Site Logosu

Gün Zileli

Aşk ve Devrim

Çarlık ve Osmanlı Monarşileri ile Sovyet ve Cumhuriyet Oligarşilerinin Kıyaslanması

Kemalizm, Rejimler, siyasi yapı, Sovyetler Birliği, Tartışmalar, Totalitarizm

 

 

 

 

90’lı yıllarda “sigaranın zararları” üzerine bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmanın her iki tarafı da doktordu. Biri kadın ikisi erkek, orta yaşlardaki üç doktor sigaranın zararlarını ortaya koyma görevini üstlenmişken, diğer tarafta sigaranın o kadar da zararlı olmadığını, hatta bazı yararları olduğunu savunan daha yaşlıca bir doktor yer alıyordu. Sigaranın zararlarını ortaya koyan üçlü son derece sinirliydi. Sigaranın bazı yararlarını savunan doktor ise, karşıtlarının “bir de doktor olacaksın, neymiş yararları, anlat bakalım?” saldırgan sorusuna “sindirime iyi gelir, sinirleri yatıştırır” derken sükûneti ve efendiliğiyle söylediklerini doğrular gibiydi. Tabii görece genç doktorlar da bağırıp çağırmalarıyla sigaranın “yatıştırıcı” etkilerinden uzak kaldıklarını kanıtlamış oluyorlardı.

 

İlker Canikligil’in Flutv’de benimle yaptığı “Sosyalizmin Kısa Tarihi” dizisinin 7. si ve sonuncusu olan “SSCB’nin Yıkılışı” başlıklı bölümün ortalarında bir yerlerde, laf nereden geldiyse, “Çarlık’ın 1917 Ekim’inde kurulan Sovyet Cumhuriyeti’nden, Osmanlı’nın da 1923’te kurulan Cumhuriyet’ten daha iyi olduğunu” söyledim. Bu sözlerim, programı izleyen arkadaşların çoğunda büyük tepkiye yol açtı. Solcu ve kısmen de Kemalist olduğu tahmin edilebilecek bu arkadaşların çoğu, tepkilerini biraz da aşırı, hatta belirtmek istemezdim ama bir fikri tartışmanın sınırlarını hayli aşan saygısız ifadelerle ortaya koydular. Olsun, ben yine de bu saygısız ifadeleri kullanan arkadaşlara kızgın değilim ama onlar adına üzüldüm. Tartışma adabı sinirleri yatıştırır!

Bu yazıda, öfkelerini biraz olsun yatıştırmak ve daha sağlıklı düşünmelerini sağlamak için tezimi makalenin sınırları içinde biraz açmak istiyorum.

Öncelikle belirteyim ki, “görecelik” diye bir şey vardır. Birinin diğerine göre uzun boylu olduğunu belirtmek, o kişinin uzun boylu olduğunu söylemek anlamına gelmez. Dolayısıyla, bu iki monarşik rejimin iki cumhuriyet rejimine göre daha iyi olduğunu söylemek bu rejimlerin iyi olduğunu söylemek değildir. Bu iki monarşik rejim de elbette kötüydü ve zaten esasen bu kötülükleri nedeniyle yıkılıp gittiler. Fakat yerine gelen oligarşik rejimler, birçok bakımdan ileriye doğru bir hamleyi temsil etseler de, özgürlükler açısından daha olumsuz bir yerdedirler.

Bu iddiamın gerekçelerini üç nokta üzerinden ileri süreceğim: Birincisi, rejimlerin siyasi yapısı; ikincisi, basın özgürlüğü; üçüncüsü, işçilerin grev hakkı.

Çarlık monarşisi elbette oldukça kötüydü. Duma adı verilen, oy kullanma yoluyla seçilen meclis ancak 1905 devriminin sonucu olarak ve birçok kısıtlamalarla yürürlüğe girebilmişti. Devlet Duması 1906 ile 1917 arasında dört kez seçildi. I. Duma, 1905 Devrimi’nin hemen ardından, biraz da bu devrimin etkilerini savuşturmak amacıyla yürürlüğe kondu. Çarlık rejimine rağmen SR’lerin (Sosyalist Devrimciler) ve RSDİP’nin (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi), Trudoviklerin vb. seçimlere katılma hakkı vardı. RSDİP’nin Bolşevik ve Menşevik hizipleri seçimleri boykot etti. 500 üyeli Duma’da ılımlı demokrat Kadet Partisi 180 milletvekili çıkararak çoğunluğu aldı.

I. Duma 1907 Şubat’ında seçildi. RSDİP’nin Bolşevik ve Menşevik hizipleri boykot politikasından vazgeçerek seçimlere katıldılar ve Duma’da kendi azınlık gruplarını oluşturdular. Başbakan Stolipin, ayaklanma hazırladıkları gerekçesiyle radikal grupların Duma’dan çıkarılmasını ve 16’sının dokunulmazlığının kaldırılmasını önerdi. Duma bunu reddetti. Bunun üzerine Duma, Çar tarafından Haziran ayında feshedildi.

1912 yılındaki seçimlerle Bolşevikler III. Duma’ya yeniden girdiler ve kendi gruplarını kurdular. Özellikle Çarlığın son zamanlarında yasal ya da defacto işçi grevleri büyük kentleri kaplamıştı.

Basına gelecek olursak, Çarlık Rusya’sında 19. Yüzyılda 133 gazete ve dergi yayındaydı. Elbette bunlar ağır bir sansürle karşı karşıyaydılar. Fakat şu var ki, sansür aynı zamanda bağımsız yayın organlarının varlığının göstergesidir. Eğer bağımsız yayın organları yoksa sansüre de gerek kalmaz. Biraz sonra Sovyetler Birliği’ndeki basın organlarına değineceğim ama burada yeri gelmişken Sovyetler Birliği’nde sansür olmadığını belirteyim. Çünkü sansür edilecek basın organı yoktu. Bütün basın ve yayın zaten devletin elindeydi ve onun tarafından yayınlanıyordu. Devlet kendi tekelindeki basın organlarını neden sansür etsin ki!

Gelelim Sovyetler Birliği’ne. 1917 Ekim’inde “proletarya diktatörlüğü” adına Bolşevik Partisi’nin diktatörlüğü ilan edildi. Başlangıçta Sol SR’lerle Bolşevikler ittifak halinde olduklarından hemen tek parti diktatörlüğü ilan edilmedi ama Menşevikler, Sağ SR’ler ve diğer irili ufaklı radikal partiler baskı altına alındı. 1918’de Kurucu Meclis seçimleri yapıldı ve Bolşevikler SR’ler karşısında seçimleri kaybedince, Kurucu Meclis’i bir daha açılmamak üzere kapattılar. Aynı yıl, 1918’de Sol SR’lerin Bolşevik iktidara karşı ayaklanması üzerine Sol SR’ler başta olmak üzere, Bolşevik Parti’nin dışındaki tüm partiler yasaklandı ve tek parti diktatörlüğüne geçildi. 1917 Şubat’ının ürünü olan özgür Sovyetler ise tamamen formel, göstermelik bir organa dönüştürüldü.

Buna paralel olarak, tek parti diktatörlüğü, 1917 Ekim’inin ertesi günü, Maksim Gorki’nin Novayo Jizn’i de dahil olmak üzere Bolşevik yayınlar dışındaki tüm basın ve yayın organlarını kapattı ve 70 yıl boyunca Sovyetler Birliği’nde rejim gazeteleri dışında hiçbir basın organına izin verilmedi. Muhalif yayınlar ancak yeraltında Samizdat adıyla varlıklarını sürdürebildiler.

Sovyetler Birliği’nde grev hakkı başından itibaren tümüyle ortadan kaldırıldı ve defacto greve giden işçiler şiddetle cezalandırıldı.

 

Osmanlı monarşisine geçelim. 1877 Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki toplam 115 mebusun 69’u Müslüman, 47’si gayrimüslimdi. 1908’de Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte seçimler yapıldı. Seçimlerde Ahrar Fırkası ve İttihat Terakki Fırkası yer aldı. Görüldüğü gibi, Osmanlı Monarşisi’nde ve Meşruti Monarşisi’nde hem milliyetler hem de partiler açısından görece çoğulculuk söz konusudur.

Cumhuriyet ilan edildikten sonraki Meclis (2. Meclis) 11 Ağustos 1923 ile 1927 yılları arasında görev yaptı. 286 mebustan oluşan bu meclis, Zeki Kadirbeyoğlu adlı muhalif mebusun dışında tümüyle Müdafa-i Hukuk Cemiyeti (1. Grup) tarafından tayin edildi. Bu dönem 6 mebus idam edildi.

Meclis’te azınlıklar ve gayrimüslimler yer almadı. Kürt bölgelerinden Ensarioğulları ve Bucaklar gibi birkaç Kürt beyi dışında seçilenlerin hepsi Türktü. Sonuç olarak rejim, bir tek parti (CHP) diktatörlüğü ile yönetiliyordu.

Cumhuriyet rejiminde basın ve yayın organları esasen rejimin tekelindeydi. Bağımsız yayın organlarına izin verilmiyordu. 1931 Basın Yasası, saltanat, hilafet, komünizm, anarşizm yanlısı yayınlara yasak getirdi. 1938 Matbuat Kanunu ile basın bir kez daha kesin denetim altına alındı.

Cumhuriyet yönetiminde grev yasal değildi.

 

Sigaranın sindirime ve sinirlere iyi geldiğini ileri süren o yaşlıca doktorun sakin hali hiç gitmez gözümün önünden.

 

Gün Zileli

9 Aralık 2025

www.gunzileli.net

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

**************************

 

 

 

PRUT SAVAI’NDAN BOLEVĐK DEVRĐMĐ’NE KADAR RUS BASINI VE MÜSLÜMANLARIN BU BASINA KATKILARI / Muammer GÖÇMEN*

 

Hür basının geli imi 1917 ihtilaliyle sona ermi tir. Đktidara Lenin önderliğindeki Bol evikler geçince, kendi isteklerine ve emirlerine gönüllü bir ekilde itaat eden basının tekellemesini sağlamı lardır. 1918 yılında eskiden beri yayınlanan ve bağımsız politika izleyen tüm Tatar basını kapatılmı veya kapanmak zorunda bırakılmı tır. Böylece Tatar gazete ve dergileri bakent Petersburg ile Moskova, Kazan, Orenburg, Astrahan, Samara, Tomsk, Saratov ve Sibirsk gibi büyük ehirlerde neredilmemi daha az öneme sahip Uralsk, Takent, Hokand, Menzlisk ve Troitsk gibi küçük ehirlerde faaliyetini sürdürmütür. 1905–1917 yılları arasında Kazan’da 29, Orenburg’da 15, Ufa’da 14, Astrahan’da 13, Uralsk’ta 6, Petersburg’da 6, Moskova’da 6, Troitsk ve Takent’te iki er gazete mevcuttur. Vakit, Yıldız, Kuya , Đl gibi yayınlar diğerlerine göre daha popülerdir. Fakat bunların büyük bir kısmının sayısı 5000’i geçmemi tir. Ama bu yayınların elden ele, ilden ile dola tırılmasıyla bu rakamların çok üzerinde bir okuma kitlesi vardır. Türkçe yayınların büyük bir kısmı toplumsal ve siyasi konularda kalem oynatmaktadır. Bu tür dergi ve gazetelerin ba lıkları altında u ibareler yer alır; “Đctimaî, Siyasi, Sosyal, Edebi, Bedii, Sınaî basın” gibi. Bazen de iktisadi ve kültürel gibi ifadelere de rastlanmaktadır.

 

Seçim biçimi işçilerin delegeleri, delegelerin Duma’ya gidecek vekilleri seçmesi biçiminde iki aşamalıdır. Partinin yayın organı Pravda ise işçilere, seçmen listelerinin kontrol edilmesi ve 3 işçi arkadaşını ya da 3 komşuyu kazanarak Bolşevik adaylara oy vermek üzere seçime katılma çağrıları yapmaktadır.

58 Comments

  1. Besim Erarslan

    Flu tv deki programlarını eşimle birlikte keyifle izliyoruz. Bu yazı da Flu Tv ekibine cevap niteliğinde olmuş.

  2. Kemalizm ve Kim-İl-İzm

    Bir rejimin kendine “Cumhuriyet” demesi onun gerçekten de bir Cumhuriyet olduğu ve bir Tek Adam monarşisi olmadığı anlamına gelmez.

    “Ulu Önder” Kemal’in veya “Supreme Leader” Kim-İl’in rejimleri gibi:

    https://www.youtube.com/watch?v=8YV6fYDXWsM

  3. Gün Zileli

    Flutv ekibine değil, oraya yorum yazan arkadaşlara yazmıştım.

  4. Anonim

    Sovyet örneği

    Türk liderine kendi heykelini diktirme fikrini aşılayan diğer örnek, Sovyetler Birliğinde aranmalıdır. Lenin’in gerçi hayattayken yapılmış anıt-heykeli yoktur; Stalin’in de tespit edebildiğimiz ilk önemli heykeli 1929 yılına aittir. Ancak 1924’te Lenin’in ölümünü izleyen günlerde, Bolşevik devriminin önderini putlaştırmaya yönelik sistemli bir kampanya başlatılmıştır. (Kampanyanın ilginç unsurlarından biri Lenin’in beyni üzerinde yapılan bilimsel araştırmalardır. Aylarca süren inceleme sonunda, söz konusu organın, hücre biçimi, sayısı vb. bakımlarından normal insan beynine oranla birkaç yüz kat üstün olduğu kanısına varılmıştır.) 1924 itibariyle resmi dairelerde, okullarda ve evlerde “Lenin köşeleri” oluşturularak portre ve büstlerle süslendiğini; aynı yıl yapılan resmi törenlerde Lenin büstlerinin taşınarak toplu saygı gösterilerine konu edildiğini öğreniyoruz. Tespit edebildiğimiz ilk önemli Lenin anıtı, 1926’da Leningrad’da Finlandiya Garı önüne dikilecektir.
    Acaba aynı yıllarda Stalin anıtları da yaptırılmış mıdır? Bu konuda bilgi edinemedik. Stalin’in “kişi kültünün” başlangıç tarihi olarak genellikle 1929 yılı gösterilir. Ancak daha 1925 yılında Tsaritsyn (şimdiki Volgograd) kentine Stalingrad adının verilmiş olması, Gürcü liderin ilk megalomani belirtilerini daha geriye götürebileceğimizi gösteriyor.
    Eğer ilk Stalin anıtları gerçekten 1926’dan önce yapılmışsa, iktidardayken kendi anıtını yaptıran a) 20. yüzyılın ikinci siyasi lideri, ve b) tarihin ilk cumhurbaşkanı olmak ayrıcalıkları, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna ait olmalıdır.
    Avrupa’nın 20. yüzyıl tarihinde bu hadisenin bir başka örneğini bilmiyoruz. Mussolini ve Hitler’in, özel koleksiyonlardaki birkaç eser dışında, anıt-heykelleri yapılmamıştır. İspanya’da Franco anıtları yoktur. Doğu Avrupa diktatörlüklerinde 1953 öncesinde dikilen Stalin heykelleri Kruşçev döneminde kaldırılmış ve bu tarihten sonra iktidardaki parti liderlerinin anıtları yapılmamıştır. Sadece Arnavutluk hakkında bilgimiz yoktur.

