneyimiyle özdeşleşeMEme, dahası bunun insan deneyimi olduğunu göreMEme kusurunu işlemiştir. Eğer yirminci yüzyılda yeryüzündeki halkların pek çoğunun yaşadığı genel siyasî ve tarihî bilinç yükselişinden gereğince yararlanabilirsek, “Şarkiyatçılığın” dünya çapındaki hakimiyeti ve temsil ettiği her şey karşı çıkılabilir hâle gelecektir…
“Şark” diye diye bizlere lanse edilen pek çok anlatının sahte olduğu artık anlaşılmalıdır ve bir yana bırakılmalıdır; “Şarkiyatçılığın” bize sunduğu bütün o “ırksal”, “ideolojik”, “emperyalist klişeler”le birlikte. Böylece insan topluluğunu olgunlaştırmaya yönelik genel girişimi; ırksal, etnik ya da ulusal farklılaşmalardan “daha kıymetli sayan” araştırmacılar, eleştirmenler, aydınlar ve insanlar çıkacaktır ortaya.
“Şarkiyat” bilgisinin bugün bir anlamı varsa eğer, o da “Şarkiyatçılığın”; herhangi bir bilgide, herhangi bir yerde, her an ortaya çıkması mümkün bir zaaf konusunda uyarıcı bir örnek oluşturmasıdır.
Okurlarıma; “Şarkiyatçılığa (Doğu nostaljisine)” verilecek yanıtın “Garbiyatçılık (Batı nostaljisi)” olMAdığını göstermiş olduğumu umuyorum.
Toplumsal uyum ya da uyumsuzluk
Mücadelenin varacağı yer, mücadele edenlerin toplumu götürmek istediği yer olmayacaktır. Toplumun “gidebildiği” yer olacaktır.
Bazı toplumların, içinde yaşadıkları sorunlarla biçimlenen “temel çelişki” diyebileceğimiz, gerilim noktaları olur. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’ni düşünelim. Çeşitli nedenlerle Avrupa’dan gelenlerin bu yeni kıtada yerleşmeyi seçtikleri bölge ile birlikte “tevarüs” ettikleri sorun ve gerilimler de oluşur. ABD’de bu gerilimler ciddi bir “iç savaş” aşamasına da gelmişti. Kıtayı zaten “Kuzey Amerika / Güney Amerika” ikiliği ile tanıyoruz; ama Kuzey Amerika’nın da kendi kuzeyi ve kendi güneyi var, uyuşamayan da bunlar. İç Savaş’ı söyledim. Ama tek uyuşmazlık bu değil. Onun öncesinde başka bir sorun bu toplumu sarsıyordu. Amerika gene bir “iç savaş”ın eşiğindeydi. “Kuzey” ve “Güney” gene keskin bir uyuşmazlık içinde var olan iki bölgeye ayrılmıştı. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra “anayasa” yapanların üzerinde anlaştığı “Federal Devlet” formülü şimdi bir kavga konusuydu. Güney, “Böyle olmuyor; ‘konfederasyon’ olalım” diyordu. Bu çekişme devam ederken sonraki savaşa neden olan “zenci sorunu” o kadar can alıcı bir sorun olarak görünmüyordu. Ancak, savaşa, ayrılığa gitme noktasına varmadan bir “yan yana yaşama” uzlaşmasına gelmeyi başardılar. Böylece, ayrılığı ertelemiş oldular. Ama kavga bitmedi.
Neydi bu tekrarlanan uyuşmazlığın nedeni? Cevap “coğrafya”! “Kuzey”; dağlık, taşlık bir coğrafyaya sahiptir. Derler ki “Tanrı dünyayı yarattı; sonra, fazla geldiği için kullanılmayan taşları, kayaları getirip Massachussetts’e döktü.” Yani, uzun lafın kısası, “kuzey”; genel olarak tarım için elverişli bir arazi sunmaz insanlara. Bu koşullarla karşılaşan kuzeyliler, erken bir tarihten başlayarak, sanayiye odaklandılar.
Sıfırdan başlayarak sanayileşen toplum “koruyucu gümrüğe” ihtiyaç duyar. Amerikalıların “anavatanı” diyebileceğimiz “Britanya” sanayileşmişti. Maliyetlerini indirmeyi başarmıştı. Yola yeni çıkan Amerika’nın tam serbestlik koşullarında Britanya’nın oturmuş yapısı (nizamı) karşısında rekabet imkânı yoktu. Onun için de gümrüğe muhtaçtılar. “Kuzey” başı çekti, Amerika sanayileşmeyi başardı. Ama “Güney”; bu gidişten hiç hoşlanmadı. Hoşlanmadı; çünkü gerekli sınai ürünleri, bu politikadan ötürü, daha pahalı oluyordu.
Evet, bu gerilim “Kuzey’le Güney’in arasını açtı” ama bir savaşa yol açmadı. Bunu, “zenci köleler sorunu” yapacaktı. Gene coğrafya! Tütünü büyük ölçüde bırakıp pamuk plantasyonlarına yönelmiş olan “Güney”; dünya pazarında rekabet etmek için “ucuz emek” istiyordu. Sanayileşen Kuzey ise piyasada “müşteri” arıyordu, beş parasız köleler değil. Bunu söylemek, “İç Savaş”ın demokratik gerekçelere değil, gene “çıkar hesaplarına dayandığı”nı ima eder. Bu da birçok iyi niyetli insana haksızlık olur. Büyük çapta sosyopolitik olaylar; çeşitli farklı, hâttâ birbiriyle çelişebilen “motivasyon” içerir. “Amerikan İç Savaşı” da bunlardan biridir diyebiliriz. “John Brown’s body lies mouldering in the grave. But his soul goes marching on” boşuna yazılıp söylenmedi. Ama bir köşede oturup hesaplarını yapanlar da vardı. Onların etkisi de az değildi.
Uzatmayayım. Zaten konumuz ABD değil, konumuz Türkiye. Bir kıyaslama yapabilmek için ABD tarihine daldım.
Bir toplumun taşıdığı içsel çelişki, uyumsuzluk; ille de coğrafyadan kaynaklanmak zorunda değildir. Örneğin Türkiye! Bizim derdimiz coğrafi değil, ideolojik: Geleneksel değerlerimize (başta “din”imiz) sarılarak mı yaşamak zorundayız, yoksa “Hristiyan & Batı dünyası”nın empoze ettiği “modernleşme” çabasına mı ayak uydurmamız gerekiyor? On dokuzuncu yüzyılın başından beri ikinci yolun ağırlığı altında yaşıyoruz.
Ama birincinin varlığını hep hissettik. Nihayet, yirmi birinci yüzyılın başında (3 Kasım 2002); toplumu birinci yolun yolcusu yapmaya kararlı bir siyasi iktidarın yönetimi ele geçirdiği bir evreye girdik. Bu yolun geçerliliğine inananlar, bunca yıldır inanmadıkları yolun egemenliği altında yaşamış olmanın birikmiş öfkesiyle iktidara el koydular ve bu iktidarı elden bırakmak niyetinde değiller. Bırakmamak için her şeyi yapıyorlar ve yapacaklar. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi tarihinin oldukça kritik bir aşamasında olduğunu söyleyebiliriz.
On dokuzuncu yüzyılın başından beri “Batılılaşma taraftarları”nın yönettiği bir toplumda yaşadığımızı söyledim. Bu az-buz bir zaman değil. Buna rağmen, karşıt görüş varolmaya devam edebilmiş ve sonunda seçimde en yüksek oyu alarak (3 Kasım 2002’de) iktidara gelmeyi de başarabilmiş. Böyle bir “var kalabilme” direncini bu görüşe kazandıran etken ne olabilir? Şüphesiz bunun da epey karmaşık bir cevabı olmalı.
Söz konusu geleneklerin toplumun geçerli kuralları olarak yürürlükte olduğu zamanın Osmanlı “İmparatorluğu”nun ayakta olduğu zaman olduğunu unutmamak gerekir diye düşünüyorum. “Şanlı bir geçmiş” o geleneklerle yaşanmış.
Çok fazla incelenmemiş bir konunun; bu imparatorluğun “İslam”a tanıdığı yerle ilgili olduğu düşünülebilir. Osmanlı devleti farklılıklar (dinî, etnik, vb.) karşısında hoşgörülü bir toplumdu; bir imparatorluğun olabileceği kadar. Ama bu hoşgörünün sınırları vardı: Bir Müslüman’la bir gayrimüslim “eşit” sayılamazdı. Aslında bu yalnız Müslüman olanlara tanınmış bir ayrıcalık da değildi. Rum Patriği’nin Reşit Paşa’ya “Sanki bu fermanla iyi bir şey mi yapmış oldunuz?” dediği anlatılır; “Yani biz şimdi Yahudilerle veya Ermenilerle eşit mi olduk?!” anlamına gelir bu imalı soru.
“Statü toplumu”nda elbette statü son derece önemlidir. “Tanzimat”la birlikte geçilen eşit yurttaşlar toplumunda din gibi son derece önemli kurumda “eşitlik” gibi bir yeniliğin yadırganması beklenecek bir tepkidir. Cumhuriyet dönemi boyunca bu statü bilincinin “din” kurumundan “etnisite”ye devredildiğini de gördük.
“Batı”yı model olarak kabul eden ve toplumun önüne “İşte, böyle olacaksınız. İyi bakın, öğrenin!” diyen bir ideoloji, hele gururlu yaşamaya alışmış bir toplumda kaçınılmaz şekilde bir eziklik yaratır. Bu eziklikten kaçınmanın tek yolu da; yukarıdan gelen bu komutu reddetmektir. Bunu yaşamaktayız.
Ancak, bu “modernleşme” komutuna şiddetle muhalif olanlar kendileri (AKP’liler); yüzyılı aşkın bir süredir bir tür “modernleşme” ortamında yaşıyorlar. Onların (AKP’lilerin) “geleneksel” diye belledikleri ne kadar geleneksel? Öte yandan, “modernleşme” onların (AKP’lilerin) gözünde sakınılması gereken bir şey, bir “günah” değil. Batıcılar şimdiye kadar toplumu “Batılı” yapmakta çok güçlük çektiler ve başarılı olmadılar. Ama şu anda iktidara yapışmış olan AKP de toplumu “Doğulu” yapmakta en az onlar kadar güçlük çekeceklerdir.
