Hani yaygın bir laf vardır, “hayatım roman”. Bu kısacık söyleşi de gösteriyor ki Gün Zileli’nin hayatı gerçekten roman. Üstelik kaç cilt tutacağı da meçhul. Zaten kendisi de önemli bir kısmını yazdı. Havariler, Yarilma, Sapak gibi kitaplar örgütlü yaşantısının örnekleri.
Peki bu Nehir Söyleşi nereden çıktı? Onu da söyleşiyi yapan Ramazan Güngör belirtmiş:
“Bir anlatıcı olan Gün Zileli’nin arkasındaki kişiyi bulmak istedim. Çünkü anlatıcı kaçınılmaz olarak anlattığı olayı belli bir düzene koyar, biçime sokar ve kendi anlamlandırdığı biçimde bize sunmaya çalışır. Ben düzene sokulmamış olanı, belki henüz onun da kendi içinde anlamlandırmadığı meseleleri konuşmak için çıktım yola.”
Nehir söyleşinin ortaya çıkışının anlamlı tarifi böyle.
Asker bir babaya sahip olmak nasıl etkilemiştir çocukluğunu. Öyle ya, görece elit bir yaşam ve ilişkiler gelir aklımıza. Hiç öyle olmamış Gün Zileli için. Yaşadıkları mahallede yoğun Rum azınlık vardır. Ve çocuk takışmalarında, Rum büyüklerin çocuklarını “Albay’ın oğlu” diyerek uyarması dikkatini çeker.
Bu onda kibre değil, tevazuya yol açacaktır.
Bir yönüyle de edebiyatçı olarak bildiğimiz Gün Zileli’nin. “Yüreğe Yağan Kar” öyküsüyle bu özelliğine veda ettiğini öğreniyoruz. Zaman zaman depreşse de oraya dönülmeyecek bir sürece girmiştir artık.
Gün Zileli’ye yüklenebilecek misyonlardan birinin de alışılmış ve benimsenmiş görüşleri “sarsmak” olduğu söylenebilir.
“12 Mart dönemi, Elrom’un kaçırılıp öldürülmesiyle başlamıştır” tespiti böyledir.
Bu söyleşide de, 68 hareketini, geriye doğru yol alan trende ileri gitme çabası olarak dile getirmiştir. Ancak çokları, trenin geri gitmesinin 68 hareketinin sönümlenmesinden sonraya denk geldiğini iddia edebilecektir.
Söyleşinin en çarpıcı tespiti “mültecilik” olgusudur. Çokça tartışılır bir konudur bu. Özellikle politik göçmenler “günah keçisi” ilan edilir. Genellikle Avrupa ülkelerine kaçan mülteciler, “bir eliniz yağda, bir eliniz balda” sözüne muhatap olmuşlardır. Bu konuda çarpıcı tanımlama Zileli’den gelmektedir.
Çok nettir bu konuda, “kaybolmuşluk” olarak tanımlanır. “I am lost” der İngilizcesiyle .”Hiç kimse”sindir artık.
Otobiyografilerindeki açıklığı ve samimiyeti gün ışığına çıkaran bir söyleşiye tanıklık edeceksiniz.
“Intus et in cute”
Kıyamet borusu istediği zaman çalsın, ben, elimde bu kitapla, yüce yargıcın huzuruna çıkacak ve yüksek sesle şöyle diyeceğim: “İşte böyle yaptım, böyle düşündüm, böyle oldum. İyiyi de, kötüyü de aynı içtenlikle söyledim. Hiçbir kötülüğü saklamadım, hiç bir iyiliği eklemedim; eğer bazı önemsiz süsler kullandığım olduysa, bu ancak bellek kusurumdan ileri gelen bir boşluğu doldurmak için olmuştur; doğru olabileceğini bildiğim şeyi doğru saydım, yanlış olduğunu bildiğim şeyi asla. Kendimi nasılsam öyle gösterdim; kötü ve aşağılık olduğum zaman kötü ve aşağılık; iyi, gönlü gani, yüce olduğum zaman, iyi, gönlü gani, yüce; içimi, ancak senin görmüş olduğun gibi, açıkça ortaya koydum. Ey sonsuz varlık, benzerlerimin sayılmaz kalabalığını çevremde topla; itiraflarımı dinlesinler, kötülüklerim karşısında inlesinler, acılarım karşısında yüzleri kızarsın. Onlardan her biri sırası gelince tahtının dibinde kendi kalbini aynı içtenlikle açsın ve sonra sadece biri, eğer buna cüret edebilirse, sana şöyle desin: ‘Ben bu adamdan daha iyiydim.’”
Çıkın karşısına bence ve deyin; “Ben senden daha iyiydim.”
Değerli Gün Zile’liyi kitaplarını okumadan, özellikle de YouTube aracılığıyla tanıdım.
Müthiş, özgür düşüncenin kıymetli temsilcisi, gerçek bir özeleştiri uzmanı, samimi bir o kadar da yürekli.
Hele kahkahası ömre bedel.
İyi ki var, iyi ki bu topraklarda yetişmiş nadide bir Zileli!
Saygıyla sevgiyle selamlarım.
Komünistler, “Moskova”ya.
Kapitalistler, “New York Borsası”na.
Kemalistler, “Anıtkabir”e.
Müslümanlar, “Kâbe”ye.
Hristiyanlar, “Vatikan”a.
Yahudiler, “Ağlama Duvarı”na.
Peki,
Anarşistler nereye?
“İnsanın kalbi”ne mi?
Cevabınız nedir Gün bey?
Sosyal medya fenomeni, sağcı / muhafazakâr “Jack Lang”; ABD’nin Minneapolis şehrinde, belediye binası önünde “Kuran-ı Kerim” yakmak istedi, engellendi.
“I.C.E. operasyonları”na destek vermek ve “Donald Trump’ı savunmak” için etrafına topladığı takipçileri ile beraber Minneapolis belediye binası çevresinde gözaltına alındı.
https://www.dw.com/en/us-anti-ice-protesters-clash-with-far-right-group-in-minneapolis/a-75551272
ABD, “özgürlükler ülkesi” değil mi?
Rahat rahat “Kuran-ı Kerim” yakmak niye serbest değil?
“Kutsal kitap” yakmak, özgürlük kapsamı dışında mı?
Bütün kütüphaneleri yıksak, bütün kitapları yaksak; sadece “instagram” mecburi olsa, sadece “TikTok” mecburi olsa, sadece “facebook” mecburi olsa, sadece “twitter (X)” mecburi olsa daha güzel olmaz mı?
Teknoloji çok ilerledi, bu çok iyi…
Aklımız da ilerledi mi?…
Ben çocukken (1970’li yılların sonunda, 1980’li yılların başında); mahallelerde, sokaklarda hem “sol” camiadan hem “sağ” camiadan aynı anda “koruyuculuk misyonu” ile yaşayan kişilere abi ve abla gözüyle bakardık. Mahallelerdeki, sokaklardaki, apartman dairelerindeki komşular arasında tartışmalarda olaylar büyümeden yatıştırmaya çalışan, uyuşturucu ve esrar gibi maddeleri satmak için mahalleye gelenleri kovan kişilerdi bu abiler ve ablalar. Çocuk aklımızla böyle görürdük hep…
Bugüne bakıyorum: 14 yaşında, 15 yaşında, 16 yaşında çocuklar ceplerinde taşıdıkları sustalı bıçaklar ile adeta kahramanlığa özeniyorlar, birbirlerini bıçaklamayı ödül gibi görüyorlar.
Sizin bu konudaki yorumunuz nedir sayın Zileli?
“Küçücük çocukların bıçaklı saldırıları”nı nasıl yorumluyorsunuz?
“Afacan veletler” deyip geçiştirilebilecek kadar basit bir konu mu bu?
Bunu Facebook’ta Kürşat Kızıldağ çok güzel yanıtlamış. Oraya bir gözatıverin.
“Elon Musk”ın, “Peter Diamandis”in “moonshots podcast”ine konuşmacı olarak katıldığı yayında ortaya attığı, ve biyolojiyi bir “yazılım mühendisliği” problemine indirgediği iddiadır.
Elon Musk’ın açıklamalarının tamamını buradan izleyebilirsiniz:
https://m.youtube.com/watch?v=RSNuB9pj9P8
Olay şu:
Elon Musk, insan vücudunun yaşlanmasını; “aşınma” (wear and tear) olarak değil, “plânlı eskitme” (planned obsolescence) olarak görüyor.
Argümanı şu basit gözleme dayanıyor:
“Kimsenin sol kolu 80 yaşındayken, sağ kolu 20 yaşında olmuyor. Tüm vücut inanılmaz bir senkronizasyonla, aynı anda çöküyor. Demek ki bu kaotik bir süreç değil; merkezi bir saat, bir ‘kill switch’ (öldürme anahtarı) kodu çalışıyor.”
Elon Musk’a göre; biz insan vücudu donanımsal olarak tükendiğimiz için ölmüyoruz, genetik kodumuzdaki “shutdown.exe” komutu çalıştığı için ölüyoruz. Bu yüzden çözümü, organ naklinde veya vitaminlerde değil; o kodu bulup (muhtemelen “telomerler” veya “epigenetik saat”) “debug” etmekte, yani programı değiştirmekte arıyor.
Klasik bir “mühendis kafası” (first principles) yaklaşımıdır Elon Musk’ın ortaya attığı bu fikir.
Biyologlar “hücre içi çöp birikimi” veya “oksidatif stres” derken, Elon Musk “bunlar ‘bug’ değil, ‘feature'” diyor. Eğer haklıysa; insan ömrünü uzatmak için spor yapmaya değil, bir “bios update”e ihtiyacımız var demektir.
Ancak o güncelleme geldiğinde; “donanım yetersiz, lütfen karaciğeri bir üst sürüme yükseltin” veya “böbreği bir üst sürüme yükseltin” gibi tekil tekil, organ bazlı hatalarla karşılaşmamız da muhtemeldir.
Yani:
“Bodily aging as a software problem in a bio-computational (computer based) context”
1661 Barbados Köle Yasası:
1661 tarihli “Barbados Köle Yasası” resmi olarak “Zencilerin Daha Muntazam Düzenlenmesi ve Yönetimi İçin Bir Yasa” olarak adlandırılan, “Barbados Parlamentosu” tarafından Barbados’taki İngiliz kolonisinde köleliğe yasal bir temel sağlamak ve görünüşte, 1640’tan beri üç katına çıkan adanın artan köle nüfusunu yönetme prosedürlerini standartlaştırmak amacıyla çıkarılan bir yasaydı.
Bu, ilk kapsamlı “Köle Yasası”dır ve yasanın amacının “köleleri insanların diğer malları ve eşyaları gibi korumak” olduğunu belirten yasanın önsözü, “siyah (zenci) köleler”in adanın mahkemesinde “mal & mülk” olarak muamele göreceğini ortaya koymuştur.
“Köle yasası”, siyah (zenci) insanları; “putperest, vahşi ve davranışlarını kestirmek belirsiz, tehlikeli bir halk” olarak tanımlıyordu.
“Barbados Köle Yasası” görünüşte:
Köleleri, zalim efendilerden (“Zenciler ve diğer köleler iyi bir şekilde bakılmalı ve kendilerinin veya diğer kötü huylu kişilerin veya sahiplerinin zulüm ve küstahlıklarından korunmalıdır”),
Ve efendileri (ve “herhangi bir Hristiyanı”), asi kölelerden korumayı amaçlıyordu;
Pratikte ise; efendiler için kapsamlı korumalar sağladı, ancak köleler için asla sağlamadı.
Yasa, efendilerin her köleye “yılda bir takım giysi” sağlamasını gerektiriyordu, ancak kölelerin beslenmesi, barınması veya çalışma koşulları için hiçbir standart belirlemiyordu. Kölelere, mal & mülk olarak, ortak hukuk kapsamında garanti edilen temel insan haklarından bile, örneğin “yaşam hakkı”ndan mahrum bırakıyordu. Köle sahiplerinin, kölelerine herhangi bir yanlış davranış için istedikleri gibi davranmalarına, onları sakat bırakmalarına ve diri diri yakmalarına; misilleme korkusu olmadan izin veriyordu. Örneğin, “siyah tenli (zenci)” bir kişinin, “beyaz tenli” bir kişiye karşı şiddet uyguladığı tespit edilirse, kanun; “şiddetli bir şekilde kırbaçlanması”, “burnunun kesilmesi ve yüzünün yakılması” gerektiğini öngörüyordu, bir sonraki ceza ise “ölümle cezalandırmak”tı. Ancak, “Eğer herhangi bir adam, keyfi olarak, ya da sadece kanlı bir zihniyetle veya zalim bir niyetle, kendi zencisini veya başka bir köleyi kasten öldürürse, kamu hazinesine ödeme yapacaktır… Eğer başkasının kölesini öldürürse, zencinin sahibine değerinin iki katını ve kamu hazinesine ödeyecektir… Ayrıca, bir sonraki Sulh Hâkimi tarafından iyi davranışa bağlı tutulacaktır.”
“Barbados Meclisi” 1676 yılında “Zencilerin Daha Muntazam Düzenlenmesi ve Yönetimi İçin Eski Bir Yasaya Ek Yasa”, 1682’de ve 1688’de “Zencilerin Yönetimi İçin Yasa” başlığıyla köle yasasını küçük değişikliklerle yeniden yürürlüğe koydu. “Köle Yasası”nı oluşturanlar da dahil olmak üzere 1699’a kadar olan sömürge Barbados yasaları; Middle-Temple’dan “William Rawlin” tarafından tek ciltte toplanan “Barbados Yasaları” adlı bir kitapta toplandı. Özellikle “329 numaralı” madde, “1688 Yasası”nı ayrıntılarıyla anlatmaktadır (orijinal 1661 Yasası, 57 numaralı madde için giriş yalnızca “330 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırıldı” şeklindedir; bu bir hatadır, aslında 329’dur):
• “Bu adanın herhangi bir liman kasabasında ikâmet eden ‘İbrani ulusu’ndan hiçbir kişi, herhangi bir kullanım veya hizmet için hiçbir ‘zenci veya başka bir köle’yi kiralamak için tutamaz veya çalıştıramaz.”
______________________________________
2021 yılında “Britanya Kütüphanesi”, Barbados’un 19. yüzyıl gazetelerini (orijinalleri adada kaldı) dijitalleştirip kamuoyuna açtı ve halkın adadaki bireysel köleler hakkında bilgi bulmasına yardımcı olacağını umdu; isimler ve tanımlamalar yalnızca isyan eden veya kaçan köleler için biliniyordu ve gazetelerde kaydedilmedikçe tarihe karışıp unutuluyordu.
“Britanya Kuzey Amerikası”nın tamamında kölelik, kanuna kodlanmadan önce uygulamada gelişti. 1661 tarihli “Barbados Köle Yasası”, köleliğin yasal olarak kodlanmasının başlangıcını işaret etti. Tarihçi “Russell Menard”a göre; “Barbados, kapsamlı bir köle kanunu yazan ilk İngiliz kolonisi olduğu için, kanunu özellikle etkiliydi.”
“Barbados Köle Yasası”; “Jamaika”, “Carolina (1696)”, “Georgia” ve “Antigua” dahil olmak üzere diğer birçok “Britanya Amerikan kolonisi”nde kabul edilen “köle yasalarının temeli”ni oluşturmuştur. Yasaların tam bir kopyası olmadığı “Virginia” ve “Maryland” gibi diğer kolonilerde de, “Barbados Köle Yasası”nın etkisi çeşitli hükümler boyunca gözlemlenebilir.
______________________________________
Köleliğin yasal temeli; 1636 yılında “Meksika”da kuruldu. Bu kanunlar, Afrika kökenli olanlar için “mal köle (chattel slave)” statüsünü yarattı; yani, ömür boyu köleydiler ve kölelik statüsü miras yoluyla geçiyordu. Bu kanunlara göre; kölelik statüsü anneden çocuklara geçiyordu. “Virginia”nın 1662 tarihli kanunu şöyle diyor: “Bu ülkede doğan tüm çocuklar, yalnızca annenin durumuna göre köle veya özgür sayılacaktır.”
• Herhangi bir “zenci” veya “köle”, herhangi bir Hristiyana vurarak, veya başka herhangi bir şiddet biçimiyle şiddet uygularsa; bu “zenci” veya “köle” ilk suçunda polis memuru tarafından şiddetli bir şekilde kırbaçlanacaktır.
• Bu türden ikinci suç işlerse bu suça uygulanacak ceza olarak; şiddetli bir şekilde kırbaçlanacak, burnu kesilecek ve yüzünün bir kısmı kızgın demirle yakılacaktır. (…) Ve “vahşi köleler” oldukları için, durumlarının alçaklığı nedeniyle, İngiltere tebaası gibi, kendi akranlarından on iki kişiden oluşan yasal bir yargılamayla yargılanmayı hak etmiyorlar.
• Ayrıca, efendisi tarafından cezalandırılan herhangi bir “zenci” veya diğer “köle”nin talihsiz bir şekilde can veya uzuv kaybına uğraması hâlinde (ki bu nadiren olur); hiçbir kimsenin bu nedenle herhangi bir para cezasına çarptırılmayacağı da kararlaştırılmış ve emredilmiştir.
“Gün Zileli (Post author) 20 Ocak 2026 at 09:47
Bunu Facebook’ta Kürşat Kızıldağ çok güzel yanıtlamış. Oraya bir gözatıverin.”
Lütfen neyi güzel yanıttığını ve kime hitap ettiğinizi açıklar mısınız?
Teşekkür ederim.
Tarih: 14. ve 15. yüzyıl
Konum: Ticaretin canlı olduğu “Venedik”, “Cenova”, “Floransa”
“Condottieri”; Orta Çağ’da Rönesans dönemi boyunca Papalık Devleti de dahil olmak üzere İtalyan şehir devletleri tarafından kullanılan sözleşme usulü çalışan paralı asker liderlerini ve kurumlarını anlatır.
İtalyancada condottiero; “sözleşme karşılığı anlaşılan” anlamına gelmektedir. Günümüzde “paralı asker komutanı”na karşılık gelmektedir. Tarihsel olarak askerlerin milliyetinden bağımsız bir terimdir.
13. ve 14. yüzyıllarda denizci cumhuriyetler başta olmak üzere İtalya şehir devletleri olan “Venedik”, “Cenova” ve “Floransa” özellikle ticaretten ötürü çok zengin olmuşsalar da etkilerinin çok gerisinde düzenli ordulara sahiptirler. Yabancı bir gücün askeri işgal tehdidi veya komşu devletlerin saldırıları söz konusu olduğunda, iktidardaki asiller, kendileri adına savaşmaları için paralı askerlere başvururlardı. Devletle askerler arasında “savaşın koşulları ve hizmet bedelinin belirtildiği bir sözleşme (condotta)” yapılır, askerlerin komutanı da böylelikle “Condottiere” olarak adlandırılırdı.
Haçlı Seferlerinin tamamlanmasıyla beraber Ortadoğu’da Müslümanlara karşı savaşmış olan çok sayıda komutan; Avrupa’da ve özellikle İtalya’da boy göstermeye başlar. Çok çeşitli milliyetten olan bu paralı askerler zamanla örgütlenerek küçük çaplı ordulara dönüşmüştür.
Paralı askerler İtalya’daki iktidar mücadelelerindeki güçlerinin farkına varınca, “condottieri” kendi şartlarını dikte ettirir hâle gelir. Bu sayede başta “Braccio da Montone” ve “Muzio Sforza” olmak üzere çok sayıda “condottieri” çok güçlü siyasetçiler hâline gelirler. Çoğu “klasik savaş eğitimi” aldığı için muharebeleri bilimsel yönden ele alıp, kimi gelişmelere imza atarlar. Bu sayede Orta Çağ’daki savaş anlayışına çok sayıda yenilik getirirler. “Condottieri” özellikle düşmanın savaşma kabiliyetini kırarak geri çekilmesini sağlamayı tercih edip, sonucu belirsiz ölümüne dek muharebelerden kaçınırdı.
Dönemsel olarak bazı condottieri maaşları bilinmektedir:
1432, Floransa’daki Micheletto Attendolo: Aylık 1.900 florin
1448, Montferratlı William: Aylık 6.600 florin
1505, Floransa’daki Francesco Gonzaga’nın emrindeki 250 kişi için yıllık 33.000 scudi
1505, Floransa’daki Francesco Maria della Rovere’nin emrindeki 200 kişi için yıllık 100.000 scudi
“Condottieri” komutanları bünyelerine alacakları askerleri seçerek alır, her birisiyle ayrı bir sözleşme yapılırdı. Bölüğün işverenle sözleşmesi tamamlanınca; “aspetto” adı verilen bekleme sürecine girilirdi, bu süreçte işveren kontratı yenileyebilirdi. Antlaşma yenilenmezse; paralı asker bölüğü, o işveren şehir devletine iki yıl boyunca saldıramazdı. Antlaşmanın şartları harfiyen yerine getirilirdi çünkü paralı askerler için işverenlerin gözündeki saygınlıkları çok önemliydi. 15. yüzyıla gelindiğinde İtalya’daki “condottieri” savaş alanındaki hakimiyetlerini pekiştirirler, bu dönemde işgalci “Osmanlı”, “İsviçre”, “Macar”, “Alman”, “Fransız” ve “Avusturya” birlikleri yenilmiştir. Dönem, “Machiavelli” tarafından şöyle anlatılır:
• 15. yüzyılda hiçbir şehir devleti, kendi silahlı kuvvetine sahip değildi. Bu yüzden İtalya, daha küçük prensliklerin veya topraksız orduların egemenliği altındaydı. Prensler sadece mülk edinmek için silaha başvururken, topraksız ordular da başka bir sanat sahibi olmadıklarından “ganimet” ve “şöhret” için savaşmaktaydı.
(Macchiavelli History I. vii.)
Zamanla “condottieri” mali ve siyasi çıkarları, savaş alanını olumsuz etkileyecek şekilde evrilmiştir. “Paralı asker komutanları” saf değiştirmeye meyilli, savaştan kaçınma yanlısı ve herhangi bir taraftan alacağı rüşvete razı hâle gelirler. 16. yüzyılın başlarına doğru şehir devletleri küçük prensleri yutup, İtalya toprakları genel Avrupa siyasetinin doğrudan etkisine güçlü “Fransız”, “İspanyol” ve “Alman” ordularıyla maruz kalınca “condottieri” yetersiz kalmış ve zamanla yok olmaya başlamıştır.
“Condottieri askerleri” neredeyse tamamen zırhlı süvari birliklerden oluşmaktaydı. 15. yüzyıl boyunca savaştıkları düşmanlarla hiçbir ortak özellikleri yoktur. Daha yüksek ücret için hemen saf değiştirebilecek hâldedirler. Savaş sanatında ustalaştıkları için dün birlikte savaştıkları bir arkadaşı yarın karşı orduda yer alabilecektir. Ayrıca, “paralı askerler” için; “bir esir ölü bir düşmandan daha değerli olduğu için” muharebeler genelde az kanlı ve taktiksel olmaktaydı. Saatlerce süren, ancak buna rağmen kaybın yaşanmadığı muharebeler olduğu bilinmektedir.
“Condottieri” çöküşünü hızlandıran en önemli gelişme, 1494 yılında başlayan “Fransız işgali” olmuştur. Büyük ordusuyla İtalya’ya giren kral “VIII. Charles” dengeleri altüst etmiştir. Şehir devletlerine bölünmüş olan İtalya’da “condottieri” de yabancı ülkelerin hizmetindedir. Süreç sonunda “condottieri”, tam olarak sona ermese de önemini kaybedecektir. Günümüzde “Vatikan”daki “İsviçreli Muhafızlar” bu geleneğin kalıntısıdır.
________________________________________________
Tarih: 27 Haziran 2025
Konum: ABD, Kaliforniya, Los Angeles
I.C.E. muhafızları; “Kaliforniya”da bir kadın ve küçük çocukların yaşadığı eve bombalı saldırı düzenledi.
“Kaliforniya”nın “Huntington Park” kentinde I.C.E. muhafızları bir eve baskın düzenledi. Güvenlik kamerası görüntülerinde, “sınır devriyesi muhafızları”nın; evin kapısının yakınına bir patlayıcı yerleştirip ardından patlattığı ve bir pencerenin paramparça olduğu görülüyor. Hemen ardından, tam teçhizatlı yaklaşık bir düzine silahlı muhafız eve doğru ilerledi.