    Yer isimleri

    Sokak, cadde, meydan, köprü, semt, kasaba, şehir, dağ, liman ve benzeri coğrafi birimlere siyasi liderlerin adının verilmesi de yaygın bir Osmanlı geleneği değildir.
    Eski devirde bu kuralın istisnası, bir padişah veya paşanın yaptırmış olduğu hayrat dolayısıyla halk arasında onun adıyla anılan semtlerdir (Selimiye, Sultanahmet, Mahmutpaşa gibi). Tanzimattan sonra çeşitli yerleşim birimlerine padişah adı verme eğilimi görülmüşse de, bu eğilime genellikle hükümdarın özel gayret ve himmetiyle kurulmuş olan bayındırlık eserleri konu olmuştur. Padişah adı taşıyan ilk ve tek Anadolu kenti olan Elaziz (Elazığ; adlandırılışı 1867), daha önce adı bile olmayan bir mezra iken Abdülaziz zamanında imar edilip sancak merkezi olmuş bir yerdir. Mecidiye, Hamidiye ve Reşadiye adını taşıyan birçok köy ve mahalle, Abdülmecid, II. Abdülhamid ve V. Mehmet zamanında hazine-i hassadan (yani kamu maliyesinden ayrı olarak, sultanın özel hazinesinden) ayrılan paralarla iskân edilmiş yerleşim birimleridir.
    Var olan kentlerin adlarının siyasi mülahazalarla değiştirilmesine, modern tarihte yaygın olarak ilk kez Sovyetler Birliğinde rastlanır. 1917 devriminden sonra bu ülkede çarlık rejimini çağrıştıran yer isimleri terk edilerek, Bolşevizmin simge ve kahramanlarından ilham alan adlar kullanılmaya başlanmıştır. Ancak 1925’ten önce, bilebildiğimiz kadarıyla, hayattaki bir Sovyet liderinin adı bir kente verilmemiştir. Petrograd’ın Leningrad adını alması, Lenin’in 1924’te ölümünden hemen sonradır. Stalingrad ise 1925 başlarında, Stalin henüz hayattayken onurlandırılmıştır.
    Türkiye Cumhuriyetinin yer adlandırma politikası, bu anlamda, Osmanlı’dan çok Sovyet anlayışını yansıtır. Ankara hükümetinin onayıyla 1922 Eylülünde Kemalpaşa, Mustafakemalpaşa, Kemaliye ve Mustafapaşa adlarını alan Nif, Kirmasti, Eğin ve Sinasos kasabaları, Türkiye tarihinde ideolojik gerekçelerle (somut bir bayındırlık eseri söz konusu olmaksızın) iktidardaki devlet reisinin adını alan ilk yerleşim birimleridir.
    Sokak adları konusunda da Cumhuriyetin yaklaşımı, Osmanlı geleneğinden çok modern çağın bir ürünü görünümündedir. Türkiye’nin herhangi bir kentinde, tahttaki Osmanlı sultanının adını taşımış olan ilk ve tek sokak, yanılmıyorsak, 1867 tarihinde adlandırılmış olan Beyoğlu’ndaki Aziziye (bugünkü Meşrutiyet) caddesidir. Temmuz 1927’de Gazi’nin İstanbul’u ziyareti münasebetiyle Şişli caddesine Halaskârgazi adı verilmesini, bu örneğin devamı sayabiliriz. Ancak Gazi’nin adını taşıyan sokak, cadde ve meydan adlarında 1927’den sonra görülen ani artışın (aynı yıl Ankara Gazi Bulvarı, 1935’te İstanbul Atatürk Bulvarı, Atatürk Köprüsü vb.) Osmanlı döneminde paraleli yoktur.

    https://anarcho-copy.org/libre/sevan-nisanyan-yanlis-cumhuriyet.pdf

  5. Anonim

    Kemalizm,
    Farklı ulusları eriterek/yok ederek
    Devşirmelerden oluşan bir “üstün Türk” toplumu yaratıp devlet ile ödüllendirdi;
    Yerel Kemalizm Apoculuk ise,
    Kürdlerin ulusal dinamiklerini yok edip
    Devşirmelere/halklara peşkeş çekerek Kürdleri devletsizlikle cezalandırdı…

  6. Çağdaş

    Sovyet ve Cumhuriyet oligarşilerinin neden Çarlık ve Osmanlı’dan daha iyi olduğu belli.

    Çünkü o rejimlerde en azından dinci gericilik yoktu. Laik, çağdaş ve modernlerdi.

    Örneğin, Dersim’de binlerce Alevi modernleşme ve “feodal gericilikle mücadele” adına katledildi. Maraş veya Sivas’ta olduğu gibi Sünnicilik, şeriatçılık, yobazlık adına değil.

    Gayrimüslim azınlıklar da modern bir ulus-devlet kurma amacıyla mübadeleyle ülkeden sürüldü. Yoksa Siyasal İslamcılık ve muhafazakâr sağcılık adına değil.

    Keza Stalin rejimi de binlerce kişiyi Ortodoks Hıristiyanlık gibi geleneksel değerler uğruna kurşuna dizmedi.

    Dolayısıyla modernlik, ilericilik ve çağdaşlık her zaman ve her koşulda daha iyidir.

  7. Anonim

    Yukarıda Nişanyan’ın değindiği ideolojik yer isimlerinden diğerleri de, yani Titograd (Podgorica), Karl-Marx-Stadt (Chemnitz), Rızaiye (Urumiye) ve Bender Pehlevi (Bender Enzeli) gibileri de değişti çok şükür.
    Darısı Bender Humeyni, Evren (Çıkınağıl), ve bilumum Menderesli, Mustafalı/Kemalli ve Talatlı yerleşim yerlerinin başına!

  8. Anonim

    https://eksisozluk.com/entry/18813784

  9. Ölmüş atı tekmelemek...

    Şimdi okuyacaklarınız; hem Gün Zileli ile ilgili, hem genel durum ile ilgili. Bu sebeple; yazdıklarımdan sadece Gün bey kendisini sorumlu hissetmesin, bütün yükü sadece onun üstüne döküyormuşum gibi düşünmesin. Kendisi, (arzu ederse) cevap verebilir.

    Bu yazdıklarımı okuduğunuzda; Atatürk’ün avukatlığını yapıyormuşum gibi bir izlenim yaratmak istemem:

    Acaba ABD’de “George Washington” ile ilgili bu kadar geniş, bu kadar yaygın öfke & nefret & hınç & linç & “what about (!)”izm sorgulamaları, sanki intikam almak istercesine histerik hâller var mıdır? Böyle kişilerin ABD toplumundaki sayısı kaçtır? ABD’nin 2025’deki zorlu hayat koşullarında yaşanan problemlerin temel kaynağını; bizzat “George Washington”ın kendisi olarak gösterip, iştahla öfkeyle dolup taşan insanların sayısı çok mudur ABD’de? Hiç zannetmiyorum.

    2025 yılındaki ABD’de; birkaç yerel gazetede tarihe meraklı (ve “evanjelist” & “neo-con” milliyetçi) ihtiyar köşe yazarının anmasından başka, “George Washington heykelleri”nin etrafında yerlere dökülmüş kuru yaprakları (ve güvercin pisliklerini) temizleyen birkaç belediye işçisinin (küfürle) anmasından başka “George Washington” akıllara bile gelmiyor…

    Mesele; “George Washington”ı övüp, göklere yüceltmek değil, bundan bahsetmiyorum.

    “Donald Trump” gibi devasa bir problem var artık.

    2025 yılındayız, 2026’ya girmek üzereyiz.

    “I.C.E. (Immigration and Customs Enforcement)” operasyonlarında yüzlerce “(çoğunluğu) Latin Amerika kökenli insan” ensesinden yakalanıp toplanma merkezlerine tıkılıyor, ve ABD’den sınırdışı edilecekleri günü bekliyorlar. “Hukuk” mu dediniz?! Güldürmeyin!

    “George Washington’ın yapıp-ettiklerini hiç konuşmayalım, hepimiz susalım, tarihte olanlar tarihte kalsın.” gibi kolaycı bir tavrı benimsemiyorum, yanlış anlamayın.

    Günümüz koşullarında; enerjimizi yanlış hedefe (hedeflere) harcıyormuşuz gibi hissediyorum. Atatürk dahil hiçkimseyi koruyup paklamaya, sırtını sıvazlamaya uğraşmıyorum.

    Günümüzle ilgili gözlemim şu:

    “RTE & AKP”nin toplum genelinde yarattığı “bezginlik ve korku” o kadar büyük ki; kendisi, Atatürk’ün yaptıklarını hedef olarak gösteren bir-iki cümle sarfettiğinde, en başta muhalifler bu tuzağa seve seve düşüyor, ellerinde tuzlukla koşuyorlar. Çünkü; hâlen hayatta olan “RTE’ye laf atmak” büyük tehlike, ama kemikleri çürümüş “Atatürk’e laf atmak” hem çok kolay hem çok keyifli. Üstelik RTE’den “aferin” alma olasılığınız bile var; çünkü “Atatürk’ü eleştirdiniz”, aferin size…

    Vaziyet böyle olunca, Atatürk’ün yaptıklarının yarattığı olumsuz sonuçları; objektif bir şekilde, bağırmadan, salyalar saçmadan, sloganlar arasında kaybolmadan tartışmanın imkânı da kalmıyor.

    Stalin’e öfkelenmeye devam etmelisiniz, ama; “Putin”le ilgili neredeyse hiç konuşmamak, “Putin’in hegemonyası”nı daha da pekiştiriyor, “korku”yu daha da yayıyor.

    Türkiye’de ise: “RTE & AKP”nin hegemonyası rahat rahat devam ediyor…
    ____________________________

    • Önce “Ermeniler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Ermeni” değildim…

    • Sonra “Uğur Mumcu”yu öldürdüler, ama sesimi çıkarmadım çünkü benim de arabama bomba koyarlar diye korktum…

    • Sonra “Hrant Dink”i öldürdüler, ama sesimi çıkarmadım çünkü benim de kafama kurşun sıkarlar diye korktum…

    • Sonra “Kürtler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Kürt” değildim…

    • Sonra “Tahir Elçi”yi öldürdüler, ama sesimi çıkarmadım çünkü benim de kafama kurşun sıkarlar diye korktum…

    • Sonra “sakatları & kronik hastaları & ihtiyarları” aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “sakat değildim & kronik hastalığım yoktu & ihtiyar değildim”…

    • Sonra “Ekrem İmamoğlu”nu aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “İstanbul” bana çok uzak…

    • Sonra “Fatih Altaylı”yı aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Levent Kırca” haklıydı…

    • Sonra “sendikalar”ı kapattılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “herhangi bir sendikaya üye” değildim…

    • Sonra “sosyalistler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “sosyalist” değildim…

    • Sonra “komünistler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “komünist” değildim…

    • Sonra “anarşistler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “anarşist” değildim…

    • Sonra “Gazze’de katliam” başladı, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Gazze” bana çok uzak…

    • Sonra “Yahudileri, Auschwitz’de yakmaya” başladılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Yahudi” de değildim…

    • Sonra beni de almaya geldiler, ve etrafıma baktığımda; benim yaşam hakkımı savunacak kimse kalmamıştı…

    Martin Niemöller
    (1892 – 1984)

  10. anonim

    Pipsqueak nerede? (ve sohbet arkadaşı Anonim). Gün Bey lütfen sansür olmasın. Kaç gündür bakıyorum YOK… YOK! Okurları mağdur etmeyin rica ederim.

  11. Gün Zileli

    Bu sitede sansür olmaz. ADMİN

  12. Pipsqueak

    19’ncu yüzyıl Avrupa’sında günümüzde egemen olan nihilizmi o zaman gören bir düşünür “Tanrı öldü” dedi.
    Benden eklerim: “Şimdiye kadar ahlakı Tanrı adına kullandınız. Peki, şimdi ne b*k yiyeceksiniz?”
    Çok sevdiğim bir şair Czesław Miłosz (1911-2004) şahane bir yanıt verdi: (aşağı yukarı bir çeviri)
    Eğer Tanrı öldüyse,
    İnsan için her şey olası değil.
    O hala kardeşinin koruyucusu,
    Kardeşini üzmemeli,
    “Tanrı yok” diyerek.
    Benden ek: Bu güzel söze katılsam da, insan düşmanlığı sonsuza yol almış ve gittikçe daha hızla artmakta!
    Ben gülmekle işi idare ediyorum.
    Bir örnek: “Anonim 10 Aralık 2025 at 14:56”, Sovyet örneği
    “Lenin’in beyni üzerinde yapılan bilimsel araştırmalardır. Aylarca süren inceleme sonunda, söz konusu organın, hücre biçimi, sayısı vb. bakımlarından normal insan beynine oranla birkaç yüz kat üstün olduğu kanısına varılmıştır.”
    İlk güldürücü olan, bunu yapan bilimcilerin sapıklığına ve insan düşmanlığına eşsiz bir örnek olması. Aynı şekilde, putperestliliğe de, fetişistliğe de, insanın k*ç yalama robotlarına dönüşmesine de, insanın kendi silikliğini “bilimsellik” inanç bahanesiyle gizlemesine de, …
    Biraz daha gülelim.
    19’ncu yüzyılda “Tanrı öldü” ilan edildiğinde, günümüzdeki baskı altında doğmuş büyümüş kazazedeleri andıran ruhsal ve bilimsel bağnaz müminler hemen iş başı ettiler ve Tanrının beynine göz attılar. Aylarca süren inceleme sonunda, Tanrının beyninin, hücre biçimi, sayısı vb. bakımlarından normal insan beynine oranla sonsuzların en büyüğü* katı üstün olduğu kanısına varıldı.
    *Not: En büyük sonsuz olmadığını bilenler gülümserler.
    Belki işi “görecelik” ile bağlayan Zileli haklı. Ancak görecelik de pek güven vermiyor. Dünyayı anlamaya çalışma bir çelişki içerir: Kıyaslamasak nasıl bileceğiz? Kıyaslarsak nasıl bileceğiz?
    Belki de en iyisi Zileli’nin İLERİCİLİK formülü: “ELBETTE KÖTÜYDÜ VE ZATEN ESASEN BU KÖTÜLÜKLERİ NEDENİYLE YIKILIP GİTTİLER.”
    İnşallah uzun bir zamandır dünyayı harabeye çeviren Kapitalizm (KLONU Marksizm-Komünizm-Sosyalizm de) ve Nasyonalizm yıkılıp gider. Amin!
    Köylüler daha güzel söylemişler: Ölme eşeğim yaz gelsin! Hiç değilse köylüler ilericiler gibi “şimdi en iyi ama daha da iyi olabilir” dememişler. Köylü eşek derdinde, sağ/sol devrimciler insan düşmanı SARAY’I inceleme derdinde.