Bunun nasıl bir süreç olduğu (ve olacağı) işaretlerini vermeye başladı. “İslamî politika”nın önderleri “Batıcılar”ın bir kültürel hegemonya kurmuş olduklarını görüyor ve söylüyorlar. Bu “zararlı” hegemonyayı “doğru” kültürün önünden süpürme mücadelesine şimdiden giriştiler de. Nasıl giriştiler? “Siyasî baskı” uygulayarak! Yani “doğru kültür”ü savcılık eliyle kuracaklar. Televizonda karşımıza çıkan “Osmanlı” dizilerinden nasıl bir kültür getirmek istediklerini görüyoruz. “Kültür mücadelesi” dedikleri olayda kullandıkları araçlar kültürün “zehiridir” diyebiliriz. Ama bildikleri başka bir şey yok.
Mücadele sertleşerek sürüyor. Bunun kısa vadede ulaşabileceği noktalar üzerine tahmin (“kehanet” mi diyelim?) yürütmeye niyetim yok. Zaten elle tutulur kesin, net bir sonucu olacağını da sanmıyorum. Mücadelenin varacağı yer, mücadele edenlerin toplumu götürmek istediği yer olmayacaktır. Toplumun “gidebildiği” yer olacaktır.
Bizler de bunu tartışmaya devam edeceğiz.
(7 Mart 2026)
Murat Belge
(İstanbul Üniversitesi: Edebiyat Fakültesi: İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu,
Akademisyen,
“Birikim” dergisinin kurucularından,
“İletişim Yayınları”nın kurucularından)
kıyaslamalar genellikle doğru sonuç vermez.
‘İlber Ortaylı, birkaç yıldır her ne kadar Erdoğan’ın yanındaymış gibi bir görüntü verse de; içinde bir gıdım “muhaliflik” daima barındırır, ama sadece bir gıdım, fazla değil.
Çünkü kendisi; kelimenin en düz, en süssüz anlamıyla “devletin tarihçisi”dir. Devletin tarihçisi olmak için; devletin kurumlarında, devletin üniversitelerinde kadrolu çalışmanız gerekmez; devletin her zerresini ruhunuzda taşıyorsanız bu yeterlidir, hiçbir devlet binasının yanına bile yaklaşmadan en büyük, en yüce “devletin tarihçisi” olabilirsiniz. Kafaların içindeki devlet, fizikî (cisimleşmiş) devletten daha tehlikeli olabiliyor bazen…
İlber Ortaylı, yeri ve zamanı geldiğinde Erdoğan’a karşı tavrını ortaya koyabilmek için tutunabileceği birkaç dalı (örneğin: “muhalif rolü yapmak”) şimdiden kendisine hazırlamak zorunda olduğunun farkında; bu ülkede devletle uzun yıllar ele ele, kol kola münasebetlerde bulunmuş Ortaylı kalibresinde bir akademisyen tarihçi için hükümetlerle “ne zaman küsülür, ne zaman barışılır” konularında cambazlıklar yapmak hiç zor değil. Ortaylı gibi kalibresi yüksek akademisyen tarihçilerin hayatlarındaki temel amaç; “devleti kutsamak”tır. Geriye kalanlar değişebilir, gelirler giderler; o kadar mühim değildirler.
İlber Ortaylı; etli ve sütlü konulara pek karışmaz, Türkiye çapında elde ettiği şöhrete leke yapışmasını istemez.
Devletin çizdiği yolda yürümek, devletin gösterdiği istikâmette “tarihçilik” yapmak; İlber Ortaylı gibi akademisyen tarihçilerin uzmanlığıdır. Mesela: ABD’de muhalifliği ile bilinen ama “devlet”le temas hâlinde olma konusunda asla taviz vermeyen, adeta “devlet”e karşı sapasağlam bir duvar olan bir başka tarihçi profili olarak “Howard Zinn”in tarihçiliğini ve yazdığı kitapları inceleyebilirsiniz. “Ortaylı” ile “Zinn” arasındaki “hakiki tarihçi olmak” farkını böylelikle net şekilde görebilirsiniz.
Tavsiye ederim:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/amerika-birlesik-devletleri-halklarinin-tarihi/69790.html
https://www.kitapyurdu.com/kitap/hareket-halindeki-bir-trende-tarafsiz-olamazsiniz/293534.html
“Howard Zinn” 2010 yılında aramızdan ayrıldı; geride, “devlet”e sırt yaslamadan da tarihçilik yapılabileceğine dair pek çok kıymetli eser ve kıymetli (acı!) tecrübeyi miras olarak bıraktı.
Gelgelelim:
Türkiye’de artık en sıradan insanlar bile, birer adlî soruşturma bahanesi ile, “hukuk” bir silah gibi, bir cezalandırma aparatı gibi kullanılarak özgürlüklerinden mahrum edildiği için, direkt hapse atıldığı için; İlber Ortaylı gibi kalibresi yüksek bir akademisyen tarihçinin karakteri hakkında konuşmak lüzumsuz hâle geldi, konu elbette çok önemli ama özgürlüklerin yok edildiği “R.T.E. hegemonyası” altında Ortaylı gibi karakterlerin muhtevası hakkında konuşup durmak, didişip durmak; havanda su dövmeye benziyor, hem zaman hem enerji harcamış oluyoruz. “R.T.E. hegemonyası” ise artabildiği kadar artıyor.
Ortaylı’nın; “Trump” ve “Netanyahu” hakkındaki tespitleri tamamen doğrudur, tamamen haklıdır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmeliyiz; bu mertliği gösterebilmeliyiz. Kendisi elbette “bomboş” bir tarihçi değil; kalibresi epey yüksek bir akademisyen tarihçi olduğunu yukarıda birkaç kez belirttim. [Not: Kendisi sadece “Pablo Neruda”yı değil; “Eduardo Galeano”yu bile, ve hâttâ “Bartolome de las Casas”ı bile yakından tanıyor. Buna rağmen “devletin tarihçisi” gibi davranmaya devam ediyor. Ortaylı’nın karakteri budur! Eleştirilen yönü budur!]
1492’den sonra Avrupa’dan Amerika’ya göç etmiş milyonlarca insanın asıl kökeninin “Avrupa” olduğunun elbette bilincindeyim. Fakat bu durum; Amerika’ya göç eden bu insanların düşünsel, entelektüel müktesebatlarının zamanla erozyona uğradığı gerçeğini değiştirmiyor.
1776’da adı ABD olacak olan topraklara Avrupa’dan göç etmiş insanların ekseriyeti; hırs küpüdür, rekabeti öve öve bitiremezler, hayatlarındaki en küçük zerreyi, en küçük objeyi bile ambalajlayıp “satış yapmak” amacıyla yaşarlar. “Bilgi (knowledge)”, onlar için salt bilgi olmaklığıyla yeterli gelmez; o bilgiyi paraya çeviremedikleri müddetçe o bilginin (aslında hiçbir bilginin) onlar için kıymeti yoktur. Para kazanmak önemlidir, para kazanmak amacıyla bilgiyi istismar etmek daha önemlidir ABD’ye göç eden bu insanlar için. Bilgi, salt para getiriyorsa değerlidir onlara göre.
İlber Ortaylı; Trump’ın ve Netanyahu’nun “cahil” olduklarını söylerken, işte tam olarak bu “kültür erozyonu”na işaret ediyor. Ortaylı’yı beğenmeseniz bile bahsettiği bu gerçeği görmek gerekir.
[Önemli not: ABD kökenli siyasetçilerin çoğunun “cahil” olduğu gerçeği; Avrupa kökenli siyasetçilerin her birinin alim, her birinin bilge olduğu anlamına gelmiyor. Bu hususta daha fazla gevezelik yapmaya gerek yok. Kısa bir örnek vermek gerekirse: “Winston Churchill”in gaddarlıkları ile “Donald Trump”ın gaddarlıklarını kıyasladığınızda; hangisinin “daha az cahil” / hangisinin “daha çok cahil” olduğunu tespit etmenin pek önemi kalmıyor. Eğer çok merak ediyorsanız; cahil olMAyan Winston Churchill’in yazdığı, 4 ciltlik “A History of the English-Speaking Peoples” kitap serisini okuyabilirsiniz, fakat bunları okurken unutmayınız; Churchill’in emriyle yapılan katliamların kanlı izleri tarihin kirli sayfalarında, ve insanların ruhlarında hâlâ duruyor. Sözde, sahtekârca bilgeymiş gibi davranmak, ciltler dolusu kitaplar yazmak; o kişinin yaptığı gaddarlıkların üzerini örtmüyor, yaralı ruhlar isyan ediyor, travma bitmiyor.]
Jacques Chirac, her ne kadar “müesses nizam Fransası”nda klişe (pespaye) bir devlet adamı olsa da; devlet kademesindeki kişilerin entelektüel kapasitelerinin çoraklaşmasını, eğitim kalitesinin düşmesi ile açıklaması doğru bir tespittir. Verilen eğitim “Avrupa’yı hep övmek, hep yüceltmek” gibi temel bir misyon çerçevesinde olsa bile, bu sakat eğitim sisteminin bile artık eski kalitesinde olmadığına işaret ediyor Jacques Chirac. Onun bu tespitine haklı dememek imkânsız.
Yani “geçmişte zaten kötü olan şey; günümüzde daha beter, daha kötü hâle geldi” diyor Jacques Chirac, tespitinde haklıdır. İsterseniz, Chirac’ı beğenmeyebilirsiniz.
Bitirirken şunları söyleyeyim:
“Kemalizm”in yarattığı tahribatlar konusunda; Sevan Nişanyan’ın yıllardır söyledikleri, yıllardır yazdıkları muazzam bir hazine. Bu ülke onun değerini kolay kolay anlayabilecek gibi gözükmüyor. [Not: Oğlu “Arsen Nişanyan”ın ise; R.T.E.’nin yörüngesine girmek için sürekli çırpınması, “devlet dili ile” konuşmaya hevesli olması kahredici bir durum! “Baba” ile “oğul” arasında gerilim var mı / yok mu, bunu net olarak bilemeyiz.]