Evde erkek arkadaşı ve bir yaşındaki ve altı yaşındaki çocuklarıyla birlikte yaşayan “Jenny Ramirez”, haber kanalı NBC’ye gözyaşları içinde yaptığı açıklamada; “hayatında duyduğu en şiddetli patlamalardan biri” olduğunu söyledi.
Ramirez; “Onlara ‘Bunu yapmak zorunda değildiniz, oğlumu, bebeğimi korkuttunuz’ dedim” diye konuştu.
Ramirez, yetkililerden evine girmek istediklerine dair herhangi bir uyarı almadığını ve orada (“Huntington Park” civarında) yaşayan herkesin “ABD vatandaşı” olduğunu söyledi.
Bu baskın, I.C.E. muhafızlarının son birkaç haftadır “Los Angeles” ve “Güney Kaliforniya” genelinde göçmenlik uygulamalarını artırmasıyla aynı zamana denk geliyor. “Huntington Park”, “Los Angeles bölgesi”nde yer alıyor. Göçmenler; adliyelerde, lokantalarda ve doğrudan sokaklarda düzenlenen baskınlarda gözaltına alındı. “Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (I.C.E.)” tarafından hedef alınan kişilerden bazıları “ABD vatandaşı”ydı. Bir olayda, I.C.E. muhafızları, sığınma talebinde bulunan bir “Honduraslı” kadını ve çocuklarını gözaltına aldı; çocuklardan biri lösemi teşhisi konulmuş altı yaşında bir erkek çocuktu.
NBC’nin haberine göre, I.C.E. muhafızları Ramirez’e; “erkek arkadaşını aradıkları”nı söylediler, ancak nedenini açıklamadılar. Ramirez, NBC haber kanalına; erkek arkadaşının geçen hafta I.C.E. muhafızlarını taşıyan bir kamyonla trafik kazası geçirdiğini söyledi. Bunun bir kaza olduğunu, kasıtlı olmadığını belirtti.
“Gümrük ve Sınır Koruma Teşkilatı (I.C.E.)” sözcüsü NBC’ye yaptığı açıklamada, “Jorge Sierra-Hernandez, aracını bir ‘Gümrük ve Sınır Koruma aracı’na çarparak önemli hasara neden olduğu ve kolluk kuvvetleri operasyonu sırasında muhafızlarımızın ve memurlarımızın çalışmalarını engellediği için tutuklandı” dedi.
I.C.E. sözcüsü, olay sırasında güvenlik görevlilerinin “saldırıya uğradığını” ve “ek olarak; isyancıların personelimize taş ve diğer nesneler fırlattığını” söyledi.
Yerel NBC kanalının bir başka haberine göre, “Huntington Park”taki başka bir olayda; bir adam görünüşte I.C.E. muhafızı “kılığına girdiği” gerekçesiyle tutuklandı . Polis, adamın engelli park alanına park etmesinin ardından tutuklandığını söyledi. Aracında, iddiaya göre; bir ateşli silah ve “İç Güvenlik Soruşturmaları ve Gümrük ve Sınır Koruma”ya ait olduğu düşünülen belgeler bulundu.
Söz konusu kişi, ruhsatsız olduğu iddia edilen bir ateşli silah bulundurmaktan tutuklandı ve daha sonra kefaletle serbest bırakıldı.
________________________________________________
Tarih: 7 Ocak 2026
Konum: ABD, Minnesota, Minneapolis
Yüzbinlerce insanın “yasadışı yollarla ABD’ye girdiği”ni iddia eden Donald Trump’ın provoke etmesi sonucunda, “I.C.E. (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza)” bünyesindeki silahlı muhafaza birlikleri ABD’nin pek çok şehrinde denetimlerini arttırdı.
“Minneapolis” şehrindeki protesto gösterileri esnasında; “I.C.E.” muhafızlarından biri, ABD vatandaşı olan bir kadını silahla ateş ederek öldürdü.
Kadın 37 yaşındaydı…
İsmi: “Renee Nicole Good”…
“Gözlem 9 Ocak 2026 at 23:47” Gözlem Bey dediklerinize katılıyorum.
En başta hatırlatmak isterim ki gerek aynı coğrafya da olsun gerek değişik coğrafyalarda olsun dünyayı değişik görmek, yorumlamak, değişik kültür, değişik dil, değişik tarih vs de var.
Aşağıdaki paragraftakiler çok uzun konuların çok kısaltılmışı ve seçtiğim odak, isteyerek ya da zorla, tek boyutlu olma kalıbına sokulan çoğunluklar. Bunu failine karşı gelen, çok az da olsa, şahane düşünürler var.
SARIŞIN MAVİ GÖZLÜ, DEVRİMCİ, LİDER BU ÇOĞUNLUĞU SİMGELEYENLER, TANIMLAYANLAR.
Ben biyolojik ve özellikle zamanımız saplantısı olan beynin hem akıllı hem de değişmemiş olmasına rağmen son 300 bin yılı yokmuş gibi sadece son 10 bin yıl tarihini kendine bilgi kaynağı ve model edenleri, hele bir de devrimcilik bayrağı taşıyorlarsa, çok gülünç buluyorum.
Gülünçlüğü siz benden daha güzel açığa vurmuşsunuz: Siz bir anarşist (lidersiz demek) sitede “Atatürk’e; başka liderlere hak etmediği yakıştırmalar” yaptığım için beni eleştirmişsiniz. Galiba bilirsiniz devrimciler hangi “-ist” olursa olsun daima taraftar avcılığı yaparlar, demokrasi ve eşitlik falan filan ayıp donu giyerler.
Çok hoşuma giden ve katıldığım, fakat bağlam bilmeden yanlış anlaşılabilecek, Lao Tzu’ya ait bir söz var: “İyi lider insanların karnını doldurur, beyinlerini boşaltır!
Ben bu insanı küçülten sistemi çalıştım. Hem BEYNİ boşaltan hem de BEYNİ zamanımızın kahramanı eden BEYNİ bulmak istedim.
Bana hakaret etmeniz rağmen bulduğumu yazacağım. 10 bin yıl önce insan ile yaşaması için sonsuz gerekli olan YİYECEK, GİYECEK VE BARINAK arasına giren LİDERLERLE ETRAFINDAKİ DALKAVUKLARI!
Nedeni de tıpkı 17’nci yüzyıldaki teknolojik-endüstriyel devrimin yarattığı BOLLUK!
Her ikisi de insan akıl almaz BOLLUK geleceği ümidi verdi.
Ne var ki, özellikle de devrimcilerin ne kadar boş ama büyük beyinli olduklarını gösteren bazı dandik istatistikler bile eski ve KURTARICI klasik büyük dinlerin, ümit daha uygun ama mürit sayısı devrimci sayısı benden bile daha pipsqueak olduklarını gösterir. Kurtarıcı arama 290 bin yaşayan insanlar ARASINDA YOK!
Ben işte değişik insanların başta 10 bin yıl önce kafese alındığını ve özellikle de son 5-6 yüzyıl içinde nasıl TEKLEŞTİĞİNİN nedenlerini araştırıp anlamak istedim. Gerçi bu aynı düzeye içine girme her yerde, aynı zamanda olmadı ama tüm dünyaya yayıldı ve nihayet son 5-6 yüzyıl içinde çok daha belirli oldu. Kısacası, artık tüm dünya, Batı sarışın mavi gözlüleri arasında çok yaygın olan TEK olma bataklığında çırpındıkça daha çok batıyor.
Bir uyarı: Akıl yürütmenin 3 yasasından ilki “Evrende, canlı cansız HER ŞEY TEKTİR” Ben bu TEKLERE de bir ad taktım “b*kunda boncuk bulanlar”
Sarışın mavi gözlü Avrupalılar dünyayı talan etme coşkunluğu içinde sarışın mavi gözlüleri insanların en üstün mertebesine koydular, kendilerinin en üstün beyinliler olduğunu ilan ettiler.
Bir yorum: Ben bunda sadece son 10 bin yılın gösterdiği teknolojik üstünlüğün tekele alınmasını görüyorum. Ve şimdi bunun Doğu’ya kaymasının yarattığı sarsıntıyı yaşıyoruz. Katil ruhlu, kırıcı, kıyımcı canavarlar belki de nihayet paylaşmada anlaşamadıkları için tüm canlı cansız varlıkları da yok edebilirler.
Sarışın mavi gözlü kelimesi EBEVEYN üzerine: Ben büyürken “ebeveyn” sözünü duyardım. Ne var ki, Mardinli Arap olmasına rağmen, anneme annem derdim. Türkiye sınırları içinde “ebeveyn” kelimesi, doğru veya yanlış, bana Türkiye sarışın mavi gözlülüklerini çağrıştırırdı.
Çoktan beri duymadığım için ve bende etimolojiye düşkünlüğü olduğundan araştırdım. Arapçadan gelme ve “iki baba” demek. Aklıma bu annesini de erkek yapanlar hakkında Türkiye feministleri ne derler diye düşündüm.
Ek hikâyecik: Nerede Türkiye’yi gezen ve kafası çalışan bir Avrupalı veya Amerikalıya rastladıysam “erkekler gösteriş, asıl idare kadınların elinde” dediler. Bizim ev ona güzel bir misal: Annem öldü, herkes dağıldı.
Kazakistan’dan bir misal: Çölde dolaşan bir adam bir gence rastlar ve sorar: Kadının var mı? Genç yok der ve adam “sen bir hiçsin” der.
Eskimolar yüzlerce kilometre kadın aramaya giderlerdi.
Avrupa’da bile fabrika sistemi ile kadınlar “buduar”lara koyuldu.
Bolluk fabrika düzeni ile insanlara LAİK KURTULUŞ peygamberi olan evrenden büyük beyinli Marks bile ekonomide sonsuz önemli olan kadınları unutuverdi!
Sadece devrimcileri TANRILAŞTIRDIĞI EMEKÇİLER düşünün yeter! Çocuk yapmaları en başta, evi temizle, yemek yap, yamala çocuklara dil ve dolayısıyla kültürü aktar… Saymakla bitmez!
Belki bu devrimcileri, ilerici anarşistler de dahil, aslında çok eski bir düzenin muhabbet tellalları gibi gördüğümü, inşallah, anlarsınız!
Yılmaz Güney’in 1970’li yıllarda bir film çekimi esnasında; oyunculuğunu beğenmediği birine elindeki “hoparlör megafon”la saldırdığı, ve ona “provokatör” diye bağırdığı kamera arkası görüntüleri bulundu:
https://turkinform.com.tr/video/yilmaz-guneyin-film-setinde-oyuncuya-saldirdigi-goruntuler-ortaya-cikti
Eğer “Mashco Piro”ların kendi tabiatlarına dışarıdan müdahale etmeye kalkışan “şımarık zenginler ve despotlar” olursa, en büyük riskler; “ağaç kesimi”, “madencilik” ve “petrol sondajı”.
________________________________
Tomas Anez, “Mashco Piro”lar için: “Bırakın istedikleri gibi yaşasınlar.” der.
Ne “Chuang Tzu”, ne de “Tomas Anez” asıl faillerine, örneğin ağaç…petrol ve onları koruyan Devlete, “Çin’deki fabrikaların müdürlerine ateş püskürtün” benzerini derlerdi, ne de kendileri gibi kafese alınmışlara sizin şantajı yaparlardı.
[Önemli not: Ben “şantaj – mantaj” yapMIyorum. Bunu siz uyduruyorsunuz.]
________________________________
“Laissez faire, laissez passer”
(Şımarık şirketleri daima serbest bırakınız; istediklerini yapsınlar, “Mashco Piro”ların üzerinden silindir gibi geçsinler.)
Vincent de Gournay [Fransız iktisatçı]
(1712 – 1759)
________________________________
“Chuang Tzu” ve “Taoist”ler:
Eğer “Mascho Piro”lar istedikleri gibi yaşamak istiyorsa; onların tabiatına müdahale etmeye kalkışan “şımarık zenginlere ve şımarık despotlara karşı” mücadeleyi öneririz.
“Taoist”ler; daima “Machco Piro”ları destekliyor.
________________________________
“Protesto etmeniz gereken vakit geldiğinde susarak günah işlerseniz; insanlardan korkaklar üretirsiniz.”
Ella Wheeler Wilcox [şair ve yazar]
(1850 – 1919)
________________________________
Donald Trump, 2016 yılında ilk kez başkan seçilmeden önce seçim kampanyası boyunca; “Florida, Mar-a-Lago’daki seçim kampanyası yönetim ofisi”ni pek çok “para zengini C.E.O.” ziyaret etmeye, Trump’la bizzat yüzyüze görüşüp ondan “teminat”lar (“söz”ler, “yemin”ler, “ortaklık”lar) almaya geldi.
Bu “para zengini C.E.O.”ların Trump’tan en çok istedikleri şunlardı:
• Özellikle “Ronald Reagan” dönemindeki gibi “piyasalarda tam denetimsizlik” ve “zayıfları (‘Mashco Piro’ları) ezme özgürlüğü”,
• Hem “federal hükümet”in düzenlediği, hem “tek tek eyaletler”in düzenlediği; “ihalelere giriş kolaylığı” ve özellikle “ihale süreçlerinin çok hızlı tamamlanıp yürürlüğe girmesi” için yasal & kanunsal & mevzuatsal düzenlemelerin çok çabuk yapılması,
• “Petrol kuyuları”nın ve “kömür işleme tesisleri”nin tekrar aktif hâle gelmesi için, bunların ABD ekonomisinin omurgasını oluşturan devasa birer endüstri hâline gelmesi için; “tabiat & çevre protestocuları”nın seslerinin kısılması,
• “Native American reservation camps”lara (“Kızılderili kabileleri”nin geleneksel yaşamlarını sürdürebilmeleri için “otonom yönetimler”e veya “sadece bu kabilelere rezerve edilmiş bölgeler”e) tanınan ayrıcalıkların kaldırılması; bu kampların ya tamamen kapatılması, ya da mineral yoğunluğu bakımından verimli olMAyan topraklara (çorak yerleşim bölgelerine) taşınmaya zorlanması,
• ABD’deki en güçlü “petrol şirketleri”nin, “otomobil (araba) şirketleri”nin ve “otoyol inşa etme alanında uzmanlaşmış inşaat şirketleri”nin yatırım (investment) güzergâhlarında olan her türlü engelin kaldırılması (örnekler: “Kızılderili kabileleri”nin yerleşik olduğu bölgelerde “boru hattı döşenmesi”nin kolaylaştırılması, “asfalt yol yapımı”na izin verilmesi, “doğal su kaynaklarının ve göletlerin” şirketlerin hoyratça kullanımına açık hâle getirilmesi, vb.)
• Washington, D.C.’deki “ABD Kongresi”nde itiraz etme potansiyeli olan meclis üyelerinin ve senatörlerin önlerinin kesilmesi,
• “ABD’nin, ‘uluslararası kurumların denetimi’ne bağlılık sözü verdiği anlaşmalar”dan çıkması,
• ABD’nin kendi amaçlarını gerçekleştirmek (ve genişletmek) için başka ülkelere ve hâttâ ülke statüsünde olmayan bölgelere (örnekler: “Venezuela”, ve muhtemel “Greenland”) askerî anlamda müdahale etmesi gereken durumlar oluşursa; “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi” ve “NATO” gibi organizasyonların kendilerine ayak bağı olMAması için ABD’nin bu tür organizasyonlardan çıkması,
• “ABD Anayasa Mahkemesi üyeleri”nin (“Supreme Court” justices) Trump’ın politikalarını onaylayacak şekilde yeniden dizayn edilmesi, eğer gerekirse “üye sayısı”nın Trump’ın lehine olacak şekilde değiştirilmesi,
• Sıradan ABD vatandaşlarının gündelik hayatlarında uğraştığı sıradan konular arasında “muhaliflerin ve protestocuların” daha az yer alması için; “klasik medyanın, gazetelerin, televizyon kanallarının ve internetteki sosyal medya şirketleri”nin Trump’a sadık olan yöneticiler tarafından kontrol altına alınması. ABD’deki sıradan vatandaşların beyninin “medya yayınları aracılığı ile”; sürekli “bulanık hâlde” tutulması, ve eğer mümkünse bu vatandaşların “Trump’ı destekler konuma evrilmeleri için” manipülatif haberler uydurulması.
________________________________
Tarih: “Nisan 2016” – “Şubat 2017”
Konum: “Güney” & “Kuzey Dakota”, “Mississippi” nehri, “Iowa” ve “Illinois”
Çoğunlukla “Kuzey Dakota”da yerleşik olan “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin, kendilerine tahsis edilmiş (rezerve edilmiş) olan yaşam alanlarının (yani “toprağın”) altından “Dakota petrol (ve sıvılaştırılmış LNG) boru hattı”nı döşemek isteyen “petrol şirketlerine ve onlara ihale veren federal hükümet yetkililerine” karşı başlattığı protestolar.
Protestolar esnasında:
• 1 kişi öldü.
• 300 kişi yaralandı.
• 800’den fazla kişi tutuklandı.
Yerlilerin başlattığı bu protestoya destek vermek için; senatör “Bernie Sanders” ve o yıllarda henüz temsilciler meclisi üyesi olmayan “Alexandria Ocasio-Cortez” bizzat protesto alanına gidip kızılderili kabileleri ile beraber omuz omuza dayanışma içinde, “kazı çalışmalarını engellemek için” nöbet tuttu, hem “federal” hem “eyalet” bazlı kolluk kuvvetlerine karşı mücadele etti.
________________________________
Tarih: “18. yüzyıl” – “(20. yüzyıl) 1947”
Konum: Hindistan
Yerlilere yapılan katliamları hatırlatan kişi: “Shashi Tharoor” (emekli diplomat)
On sekizinci yüzyılda, tek başına Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı; Avrupa’nın tamamı kadar büyüktü. Fakat; iki asırlık İngiliz sömürge idaresinin ardından, 1947’ye gelindiğinde bu oran altı kat azaldı. Sömürgecilik süresince “İngiliz İmparatorluğu”; kendisine baş kaldıran kim varsa acımasızca bastırdı, silahsız protestocuları kurşuna dizdi, ırkçılığı kurumsallaştırdı ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden oldu.
“İngiliz emperyalizmi” kendisini “aydın bir despot” olarak tanıtıp, idaresi altındakileri “medenîleştirdiği iddiası”nda bulunsa da, yazar “Shashi Tharoor”; demiryollarından hukukun üstünlüğüne kadar bütün “sözde sömürgecilik hediyeleri”nin yalnızca Britanya çıkarları için tasarlandığını ortaya koyarak “aydınlanmacı despotizm miti”ni parçalıyor. Kitap, “İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” sorusunu merkeze alarak; “İngilizlerin yükselişi ile Hindistan’ın çöküşü arasındaki paralelliği” her veçhesiyle ortaya koyuyor.
30 yıl boyunca “Birleşmiş Milletler”de çalışmış ve “Genel Sekreter Yardımcılığı” da yapmış olan “Shashi Tharoor”; “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabında İngiliz sömürgeciliğini cesurca ve keskin bir dille eleştirerek, Britanya’nın Hindistan mirasının ne denli kirli olduğunu gözler önüne seriyor.
___________ İngilizce: ___________
“Inglorious Empire: What the British Did to India”
• https://www.hurstpublishers.com/book/inglorious-empire/
• https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Inglorious-Empire-by-Shashi-Tharoor/9781849048088
• https://www.amazon.de/dp/0141987146/
• https://www.amazon.com/dp/1947534300/
____________ Türkçe: ____________
https://www.kitapyurdu.com/kitap/utanc-imparatorlugu-ingilizler-hindistanda-ne-yapti/637098.html
________________________________
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
I.C.E. muhafızları; Minnesota’da okuldan eve dönen 5 yaşındaki “Liam Conejo Ramos”u alıkoydu:
https://www.huffpost.com/entry/minnesota-ice-5-year-old-detained_n_69723c28e4b0dfed7798cd5f
Annesi ve babasının “yasadışı yollardan” ABD’ye girdiğini iddia eden I.C.E. muhafızları; çocukları adeta “yem” gibi kullanarak, “anneleri”, “babaları” veya “onlara bakmakla yükümlü olan diğer kişileri” ortaya çıkmaya zorlayıp, hemen yasal prosedür başlatıyor.
Abi, Melih Gökçek de eski-Aydınlıkçı imiş diye duydum. “Yok artık.” dedim. Bu söylenti doğru mudur?
“Hayatım boyunca ‘burjuvazi’yi eleştirdim, hem de çok sert eleştirdim; kültüründen, politik tavırlarına kadar. Ama kendim de bir ‘küçük burjuva yazar’ olmaktan kurtulamadım, bu da benim çelişkim.”
Jean-Paul Sartre
(1905 – 1980)
Minneapolis’te devam etmekte olan protestolar esnasında; bir hastanenin “yoğun bakım ünitesi”nde hemşire olarak çalışan, ABD vatandaşı, 37 yaşındaki “Alex Jeffrey Pretti”; kaldırımda yürürken bir grup “I.C.E. muhafızı” tarafından yere yatırılıp tartaklanmaya başlandı, ve ateş açılması sonucu öldürüldü:
https://www.theguardian.com/us-news/2026/jan/24/minneapolis-shooting-federal-agents
https://en.wikipedia.org/wiki/Killing_of_Alex_Pretti
“Ocak” ayı içinde “I.C.E. muhafızları”nın işlediği ikinci cinayet buydu.
(İlk cinayet: “Renee Nicole Good”un öldürülmesi idi.)
“Son 10 bin yıl içinde politika dünyasında yön değiştirip zamanımıza kadar süren örnekler ve daha önceki 290 bin yıl içinde (medenilerle teması olanlar hariç) din-laik kurtarıcı bulursanız dediklerime gerçekten ve bütün samimiyetimle pişman olacağım.”
_________________________________
Pişman olmanızı gerektirecek herhangi bir durum yok; sürekli kendi kendinize bahaneler uyduruyorsunuz.
“Kurtarıcı aramak”; yine sizin kendi kendinize uydurduğunuz bir eylem.
“Mashco Piro”lar; kurtarıcı araMIyor. Yaşadıkları tabiata dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetlerle müdahale etmeye kalkışırsa; onlara karşı mücadele ediyorlar.
“Dakota”da “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi; sizin de önemle işaret ettiğiniz zaman çizelgesine göre o topraklarda zaten yaşıyor, o topraklardaki bütün ağaçların hikâyesini biliyor, o ağaçların dallarına konan kuşların hangi mevsimde hangi melodiyle öttüğünü biliyor, o nehirlerde akan suyun atalarının ruhunu taşıdığını biliyor, komşu kabile ile beraber buffalo avlamaya çıkacaklarını ve beraber avladıkları bu buffaloyla yine hep beraber (“düşmanlık” olMAdan) mütevazı bir yemek paylaşımı düzenleyeceklerini biliyor, o buffalonun boynuzlarının çevresini “Missouri” nehrinin hemen yanındaki en güzel çiçeklerden öğüttükleri renklerle motifler hazırlayıp dekore ettikten sonra o boynuzları kendi kafalarına takıp; “şeytanlar”a (yani “Trump gibi şeytanlar”a) karşı azimle mücadele edeceklerini biliyorlar…
Bütün bu okuduklarınız; henüz “Amerigo Vespucci, Christopher Columbus (ve Donald Trump)” gelip kıtayı sömürmenin yolunu açmadan çok önce zaten var olan şeylerdi:
• “Dakota” hep vardı ve oradaydı,
• “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi hep vardı ve oradaydı,
• “Missouri” nehri hep vardı ve oradaydı,
• “Mississippi” nehri hep vardı ve oradaydı,
• “Mashco Piro”lar Peru’da zaten vardı, hep Peru’daydı, oradaydı, kendi tabiatlarında özgür yaşıyorlardı…
“Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi; M.S. 2016 yılında bile yaşadıkları topraklara dışarıdan birileri (örnek: “petrol ve LNG için boru hattı döşemek isteyen zenginler” ve “bu zenginlere ihale veren federal hükümet”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetlerle müdahale etmeye kalkıştığında; onlara karşı mücadele ediyorlar.
Siz hâlâ ama hâlâ “Chuang Tzu”yu anlamak isteMEdiğiniz için; tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamak isteyen bütün bu kabilelerin, kendi tabiatlarına ve kendi hayatlarına dışarıdan “şımarık zenginler ve şımarık diktatörler” zorla, despotça, hegemonyâl niyetlerle müdahale etmeye kalkıştığında, onlara karşı mücadele ettiğini anlayamıyorsunuz.
_________________________________
“Shashi Tharoor”, “Bernie Sanders”, “Alexandria Ocasio-Cortez” sizin gibi adi ruhlu medya artistliğine devam ediyorlar.