  13. Anonim

    “Kim-İl-Sung’a laf atmak hem çok kolay hem çok keyifli” olduğu için mi bu ülkede hala insanlar, hem de dinci AKP iktidarında, Kim-İl-Sung’u Koruma Kanunu’nu ihlal ettikleri için hapse atılıyor?

    Onun için mi hala ilkokuldan askerliğe, meclisten milli bayramlara, hatta PARA’nın (KAPİTALİZM’in) üzerine kadar her yerde Kim-İl-Sung’un resimleri, ilke ve inkılapları, heykelleri, büstleri insanlara dayatılıyor?

    Ülke ve dünya gerçeklerinden bu kadar habersiz, bu kadar kara cahil insanlara ancak Lenin gibi büyük beyinli olan anarşistlerin yorumlarında rastlanır.

    Gerçekten de, bu kadar cehalet ancak tahsille mümkünmüş.

  14. Anonim

    Müjde!

    Uzun bir zamandır dünyayı harabeye çeviren Kapitalizm ve KLON’u Sosyalizm arasındaki Klon Savaşları sona ermek üzere!

    Bu savaşın son aşaması olan Ukrayna cephesinde artık barışa çok yakınız.

    Trump ve Putin adlı Klonlar Ukrayna pastasını eşit ve adil bir şekilde bölüşecek ve barış sağlanacak. Tarihin Sonu, bu kez nihayet gelecek!

    Yaşasın Barış! Yaşasın TrumPutin!

  15. Atı öldü sanmak...

    At ölmedi.

    At bu ülkede her yerde “at koşturuyor”.

    At’ı eleştiren ve At’ın dayatılmasına karşı çıkanlar hala hapse atılmaya devam ediyor. Çünkü “At’ı Koruma Kanunu” olduğu yerde duruyor.

    Atçı mahalle baskısı, tıpkı Dinci mahalle baskısı gibi insanların hayatını zehir ediyor.

    Atçı ya da Dinci olmayan, yani kafası az da olsa çalışan herkes bu ülkede cehennem hayatı yaşamaya devam ediyor.

    Dinci nefreti yüzünden hala tam gaz devam eden Atçı zulmü göremeyen körler de herhalde uzayda yaşıyor.

  16. Anonim

    Bana Kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, Nalan

    “Memleketteki her kötülüğün sebebi Kemalistler mi yani” diye itiraz ediyorlar bazen. Kötü arıyorsan daha faşistler var, dinciler var, Cemaat var, MİT var, CIA var, o var, bu var. “Bir bebekten katil yaratan karanlığı” sadece Kemalistlere yüklemek reva mı? Kaç senedir iktidarda bile değil garibanlar!

    Bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. Hayatlarında TC’nin bir devlet dairesine gitmemişler. Ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. Herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. Askerde “gece eğitimi” adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. Adli yıl açılış törenine katılmamışlar. Ondokuz Mayıslarda çocukların yaptığı Nazi özentisi figürleri görmemişler. “Türkiye Türklerindir” gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. Ardahan’ın Kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 Eylül anayasasını okumamışlar. Ogün Samast’ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. Geçen gün paylaştığım o Nevruz fotoğrafındaki zevatın – ve onların kardeşlerinin – yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş.

    Yoksa memleketin ruhuna sinmiş olan karanlığı tanımamazlık etmezlerdi.

    *
    Saydıklarımın hepsinde ortak bir unsur var, farkındasınız değil mi? Bir tür ikonadır, kutsal işarettir. Sergiledikleri ritüel vahşete, ritüel cehalete, ritüel yalancılığa kutsallık kazandıran simgedir. O ikonanın gölgesine sığındığın zaman hiç tanımadığın birtakım insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayabilirsin, “terk et benim ülkemi” diye babalanabilirsin. Oysa ikonanın huzurunda değilken muhtemelen mülayim bir adamsındır, bir yerde kürtle yahut ermeniyle yahut Cemaatçiyle tanışsan az buçuk utanarak arkadaş olmaya çalışırsın. İkonanın işaret ettiği yolda, tarihe ve dünyaya dair kör cehaletin bir gurur vesilesine dönüşür. Dünyaya bedel olan Türkler ve Horasandan gelme atalar hakkında atıp tutarsın, aksini söyleyeni kahretme gücünü kendinde görürsün. İkonanın mevzubahis olduğu yerde hakikat teferruattır, vicdan teferruattır, hakkaniyet ve dürüstlük teferruattır, espri yoktur, alçakgönüllülük yoktur, kuşku ve merak yoktur. İnsanlığını paranteze alırsın.

    Şimdi elinizi kalbinize koyup beş dakika düşünün. Devlet dairesindeki Atatürk portresinin ANLAMI nedir? Sadist ortaokul müdürü sabah içtimasında neden Atatürk diye haykırır? Hürriyet gazetesinin başlığında neden Atatürk silueti vardır? Ardahan’da temsilî Ermenileri süngülerken neden Atatürk büstü taşırlar? Vatan sevgisi filan diye saçmalamayın allahaşkına. Sebebini gayet iyi biliyorsunuz. “Ben şimdi kötülük yapacağım, şimdi yalan konuşacağım, şimdi saçmalayacağım, ama arkamda YÜCE GÜÇ var” der o resim, “beni sakın ayıplamayın!” Aslında kalbinin yarısıyla kendi de bilir ahlaksızlığını, yalancılığını. Ama riya dünyasında yaşamaya alışmıştır. Kalbindeki yarayı Atatürkle örter.

    Bu memlekette gerçekten alçakça olan, insanı burada yaşamaktan tiksindiren şeyleri listeleyin kafanızda. Milliyetçi isteri. Yalnız ve farklı olanı ezme hırsı. Hürriyet gazetesi. Yargıtay. 6-7 Eylül. Göt gibi konuşan genelkurmay başkanları. Bürokratik hayasızlık. Kürt düşmanlığı. Soykırım inkârcılığı. Deniz Baykal. Ogün Samast. Devlet Bahçeli. Türk Tarih Kurumu. Uzat uzatabildiğin kadar. Hepsinin, ama HEPSİNİN referansı aynı kutsal figürdür. Cinayet ruhsatnamesi gibi bir şey mübarek.

    Kutsal ikonanın boy göstermediği sahalara bakarsanız, halbuki, başka bir tablo görürsünüz. Evlere bak. Köylere, manava, meyhaneye, plaja, aerobik kulübüne, oto sanayi sitesine, modern sektörün büyük şirketlerine bak. Bir arada yaşamakla ciddi bir sorunu olmayan, biraz ürkek, biraz cahil, mütevazı, başka memleketlere kıyasla hayli terbiyeli, “ayıp” duygusu kuvvetli, Devlet söylemini kişisel yaşamına bulaştırmamaya çalışan 75 milyon normal insan!

    *
    Cumhuriyetin kurucusu böyle bir kaderi hak etmiş midir, bakın o ayrı mevzu. Karikatürleştirilmiş ikonasından çok farklı bir insandı şüphesiz; bu anlamda, başına gelen şey trajiktir. Ama bence gene de o sonucu hak etmiştir. Sebeplerini başka zaman konuşalım.

    “Kemalizm” denilen şeyle alıp veremediğim işte budur. O ikona devrilmeden bu memlekete medeniyet gelmez derken kastettiğim de budur.

    Yoksa Cumhuriyet Gazetesinde yazan üç beş bunağı yahut İzmir’in Gündoğdu meydanında dekolte göstermeye çıkan cici kızları memleketin en ciddi meselesi zannetmeyecek kadar aklım başımda çok şükür.

    (Sevan Nişanyan)

  17. Liberté, Egalité, Fraternité

    Kürdlerin ulusal talepleri karşısında her türlü barbarlığa başvuran devletin “Kardeşlik” argümanı,
    ‘Hiçbir ulusal talepte bulunmayın ve devlet politikalarına boyun eğin ki “sorun” yaşanmasın ve birlikte “kardeşçe” yaşayabilelim’
    anlamındadır…

  18. İşçi düşmanı Kemalist belediyeler

    İşçi düşmanı Cemil Tugay yenilecek, direnen belediye işçileri kazanacak!

    https://gercekgazetesi1.net/isci-ve-sendika/isci-dusmani-cemil-tugay-yenilecek-direnen-belediye-iscileri-kazanacak

  19. Nişanyan'ın çelişkisi

    Ukrayna’nın mücadelesini “Atlantik kışkırtması” olarak görüp, Rusya’yı desteklediğini açıklayan Sevan Nişanyan;

    Kürdistan’ın mücadelesini destekleyip, Türkiye’ye karşı çıkıyor.

  20. Pipsqueak

    “Batı uygarlığını toptan ve tüm sonuçlarıyla reddetmek, kişisel düzeyde, saygıdeğer bir tutum olabilir. Taktığı gözlüğün ve yaktığı kibritin yaratıcılarına gönlünün bir yarısıyla bile olsa minnette kusur etmemek koşuluyla, kimi ender insanlar, modern-öncesi dünyanın daha sade ve daha manevi değerleriyle yaşamayı tercih edebilirler. Bulaşık makinesine, kredi kartına ve psikanalize ihtiyacı olmadan yaşamak, yabana atılacak bir felsefi ideal değildir. Bu yolu seçenlerin toplum yaşamına getirdiği zenginlik, bazen gözlüğü ve kibriti keşfedenlerinkinden az olmayabilir.

    Fakat kişisel düzeyde anlamlı olabilen bu idealin, bir toplumsal tercih olarak benimsenmesi, günümüzün dünyasında, mümkün görünmemektedir. Batı uygarlığının ürünleri insanların ezici çoğunluğu açısından öylesine dolaysız ve öylesine tartışmasız bir şekilde caziptirler ki, bütün bir toplumu bunlardan vazgeçirmek ancak olağanüstü baskı ve şiddet tedbirleriyle, insan doğasına aykırı yasaklarla, terör ve katliamlarla birlikte düşünülebilir. Batı uygarlığının çağdaş dünyadaki alternatifi, barbarizmdir. Yakın dönemde ciddi ve tutarlı bir biçimde Batı uygarlığını reddetmeye çalışmanın bildiğimiz tek örneği, Kamboçya’da 1975-80 arasında hüküm süren Kızıl Khmer rejimidir. Beş yılda ülke nüfusunun üçte birini katletmiş, buna rağmen başarılı olamayarak devrilmiştir.

    Batı uygarlığının ürünlerini sömürmekte hiçbir sakınca görmedikleri halde o uygarlığın kendisine, o uygarlığın kurumlarına ve o uygarlığın yaratıcılarına düşman olan toplumların tavrı ise, ancak ahlaksızlık ve utanmazlık gibi gayrı siyasi terimlerle tanımlanabilir. Küba “sosyalizmi” buna dahildir. Irak’ın, Libya’nın, eski Cezayir’in “üçüncü dünyacılığı” buna dahildir. İran’ın “İslamcılığı” da buna dahildir. Antibiyotikler sayesinde vebadan ve hummadan kendini koruyabilen bir toplumun, antibiyotiği keşfeden adamlara ve onları yaratan kültüre, sevgi şöyle dursun, merak bile duymaması; ya da gazete çıkararak fikirlerini yayabilen bir siyasi hareketin, matbaayı, ofseti, rotatifi, hurufatı, fotoğrafı, klişeyi, renk ayrımını, katlama makinesini, sanayi kağıdını, matbaa mürekkebini, süreli yayın fikrini, basın özgürlüğü idealini, kitle gazeteciliğini, makaleyi, düzyazı üslubunu, paragrafı, başlığı, mizanpajı, punto hesabını, muhasebeyi, reklamı, dağıtım sistemini, o dağıtımı yapan kamyonları ve hatta o gazete muhabirinin giydiği lastik ayakkabıyı icat eden bir uygarlığın önünde saygıyla eğilmemesi, “fikir” değil, ancak cehalet ve ahlaki yozlaşma gibi kavramlarla ifade edilebilecek bir durumdur.

    Üstelik bu tavrın zararı sadece ahlaki değil, ekonomik ve kültüreldir. Ekonomiktir: çünkü tüketimine talip olduğu uygarlığın üreticilerine ve üretim sürecine düşman olmak, kendini ebediyen tüketiciliğe – ürettiğinden fazlasını yemeye – mahkûm etmek demektir. Kültüreldir: çünkü kendi yaşamını ve kendi zihnini biçimlendiren şeylerin aslını inkâr etmek, kendi kendini inkâr etmekle birdir. Yaşantısıyla inançları birbirini nakzeden bir toplum, sahtelikten ve iğretilikten kendini kurtaramaz. Yaşam biçimini açıkça savunabilecek fikirlerden mahrumdur: prensipte reddettiği şeyleri pratikte yapmak, pratikte yapmayı sevdikleriyle prensiplerini çürütmek zorundadır. Kendi koşullarını anlamaktan ve anladığını söylemekten kendini mahrum ettiği için, o koşulları geliştirecek, hatta değiştirecek donanımdan yoksundur; o iş için gerekli fikir ve ruh özgürlüğüne sahip değildir.

    Bu yüzden, böyle bir toplum, sömürücülük konumundan asla kurtulamayacak; özendiği ve nefret ettiği uygarlığa karşı, yaltaklanma ile meydan okuma arasında gidip gelen çürütücü ikilemi asla aşamayacaktır. “Tek dişi” olduğuna kendini inandırdığı medeniyeti kıskana kıskana, onun çelik zırhlı duvarı önünde darmadağın olan imanına içten lanet ede ede, kahredici bir korku ve kompleks batağında sonsuza dek debelenecektir.”

    https://anarcho-copy.org/libre/sevan-nisanyan-yanlis-cumhuriyet.pdf

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar
    Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?
    (M. Akif Ersoy, İstiklal Marşı, 1921)

    SORU 29 – Batı uygarlığı, tek dişi kalmış bir canavar mıdır?

  21. Mustafa Kemal'in askerleri!

    “Kim-İl-Sung’a laf atmak hem çok kolay hem çok keyifli” olduğu için mi bu ülkede hala insanlar, hem de dinci AKP iktidarında, Kim-İl-Sung’u Koruma Kanunu’nu ihlal ettikleri için hapse atılıyor?
    _____________________________

    30 Ağustos 2024’te “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla bağırarak, ellerindeki kılıçları havaya kaldırıp kutlama töreni yaptığını iddia eden bir grup yeni mezun teğmen hakkında soruşturma açıldı, ve ordudan ihraç edildi.

    https://serbestiyet.com/haberler/genc-tegmenler-mustafa-kemalin-askerleriyiz-sloganiyla-yemin-etti-180036/

    https://www.evrensel.net/haber/541565/kilicli-yemin-sorusturmasinda-5-tegmen-ihrac-edildi

    Yani, at öleli epey oldu… Bazıları henüz farkına varamamış olabilir…

    İsteyenler; “sloganlar” arasında kaybolmayı tercih edip, “RTE & AKP”nin hegemonyasını görmezden-duymazdan gelip susabilir. Susmak da özgürlük kapsamında…

    Okullardaki portreler, “yerli ve millî” bayramların kutlama kortejlerinde öğrencilere zorla söyletilen marşlar, üzerlerine güvercinlerin pislediği heykeller, paralardaki kafalar… Bunların hepsi; “RTE & AKP”nin kendi hegemonyasını pekiştirmek için kullandığı beyhude aparatlar. (Not: Aynısını “Kenan Evren” de yapmıştı!)