Keşke Sevan Nişanyan, hapse yeniden atılmakla tehdit edilmeseydi de, keşke özgürlüğünden mahrum edilmeseydi de; kendisinin tam zıt kutbunda olan İlber Ortaylı ile bir masa etrafında karşılıklı oturarak “Kemalizm”i tartışabilselerdi, “devleti kutsamanın zararları”nı birbirlerine bağıra bağıra anlatabilselerdi.
“Özgürlük” olmayınca, bunların hiçbiri mümkün olamıyor…
Acı olan budur!
Özgürlüğü paramparça eden “Kemalizm zihniyeti”ne karşı, bu zihniyeti kendisine aparat yaparak kullanan “R.T.E. hegemonyası”na karşı aynı anda mücadele etmek gerekir, ne yazık ki başka yol yok…
Sevan Nişanyan’a “özgürlük”…
Ekrem İmamoğlu’na “özgürlük”…
Selahattin Demirtaş’a “özgürlük”…
Bu isimlerin hiçbirini beğenmek zorunda değiliz, ama özgürlüklerinden mahrum edilmelerine karşı olmamız gerektiğini artık anlamak zorundayız!
Asıl amacım saldırıcı dilime rağmen “Pipsqueak 12 Mart 2026” yazımı yayınladığı için Gün Zileli’ye teşekkür etmek.
Tarih okuyup günümüzü anlamam hayal kırıklığıyla sona erdi. Tarihin kazananlar tarihi olduğunu görüp yardımı üstü örtülü olsa da bilerek yapılmamıştır ümidiyle dinler ve mitlerde aradım.
Rasyonellik ile ilgili kaba cevabımın kaynağını anlatmakla mazeretim suçumdan büyük olacak, biliyorum.
19’ncu yüzyılın yaşadığımız günlerin 18’nci yüzyılda temeli atıldığı sürenin zirvesine varıp final (son) biçimini verdiğine, sitedeki aşırı faşist-aşırı cahil-aşırı TikTakTok enformasyonu ile pompalanmış kazazedeler hariç, katılacağını düşünüyorum.
O sürede AKIL YÜRÜTME, BİLİMSEL YÖNTEM ve özellikle devrimcilerin taptığı İLERLEME doğdu. Bunlara, “kıyaslama”, “akılcılık”, “rasyonalizm”, “aydınlık” falan filan da denir.
Anlatacağım modernler elinde mitin “başına” gelen:
19’ncu yüzyıl modernlerine göre mit “tarihin açıklığa kavuşturmadığı zaman veya olaylarla ilgili bir hikaye veya dini bir kavrama dönüştürülmüş gerçek bir olguyu ya da bir fikrin yardımıyla bir olgunun icadını kapsar.” Bu büyük beyinliler, büyük bir sakinlikle, mitin biçimsel tanrılarla ilgili ve bu tanrılarla insanlar arasındaki ilişkiyi ifade etmenin bir aracı olduğunu ileri sürdüler. Zaten bu hikayeler geçmişte kalmıştı. Tanrılar çoktan ve gerçekten ölmüştü. Tanrıların becerileri de artık bu koca beyinlileri ilgilendirmiyordu. Ondokuzuncu yüzyıl, aklın yüzyılı, mitlerden yoksundu ve yalnızca “şairler” (sahte şairler!) bundan pişmanlık duyuyordu.
Ne var ki, bilinçaltı psikolojisi, sosyoloji ve tarih geldi ve Greko-Latin mitolojisindeki üstü artık toz kaplı hikayelere yeni bir anlam ve canlılık kazandırdı. Bunlar, dine renk katmak için çocukça bir icat gibi görünmekten çıktı. Yerine, mitlerin insanın derin ve karmaşık eğilimlerinin incelikle ifade ettiği bilincine varıldı. Bu mitlerde yer alan tanrılar artık basit gök gürültüsü ve zaman tanrıları değildi. Böylece Tanrıların kişilikleri karmaşık özelliklerle zenginleşti. Eşi benzeri görülmemiş boyutlar kazandı. Kronos ve Zeus gizemle örtülmüştü – insanın gizemiyle. VE GARİP BİR TERSİNE DÖNÜŞLE, O ZAMANLAR ÇOCUKÇA GÖRÜNEN ŞEY, HAYALİ MİT DEĞİL, ONU ANLAMAKTA BAŞARISIZ OLDUĞU İÇİN ONA KARŞI ÇIKAN RASYONALİST FELSEFEYDİ.
Bu toprakların entelektüel hayatında bazı isimler vardır ki; onları sevmek, ya da eleştirmek bile başlı başına bir pozisyon almak anlamına gelir. “İlber Ortaylı” bu isimlerden biridir. Galatasaray Üniversitesi’nden Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğüne, televizyon ekranlarından popüler kitaplara uzanan yarım asırlık bir ömür; Osmanlı arşivlerine hakimiyeti ve kalabalıkları büyüleyen anlatıcılığıyla Türkiye’nin en tanınan tarihçisi ünvanına ulaşmış bir figür.
Şimdi okuyacaklarınız; övgü yazısı da değildir, hesap sorma girişimi de değildir. Ortaylı’nın katkıları gerçek, ama sınırları da gerçek. İkisini aynı anda görebilmek, ona duyulan saygının ispatıdır.
Ortaylı’nın tarihçiliğe en önemli katkısı; “Osmanlı İmparatorluğu”na dair iki karşıt, ama eşit ölçüde problemli anlatıya meydan okumasıdır:
• Bir yanda; Osmanlı’yı salt “despotizm” ve salt “geri kalmışlık” olarak gören, “Batı-merkezci” ve “erken Cumhuriyet dönemi ulus-inşacı” tarih yazımı,
• Öte yanda; Osmanlı’yı modern Türk milliyetçiliğinin öncülü olarak araçsallaştıran “siyasî nostalji”.
Ortaylı; bu iki karikatür arasında gerçek anlamda arşiv temelli bir alan açtı.
Onun “Osmanlıca arşiv okuryazarlığı” ve “birincil kaynaklara hakimiyeti” gerçekten üst düzeydir. Özellikle erken dönem çalışmalarında, örneğin “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”nda (1983), 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesini Batılı bir norm arayışı olarak değil; imparatorluğun kendi iç dinamikleri ve bürokratik gelenekleri çerçevesinde analiz etti. Bu yaklaşım, Türk tarih yazımında uzun süre ihmâl edilmiş bir perspektifti.
Ortaylı’nın ikinci ve küçümsenmemesi gereken katkısı, tarihin popülerleştirilmesidir. Akademik bir disiplini kamuoyuyla buluşturmak, metni sıkıştırmadan sadeleştirmek ayrı bir sanattır ve Ortaylı bu alanda eşsizdir. Televizyon programlarında saatler boyunca ilgi çekici konuşabilme, akademik kaygılardan taviz vermeksizin geniş kitlelere ulaşabilme kapasitesi; pek az tarihçiye nasip olan bir beceridir.
Öte yandan, Ortaylı’nın tarihi; büyük ölçüde “Topkapı Sarayı’ndaki sultanlar”, “bürokrasi” ve “entelektüel elit”ten okunur. “Köylü”, “kadın”, “gayrimüslim azınlık” ve “taşra deneyimleri” onun anlatısının “kenar notları”nda kalır. Bu tercih salt bir ilgi alanı meselesi olsaydı tartışılmaya değer olmazdı; ama problem, Ortaylı’nın elitlerden kurulu anlatısını sanki bütün toplumun tarihiymiş gibi sunmasıdır.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “sosyal tarih” ve “aşağıdan tarih (history from below)” akımları, tarihsel aktörlerin tanımını köklü biçimde genişletti. “Edward Palmer Thompson”ın İngiliz işçi sınıfını, “Ranajit Guha”nın Hint köylüsünü tarih sahnesine taşıdığı bir çağda; Ortaylı’nın metodolojik ufku büyük ölçüde “19. yüzyıl pozitivist tarihçiliği”nin sınırları içinde kalmaya devam etmiştir. Bu bir tercih olabilir; fakat bir tercih olduğunun farkında olunup-olunmadığı belirsizdir.
Ortaylı’nın en sistematik ve en sorunlu yönelimi; Osmanlı’yı “hoşgörülü” ve “çok-kültürlü” bir imparatorluk olarak idealleştirme eğilimidir. “Millet sistemi”ni anlatırken “Ermeni”, “Rum” ve “Yahudi” toplulukların kendi dinî kurumlarını, mahkemelerini ve okullarını özerk biçimde işletebildiğini vurgular; bunu Avrupa’nın aynı dönemdeki dinsel baskılarıyla karşılaştırarak Osmanlı’yı yüceltir.
Bu anlatı yanlış değil ama eksiktir; ve “seçici eksiklik” kendi başına bir “çarpıtma”dır. “Millet sistemi” aynı zamanda gayrimüslimlerin cizye yükümlülüğünü, hukuki statü hiyerarşisini ve toplulukların “hoşgörülen” değil, yapısal olarak tabi konumlandırılmış olduğunu içeriyordu. 19. yüzyılda merkezileşmeyle birlikte bu sınırlı özerklik fiilen daraltılmış; “1864 vilayetler reformu”ndan itibaren taşra üzerindeki merkezi denetim sistematik biçimde artmıştır.
“Ermeni meselesi” bu çerçevedeki en keskin sınav noktasıdır. Ortaylı; “1915 tehciri ve katliamları”nı doğrudan ele alırken “soykırım” nitelendirmesini reddeder, ve olayları savaş koşullarının kaotik bir ürünü olarak çerçeveler. Ancak bu çerçeve tarihsel olarak yetersizdir. “Dahiliye Nezareti”nin tehcir kararları “Mayıs 1915″te merkezden çıktı ve yazılı emirlerle taşraya iletildi. Ermenilerin sürgüne tabi tutulduğu güzergâhlar, yerel Kürt düzensiz kuvvetleriyle koordineli biçimde şiddetin yoğunlaştığı hatlara denk geliyordu. Hayatını kaybeden kişi sayısı çeşitli akademik kaynaklarca 600000 ile 1200000 arasında tahmin edilmekte; bu rakamlar savaş kaosunun tesadüfî kayıpları olarak açıklanabilecek boyutları çok aşmaktadır.