_________________________________
Sizin beğendiğiniz kişilerden bahsettiğimde memnun oluyorsunuz, sizin beğenMEdiğiniz kişilerden bahsettiğimde ateş püskürtüyorsunuz. Başka yaptığınız hiçbir şey yok.
Eğer ruhunuzda nefret biriktirmeye devam ederseniz; asla “Taoist” olamazsınız. “Chuang Tzu” bile size yardım edemez. Bu size dostane tavsiyemdir; ister beğenin, ister beğenmeyin.
“Chuang Tzu”nun bugün bile saygı görmesinin temel sebebi, hâlâ hatırlanıyor olmasının temel sebebi; “üslubun anlamı”nı kavramış kıymetli bir düşünür olmasıdır. Siz ise; sadece ateş püskürtüyorsunuz.
Hindistan’da “nipah virüsü” yayılmaya devam ediyor:
https://www.independent.co.uk/asia/india/india-nipah-virus-outbreak-kolkata-cases-b2905473.html
“Coronavirus benzeri” bir karantina uygulamasının gelip / gelmeyeceği şu an belli değil.
Huzur macununun diğer bir yan etkisi: SUBAYLIKTAN emekliye ayrılan bu bunak mesleğinin kalıbından çıkamıyor! Bunaklığından olacak, devamlı savaşa davet ediyor, devamlı savaş hatırlıyor: ATEŞ PÜSKÜRTMEK!
_________________________________
Eğer dikkat ederseniz; “ordu & asker & militarizm & polis savunuculuğu” ile uzaktan-yakından alâkam olMAdığını size daha önce aktardığım metinlerde izah etmiştim. Fakat sizin amacınız; kasıtlı olarak ironi icat etmek olduğu için, amacınız sürekli kelime cambazlıkları yaparak konudan kopmak olduğu için; “sanki savaşa ben davet ediyormuşum gibi” manipülatif ifadeler kullanıyorsunuz. Size “zavallı” diye yazmaya elim varmıyor, çünkü “zavallı” değilsiniz; ama “çok nefret dolu” olmanız beni biraz üzüyor açıkçası.
“Ateş püskürtmek” denen şeyin; salt (sadece) “literal” anlamda ateş püskürtmek demek olmadığının siz de farkındasınız, cümlelerinizde “sürekli nefret dolu” kelimeler kullanarak, “sürekli hınç dolu” bir ruh hâli ile “sanki ateş püskürtüyormuşçasına” yazılar yazdığınız anlamına geldiğini bilecek kadar tecrübelisiniz.
Ama işinize gelMEdiği için bunu açık açık itiraf etMİyorsunuz, sizin “huyunuz” bu.
_________________________________
Sadece SON 10 BİN YIL içinde olan “KURTARICI” kavramını benim uydurduğum sizin aşağılık duygusunun en kesin bir kanıtı.
_________________________________
Sizin “kurtarıcı” kelimesine yüklediğiniz anlam ile, benim size hatırlatmaya uğraştığım gerçekler; aynı değil.
Bu farkı idrak edeMEdiğiniz için; kabız gibi ıkınıp duruyorsunuz.
Siz; “mitolojiler tarihi”nden, ve harikûlade bir alan olan “antropoloji”den getirdiğiniz örnekler ile “kurtarıcı(lar)” hakkında örnekler veriyorsunuz, ve benim de “sanki kurtarıcı arıyormuşum gibi” bir yanılgıda olduğumu zannediyorsunuz; ve bu “yanılgınızı” köpürtebildiğiniz kadar köpürtüyorsunuz. Sizin “huyunuz” köpürtmek olduğu için; artık bu tür zevzekliklerinizle uğraşmıyorun, konudan kopMAmak için uğraşıyorım.
O kadar “boğucu” birisiniz ki; yazdığım her sözcüğün (veya her “terimin”, her “kavramın”, her “ismin & adın & soyadının”, vb.) ardından açıklama yapmaya mecbur bırakıyorsunuz; “Bakınız; şu sözcük ile şunu açıkladım, şu isim ile şunu açıkladım.” gibi. Çünkü sizin amacınız “anlamak” değil; kavga etmek. Sizin beğendiğiniz kişilerden bahsettiğimde memnun oluyorsunuz, sizin beğenMEdiğiniz kişilerden bahsettiğimde ateş püskürtüyorsunuz. Başka yaptığınız hiçbir şey yok.
_________________________________
“İsa”; epey yeni bir figürdür, adeta “daha dünkü çocuk”tur.
Daha da eskiye gitmelisiniz (ki gidebilirsiniz, çünkü sonuçta “antropoloji uzmanı”sınız; her ne kadar “uzmanlıklar”a karşı olduğunuzu söyleseniz de siz de bir “uzman”sınız, hiç gücenmeyin, hiç darılmayın…)
“Sümerler” dönemine kadar da eskiye gitmenize gerek yok, çünkü bunun sebebi, o dönemdeki tanrı ve tanrıçaların “senkretik” (bkz.: “syncretism” ve “eclecticism”) özellikleri; “Sümerler”den sonra gelecek olan kültürlere eklemlenecek kadar bilinen, akım başlatacak kadar hacmi geniş, yani “universal” hüviyette değildi.
Lütfen biraz daha (coğrafi lokasyon anlamında) “doğu”ya yöneliniz; milattan önce “15000 ila 7500 arası”nda ilk kez keşfedildiğine dair rivayetler olan; ama henüz, net, %100 bilimsel doğru olduğu ispatlanMAmış iki bulgu, iki anlatı (“narrations”) var.
Bu “anlatılar”; önce “sözlü (verbal, oral)” olarak nesillerden nesillere aktarıldı. “Yazı” icat edildikten sonra ise, bu “anlatı”lar; ceylan ve geyik derilerine, papirüs yapraklarına, ve kağıda kaydedilmeye başlandı. Nakil esnasında epey aşınmalar, “kelime yutmaları veya unutmaları” oldu; ama özü itibariyle bu “anlatılar (narrations)” varlığını günümüze değin sürdürebildi:
“Ramayana” ve “Mahabharata”
Ramayana: Mitolojik tanrı “Rama” merkezli destandır.
Mahabharata: Mitolojik tanrı “Krishna” merkezli destandır.
“Vishnu”nun 8. avatarı (reenkarnasyonu) olan “Krishna”nın temsil ettiği değerler ile, Hristiyanlıktaki “İsa”nın temsil ettiği değerler; aynı.
Bazı rivayetlere göre; Vishnu’nun 9. veya 10. avatarı (reenkarnasyonu) “Buddha”dır. Bu sebeple; başta “Nepal” olmak üzere (“Çin”, “Japon” ve “Kore” dahil) kökenli din alimleri ile, “Hindistan” kökenli din alimleri sık sık tartışır. “Buddha’nın hangi geleneğin bağrından doğduğunu bulmak için” birbirleriyle sürekli didişirler.
Önce “Joseph Campbell”ın en güzide eserlerinden olan “İlkel Mitoloji (Tanrının Maskeleri 1)” ve “Doğu Mitolojisi (Tanrının Maskeleri 2)” ile başlayıp,
Sonra; “Mircea Eliade”nin, “Bronislaw Malinowski”nin ve “Alain Danielou”nun yıllar boyunca süren araştırmalarıyla elde ettiği bulguları incelerseniz, şunları ayrıntılı bir şekilde açıkladıklarına şahit olacaksınız;
“Kahraman(lar) & kurtarıcı(lar)” kültünün (ve kültlerinin) sebepleri iki yönlü izah edilebilir:
________ [ 1 ] ________
İnsanlar, gündelik (sıradan) hayatlarında tabiatta meydana gelen olayları anlamlandırırken belirsizlikleri bir miktar giderebilmek, kendilerini (ruhlarını) tatmin edebilmek için; güvenle tutunabilecekleri, korktuklarında ve cesarete ihtiyaçları olduğunda tutunabilecekleri (adeta) dallar icat etmişlerdir. Örnek: Eğer hasat zamanı geldiğinde birdenbire fırtına çıkmışsa ve bütün mahsûlü biçip yok etmişse; bu, bir tür cezadır, yani “mitolojik tanrı”; köylüleri cezalandırıyor.
________ [ 2 ] ________
Dönemlerdeki (“eras” & “ages”); oba başları, kabile şefleri, şamanlar, hakanlar, sultanlar, krallar, kraliçeler, imparatorlar, imparatoriçeler, ve benzeri “ünvanlara” sahip elit zümreler; kendi tebaası olarak gördüğü toplum üzerinde tahakküm kurmak, yani hegemonyasını sağlamlaştırmak için; ya bizzat kendisini tanrı veya tanrıça olarak tanıtmıştır, ya da hâlihazırda var olan folklorik tanrıların veya tanrıçaların özelliklerini kendi hükümranlığına monte etmiştir. Buna en güncel örneklerden biri olarak; Hindistan’ın mevcut başbakanı “Narendra Modi”nin, adeta fundamentalist bir amaç ile Hindistan’ın köklerinden beslenmesi gerektiği yönünde yaptığı, (bağnazlık seviyesinde) bir “Hindu insanı (toplumu)” yaratmak olduğunu görebilirsiniz. Vishnu’nun 7. avatarı (reenkarnasyonu) olan “Rama”; Narendra Modi’nin bugün Hindistan toplumunun her köşesinde yeniden ihya etmeyi (ululaştırmayı & yüceltmeyi) çok istediği bir “mitolojik tanrı”dır. Devamlı dile getirdikleri, haykırmaktan çok hoşlandıkları söylem şudur: “Jai Shri Ram”. Anlamı: “Tanrı Rama’nın egemenliği hüküm sürsün.” demektir. Müslümanlardaki “Allah-u Akbar” ifadesi ile aynı anlamdadır.
Bir örnek daha aktarayım size; “Donald Trump” diyor ki:
“Tanrı, benimle gurur duyuyor. Başkanlığa ikinci kez geldiğim günden bugüne tam 1 yıl geçti, ve Tanrı benim başarılarımı takdir ediyor.”
https://www.nytimes.com/2026/01/20/us/politics/trump-anniversary-briefing.html
_________________________________
Şimdi;
Bütün bu okuduklarınızdan farklı olarak, dilinize pelesenk ettiğiniz şu “kurtarıcı” meselesi ile ilgili son kez açıklık getireyim.
“Mashco Piro’lar ‘kurtarıcı’ araMIyor.” derken kastettiğim şey, yukarıda okuduklarınızın hiçbiri DEĞİL.
Lütfen bu kısımdan sonrasını dikkatle okuyunuz, ve anlamaya gayret ediniz:
Peru’daki “Mashco Piro”ların özgür yaşadıkları kendi tabiatları var, Dakota’daki “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin özgür yaşadığı kendi tabiatları var.
Eğer bu tabiatlara dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetler ile saldırmaya kalkışırsa; “Mashco Piro”lar da, “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi de, veya bunlar gibi diğer pek çok topluluk da; bir kahramanın çıkıp gelmesini ve onları kurtarmasını bekleMİyor. Bizzat kendi ruhları ile, bizzat kendi çabaları ile; diktatörlere karşı mücadele ediyorlar. Herhangi bir liderin arkasında toplanma ihtiyacı hissetMEden, herhangi bir kahramanın kölesi olmayı kabul etMEden; “Donald Trump gibi despotlar”a karşı canla-başla mücadele ediyorlar.
Umarım, nihayet anlamışsınızdır; “kurtarıcı” zevzekliğinizi nihayet burada bitirirsiniz, ve bir daha getirmezsiniz. Ama sizin “huyunuzu” artık biliyorum; yine türlü türlü kelime cambazlıkları ile konuyu yine saptırmaya uğraşırsınız…
_________________________________
Kurtarıcı Quetzalcoatl, yeni putunuz Cortez’in büyük babası, H. Cortes’den önce, gider ama Meksika’da olmayan sakallı “denize” geri kovulur. Çok meşhur sahnede Moctezuma, Cortes’e; “sizi bekliyorduk” der, ve makamına işaret eder cahiller cahili sarışın mavi gözlü bunak!
_________________________________
“Alexandria Ocasio-Cortez”in soyadını araştırdığınız zaman, yani “Cortez” soyadını taşıyor olması, bu genç siyasetçinin; “otomatik bir şeytan” olduğu anlamına gelMİyor.
“Hernan Cortes (Cortez the Killer)” ile “Alexandria Ocasio-Cortez” arasında herhangi bir bağ yok; sadece soyadları aynı o kadar.
Hayatta aynı ve benzer soyadlarına sahip yüzbinlerce (belki de milyonlarca) insan var. Bu soyadlarından hepsinin tarihsel köklerini tek tek araştırıp “hangisinin atalarının geçmişte katliamlar yaptığı”nı tek tek tespit edebiliyor olmanız; günümüzde aynı soyadını taşıyan kişilerin de “otomatik katliamcı” olduğu sonucunu getirMİyor.
Eğer sizin soyadınız “Hitler” olsa idi (yani eğer siz “Pipsqueak Hitler” olsaydınız), bu durum; sizin “otomatik katliamcı” & “otomatik faşist” & “otomatik ırkçı” biri olduğunuz anlamına gelMEZdi.
Siz “ahmak” değilsiniz, bu sebeple; “ahmak taklidi” yapmayı bırakınız.
“Leonid Brezhnev” took Afghanistan.
“Menachem Begin” took Beirut.
“Leopoldo Galtieri” took the Union Jack.
And “Margaret Thatcher”, over lunch one day,
Took a cruiser with all hands.
Apparently, to make him give it back.
Take all your overgrown infants away somewhere
And build them a home, a little place of their own.
The Fletcher Memorial Home
for Incurable Tyrants and Kings.
And they can appear to themselves every day
On closed circuit T.V.
To make sure they’re still real.
It’s the only connection they feel.
“Ladies and gentlemen, please welcome, Reagan and Haig,
Mr. Begin and friend, Mrs. Thatcher, and Paisly,
“Hello Maggie!”
Mr. Brezhnev and party.
“Who’s the bald chap?”
The ghost of McCarthy,
The memories of Nixon.
“Goodbye!”
And now, adding color, a group of anonymous Latin-American Meat packing glitterati.
Did they expect us to treat them with any respect?
They can polish their medals and sharpen their smiles,
And amuse themselves playing games for a while.
Boom boom, bang bang, lie down you’re dead.
Safe in the permanent gaze of a cold glass eye
With their favorite toys
They’ll be good girls and boys
In the Fletcher Memorial Home for colonial
Wasters of life and limb.
Is everyone in?
Are you having a nice time?
Goodbye!
Now the final solution can be applied.
Roger Waters
(21 Mart 1983)
“Eskinin kahinleri topluluklara görümlerini paylaşmak üzere döndüler; tıpkı kadınların mısırı ve erkeklerin avı paylaştığı gibi.”
“Günümüzün kahini görümlerini kağıt sayfalara döküyor…”
_____________________________
“Fredy Perlman”ın açıklamaları ile “Joseph Campbell”ın açıklamaları aynı.
Önce “Joseph Campbell”ın en güzide eserlerinden olan “İlkel Mitoloji (Tanrının Maskeleri 1)” ve “Doğu Mitolojisi (Tanrının Maskeleri 2)” ile başlayıp,
Sonra; “Mircea Eliade”nin, “Bronislaw Malinowski”nin ve “Alain Danielou”nun yıllar boyunca süren araştırmalarıyla elde ettiği bulguları incelerseniz, şunları ayrıntılı bir şekilde açıkladıklarına şahit olacaksınız;
“Kahraman(lar) & kurtarıcı(lar)” kültünün (ve kültlerinin) sebepleri iki yönlü izah edilebilir:
________ [ 1 ] ________
İnsanlar, gündelik (sıradan) hayatlarında tabiatta meydana gelen olayları anlamlandırırken belirsizlikleri bir miktar giderebilmek, kendilerini (ruhlarını) tatmin edebilmek için; güvenle tutunabilecekleri, korktuklarında ve cesarete ihtiyaçları olduğunda tutunabilecekleri (adeta) dallar icat etmişlerdir. Örnek: Eğer hasat zamanı geldiğinde birdenbire fırtına çıkmışsa ve bütün mahsûlü biçip yok etmişse; bu, bir tür cezadır, yani “mitolojik tanrı”; köylüleri cezalandırıyor.
________ [ 2 ] ________
Çeşitli dönemlerdeki (“eras” & “ages”); oba başları, kabile şefleri, şamanlar, hakanlar, sultanlar, krallar, kraliçeler, imparatorlar, imparatoriçeler, ve benzeri “ünvanlara” sahip elit zümreler; kendi tebaası olarak gördüğü toplum üzerinde tahakküm kurmak, yani hegemonyasını sağlamlaştırmak için; ya bizzat kendisini tanrı veya tanrıça olarak tanıtmıştır, ya da hâlihazırda var olan folklorik tanrıların veya tanrıçaların özelliklerini kendi hükümranlığına monte etmiştir. Buna en güncel örneklerden biri olarak; Hindistan’ın mevcut başbakanı “Narendra Modi”nin, adeta fundamentalist bir amaç ile Hindistan’ın köklerinden beslenmesi gerektiği yönünde yaptığı, (bağnazlık seviyesinde) bir “Hindu insanı (toplumu)” yaratmak olduğunu görebilirsiniz. Vishnu’nun 7. avatarı (reenkarnasyonu) olan “Rama”; Narendra Modi’nin bugün Hindistan toplumunun her köşesinde yeniden ihya etmeyi (ululaştırmayı & yüceltmeyi) çok istediği bir “mitolojik tanrı”dır. Devamlı dile getirdikleri, haykırmaktan çok hoşlandıkları söylem şudur: “Jai Shri Ram”. Anlamı: “Tanrı Rama’nın egemenliği hüküm sürsün.” demektir. Müslümanlardaki “Allah-u Akbar” ifadesi ile aynı anlamdadır.
Bir örnek daha aktarayım size; “Donald Trump” diyor ki:
“Tanrı, benimle gurur duyuyor. Başkanlığa ikinci kez geldiğim günden bugüne tam 1 yıl geçti, ve Tanrı benim başarılarımı takdir ediyor.”
https://www.nytimes.com/2026/01/20/us/politics/trump-anniversary-briefing.html
_________________________________
Şimdi;
Bütün bu okuduklarınızdan farklı olarak, dilinize pelesenk ettiğiniz şu “kurtarıcı” meselesi ile ilgili son kez açıklık getireyim.
“Mashco Piro’lar ‘kurtarıcı’ araMIyor.” derken kastettiğim şey, yukarıda okuduklarınızın hiçbiri DEĞİL.
Lütfen bu kısımdan sonrasını dikkatle okuyunuz, ve anlamaya gayret ediniz:
Peru’daki “Mashco Piro”ların özgür yaşadıkları kendi tabiatları var, Dakota’daki “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin özgür yaşadığı kendi tabiatları var.
Eğer bu tabiatlara dışarıdan birileri (örnek: “şımarık zenginler” ve “şımarık diktatörler”) zorla, despotça, hegemonyâl niyetler ile saldırmaya kalkışırsa; “Mashco Piro”lar da, “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesi de, veya bunlar gibi diğer pek çok topluluk da; bir kahramanın çıkıp gelmesini ve onları kurtarmasını bekleMİyor. Bizzat kendi ruhları ile, bizzat kendi çabaları ile; diktatörlere karşı mücadele ediyorlar. Herhangi bir liderin arkasında toplanma ihtiyacı hissetMEden, herhangi bir kahramanın kölesi olmayı kabul etMEden; “Donald Trump gibi despotlar”a karşı canla-başla mücadele ediyorlar.
Umarım, nihayet anlamışsınızdır; “kurtarıcı” zevzekliğinizi nihayet burada bitirirsiniz, ve bir daha getirmezsiniz. Ama sizin “huyunuzu” artık biliyorum; yine türlü türlü kelime cambazlıkları ile konuyu yine saptırmaya uğraşırsınız…
_________________________________
Yakındaki Gazze? boşver gitsin! Bunlar pis Araplar!
Diğer çok sayıda hayatları beş para etmezler daha var:
Sudan, Myanmar, Filistin, Mali, Nijer, Nijerya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Somali, Suriye, Haiti Cumhuriyeti, Yemen, İran, Etiyopya, Nijerya…
Olsun! Ölenler Amerikalıların daha da obez, ateş püskürten ICE hilkat garibelerinin daha da güçlü katiller, ABD’nin daha da zengin olmasını sağlar.
_________________________________
“Acıları birbirleriyle yarıştırmak” veya “acıları birbirleriyle kıyaslamak”, sadece ama sadece;
• Hegemonyasını pekiştirmek isteyen çeşit çeşit güç odaklarının (power poles and/or blocks) sergilediği bir davranıştır.
• Egoist & narsist (bencil) özelliklerini dizginleyemeyenlerin sergilediği bir davranıştır.
• Megalomanlığıyla (büyüklük & kibir hezeyanıyla) tanınan kişilerin veya toplulukların sergilediği bir davranıştır.
ABD’de (Trump’ın despotluğu neticesinde) I.C.E. muhafızlarının, güncel bir “Gestapo” organizasyonu gibi, güncel bir “STASI” organizasyonu gibi; sokaklarda, caddelerde, mahalle başlarında, sıradan insanların ikâmet ettiği sıradan konutların hemen önünde adeta “pusuya yatmışçasına” bekleyip Trump’ın “illegal aliens” bahanesinin arkasına saklanarak; masum insanları kıskıvrak yakalayıp “detention center”lara zorla, yaka-paça götürmesi devasa bir trajedidir.
Gazze’de, cesetleri bulunamayan bebeklerin annelerinin çıkardığı çığlıklar; devasa bir trajedidir.
Bütün bu “acılar” (veya “trajediler”); birbirleriyle kıyaslanamaz, birbirleriyle yarıştırılamaz.
_____ Acılardan (trajedilerden) bir örnek daha: _____
Rohingya (Arakan) Soykırımı; Müslüman Arakan halkı olan “Rohingyalar”a, “Myanmar Hükümeti tarafından” yapılan etnik temizliktir. Milliyetçi Budistlerin yaptığı katliamlar; “1 milyondan fazla Arakanlı”yı başka ülkelere gitmeye mecbur bıraktı. Çoğu Arakanlı Bangladeş’e göç ederek Dünya’nın en büyük mülteci kampının kurulmasına sebep olurken, diğer Arakanlılar “Hindistan”, “Tayland” ve “Malezya”ya gitmeye mecbur bırakıldı.
_____ Acılardan (trajedilerden) bir örnek daha: _____
“Uygur Soykırımı”; Çin Hükûmeti tarafından Uygurlara karşı uygulanan şiddet ve insan hakları ihlâllerine verilen genel isimdir. 2014 yılından bu yana “Çin Halk Cumhuriyeti hükümeti”; Sincan’daki Uygurlar ve diğer Türk kökenli Müslüman azınlıklara karşı, genellikle zulüm veya soykırım olarak nitelendirilen bir dizi insan hakları ihlâli gerçekleştirmiştir. “Keyfî kitlesel tutuklamalar” ve “gözaltılar”, “işkence”, “yaygın gözetim uygulamaları”, “kültürel ve dinî baskılar”, “ailelerin parçalanması”, “zorla çalıştırma”, “cinsel şiddet” ve “üreme haklarının ihlâli” gibi uygulamalara dair çok sayıda rapor bulunmaktadır.
“Xinjiang internment camps
(Sincan gözaltı kampları)”
[Not: “Panopticon” hapis ve gözetleme sistemi; ilk kez 1785 yılında, İngiliz düşünür & filozof “Jeremy Bentham” tarafından ortaya atılmıştır.]
Bu kamplara; Çin Hükûmeti’nin resmî (örtmeceli) tanımıyla “Mesleki Beceri Eğitim Merkezleri” deniyor.
Çin Hükûmeti’nin; “Sincan Uygur Özerk Bölgesi”nde 2014 yılından bu yana işlettiği ve başta “Uygur Türkleri” olmak üzere çoğunluğu Müslümanlardan oluşan çeşitli etnik gruplara ait insanları tuttuğu kamplardır.
Çeşitli devletler ve sivil toplum kuruluşları tarafından “toplama kampları”, “enterne kampları” ve “endoktrinasyon kampları” olarak tanımlanan bu kamplar; ilk kez “Xi Jinping”in yönetimi altında 2014 yılında kuruldu.
Sert tutumuyla bilinen Ç.K.P. sekreteri “Chen Quanguo”nun Ağustos 2016’da özerk bölgenin başkanlığına getirmesinden beri kampların sayısı ve kapsamı daha önce görülmemiş bir şekilde yoğunlaştı.