    Lütfen; şahıslar/kişiler önce kendine cahillik testi uygulayabilmeli. Ve bu testi bitirdikten hemen sonra “Martin Niemöller”in uyarısına dikkatini verebilmeli.

    Eğer bir insan hiçkimseden (kendisinden bile) utanacak kadar ruh kırıntısına sahip değilse; “Hrant Dink”ten utanmayı deneyebilir…

    Çünkü “Hrant Dink”, ölmüş atları tekmeleye tekmeleye susmayı tercih edenlerin; diktatörlüklerin (tek adam rejimlerinin) hegemonyasını daha fazla pekiştirdiğinin farkına varmıştı, ne hazin ki, aynı rejim tarafından katledildi.

    “Sabahattin Ali”ye, ve daha öncesine de gidilebilir… Liste uzun… “Katliamlar tarihi”dir bu topraklar…

    “Yanlış Cumhuriyet” mi; evet yanlış…

    Şunu hiçbir zaman unutmayın: Atatürk’e aşık olanlar için de, Atatürk’e nefret kusanlar için de; Atatürk adeta bitmez-tükenmez bir kuyu, harca harca bitmez…

    Eğer cahilliğinizi azaltmak istiyorsanız; sadece Sevan Nişanyan’ın yazıları yetmez, sadece Roni Margulies’in yazıları yetmez, hâlâ cahil kalırsınız.

    • Joseph Campbell’ın “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”nda yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/kahramanin-sonsuz-yolculugu/430678.html

    • Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün”de yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/musa-dagda-kirk-gun/605760.html

    • İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’nun Düzeni”nde yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/dogu-anadolunun-duzeni-sosyoekonomik-ve-etnik-temeller/339202.html

    • Carlo Ginzburg’un “Peynir ve Kurtlar”da yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/peynir-ve-kurtlar/5518.html

    • Mustafa Akdağ’ın “Celâli İsyanları”nda yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/turk-halkinin-dirlik-ve-duzenlik-kavgasi-quotcelaliler-isyanlariquot/134187.html

    • Nevzat Onaran’ın “Türk Nüfus Mühendisliği”nde yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/turk-nufus-muhendisligi/436642.html

    • Nevzat Onaran’ın “Devletin Dahili Harbi”nde yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
    https://www.kitapyurdu.com/kitap/devletin-dahili-harbi/586340.html

    Ölmüş atı tekmelemenin sonu yok, keyfi çok…

    “RTE & AKP”; hayatta olan ve bol bol “slogan” atarak kişneyen atların üzerine binip hegemonyasını pekiştirmeye devam ediyor…

    “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla kişnemeye özgürsünüz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla hapse atılma özgürlüğünüz bile var… Doya doya kullanın…

  22. At = Anıtkabir

    At’ın öldüğünü hala kabul etmek istemeyip saçma sapan laf kalabalığı yapan cahil Kemalistler, Ankara’ya gidip RTE’nin desteğiyle Anıtkabir’i (ve ülkedeki saymakla bitmez At heykellerini, resimlerini, paralarını, büstlerini, okul müfredatını) yok ederek At’a tapınma ayinlerine son verebilirler.

    (Tabii orada nöbet tutan Mustafa Kemal’in Askerleri tarafından yaka paça gözaltına alınıp Mustafa Kemal’in hapishanelerine tıkılmazlarsa.)

    Bunu yaptıktan sonra, At’ın öldüğünü hepimiz kabul ederiz.

    Haydi! Ankara yolcuları kalmasın!

  23. Karl Marx

    İlkelci Filozoflar şimdiye kadar Medeniyet’e sövmekle yetindiler, oysa asıl mesele onu değiştirmektir.

  24. Anonim

    ota boka kemalizmin suçu demek

    ota boka kemalizmin mucizesi denmesinden kaynaklanır. etki-tepki meselesidir. 28 ekim 1923 günü zifiri karanlıkta bokumuzla oynuyorduk, 30 ekim 1923’te apaydınlık olduk diye tarih yazarsan, o aydınlığı da tartışılamaz, sorgulanamaz diye sunarsan olacağı odur. herkes senin gibi itaatkâr, senin gibi koyun, sizin gibi sürü olmak zorunda değil ki bilader.

    milliyetçiliği, cumhuriyeti, bağımsızlığı ilk ata’nız akıl etmiş anasını satayım! zaten osmanlı zamanında da tek düşünen adam o imiş. diğerleri dolgu malzemesi. gerçi osmanlı’da kurulmuş birden fazla sosyalist parti bile var ama aldanmamak lazım, esasında matbaa bile ulu önderiniz kitap-gazete okusun diye gelmiş osmanlı’ya. ulusal bağımsızlığı da ilk o düşünmüş. yunanların, bulgarların, ermenilerin, sırpların, arnavutların, arapların amacı jedi dinine geçip galaktik bilmem ne imparatorluğuna teba olmakmış.

    işte bunları sorgulayınca, sizin iki lafınızdan biri atatürk olduğu için bizim de iki lafımızdan biri atatürk oluyor mecburen. yoksa meraklısı değiliz yani. o kadar didiklenecek, cilt cilt eleştirilecek bir fikir dünyası yok ata’nızın, üzgünüm. pratik adammış, pragmatik adammış. o an ne söylemek uygunsa onu söylermiş. her yaptığında, her söylediğinde bir mucize, bir keramet bulmaya, bir asker emeklisi politikacıdan bir “düşünür” çıkarmaya çalışan sizsiniz.

    sizin geneliniz, o küçümsediğiniz başörtülü kızların genelinden daha cahil biliyor musunuz? üstelik hem cahil olup hem de kendini en aydın sanmakla acınacak hallere düşüyorsunuz. (bkz: cehl-i mükap)

    https://eksisozluk.com/entry/20945019

  25. anonim

    Pipsqueak
    17 Aralık 2025 at 22:55
    Sevan Nişanyan’a saygım büyük. Yanlış Cumhuriyeti, Aslanlı Yol’u okumuştum. Bu alıntının yapıldığı kitabını okumadım. İnançlıyım ama siyasetin içinde değilim (hatta hiç değilim, iktidardan çok uzağım). Sayın Zileli’yi de takip etmekten vazgeçmiştim ama sıkıntının gözü kör olsun. Burada bence tek boyutta yapılmış bir değerlendirme var. İnsan bile tek boyutlu değil. Bazen kendini tanıyamıyor, yaptıklarından utandığı oluyor. Ben şimdi Pastör’ü takdir ediyor ve pandemide aşı yaptırıyor isem; kapitalist sömürüye, sömürgeciliğe de iyi gözle bakmam gerekmez. Esasen bu yazdığım çok basit bir şey. Belki başka bir şey kastetmiştir. Diyeceğim, insan kötü görüyor ise kendine göre nedenleri olabilir. Yani belli bir sınırı, koşulu vardır. Pol-Pot örneği de genellenemez bence. Kayda değer bir takipçisi olduğunu sanmıyorum. Akif’in şiiri ise bir savaş destanı anlamında. Bu yaşta bir diyeceğim de şu, önce karşıdakini iyi niyetle, empati ile anlamaya bakmak lazım. Kötü ve kötüleri ararsan bulursun. Bu da bir gerçek. Çarpıtmak da çok kolay. Sanırım Kant, iyiniyete güçlü vurgu yapmış. Aksi halde didişme bitmez (bitmiyor zaten/sanırım bitmeyecek, hele çıkarlar da işin içinde olunca…). Karma yapıları işletenler de var. Çin’in sistemi işliyor görünüyor. İsrail din devleti ilan etmiş ama teknoloji ve batı desteğinin göbeğinde. Bunlar zor konular bence. Kestirip atarsın da, gerçek dünya karmaşık. Bu yazım da birşey çözmez.

  26. Anonim

    Gazeteci Levent Gültekin de gözaltına alındı:

    https://t24.com.tr/haber/gazeteci-levent-gultekin-gozaltina-alindi,1284595

    Bunun sorumlusu da; Mustafa Kemal Atatürk’tür.

    Eğer Atatürk hiç var olmasaydı, böyle olayları hiç yaşamayacaktık. Her şey güllük gülistanlık olacaktı.

    Hadi, hep beraber Mustafa Kemal Atatürk’e kızalım; böylece rahatlarız.

  27. Sloganlar arasında kaybolmak...

    “What about…” problemi, burada da devam ediyor belli ki.

    Anıtkabir denilen yerde; “Receeeeep Tayyiiiiip Erdoğaaaaan!” sloganı atmak ile “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” sloganı atmak arasında kayboluyorsunuz.

    “Sloganlar” arasında kayboluyorsunuz…

    Kenan Evren’in yaptığı şeyin aynısını bugün Recep Tayyip Erdoğan yapıyor; mitolojileri birer mühimmat olarak kullanıyorlar, sizin gibi “sloganlar” arasında kaybolmuşların beynini bulandırıyorlar.

    Anıtkabir’de nöbet tutturulan askerler ile RTE’nin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde nöbet tutturulan polisler; aynı yanlışın tezahürleri.

    Ruhu acı dolu olan “Hrant Dink”, bu yanlışa işaret ediyordu; ne hazin ki onu da katlettiler.

    Siz de aynı yanlışı devam ettiriyorsunuz, belli ki bundan da keyif alıyorsunuz.

    Ölmüş atları tekmelemenin sonu yok, keyfi çok…

    Şunu hiçbir zaman unutmayın: Atatürk’e aşık olanlar için de, Atatürk’e nefret kusanlar için de; Atatürk adeta bitmez-tükenmez bir kuyu, harca harca bitmez…

    “Sloganlar” arasında kaybolmayı tercih edebilirsiniz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla sizin de özgürlüğünüzü alırlar, hapiste bol bol “slogan” atarsınız…

  28. Yozgat, Osmaniye, Elazığ yolcuları

    AKP/RTE takıntısı yüzünden sağlıklı düşünemeyen RTEfobik arkadaşlara tavsiye:

    Burada, ve buraya benzeyen bütün sitelerde, herkes zaten AKP ve RTE muhalifi.
    (Eskiden bir “Necip Bey” vardı, o hariç.)

    RTE/AKP iktidarına karşı burada mücadele etmeye çalışmak zaman kaybı.

    Onun yerine, AKP seçmeninin çoğunlukta olduğu gerici bataklıklara gidip Kemalist/Ulusolcu propaganda yapmak en iyisi.
    (Benzer bir durum, Kürt ulusal hareketini dinsizlik, solculuk ve Kemalistlikle suçlayan Hüda-Par gibi işbirlikçiler için de geçerlidir. Onlar da Kürt ulusalcılarını rahat bırakıp Nişantaşı, Bodrum, İzmir gibi yerlere giderek Ümmetçi “tebliğ” yapsınlar.)

    AKP iktidarının sonu AKP seçmeni “aydınlatıldığında” gelir.
    (Bir darbe, devrim, işgal veya iç savaş olmadığı sürece tabii.)

    Haydi, yolunuz açık olsun!

  29. Pipsqueak

    “Ölmüş atı tekmelemek…13 Aralık 2025 at 02:02” Çok Bilimsel.
    Martin Niemöller buyurmuş:
    Medya-televizyon beyin yıkama aracıdır dediler,
    Okullar beyin yıkama araçlarıdır dediler,
    Tarih kazananlar tarihidir dediler,
    Eskiden mantık kullanılırdı, şimdi sistem kullanılıyor dediler,
    En son en iyi dediler,

    Sadece hödükler ölmüş atı tekmelerler dediler.
    Sadece bilimsellik afyonu içenler derin ve rahat uyurlar dediler.

    Acaba doğru mu?
    Alman teolog Martin Niemöller şimdi sonsuz yaygın olan beyin yıkamalarını harika uygulayan Nazi rejiminin kazazede istatistiğini yapmadan sadece teolog vicdanıyla görmüş! Olmaz! Modern bilimsel-teknik kullanmak şart!
    Ultra modern, ultra rasyonel, ultra istatistikçi “Ölmüş atı tekmelemek… 13 Aralık 2025 at 02:02” buyurmuş:
    1. “‘İstatistikle nasıl yalan söylenir’ kitabını tekmele!”
    2. “Bir anket yap, istatistiksel anal-izle, “Çağdaş 10 Aralık 2025 at 17:29″ gibi Çağdaş ol, Çağdaş’ın beyninden çıktığı gibi doğru/yanlış fırlar çıkar!”
    İstatistik öğretirken bir öğrenci bu saçmalığı bir espri ile canlandırdı:
    “Bir eli kaynar suda, diğer eli buzlu suda olan istatistikçi, ‘ortalama fena değil’ der”
    Tabii “Ölmüş atı tekmelemek…3 Aralık 2025 at 02:02” anket yapmadan dediklerime ciddiye almaz. Kendinden sonsuz daha bilimci bir dahi dünyayı istatistikle anlamaya zorlandığında “I don’t think the God is playing dice with us! (Allah’ın bizimle saklambaç oynadığına inanmıyorum!)” der.
    ‘Bence’ye geçiş: Bence, o devasa beyinli dahi de tem bir hödük: Esas olanın üretim-tüketim olduğunu bilmez!
    Bir örnek daha.
    1970’lerde, matematik püfürpüfüreserler odasında, benim kırk yılda anlamayacağım konuları bir saniyede anlayan dahi püfürpüfüreserler, ellerinde kahve, bir gece önce televizyonda gördüklerini anlatırlar: Dün akşam başkanımız Vietnam ile ilgili… Ben düşünürdüm: “Ulan geldiğim yerde, başkanlarına inanacak kadar tek bir hödük bulunmaz. Gerçi bu siteye şükür geldiğim yer de artık enayi dahilerle dolup taşmakta. Yaşasın Televizyon! Yaşasın Sosyal-Medya! Yaşasın Bolluk! Yaşasın ‘En Ucuz Meta Fikir”‘
    Bence, son 7-10 bin yıldır, özellikle eğitim değirmeninden geçmiş ve/veya Saray yakınında büyümüş insanların çoğu dünyayı DEVLET gibi, OKUNAKLI, görür.
    Batı, 2’nci Dünya Savaşından sonra Nazilerin düzenini uyguladı: Özgürce Boyun Eğmek! Batı’da çoğunluk buna katıldı.
    Bir eski istatistikçi olarak bu önerinin Batı’da anketini yaptım. DOĞRU çıktı! Batı insanları köleliklerini seviyorlar! Hatta köleliğin cici bici bir adı bile var: DEMOKRASİ. Yani halkın kendi kendini yönetmesi! Daha da kötüsü var gibi: Tüm dünya insanları için başka bir seçenek henüz ufuklarda belirmedi.