Bir tarihçinin “soykırım” terminolojisini kullanıp-kullanmayacağı meşru bir akademik tartışma konusudur. Ama Ortaylı’nın bu tartışmayı yürütme biçimi, akademik şüpheciliğin değil; “devlet söylemiyle örtüşen siyasî bir pozisyon”un izlerini taşır. Tarihsel anlatının bu kırılma noktasında seçici olmak, bütünün güvenilirliğini zedeler.
• “Fernand Braudel”in “uzun süreç (longue duree)” kavramı,
• “Michel Foucault”nun “iktidar-bilgi ilişkileri” analizi,
• Tarihçi “Ranajit Guha”nın çabalarıyla kurulmuş “Subaltern Studies”in; marjinalleştirilmiş öznelere odaklanması,
• Ya da, “post-kolonyal tarih yazımının ‘metropol-çevre gerilimi’ni çözümleyişi”;
Bütün bunlar 20. yüzyılın tarih disiplinini dönüştüren teorik hamlelerdir. Ortaylı’nın çalışmalarında bu çerçevelerin izine nadiren rastlanır.
Bu tercih tutarlı bir “ampirizm (deneycilik)” olarak okunabilir; nihayetinde her tarihçinin teorik bir çerçeve benimsemesi zorunlu değildir. Ama sorun şurada: Ortaylı’nın yorumları sıklıkla gizli teorik varsayımlar barındırır. Osmanlı’nın “ilerlemeye” veya “Batılılaşmaya” gösterdiği tepkileri değerlendirirken zımni bir modernleşme kuramına başvurur; “millet sistemi”ni anlatırken “örtük bir liberal hoşgörü modeli” işler. Teorinin farkında olmaksızın onu kullanmak, tartışmayı şeffaf kılmak yerine “gizler”.
Ortaylı’nın tarihçilik kariyerine bütünüyle bakıldığında; bilinçli ya da değil, “devletin resmî ve popüler tarihçisi rolünü üstlenmiş bir entelektüel portresi” çıkar karşımıza. Bu bir suçlama değil, bir gözlemdir. Ama görmezden gelinmesi de mümkün değildir.
İlk ve en somut örnek; “Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğü”dür. Ortaylı bu görevi 2005-2012 yılları arasında sürdürdü. Tarihin tesadüfü mü demeli, yoksa yapısal bir uyum mu; bu yıllar, Türkiye’de yeni bir siyasal sistemin yalnızca kurulmadığı, aynı zamanda köklendiği ve meşruiyet zeminini pekiştirdiği bir dönemdir. AKP iktidarının Osmanlı mirasını “siyasî bir dil” olarak sistematik biçimde inşa ettiği, “imparatorluk nostaljisi”nin kamuoyunda yeniden üretildiği bu yıllarda, İlber Ortaylı Osmanlı sembolizminin en yoğun mekânını (Topkapı Sarayı Müzesi’ni) yönetiyordu. “Topkapı” yalnızca bir müze değil; devletin kendini tarihsel olarak konumlandırdığı bir vitrindir. Onun “müdürlük” dönemindeki restorasyon öncelikleri, sergileme tercihleri ve kamuoyu söylemi; hâkim siyasi anlatıyla (AKP’nin siyasî ve kültürel amaçlarıyla) kayda değer bir uyum içindeydi. Bu örtüşmenin ne kadarı bilinçli bir tercih, ne kadarı kurumsal konumun kaçınılmaz sonucudur? Cevap belirsiz olsa da sorunun kendisi önemli dersler vermektedir.
İkinci örnek; devlet yayıncısı “TRT”deki uzun soluklu varlığıdır. Ortaylı onlarca yıl boyunca TRT ekranlarında “Osmanlı tarihi”ni anlattı. TRT, editoryâl bağımsızlığı tartışmalı bir yayın kuruluşudur ve konuk seçiminde “siyasî iklimden bağımsız değil”dir. Ortaylı’nın bu platformda bu denli uzun süre yer bulması; onun söylemlerinin devlet yayıncılığıyla uyumlu olduğunun zımnî bir göstergesidir. “Devlet”in kendini konumladığı pozisyonla gerilim yaratan tarihçilerin aynı platformda (TRT’de) aynı süreklilikle yer bulamadığı hatırlandığında; Ortaylı’nın sergilediği bu “uyum” daha belirgin bir anlam kazanır.
Üçüncü (ve belki de en çarpıcı örnek); “Kürt meselesi” üzerine söylemleridir. Ortaylı zaman zaman Kürt kimliğinin tarihsel derinliğini küçümseyen, Kürt siyasî hareketini tarihsel bağlamından kopararak yorumlayan açıklamalar yapmıştır. Devletin resmî tutumunun ötesine geçmeyi reddeden bu çerçeve; bir tarihçiden beklenebilecek (“devlet”le) mesafeli analizle çelişir. Hassas bir siyasî meselede devlet pozisyonunu “pekiştiren” bir tarihsel dil kurmak, tarafsız akademisyenlik değil; işlevsel bir angajmandır (engaged, entitled, or embedded to the narrations of the state).
Buradaki asıl sorun; bu tercihlerin entelektüel bağımsızlıkla nasıl bir gerilim yarattığıdır. Bir tarihçi devlet kurumlarında görev alabilir, devlet yayıncısında (TRT’de) konuşabilir; bunların hiçbiri tek başına sorun değildir. Sorun; bu kurumsal konumlanmanın (Ortaylı’nın) tarihsel yorumları üzerinde iz bırakıp-bırakmadığının hiçbir zaman açıkça sorgulanMAmasıdır. Ortaylı’nın otoritesi; bu soruyu askıya alan bir “prestij kalkanı” işlevi görmüştür.
“Türkler bunu yapamaz”…
“Bu toplum buna hazır değil”…
“Bizde sivil toplum hiçbir zaman gelişmedi”…
Ortaylı’nın söyleminde bu türden kesin, geniş kapsamlı ve çoğunlukla kötümser yargılara sıkça rastlanır. Bu yargılar tarihsel argümana mı dayanmaktadır, kişisel kanıya mı, yoksa bir çeşit kültürel determinizme mi? Çoğunlukla belirsizdir.
“Tarihçi” rolüyle “kamuoyu yorumcusu” rolü arasındaki bu çizginin muğlaklaşması; Ortaylı’nın geniş kitleler üzerindeki etkisi düşünüldüğünde önem kazanır. Akademik otoritenin prestiji, arşive dayanmayan normatif yargılara da sızmaktadır. “Dinleyici” bu iki farklı konuşma modunu birbirinden ayırt etme imkânı bulmadan, anlatılan her şeyi benimsemeye eğilimlidir; “dinleyicilerden herkesin” Ortaylı’yla aynı kapasitede olmasını bekleyemeyiz, aynı araştırma kaynaklarına ulaşabilme imkânlarının olmasını bekleyemeyiz, onunla aynı eleştiri süzgecine sahip olmalarını bekleyemeyiz. Birkaç yüz kişi çıkabilir, ama dinleyicilerin hepsi değil.
İlber Ortaylı; Türk tarihçiliğinde bir okul, bir ekôl açmış isimdir. “Osmanlı arşivlerine hakimiyeti”, “karşılaştırmalı tarih sezgisi” ve “güçlü anlatıcılığı” onun tartışmasız meziyetleridir. Osmanlı’yı “Batılı oryantalist küçümseme”den kurtarma çabası; Türk tarih yazımında geç kalmış, ama değerli bir düzeltme hamlesi olmuştur.
Bununla birlikte, bu büyüklüğün sınırları da vardır. Ortaylı’nın tarihi; büyük ölçüde “elitlerin gözü”nden yazılmış, teorik araçlardan yoksun, ve zaman zaman seçici bir anlatı üzerine inşa edilmiştir. “Nostaljik Osmanlı anlatısı” gerçeğin bir parçasını tutar; ama o parçayı “bütünmüş gibi” sunar. Propaganda değil ama savunuculuk; ve ikisi arasındaki fark ince ama akademik açıdan belirleyicidir.
Tarihçileri değerlendirmenin en adil ölçütü şudur: Bıraktıkları soruları cevaplamak için kendilerinden sonrakilerin ne kadar çalışması gerekiyor? Bu ölçütle bakıldığında, Ortaylı; Türk tarihçiliğine hem büyük bir miras, hem cevaplanmayı bekleyen büyük bir borç bırakmıştır, hem de altını kalın bir şekilde çizerek.
(15 Mart 2026 Pazar)
Saltuk Ertop
(Eski avukat)
• “Medyatik sistemin, kamusal alanda belirleyici bir rolü vardır.”
(Jürgen Habermas, 2022)
Tarihçi “Jürgen Habermas”; 14 Mart 2026’da, 96 yaşındayken aramızdan ayrıldı.
1990 yılının Ekim ayında Paris’ten İstanbul’a geri geldiğimde, 15 yıl gibi uzun süren üniversite yıllarımdaki hocalarımın siyasî ve felsefî alanlarında tartışma yaratan düşünceleri entelektüel alanı sarmıştı. Bu düşünürler ve 1980’li yılların tartışmaları üniversite alanında olduğu kadar basında da ses getirmekteydi. Bilhassa, ABD’de başlayan ve “French Theory” olarak adlandırılan “modern / postmodern düşünce”nin etkisi her yerde hissedilmekteydi.
Amerikan bilim ve felsefe dünyasında “Postmodernizm” olarak adlandırılan bu düşünceye “Tekil Düşünce” adını vermeyi uygun görmüştüm. Ve, “Aziz Nesin”in kurduğu “BİLAR” adlı kuruluşun kitap yayınlama projesi içinde benden “Fransız modern felsefesi” üzerine bir kitap yayınlamayı teklif ettiklerinde, bu kitabı yazmaya 1987 yılında başladım. Ardından “BİLAR”ın kitap yayınlama projesinden vazgeçildiğinde ise kitabı bitirmiştim bile, ama artık kitabı yayınlayacak bir mecra kalmamıştı. Bu nedenle yayınlamayı bir kenara bıraktım. 1991 yılına kadar proje rafta kaldı. 1991’de “TÜYAP Kitap Fuarı”nın ikinci veya üçüncü gününün akşamüstü saatlerinde, “Afa Yayınları”nın sahibi “Atıl Ant”; “Tekil Düşünce” adlı kitabımın ilk büyük boy baskısını stantlara boydan boya yerleştirerek bana bir sürpriz yapmıştı. “Tekil Düşünce” içinde; “Jean-Paul Sartre”, “Claude Levi-Strauss”, “Georges Dumezil”, “Michel Foucault”, “Gilles Deleuze”, “Felix Guattari”, “Jean-François Lyotard” gibi düşünürlerin fikirlerini anlatmıştım.