Bu kampların gizlice ve yasal sistemin dışında işletildiği, birçok tutuklunun herhangi bir yargılama veya suçlama yapılmadan kamplara alındığı bildirilmiştir.
Raporlara göre; yerel makamlar bu kamplarda yüzbinlerce Uygur ve diğer etnik azınlıklara ait Müslümanları tutmuştur; bu tutuklamaların amacının “sözde aşırılık” ve “sözde terörizm”le mücadele etmenin yanı sıra “Çinlileştirme” olduğu belirtilmektir.
_________________________________
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
Bruce Springsteen’in, Minneapolis’deki “I.C.E. operasyonları”nda hayatını kaybeden ve yaralanan masum insanların anısına yazdığı şarkının (Streets of Minneapolis) yayın tarihi “28 Ocak 2026”.
https://gunzileli.net/omer-faruk-ciravoglu-gun-zileli-ile-nehir-soylesi/#comment-258315
(31 Ocak 2026 at 01:09)
Önceki mesajımda tarihi “2028” olarak yanlış yazmışım, şimdi düzelttim.
Yanlışlık için özür dilerim.
“I.C.E. muhafızları” tarafından zorla alıkonulan küçücük çocuk “Liam Conejo Ramos” yem olarak kullanıldı; babasının ortaya çıkması sağlandı, böylece Texas’daki “detention center”a yaka-paça götürüldüler.
Ramos’un okulundaki sınıf arkadaşları onu anmak için mektuplar yazdı, işte o mektuplardan bazıları:
https://www.youtube.com/watch?v=0Cw36_u3_7k
____________________________________
The world has already fired up the murders of hate
But I believe there are birds
Whose songs of love aren’t heard
By people who need to care
“İnsanlar düşünme ve hissetme özgürlüklerinden vazgeçecekler ve bunu fark etmeyecekler, çünkü dikkatlerini dağıtacak her türlü eğlenceye tapınacaklar.”
Açıldı kutu, döküldü kötü. Bazıları sanki kâinatın kozmik odasına girip çıkmış gibi dünyanın akibetini görüp de mi kalem tuttu? Bildiklerimiz, ne kadar çok şeyi bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz anlamından başka bir anlama hiç gelmedi. Hep söylerim, niye bilmem, dünyada çok şeyler görmeye dayanmaz gözler yalnız bizim gözlerimiz midir? Aldous Huxley, gençliğinde ciddi bir göz hastalığı geçirdi ve neredeyse tamamen kör olma tehlikesiyle karşılaştı. Bu durum tıbbi kariyer hayalinin son bulmasına neden olduğu gibi onu edebiyata yöneltti. “Eh, edebiyat! Ne işe yarar?” Demeyin! Görünmez çizgilerle sarıldığını varsaydığımız dünya yazıyla şekillendi tarih boyunca. Böylece 20. Yüzyılın gözleri köreldikçe zihni keskinleşmiş yazarlarından biri oldu o da. Sezgileri de en az mizacı kadar keskinleşen Huxley, modern dünyanın çelişkilerini bir bisturi gibi yararak açığa çıkardı. O, hem bir yazar hem de geleceğe dair sezgileri güçlü az sayıda yazardan biri oldu. Bilimle mistisizmin, teknolojiyle ruhun kesişim noktasında durmayı seçtiği ya da bir şekilde oraya sürüklendiği için. “Karşı-kültürün efsanesi” sıfatını hak etmek için, Huxley ve eserleri, geleneksel toplum yapılarını sorgulayan tarafa geçti. 1960’ların hippi hareketi, psychedelic devrimi ve Doğu maneviyatının Batı’ya sızışı onun fikirleriyle de şekiller aldılar. Huxley, bireyin özgürleşmesini kolektif şartlandırmanın zincirlerinden kurtuluş olarak gören yazarlardandı. İç içe fanuslar gibi duran tek tipleştirici dünyaya bakınca pek mümkün olmayan bir şey gibi dursa da bu onun için hem felsefi bir ideal hem de varoluşsal bir zorunluluk gibi gerçekleşmişti. Dünya görüşü, insanlığın teknolojik ilerlemenin tuzağına düştüğünü, haz ve konforun bireyi uyuşturarak özgürlüğü yok ettiğini net bir şekilde teşhis etti. İnsan geçtiği yollardan öğreniyor ne öğreniyorsa ne de olsa. Bu tespit, onun eserlerinde kendi kendine bir yankı olarak da kalmadı. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin kölesi olmuştu ve kurtuluş, içsel bir devrimle mümkün olacaktı. Evet ama, insan durup kendi içine bakma cesaretini bulacak mıydı?
1894’te İngiltere’nin Surrey bölgesinde doğan Aldous Leonard Huxley, Darwin’in sadık savunucusu Thomas Henry Huxley’in torunuydu. Neydi coğrafya? Kader mi? Büyükbabası, “bilimsel agnostisizmin” de “babası” olarak bilinen biriydi. Evrim teorisini kiliseye karşı savunurken, bilimin sınırlarını da kabul eden bir rasyonalizmi temsil ediyordu. Babası Leonard Huxley, bir yazar ve editör olarak aileyi edebiyatla iç içe tutarken, annesi Julia Arnold ise, şair Matthew Arnold’un yeğeni olarak sanatsal bir duyarlılık katıyordu onun varoluşuna. Benimkinin de sesi çok güzeldi. Keşke bu kadar içine kapanık olmasaydı ama. Dikenli bir sarmaşıkta kıpkırmızı böğürtlen gibi… Elini tutsam, dalı kırılmış ağaç gibi kanardı. Bu aile ortamı, Huxley’i genç yaşta felsefe, bilim ve edebiyatın kesişiminde derin bir merkeze yerleştirdi. Kardeşleri Julian ve Andrew, biyoloji alanında önemli isimler olurken, Aldous’un yolu edebiyata kaydı. Her edebiyatçı gibi doğrusu böylece hayatı da biraz kaydı. Asla kesin öngörülere sahip olmak kaygılardan azade biri yapamadı çünkü onu. E dünyadayız, insanız, kolay mı soğukkanlı olmak, insan kanı akan nehir başlarında durup beklerken zamanın geçip gitmesini… Zira bu yol, onun için de adeta trajedilerle döşeliydi. Annesini genç yaşta kanserden kaybetti. Onun, ölüm ve varoluş temalarına olan ilgisini derinleştiren de ilk anda bu oldu. Her kayıp bir boşlukla doldurur yerini her şeyin, içine ne koysan da bir köşesi hep delik bir kese kâğıdına benzeyen bir oda gibi insanın. Çünkü insan her şeye kendinden başlıyor hep. 1911’de Eton Koleji’nde okurken yakalandığı keratitis punctata hastalığı, gözlerini neredeyse tamamen kör ettiğinde bile belki bu kadar da hissetmemişti bu eksikliği. Bu sağlık krizi, tıp kariyeriyle dolu dolu hayallerini yok etti ve onu edebiyata, düşünceye yöneltti. Göz görmeyip, el tutmayınca da insan boyuna anlatmak istemez mi ki? Sel durduran setler düşünlere engel olabilir mi ki? Bu yönelim sadece tıp hayallerinin suya düşmesiyle ortaya çıkmadı tabii, aile geçmişi ve kişisel eğilimleri tıpla ilgili hayalleri gerçekleşseydi de inşa edecekti kendini. Yazı, bir tutkudur çünkü değişmez. Neticede edebiyat büyük oranda kara kara düşünmenin ortaya çıkardığı da bir şeydir, bütün meyusların iki kanadından biri hep.
Bu yüzden Huxley, bu körlüğü bir lanet gibi yaşarken bir fırsat olarak da gördü diyebiliriz. Görme yetisini kaybetmek, iç dünyasını keskinleştirdi. Gözleri görmüyor diye duyularına yüklenen Baba Vanga gibi. Görme korteksi (occipital lob) kullanılmadığı için başka işlevlere (işitme, dokunma, hafıza, dil) adapte olur, göz ve beyin ilişkisi üzerinden bakınca evet, körlük beyni dönüştürür ve diğer yetenekleri güçlendirir, bu da “kehanet” gibi algılanan sezgisel avantajlar yaratabilir. Fakat bakıp da dünyanın kötü gidişatına, kim aksini iddia edebilir? Bir zamanlar gördüğü şeylerin zihninde bir kopyasıyla yaşadı. Bates yöntemiyle kısmen iyileşse de bu deneyim, onun algı ve gerçeklik kavramlarını sonsuza dek değiştirdi. Artık zihniyle her yere gidebilecek, her şeyi en ince ayrıntısına kadar görebilecek kadar düşünecek vakti vardı çünkü. Böylece dünya görüşünde, fiziksel duyuların sınırlılığını vurgulayarak, mistik deneyimlerin kapılarını araladı. Sanki biraz İbni Arabi gibi. İnsan, duyularının ötesinde bir gerçeklik aramalıydı, yoksa maddi dünyanın tuzaklarında boğulurdu. E yani mistik bir peygamber olmadı, ama bu yüzden iyi bir edebiyatçı olduğu apaçık. Peygamberleri çarmıha gerenlerin toplumunda zaten en iyisi edebiyatçı olmak değil midir?
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Oxford’da İngiliz edebiyatı okuyan Huxley, 1916’da onur derecesiyle mezun oldu. Savaş, onu da dönemin pek çok yazarı kadar etkiledi. Bugün bile hâlâ birçoklarımız o günlerin yarattığı o panik ile yaşamıyor muyuz? O da birçokları gibi orduya katılmak istedi, ama neden? Savaş karşıtıydı üstelik! Demek ki ölmek için bu yolu daha mı kolay bulmuştu? Belki. Fakat insan önce hep kendi kendine çelişecekti ki, insan olduğunu anlayacaktı. Çocukken benim de zaman zaman böyle hayallerim olmuştu, ama bilmiyorum ki sonra ne olmuştu da bu ben bile karıncayı gözetenlerden olmuştum birden. Ancak gözleri nedeniyle reddedildi. Bunun yerine, Eton’da Fransızca öğretmenliği yaptı ve burada öğrencisi George Orwell’le tanışacak ve daha sonra Orwell’in distopyası “1984”, Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sındaki temalarla yankılanacaktı, ama boynuz kulağı geçse ne olur, Huxley’in kehanetleri daha incelikliydi. Zira korkuları bile birbirine bu kadar yakınken asla asla benzer değillerdi. “Orwell’in korktuğu, kitapları yasaklayacak olanlardı. Huxley’nin korktuğu ise, kitap okumak isteyen kimse olmayacağı için kitabı yasaklamaya gerek kalmayacağıydı.” Bu korkuyla Huxley, baskı yerine, “hazla uyutma” tehlikesini öngördü de diyebiliriz. Tüketim çalgınlığının insanlığı getirdiği noktada şimdi, durmuş haklılığına bakıyorum ben de onun. “5 yıl içinde karanlık bir çağa gireceğiz” diyen Bill Gates’le aynı çağın ilk eşiğinde durmuş, bakarak henüz yeterince dalgalanmamış bir denizde panik içinde debelenenlere…
Erken kariyerinde, Athenaeum dergisinde çalıştı, kısa öyküler ve şiirler yayımladı. Şiiri en çok şiiri sevmeme rağmen rahatlıkla söyleyebilirim şunu: Şairler, asla yazdıkları gibi değillerdir. Huxley de öyle. 1920’lerde İtalya’ya yerleşti. Burada D.H. Lawrence gibi yazarlarla dostluk kurdu. Lawrence’ın ölümünden sonra mektuplarını derleyerek, onun mistik eğilimlerini kendi felsefesine entegre etti. Bakın bu asla bir intihal çalışması değildir mesela, onu geliştirip ilerletmek hayatta tutmaktır, fikirleri sahipleriyle beraber. Huxley’in bu dönemdeki eserleri, satirik bir keskinlik taşıyordu. Öncekilerden daha keskin. Hicivsiz, alaysız ele aldığı bir tek nokta bile yoktu. Göz kırpsa yeridir birbirine değdiğinde bile kirpikleri isyan kıvılcımları saçardı, bile diyebilirim. Öyle ki “Krom Sarısı” (1921) kitabıyla, İngiliz entelektüel çevrelerini alaya almıştı ilk iş olarak. Batı medeniyetinin iç krizi daha o günler ifşa olmuştu böylece. Karakterler, boş sohbetler ve yüzeysel ilişkilerle dolu bir dünyada kaybolmuştu. Bu kitabı, Huxley’in toplum eleştirilerini içerdiği gibi içeriye bir nefeste buyur edilmemiş olmasının da intikamıydı tabii. Modern insan, duygusal derinlikten yoksun, sadece entelektüel pozlarla var oluyordu. Bakınız bizim edebiyat ortamımıza, sanki biraz bize de bakarak da yazmış gibi, sanki! “Modern” bugün de sadece bunların karşılığı değil mi zaten? “Antic Hay” (1923) ve “Those Barren Leaves” (1925) ile bu temalar derinleşti. Yoksa yenilen pehlivan güreşe mi doymuyordu? İnsan bir dövüşe girişince, çok dayak da yese attığı bir tek yumrukla da övünebiliyordu. O da durmadı tabii, savaş sonrası Avrupa’nın hedonizmini, manevi boşluğunu ifşa etti. Demek ki edebiyat, tarihin ifşa edilmesinin de bir yoluymuş, o kadar da boş bir iş değilmiş. Değil mi? Bu ifşa, bugün önünde durup dünyaya baktığımız küçücük pencerelerden bile görünmekte. Şairin de dediği gibi işte: “Pencereyi kapama, gök dolabilir içeri…” Bilim ve teknoloji, insanı özgürleştirmek yerine, onu mekanik bir varlığa indirgiyordu.
Bu kitaplar, onun dünya görüşünün erken evreydi üstelik: Agnostik bir şüphecilik, dini kurumları alaya alma ve bireysel özgürlüğün peşinde koşma… İlk gençliğinde hiç yapmadığı şeylermiş gibi. 1928’de yayımlanan “Ses Sese Karşı”, Huxley’in en karışık metinlerinden biriydi. Müzikal bir yapıya sahip bu kitap, kontrapunkt tekniğiyle farklı karakterlerin hayatlarını iç içe geçirmiştir. Burada, bilim insanı, sanatçı ve mistik figürler çarpışırlar. Huxley, entelektüel çatışmaları bir senfoni gibi düzenlemiş ve İngiliz toplumunu yönlendirenler hakkında keskin tespitlerini somutlaştırıyordu. Çünkü modern toplumlarda, duygusal ve manevi bütünlüğü kaybetmiş, insanlar parçalanmış kimliklerle yaşıyordu. Bu dönemde Huxley, Maria Nys ile evlendi. Belçikalı bir mülteci olan Maria, onun hayatında bir eş olmaktan daha ileri manevi bir sığınak olmuştu. Oğulları Matthew doğdu, ancak bir süre sonra evlilik, Huxley’in cinsel özgürlük arayışlarıyla sarsıldı. Hakeza Huxley, monogamiyi sorguluyor, bireysel hazın toplumsal normlara üstünlüğünü savunuyordu. Kendiyle çelişki içinde uzun yıllar geçirdi. Ne de olsa karşı-kültürün daha ileride ilhamlarından biri olarak anılacak olan Huxley halihazırda onun taşıyıcı bir parçasıydı da. Neticede 1960’ların “serbest aşk hareketi” onun fikirlerinden de ilham almıştı. Fakat hiçbir zaman bu hareketler onun fikirlerinin “doğrudan meyveleri” ya da “tek kaynağı” elbette değildi.
Çelişkiler içinde, çarpık fikirlerle çarpışa çarpışa 1930’lara gelindiğinde, Huxley’in dünya görüşü de dünya gibi evrilmeye başladı. “Cesur Yeni Dünya” (1932), onun en ikonik eseri oldu ve distopya edebiyatının zirvesi. Kitap, genetik mühendislik, “şartlandırma” ve “soma” adlı bir ilaçla kontrol edilen bir toplumu tasvir ediyordu. Huxley, burada da “geleceği öngördü” mü diyeceğiz? Hiç yaşamadığımız yıllarda şimdi yaşadığımız olayların zaman geriye akarken hiç benzerleri olmamış mıydı ki? Tabii ki olmuştu. Geleceğin kaygısı, güç savaşları yüzünden ortaya çıkan geleceğin tiranlığı, acıyla değil, zevkle gelecekti. İnsanlar, özgürlüklerini fark etmeden kaybedecek, konforla uyuşturulacaktı. Bu öngörü, tüketim toplumunun yükselişiyle gerçekleşti evet, ama o zamanlarda başka bir boyutta seyreden bir değişim rüzgârı olarak da vardı. Bugün sosyal medya ve eğlence endüstrisi, “soma”nın modern eşdeğerleri… Roman, Huxley’in bilim eleştirisini doruğa çıkardı. Temnolojietik olmadan kullanıldığında, insanı köleleştiriyordu. “Kadim Felsefe”de (1936), pasifizm temalarını işledi ardından. Sanki yaylı bir tepsi üzerinde duruyormuştu da birden hızlanıp yavaşlıyormuş gibi yeryüzü. İlk gençliğinde orduya katılmak isteyen Huxley, daha sonra savaşa en sert biçimde karşı da çıktı, Peace Pledge Union’a katıldı.
Bu kronolojik değişimle birlikte “Ends and Means” (1937) adlı denemelerinde, etik ve siyaseti tartıştı. Demek çok seneler boyunca durup bir aynanın önünde birdenbire kendine mi baktı? “Şiddet, hiçbir amaca hizmet etmezdi; değişim, bireysel dönüşümle başlamalıydı” sözünü kendinden başlattı. İnsan da işte böyle, her şeye hep geç karar veriyor. Kararsız insandan daha korkunç bir başka şey de yoktur bu yüzden. Kararsız insandan ben bile korkarım, korkulasıdırlar çünkü. Başka da korktuğum bir şey olmamıştır yeryüzünde. Bu dönemde, Gerald Heard ve JidduKrishnamurti gibi dünyaya akıl almaz yerlerden bakan isimlerle de tanıştı. Çok iyi derecede retorik bilen pek çok kişi tanıdım ben de. Sözler davranışlarda yer bulmadıkça anlamsızdır, ama bu tanışmaların birçoğu Huxley’in Doğu felsefesiyle onun agnostisizminden mistisizme geçişini hızlandırdı. İnsan karıştıkça berraklaştığını zannettiği bir zihinle ne arasa bulamaz, ama Vedanta ve Budizm, Huxley’e evrensel bir maneviyat kapısını da araladı nitekim. Nihayet bütün dinler, aynı ilahi gerçeğe işaret ettiği için belki de. “Sen buldun mu?” Dersen eğer, aramıyorum ki…O beni daha kolay bulur nasılsa, eliyle koymuş gibi olduğum yerde. Belkide bu yüzden, hiç durmadığım halde hiç kıpırdamıyormuşum gibi hissediyorum nedense.
Sanki kâinatın kozmik odasını görmüş gibi kitaplar yazan ve 1937’de Amerika’ya taşınan Huxley, çoğu zaman itelediği dünyadan yeterince kopmadığı için bir dönem Hollywood’da senaristlik de yaptı. “Pride and Prejudice” ve “Jane Eyre” gibi filmlere katkıda bulundu. Bu dönem, onun mistik arayışlarını yoğunlaştırdı. Fakat asla bir aziz değildi, olmayacaktı da. Dünyada dolaşan her canlı bir nedenle toprağı hep kazmıştır çünkü. Ne çıkarıp ondan ne gömdüğü yine ona, çok da mühim değil doğrusu. “Kadim Felsefe” (1945), dinlerin ortak özünü inceledi. Mistik deneyim, ego’nun ötesinde bir birlikteliğin içine çekti onu. Ben olsam her kapıdan böyle dalmazdım içeri. Huxley için Batı’nın materyalizmi, Doğu’nun manevi derinliğinden yoksundu ve kurtuluşu, meditasyon ve içsel sessizlikte arıyordu. Yine bir başka şairin dediği gibi “Bu yaşa gelince anlarmış insan” kıvamına geldi, durdu ve bu kitap da böylece karşı-kültürün temel metinlerinden biri oldu. 1960’ların spiritüel arayışı, onun fikirleriyle beslendi. Huxley’in dünya görüşü de bu yüzden kristalleşti. İnsan evrimi, fiziksel değil, maneviydi. “Her nefis ölümü tadacaktır” ya da “Sonra yine bize döndürüleceksiniz” gibi en ateşli ateistleri bile sonradan deist yapan da bu. Teknoloji, ruhu beslemedikçe sürekli yeniden başlayıp bir simülasyon gibi sona erecekti. Bu dönem daha çok Huxley’in “psychedelic deneyimler” dönemiydi. “Algı Kapıları” (1954), maskelin deneyimlerini anlattı. Algı kapıları açıldığında, dünya sıradanlıktan kurtulmuştu. Huxley, psychedelics’i mistik bir araç olarak gördü ve ego’yu eriterek, ilahiyle bağlantı kurmanın hayallerine kapılıyordu. Bu kitap, rock grubu The Doors’un adını verdi ve Timothy Leary gibi isimleri de etkiledi.
Tam olarak İlhan İrem’in iç dünyasına da benzeyen bir dünya aurasına sahipti. Huxley, yine de Leary’ye tavsiyelerde bulundu, ancak psychedelics’in kitlesel kullanımına temkinli yaklaştı. Yanlış ellerde, yeni bir soma olabilirdi. “Cennet ve Cehennem” (1956) ise, bu deneyimleri genişletti; psychedelic vizyonlar, cennet ve cehennemi simgeleyen bir metin olmuştu. Geç dönemi, ütopya arayışıyla geçti. “Ada” (1962), “Cesur Yeni Dünya”nın karşıtıydı üstelik. Ada toplumu, manevi pratikler, psychedelics ve ekolojiyle uyum içindeydi. Huxley, burada ideal bir dünya tasvir etti ama yine de bir Spinoza değildi. Teknoloji, ruhu desteklemeliydi evet, ama birey, topluma entegre aynı zamanda da özgür olmalıydı. Bu kitap da, onun ekolojik endişelerini yansıtıyordu aslında. Kaygıları onu nereye sürüklerse, o da oraya gidiyor, yine de ne yapsa ne yazsa şüpheden de hiç ayrılmadan aklı başında bir şeyler yapıyordu. Ama kime göre, neye göre aklı başında? Çoğunluğun içinde kaç paralık hatırı olur azınlığın, tüketilmekten başka?
Aşırı nüfus ve kaynak tüketimi, insanlığı yok edecekti. Bu öngörüsünde yanıldığı şey, aşırı nüfusun değil azgın azınlığın kaynakları tükettiği gerçeğiydi sadece. Kimse dışında kalmadıkça mensubu olduğu kavmi taşa tutmuyordu nasılsa.1963’te gırtlak kanseriyle boğuşurken, eşine iki kez LSD enjekte ettirdi. Eşi bundan günlüklerinde “olağanüstü derecede huzurlu bir ölümdü” diye söz etmiş olsa da, bu kadar çok bilen birinin bunun bir intihar, ötanazi eğilimi olduğunu da bildiğini varsaymak kaçınılmaz tabii. Ölüm, bir geçişti, korkulacak bir şey değil. İnsan, kendi yarattığı cehennemden kurtulmalıydı, o da öyle yaptı. Öngördüğü dünyayı hiç görmedi de değil. Dünya o yıllarda nasıl bıçak altındaydıysa, bugün de öyle. Huxley, döneminde pek kabul görülesi bir yazar olmadıysa da kolay kolay, bugün olduğu kadar, pek çok açıdan bakıldığında, karşı-kültürün babası, ama aynı zamanda “modern dünyanın da vicdanı” diyebilir miyiz? Ben diyemem. Değil çünkü. Rüştünü bir kez ispatlamış insana hiç “hata yapma payı” bırakmıyoruz çünkü, niye?
Ayfer Feriha Nujen [sosyolog]
(1 Şubat 2026)
“Zararlı arzuların suiistimalini görebilmek için
gözlerini nereye çevireceğini biliyor musun?”
Sokrates, Platon, Devlet, VIII. Bölüm
Yeni reaksiyoner düşünce üzerine yazdığım yazının devamı niteliğinde ele almak istiyorum bu konuyu. Yeni Reaksiyoner düşünce biçimi kuramcılarının demokrasi kavramıyla alakalarının pek zayıf olduğunu ve fikirlerinin ekonomik büyüme ve zenginleşme ile zıt olarak işlediğini belirtmiştim. Ve zaten bu açıkça söylenmekte teorisyenleri ve siyasetçileri tarafından. Zararlı aşırı kazanç arzularının ve adaletsizliğin doğduğu yerlerde bulunmakta bu düşünceler.