  30. Pipsqueak

    Sayın “25 anonim 18 Aralık 2025 at 23:11”
    En başta en önemli olan, uzun bir yazı ile cevap vermenize teşekkür ederim. Bir de unutulmuş bir sohbet tanımı var: “Karşı tarafın söylemediğini söylemek”
    Sayısız harika örnekler arasından seçmek zorundayım. İranlı bir filozof “bu yolu tutanlar asla yorulmazlar çünkü yol ve amaç aynı!”
    Çok beğendiğim halde filozofun söylemediği bu hissin evrensel olup olmadığı. Hatta sizi doğru anladıysam, size katılmış oluyorum (“Kestirip atarsın da, gerçek dünya karmaşık.”)
    Önce kanıt: 4 ayaktan 2 ayağa geçiş 6 ile 2 milyon yıl arası olur. Hayvanlardan farklı olarak ilk defa kozmosla karşı karşıya gelir ve bence büyülenir.
    İnsanlar arasında çok küçük bir azınlık önce Tarım, sonra Teknolojik-Endüstriyel devrimle bu büyü etkisi altından çıkar ve evrenin asıl efendisinin kendisi olduğunu ilan eder. Ben bu efendiliğin kırıntıları ile geçindim ve geçiniyorum.
    Canlılar ölümlü olsalar da, “palimpsest” ile, yani yeniden kullanım için kazıyarak temizlemeyle bırakılan izleri değiştirilip son modalara uydurulur. Hatta bence Tarım ile hissedilen efendilik epigenetik ile bu çok küçük azınlığın genetik yapısı olur. Kısacası bu azınlığın Tarım ile yarattığı ayıp donu dinler ve tanrılar çıkarılıp atılır ve yerini yeryüzü tanrıları alır. Ben yalancı efendileri taklit edip yalanlarının “palimpsest”ini kurcaladım.
    Şimdi de yazınız da katıldığım fakat söylemediğinize geleyim: çok kısaca son söz yok, ama son sözlere inananlar çok!
    En başta Tarım ile peyda olan Medeniyette olup ilkellerde asla rastlanmayan bir olgu: Medeniler başlangıçtan beri daima bir kurtarıcı aradılar.
    Bakın mesela son kurtarıcı bir peygamber Marx’ın reklamcılığını yapan kapı komşunuz: “Karl Marx 18 Aralık 2025 at 15:39”
    Kısa bir katkı: Bu müritlerin asıl taptıkları İLERLEME ve DEĞİŞME ama ne ilerlerler ne de değişirler. Kendilerini yularlarıyla çeken çok küçük azınlığın yerine Çin gibi aynı ama değil arar dururlar.
    “Sanırım Kant, iyiniyete güçlü vurgu yapmış. Aksi halde didişme bitmez…”
    Kant’ı aktaranların söylemediği: Kant insanlar adına konuşur ama aslında değişen ontolojiden bahseder. Daha önce egemen olan Tanrı, cin, şeytan, peri vs dünyası yerini Bilimci-Teknisyenlerin dünyası alır. Hem Kant hem diğer işgüzarlar yeni dünyayı dolduran yeni varlıklar ararlar.

    Şimdi de söylediğiniz “Kestirip atarsın da, gerçek dünya karmaşık.”
    Çok beğendiğim C. W. Mills “özeti kısaca ifade edilebilir bir konu o konuyu savunanın kanıtlama gereği ile çok uzun olabilir” der.
    Diğer çok beğendiğim E P Thomson, 17’nci yüzyıl meyhanelerde devrimcilik tartışmaları yapanlar hakkında “onlar her türlü kaynaktan yararlanıp anladıkları biçime sokarlardı, bizim gibi giriş parolası deliller dünyasının köleleri değillerdi” der.
    Le Goff’dan orta çağ entelektüel kitabında alıntı: Goliardlar, Entelektüel Serserilik, Ahlakdışılık, Toplumun Eleştirisi.
    Hindistan’da Upanişadlar.
    Çin’de Taoistler.
    İslam’da Sufiler.

    Doğu Herodotos’u Çin tarihçisinin, Ssu-ma Ch’ien (MÖ 45-86), en büyük idollerimden biri olan Chuang Tzu hakkında dediğini aktararak bu safhaya son vereceğim: ” Gerçeklere dayanmayan boş laflar. . . öncelikle kendisini memnun etmek amacıyla söylenen ve İNSANLARIN YÖNETİCİLERİ için yararsız olan laflar. Lao Tzu hala bir şeyler yapmak istiyordu, ama Chuang Tzu hiçbir şey yapmak istemiyordu. Hatta ne yapması gerektiğini bildiğini, ama yapmak istemediğini söyledi.”
    Not: Şu an Trump önünde secdeye varıp arkasındaki k*çını yalayan dalkavuk düşünür, sanatçı, şair, dinciler, devrimciler vs tarih boyunca vardı ve saymakla bitmez!
    Sven Lindqvist’in “Bombalamanın Tarihi” ve yukarıdaki TEKLERİN halihazırda Ortaçağ Tüccarlarının ve Bankerlerinin dalkavukları olduğunu gösteren Jacques Le Goff’un “Ortaçağ Tüccarları ve Bankerleri” kitaplarına bir bakın.
    Asıl aktarmak istediğim:
    19’ncu yüzyıldan bu yana çoktan başlamış olan, Tanrı gibi tüm dünyayı kendine benzetmeyi bitirip tüm dünyayı Sarışın Mavi Gözlü Beyaz Batılı Süper Irk edenler 15’nci yüzyılda daha önce rastlanmamış toplumların olduğu insan dolu Amerikaları “keşif” ederler.
    Gönderilen raporlardan bazıları.
    – Burada ne iman, ne yasa, ne kral var.
    – Eğer savaş etmiyorlarsa savaşa hazırlanıyorlar.
    Not: Saray dalkavuğu Hobbes “herkes herkese karşı, Tanrı da herkese karşı” der; eşsiz Rousseau “Her yerde savaş var, evrensel bir sulh yaşanır” der.
    – Burada her kişinin kendi rüyası var, biz İsa’nın rüyası ile yaşarız. Ne var ki, burada egemen olan BİZ, bizde mutlak egemen olan TEK.

    Brezilya ormanlarında ilk defa çıplak vahşilere rastlayan TEK tanrılı Hıristiyanlar, Kilise’nin TEK başına rapor yazarlar: “Buradakiler geldiğimiz yerde aşina olduğumuz dogmatik sert mermerlere* değil, bitkilere benziyorlar: Ne desen, ‘olabilir’ gibi cevap veriyorlar ama maalesef ertesi gün sanki duymamışlar gibi aynı yaşamı sürdürüyorlar.”
    *Not: Mermerler sürekli didişen Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık, Hinduizm, Confüçyünism, Zerdüştçülük, Budizm, Manihaizm…
    Tabii, daha henüz doğmamış olan modern laik-seküler-bilimsel-sosyolojik-historik falan filan ideolojiler (“-izm”ler) adlı yeni dinler listeye dahil değil.
    Çıkış veya son söz: Sorun gerçek dünyanın karmaşık olması değil, sorun bu karmaşık dünya ile ne yaptığınız.
    Benim en başa gelen idollerimden biri olan derin dinci Blake “eğer beynindeki kelepçeleri kırar atarsan, dünyayı olduğu gibi görürsün: Her şey sonsuz!” der.
    Ben ilkellerde asla bir kurtarıcı olmadığını, medenilerin daima kurtarıcı peşinde olduğunu öğrenince, medenilerin neden TEK saplantısı ile kafayı yediklerini, nasıl her şeyi karmaşık dünyayı düzenleyici DEVLET gözüyle gördüklerini anladım.

  31. Anonim

    IRONic MAN Pipsqueak İroni’yi anlamamış:

    “Çağdaş 10 Aralık 2025 at 17:29″ gibi Çağdaş ol, Çağdaş’ın beyninden çıktığı gibi doğru/yanlış fırlar çıkar!”

    Kafayı ilkellerle bozmuş biri için normal!

  32. Anonim

    İlkelperest arkadaş! Bu medeniyet ürünü sitede zaman kaybediyorsun.

    New York, Washington, Londra, Paris, Tokyo gibi medeniyet merkezlerine gidip ilkelci propaganda yap, seni ne yaparlar görürsün!

    Bir halt becerdiğin yok burada gevezelik yapmaktan başka. Gücün ona yetiyor ancak.

  33. Anonim

    Nişanyan kendisini linç eden Kemalistlerle ilgili “Küfretmeden konuşan Atatürkçü olur mu?” başlıklı bir yazı yazmıştı.

    Küfretmeden konuşan Atatürkçüler var tabii ki.

    Asıl sorulması gereken soru: “Küfretmeden konuşan İlkelsevici olur mu?”

  34. Silivri yolcuları

    CeHaPe/MKA takıntısı yüzünden sağlıklı düşünemeyen MKAfobik arkadaşlara tavsiye:

    Burada, ve buraya benzeyen bütün sitelerde, herkes zaten CeHaPe ve MKA muhalifi. (Eskiden “Necip” mahlası ile yazan biri vardı, o da CeHaPe’ye ve MKA’e muhalifti.)

    CeHaPe/MKA “zihinsel” iktidarına karşı burada mücadele etmeye çalışmak zaman kaybı.

    Onun yerine, CeHaPe seçmeninin çoğunlukta olduğu “sözde ilerici” bataklıklara gidip; muhafazakâr ve mukaddesatçı kesimlerin topyekûn iğrenç ve leş insanlar olMAdığını anlatmak en iyisi.

    (Benzer bir durum; Kürt ulusal hareketini bazen dincilikle, bazen komünistlikle, ama daima bölücülükle suçlayan “Zafer Partisi” gibi işbirlikçiler için de geçerlidir. Onlar da Kürt ulusalcılarını rahat bırakıp; artık sadece RTE’nin getir-götürünü yapan MHP’nin tarihî misyonunu devralmalı, ve ırkçılık dahil milliyetçiliğin her türlüsünün yegâne temsilcisi olmalıdır.)

    CeHaPe “zihinsel” iktidarının sonu; CeHaPe seçmeni “muhafazakâr ve mukaddesatçı kesimlerin tamamının iğrenç ve tamamının leş olMAdığı”nı anladığında gelir. (Bir darbe, devrim, işgal veya iç savaş olmadığı sürece.)

    Recep Tayyip Erdoğan = Kenan Evren

    Haydi, yolunuz açık olsun!

  35. Hrant Dink'ten kalan ruh kırıntıları...

    pipsqeuak’e:

    “İstatistik”; sayılarla ve grafiklerle çok şey gösterip, gerçeği mümkün olduğunca kısık sesle aktarmak (mümkünse tamamen gizlemek) sürecidir.

    Vicdanlı teolog Martin Niemöller’in “istatistik”le uzaktan-yakından ilgisi olmadı; ama “Heinrich Himmler”in oldu. “Himmler”; toplama kamplarında yakılacak insan sayısını maksimum seviyeye yükseltmek ve bunu kısa zamanda yapabilmek için; “istatistik”i bol bol kullandı.

    “Benjamin Netanyahu” ise, Heinrich Himmler’in taktiklerinin güncellenmiş versiyonunu Gazze’deki katliamlarda kullanıyor. Yani; “istatistik” ve “kitle imha silahları” el ele kol kola. Geçmişte katliam yapmak daha kabaydı, daha hoyrattı, ama günümüz “teknolojisiyle” katliam yapmak artık daha sofistike hâle ulaştı; içme suyu borularına kimyasal manipülatör karıştırmak, tarım yapılan topraklara genetiği manipüle edilmiş tohumlar serpiştirmek artık daha makbûl katliam yöntemlerinden sadece iki tanesi. “Çağrı cihazlarını (pocket pagers)”, uzaktan yönlendirmeyle patlatmak da bir başka yöntem… Dahası var… Hepsini tek tek yazmaya gerek yok…

    Sizin sürekli işaret ettiğiniz “Saray”lardaki krallar, kraliçeler, ve onların dalkavukları; “sloganları” birer mühimmat gibi kullanıp, iktidarlarını sürdürmekte epey yetenekli. Bu websitesinde; Atatürk’e aşık olanların da, Atatürk’ten nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”. Bunu siz de farketmişsinizdir. Ruhu acı dolu olan “Hrant Dink”, bu tuzağa işaret ediyordu; ne hazin ki onu da katlettiler.

    “Hrant Dink”, ölmüş atları tekmeleye tekmeleye susmayı tercih edenlerin; diktatörlüklerin (tek adam rejimlerinin) hegemonyasını daha fazla pekiştirdiğinin farkına varmıştı, sonra, çekip aldılar onu aramızdan…

    “Sabahattin Ali”ye, ve daha öncesine de gidilebilir… Liste uzun… “Katliamlar tarihi”dir bu topraklar…
    ____________________________________________

    • “22 Nisan 1500” tarihinde Portekizli kolonizatörler Brezilya’nın balta girmemiş ormanlarına ilk kez ayak bastı ve etrafı keşfe başladı. Kolonizatör haydutlar; taraflarına yerli işbirlikçiler devşirmek için kabile kabile dolaşıp kendilerini masum ve cömert yabancılar olarak tanıttı, çoğunu kandırmayı da becerdi. Gel zaman, git zaman nihayet o ormanlarda yüzyıllardır yaşayan kabile şeflerine sordular:

    “Sizin buralarda çok fazla altın madeni olduğuna dair efsaneler duyduk. Miktarının ne kadar olduğunu hesaplayabildiniz mi? Belki sizle ortak oluruz, böylece hepimiz zenginleşiriz…”

    • Kabile şefleri cevap verdi:

    “Biz zaten zenginiz. Kadınlarımız o sarı rengi göz kapaklarının üstüne, sadece hasat mevsimi başladığında sürüyor, nehir kenarında çalışırken göz kapaklarını kırptıkça güneş ışığı altında parlıyor; tabiata böyle teşekkür ediyoruz. Eğer isterseniz size ‘patates’ ikram edelim; betiniz-benziniz solmuş, kendinize gelirsiniz. Bizim ormanlarımızdaki altın cevherini işleyerek kesenizi zenginleştirebilirsiniz, ama ruhunuzu asla zenginleştiremezsiniz.”

  36. Coğrafya kader değildir!

    Marx, “Tarihi insanlar yapar, ama bunu canları istedikleri, kendi diledikleri gibi değil, içlerinde bulundukları geçmişten kalan şartlar çerçevesinde yaparlar” derken saçmalamış. Tıpkı “Coğrafya kaderdir” diyen İbn Haldun gibi zırvalamış.

    Onun için mi tarihin ilk medeniyeti olan Sümerler Orta Asya bozkırlarında kuruldu? Veya Mısır firavunlarının şehirleri Arap yarımadasının ortasında gelişti? Halbuki Mezopotamya ve Nil vadileri gibi verimli yerlerin, barbar Moğol istilacıların ve bedevi Arap fatihlerin anayurdu olduğunu düşünürsek, bu açıklamaların ne kadar temelsiz olduğu ortaya çıkıyor.

    Üstelik, çok daha güncel örnekler bugün hala önümüzde.