1980’li yılların ikinci yarısında “Jacques Derrida”nın seminerlerini takip ettiğim sırada tanıştığım Alman arkadaşlarım “Jürgen Habermas”ı tasvip etmiyorlar, hâttâ onun kitaplarına para vermenin boşa harcama olacağını ileri sürüyorlardı. Ben, bu tavrı biraz garip karşılamaktaydım. “Frankfurt Okulu (Toplumsal Araştırma Enstitüsü)” nerden bakılırsa bakılsın bir kenara bırakılacak gibi bir kurum değildi. Amerikan Postmodernizm tartışmaları “Thodor W. Adorno”suz ve “Walter Benjamin”siz yapılamıyordu. Bu kitaplarda “Foucault” ile “Benjamin” ve “Adorno” yan yana yer almaktaydılar. Hâttâ “Foucault” ile geç dönemlerinde yapılan bir söyleşide; “Daha önce Frankfurt Okulu düşünürlerini okumuş olsaydım ileri sürdüğüm bazı fikirleri o tarihlerde yazmak zorunda kalmazdım” cevabını bile veriyordu.
İki düşünür olarak “Foucault”nun (1926-1984) ve “Habermas”ın (1929-2026) aynı nesilden geldiklerini söylemek gerekecek. Biri Fransa’da diğeri Almanya’da; ikisi de “Marksizm-sonrası” bir düşünceye bağlı olarak araştırmalarını yapmaktaydı. Foucault çok genç bir yaşta öldüğünden (Habermas ile) aralarında; “Aydınlanma”, “Kamusal alan” ve “İletişim” konu başlıkları üzerine tartışmalar gerçekleşememişti.
Daha sonra “Derrida” ve “Lyotard” ile beklenen tartışma da aslında tam olarak gerçekleşemedi. Benim aklımda kalanlar çerçevesinde “postmodernizm”in aslında tam olarak hiçbir düşünür tarafından kabul edilemediğini söylemek isterim. “Lyotard” için postmodern; bir “durum”u oluşturmaktaydı. Bu “durum”, aslında kabaca söylersek “bilginin metalaşması” üzerine odaklanmaktadır. Üniversite sisteminin değişime uğramakta olduğunun habercisidir. Felsefenin irtifa kaybettiği bir döneme girilmekte olunduğunu bildirmektedir.
“Habermas” bu tartışmalar içinde; “burjuva kamusal alanı”nın demokrasinin vazgeçilmez alanı olduğunu, ve özneler-arası bir durumda “iletişimsel eylem” olarak adlandırdığı teorinin demokrasi için önemini vurgulamaktadır. Fransız felsefesi ise daha radikal bir dönüşümden söz etmekteydi. Bu da, Nietzsche’nin “Tanrı’nın ölümünden” sonra “insanın da ölümünün” habercisi olduğunun vurgulanmasıdır. Foucault’nun 1966’da yayınlanan “Kelimeler ve Şeyler” adlı kitabının son kısmı bu konuya aittir.
1978 yılında “Aydınlanma Felsefesi” eleştirisi üzerine yapılan kolokyumda; “Jürgen Habermas”ın, orijinali 1968 yılında yayınlanan ve Türkçede “Bilgi ve İnsansal ilgiler” olarak basılan kitabı tartışmaya açılmıştı. Aslında tartışmayı başlatan; herhâlde, Sosyal Felsefe kürsüsünde Jürgen Habermas’ın yerine geçen ve “Frankfurt Okulu”nun idarecisi olan “Axel Honneth” olmuştur; Foucault’nun epistemolojisinde “işlevsel sosyoloji”ye yeteri kadar eleştirel bakılmadığını, “tarih”e yeteri kadar eleştirel olunmadığını, ve Foucault’nun sadece iktidar ile ilgilendiğini ileri sürmektedir. Başka bir düşünür “Manfred Frank” ise “Yapısalcılık Nedir?” metninde Foucault’nun ve Derrida’nın Nietzsche’nin “neo-vitalizm”ine ve “genelleşen rölativizm (görecilik)”ine dayanmayı tercih ederek, “Yapısalcılığın” çıkmazlarını aşmakta yeteri kadar başarılı olmadıklarını yazmıştır.
“Habermas” ise 1985 yılında yayımlanan “Modernliğin Felsefi Söylemi” adlı kitabında; Fransız felsefesine nerdeyse savaş açmış görünümdedir. Bu kitapta “Habermas”; “Foucault”nun 1961’den 1976’ya kadar yazdıklarını okuyarak, onun hakkında eleştirel ciddi bir tavır takınmıştır. Bu okuma, Fransız felsefesi takipçilerinin hiç hoşuna gitmediğinden dolayı Habermas’ı “okunmayacaklar” listesine koymuştur. “Habermas” bu kitabında; önce Foucault’nun önemli katkılar sağlamış olduğuyla başlayan “Foucault okuması”, gittikçe zorlamaya giren sıkı bir eleştiriye dönüşmüştür. Foucault’nun 1970’lerde “Yeni Filozoflar”a (“Andre Glucksmann”a ve “Bernard-Henri Levy”e) verdiği değeri şiddetli bir şekilde yanlış bulduğunu yazmıştır. Burada “Habermas”a hak vermemek mümkün gibi durmamaktadır. Benzer bir eleştiriyi “Gilles Deleuze” de “Yeni Filozoflar”a sert bir şekilde yapmıştı. Foucault’nun “akıl eleştirisi” de Habermas’ın pek kabul edemediği bir eleştiridir. Fakat burada “Adorno” ve “Horkheimer”ın “Aydınlanmanın Diyalektiği” (1944) ve “M. Horkheimer”ın “Aklın Tutulması” (1947) kitaplarındaki “akıl eleştirisi” ve soykırım kamplarının var olması zaten “aklın tutulması” olarak adlandırılmaktaydı. Bu anlamda sanırım, Habermas’tan çok Foucault’ya yaklaşmaktaydılar.
Daha sonra “Jean-François Lyotard (1924-1998)” ile olan “postmodern ve bitmemiş modernlik” tartışması, ve “başka bir demokrasi” anlayışı; iki düşünürdeki (yani “Habermas” ile) ayrımı ortaya koymaktadır. “Aydınlanma” ve “Modernlik” ıskalandı mı? “Modernlik” bitmedi mi? Bu konular arasındaki tartışmalar 1980’li yılların içinde gerçekleşti. “İletişimsel eylem” kuramı ve “estetik yüce” felsefesi arasında gelişen tartışmayı burada anmak isterim.
Aydınlanma üzerine olan tartışma içinde Foucault’nun “Aydınlanma karşıtı” olduğu düşüncesinin eleştirisini “Doğu Batı Yayınları” tarafından yayınlanan “Aydınlanma Nedir? (2021)” adlı kitabımda yapmıştım. Ne “Foucault”, ne de “Lyotard” için bunu söylemek doğru olmayacaktır. İkisinin de “Kant” okuması bunu göstermektedir. Foucault, Kant’ın Fransız devrimi üzerine olan bakışını ve Lyotard da yine Kant’ın “yüce” kavramı üzerinden geliştirdiği estetik teoriyi bir kenara atıp unutamayız.
“Habermas”, son dönemde ilk önemli eseri ve “çok satan kitabım olarak adlandırdığı” “Kamusal Alan” üzerine tekrar dönmüştü. “Müzakereci Demokrasi” hakkında yazdığı kitabında; bir dönüm noktası olarak gördüğü son dönemde, kimlik taleplerinde bulunan grupların kamusal alanda “tartışma ve iletişime girme” ilişkisini ele almıştı. Bu tartışma ve müzakere alanının modern bir demokrasiye yol açabileceğini savunmaktaydı.
• Devletin bütün vatandaşlarının değişik kimlik taleplerinin kamusal alanda müzakereye açılması üzerine kurulu olan bu alanı bugün düşünmek nasıl bir okumayı gerektirecektir? Bu, “Habermas”tan miras kalan bir tartışmayı bugüne taşımakta mıdır?
• “Kimlikler” üzerine kurulu bir kamusal alan; mücadeleyi “sınıf mücadelesi”nden “kimlik mücadelesi”ne çevirecek midir, ve hâttâ bu başlamış değil midir?
• 1962 yılında, “kamusal alan” söz konusu olduğunda; nispeten, göstermelik de olsa özgür basın vardı ve teknolojinin (tekno-logos) etkisinde yaşamaya başlayan toplumlar henüz mevcut değildi. Karşı çıkışlar “fizikî meydanlarda”ydı. Bugün “sanal alanlar”da var olan basın (medya), yaşamakta olduğumuz koşullarda ne verecektir?
• “Devlet”, “medya” ve “toplum” arasındaki espas kimin tarafından ve nasıl doldurulacaktır? “Kamusal görüş” ve “anketler” burada hangi rolü oynayacaktır?
• “Kamu görüşü” bir şeyleri değişme sokma kapasitesine hâlâ sahip midir?
• “Teknolojik manipülasyon çağı”nda “kamusal alan” ne anlama gelmektedir? “Çıkar grupları” bu alanı nasıl kullanacaklardır?
• “Sosyal (sanal) ağların işleyişi”nde “sahte haber (fake news)” nerede yer alacaktır?
• “Özel” ve “kamusal” alan nasıl birbirleriyle temasa gireceklerdir?
• “Habermas”ın iddia ettiği gibi; kamusal alanda, sosyal ağlardaki insanların “müzakereci demokrasi”ye katkı sağlayacağına hâlâ inanabilir miyiz?
Geriye, “Jürgen Habermas”dan bu sorular kalmakta değil midir?…
(17 Mart 2026)
Ali Akay
(Sosyolog,
“Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi: Sosyoloji Bölümü”nde eski akademisyen)
Nazım Hikmet’in “ne kavga, ne hürriyet” mısralarının arkasına saklanıp başkalarının kafasına hep taş fırlatan pipsqueak; ne hikmetse medeniyetle sürekli “kavga” ediyor.