Sermayenin büyüme ihtiyaçları içinde olduğu ve demokrasinin ikinci dereceden önemli olduğu lafları zaten 1980’li yıllardan beri neo-liberal ekonomistler tarafından söylenmekteydi. Bunların en meşhuru Milton Freidman olmuştu ve bu ekonomi- politikayı devam ettiren liderler arasından aynı yıllarda İngiltere’de Margaret Thatcher söylevlerinden birisinde “sosyal alanın” yani “toplumun” olmadığının altını çizmişti. Toplum yoksa o zaman demokratik bir toplum anlayışının da mevcut olmadığını söylemek istemekteydi.
Hatta 1980’lerin en beklenmedik olaylarının içinde herhalde Thatcher’in Malvinas Adaları yüzünden, 2 Nisan 1982 yılında Arjantin’e savaş açması olmuştu. Bir bakıma ters etki yaparak Arjantin’de diktatörlük yönetiminin düşmesi bu siyasi hareket sonrasında gerçekleşmişti. Bazen etkiler beklenmedik yerlerden fışkırabiliyor. Olmayan demokrasi ülkeye geri gelmişti.
Milton Friedman gibi bugün birçok Yeni Reaksiyoner demokrasinin peşinden gitmekten sıkılmış görünmekteler. 2010 ile 2020 arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde aşırı sağcı bir karşı-kültür ortaya çıktı ve bu yazarlar daha çok internet üzerinden fikirlerini yaydılar. Curtis Yarvin veya Nick Land gibi kimseler takma isimlerle bu ideolojik yazılarını blog’lardan ve sosyal medya ağlarından yaymaktalar. Bunların başka adı ise “Aydınlanma karşıtı” olarak “Kara Aydınlanma” ideolojik bakışını kullanmaktalar. İlkelerinin başında “demokrasiyi yok etmek” fikri gelmekte. Arkasından da Monarşiyi geri getirmekle bir adım daha ileri gitmekteler.
Uzun zamanlardan beri devletlerin yönetim tarzının biyopolitika olduğunu Foucault ileri sürmüştü. Daha sonra da “şirket toplumu” kavramını Deleuze kullanmıştı daha 1970’lerin sonundan 1990’ların ortasına kadar giden bir süreç içinde. Bu Yeni Reaksiyoner düşünürler devletlerin şirketler gibi yönetilmesini ve devlet başkanlarının da sadece “ekonomiyi” düşünerek demokrasi nefretini geliştirecek politikalar üretmelerini önemsemekteler. Ama kimsenin aklına bu grupların ileri sürdükleri gibi “insanlar arasında eşitsizliği” ve erkek ve kadın arasında güçlülük sırasında bir hiyerarşi yaratmayı düşünecek kadar ileri gidip, bu fikirlerin normal olarak karşılanmasını düşünmedi.
Bugün kritik bir yere gelmeye başladı dünyamız. Siyaset; eskiden düşünüldüğü gibi ülkelerin gelişme veya büyüme siyaseti olmaktan çıkarak zenginlerin daha özgür bir şekilde zenginleşerek fakirlerin de fakirlikte iyice alt seviyeye düşmesini, yeni dünya politikası olmasa bile Amerikan politikasının belirleyici unsuru olarak kabul etmekte. Hatta daha da ileri gitmeye çalışarak, insanların arasındaki eşitsizliğin kaynağının genetik olduğu tezini de tekrar 1930’lu yıllarda yaşandığı gibi yeşertmeye çalışmaktalar. İşin garip yanı ise bu fikirlere kapılan insan sayısının da pek de küçümsenmeyecek sayıda olması. Nasıl buraya geldik? sorusunun artık yeni bir soru olmaktan uzak olduğunu bilmeye başladık herhalde. 1980’lere ve dahası da F. Hayek’in düşüncesiyle 1940’lara kadar giden bir sürecin bugünkü durumu meydana getirmiş olduğunu görebiliriz. Hayek’in 1944’te yayınlanan “Kölelik Yolu” adlı kitabıyla toplumun planlanmasına karşı çıkmaktaydı. Kolektivizme nazaran bireyciliği öne çıkarmaktaydı. Bu tezler bugüne nazaran naif kalmaktalar.
Başka bir tuhaf tarafı da, bugünkü Yeni Reaksiyoner fikirlerin daha önceleri marjinal gibi durmalarına rağmen Silicon Valley patronlarının da artık bu tip düşüncelere sıcak bakmaya başladıklarını takip etmekteyiz. Donald Trump’ın ikinci defa iktidara gelmesiyle fikirler canlanarak pratik edilmeye başlandığında daha da vahim bir sürecin içine girdiğimizi her gün basından izlemekteyiz.
Yeni Reaksiyonerlerin fikirlerinin Trump Amerika’sında yer bulmaya başlamasıyla birlikte aynı özlemleri çeken “Avrupa Aşırı Sağ” siyasetçilerinin de çekinmeden kendi ülkeleri için benzer pratikleri uygulamak istediklerini kendi ağızlarından işitmekteyiz. Kağıtsız olarak adlandırılan kaçak işçilerin sokaklardan toplatılıp kamplara koyularak ülke sınırlarının dışına yollanması arzuları bu kadar açık ifade edilmekte. Amerika’da görülen sahnelerin acınası hallerinin değil kabul edilmesinin heyecanlarını göstermekte bu düşünceler.
Dünya derin bir değişim içinde yaşamaya başladı. Bu anlamda, “Demokrasi ve demokratik arasındaki farkı vurgulamak belki de bu konuda bir adım daha atmak olabilir mi?” sorusunu sormak istiyorum. Bu ayrımın var olduğunu en çok eski metinlerden birisinde görebileceğiz. Platon’un Türkçeye “Devlet” olarak çevrilen “Cumhuriyet” kitabının VIII. Bölümünde. Burada, Platon, Sokrates’in ağızından, siyasi rejimleri dört kısma ayırmakta ve her birisi için de idari yönetim görevini üstlenen adamları tarif etmeye başlamakta. Yani “demokratik” adamın nasıl bir “Tiran” adam olduğunun görüşlerini tasnif etmekte. Bir anlamda rejimleri insan ruhuna göre ayırmakta. O bakımdan yönetimin bir toplumsal siyasi rejim olarak anılmasının yanında, belki de asıl olarak yöneticinin kim ve nasıl biri olduğunun altını çizmekte. Bu süreç içinde demokratik adamın nasıl tiranlık yapan bir adam haline gelebileceğinin örneklerini sıralamakta.
Bu farkın vurgulanması rejimlerin kıyaslanmasından daha da çok bu rejimleri idare edenlerin hayattan beklentilerini göstermekte. O bakımdan belki de demokratik adam ile demokrasi arasındaki farkı vurgulamak idare rejimlerinin nasıl işlediğine dair daha az siyasi ama daha çok psikolojik ve hayattan ne beklendiğine dair bize veriler sunmakta. Düşünmeye değmez mi?
Ali Akay [sosyolog]
(1 Şubat 2026)
ABD Başkan Yardımcısı “J. D. Vance”in ideolojik kaynaklarından bir tanesi, Curtis Yarvin [takma adı (veya “mahlası”) ise “Mencius Moldbug”]. 2016’da Trump’ın kabinesinde olan Steve Bannon da, Curtis Yarvin’in görüşlerini çok takdir ettiğini dile getirmiş.
Curtis Yarvin, 1992’te Berkeley Üniversitesi’nde “Bilgisayar bilimleri” alanında doktora yaparken çalışmasını bırakıp üniversite hayatından ayrılıyor, ve “Silicon Valley”de hemen iş bulup çalışmaya başlıyor.
Özel sektörde çalışırken, akademik dünyayla da dirsek temasını sürdürüyor.
Tennessee Üniversitesi’nde hukuk profesörü Glenn Reynolds; “Ludwig von Mises”, “Murray Rothbard” gibi meşhur iktisatçıların kitaplarını Curtis Yarvin’e tavsiye ediyor.
Yarvin, gençlik yıllarında biriken öfke ile birlikte bu kitapları da okuyunca adeta “aydınlandığını (!)” söylüyor, komplo teorisyenliğine kadar varacak ideolojik tezler ve projeler yazmaya başlıyor. İşte tam bu andan itibaren “Mencius Moldbug” mahlasını kullanıyor.
1990’lı yılların ortasından taaaaa 2016’da Trump’ın iktidara gelişine kadar geçen “20 küsür yıllık dönem”de, özellikle ABD’deki çeşit çeşit “libertarian” ekoller arasında tanınan, bilinen, saygı duyulan bir teorisyen hâline dönüşüyor. (J. D. Vance ve Steve Bannon gibi kişileri etkilediği yıllar, işte bu yıllar.)
Şimdi, şu kısma dikkat etmenizi öneririm:
2008’de, “Mencius Moldbug” mahlasıyla yazdığı yazılarından birinde; toplum nezdinde performansı düşük olan, verimliliği düşük olan kişileri (ve/veya grupları) toplumun diğer bölümlerinden izole etmek gerektiğini, ve bu insanları “bio-dizel yakıt” olarak kullanabileceklerinden bahsediyor!
Yazının tamamı burada:
(20 Kasım 2008)
https://www.unqualified-reservations.org/2008/11/patchwork-2-profit-strategies-for-our/
Bu yazı ise, “J. D. Vance” gibi ABD Başkan Yardımcılığı pozisyonuna kadar yükselmiş kişilerin zihinlerinde neler taşıdığının analizini içeriyor:
(22 Temmuz 2024)
https://newrepublic.com/article/183971/jd-vance-weird-terrifying-techno-authoritarian-ideas
Amerika’nın demokrasi karşıtı radikal sağcı prensi: “Curtis Yarvin”
ABD progressive medyasının amiral gemisi New York Times oldukça ilginç bir röportaja imza attı. Röportajı ilginç kılan, içerikten ziyade konuğun kendisiydi: demokrasiyi Amerika’dan tasfiye edilmesi gereken bir fenomen olarak gören ve merkezi monarşi savunan aşırı sağcı internet ideoloğu Curtis Yarvin.
Amerika’daki Progressive vs Conservative zıtlaşmasının artık bütünüyle geleneksel muhafazakarlık ile klasik anlamıyla sol liberalizm arasındaki çatışma temelinde şekillenmediği ortada. Yarvin gibi radikal internet bloggerları ana-akım üzerinde bir şekilde nüfuz kabiliyetine erişti. Yani, geleneksel ideolojik kategorilerin her geçen gün önemini yitirdiği bir dünyada, Amerikan muhafazakarlığı da bu süreçten payını alıyor.
Geleneksel Amerikan muhafazakarlığının demokrasi ve toplumsal normlara yaptığı vurguları reddeden yeni bir Alternatif sağ siyaset ile karşı karşıyayız.
Genç, karizmatik, anonim, seküler, rasyonel, eril, monarşist, demokrasi karşıtı ve dijital teknolojinin imkanlarını kullanmaya mazhar bir anti-ilerlemeci (anti-progressive) internet sağı, gelinen noktada ana-akım Amerikan siyaseti ve Cumhuriyetçi Parti içinde güçlü bir nüfuz alanına sahip.
Aydınlanmanın kozmopolit ve özgür toplum idealini benimseyen, ancak bir yandan da demokrasi ve eşitlik ideallerini reddeden hayli sofistike bu yeni sağ, Curtis Yarvin (Moldbug) isimli bir blogger tarafından kavramsallaştırıldı.
2007 yılında kurduğu Unqualified Reservations adlı internet sitesinde otoriteryen ve radikal liberteryen fikirleri biraraya getiren Yarvin, Donald Trump’la güçlü ilişkileri olan Amerikalı milyarder Peter Thiel ve Trump’ın Beyaz Saray’daki akıl hocalarından Steve Bennon da dahil olmak üzere Cumhuriyetçi Parti’deki birçok ismi etkilemeyi başardı.
Bu gözle görünür başarı, New York Times’ın geçtiğimiz günlerde Yarvin ile demokrasi üzerine yaptıkları röportajda da kendini tasdik etti.
Yarvin, internet üzerinden dolaşıma sokulan radikal sağ fikirlerin ne denli etkili olabileceğini göstermesi açısından hayli önemli bir figür. Bu yüzden onun fikirlerinin bir portresini ve analizini sunmak, internetin delhizlerinden ana-akıma taşınan seküler, rasyonaliteye önem veren, dinle mesafelenen ve dijital teknolojinin imkanlarını kullanarak geleneksel Amerikan muhafazakarlığını reddeden bu alternatif sağı anlamak için iyi bir başlangıç olabilir.
Bir Slikon Vadisi Liberteryeni: Curtis Yarvin
1973 yılında, Ivy League ve Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı, yüksek eğitimli ve seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Yarvin, çocukluk yıllarının bir bölümünü Kıbrıs’ta geçirdi. 1985 civarında ABD’ye döndükten kısa bir süre sonra, Johns Hopkins Üniversitesi’nin üstün yetenekli gençler için düzenlediği Matematiksel Yetenekleri Geliştirme programına katılmaya hak kazandı. 1988 yılında üniversiteye adım atan Yarvin, 1992 yılında Brown Üniversitesi’nden mezun oldu.
Yarvin’in düşünce dünyası, 1980’ler ve 1990’larda Silikon Vadisi’nin tech kültüründen etkilendi. Yarvin’in daha sonraları reddedeceği ilk düşünce sistemi, Silikon Vadisi’ndeki high-tech kültür içinde baskın bir ideoloji haline gelmiş olan liberteryenizmdi.
Liberteryenizmin rasyonaliteye ve rekabete dayalı toplumsal tasavvurunun, Slikon Vadisinin sistem odaklı ve mekanik kültürü içinde yetişen mühendisleri cezbetmesi pek de şaşırılacak bir şey değil.
Joshua Tait, Slikon Vadisi, liberteryenizm ve tech-culture arasındaki ilişkiyi Yarvin’in düşünce sistemi bağlamında şöyle yorumluyor:
• Yarvin gibi mühendisler, rekabete dayalı bir eleme sisteminden geçerek seçildikleri için, bu süreçleri liberteryen bir toplumda tasavvur edilen türden adil bir rekabet sistemine benzetmektedirler.
• Rekabete dayalı bu sistem içinde kurallar belirgin ve sorunlar da çözülebilir olduğu için her şey rasyonel bir düzen çerçevesinde şekillenmektedir. Bu noktada, toplumun tıpkı bir bilgisayar yazılımı yahut donanımında işlediği metaforik bir anlatı inşa edilmektedir.
• Silikon Vadisi’nin sistem odaklı kültürü, tam da bu noktada liberteryenizmin verimliliğe yaptığı vurguyla bütünleşmektedir.
• Son olarak da tech-culture’ın bilimi yücelten yapısı, insan biyolojisini belirleyici bir mihenk noktası olarak almaktadır. Bu da insan doğasına dair mekanik varsayımları destekleyecek bir antropoloji kurgulamaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, Yarvin’in kurguladığı sağ siyasetin Hristiyanlıkla mesafelenen rasyonel ve seküler yapısı, bu tekno-liberteryen çerçeve üzerinden net bir biçimde anlaşılmaktadır. Öte yandan, kavramsallaştırdığı sağ siyaset içinde belirginleşen bu “liberteryen sapma”, son kertede liberteryenizmi otoriteryen bir formla birleştirmeyi amaçlayacaktır: Yarvin için liberteryenizm, otoriter bir siyasal yönetim biçimi ile birleştirilmediği sürece son derece etkisiz ve hatta yıkıcı bir toplumsal yapıya kapı aralamaktadır.
Demokrasiyi Reddet, Düzeni Kucakla
Yarvin’in liberteryenizmi otoriteryenlik ile birleştirmeyi amaçlayan anti-demokratik siyasi tasavvuru, Hans-Hermann Hoppe’nin 2001 yılında yayınladığı “Democracy: The God that Failed” adlı kitabındaki temalardan etkilenmiştir. Moldbug için demokrasi, Hoppe’nin de iddia ettiği üzere, medeniyetimizin iflasına yol açacak bir politik sarmalı beslemektedir.
Yarvin’e göre, rızaya dayalı siyaseti fetişize eden sol siyaset, bireylerin rızaya dayanmayan bir siyasal yönetimin tadını çıkarabilme ihtimallerini gözardı etmektedir. Bu yüzden monarşi, demokrasiye kıyasla anlamlı bir alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. Liberteryenizmin özgürlüğe yaptığı vurgunun politik olarak somutlaşması ancak monarşist bir çerçevede mümkündür.
Bu bağlamda Yarvin’in çağdaş Amerikan siyasetine yaptığı eleştiriler, onun monarşist ve anti-demokratik siyasi çerçevesini net bir biçimde somutlaştırmaktadır. Ağustos 2009’da yazdığı bir yazısında, “Bugünün Amerika’sı hakiki bir kamu düzeninin ne demek olduğuna ilişkin hiçbir fikri olmayan bir yapıdadır” diye belirtmektedir.
Unqualified Reservations’da yayınlanan “Democracy as an Adaptive Fiction” adlı makalesinde, Yarvin demokrasi ile ilgili daha detaylı yorumlar yapmaktadır:
• Demokrasi, halkın görüşünün devleti yönettiği anlamına gelir; entelektüeller halkın görüşünü yönlendirir; öyleyse, entelektüeller devleti yönlendirir.
• Özgür ve müreffeh bir demokratik toplum, güçlü ve sağlıklı bir kişiye benzer. Bu kişi her gün—ya da en azından her dört yılda bir—bir doz arsenik alabilir ve buna rağmen bir şekilde hayatta kalabilir. Ancak, özgür ve müreffeh olan bir demokratik toplum, hiç arsenik almamış demokratik olmayan bir toplumla karşılaştırıldığında ise göründüğü gibi özgür ve müreffeh olmayabilir. Gelin görün ki son iki yüzyılda bu tür toplumların çok azı hayatta kaldığı için elimizde bir karşılaştırma nesnesi bulunmamaktadır.
• Demokratik olmayan, yani tiranlıkla yönetilen toplumlar, arsenik almayı (yani demokrasiyi) reddedenler değil, bunu zamanında alıp ölümcül bulanlardır.
Bu hususta, Yarvin’in demokrasi karşıtı fikirleri Amerikan siyasetine bakışını güçlü bir biçimde şekillendirmektedir. Bu görüşler şöyle özetlenebilir:
• ABD hükümeti, artık büyük işler başaramayan, katılaşmış ve çürümekte olan bir kurumdur ve iflasın eşiğine gelmiştir. Güçler ayrılığı tarafından kısıtlanan başkan, Washington’un yönetici sınıfının bir parçası olan “derin devlet” bürokrasisi ve sivil toplum kuruluşlarının aksine, arzuladığı şeyleri gerçekleştirme konusunda “neredeyse hiç bir güce” sahip değildir.
• Yarvin’e göre, ABD’deki asıl güç, “Katedral” olarak adlandırdığı akademi ve medya kurumlarının elindedir. Bu kurumlar, kamusal ve siyasi söylemin meşru sınırlarını belirler ve gerçekliği kendi ideolojik çerçevelerine uygun şekilde çarpıtırlar. Yarvin için, toplumun on yıllar boyunca sürekli olarak sola meyletmesinin nedeni de budur.
• Yarvin açısından sadece sol-liberal demokrat hükümet değil, demokrasi de berbat bir şeydir. Demokrasiyi tamamen reddederek onu “tehlikeli ve zararlı bir yönetim biçimi” olarak nitelendirdiği birçok yazı kaleme almıştır. Öte yandan, birçok yazısında da ABD’de pratikte bir demokrasinin var olmadığını zira seçmenlerin diğer çıkar gruplarıyla karşılaştırıldığında hükümet üzerinde gerçek bir güce sahip olmadığını dile getirmektedir. Ayrıca, yönetimin güçler ayrılığı ile paylaşıldığı bir siyasal yapının zaten etkili olamayacağını dile getirmektedir.
• Yarvin açısından ideal olan yönetim, adeta bir şirket gibi yönetilen bir yönetimdir. Yani, tek bir liderin aşağısındaki herkes üzerinde mutlak güce sahip olduğu bir yapıdır. Bu monark-CEO, siyasi karar alma süreçlerine müdahil olan kamu görevlileri, yargıçlar, seçmenler (halk) ya da güçler ayrılığıyla uğraşmadan işleri istediği gibi yürütebilecek bir yetkiye sahip olurdu. Kısacası, etkili yönetim “doğru kişi”nin bulunduğu ve yetkilendirildiği monarşist bir çerçeve içinde şekillenmektedir.
Bu açıdan bakıldığında, Yarvin küresel radikal sağın evrensel olarak sergilediği şu iki temayı kendinde gösteriyor:
• Elit ve halk arasında uzlaşması mümkün olmayan karşıtlık
• Siyasi pesimizm
Öte yandan, burada Yarvin’i radikal sağın birçok ideoloğundan ayıran bir nokta mevcut: (1) Yarvin, liberal demokrasiye alternatif olarak bir tür doğrudan demokrasiye dayalı bir sağ-popülizm inşa etmeyi amaçlamıyor. Aksine, (2) monarşist ve (3) kamu rızasına dayalı olmayan bir politik dil inşa ederek (4) sağ-popülizm ile de mesafeleniyor. Yarvin’in bağlı olduğu politik çizgiyi betimleyen Neo-ReactionX (NRx), bu açıdan radikal sağ internet çevrelerinde özgün bir yer kaplamaktadır.
Trumpizm ve NRx
Burada aktarılan hikaye göz önüne alındığında, Donald Trump ve çevresindeki birçok kişinin ilerici elitler (progressive elites) olarak gördükleri isimlere yönelik eleştirilerinde NRx ile ortaklaştığı görülmektedir.
Politico’ya göre, Breitbart’ın yönetim kurulu başkanı ve Trump’ın danışmanı Steve Bannon, Yarvin’in çalışmalarını okumuş ve bunlara hayranlık duyduğunu belirtmiştir. Bannon, tıpkı Yarvin gibi liberal teknokratların ‘Batı Medeniyeti’ni yok ettiğini düşünmektedir.
Öte yandan, geleneksel muhafazakarlık halihazırda zaten bu türden eleştirileri dolaşıma sokacak ideolojik mühimmatlara sahip olduğu için Cumhuriyetçi Parti içindeki figürlerin NRx’e ihtiyacı olup olmadığı sorgulanabilir.
Ancak geleneksel muhafazakarlığın tam tersi istikamette hareket ederek son derece bireyci temalar barındıran; ulusal, dinsel ve yerel kimlikleri siyaseten benimsemeyen bir alternatif sağ siyasetin Cumhuriyetçi Parti içindeki birçok isim tarafından takdir gördüğü bir gerçekle karşı karşıya olduğumuz gerçeği de ortada.
Bundan 20 sene önce kamusal ölçekte dikkate alınmayacak türden fikirlerin ana-akımlaştığı ve progressive medyanın amiral gemisi New York Times’ın Yarvin’le röportaj yaptığı bir dönemdeyiz. Belki de yakın bir gelecekte liberallerin ve solcuların eleştireceği türden milliyetçi, popülist ve her şeye rağmen anayasallık savunan bir geleneksel muhafazakarlığın yerini çok daha tehlikeli ve açıktan demokrasi karşıtlığı yapan bir sağ siyaset alacaktır.
Hasan Ayer [siyaset felsefesi]
(22 Ocak 2025)
“Fredy Perlman”ın “Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı” adlı eseri:
“Tarih” neyi anlatır?
Hiç şüphesiz, Sümer’den önceki “dünyanın ruhu”na (“Spiritus Mundi”ye) karşı bugün adına “erk” dediğimiz heyulayı; yani uygarlığın ta kendisi olan “Leviathan canavarı”nın serüvenini anlatır.
“Tarih”i sadece ama sadece “yazı icat edildikten sonra başlayan” bir süreç olarak kabul eden kişiler; bu icattan sonra gelen bütün toplumları otomatikman “varlık toplumu” olarak mimlemeye eğilimlidir, bu onların propagandasıdır, ve bunu “okul” denen “beyin formatlama fabrikaları”nda insanların beynine zerk ederler.
Şu “Tarih” denen şey henüz icat edilmeden önce (yani onların iddiasına göre “yazının icadından önce”); yaşamış bütün insanlar, bütün toplumlar “varlık toplumu” değildir.