    Taliban rejiminin hüküm sürdüğü Kaliforniya, Florida gibi eyaletlerde burkaya hapsedilen, küçük yaşta evlendirilen kadınlar çağdışı bir erkek egemen zihniyetin altında ezilirken, Suudi Arabistanlı, Afganistanlı kadınlar açık giyinebilmek, evlilik öncesi ilişkiye diledikleri gibi girebilmek konusunda tamamen özgürler. Playboy dergisine kapak kızı olan ünlü Suudi ve Afgan mankenlerin, şarkıcıların, oyuncuların benzerlerine Los Angeles’ta veya Miami Beach’te rastlayabilir misiniz?

  37. It's a trap!

    Donald Trump’a aşık olanların da, Donald Trump’tan nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.

    RTE’ye aşık olanların da, RTE’den nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.

    Netanyahu’ya aşık olanların da, Netanyahu’dan nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.

  38. Anonim

    Atatürk’ü Koruma Kanunu…

    Hiçbir kimsenin Atatürk’ü sevmesi zorunlu ve gerekli değildir. Ama bundan daha önemli olan, “Atatürk’ü Koruma Kanununa” yaklaşımın ne olduğudur.
    Bu kanun, insanları, Atatürk’ü sevmeye, Atatürkçülüğü savunmaya zorlamaktadır, zorunlu kılmaktadır. Bu yasa, Atatürkçülüğün eleştirisini engellemektedir. Atatürkçülüğün, felsefe, siyaset, pratik anlamda insanların hayatlarına, özellikle Kürtlerin hayatlarına nelere mal olduğunu ele almayı engellemektedir. Bu kanun ile Anayasa’nın 35. Maddesindeki “Darbecileri Koruma Kanunu” arasında bir doğrudan bağ vardır.
    Atatürkçülüğün ve Kemalizm’in, Kemalist devlet felsefesinin ve paradigmasının, yol açtığı felaketleri ve katliamları tartışabilmek; Kemalist devletin, resmi politikalarının, halka ve Kürtlere ve diğer etnik gruplara ait olmayan niteliksel yapısının tartışılması için, “Atatürk’ü Koruma Kanununun” ortadan kalkması gerekir.
    Atatürk felsefesi, bu felsefenin yarattığı devlet, siyasi sistem ve rejim, yol açtığı toplumsal sonuçlar; sadece Kürtler için değil, Türkler, diğer etnik gruplar, farklı dinsel ve mezhepsel gruplar, farklı toplumsal kesimler, farklı felsefe sahipleri için de önemli; onları da doğrudan ilgilendiren bir sorundur.

    Atatürkçülük ve Kemalizm, denildiği gibi bir “Türk ulus devletini” yapılandırmadı. Devlet-Ulus yapılandırmasını yarattı. Türk ulusu içinde, tüm Türklerin değil, küçük ve Kemalist dediğimiz elitin devletini yarattı. Devleti halka ve halklara hizmet olarak yapılandırmadı. Halkı ve halkları devlete hizmetçi, köle, kul haline getirdi. Devlet, vatandaşın devleti değil, vatandaş devletin hizmetçisi olarak konumlandırıldı. Bu bağlamda, devlet Kürtlerin, diğer etnik grupların devleti olmadığı gibi, Türklerin de devleti olmadı.

    Atatürkçülük ve Kemalizm, bir toplumsal elitin, kendisinin yorumladığı biçimde yarattığı yeni devlet dini olan İslam’ın ve Sünni mezhebin, Kemalist düşüncenin devleti oldu. Diğer bütün dinleri, mezhepleri, fikirleri, toplumsal kesimleri dışladı.
    Kemalizm, burjuvaları da dışladı. Sivil ve asker bürokrasiyi sahiplendi, korudu ve geliştirdi.
    Atatürkçülük ve Kemalizm, otoriter, oligarşik, faşist, sömürgeci bir siyasal sistem ve rejim yapılandırdı.
    Bugüne dek de Atatürkçülüğün yol açtığı temel sorunlar, özellikle de Kürt millet sorunu trajik boyutta yaşanmaya devam ediyor.

    Atatürk, Kürdistan’ın Kuzeyinin klasik sömürgecilik statüsüne bile son verdi, Kürdistan’ı tümden ilhak etti. Yok saydı.
    Bu hak gaspına, Kürt milletinin ve Kürdistan’ın yok edilmesine onay vermeyen Kürtler hak talebinde bulundular. Ayaklandılar. 1919 yılında Koçgiri’de başlayan ve 1938’de Dersim’de sonuçlanan bu ayaklanmalar, katliamlarla bastırıldılar. Kürt liderleri ya doğrudan öldürüldüler, ya da İstiklal Mahkemesi gibi hukukla alakası olmayan mahkemeler tarafından idam edildiler.
    Kürt şehirleri, kentleri, köyleri boşaltıldı. Büyük bir sürgün hayatı başlatıldı.
    Atatürk’ün Meclise taşıdığı Kürtler bile daha sonra idam edildiler.
    Kürtler, siyaset ve tarih dışına itildiler.
    O günden bu yana bu devlet siyaseti devam ediyor.
    Bütün bunlardan sonra Kürtler, Atatürk’ü ve devleti neden sevsinler? Neden Atatürk’ten ve devletten nefret etmesinler?

    (İbrahim Güçlü – Rizgari)
    https://www.cinarinsesi.com/kurtler-ataturku-neden-sevmez-39456h.htm

  39. Abdullah Öcalmaz & Devlet Bahçesiz

    Eğer Abdullah öç almaz ise,

    Eğer devlet bahçesiz kalmayı kabul ederse;

    Bu ülkeye barış ve huzur gelir…

  40. Anonim

    Kimse Atatürk’ü sevmesin…

    Kimse Öcalan’ı sevmesin…

    Kavga ede ede yaşayalım…

  41. Anonim

    Tayyip’in tek adam sevdası mide bulandırıyor;
    Ama
    Atatürk ve Abdullah’a tapanların “tek adam” eleştirileri daha çok mide bulandırıyor!…

  42. Anonim

    Türkiye’nin “açmazı” Erdoğan değildir, bizzat devletin kendisidir. Devletler, milletler ve hatta insanlar “ters yola” girdikleri zaman “kader” de bellidir.

    Kemalist dönem öncesi çoğulcu Osmanlı ve daha öncesi bölge yapısına karşı çıkan, kendisini 100 yıldır iktidarda tutan İngilizler ve Batı’nın da çoğulcu federal yapılarına karşı çıkan mevcut “Türkçü devlet” zamanın, insanlığın ve tarihin karşısında duran bir yapıdır.

    Bu tekçi, inkarcı devlet yapısı sadece Kürtlere karşı değil, kendi sınırları içinde yaşayan her millete de karşıdır.

    Değişime kapalı olan bir devlet iktidarda kim olursa olsun başarılı olamaz. Bir yıldır güya bir süreç yürütüyorlar, geldikleri nokta Kürt yok, Kürt meselesi yok, Kürdistan yok ve her şey de “emperyalizmin” suçu.

    Türk devletini de Türk milletini de kuran ve kurgulayan İngilizler ve Batılılardır. 100 yıl önce Türkçülük de Türk devleti de yoktu. Anadolu ve Kürdistan’da çoğunluk olan bir “Türk” nüfus da yoktu. Şimdi de kavmi kökeni Moğol/Türk olanların nüfusu % 10’u geçmez.

    Sorun içerdedir, dışarda değil.

    https://x.com/ArifZerevan/status/2002661620044968102

  43. Öcalan ne alaka?

    Öcalan, Kürtlük diye bir derdi olmayan, aksine bütün amacı Kürtleri Türkiyelileştirmek = Türkleştirmek olan, Kürtlerin devletleşmesi yolunda en büyük engel olan işbirlikçi bir hain ve Bahçeli’nin kankası.
    Ulusalcı Kürtler Öcalan’dan en az Atatürk kadar nefret ediyorlar zaten.
    Devletini seven bir Türkçü de devlete çok iyi hizmet eden PKK ve Öcalan’ı sevmiyorsa aptaldır.

  44. Pipsqueak

    Sayın “20 Aralık 2025 at 01:38 pipsqeuak’e”
    “Kabile şefleri cevap verdi:” ile başlayan paragraf sanki büyülü dünyada yaşayandan gelen bir ses.
    Bu ve benzerleri bana durumumuzu anlamaya çalışmamda kılavuz oldular.
    Binlerce arasından aklıma hemen gelen ve bu sitede anlama çabasını sloganlara indirenlerin tıpkı dediğiniz gibi ” sloganlar arasında” kaybolmuşluğuna işaret eden olmuş bir olayı aktaracağım.
    Bir gurup, gene Amazon Ormanlarında, beyazlarla hiç teması olmamış bir kabileyi (Yanomamiler) ararlar. Yolda rastladıkları ve halihazırda Portekizce ya da İspanyolca bilen kabilelerin hepsi misafirperver ve hepsi ilk önce bir dansla “hoş geldin” derler. Ufak bir ayrıntı: Hepsi Yanomamileri tanıyor ve hepsi Yanomamilere ” irracionales” (irrasyonel) sıfatı ile tanımlarlar. Guruptakiler anlamazlar ve merak ederler. Yanomamilerin kamp yerine vardıklarında bir hayvan yavrusuna süt emdiren bir kadını görünce onlara neden irrasyoneller dediklerini anlarlar.
    Şahane gözleminizi aktaracağım: “Bu websitesinde; Atatürk’e aşık olanların da, Atatürk’ten nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak…”
    Benden ek: Sağ/sol (burjuva, Marksist-komünist, faşist, diktatörcü, totaliter, ilerici anarşist…) devrimcilerin hepsi battıkları bataklığı anlamaktansa kurtulmak için çırpındıkça daha çok batıyorlar. Dünyanın dört köşesinde yeniden doğan ve daima etrafı temizleyip tekrar işi liberaller bırakan liberalizmin oğlu faşizmin artması bile bu taş uykusuna dalmış olanları uyandırmıyor. Hatta en basit ve evrensel bir gerçek bile: Reaksiyonsuz aksiyon yok, düelloda daima iki kovboy kahraman şart.
    12 ciltlik medeniyet tarihini yazan Toynbee daha güzel söyler:
    “Egemen devletler, son 5.000 yıl boyunca insanlığın en önemli tapınma nesneleri olmuştur ve bunlar toplu katliam talep edip alan tanrıçalardır. Egemen devletler birbirleriyle savaşa girerler ve savaşta her biri, hedeflenen kurbanlar tarafından öldürülme riskine karşın, en seçkin genç vatandaşının ‘düşman’ devletin en seçkin gencini öldürmesini ister”
    Ne kadar yazık ki, Saray ve dalkavukları sadece bahtsızlık üretme ustası değil, belki de daha da önemlisi eğlence üretme ustası. Daha da çok yazık ki, Saray ve dalkavukları insanlara “özgü boşlukları doldurma dürtüsünü” oyalama üretimine çevirme ustası.
    Bir örnek: Bundan 5-6 yıl önce bile otobüste gençler yerlerini yaşlılara verirdi, şimdi “iPhone”larına yapışmış, etrafı görmüyorlar bile. Yollar da hakeza.
    Ne yazık ki Hrant Dink hakkında bilgim sıfır. Devlet beni 1963 yılında Amerika’da eğitime gönderdi. 1968’ci oldum. Ondan sonra tüm hayatım dışarıda geçti ve bu sürede Türkiye’de olanlar hakkında bilgim çok yüzeysel.
    1968 ayaklanmaları kısa bir zaman içinde özümlendi (geri kazanıldı). Tek değişenin esprili ifadesi: Daha önce CEO masası erkeğimsi kare idi, sonra kadınımsı yuvarlak oldu; işin başını çeken ve parlayan yıldızların çoğu “Silicon Valley” yıldızları oldular.
    Tabii büyük izler de bıraktı. En önemliler: 1. Ne Kapitalizm ne Komünizm-Sosyalizm; 2. Doğal çevre hasarların bilincinde üssel artış.
    Not: Medeniyet aşığı Toynbee 12 cildinde 19 farklı medeniyetler buldu. Ölmeden kısa bir süre önce 12’yi teke indirdi ve bu tekin doğaya karşı savaş içinde olduğu “İnsan Soyu ve Toprak Ana” (Mankind and Mother Earth) kitabını yazdı. Ben Frederick Turner’in “Coğrafya Ötesi: Vahşiliğe (ya da sizin tabirinizle, balta girmemiş ormana) Karşı Batı Ruhu” kitabını çok daha severim. Bence son 10 bin yıldaki bir azınlığı tüm insanlık görmek yanlış.
    Hayran olduğum alıntılar Biyosfer (Biosphere) bölümünden.
    1. Lao Tzu (benim idolüm Chuang Tzu)
    Doğuş’taki (genesis) direktife doğrudan bir cevap gibidir ve İnsan türünün
    Teknolojik ve örgütsel başarılarının bir tuzak olduğunun açığa vurulduğu Tao-te Ching, Yeni Ahit’in habercisidir.
    Ne kadar “keskin silah” varsa,
    Ülkenin tamamı o kadar karanlığa gömülür.
    Ne kadar kurnaz zanaatkar varsa,
    O kadar ölümcül tertibatlar icat edilir.
    Ne kadar kanun yürürlüğe koyulursa,
    O kadar hırsız ve haydut meydana düşecektir.
    Bir yayı gerebildiğin kadar ger de,
    Pişman ol zamanında durmadığına.
    2. (benim idolüm) Blake
    Canlıları, geleneksel açıdan yani, insana benzeyen yaratıcı bir tanrının eserleriymiş gibi düşünen şair Blake, kaplanın yaratılışı karşısında haklı nedenlerle dehşete düşmüştü. Ama bir kaplan, insanın da varsayımsal yaratıcı bir tanrının da aksine, masumdur. Bir kaplan kurbanını öldürüp yiyerek açlığını giderdiğinde vicdan azabı çekmez. Tam tersine, bir tanrı kaplanı kuzuyu avlasın, insanı kaplanı katletsin, basili ve virüsü insanları en masse [topluca] öldürerek türlerini sürdürsünler diye yaratsaydı, bu anlamsız ve gereksiz ve de fevkalade kötü bir edim olurdu.
    İstatistik, Himmler, Netanyahu hakkında dediklerinize tamamıyla katılıyorum. Bunlar “çeki düzensiz karmaşık” düzene düzen veren hilkat garibeleri. James C. Scott bunlara “Devlet gibi Görenler” der.
    Ve nihayet, Toynbee gibi dinci olan ve benim en başta gelen idollerimden biri olan Blake: “eğer beynindeki kelepçeleri kırar atarsan, dünyayı olduğu gibi görürsün: Her şey sonsuz!”
    Not: Ben sonsuz dinsiz tanrısızım ama o ayrı ve çok karmaşık bir konu.

  45. Muamma...

    Atatürk hayranlarının Kürtlere yaptığı eziyeti,

    Abdullah Öcalan’ın hayranları da Kürtlere yapmasa keşke…

    Kürtlerin çilesi nihayet bitecek mi? Yoksa, başka başka hayranların eziyeti altında yaşamaya devam mı edecek Kürtler?