Nazım Hikmet ile, pipsqueak’in “hikmet”i aynı şeyler değil demek ki…
Hayat böyledir işte…
Pipsqueak gibi devamlı “hikmet görünümlü saçmalıklar” kusan bir sürü insan vardır bu hayatta…
“390 bin yıl”ı geç, istersen zamanın doğuşundan başla sen yine de Nazım Hikmet’in tırnağı olamazsın pipsqueak…
İyi bayramlar, bayramda bir miktar “fabrikasyon şekerleri” ye ki; medeniyet seni biraz daha fazla hırpalasın…
Eğer “fabrikasyon şekerleri”ni yemeyi fazla kaçırırsan; “diyabet” oluverirsin haaaaa, sağlığına dikkat et, hastaneler pahalı…
pipsqueak,
(18 Mart 2026 at 23:00)
Siz; “manipülasyon uzmanı”sınız.
Yazdıklarınızın “kişisel” olmadığını söylüyorsunuz; ama sürekli “kişisel saldırı” yapıyorsunuz, sürekli, sürekli, sürekli…
Yazdığınız “hakaretler”in haddi, hududu yok.
Yaptığınız “kişisel saldırılar”ın haddi, hududu yok.
Kendinizi “bilge” zannetmenizin haddi, hududu yok.
Sizin haricinizdeki herkesi “cahil” zannetmenizin haddi, hududu yok.
Ve en berbatıysa; “olmamış şeyleri olmuş gibi göstermeleriniz”in haddi, hududu yok.
Çirkef bir huyunuz var pipsqueak, bunu bırakaMIyorsunuz.
Samimiyetle ifade ediyorum; size cevap yazmaya başlamıştım, ama siz metninize daha en baştan “manipülasyon”la giriş yaptığınız için, size cevabı kısa tuttum.
Metninize şu “manipülasyon”u yaparak başlamışsınız:
“Konu Medeniyetin insanları ve doğayı oyuncak edip her ikisini harabeye haline getiren Medeniyet ve Medeniyetin doğal ve kaçınılmaz olduğuna sizler gibi inananlar.”
Size şimdi okuyacağınız cevapları yazdım, ama siz yine “manipülasyon yapmak için” çeşitli bahaneler fırlatacaksınız. Sizin manipülatif huyunuzu artık çok net öğrendim. Şansımı son kez deneyeyim, belki manipülasyon yapmayı bırakırsınız:
• Medeniyet ve Medeniyetin doğal ve kaçınılmaz olduğuna inanMAyanlar da var; ama siz bunu umursaMIyorsunuz, çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• Rus ve Çin “devrim”leriyle hiç alâkam olMAdığına ek, bunlar “devrim” değil; bunlar sadece “devlet hegemonyasının ve canavarlığının pekiştiriciliği”. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• Gençlik yıllarımda “devletin canavarlıkları”na karşı mücadele ederken polisten çok işkence gördüm; vücudumda yara izleri hâlâ durur. Eğer siz; devletin canavarlıklarına karşı mücadele etmeyi devrimcilik zannediyorsanız bu sizin cahilliğiniz, daha fazla tecrübe edinmeniz gerekir. Gençlik yıllarımdaki mücadeleler de, bunların neticesinde polisin vücuduma uyguladığı işkence izleri de “madalya” değil. Bunlarla “iftihar” etMİyorum, bunu siz uyduruyorsunuz. Bunların hepsi; “devletin canavar olduğu”nun kanıtı. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• İstediğiniz ismi buraya getirebilirsiniz: “Paul Feyerabend”, “Thomas Kuhn”, “Alexander Koyre”, “Fredy Perlman”, “Jacques Ellul”, “Jean Baudrillard”, “Pierre Clastres”, “Pablo Neruda”, “Eduardo Galeano”, “Bartolome de las Casas”, “Jean-Jacques Rousseau”, “Ibn Khaldun”, “John Woolman”, “Samuel Noel Kramer”, “Howard Zinn”, “Fernand Braudel”, “E. P. Thompson”, “Ivan Illich”, “Marshall Sahlins”, “Marshall Hodgson”, “Marshall McLuhan”, “James C. Scott”, “David Graeber”, “Malcolm Margolin”, “Pyotr Kropotkin”, “Murray Bookchin”, “Herman Gorter”, “Aleksandr Solzhenitsyn”, “Aldous Huxley”, “Jose Ortega y Gasset”, “Can Yücel”, “Nazım Hikmet”,
(…)
(…)
(…)
Bu kadar isim yeter mi? Daha fazla isim istiyorsanız yazabilirsiniz, sizi durduran yok. “Rogue yapay zekâ” gibi davranıyorsunuz, uçsuz-bucaksız kapasiteniz var, “veri bankanız” epey geniş. Daha fazla isim yazabileceğinize eminim, hadi tutmayın kendinizi, daha fazla isim yazın lütfen, sizi durduran yok…
Bu isimlerin hepsinin (“veri bankanız”dan çekip buraya getirmeyi unuttuğunuz diğer isimler de dahil) söylediklerini, yazdıklarını, haykırdıklarını istismar ediyorsunuz. Yazıklar olsun size.
Bu isimlerin eserlerinden alıntılar yapıldığı vakit, onların eserlerinden referanslar gösterildiği vakit, bütün bunlar sadece “bilgi”nin (yani “knowledge”) çorak bir metaya, çorak bir maddeye dönüştürülMEmesi içindir. Asla ama asla “madalya biriktirmek” için değil, bunu siz uyduruyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• “Kibar orta sınıf” olarak mimlediğiniz şeyle hiç alâkam olMAdığına ek, hayat neredeyse tamamen “kabalıkla ve hoyratlıkla” kaplanmış vaziyette. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• “Medeniyet” denen şeyin; kainatı viraneye çevirdiğinin farkındayım, ruhlarımızın temeli artık “harabe” oldu. Bunların hiçbirini umursamadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• Siz önünüze gelen herkesi “medeniyetin kölesi olmaya meraklı” zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• “İlerici anarşistlik” olarak mimlediğiniz şeyle hiç alâkam olMAdığına ek; “ilericilik” ve “gericilik” kelimelerinin birer aparat olduğunun farkındayım, özellikle “medeniyet namına kahramanlık ve cellatlık yapanların” insanları ve kültürleri kategorilere, katmanlara, kısımlara ayırmak için icat ettiği sahtekârlıklar olduğunun farkındayım. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• “Kapital En İyi Ama Daha Cömert Olabilir” nakaratını; sanki ben söylüyormuşum gibi bana yapıştırıyorsunuz. “Medeniyet” başlıbaşına gaddarlık iken; “kapital”den cömertlik beklemek saçmalığın daniskası. Bunların hiçbirinin farkında olmadığımı zannediyorsunuz; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• Feyerabend “Kropotkin bile anarşist olduğu halde mutlak otorite olan BİLİM önünde secdeye varıyor.” dedi. “Bilimin tiranlığı”na karşı olduğumu (18 Mart 2026 at 05:09) yazdım, ama umursaMAdınız; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• “ABD” ile “Avrupa”nın birbirinden bütünüyle apayrı olMAdığını, eğer bir farklılık aranacak ise ABD’nin Avrupa’dan daha cahil olduğunu (11 Mart 2026 at 07:52) belirttim o kadar, hepsi bu. Yani; Avrupa’yı “övmek” için herhangi bir çaba gösterme niyetinde hiç değilim. Ama siz bu ifademi de manipüle etmek için bana saldırdınız, çünkü sizin uzmanlığınız bu.
• ABD’de 35 yıl yaşadığınızı yazmışsınız, isterseniz 135 yıl yaşasaydınız hiçbir şey değişmezdi; çünkü “manipülasyon” yapmayı ABD’de çok iyi öğrenmişsiniz. ABD’de, değil “35 yıl”, sadece “35 saniye” bile yaşamak; “manipülasyon” yapmak amacıyla uzmanlaşmakta yeterli bir süredir. Eğer “ABD” ile ilgili neler düşündüğümü öğrenmek isterseniz; (11 Mart 2026 at 07:52) yazdıklarımı tekrar okumalısınız. Fakat o yazımı yine “manipülasyon yapmak için” okuyacaksanız, hiç okumayın daha iyi.
• “Saray tarihçisi” olarak mimlediğiniz kişilerle hiç alâkam olMAdığına ek, onların (mesela: “İlber Ortaylı”nın) devletin yörüngesinden asla ayrılmayan kuklalar olduğunu (11 Mart 2026 at 07:52) detaylarıyla yazdım, ama umursaMAdınız; çünkü “manipülasyon uzmanı”sınız.
• Siz “özgürlüğü”; sadece ama sadece medeniyet sınırları içinde tutsak edildiği hâliyle tanımlamaya, böyle anlatmaya çok heveslisiniz, benim gibi kişilerin de sanki “medeniyet içinde özgürlüğü” savunduğumu zannedecek kadar manipülatif bir karakteriniz var. Yazıklar olsun size.
• “Jean-Jacques Rousseau” şunu söyler: “Medeniyet adına gaddarlık yapan caniler bile eğer gün gelir de yine medeniyetin kurumları altında özgürlüklerinden mahrum edilirlerse; onların bile hapiste tutulMAmasını, onların bile özgür olmalarını savunurum.” Ama siz bunu anlamak istemezsiniz pipsqueak, çünkü kibriniz çok büyük…
Kelimeleri sadece ama sadece sizin görüşleriniz yönünde eğip-bükerek istismar ediyorsunuz; “manipülasyon uzmanı” olduğunuzun kanıtı budur. Bencilliğinizi, egonuzu tatmin etmek için sürekli kavgaya heveslisiniz; kibriniz çok büyük, utanmazlığınız çok büyük, kendinizi dev aynasında görüyorsunuz.
Belki bunları okuMUyormuş gibi rol yaparsınız diye, belki bunları anlaMIyormuş gibi rol yaparsınız diye tekrar hatırlatayım:
Kelimeleri sadece ama sadece sizin görüşleriniz yönünde eğip-bükerek istismar ediyorsunuz; “manipülasyon uzmanı” olduğunuzun kanıtı budur. Bencilliğinizi, egonuzu tatmin etmek için sürekli kavgaya heveslisiniz; kibriniz çok büyük, utanmazlığınız çok büyük, kendinizi dev aynasında görüyorsunuz.