“Tarih”i salt “yazının icadı sonrası” olarak kabul edenler; küre-i arz üzerindeki ormanların, göletlerin, sonsuz ovaların henüz çorak kraterlere dönüşmediği zamanları, Sümer öncesini adeta yok sayar. İnsanın hüküm sürMEdiği bir hayat onlar için hükümsüzdür çünkü. Neyse ki epeydir bu hikâyeyi tersyüz eden pek çok veri, gözlem ve bulgu gerçeğin başka boyutlarını ortaya çıkardı.
Tarihi Sümer’de başlatan kronolojik anlayış, Sümer’in ötesinde eşitliğe ve uyuma dayalı yabandan, istikrarlı “doğa durumu”dan söz etmez. Sümer’n yanı sıra bile varlığını sürdüren “ötekiler”, “sapkınlar”, “isyancılar”, “kaçkınlar” da olmuştur. İşte onların hikâyesini, “1968 kuşağı”nın mühim simalarından; anarşist “Fredy Perlman” bize anlatır.
Fredy Perlman’ın belki de en önemli eseri olan “Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı” adlı kitabı, insan topluluklarının ve onların Batı’daki “uygarlık mega-makinesi”ne karşı türlü türlü direnişinin hikâyesidir. Kitabın yaklaşık yarısı, dünyadaki en son dinî uygarlık olan İslâm da dahil olmak üzere Mezopotamya bölgesinin özgün uygarlıklarını ele alıyor.
Bu son derece çarpıcı, tarihsel bakımdan doğru olduğu kadar lirik ve tutku dolu da olan eserin kalanında ise; “sapkınlar”ın, “hayalperestler”in, “yerli direnişçiler”in ve diğer “isyancılar”ın mücadeleleri aktarılarak günümüz gerçekliğine varılıyor.
“Er-Tarih’e Karşı”; uygarlığın ta kendisi olan “Leviathan”la çağlardan beri kaçınılmaz bir mücadele içerisinde, yaşamın özerkliğini ve neşesini korumaya çalışan zeklerin (tüm biz “avam”ın, “mahpuslar”ın, “zorunlu emekçiler”in) panoramasıdır.
Fredy Perlman; “varlık toplumu” kavramına kökünden karşıydı.
1970 yılında yazdığı “Essay on Commodity Fetishism” adlı eserinde; İngilizce’de “abundance & abundant” olarak bilinen, her tür fiziksel metayı (maddeyi) sadece ama sadece “ticarî kazanç” elde etmek amacıyla istismar edenleri, “ticarî bolluğu”, “ticarî zenginleşmeyi”, “ticarî kâr” elde etmeyi daima çok sert eleştirmiştir.
Onların iddiasına göre:
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar vahşidir…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar barbardır…
Bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar yaşamayı bilmez…
Ve bu “tarih (yazının icadı) öncesi” insanlar fakirdir…
Fredy Perlman; bunları ifade eden herkese karşı çıkıyor. Eleştirisinde haklıdır. (1985 yılında vefat etti, çok kıymetli biriydi…)
“İNSANIN ESKİMİŞLİĞİ”
• The Obsolescence of Man, Volume I (1956)
• The Obsolescence of Man, Volume II (1980)
• The Outdatedness of Human Beings: The Antiquatedness of the Human Being (single volume)
Filozof, aktivist ve eleştirmen kimlikleriyle tanınan, ve günümüzde yeniden hatırlanan “Günther Anders (1902-1992)”, en önemli yapıtı sayılan “İnsanın Eskimişliği”nde ortaya attığı “Prometheusçu Utanç” kavramıyla; teknolojiye yönelik en erken tarihli ve en keskin eleştirilerden birini getiriyor.
Günlük hayatımıza derinlemesine nüfuz ettiği hâlde hâlâ net bir şekilde hesaplaşamadığımız “teknolojik başarılar karşısında nasıl bir tavır takınacağımız?” sorusu üzerine kafa yoranlar, Günther Anders’in eleştirilerini dikkatle takip etmeliler.
“Martin Heidegger”, “Edmund Husserl” ve “Ernst Cassirer”in öğrencisi, “Hannah Arendt”in eşi, “Walter Benjamin”in kuzeni olan “Günther Anders”; modern dünyaya dair keskin eleştirileriyle bugün yeniden keşfedilen bir filozof.
“Hans Jonas”, “Bertolt Brecht”, “Ernst Bloch” ve “Herbert Marcuse” gibi isimlerle de yolları kesişen Anders, “İnsanın Eskimişliği” adlı eserinde, teknolojinin insanı nasıl “eskittiği”ni; “nükleer tehdit”, “tüketim kültürü” ve “insanın tabiatla ilişkisindeki yabancılaşma” gibi temalar üzerinden irdeliyor.
Bu başyapıt; “insanın kendi yarattığı teknolojik dünyada nasıl anlamını yitirdiği”ni, “yok oluş tehdidiyle nasıl yüz yüze geldiği”ni çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. “Nükleer silahlardan iklim krizi”ne, “tabiatı kendi ellerimizle yıkışımızın sorunlarından yaşamlarımızın metalaşması”na kadar pek çok acil mesele, Anders’in öngörü dolu eleştirileriyle yeniden düşünmeye davet ediyor bizi.
“Dünyayı değiştirmek yetmez. Bunu zaten yapıyoruz. Hâttâ dünya büyük ölçüde bizim müdahalemiz olmadan değişiyor. Bu dönüşümü yorumlamamız da gerekiyor. Dahası, bu dönüşümün seyrini değiştirmek gibi bir amacımız olmalı ki dünya bizim dahlimiz olmadan dönüşmeye devam etmesin. Daha da önemlisi bizden arınmış bir dünyaya dönüşmesin.”
Günther Anders
Gün Bey, 2013 yılına kadar olan anı kitaplarınızı büyük bir zevkle 2 kez okudum..2013-2025 arasında yaşadıklarınızı anlatan bir anı kitabı daha yazacak mısınız ??
Modernitenin tarihi; “söz”ün (“kelam”ın) fiilen düşüşünün (değersizleştirilmesinin) de tarihidir.
Modern bilimin, tekniğin ve kapitalizmin (para ve iktidarın) çağı; “imaj”ın (“göz”ün), “söz”e (“kulağa”) üstün görüldüğü çağdır. “Nietzsche”ci tabirle ifade etmek gerekirse; “nihilistik bir çağ”. Bu çağda “insanî varoluş”un anlamı; “söz”ün (“anlam”ın) düşüşüne paralel olarak indirgenmiş, daraltılmıştır.
Jacques Ellul; “dil”in (language), insanî varoluşun temelinde yer aldığını izah ediyor ve çerçeveyi bireyden toplum ve devlete doğru genişleterek modern toplumsal ve politik sorunların kaynağı durumundaki zihinsel kırılmaları da mercek altına alıyor. Neticede “Sözün Düşüşü” yalnızca dil, felsefe ve teolojiyle değil; aynı zamanda sosyal bilimlerle de ilgili bir kitap.
Jacques Ellul, “söz (işitsel)” ile “imaj (görsel)” arasındaki dikotominin modern dönemde “imaj (görsel)” lehine nasıl yeniden kurulduğunu ifşa ederken benzeri bir hataya düşmüyor, ve her birinin yerini ve hakkını teslim edip “söz” ile “imaj” arasındaki kaybedilmiş “denge”yi bulmak için soruşturmayı İlk ve Ortaçağ’a kadar genişletiyor; diyalektiği (refleksiyonu) sonuna kadar götürüyor. “Söz”ün (“Dil”in) yine dil hakkındaki kimi modern teorilerle ve bizatihi konuşma ve yazıyla “tüketilmesini” eleştiriyor; yani, konuşma ve yazının suistimali yoluyla, konuşma ve yazı “enflasyonu” yoluyla “Söz”ün “devalüe (de-value)” edilmesini kıyasıya eleştiriyor.
Jacques Ellul’ün düşüncesine hâkim olan; diyalektik “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki diyalektiktir. Bu durumda “gerçeklik” imaj alanında, “hakikat (inanç)” ise söz alanında ikâmet eder. Söz; “insanın özgürlüğü”nün gerçekleştiği yegâne alandır. “Sözün Düşüşü”; “Söz”ün (“Dil”in) kurtarılmasına ve “nihilizmin aşılması”na adanmış bir kitaptır.
“Söz”ün kurtuluşu, insanın da kurtuluşudur.
Pehlivan tefrikasına döndürmeyeyim diyorum artık…
“Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme”
Johan Huizinga
(1872 – 1945)
Biz insanların “Homo Sapiens” nitelemesini hak edecek kadar “akıllı olMAdığımız” anlaşıldı…
Birçok hayvanın da alet yapabildiği, dolayısıyla insana “Homo Faber” demenin de “anlamsız olduğu” görüldü…
Peki biz kimiz?
İnsana özgü üçüncü bir özellik olarak “Homo Ludens”i, “oyun oynayan insan”ı bu nitelemeler arasına katabilir miyiz?
Johan Huizinga, “Homo Ludens” adlı bu temel eserinde; yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcının “oyun” olduğunu gösteriyor.
Önce oyun vardı!
“Oyun”; kurgusal olduğu bilinen ve gündelik hayatın dışında yer alan, bununla birlikte oyuncuyu da tamamen içine çeken gönüllü, özgür bir eylemdir. Sınırları özellikle belirlenmiş zaman ve mekân içinde gerçekleşen, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak bu eylem, verili kurallara göre, belli bir düzen içinde yerine getirilir. Oyuncu ve kimi zaman da seyirci kendinden geçer, coşar… Bu şekilde tanımlanan oyun, tarih boyunca, hayatın her alanında kültürün temel öğesi olarak varlığını sürdürmüştür.
“Homo Ludens (oyun oynayan insan)”; geçmişe ve kişinin kendisini tanımasına yönelik son derece renkli ve benzerine az rastlanır bir kültür tarihi okumasıdır. Evet, “dünya bir tiyatro sahnesi”dir ve oyunla başlamıştır her şey! “Oyun” bir “algılama yeteneği”, aynı zamanda bir “estetik kavrayış düzeyi”dir. “Oyun” ile “güzellik” arasında yakın bir bağ vardır. Hareket hâlindeki insan “oynadığı oyunla”; eylemine güzellik, ifadesine canlılık, ruhuna dirilik katar. Bir ruh hâli olarak “oyun”, bir coşkunun yansımasıdır. Bununla birlikte oyunda, ciddiyet asla elden bırakılmaz. Önceden belirlenmiş kurallara büyük bir dikkatle riayet edilir. Çocuklar ve yetişkinler oyuna tam bir ciddiyet içinde dâhil olurlar. Bir oyunun sonunda kazanmak “üstünlüğünü belli etmektir.” Ve bu yüzden de kazanmak bizatihi oyunun sınırlarını aşar, kişiye itibar ve onur verir.
Huizinga’ya göre; “hukuk”, “bilim”, “şiir”, “bilgelik” ve “felsefe” sahaları “oyunun ruhu”na sahip olmakla anlam kazanmış ve nitelikleri artmıştır. Oyun, “aşkın kalbinde”dir. “Oyun zevki”ni yitiren; heyecanını da yitirmiş sayılır. “Şiir” oyundan doğmuş, farklı formlar sayesinde varlığını korumuştur. “Müzik” ve “dans”; saf (salt) oyun olarak çıkar karşımıza. “Hukuk”; toplumsal oyunun kurallarını gözeterek olgunlaşma kaydetmiştir. Silahlı çatışmaların kurala bağlanması, aristokratik hayatın ritüelleri; “oyunsal biçimler üzerinde” temellenmiştir. “Festivaller”, “yarışmalar”, “bayramlar” ve “âyinler”; oyun düşüncesinin hep farklı tezahürleridir.
Huizinga, geçmişteki niteliğine kıyasla oyun oynama yeteneğini giderek yitiren insanın, oyunu “maddi ve mekanik bir etkinliğe indirgeyen” günümüz toplumlarının; yaratıcılık ve hayal gücünü yitirdiğinden hüzünle söz eder.
Tarih: “18. yüzyıl” – “(20. yüzyıl) 1947”
Konum: Hindistan
Yerlilere yapılan katliamları hatırlatan kişi: “Shashi Tharoor” (emekli diplomat)
On sekizinci yüzyılda, tek başına Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı; Avrupa’nın tamamı kadar büyüktü. Fakat; iki asırlık İngiliz sömürge idaresinin ardından, 1947’ye gelindiğinde bu oran altı kat azaldı. Sömürgecilik süresince “İngiliz İmparatorluğu”; kendisine baş kaldıran kim varsa acımasızca bastırdı, silahsız protestocuları kurşuna dizdi, ırkçılığı kurumsallaştırdı ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden oldu.
“İngiliz emperyalizmi” kendisini “aydın bir despot” olarak tanıtıp, idaresi altındakileri “medenîleştirdiği iddiası”nda bulunsa da, yazar “Shashi Tharoor”; demiryollarından hukukun üstünlüğüne kadar bütün “sözde sömürgecilik hediyeleri”nin yalnızca Britanya çıkarları için tasarlandığını ortaya koyarak “aydınlanmacı despotizm miti”ni parçalıyor. Kitap, “İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” sorusunu merkeze alarak; “İngilizlerin yükselişi ile Hindistan’ın çöküşü arasındaki paralelliği” her veçhesiyle ortaya koyuyor.
30 yıl boyunca “Birleşmiş Milletler”de çalışmış ve “Genel Sekreter Yardımcılığı” da yapmış olan “Shashi Tharoor”; “Utanç İmparatorluğu” adlı kitabında İngiliz sömürgeciliğini cesurca ve keskin bir dille eleştirerek, Britanya’nın Hindistan mirasının ne denli kirli olduğunu gözler önüne seriyor.
___________ İngilizce: ___________
“Inglorious Empire: What the British Did to India”
• https://www.hurstpublishers.com/book/inglorious-empire/
• https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Inglorious-Empire-by-Shashi-Tharoor/9781849048088
• https://www.amazon.de/dp/0141987146/
• https://www.amazon.com/dp/1947534300/
____________ Türkçe: ____________
https://www.kitapyurdu.com/kitap/utanc-imparatorlugu-ingilizler-hindistanda-ne-yapti/637098.html
_________________________________
Shashi Tharoor, Rabindranath Tagore’a daima saygı duyar; çünkü “nefret”le hiçbir problemin çözülemeyeceğini “Tagore’un mücadelesinden ve uyarılarından” öğrenmiştir.
(04 Şubat 2026 at 22:34)
Size gönderdiğim “Tanıl Bora’nın yazısı”nı okudunuz, anladınız.
Ve yine (“huyunuz” olduğu üzere) “ateş püskürtme”ye şevkle devam ettiniz.
Siz “cahillik dedektörü” gibisiniz. Yani; “kimin, hangi seviyede cahil olduğu”nu tespit edecek kadar uzman birine benziyorsunuz.
[Not: Her ne kadar “uzmanlıklar”a karşı olsanız da; siz de “uzmansınız”. Hiç darılmayın lütfen. “Jack of all trades, master of none. Oftentimes better than a master of one.”]
Cahil olduğumun elbette farkındayım, ama seviyesini bilmiyorum. “Cahilliğimin seviyesini tespit etmek için” yardım ederseniz memnun olurum.
RUHU NEFRET DOLU LAF SİMSARI OLMAKTANSA; CAHİL OLMAYI COŞKUYLA TERCİH EDERİM.
Şimdi, lütfen cevaplar mısınız “pipsqueak” bey?
Lütfen; benim “hangi seviyede cahil olduğum”u açıklar mısınız?
(A) Cahil
(B) Yarı cahil
(C) Tam cahil
(D) Karalardan daha da kara cahil
(E) Bütün cahiller zorla, yaka-paça toplanıp; “Auschwitz”deki fırınlarda yakılmalıdır.
__________________________________
ÖNEMLİ UYARI:
“(E) seçeneği”ni size tuzak kurmak için yazMAdım.
Size şantaj yapMIyorum.
Sizi tehdit etMİyorum.
Size saldırMIyorum.
Ben “faşist” değilim; ömrüm “faşizme karşı” mücadele etmekle geçti. Bu websitesinde sizin yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla; siz “faşist” birine benzeMİyorsunuz. Yine de emin değilim; çünkü internet dışındaki gerçek hayatta davranışlarınız başka olabilir, bunu bilemem. Eğer kendinizi “faşist” olarak tanımlıyorsanız; “(E) seçeneği”ni dikkate alabilirsiniz. Böylece; “Curtis Yarvin”in ve “Nick Land”in ucuz bir kopyası olduğunuz net bir şekilde belli olur. Umarım öyle değildir, umarım “faşist” değilsinizdir.
Size faşistlik atfetMİyorum; beni yanlış anlamayın lütfen. Eğer internet dışındaki gerçek hayatta faşistseniz; bunu mertçe açıklayın diyorum sadece o kadar. Başka niyetim yok.
LÜTFEN UNUTMAYIN: “NEFRET” BİRİKTİRMENİN ULAŞACAĞI NİHAÎ VARIŞ NOKTASI (DESTINATION); “FAŞİZM”DİR! BU ÇOK TEHLİKELİ!
“ADOLF HITLER”İN ETRAFINDAKİ GENERALLERİN TAMAMINA YAKINI (HEPSİ DEĞİL);
• “MATEMATİKSEL ZEK”SI YÜKSEK,
• “BİLİM-TEKNİK”TEN ANLAYAN,
• “IMMANUEL KANT” ÜZERİNE FELSEFE DOKTORASI BİLE YAPMIŞ,
• FRANSA’NIN “LANGUEDOC-ROUSSILLON” VE “BORDEAUX” BÖLGELERİNDEKİ ÜZÜM BAĞLARI ARASINDA “EN KALİTEKİ ŞARAP”LARIN HANGİ BAĞLARDA (KÖYLERDE) ÜRETİLDİĞİNİ, BU “KÖYLERİN İSMİ”Nİ VE “KÖYLERDEKİ ÜZÜMLERİN CİNSİ”NİN NE OLDUĞUNU TEK TEK, İSİM İSİM BİLECEK KADAR “ŞARAP TADIM UZMANI” (WINE CONNOISSEUR),
• İTALYA’DA; “BOLOGNA PEYNİRİ” İLE “SİCİLYA PEYNİRİ” ARASINDAKİ EN İNCE FARKLARI BİLECEK KADAR “GURME” (GOURMET),
• “EN RAFİNE KLASİK MÜZİK” DİNLEYEN,
• KİBAR VE NAZİK DAVRANIYOR GİBİ GÖZÜKEN
“CELLATLAR”DI!
ÇÜNKÜ RUHLARI “NEFRET” DOLUYDU! BÖYLECE “FAŞİZM DEHŞETİ”Nİ BÜTÜN DÜNYAYA YAYDILAR!
Eğer size “faşistsiniz” demek istediğime dair şüpheye kapıldıysanız, yanılıyorsunuz; şimdiden özür dilerim. Umarım beni yanlış anlamamışsınızdır.
Siz de biliyorsunuz; “Taoist”ler asla ama asla “nefret” biriktirMEZler, yani “faşizm”e de karşıdırlar. Umarım siz de “faşist” değilsinizdir.
Ben “faşist” değilim, umarım siz de “faşist” değilsinizdir.
Cahil olmaktan çok memnunum; çünkü ruhum sizinki gibi nefret dolu değil.
Eğer sadece Hindistan’dakilerin değil, aynı zamanda Bangladeş’deki mazlumların da İngiliz zulmü altında kıyıma uğradığı yıllarda “Rabindranath Tagore”un çektiği çileleri öğrenirseniz; ruhunuzda biriktirdiğiniz nefreti bir miktar azaltırsınız belki…
[ÖNEMLİ NOT: Rabindranath Tagore, ruhu “nefret” dolu biri değildi. “Öfke” ile “nefret”i birbirinden ayırmayı acıyla öğrenecek kadar çileli bir hayat yaşamıştı. Siz ise; “sadece (salt) nefret” biriktiriyorsunuz. Başka yaptığınız hiçbir şey yok. Hadi benim gibi bir cahilden utanmak zorunda değilsiniz; bari “Tagore’un hatırası”ndan utanın, bari “Chuang Tzu’nun tavsiyeleri”nden utanın! Sizde o da yok. Hâlâ ama hâlâ ruhunuzda “nefret” biriktiriyorsunuz, yazıklar olsun size. Cahil değilsiniz; fakat çok çirkef ve çok cazgır birisiniz. Utanmanız yok, arlanmanız yok. Sadece “ateş püskürtüyorsunuz”. Başka yaptığınız hiçbir şey yok.]
Lütfen cahilliğimin kusuruna bakmayın; haddim olmasa bile size birkaç kaynak önereyim, böylece sizin gibi bir “uzman”a cahilce bir katkım olur, benim kafama daha fazla taş fırlatmak için kendinize bahane edersiniz bu kaynakları:
_________ (1983) _________
“Elementary Aspects of Peasant Insurgency in Colonial India”
Written by “Ranajit Guha”
https://www.goodreads.com/book/show/307151.Elementary_Aspects_of_Peasant_Insurgency_in_Colonial_India
_________ (1998) _________
“Dominance without Hegemony: History and Power in Colonial India”
Written by “Ranajit Guha”
https://www.goodreads.com/en/book/show/344813.Dominance_without_Hegemony
_________ (2002) _________
“History at the Limit of World-History”
Written by “Ranajit Guha”
https://www.goodreads.com/book/show/463674.History_at_the_Limit_of_World_History
_________ (1988) _________
“Madun Konuşabilir mi?”
(Can the Subaltern Speak?)
Yazan: “Gayatri Chakravorty Spivak”
https://www.kitapyurdu.com/kitap/madun-konusabilir-mi/387722.html/
_________ (1990) _________
“The Post-Colonial Critic: Interviews, Strategies, Dialogues”
Written by “Gayatri Chakravorty Spivak”
https://www.goodreads.com/book/show/160992.The_Post_Colonial_Critic
_________ (1999) _________
“Local Histories/Global Designs: Coloniality, Subaltern Knowledges and Border Thinking”
Written by “Walter D. Mignolo”
https://www.goodreads.com/book/show/130750.Local_Histories_Global_Designs
_________ (2002) _________
“Habitations of Modernity: Essays in the Wake of Subaltern Studies”
Written by “Dipesh Chakrabarty”
https://www.goodreads.com/book/show/385095.Habitations_of_Modernity
_________ (2010) _________
“The Imaginary Institutions of India: Politics and Ideas”
Written by “Sudipta Kaviraj”
https://www.goodreads.com/book/show/8770485/
_________ (2013) _________
“Postcolonial Theory and the Specter of Capital”
Written by “Vivek Chibber”
https://www.goodreads.com/book/show/14451337-postcolonial-theory-and-the-specter-of-capital
_________ (2019) _________
“Dipesh Chakrabarty and the Global South: Subaltern Studies, Postcolonial Perspectives”
Written by “Saurabh Dube” & “Sanjay Seth” & “Ajay Skaria”
https://www.goodreads.com/book/show/51788151-dipesh-chakrabarty-and-the-global-south
_______________________________________
Lütfen unutmayın:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin ve şımarık diktatörün önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
(08 Şubat 2026 at 08:19)
Düşünen insan, tek başına kalabilmeyi göze alabilmiş insandır; dirençlidir, dayanıklıdır, sabırlıdır.
Kıymetli “pipsqueak”e yönelik; “kendi çalıp kendi oynuyor” ifadeniz sebebiyle sizi kınıyorum Gün bey.
Lütfen şunu unutmayınız:
İnsan zaten “oyun oynayan bir varlık”tır; sizin iddianıza göre pipsqueak de eğer oyun oynuyorsa bunda hiçbir sakınca yoktur.
Siz, Ankara Üniversitesi “D.T.C.F.: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi”nde eğitim görmüş birisiniz; “Johan Huizinga”dan haberiniz vardır muhtemelen:
“Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme”
Johan Huizinga
(1872 – 1945)
Biz insanların “Homo Sapiens” nitelemesini hak edecek kadar “akıllı olMAdığımız” anlaşıldı…
Birçok hayvanın da alet yapabildiği, dolayısıyla insana “Homo Faber” demenin de “anlamsız olduğu” görüldü…
Peki biz kimiz?
İnsana özgü üçüncü bir özellik olarak “Homo Ludens”i, “oyun oynayan insan”ı bu nitelemeler arasına katabilir miyiz?
Johan Huizinga, “Homo Ludens” adlı bu temel eserinde; yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcının “oyun” olduğunu gösteriyor.
Önce “oyun” vardı!