    “AtaTÜRK” gitti, peki “AtaKÜRT” gelecek mi?…

    Muamma…

  46. Pipsqueak

    “Anonim 21 Aralık 2025 at 12:50″ in harika gözlemler ve yorumları üzerine.
    Yemekte çıkan sinek küçük ama mide bulandırırmış. İnşallah benim sinek aynı değil?!
    ” Değişime kapalı olan bir devlet iktidarda kim olursa olsun başarılı olamaz.”
    Başarılı olsun olmasın; koyunlarına otu daha bol otlak bulsun ya da değişime açık olup koyunlarına otu daha bol otlak bulup güçlendirerek başarılı olamayanın yerini alıp yeni Devlet olsun, kazanan daima DEVLET.
    Kültürlerini azınlıklar olarak korumayı başarmış toplumlar ulusal-devletlerin içinde ezilmekte ve “ya yüz ya bat” korkusu içinde ulusal-devlet olmaktan başka bir çare bulamaması anlaşılır ve duygudaşlık (empati) gerektirse de zengin ülkelerde koyunlarına daima bol otlak bulan devletlerin ne b*k oldukları gözden kaçırmamalı.
    Kısacası DEVLET adına konuşmak başka, İNSAN adına konuşmak başka. İnsanların çoktandır ahır/barınaklarda olması daha da başka. Onları “kesilene” kadar ahır/barınaklarda kurt ve diğer hala doğal hayvanlar olanlardan korumak daha daha başka.
    “Anonim 21 Aralık 2025 at 12:50” arkadaş da “tekçi”, “inkarcı” tutumlara karşı koyunlarını otu bol otlaklarda besleyen zengin ülkeleri örnek verir.
    “Anonim 21 Aralık 2025 at 12:50” arkadaş da “Devletler, milletler ve hatta insanlar “ters yola” girdikleri zaman “kader” de bellidir der. Fakat devletler, milletler ve insanları ayırmaz.
    İnsanlar 6 milyon, 2 milyon, 300 bin yıldır var. Modern anlamda milletler, yani ulus-devletler 17-18’nci yüzyılda kök aldı ve tüm dünyaya nasyonalizm olarak yayıldı. Baş artist DEVLETLER ise en az 4-5 bin, en çok 8-10 bin yıl önce fırladılar.
    Amerikaların “keşfi” ile ilk defa devletsiz toplumlara rastlanır ve ilhamını Yeni Dünyada devletsiz yaşayanların devamlı savaş içinde olmasından alan Hobbes, tarihte ilk defa bu ucubenin nasıl ve neden fırladığının teorisini “Leviathan” adlı kitapta yapar. Üstelik, Saray (devlet) uşak dalkavuğu olmasına rağmen Hobbes bile devlete canavar adı verir.

  47. Pipsqueak

    Bazen site adabı muaşeretine saygı sınırları içinde kalmak olağanüstü irade gerektiriyor.
    Örneğin “Mehmed Âkif Pipsqueak 17 Aralık 2025 at 22:55” ile Sevan Nişanyan. İkisi de esas konudan ve benim eleştirilerimden evrenin büyüklüğü kadar uzak.
    Nişanyan sitesine tesadüfen bu site vasıtasıyla göz atmıştım. Çok tipik pompalanmış bir entelektüel. Türkiye bataklığına saplanmış.
    – Açtığı otellerle zengin Batı’nın her alanda tüketim hastalığı yaşayan ve kendine benzeyen orta-sınıflılara SAĞLILIK satmakta;
    – Tüccarlar hakkında bilgisi de kâr-zarar dışında tamamıyla basmakalıp laflar. Mesela bu entelektüele göre “Ama kapitalistler olmasa aç kalırdık”. Entelektüel Nişanyan Le Goff’un kapitalizmin başlangıçlarına giden “Marchands et banquiers du Moyen âge” (Orta Çağda Tüccarlar ve Bankacılar) eserinden bihaber. Arı kovanları gibi kaynayan İslam, Hindistan ve Çin pazarlarına rağmen Kapitalizme neden geçilmediğini de bilmiyor. Ataları, 11-13 yüzyıllar arasında sadece kendisi gibi bülbülleri öttürmekle kalmaz tüm sosyal ve kültürel hayatı yönlendirdiler. Kapitalistlerin becerisini kendi ticari başarısı ile karıştırmış. Beynini kamaştıran okullar en az 300 bin yıllık insan varoluşunu son 10 bin yıla indirtmiş. Önce üretim-tüketim-nüfus arttıran Tarım Devrimi, sonra Teknolojik-Endüstriyel Devrimi ile büyük beyni çok daha kamaşmış. Üretim-tüketim-nüfus artma tarihötesi, meta-tarih, ruhsal tarih fırlamış gibi laf kalabalığına boğmuş!
    Kapitalizm ninnisine uyusun da büyüsün, ruhsallığı tekeline alan Kilise’yi bile kendilerine oyuncak ettiğini öğrensin. Kısacası aynı şimdi, değil mi?
    Bak şu entelektüelin sayısız cambazlıklarından diğer birine:
    “Batı uygarlığını toptan ve tüm sonuçlarıyla… saygıdeğer bir tutum olabilir. Fakat kişisel… mümkün görünmemektedir.”
    Kıvır allah kıvır!
    Modern toplumda bireycilik ve atomlaşmaya dikkat çekenler sayısız. En azından Hanna Arendt’ın “Totalitarizm” kitabı.
    20’nci yüzyılın en ünlü eleştirici düşünürlerinde biri olan ve her yerde okunan Jacques Ellul sayısız dallarda derin bilgili olmasına rağmen günde 3-4 saat gazete okumadan dönen filmleri bilemeyeceğini söyler. Nişanyan, otellerinde tanıştığı “New Age” ucubelerinden öğrendiği “Para’dan başka bir Tanrıya tapmayacaksın” tatlı kutsal emri dağıttığı emziklere sürüp satıyor.
    Öğrenimini1979’da Yale (Yalaka) Kapitalizmin başkilisesi Amerika’da yapar. Bakın halihazırda, April18, 1971, New York Times ne yazmış.
    “Entelektüellerin büyük bir bölümünün üniversitelerde toplandığı göze alındığında, aralarında çok az bir kesimin büyük önem ve dikkate değer eserler ürettiği sürekli şaşırtıcı olmuştur.” KISACASI, “RADİKAL ELEŞTİRMENLERİN, ÜNİVERSİTELERİN TEMEL SORULARI SORMAYI UNUTAN, KAYITSIZ VE RAHATINA DÜŞKÜN FAKÜLTELERE SAHİP SINIF KURUMLARI OLDUĞU YÖNÜNDEKİ İDDİALARINDA ‘BÜYÜK BİR DOĞRULUK PAYI’ VARDIR.”
    Ama Nişanyan oradayken üretim-tüketim-nüfus artışı önemini en yetkiliden öğrenmiş: General Motors Başkanı ve daha sonra Savunma Bakanı olan Charles E. Wilson “General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir”
    1968’den bu yana ve kökeni Medeniyet tarihinde çok eskilere giden ve eli kulağında doğa felaketlerinin dürttüğü “doğaya dönüş” akımları hakkında cahilliği ile Trump’a akıl hocası olabilirdi bu yalaka entelektüel.
    – Nişanyan “Nation” ile kültürü tamamıyla karıştırmış. Benim doğup büyüdüğüm (Akdeniz kıyısında) yerde Bilecik kürtleri, Mardin Arapları ve yerli Suriye Arapları, Cezayirli Araplar, Ortodoks Rumlar (ve tapınakları), Katolik Hıristiyanlar (ve tapınakları), Ermeniler, Yahudiler (ve tapınakları), Lazlar, Gürcüler, Giritliler vardı. Bunlar kültür! Bu insanlar kültürlerini varlıklarıyla sürdürürler. “Nation” ise iki yüz yıllık bir yapay fenomen. Burjuva devrimleriyle doğdu ve DEVLETLER sayesinde varlığını sürdürdü. Nişanyan zerre kadar kazananlar tarihi dışına çıkmamış. Nasyonalizm bahaneleriyle becerilen: Fransa’da 100’e yakın yerel diller yok edildi. Çok ünlü ve çok beğendiğim tarihçi Braudel bile bir Bretonyalı kendine Fransız olmadığını söyleyince şaşırdı. Benzeri olarak tüm diğer yerel gelenekler Nasyonalizm sunağında kurban edildi!
    – Ne Nişanyan ne de onu buraya taşıyan “Mehmed Âkif Pipsqueak 17 Aralık 2025 at 22:55” Medeniyetin ne olduğunu biliyorlar. Hele Mehmed Âkif, “forget it!”
    Devletli medeniyetlerle yerleşik ama devletsiz olan toplumlar arasındaki farklara dikkat çeken Graeber ve Wengrow’ın eserinden bihaberler.
    Medeniyet hakkındaki cahilliklerini açığa vurmak için ve bilerek Türkçe etimolojilerini entelektüel Nişanyan’dan aldım.
    – medeniyet
    mdn kökünden gelen madanī 1. KENTLİ, 2. ŞEHİRLE İLGİLİ, KENTSEL, 3. Medine’li” sözcüğünden alıntıdır.
    madīna(t) “kent, devlet” sözcüğünün +ī ekiyle nisbet halidir.
    – Uygar
    uygur “medeni” [Türk Yurdu (dergi), 1912]
    uygar [TDK, Felsefe ve Gramer Terimleri, 1942]
    UYGARLIK = MEDENİYET = CİVİLİSATİON
    https://www.nisanyansozluk.com/kelime/uygar
    – Civilization
    Civitas: CİTY, state, or community.
    Civis: Citizen, townsman.
    Civilis: Pertaining to a citizen, public, courteous
    Not: 17’nci yüzyıldaki Teknolojik-Endüstriyel Devrime kadar TARIMCILAR medeniyeti sırtlarında taşıdılar. Daha sonra onları hor gören bu züppeler çekilecek gibi değil.
    İLK MEDENİYET NERED?
    Dandik Yapay Zeka’nın bile bildiğini entelektüel Nişanyan bilmiyor.
    İlk medeniyet, MÖ 4000-3500 yıllarında ortaya çıkan Mezopotamya’daki (günümüz Irak’ı) Sümer medeniyeti olarak kabul edilmektedir.
    (The first civilization is widely considered to be Sumerian civilization in Mesopotamia (modern-day Iraq), emerging around 4000-3500 BCE)

    Bu anlamları bilmeyen “Mehmed Âkif Pipsqueak 17 Aralık 2025 at 22:55” ve Sevan Nişanyan, kafayı “tek diş” ile bozmuşlar.
    Çin, Hittitler, Hindistan, Roma, Antik Grek, İran, İslam, Antik Mısır ve Bozkır Göçebe İmparatorlukları yüzlerce diğerlerinin hepsi medeniyet be hödükler!
    Ben size bu medenilerin tek dişini gösteren sayısız kitap adı verebilirim.
    Medeniyet aşığı Arnold Toynbee en güzel örnek. 1976’da “İnsan Soyu ve Toprak Ana” (Mankind and Mother Earth) kitabıyla daha önce 12 ciltle 19 gerçekten farklı medeniyetleri inceledi. 1976’da hepsini bir indirdi ve o da medenilerle insanlığın aynı olduğunu kıvırdıysa da en azından bu TEK MEDENİYETİN Toprak Ana’yı yok etme savaşı içinde olduğunu açığa vurdu.
    Kendim F. Turner’in “Coğrafya Ötesi: Doğa’ya Karşı Batı Ruhu”nu tercih ederim.

  48. Hayranlık mı? / Özgürlük mü?

    Recep Tayyip Erdoğan’a ve Abdullah Öcalan’a mı hayran olmayı tercih edersiniz?

    Ekrem İmamoğlu’na ve Selahattin Demirtaş’a mı hayran olmayı tercih edersiniz?

    Bu isimler dışında eğer tercih ettiğiniz alternatif hayranlık kombinasyonları varsa onları da yazabilirsiniz…

    Not: Hayran olmayan bertaraf olur. Özgürlük yasak.

  49. What about(ism) problemi...

    Atatürk’e aşık olanların da, Atatürk’ten nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.

    “RTE & AKP”; hayatta olan ve bol bol “slogan” atarak kişneyen atların üzerine binip hegemonyasını pekiştirmeye devam ediyor…

    “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla kişnemeye özgürsünüz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla hapse atılma özgürlüğünüz bile var… Doya doya kullanın…

  50. Sloganların getirdiği ölüm...

    Bir cinayet öyküsü: “Sloganlar” ve “milliyetçilik” bir çocuğu canavara dönüştürebilir…

    Birileri tümüyle tesadüfen sahip olduğu ırk, ulus, din, mezhep gibi özellikleri “aşırı derecede sevmeye” başladığında, olay her an bambaşka bir yola girebilir.

    “Kobilcon Aliyev” 10 yaşında bir çocuktu.

    Geçen salı gününe kadar bütün çocuklar gibi koşuyor, oynuyordu ve okula gidiyordu.

    “Timofey K.” da bir çocuk. 15 yaşında. O da “Kobilcon” ile aynı okulda okuyordu.

    Birbirlerini tanımıyorlardı.

    Şimdi biri mezarda, diğeri gözaltında…

    Bir kaza mı oldu? Tesadüf mü? Nasıl oldu bu olay?

    Kaza değil. Bilinçli bir cinayet. Tesadüf? Hem evet, hem hayır.

    Aslında bu, korkunç bir felâket.

    Çünkü 15 yaşındakinin amacı “etnik temizlik”…

    “Timofey”; cinayetten önce 11 sayfalık bir “manifesto” yazıp arkadaşlarına dağıtmış. Başlığı da “Hiddetim”…

    Toplumu etnik ve dinsel kökenlerine göre ayırmış, ve kendinden olmayanları “biyolojik çöp” olarak nitelemiş.

    Kendisi Rus… Yani “üstün ulusun temsilcisi”…

    “Çöpler” ise esmer olanlar… Orta Asyalı ve Kafkasyalılar… Müslümanlar…

    Ve harekete geçmiş.

    Okula gidip tuvalette üzerini değiştirmiş. “Misyonunu gerçekleştirmek” için işe koyulmuş.

    Bir elinde cep telefonu, sürekli çekim yapıyor (ben de bu videoları izledim midem bulanarak!)

    Öteki elinde bir bıçak…

    Okulun koridorlarında dolaşıyor, sınıflara giriyor…

    Yok etmek için “esmer çöpler” arıyor!

    Önce 29 yaşındaki bir “esmer” bir öğretmeni soruyor, bulamıyor.

    Rastladığı “şüpheli” çocuk grubuna soruyor: “Çocuklar, siz hangi millettensiniz?!”

    Konuşması çok soğukkanlı, hâttâ kibar. “Affedersiniz” demeyi de ihmâl etmiyor.

    Bir öğretmen ona soruyor: “Ne yapacaksın ki?”

    Cevabı sakin ve kibirli: “Tahmin edin bakalım!”