********************
“Uygarsın”, biliyoruz
Peki çocukların sana bir gün sormaz mı:
İnsanı sevmezse neye yarar uygarlık?
Ot büyürken buğdaya
Buğday büyürken fidana
Fidan büyürken ormana
Orman büyürken insana benzer
İnsanı sevmezse neye yarar uygarlık?
“Fazıl Hüsnü Dağlarca”
(1914-2008)
********************
Harabe dünya
Burada ne ayakta durulur,
Ne uzanılır,
Ne de oturulabilir.
Dağlarda bile
Sessizlik yok.
Sadece, yağmursuz,
Gök gürültüsü var.
“Thomas Stearns Eliot”
(1888-1965)
********************
Parayla her şeye sahip olunacağı söylenir ama, olunamaz.
Yiyecek alabilirsin ama, iştah alamazsın.
İlaç alabilirsin ama, sağlık alamazsın.
Bilgi alabilirsin ama, bilgelik alamazsın.
Gösteriş alabilirsin ama, güzellik alamazsın.
Eğlence alabilirsin ama, neşe alamazsın.
Tanıdık alabilirsin ama, dost alamazsın.
Hizmetçi alabilirsin ama, sadakat alamazsın.
Boş vakit alabilirsin ama, huzur alamazsın.
Parayla her şeyin kabuğunu alır, hiçbir şeyin çekirdeğini alamazsın!
“Arne Garborg”
(1851-1924)
pipsqueak,
(22 Mart 2026 at 19:06)
“Pozitivist (olgucu)”, “empirical (deneyci)” ve “rasyonel (daima ‘us’u önplânda tutan)” felsefî akımları incelediğinizde; bunların ortak noktasının “elekçilik” veya “elemecilik” olduğunu anlarsınız.
“Occam’s razor” (veya “Ockham’ın usturası”) olarak bilinen bir konsept vardır, siz de muhakkak duymuşsunuzdur.
Bu konseptin kısa açıklaması şudur: “Bir düşünceyi, bir fikri, bir olguyu izah ederken; gereksiz olan unsurları usturayla titizlikle kes ve at. Geriye sadece ama sadece; yalın ve basitçe anlaşılabilecek bir şekilde ‘öz’ kalsın.”
Siz metninizde; “Yunan merkezli” felsefî akımlar ile “Hint merkezli” felsefî akımları birbirleriyle kıyaslarken, “Hint merkezli” felsefî akımların daha kapsayıcı olduğunu mu söylüyorsunuz? Bu sebeple mi; “bir gün gelir lazım olur” örneğini verdiniz?
Bu konuyu daha detaylı açıklar mısınız?
[Not: Belki ben sizi yanlış anlamış olabilirim. Eğer daha detaylı açıklarsanız memnun olurum.]
pipsqueak,
(24 Mart 2026 at 22:35)
“Sanki kendi kendine düşünmek Felsefe değil, sadece bilenler Felsefe yapar. Üstelik monologda bile daima başka biriyle konuşulur. Medeniyet doğal olarak ışığını sadece parlatmak istedikleri üzerine tutar.”
____________________________
Görüşlerinin bir kısmına katıldığım, bir kısmına katılMAdığım şu yazıyı; size bütün hâliyle (seçmece yapmadan) aktarıyorum pipsqueak.
Amacım bu yazıyı; size beğendirmek veya beğendirMEmek değil.
____________________________
“Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi?
Felsefe, “devlerin söyleşmesi” mi?
Evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Eğer felsefeyi bir geleneğin adı olarak anlamıyorsak, o fikirler felsefedir. Zira felsefe dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir.
Çeşitli vesilelerle sık gündeme gelen bir soru: “Felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey mi? Ya da sorunun daha değişik versiyonuyla, “felsefe yapmak için felsefe tarihi bilgisi şart mıdır?” Bu soruya cevap verebilmek için felsefe denince neyin anlaşıldığı konusunda bir berraklığa ihtiyaç var. Aynı şekilde tarihten ne anladığımız da önem kazanıyor.
Felsefeyi bir ürün, ortaya çıkmış fikirler toplamı olarak düşünürseniz, felsefe elbette ki felsefe tarihinden ibaret olur. Düşünceyi anlamadan felsefenin zahiri cazibesine kapılmış kültür ve kişilerde felsefe, “felsefe tarihi” olarak anlaşılır. “Eflatun veya Filankes böyle dedi ama Bevankes buna katılmadı, şöyle dedi.” Bu anlayışta felsefe, soyut, fanileri aşan ve hürmete layık prestijli bir “ekabir sohbeti”dir. Bu çerçevede felsefe, “devlerin söyleşmesi” olarak saygı görür, ama bir dedikodu rivayeti olmaktan öteye geçemez. “Felsefe tarihçilerini filozof sanma yanılgısı” bunun sonucudur. Felsefeyi böyle anlayan toplumlar felsefe üretemez, üretilmiş felsefenin sadece tüketicisi olur, sadık bir tüketicisi. Bu seviye, felsefeyi anlamanın en ilkel seviyesidir. Kategorilerle işleyen bu bakış, felsefe kutusu içinde bulduğu herşeye felsefe hürmeti gösterir. Onları yanyana zenginlik teşhiri için dizer. Onları ilişkilendirmeye bile ihtiyacı yoktur.
Yok eğer felsefeyi ortaya çıkmış bir fikirler toplamı olarak değil de “tarihaşırı bir fikri diyalog” olarak anlarsanız, yine “felsefe” ile “felsefe tarihi” aynı şey olur. Hâttâ “felsefe tarihi” dışında felsefe olmaz. Bu yaklaşımda bütün filozoflar bazı temel sorular üzerinden birbirlerine bağlıdırlar. Ya kendilerinden öncekine itiraz, ya da onların cevaplayamadığı sorulara cevap vermiş olmak noktasında oluşan bir bağlantıları sözkonusu olur. Her iki durumda da aynı ipe dizilen tespih taneleri gibi bir süreklilik ve bağımlılık ilişkisi içinde anlaşılırlar ve öyle görülürler. Tesbihin imamesi de “şimdi”dir ve bizim maziye bakan totalize edici (toplamcı) nazarımızdır. Bu anlayışın önemli bir problemi felsefeyi yüzeysel bir “tarihsellik” içinde anlamasıdır. Burada tarihsellik neden yüzeyseldir? Çünkü yarım bir tarihselleştirmedir. Biraz açalım.
Soykütüğünün (genealogy) bize kişiyi veya düşünceyi kusursuz bir şekilde vereceğine dair bir “bilimselci kabul” ile hareket eder. Zorunlu veya doğal olmayan bir tarihsel girişimin halkalar zinciri hâlinde bugüne ulaştığı varsayımını esas alır. Eğer felsefe tarihte bir söyleşme olarak başlayan bir “çağlar-arası sohbet” olarak düşünülürse, bu mirasa dair iki boyut öne çıkar: Biri “keyfilik”tir. Yani “felsefe ağacı başka türlü de gelişebilirdi, ama bu istikâmetlerde uç verdi” diyebiliriz. Böyle olmaya mecbur değildi, ama böyle oldu. Diğeri ise “süreklilik”. Yani filozofları birbirine bağlı halkalar gibi düşünürsek; birini anlaman için öncekine bakman lazım, çünkü hiçbir halkayı diğer halkalardan bağımsız olarak anlayamazsın. Bu çerçevede bakılınca; felsefe, mecburi olunmayan fakat mazide başlayıp gelmiş bir söyleşme olarak ancak “felsefe tarihi”yle anlaşılabilinir. Yani felsefe ile (felsefenin) tarihi aynı şey olur.
Bu ikinci anlayış nispeten sofistike olsa da, hâlâ felsefeyi tam olarak tarihselleştirmiş değildir. Felsefeyi “dil”e benzetip, bir “dil”i öğrenmek için daha önce yazılmış ve konuşulmuş olanları anlamak gerekir diye düşünmek yanlış bir yaklaşım olur. Evet “dil” bir açıdan tarihinden ibarettir. Bu haliyle bir “dil”i öğrenmek o “dil”in tarihini öğrenmektir. Konuşmak da “dil”i kullanmak olduğu ölçüde bu kapsamdadır. Ancak felsefe, felsefeyi üreten şey (yani düşünme, tefekkür) için “felsefe tarihi”ne muhtaç değildir.
Bu yüzden doğru metafor, burada “dil” değil “şiir”dir. “Şiir, ‘şiir tarihi’nden ibarettir” demek ne kadar saçma olur, değil mi? Çünkü “şiir”, tam da o tarihin kuşatamadığını söylemektir. Yaratıcı bir eylem olarak “şiir”, pekâlâ tarihsiz olarak da “otopoetik (auto-poetic) bir varlık” gösterebilir. Hâlbuki “felsefenin tarihi” de tıpkı “şiirin tarihi” gibi bir metafizik posadır. “Şiir”, geçmişten yana hüküm giymek zorunda değil. Aynı şekilde “başlangıcın felsefesi”, ilk başta olduğu gibi bugün de felsefenin tarihinden bağımsız olabilir. Zaten “felsefe tarihi”ni ona tarihyazımı ile empoze ettiğimiz “süreklilik illüzyonu” altında değil de hakkıyla incelersek şunu görürüz: Kimi büyük filozoflar mevcut konuşmayı devam ettirmek yerine yeni sohbet odası açmışlar. Hâttâ bazısının önceki sohbetlerden haberi bile olmamış olabilir. Çünkü ihtiyaç duydukları şey geçmişin bilgisi değil, “bulundukları şimdi”nin ilgisidir. “İlgili olmak” ile “bağımlı olmak” arasındaki farkı görmek gerekir.