“Oyun”; kurgusal olduğu bilinen ve gündelik hayatın dışında yer alan, bununla birlikte oyuncuyu da tamamen içine çeken gönüllü, özgür bir eylemdir. Sınırları özellikle belirlenmiş zaman ve mekân içinde gerçekleşen, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak bu eylem, verili kurallara göre, belli bir düzen içinde yerine getirilir. Oyuncu ve kimi zaman da seyirci kendinden geçer, coşar… Bu şekilde tanımlanan oyun, tarih boyunca, hayatın her alanında kültürün temel öğesi olarak varlığını sürdürmüştür.
“Homo Ludens (oyun oynayan insan)”; geçmişe ve kişinin kendisini tanımasına yönelik son derece renkli ve benzerine az rastlanır bir kültür tarihi okumasıdır. Evet, “dünya bir tiyatro sahnesi”dir ve oyunla başlamıştır her şey! “Oyun” bir “algılama yeteneği”, aynı zamanda bir “estetik kavrayış düzeyi”dir. “Oyun” ile “güzellik” arasında yakın bir bağ vardır. Hareket hâlindeki insan “oynadığı oyunla”; eylemine güzellik, ifadesine canlılık, ruhuna dirilik katar. Bir ruh hâli olarak “oyun”, bir coşkunun yansımasıdır. Bununla birlikte oyunda, ciddiyet asla elden bırakılmaz. Önceden belirlenmiş kurallara büyük bir dikkatle riayet edilir. Çocuklar ve yetişkinler oyuna tam bir ciddiyet içinde dâhil olurlar. Bir oyunun sonunda kazanmak “üstünlüğünü belli etmektir.” Ve bu yüzden de kazanmak bizatihi oyunun sınırlarını aşar, kişiye itibar ve onur verir.
Huizinga’ya göre; “hukuk”, “bilim”, “şiir”, “bilgelik” ve “felsefe” sahaları “oyunun ruhu”na sahip olmakla anlam kazanmış ve nitelikleri artmıştır. Oyun, “aşkın kalbinde”dir. “Oyun zevki”ni yitiren; heyecanını da yitirmiş sayılır. “Şiir” oyundan doğmuş, farklı formlar sayesinde varlığını korumuştur. “Müzik” ve “dans”; saf (salt) oyun olarak çıkar karşımıza. “Hukuk”; toplumsal oyunun kurallarını gözeterek olgunlaşma kaydetmiştir. Silahlı çatışmaların kurala bağlanması, aristokratik hayatın ritüelleri; “oyunsal biçimler üzerinde” temellenmiştir. “Festivaller”, “yarışmalar”, “bayramlar” ve “âyinler”; oyun düşüncesinin hep farklı tezahürleridir.
Huizinga, geçmişteki niteliğine kıyasla oyun oynama yeteneğini giderek yitiren insanın, oyunu “maddi ve mekanik bir etkinliğe indirgeyen” günümüz toplumlarının; yaratıcılık ve hayal gücünü yitirdiğinden hüzünle söz eder.
• “‘Cesur Yeni Dünya’; insanın, ‘insanlıktan çıkarılması’na dair fantastik bir kıssadır.”
Aldous Huxley (1956)
• “Demokrasi, özgürlüğün düşmanıdır.”
Peter Thiel
(ABD’li teknolojisi yatırımcısı [investor] ve milyarder
Elon Musk’ın mentoru)
1973-74 petrol kriziyle birlikte bir “sınıf mücadelesi”nin başladığını yıllar evvel hem yazmıştım; hem de 1990 sonbaharında “Mimar Sinan Üniversitesi: Sosyoloji Bölümü”ne geldiğim ilk yılda derslerimde anlatmaya başlamıştım. Sınıf mücadelesinin sadece “burjuvazi” ve “proletarya” arasında olmadığını, ama sınıf fraksiyonu kavramı etrafında ele alınmasının doğru olacağını, dolayısıyla da hâkim sınıflar arasında (burjuvaziler) başka bir sınıf mücadelesinin bir hegemonya mücadelesi olarak ele alınmasının öneminden bahsetmekteydim.
Bu ilişkiyle birlikte, “Monopolist Batı merkezli sermaye” ile “Transnasyonal Batı ve ötesi sermayesi”nin birlikte işlemeye başladığı “Megalopoller dönemi”ne tekabül eden bir yapılanmaya yol açtığını ileri sürmüştüm. Megalopoller’den kastım “şehir merkezli bir kapitalizmin hakimiyeti”nin oluşmasıydı. Bu dönemin başka bir adı ise “Küreselleşme” olarak ekonomi tarihine yerleşmeye başlamıştı. Hâttâ 1995 yılında İstanbul’da küratörlüğünü yapmış olduğum serginin üst başlığını da: “Küreselleşme (Devlet, Sefalet, Şiddet)” olarak belirlemiştim. Bugüne kalan “kült sergilerden” birisi olarak sanat tarihimize geçti.
Bu görüş, sınıf mücadelesinin işçiler ve patronlar arasında olmaktan uzaklaşmakta olduğu tespitine dayanmaktaydı. “Sol” hareket 1960-70’lerde kapsadığı entelektüel alanı 1990’lı yıllara gelindiğinde kapsamaktan uzaklaşmaktaydı. Sanayi sonrası bir toplum modeli “post-modern” bir ekonomiyi ve düşünceyi ortaya çıkarmaktaydı. Burada eski Doğu Bloku ve SSCB’nin siyasi rejimlerinin totaliter yapılara oturmasının önemli bir yeri vardı. Küreselleşme ile birlikte “sol” daha kültürel bir yöne doğru kaymaya başlamıştı. Çelişkilerin sınıfsal olmaktan çok kültürel olmaya başladığını ileri süren Sosyolog “Daniel Bell” de soldan muhafazakâr alana doğru yol almıştı bile. Avrupa’da ise İngiltere başı çekmeye başlayarak “neo-liberal para politikaları”na yer vermiş ve toplumun homojen bir toplum olmaktan çıktığını ilan etmeye başlamıştı.
Batı sermayesinin yatırım alanları küresel ekonomiyle birlikte “Asya” ve “Latin Amerika kıtaları”na yatırım yapmaya başlamıştı. “Batı”, kendi içinde “dördüncü dünya” olarak adlandırılan “işçi sınıfının krizi”ne dikkat çekmekteydi. Bugüne gelen süreç içinde “orta sınıflar”ın fakirleşmeye giden yolu açılmıştı bile. “Alt sınıflar” ise zar-zor olan koşulların içinde hayatlarını idame etmeye çalışmaktaydılar. Avrupa içinde “beyaz işçi sınıfı” yerini ticaretle uğraşan göçmenlere bırakmaktaydı. Göçmen dünyasından ikinci ve üçüncü nesiller entegre oldukları kültürel ve yerel dillere girerek yerlerini orta sınıf konumunda almaya başlamışlardı.
1990’lı yıllara girildiğinde küresel ekonominin diğer adı olan “neo-liberal” ekonomi politika, yine de “insan hakları ve hukuk devleti” kuramlarının içinden geçerek dünyanın daha iyi ve adil bir dünya olması için çaba sarf etmeye devam etti. Ne zaman 2000’li yıllara geldik o zaman devran değişmeye başladı. Burada yeni teknolojilerin yeri belirleyici oldu. “Wi-fi dünyası” hızlı bir şekilde iletişim ağlarının dünya çapında hızlandığını görmeye başladığında; bilhassa “ABD merkezli bazı düşünürler” yeni ekonomi politiğin belirleyeceği bir durumu yaratmaya başladı.
Burada “eski kuşak sanayi sermayesi” ile “yeni kışak tekno-finans sermayesi” arasındaki mücadele; “küreselleşmenin eleştirileri”ni yapmaya başladı. İçe kapanma, insan haklarının, hukuk devletinin ve bilhassa doğa ile ilgili olarak yapılmaya başlanan reformların eleştirisi hız ve söylemlerde egemenlik göstermeye başladı. Son on küsur yıla girdiğimizde ise bu söylemlerin marjinal olmaktan uzaklaşıp hâkim söylemler hâline geldiklerini gördük. “Alt-right” Steve Banon ile Trump’ın ilk dönemine damgasını vurdu; ama daha kuvvetli bir fikir akımı tekno-sermaye ile birlikte “blog kültürü”nün öne çıkardığı isimleri daha çok gündemde tutmasını bilerek, onların fikirlerini daha öne çıkarmaya başladı.
Fakat işin başka yanı, sermaye gruplarının da değişime uğramasıyla bunlar arasındaki siyasi çelişkilerin hâttâ karşıtlıkların arttığını görmekteyiz. Örnek olarak, ABD’de Cumhuriyetçileri (Donald Trump) destekleyen “hedge funds”lar; “yeni kuşak tekno-sermaye”yi ortaya koymakta. Başta “Space X ve Tesla”nın patronu Elon Musk, hemen ardından Jeff Bezos, Peter Thiel, Vance, Musk’ın danışmanı “David Sacks” ile “Silicon Valley” ve “libertaryan yeni reaksiyonerler” homojen bir birlik değiller. Demokratları (önce Hillary Clinton’ı ve sonra Joe Biden’ı) destekleyen ve finanse eden Wall Street, Hollywood’un bir kısmı gibi kültür, sanayi ve finans sektörlerinin neo-liberal görüşleri farklı bir tabloyu ortaya koymakta. Bu gruplar arasındaki “sınıf mücadelesi” tıpkı 1970’lerin başında olduğu gibi yeniden yaşanmakta. Aradaki fark demokrasi ve karşıtlığı üzerinden gelişmekte.
• “Neo-liberal sermaye” ve “ulusların sınırlarını aşan” ekonomik yapılanma; “öteki” olarak adlandırılan sermaye ve siyaset gruplarını yan yana getirmekteyken,
• Ekonomiyi; “ülkeler ve devletler ötesi” bir yapılanmaya sokarken,
• Piyasayı da küresel sermayenin etkisiyle şehirlere ortak bir şekilde yayarak paylaştırırken,
• Şirketlerin ve markaların da bu ölçekte büyümelerini sağlayarak, emeğin ve sermayenin dolaşımını ve emek gücünün küresel yapısını ülkelerin ücretlerine göre değiştirmekteyken;
Aslında sermayenin kaynağının geldiği ülkelerdeki fakirleri işsizleştirip de orta sınıfların çöküntüsünü hazırlayıp, onları marjinalleştirirken unuttukları bir şey oldu. Bu “kendi hâline bırakılan” Batılı “beyaz fakirlerin (poor white people)” bir gün siyasi arenayı değiştirecek bir girişimde olabileceklerinin tahmin edilmemesiydi. Marjinalleşenler isyan bayrağını açarak “sağ” ve “sol” partileri terk etmeye; ve “aşırı sağ milliyetçi, ırkçı ve dindar kesimleri örgütleyen siyasi partiler”i tercih etmeye başladılar.
Bu gidişatı iyi takip eden yeni reaksiyonerler, önce 2016’da popülist milliyetçiliği, sahte haberciliği ve daha sonra da 2024’ten itibaren ırkçılığı destekleyecek ve yabancı düşmanlığını körükleyecek fikirlerini yaymak üzere; başta medyayı ele geçirip sonra da veya aynı zamanda sosyal medyayı kullandılar. Fikirleri; öncelikle demokrasi ve ekoloji karşıtlığı olarak gelişti. Daha sonra ise “beyaz üstünlüğü” ırkçılığı ve devlet kurumlarının elinden kurtulmak üzere, “devletin terkinin ve buradan çıkışın” hızlandırılmasını programlarına soktular. Hız ve politika ile birlikte “sosyal medya”, “Wi-fi dünyası”, eski madenlere geri dönmeyi de ihmâl etmedi. Bu yeniden bir “ender topraklar” arayışını körükledi. “Grönland”, “Ukrayna” v.b. burada amblem yerler olarak kabul edilmekte. Ama petrol dünyasından elektrik dünyasına geçişi de geriye çekip, tekrar eskilere dönüldüğünde Güney Amerika petrollerinin arayışı yeni-sömürgeciliği değil, ama “sömürgeciliğin alâsı”nı geri getirmeye doğru yol almakta.
Tuhaf bir “cesur yeni dünyalara” giderken…
Ali Akay [sosyolog]
(9 Şubat 2026)
• Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları
• Orientalism: Western Conceptions of the Orient
Edward Wadie Said
(1935 – 2003)
Yirminci yüzyılın en sarsıcı, en etkili kitaplarından biri olan “Şarkiyatçılık”ta; “Batı”nın “Doğu”ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamaktadır Edward Said:
“Şark”ın kurulmuş (installed) bir şey olduğunu ileri sürüyorum kitabımda; coğrafi uzamların, bu uzamlara özgü din, kültür ya da ırksal özlere dayanılarak tanımlanabilecek yerli ve kökten “farklı” sakinleri olduğu düşüncesinin tartışma götürür bir düşünce olduğunu iddia ediyorum. Ama kuşkusuz, “bizi en iyi biz biliriz” şeklindeki sınırlayıcı düşünceye katılmam da mümkün değil.
“Şarkiyatçılığın” kusurunun, hem düşünsel hem de insanî bir kusur olduğu kanısındayım; çünkü “Şarkiyatçılık”, önce dünyanın bir bölgesini kendine yabancı saymış, sonra ona dair değişmez bir yargı kurmuş, böylece insan deneyimiyle özdeşleşeMEme, dahası bunun insan deneyimi olduğunu göreMEme kusurunu işlemiştir. Eğer yirminci yüzyılda yeryüzündeki halkların pek çoğunun yaşadığı genel siyasî ve tarihî bilinç yükselişinden gereğince yararlanabilirsek, “Şarkiyatçılığın” dünya çapındaki hakimiyeti ve temsil ettiği her şey karşı çıkılabilir hâle gelecektir…
“Şark” bir yana bırakılmalıdır; “Şarkiyatçılığın” bize sunduğu bütün o ırksal, ideolojik, emperyalist klişelerle birlikte. Böylece insan topluluğunu olgunlaştırmaya yönelik genel girişimiİ; ırksal, etnik ya da ulusal farklılaşmalardan “daha kıymetli sayan” araştırmacılar, eleştirmenler, aydınlar ve insanlar çıkacaktır ortaya.
“Şarkiyat” bilgisinin bugün bir anlamı varsa eğer, o da “Şarkiyatçılığın”; herhangi bir bilgide, herhangi bir yerde, her an ortaya çıkması mümkün bir zaaf konusunda uyarıcı bir örnek oluşturmasıdır.
Okurlarıma; “Şarkiyatçılığa” verilecek yanıtın “Garbiyatçılık” olMAdığını göstermiş olduğumu umuyorum.
• Culture and Imperialism
Edward Wadie Said
(1935 – 2003)
“Kültür ve Emperyalizm”, Edward W. Said’in “Şarkiyatçılık” kitabıyla başladığı tasarının bir parçası: Bir yandan kültürün, Batı “yüksek kültürü”nün emperyalizmle ilişkisini sorguluyor, bu ilişkiyi ortaya çıkarmaya çalışıyor; bir yandan da “maruz kalanların, sömürgeleştirilenlerin” emperyalizme düşünsel ve edebi direnişlerini inceliyor.
Kitaptaki incelemeler “Batı romanı” ve “müziği”ne; “Joseph Conrad”, “Jane Austen”, “Charles Dickens”, “Rudyard Kipling”, “Albert Camus”, “Andre Gide” gibi yazarların yanı sıra “Giuseppe Verdi’nin Aida’sı”na yoğunlaşıyor. Ele alınan yapıtların emperyalizme (varsa) neler borçlu olduğunu, içinde yer aldıkları emperyal dünyayı, sömürgeleri, sömüren ile sömürülen arasındaki ilişkileri ne ölçüde ve nasıl yansıttıklarını, yansıtmadıkları takdirde neleri görmezden geldiklerini gösteriyor, romanı (ve sanatı) “dünya”ya bağlayan hatları vurguluyor. Bunu yaparken de yapıtların estetik değerini küçültMEmeye özellikle özen gösteriyor.
Öte yandan, “İngiliz ve Fransız emperyalizmi”ne maruz kalmış eski sömürgelerde gelişen kurtuluş ve bağımsızlık mücadelelerine eşlik etmiş “antiemperyalist düşünceler”in, kuramsal ve edebi tepkilerin içeriklerini araştırıyor ve ulusçuluk, yerlicilik gibi ideolojilerin zaaflarını ve sömürgelikten çıkmış ülkelerdeki “iktidar patolojileri”nin sonuçlarını ele alıyor. “Said”; her iki dünyaya mensup ama ikisine de tam ait olmayan biri olarak, bir yanda tahakkümün öbür yanda “içine kapanma”nın alternatifi hakkında düşünüyor.
Bana “bey” diye hitap etmezseniz sevinirim.
Gün abi,
İstediğiniz soruya cevap verebilirsiniz, sizi zorlamıyorum:
SORU 1:
Eğer evliyseniz; “14 Şubat”ta eşinize hediye alacak mısınız?
*********************************
SORU 2:
“14 Şubat Sevgililer Günü” gibi spesifik günler; bizzat kapitalistler tarafından dizayn edilmiş günler mi? İnsanların “tüketim algıları”nı körüklemek için, onları “daha fazla tüketmeye” teşvik etmek için özel olarak kurgulanmış günler mi?
*********************************
[BİLGİ NOTU:
Başlangıç noktası: 14. yüzyılda İngiliz yazar ve şair “Geoffrey Chaucer”in yazdığı metinlerden elde edilen bulgulardan yola çıkarak, her yılın “14 Şubat” günü Hristiyan “Aziz Valentine”nin hatırasına saygı duymak, onu anmak için belirlenmiş bir gün iken; sonraları “Sevgililer Günü” olarak dönüşüme uğramış ve mevcut çağımızda bile kutlanmakta olan global çapta bir “tüketim festivali”ne dönüşmüştür.]
İnsanlık tarihinin “en uzun dönemi” olan avcı-toplayıcılık dönemi; “tüketime dayalı” bir hayatta kalma düzeniydi. Ne birikim vardı ne de tasarruf. Ancak bu dönem, çoğu zaman gözden kaçırılan çok önemli üç miras bıraktı: “Tabiat gözlemi”, “alet yapımı” ve “deneme-yanılmaya dayalı yöntem bilgisi”. Henüz “artık-ürün (surplus product)” yoktu, ama bugünkü üretim tekniklerinin zihinsel altyapısı bu dönemde filizlenmişti.
İnsanlık için asıl ekonomik dönüşüm, “Tarım Devrimi” ile yaşandı. Toprağın işlenmesi ve hayvanların evcilleştirilmesi, tarihte ilk kez “tüketilenden fazlasının üretilmesi”ni mümkün kıldı. “Artık-ürün (surplus product)” yalnızca açlık korkusunu azaltmadı; aynı zamanda “biriktirme (saving)”, “mülkiyet (poperty ownership)” ve “yatırım (investing)” kavramlarını doğurdu. Bu “birikimi koruma ihtiyacı” ise; toplumsal “hiyerarşi”yi, “devleti” ve “hukuk sistemleri”ni kaçınılmaz hâle getirdi. Kısacası, “modern toplumun tohumları” bu dönemde atıldı.
On beşinci yüzyıldan itibaren coğrafi keşiflerle, dünya; bir “yağma ekonomisi”ne ve ardından “merkantilizm”e sürüklendi. “Zenginlik”; sahip olunan altın ve gümüşle ölçülüyor; devletler, korumacı duvarlar ardında ticaret savaşları yürütüyordu. “Feodalizm” kendi içine kapalı, kendine yeten bir yapı sunarken; “merkantilizm” dış dünyaya açılmış ama rekabeti “sıfır toplamlı gören” bir sistem geliştirmiş bulunuyordu.
On dokuzuncu yüzyılda, “Sanayi Devrimi”yle birlikte bu anlayış “(iktisatçı) David Ricardo”nun “karşılaştırmalı üstünlükler teorisi”yle (comparative advantage) değişti. Her ülkenin görece daha verimli olduğu alanlara yoğunlaşması, ve diğer ihtiyaçlarını ticaret yoluyla başka ülkelerden tedarik etmesi yaklaşımı; dünya ekonomisinin temel kabulü hâline geldi. Yaklaşık yüz elli yıl boyunca serbest ticaret, “küresel refahın anahtarı” işlevi gördü.
Yirmi birinci yüzyıla, küreselleşmenin serbest piyasa ve serbest ticaret yoluyla; “barış”ı, “demokrasi”yi ve “hukukun üstünlüğü”nü de beraberinde getireceği beklentisiyle girildi. Ancak “2008 küresel ekonomik krizi” ve “2019-2020-2021 covid pandemi dönemi”; bu iyimser beklentinin sonunu getirdi. “Güçler ayrılığı”, “bağımsız merkez bankacılığı” ve “hukuk & yargı bağımsızlığı” gibi modernitenin temel sütunları, bu değerleri en çok savunduğunu iddia eden ülkelerde bile aşındırılmaya başlandı. Bir zamanlar Çin’e serbest piyasayı, demokrasiyi öneren ABD; “bugün, Çin’in otoriter modelini kopya etme çabası”nda görünüyor.
Günümüzde ticaret, refah paylaşımının değil; tıpkı feodal dönemde olduğu gibi, ulusal güvenliğin bir manivelası (aracı) hâline getirilmeye çalışılıyor. Serbest ticaret idealiyle çıkılan yolda gelinen safha; “kur (currency exchange rates) savaşları” ve “ticaret savaşları” oldu. Ortaya çıkan tablo çok ama çok çelişkili: Bir yanda baş döndürücü hızda “teknolojik ilerleme”, diğer yanda derin bir “kurumsal (structural & institutional) gerileme”.
“Feodalizm”in hüküm sürdüğü çağlarda; “serf” emeğini “lord”una sunar, karşılığında can güvenliği elde ederdi. Bugünün dünyasında ise; güçlü liderlerle (örnek: Trump’la veya Putin’le) kurulan “kişisel sadakat ilişkileri”ne dayalı ahbap-çavuş demokrasisi, feodal ilişkilerin yerini almış görünüyor.
“Charles Dickens”ın taaaaa 1859 yılında yazdığı muhteşem eseri “A Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikâyesi)”ndeki o ünlü paradoks; yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde de geçerli: Akıl çağındayız ama budalalık hüküm sürüyor; teknolojik bir bahar yaşıyoruz ama kurumsal (structural & institutional) bir kışın ortasındayız. Teknoloji bizi uzay çağına taşırken; mülkiyet ve güç ilişkilerimiz “yeni bir feodalizm biçimi”ne dönüşüyor.
İnsanlık, kendi yarattığı rasyonel sistemleri; yine kendi eliyle “irrasyonel bir güvenlik talebi”ne ve “despotlara sadakat sarmalı”na feda ediyor.
Mahfi Eğilmez
[İktisatçı & (emekli) Hazine Müsteşarı]
(10 Şubat 2026)
“Kibir”in (hybris) bedeli: Günlük hayatın aniden donması
Antik dünyada “Pompei”nin sonu, sıkça “kibir”in ilahî ya da doğal güçlerce cezalandırılması olarak yorumlanır; insan merkezli bir düzenin, kendini ölçüsüzce kalıcı zannetmesinin bedeli gibi…
“Pompei”de; kaçarken, yemek yerken, uyurken yakalandı insanlar lavlara.
Bugün “Pompei”yi çarpıcı kılan şey yıkımın kendisinden çok, hayatın yarım kalmışlığı.
Bu yüzden o olay, “önümüzde bir gün daha varmış gibi yaşamanın” ne kadar kırılgan olduğunun simgesi sayılıyor.
Her gün “Epstein dosyaları”ndan; Pompei’deki “lav” gibi, öyle belgeler ortalığa dökülüyor, öyle isimler sızıyor, öyle iddialar yazılıp çiziliyor ki, düşünmeden edemiyorsunuz:
Asıl derdi “haz” olan dönemlerin insanı ruhen hasta mıdır?
İngiltere’de yürütülen bilimsel araştırmalar, nehir ekosistemlerinde yaşayan tatlı su karideslerinin tamamında “kokain kalıntıları”na rastlandığını ortaya koydu. Bulgular, mevcut atık su arıtma süreçlerinin “insan kaynaklı kimyasal maddeleri” arıtmakta, uzaklaştırmakta (veya filtrelemekte) yetersiz kaldığını gösteriyor. Alanında uzmanların yaptığı değerlendirmelere göre, söz konusu “kokain kalıntıları”; yeterince arıtılMAmış sular aracılığıyla doğal ortamlara taşınıyor, ve su canlılarının dokularında birikiyor. Bu durumun, “ekosistem sağlığı” ve “biyolojik denge” üzerinde uzun vadeli kötü etkiler yaratabileceği belirtiliyor.