    Küçücük bir öğrenci, çocukça bir merakla “Timofey”e yaklaşıyor ve elindeki bıçağa odaklanıyor:

    “Bu sahici bıçak mı?”

    Okulun 32 yaşındaki güvenlik görevlisi “Dmitriy” müdahale etmeye çalışıyor.

    “Timofey” her şeye hazırlıklı.

    Önce göz yaşartıcı biber gazıyla onu etkisiz hâle getiriyor, sonra bıçakla yaralıyor.

    Merdivenlere yöneliyor. Orada küçük ve “esmer” bir çocuk var.

    Çocuk kaçmaya çalışıyor, ama beceremiyor.

    “Timofey” elindeki bıçağı çocuğa doğru sallıyor…

    Maalesef tam yerine ulaşıyor bıçak!

    Öldürdüğü çocuğun cesedinin önünde, telefon kamerasıyla “selfie” çekmeyi ihmâl etmiyor!

    Okulda bir hareket var ama dışardakiler tam anlayamıyor.

    Okulun önünde bekleyenler arasında, öldürülen “Kobilcon”un annesi de var.

    Eşini kaybetmiş, ve geçinebilmek için oğluyla Moskova yakınlarına taşınmış bir kadın.

    Birkaç işte çalışarak zar zor geçinebiliyor.

    Tek amacı; oğlunu iyi yetiştirebilmek.

    “Timofey” özgüvenli, hâttâ keyifli bir yüz ifadesiyle yakalanıyor!

    Üzerinden bomba süsü verilmiş bir şeyler çıkıyor.

    Kara haber “Kobilcon”un annesine ulaşıyor.

    Yıkılıyor kadın; hayatı, hayalleri, her şeyi bitiyor!

    Moskova yakınlarındaki bir okulda “dünyanın en korkunç trajedisi” yaşanıyor.

    “Kobilcon” ve annesi Tacikistan’dan gelmişler.

    Yoksullar… Esmerler… Müslümanlar… Muhtemelen Rusça’yı mükemmel konuşamıyorlar…

    Onlar “farklı”, onlar “Timofey” ve benzerlerine göre “biyolojik çöp”…

    “Gerçek Ruslar” için böyleleri “hiddet objesi” ve bunlardan kurtulmak şart…

    Çeçen savaşı sırasında da böyle “esmerler” çok göze çarpıyordu, savaş ve etnik gerginliklerle dolu günümüzde de…

    Dünyanın her yerinde “milliyetçiliği” kutsayan çoktur, biliyorum. “İyi milliyetçilik vardır” diyenler, onu “yurtseverlik” ile açıklayanlar…

    Birileri hiçbir emek harcamadan, tümüyle tesadüfen doğduğu yeri, sahip olduğu özellikleri (ırk, ulus, etnik köken, ülke, şehir, din, mezhep vs.) “aşırı derecede sevmeye” başladığında, olay her an bambaşka bir yola girebilir.

    Oralı olmayana, o ulustan ve o dinden olmayana düşmanlığa dönüşebilir…

    İktidarların en rahat kullandığı şey budur, “sloganlar” ile çok kolay zehirlerler toplumu.

    Bir çocuk bile canavara dönüşebilir…

    (Hakan Aksay
    Gazeteci
    21 Aralık 2025)

  51. Arsen Nişanyan & Markar Esayan

    ABD’nin Türkiye Büyükelçisi “Tom Barrack”ın açıklamaları isabetli. “Osmanlı İmparatorluğu” dönemindeki çeşitliliği günümüze uyarlamanın vakti geldi, istikrarlı çözüm budur.

    Balkan ülkelerini gezmeye gittiğiniz zaman; oralarda hâlâ Osmanlı izlerini, hâlâ Osmanlı hatıralarını görebilirsiniz, tamamen yok olmamış. Eğer “Recep Tayyip Erdoğan” realist davranabilecek kadar dirayetli ise, dünyanın gidişatını okuyabilecek kadar tecrübe kazanmış ise; Türkiye’nin Balkanlardaki kültürel ve siyasî köprülerini onarmak ve sağlamlaştırmak için girişimlerde bulunabilmelidir. Somut hamle önerisi isterseniz eğer; Türkiye’nin “insansız hava aracı (drone)” endüstrisindeki yükselen gücü, Balkan ülkeleri için hem askerî yardım, hem ilişkileri sağlamlaştırma hamlesi olarak kullanılabilmelidir.

    Eş zamanlı olarak Türkiye; Suriye ve Irak başta olmak üzere, tarihî kökleri çok eski olan “Mezopotamya”daki etkinliğini de arttırabilmelidir.

    Afrika kıtasının kuzey kısımlarında bile Osmanlı İmparatorluğu’nun izlerini bugün görebilirsiniz. Buralarda da Türkiye gücünü yansıtabilmelidir. Eğer Türkiye; Afrika kıtasında Osmanlı bakiyesinde olan ülkelerdeki hatıraları tekrar canlandırmazsa, buralardaki potansiyeli dikkate almazsa, ve kıtanın Osmanlı bakiyesinde olmayan periferi ülkeleriyle de yatırım (investments) ilişkilerini arttırmazsa; “Çin” çok hızlı geliyor. Şu an konjonktür müsaitken; Türkiye hamleler yapabilmelidir, yoksa çok geç kalacak.

    Şu an Türkiye için; “Recep Tayyip Erdoğan & Hakan Fidan & İbrahim Kalın” üçlüsünün yönetim kadrosunda var olması muazzam bir fırsat. Türkiye; atılım yapmaya hazır, aktif olmaya istekli böyle bir kadroya, böyle bir fırsata bir daha ulaşamaz. Eğer Donald Trump iktidardan giderse; Türkiye’nin önü tıkalı.

    CHP’nin seçmen tabanı için ise “Anıtkabir” bir simge olarak kalmaya devam edebilir, isteyen ziyarete gidebilir; ama o kadar, daha fazlasına gerek yok. Çünkü “Atatürk’ün idealleri”nin günümüz koşullarında herhangi bir anlamı kalmadı.

    Eğer Türkiye kendisini yavaşlatan bagajları omuzlarında taşımayı bırakabilirse, silkinmeyi becerebilirse, aklını kullanabilirse; geleceği parlak.

    Realist olmak budur.

    Arsen Nişanyan

    Sevan Nişanyan’ın oğlu,
    Harvard Üniversitesi, tarih fakültesi, yüksek lisans (ve doktora) öğrencisi

    Markar Esayan (gazeteci & milletvekili)
    1969 – 2020

    AKP milletvekili,
    Görev süresi:
    23 Haziran 2015 – 16 Ekim 2020

  52. Anonim

    Adolf Hitler’e aşık olanların da, Adolf Hitler’den nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.

  53. Anonim

    Kapitalizm’e aşık olanların da, Kapitalizm’den nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.

  54. Anonim

    Kürdler devletleşmeden
    İşgalci devletlerde;
    Barış,
    Kardeşlik,
    Eşitlik,
    Huzur ve Demokrasi istemek veya temenni etmek sahtekarlıktır;
    İşgalin devamını istemektir…

  55. Pipsqueak

    “Anonim 22 Aralık 2025 at 22:34” arkadaş,
    Hislerinize tamamıyla katılıyorum ama isteğinize asla katılmam. Tarihleri boyunca Devletler kadar alçak, gaddar, yalancı, yobaz, baskıcı, dolandırıcı bir varlık var olmadı. Devlet tıpkı Kapitalizm gibi bir virüs, bir çeşit Draculadır: Devlet, ancak ve ancak var olan insanlar ve kültürlerini (kültür = eşit dil ve dolayısıyla nesilden nesle geçiren anneler) emip kendine mal ederek var olur ve var olmaya devam eder. Günümüzdeki demokrasilerde çoğunluk ki bu da bir çeşit göz ve beyin boyaması, hüküm sürer ve azınlıkların hakları çiğnenir. Bu sitede bile Amerika demokrasisinin sağlam olduğu dedikodusu yapıldı. Kongredekilerin çoğu milyoner ve hemen hepsi şirketlerin veya paralıların satın aldığı alçaklar. Hiç değilse demokrasi dedikodusu yapanın bilerek veya bilmeyerek insan saymadığı siyahların çektiklerini duymuşsunuzdur. Zengin ülkeler, fakir ülkelere kıyasla, dışarının kanını emip huzurlu ama insan olmaktan çıkmış vatandaşlarına dağıtır. Sayısız ülkelerde, hatta şimdi zengin Çin’de bile azınlıklar üzerine yapılan baskı tüm insanlığın insan olmaktan çoktan çıktığını kanıtlar.
    Ek:
    Günümüz devletleri 18’nci yüzyılda Avrupa’da başlayan milliyetçiliğin (nasyonalizm) taklitçileri. “Nasyon” kelimesi de doğum yeri anlamı taşır. Birinde “kardeşlik, eşitlik, özgürlük” sloganı ile özetlendi ve aradan iki yüzyıl geçmesine rağmen hala gerçeklenmeyince, iki cambaz, Marks ve Freud, insanın bozukluğu tek ipi üzerinde cirit attılar. Her ikisi de bit-yeniğini ALTTA buldular. Sanki insanlarla saklambaç oynayan ve dincilerin görünmeyen ÜSTTEKİNİN yerini sadece ALTA değiştirip kafa ütüleyenlere bol iş yarattılar.

  56. Sloganlarla kandırmak...

    Adolf Hitler; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.

    Joseph Stalin; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.

    Vladimir Putin; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.

    Donald Trump; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.

    Mustafa Kemal Atatürk; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.

    Kenan Evren; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.

    Recep Tayyip Erdoğan; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.

    Listeyi daha da uzatabilirsiniz…

    “RTE & AKP”; hayatta olan ve bol bol “slogan” atarak kişneyen atların üzerine binip hegemonyasını pekiştirmeye devam ediyor…

    “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla kişnemeye özgürsünüz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla hapse atılma özgürlüğünüz bile var… Doya doya kullanın…

  57. Pipsqueak

    Arsen Nişanyan bu siteyi iş ve işçi bulma kurumu olarak kullanmış. Erdoğan’a danışmanlık müracaat özgeçmişini bu anarşist sitesine göndermiş. Belki BOLLUK, ÖZGÜRLÜK, ENTELEKTÜEL ve özellikle İLERİCİ ve ORTA-SINIFLI anarşistlikle kendisi ve babasına benzerlik görmüş.
    Her neyse, Arsen Nişanyan babası gibi PARAPEREST, atomlaşmış bireyci, İTİBARPEREST.
    Bakalım babası, http://nisanyan1.blogspot.com/2018/10/, “Osmanlı Köle Sever” yazısında ne buyurmuş:
    “Birincisi İNSAN TABİATI*. Onca hırs, kavga, emekle bir yerlere gelmişsin; evladına bir gelecek sağlayamayacak olduktan sonra neye yarar? Gücünün ve itibarının en azından bir kısmını özelleştiremiyorsan zaten motivasyon ortadan kalkar, sinik ve ilkesiz olursun. Günü kurtarmaktan başka derdin olmaz. İtibar, eğer kalıcıysa değer taşır. Ya da kalıcıysa daha fazla değer taşır diyelim.”
    *Not: Laik yobazlarda İNSAN TABİATI, geleneksel dinlerde TANRI ayıp donunun yerine geçer. Bakın mesela Marshall Sahlins’ın “Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması”. Ve Sahlins ile bu para-itibar müminlerini nesnel kıyaslayın.
    Irkçı ve insanları beynindeki merdiven basamaklarına yerleştiren baba tarihte rastlanan en ırkçı bilinen İngiliz-Amerikan ve Çin toplumlarından fırlamış.
    Bu site de benzerleri çok olduğundan İngiltere’nin en yobaz, en merdivenci ve ırkçı ama bu sitedekiler gibi kara cahil olmayan BBC’de ilkeller hakkında bir yazıdan alıntıları ekliyorum.
    “Aslında uzmanlar, gelişmiş dünyanın uzak kabilelerden alabileceği birçok dersin altını çizmişlerdir. İşte bunlardan sadece birkaçı.
    EŞİTLİK OLMADAN BARIŞ OLMAZ.
    Yaklaşık 14.000 kişiden oluşan Piaroa halkı, Venezuela’nın Amazonas eyaletinde, Orinoco Nehri yakınlarında yaşamaktadır.
    ONLARDAN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?
    Tam bir eşitlik içinde yaşamak mümkündür ve bu, barışçıl bir topluluğun oluşmasına yol açabilir.
    Tek bir sorun var: ANARŞİST OLMAYI GEREKTİRİYOR. Hükümet yok, devlet yok, sadece birey ve onun dilediğini yapma iradesi var.
    Piaroa halkı şiddeti reddeder ve çocukları fiziksel olarak cezalandırmaz. Barışın, mülkiyet, rekabet, kibir ve açgözlülük kavramlarını ortadan kaldırarak sağlanabileceğine inanırlar.
    Toprak mülkiyeti yok, kimse kimseye çalışma emri veremiyor ve başkalarından öğrenmeye büyük önem veriliyor. Yaşlılara saygı gösterilmesi söz konusu değil elbette; bu, toplumu hiyerarşik hale getirir ve herkesin eşit olmadığı anlamına gelirdi.
    En önemli şey birey fikridir, ancak bu vurgu bencilliği teşvik etmez. Her birey ne yapacağına, nasıl yapacağına ve ne zaman yapacağına kendisi karar verir ve başkalarının kararlarını yargılamaz.
    Piaroa halkı, ikamet, iş, kişisel gelişim ve hatta evlilik gibi çok çeşitli konularda özel tercih haklarını ve tahakkümden uzak olma haklarını birbirlerine her gün ifade eder.
    Ve bu, mutlak eşitlikçi bir toplum olduğu için, erkekler ve kadınlar aynı statüyü paylaşıyor (gerçi statü diye bir şey yok).
    Avcı gibi geleneksel erkeklik imgelerine uymaya çalışan herkes acınacak durumda görülür ve öz denetimden yoksun olarak değerlendirilir.
    Erkekliğe doğru olgunlaşma fikri mevcut değil. Piaroa genç erkekleri, onları kadınlara karşı erkek olarak konumlandıracak ve dolayısıyla onlardan üstün kılacak, öz saygıya dayalı erkeklik erdemlerini de öğrenmezler.
    Her kadın kendi doğurganlığının efendisidir ve bundan yalnızca kendisi sorumludur: toplumun onun çocukları üzerinde hiçbir yasal hakkı yoktur; boşandıkları takdirde kocasının da yoktur.”
    (Not: Burada diğer bir toplum ele alınır.)
    Bayaka halkı, Orta Afrika’nın yağmur ormanlarında yaşayan avcı-toplayıcı bir topluluktur.
    ONLARDAN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?
    Toplumda kendinize yer bulmanız gerekiyor.
    Bayaka halkı için müzik, kimliklerinin merkezinde yer alıyor ve uzmanlar, sevdikleri müzik tarzının davranışlarını bile etkilediğini söylüyor.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2026 Gün Zileli

Theme by Anders NorenUp ↑