Bu nedenlerle, evet “felsefe” öğrenmek, “felsefe tarihi”ni öğrenmek demektir. Ama “felsefe” yapmak, “felsefe tarihi”ne mahkûmiyet anlamına gelmez. Tabi eğer felsefe ile sadece “Yunan” veya “Batı” geleneğini kastetmiyorsak. O durumda bile söylediklerim felsefe yapmak için yine de geçerli olur. Bunu anlamak için şöyle düşünelim: Felsefe tarihinden habersiz bir insanın fikirleri anlatılıp anlaşıldığında, kavramsal olarak tercüme edildiğinde eğer o fikirler (sözgelimi) filozof sayılan bir Batılı filozofun düşünceleri ile denk gelen fikirler ise o kişinin yaptığı şey felsefe midir? / değil midir? Eğer felsefeyi “bir geleneğin adı” olarak anlamıyorsak; o fikirler felsefedir.
Zira felsefe dediğimiz şeyin üzerindeki etiket ve kabukları kaldırdığınızda geriye kalan şey “orijinal düşünme”dir. “Düşünmenin diyalojikliği” onun radara yakalanması ve tarihyazımının hazmına uygun forma sokulması ile ilgilidir. “Felsefe” ekseriyetle ve hasbelkader “diyalojik” bir şekilde zuhur etse de, bu; “felsefe yapımı için” her zaman zorunlu bir şart değil. “Kurucu felsefi söz veya sohbet başlatıcı düşünsel hamle” felsefenin ta kendisi olabildiği hâlde, felsefe tarihinin dışındadır (öncesindedir). “Felsefe tarihi” dediğimiz “söyleşi kütlesi”nin öncesinde ve sonrasında her zaman “diyalojiklik radarına yakalanmayan yeni fikirler” vardır. Onlara “felsefe” adını verip / vermemek; bir isimlendirme sorunudur. Doğumların “sadece hastanede ve kayıt altında” olduğunu düşünmek, hastane dışında vuku bulan doğumları görmeye engel olan bir tür hastane hastalığıdır. Felsefenin “felsefe tarihi”ne mahkûm olmadığını anladığımızda, “dil”in bile aslında sandığımız kadar tarihinden ibaret olmadığını anlarız.
Yazan: Mücahit Bilici
(3 Kasım 2024)
Akademi, “hakikatin peşinde” mi?
“Akademi, büyük bir israftır.” desem haksızlık olur. Ancak acı gerçek şudur: Normalde akademik üretimin %90’ı zayiattır. Kimine göre “dolgu malzemesi”dir; diğer kısım kırılmasın veya taşınabilsin diye. İyimser bir nazarla katlanılması gereken bir ekosistem unsuru olduğu söylenebilir. Birkaç yerde çiçek açsın diye geniş bir bahçede yeşillik lâzımdır. Keşke sorun sadece vasatlık olsaydı. Akademideki amaca “yabancılaşma düzeyi” aslında korkunç boyutlardadır. Ama ağlayanı yoktur.
Beşeri bilimlere aşina biri olarak yazıyorum. Akademisyenlerin, “mahalleli halk”tan farkı pek azdır. En az onlar kadar “moda”lara kapılırlar. En az onlar kadar “çaresiz ademcocukları”dır. Çok da kolay kötü yollara düşerler. En saçma konuya “araştırma fonu” koyulsa hemen oraya seğirtirler. Akademi aleminde “çeteleşme”ler, hâttâ “mafyalaşma” vardır. “Network”süz yaprak düşmez. “Dayanışma grupları”na girmeden tutunmak çok zordur. Yerine göre yeni katılanlara; hem fikri hem de sosyal anlamda zorbalık uygulanabilir. “Mahalleler” vardır. Yerine göre bu “mahalleler”in sakinleri haraca bağlanır. “Bürokrasi” ve “yayın tesisatları”nda vanaları tutanlar, vanalara tutunmak isteyenlerden atıf toplarlar. (Atıflı işleri “akçeli işler”e kadar düşüren “sahte dergiler” ve “parayla yayın” gibi gariplikler bile zuhur edebilir).
Akademisyenlerin çoğu; canını kurtarmak için “sisteme ayak uydurur”, çeteleşmeye karşı savunmasızdır. Kurumsal rekabetin “niceliği yücelten yayın yapma baskısı” karşısında herkes can havliyle koşturur. Akademisyenlerin önemli bir kısmı akıntıya kendilerini bırakıp suyun altında kalMAmayı “başarılı kariyer” sayar. Bu özelliklerinden dolayı akademinin derdinin hakikat olduğu beklentisi yanıltıcıdır. Kariyerin gereklerinin yolu çoğu kez hakikatin talep ettiği yerlerden geçmez! Eğer bir akademisyen sahici doğruları konuşuyorsa, bu ancak “kariyer-dışı söz söyleme” imkân veya lüksüne sahip olduğu içindir. Bu söylediklerim sadece Türkiye’deki akademi içinde sınırlı değil; bunlar Avrupa ve Amerika’daki akademisyenler için de geçerli. Türkiye özelinde önem kazanan sorunlar da var. Bunlardan biri olan uluslararası yayın takıntısı aslında bütün bir sistemi çürütüyor.
Bu biraz “anti-akademik sözleri” şunun için söylüyorum: Akademikliğe dair “mistifikasyon”, pratik meseleler sözkonusu olduğunda aşılması gereken bir engeldir. Akademisyenlerin bir teoriye, bir yaklaşıma parlayan, “yeme doğru koşan (yüzen) balıklar” gibi üşüşmesi o şeyin faydalı veya yenilebilir (hâttâ “yenilir-yutulur cins”ten) birşey olduğu anlamına gelMEZ.
Dünyada hiçbir insanoğluna faydası olMAyacak nice “içerik”; akademik üretimin koriodorlarında rahatlıkla seyahat edebiliyor, uzun süre tedavülde kalabiliyor. Yeter ki; “formaliteler”, “atıflar” ve “jargon demagojisi” iyi yapılsın. İncir çekirdeğini doldurMAyacak konularda yazıyor olmak, çoğu kez; uzmanlaşma ve ilmi derinlik perdesinin arkasında görünmezleşir. Gerçek dünyaya tercüme edildiğinde karşılığı olMAyan nice formaliteye uydurulmuş saçmasapan malzeme; tam da bu yüzden “jargon perdesi”nin arkasında değerli zannıyla işlem görür. Mevcudun ötesini, tasavvurun yerini; amacından kopmuş klişeden kulubeler almıştır.
“Akademi, büyük bir israftır.” desem haksızlık olur. Ancak acı gerçek şudur: Normalde akademik üretimin %90’ı zayiattır. Kimine göre “dolgu malzemesi”dir; diğer kısım kırılmasın veya taşınabilsin diye. İyimser bir nazarla katlanılması gereken bir ekosistem unsuru olduğu söylenebilir. Birkaç yerde çiçek açsın diye geniş bir bahçede yeşillik lâzımdır. Şüphesiz bazı incelikler vardır ki ancak akademide ele alınabilir. O yüzden sahici bir uzmanlaşmayı amaçsız marjinalliklerden tenzih ederek bu eleştiriyi yapmak gerekir. Keşke sorun sadece vasatlık olsaydı. Akademideki amaca “yabancılaşma düzeyi” aslında korkunç boyutlardadır. Ama ağlayanı yoktur.
Hakikati arayan bir pragmatizm yerine, “uyumluluk onayı almayı” tercih eden bir düşünce bürokrasisi oluşmuştur. Bilim bu “bürokrasi”den, fikir bu “klişeler”den kurtulabildiği ölçüde vukubulabilir üniversitede. Üniversitelerde “bürokratikleşme”nin artık düşünce üretimini engelleyecek, hasta edecek kadar çürütücü hâle geldiğini söyleyebiliriz. “Akademik sürü psikolojisi”, “yayın için yayın yapma lüzumu” ve benzeri marazlar; özgün ve duru düşüncenin önünde büyük bir engeldir. Memuriyetten, memur zihniyetli olmaktan arındırılMAdıkça; “bilim” şifa bulamaz!
İşte bu özgüvensizlikten dolayıdır ki; akademik camia ellerine geçen bir şeyin “cılkını çıkartmadan” da salıvermez. Mesela; sosyal bilimlerde “beden” konusu birden bir patlama yapar. Sanırsınız ki “bu önemli bir konu olduğu için gelip akademik diskurun merkezine yerleşti”; hâlbuki öyle bir gerekçesi yoktur. Tıpkı “moda” gibi o da “sebepsiz”dir. “Social media guru” veya “influencer” konumundaki bir kişinin (veya kişilerin) keyif malzemesi olan bir konu; bir süre sonra yeni sezonun önemli konusu hâline geliverir. Popülerleşmesi sanki lüzumluluğuna delilmiş gibi görünür çoğu insana! Hâlbuki bu konunun yerinde şimdi önemsiz, bambaşka bir konu olabilirdi (biraz bekleyince olacak zaten). Peki bu konu etrafında gelişen bütün bir literatur boşa mı kürek sallamış oluyor? Evet ama tamamen değil. O keyfi konu kürek sallamak pratiğine bahane olmak suretiyle bir işe yarar eğer bir işe yarayacaksa. Yani bir yere gidilmemiştir, bir yere varılmamıştır ama “kürek sallama egzersizi” yapılmıştır.
Çekici (cazibeli) bulunan konular, bazı “çekiçleşen (hammer) konular” da artık herşeyi “çivi olarak görmeye” götürür! Böyle abartılı yaklaşımlardan bir tanesi de; beşerî bilimlerdeki “postkolonyal teoridir (sömürge-sonrası teori)”.
“Batı-merkezciliğe tepki” olarak doğan bu “sömürgecilik eleştirisi”; artık neredeyse tüm tahakküm ilişkilerini anlamak için kullanılan sorumsuz bir şablona dönmüş hâle geldi. Her eşitsizliğe “sınıf” diyenlerin yerini, her gördüğü adaletsizliğe “kolonyalizm” etiketi yapıştırmayı maharet sayanlar aldı. “Batı”ya karşı “Üçüncü Dünya”yı, “Kuzey”e karşı “Güney”i, “güçlü”ye karşı “zayıf”ı savunma maksadıyla istihdam edilen bu ilaç; ilaç görevi görmüyor artık! Nedenlerini başka zaman tartışırız. Fakat bir ilaç dozunda alınmazsa, zehir olur! Zira “haddini aşan, zıddına dönüşüyor.”
Yazan: Mücahit Bilici
31 Ekim 2025