Araştırma, çevresel kirliliğin yalnızca fiziksel atıklarla sınırlı olmadığını; modern yaşamdan kaynaklanan kimyasal izlerin doğal sistemlere nüfuz ettiğini ortaya koyuyor. Bilim insanları, çevre politikalarının ve arıtma altyapısının bu tür kirleticiler karşısında yeniden inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Unutmayalım: “Bencillik haykırır, kibir gösteriş yapar.”
Nereye kadar?
Yunanca bir kelime olan “hybris”, Türkçe’de “küstahlık” anlamına gelmektedir.
İnsanın kendisini gerçekten sahip olduğu hâlden “çok daha aşırı büyüklükte kudret sahibi” olarak görmesi.
Genellikle bir kişinin kendi gerçekliğini yitirmesiyle bağdaştırılabilecek bir hastalıklı fenomen…
(10 Şubat 2026)
Bülent Korman
[“ODTÜ Mimarlık” bölümü mezunu,
“Sinan Cemgil” ile aynı ortamda bulunmuş,
“Oğuz Atay”ın yakın dostu,
Kıdemli denizci]
1. Hayır;
2. Her şeye bir kulp takarsanız kapınızı pencerenizi kapayıp odanızda oturmanız gerekir.
“Fatih Altaylı” Aralık ayı biterken serbest bırakıldı, ve o andan beri sesi-soluğu çıkmıyor.
Erdoğan’ın hegemonyasına pes etti galiba?
kulp takmaya pek meraklıyız.
Gün Zileli “Stalin karşıtlığı” dışında hiçbir şey yapmıyor; hayatının merkezini adeta “Stalin karşıtlığı” olarak kurmuş.
Gün Zileli acaba “Ayn Rand”a hayran bir kapitalist mi?
Çünkü “Ayn Rand”; hem “Stalin’e karşı” bir edebiyatçıydı, hem azgın bir kapitalistti.
https://gunzileli.net/bir-anarko-kapitalist-ile-anarko-komunistin-tartismasi/
Ayn Rand’ın görüşleriyle bir tartışmaydı.
“Ekrem İmamoğlu” unutuldu…
• “Okulsuz Toplum” (Deschooling Society) [1971]
• “Şenlikli Toplum: İlericilik Yanılgıları” (Tools for Conviviality) [1973]
Ivan Illich
(1926 – 2002)
1926 yılında Viyana’da doğdu. Salzburg ve Roma’da “tarih” ve “dinbilim” konularında eğitim gördükten sonra “papaz” oldu. Beş yıl New York’taki “Puerto Rico Mahallesi”nde papaz olarak görev yaptı.
Katolik kilisenin Güney Amerika siyasetine yönelttiği eleştiriler, kilise çevreleri ve Vatikan’la arasının bozulmasına neden oldu. 1960’ta Meksika’ya gitti ve “Cuernavaca” kentinde “Kültürlerarası Belgeler Merkezi”ni (CIDOC) kurdu. Amacı; alternatif bir eğitim programı oluşturarak gönüllüleri Latin Amerika dilleri ve kültürleri konusunda eğitmek olan kuruluş (CIDOC), kısa zamanda Güney Amerika askerî diktatörlüklerine karşı muhalefetin merkezlerinden biri oldu. 1969’da papazlıktan ayrıldı. “CIDOC”un 1970’te kapatılmasından sonra “Alman”, “Japon” ve “Amerikan” üniversitelerinde dersler vermeye başladı. Illich; “kapitalist toplumun ortaya çıkardığı kurumların insan üzerindeki olumsuz etkileri”ni incelemiştir. Ona göre; çağdaş toplumda eğitim, sağlık, ulaşım gibi gereksinmeler bürokratik devletin bu hizmetleri yerine getirmekle yükümlü kurumları aracılığıyla karşılanmaktadır. Eskiden insanların “doğal çevre ilişkileri” içerisinde karşıladıkları temel gereksinimler, çağdaş toplumda “bilimsel olarak” üretilmiş hizmetlerin tüketilmesine indirgenmektedir; belirli bir tüketim düzeyinin altına düşenler teknokratların oluşturduğu ölçütlere göre “kasten yoksul sayılmakta”dır. Teknokratların dayattığı bu düzen, insanın kendi kendini eğitmesini yetersiz saymaktadır. Kurumsallaşmış hizmetlere olan bağımlılık kişisel yetkinliğe zarar vermekte, kişiyi yeterli karar verme gücünden yoksun bırakmakta, onu (insanı) kendi dışında oluşturulan hizmetlerin pasif tüketicisi hâline getirmektedir.
__________________________________
• “Okulsuz Toplum” (1971)
Okullaştırma, eğitimle aynı anlama mı gelmektedir? Kesinlikle hayır. Herkes günbegün bir şeyler öğrenmektedir. Dürüst olmak gerekirse; çoğumuz, yaşamımızda okullaşmanın doğrudan ve derin bir etkiden son derece yoksun olduğunu görürüz. Bu durumda iki soru ortaya çıkmaktadır: Her toplumda okullaşmaya bu derece büyük bir önem ve prestij kazandıran nedir? Eğitimin işlevi bir şüphe içeriyorsa, okullaşma gerçekte ne anlama gelmektedir?
“Ivan Illich” bu eserinde; okulun, “statükonun korunmasına vesile olan araçlardan biri” olduğundan dolayı bu prestije sahip olduğu yolundaki tezini kanıtlamaya çalışmaktadır. Ona göre; günümüzdeki okullar eğitim açısından etkisiz olduğu kadar, bölücü bir nitelik de taşımaktadır.
Ivan Illich, “Değerlerin (kıymetlerin) kurumsallaşması”na karşı duran “Okulsuz Toplum” adlı eserinde; varolan eğitim sistemlerinin açmazlarını gösterip, eğitim ve öğrenimin okul dışına çekilmesi ve toplumun okuldan arındırılması gerektiğine değiniyor.
Tekdüze eğitim izlenceleri yerine; kişiler arası yakınlığı, tüketici olmak yerine tabiatla ilgili sorumlu olmayı geçirip; “bilgi”nin tekelleşip metalaşmasına karşı çıkarken, istenebilir bir geleceğin evrensel ve insancıl eğitim biçimleriyle gerçekleşeceği üzerinde duruyor.
__________________________________
• “Şenlikli Toplum: İlericilik Yanılgıları” (1973)
En radikal yazarlardan biri olan “Ivan Illich”; kurumlara ve kurumlaşmaya yönelttiği eleştirileriyle tanınır. “Eğitim”, “sağlık”, “politika” gibi kurumların insan yaratıcılığını öldürerek insanları bütün bu kurumlara bağımlı kıldığı konusunda uyarıyor. “İlerleme” ve “verimlilik” adına korkunç bir “üretim & tüketim çılgınlığı”nın yaşandığını, oysa sanayileşme ve “büyüme (growth)” kavramlarının vazgeçilmeyecek kavramlar olmadığını ifade ediyor. “Şenlikli Toplum” aslı eserinde; seri üretim teknolojilerinin, insanları bürokrasinin ve makinelerin aksesuarları hâline nasıl getirdiğini göstererek “modern sanayi toplumları”nı sorguluyor. Kişiler arasında özerk, yaratıcı ilişkiler kurulabilmesinde “araçların (tools)” rolüne değiniyor. İnsanların çalışırken zevk almaları, sevinç duymaları için “araçlara (tools)” hükmetmeleri gerektiğini belirterek; “araçların (tools)” insanlara hükmetmeye başladıkları noktada “büyüme”ye (growth) karşı çıkıyor.
Edward Said’in gençlik yıllarında ilk etkilendiği kişiler arasında, (belki de ilk sırada) “Frantz Fanon” gelir.
Yüzyıllar boyunca süren “sömürgecilik” meselesi ile ilgili; yirminci yüzyılda en keskin, en nitelikli, ve en “haklı” isyanlardan birini “Frantz Fanon” vermiştir, ama na hâzin ki; İngiliz kültürünün sömürgeciliği Fransız kültürünün sömürgeciliğine galip gelmiş, böylelikle “İngilizce” dili “Fransızca” diline galibiyetini de ilân etmiş, bütün bunların sonucunda Frantz Fanon’un haklı isyanı dünya çapında hakettiği değere ulaşamamıştır. Bu, çok acıklı bir durumdur.
Edward Said, Frantz Fanon’un uyarılarını unutturMAmak için, onun mücadelesini, onun isyanını gelecek kuşaklara aktarmak için ömrü boyunca didinmiştir; ama başarılı olup/olmadığı şüphelidir. Çünkü günümüzde; “Donald Trump” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Vladimir Putin” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “I.C.E. muhafızlığı” gibi bir organizasyon hâlâ olabildiğine göre, “AfD (Alternative für Deutschland)” gibi bir parti hâlâ olabildiğine göre, “Nigel Farage” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Benjamin Netanyahu” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Recep Tayyip Erdoğan” gibi birini yüceltenler olduğuna göre, “Narendra Modi” gibi birini yüceltenler olduğuna göre; Frantz Fanon’un uyarılarını anlayan birilerini bulmak pek mümkün gözükmüyor günümüzde. Anlayan “pipsqueak” bey var, ama onun da yapabileceği pek bir şey yok.
Keşke “Frantz Fanon”u günümüzde tanıyan, günümüzde bilen, günümüzde anlayan daha fazla kişi olsa; ne yazık ki yok…
___________________________________
• “Siyah Deri, Beyaz Maskeler” (Black Skin, White Masks) [1952]
“Bir Çinhintli kendine özgü bir kültür keşfettiği için ayaklanmamıştır. ‘Yalnızca’ birçok bakımdan artık soluk alamadığı için ayaklanmıştır.” diyen Frantz Fanon’un yazdığı “Siyah Deri, Beyaz Maskeler” adlı kitabı; ABD’deki “Kara Panterler” ve “Üçüncü Dünyadaki bağımsızlık mücadeleleri” gibi siyasi hareketlere ilham kaynağı olmuş, aynı zamanda “sömürgecilik” ve “ırkçılık”la bağlantılı kimlik sorunlarının tartışılmasına öncülük etmiş kitaplardan biridir. Irkçılığın, ayrımcılığın hâlâ gündemde olduğu dünyamızda da modern eşitlikçi düşüncenin klasiklerinden biri olarak güncelliğini koruyor.
Siyah gerçekliğini anlamaya çalışırken “Fanon”, İkinci Dünya Savaşı’na “Fransa Özgür Ordusu” saflarında katılmış genç adamın savaş sonrasındaki gündelik yaşantısından, ve hocası “Aime Cesaire”in Siyah kimliğine sahip çıkan düşüncesi ile şiirinden hareket ediyor, uzmanı olduğu psikiyatri ve psikanalizden yararlanıyor; ayrıca felsefeden, özellikle Jean-Paul Sartre’ın “Yahudi düşmanlığı” ve “Siyah-karşıtı ırkçılık” üzerine yazılarından hem besleniyor, hem de yer yer onlarla tartışarak devam ediyor.
Tetikte bekleyen bir bilinç ile şiirsel bir dili birleştiren bu etkileyici metin; ırkçılık, sömürgecilik ve “insan” üstüne düşünmek isteyenler için.
___________________________________
• “Yeryüzünün Lanetlileri” (The Wretched of the Earth) [1961]
“İnsanlığın nitelikli olmasını istiyorsak, insanlığı Avrupa’nın yerleştirdiğinden farklı bir düzeye getirmek istiyorsak; çabalamak zorundayız. Halkımızın beklentilerine yanıt vermek istiyorsak, Avrupa dışında başka yerlere bakmamız gerekiyor. Ayrıca, Avrupalıların beklentilerine yanıt vermek istiyorsak, onlara, ne kadar ideal olursa olsun, zaman zaman onların bile midesini bulandıran toplumlarının ve düşüncelerinin bir yansımasını göndermemeliyiz. Avrupa için, kendimiz için ve insanlık için; yoldaşlar, yeni bir başlangıç yapmalı, yeni bir düşünce tarzı geliştirmeli ve yeni bir insan yaratmaya çalışmalıyız.”
Frantz Fanon
(1925 – 1961)
1961 yılında “Cezayir Savaşı”nda sömürgeci şiddetin zincirlerinden boşandığı bir dönemde yayımlanan “Yeryüzünün Lanetlileri” adlı kitap, o günden beri “sömürgecilik karşıtı” mücadelenin başyapıtlarından biri oldu. “Frantz Fanon”un; sömürgeleştirilmiş insanın yaşadığı travmayı inceleyen ve bir tür siyasal vasiyeti mahiyetindeki bu eseri, “Üçüncü Dünya devrimi ütopyası”na da ışık tutuyordu. Fransa’da ilk yayımlandığında birkaç kez yasaklanan bu kitap, günümüzde “postkolonyal çalışmalar”ın temel referans kitabı olmaya devam ediyor.
___________________________________
• Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları
• Orientalism: Western Conceptions of the Orient
Edward Wadie Said
(1935 – 2003)
Yirminci yüzyılın en sarsıcı, en etkili kitaplarından biri olan “Şarkiyatçılık”ta; “Batı”nın “Doğu”ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamaktadır Edward Said:
“Şark”ın kurulmuş (installed) bir şey olduğunu ileri sürüyorum kitabımda; coğrafi uzamların, bu uzamlara özgü “din”, “kültür” ya da “ırksal” özlere dayanılarak tanımlanabilecek yerli ve kökten “farklı” sakinleri olduğu düşüncesinin tartışma götürür bir düşünce olduğunu iddia ediyorum. Ama kuşkusuz, “bizi en iyi biz biliriz” şeklindeki sınırlayıcı düşünceye katılmam da mümkün değil.
“Şarkiyatçılığın kusuru”nun, hem düşünsel hem de insanî bir kusur olduğu kanısındayım; çünkü “Şarkiyatçılık”, önce dünyanın bir bölgesini kendine yabancı saymış, sonra ona dair değişmez bir yargı kurmuş (installed), böylece insan deneyimiyle özdeşleşeMEme, dahası bunun insan deneyimi olduğunu göreMEme kusurunu işlemiştir. Eğer yirminci yüzyılda yeryüzündeki halkların pek çoğunun yaşadığı genel siyasî ve tarihî bilinç yükselişinden gereğince yararlanabilirsek, “Şarkiyatçılığın” dünya çapındaki hakimiyeti ve temsil ettiği her şey karşı çıkılabilir hâle gelecektir…
“Şark” diye diye bizlere lanse edilen pek çok anlatının sahte olduğu artık anlaşılmalıdır ve bir yana bırakılmalıdır; “Şarkiyatçılığın” bize sunduğu bütün o “ırksal”, “ideolojik”, “emperyalist klişeler”le birlikte. Böylece insan topluluğunu olgunlaştırmaya yönelik genel girişimi; ırksal, etnik ya da ulusal farklılaşmalardan “daha kıymetli sayan” araştırmacılar, eleştirmenler, aydınlar ve insanlar çıkacaktır ortaya.
“Şarkiyat” bilgisinin bugün bir anlamı varsa eğer, o da “Şarkiyatçılığın”; herhangi bir bilgide, herhangi bir yerde, her an ortaya çıkması mümkün bir zaaf konusunda uyarıcı bir örnek oluşturmasıdır.
Okurlarıma; “Şarkiyatçılığa (Doğu nostaljisine)” verilecek yanıtın “Garbiyatçılık (Batı nostaljisi)” olMAdığını göstermiş olduğumu umuyorum.
• Yersiz Yurtsuz (Out of Place) [1999]
“Yersiz Yurtsuz”, çağımızın en önemli düşünürlerinden olan Edward Said’in “çocukluk” ve “ilk gençlik” yıllarına dair anılarını aktardığı bir otobiyografi.
Edward Said’in küçüklüğünde yaşadığı kimi ikilemlerin; otoriter “babası”yla, ve hem çok sevdiği hem de kızdığı “annesi”yle ilişkilerinin onda bıraktığı izleri görmek mümkün. Hayatının ilk yıllarında yaşadığı kimlik karmaşasının; kendi deyişiyle “budalalık derecesinde İngilizvari bir isim”le (Edward), Araplığı su götürmez bir soyadına (Said) sahip olmanın, Hıristiyan bir Amerikan vatandaşı olarak Filistin, Lübnan ve Mısır’da, ardından bir Arap olarak ABD’de yaşamanın Said’in kimlik ve aidiyet konusundaki görüşlerini nasıl biçimlendirdiğini görmek de mümkün.
Hepsinden önemlisi, Said’in; “ülkeden ülkeye, şehirden şehre, evden eve, dilden dile, ortamdan ortama sürüklenişler” sonucunda gelişen “yersiz yurtsuzluk” hâliyle barışıp, mezhepleri ve ülkeleri aşan entelektüel aidiyetini bulmasının hikâyesi olarak okunabilir bu anılar.
“Oryantalizm (Şarkiyatçılık)” kavramını, eleştirel bir kuramsal araç olarak “Edward Said” hepimize hatırlattı. “Eski zamanlardaki” gibi; siyasal fikirleri doğrultusunda harekete geçen, problemlere angaje olmaktan kaçınmayan bir entelektüeldi “Edward Said”.
“Yersiz Yurtsuz”… Said’in otobiyografisinden bir kesit:
“Çocukluk” ve “ilk gençlik” yıllarının muhasebesi, kanser olduğunu öğrendiği 1991 yılında yazmaya başladığı anılarının arka plânında dünyamızın bir dönemi adeta geçit yapıyor:
– İkinci Dünya Savaşı,
– Filistin’in yitirilişi,
– İsrail’in kuruluşu,
– Mısır’daki krallık rejiminin sona erişi,
– “Gamal Abdel Nasser (Cemal Abdünnâsır)” yılları,
– “1967” Savaşı,
– Filistin hareketinin doğuşu,
– “Lübnan İç Savaşı” ve “Oslo barış süreci”…
– Ruhunun önünde ise, Said’in “özel” dünyası mevcut: Kendisine tiyatro, edebiyat ve müzik sevgisi kazandıran, bir çeşit “aşk-nefret ilişkisi” yaşadığı annesi,
– Korumacılıkla bilinçli bir “Viktorya dönemi kararlılığı”nı inatla kişiliğinde birleştirmeye çalışan babası, kardeşleri ve diğer yakınları…
“Kudüs”te doğan, “Mısır”da İngiliz eğitimi alan, “ABD”de öğrenim gören ve “yersiz yurtsuzluğu”nu bir olgunluk olarak benimseyen Edward Said’in; benliğini her yerde “dışarıdan” biri olarak inşasının hikâyesi.
“Filistin Sorunu” niçin yaratıldı:
“Edward Said”; Ortadoğu’da iki halk arasındaki ölümcül çarpışmanın, ve bunun hem “işgalci”nin hem de “işgal edilen”in hayatlarındaki, ve “‘Batı’nın vicdanı”ndaki yansımalarının izini sürüyor.
“İsrail’in Lübnan’ı işgali”, “intifada”, “Körfez Savaşı” ve devam eden “Ortadoğu barış girişimi” gibi gelişmeler ışığında Filistin’in ve halkının değişen durumunu tasvir etmek için bu dönüm noktası niteliğindeki çalışmayı güncelledi. Bu bölgeye ve geleceğine ilgi duyan herkes için “Filistin Sorunu”, mevcut en yararlı ve yetkili açıklama olmaya devam ediyor.
Kaynak:
https://www.alfayayinlari.com/kitap.php?id=475146
_____________________________________________
“Protesto etmeniz gereken vakit geldiğinde susarak günah işlerseniz; insanlardan korkaklar üretirsiniz.”
Ella Wheeler Wilcox [ABD’li şair ve yazar]
(1850 – 1919)
(12 Şubat 2026 at 20:34)
Hislerinde haklı olduklarını biliyorum. Eğer içinde bulundukları toplumda her kişi kendinin eşsiz olduğunu bilir ve diğerlerinin de eşsiz olduklarını bilirse ancak ve ancak o zaman, bu adi hiyerarşiden çıkılır. Benzeri bir örnek var. Bir filozof çok güzel bir şey söyler: “En değerli yücelik özgür olmaktır”. Diğer bir filozof “eğer herkes özgür olmazsa ben özgür olamam!” şahane karşılığını verir.
__________________________________
Sanki “çuvaldan dökmüşçesine”, “karman-çorman”, “‘bağlam’ları (‘context’leri) birbirinden kopuk kopuk”, “üslubunuza hiç ama hiç dikkat etMEden” yazdığınız binlerce yazı arasında bazen çok kıymetli cümleler aktarabiliyorsunuz. Sizin yazınızdan yukarıda alıntıladığım kısım için teşekkürler.
“Bilgi”ye aşık (hayran) olMadığınızı söylüyorsunuz; ama hangi “bilgi”yi hangi “bağlam”da (“context”te) yazdığınızı hiç ama hiç bilMİyorsunuz. Sürekli “karman-çorman” yazıyorsunuz, sadece oradan oraya zıplıyorsunuz, sadece oradan oraya savruluyorsunuz. Galiba sizin cahilliğiniz bu; “‘bağlam’lardan (‘context’lerden)” hiç haberiniz yok, emin değilim.
Üslubunuz çok fazla hakaret içeriyor, sizin gibi tecrübeli birine hiç yakışMAyan hoyrat bir üslupla yazıyorsunuz; “ateş püskürtme”yi bırakabilseniz biraz olgunlaşabileceksiniz; ama ruhunuzda biriktirdiğiniz “nefret” buna ne yazık ki izin verMİyor.
“Medeniyet”e karşı olan haklı ve kıymetli isyanınızı; benim gibi “medeniyetin enkazında ezilmiş sıradan bir insan”a sürekli sataşarak seğeltmeye, belki de kendinizi bu yolla tatmin etmeye uğraşıyorsunuz, eğer böyleyse çok yazık.
Fredy Perlman ile epey yakın vakit geçirdiğinizi yazmıştınız; ama buna rağmen belli ki bir hususu ıskalamışsınız: “Fredy Perlman” asla ama asla; medeniyetin enkazında ezilmiş sıradan insanların kafasına taş fırlatmazdı. Siz fırlatıyorsunuz!
Fredy Perlman; “medeniyet adına cellatlık yapanlar” ile “medeniyetin enkazında ezilmiş sıradan insanlar” arasındaki farkları biliyordu; siz bilmiyorsunuz “pipsqueak” bey! Bu sebeple sürekli ama sürekli “ateş püskürtüyorsunuz”; başka yaptığınız hiçbir şey yok!
Lütfen unutmayınız:
Sizin beğenMEdiğiniz “Edward Said” eğer bugün hayatta olsaydı; “Mashco Piro”ların özgürlük mücadelesine ve “Standing Rock Sioux” kızılderili kabilesinin özgürlük mücadelesine canla-başla destek verirdi, bizzat bu insanların yanına gider onlarla beraber, omuz omuza, dayanışma içinde; “diktatörlerin hegemonyası”na karşı direnirdi.
Daima hatırlayınız:
Chuang Tzu ve Shiva “tabiatın ve hayatın akışıyla yaşamanızı tavsiye ederiz” diyor; “birkaç şımarık zenginin ve şımarık diktatörün önünde boyun eğin ve susun” demiyor.
medeniyete karşı olduğunu söyleyen pipsqueak; muhtemelen dünyanın en medenî şehirlerinden birinde yaşıyor.
bolluk içinde yaşayıp her şeye itiraz ediyor.
hayat pipsqueak gibi…leriyle (ADMİN müdahalesi) dolu.
gelmiş bu “blog”a, insanlara hep küfür ediyor…
Üstün Ergüder’in konuşması:
https://www.youtube.com/watch?v=8blzHCYSGk0
Sayın Chuang Tzu-Shiva satıcısı ve Dostluklar kurma muhabbet tellallı
Sizi Devrim Tarihinde yeni bir çığır açan DAHİ olarak övdüm ama galiba dostluklar kurma muhabbet tellallığınız daha kârlı çıkmış. Epstein’ın şöhreti göz önüne alındığında sizi suçlamak imkansız.
Yine de kendinizin ne bildiğinizi anlatma yerine Veri Tabanınız-Yapay Zekanızda bulduğunuz adresleri vermeniz çok sıkıcı.
Chuang Tzu-Shiva haplarınızın birinin ambalajında yazılanı unutmayın: Bıçakla elma da kesilir boğaz da. Medya dikizciliği yapmayı bırakın. Kendiniz konuşun!