90’lı yıllarda “sigaranın zararları” üzerine bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmanın her iki tarafı da doktordu. Biri kadın ikisi erkek, orta yaşlardaki üç doktor sigaranın zararlarını ortaya koyma görevini üstlenmişken, diğer tarafta sigaranın o kadar da zararlı olmadığını, hatta bazı yararları olduğunu savunan daha yaşlıca bir doktor yer alıyordu. Sigaranın zararlarını ortaya koyan üçlü son derece sinirliydi. Sigaranın bazı yararlarını savunan doktor ise, karşıtlarının “bir de doktor olacaksın, neymiş yararları, anlat bakalım?” saldırgan sorusuna “sindirime iyi gelir, sinirleri yatıştırır” derken sükûneti ve efendiliğiyle söylediklerini doğrular gibiydi. Tabii görece genç doktorlar da bağırıp çağırmalarıyla sigaranın “yatıştırıcı” etkilerinden uzak kaldıklarını kanıtlamış oluyorlardı.
İlker Canikligil’in Flutv’de benimle yaptığı “Sosyalizmin Kısa Tarihi” dizisinin 7. si ve sonuncusu olan “SSCB’nin Yıkılışı” başlıklı bölümün ortalarında bir yerlerde, laf nereden geldiyse, “Çarlık’ın 1917 Ekim’inde kurulan Sovyet Cumhuriyeti’nden, Osmanlı’nın da 1923’te kurulan Cumhuriyet’ten daha iyi olduğunu” söyledim. Bu sözlerim, programı izleyen arkadaşların çoğunda büyük tepkiye yol açtı. Solcu ve kısmen de Kemalist olduğu tahmin edilebilecek bu arkadaşların çoğu, tepkilerini biraz da aşırı, hatta belirtmek istemezdim ama bir fikri tartışmanın sınırlarını hayli aşan saygısız ifadelerle ortaya koydular. Olsun, ben yine de bu saygısız ifadeleri kullanan arkadaşlara kızgın değilim ama onlar adına üzüldüm. Tartışma adabı sinirleri yatıştırır!
Bu yazıda, öfkelerini biraz olsun yatıştırmak ve daha sağlıklı düşünmelerini sağlamak için tezimi makalenin sınırları içinde biraz açmak istiyorum.
Öncelikle belirteyim ki, “görecelik” diye bir şey vardır. Birinin diğerine göre uzun boylu olduğunu belirtmek, o kişinin uzun boylu olduğunu söylemek anlamına gelmez. Dolayısıyla, bu iki monarşik rejimin iki cumhuriyet rejimine göre daha iyi olduğunu söylemek bu rejimlerin iyi olduğunu söylemek değildir. Bu iki monarşik rejim de elbette kötüydü ve zaten esasen bu kötülükleri nedeniyle yıkılıp gittiler. Fakat yerine gelen oligarşik rejimler, birçok bakımdan ileriye doğru bir hamleyi temsil etseler de, özgürlükler açısından daha olumsuz bir yerdedirler.
Bu iddiamın gerekçelerini üç nokta üzerinden ileri süreceğim: Birincisi, rejimlerin siyasi yapısı; ikincisi, basın özgürlüğü; üçüncüsü, işçilerin grev hakkı.
Çarlık monarşisi elbette oldukça kötüydü. Duma adı verilen, oy kullanma yoluyla seçilen meclis ancak 1905 devriminin sonucu olarak ve birçok kısıtlamalarla yürürlüğe girebilmişti. Devlet Duması 1906 ile 1917 arasında dört kez seçildi. I. Duma, 1905 Devrimi’nin hemen ardından, biraz da bu devrimin etkilerini savuşturmak amacıyla yürürlüğe kondu. Çarlık rejimine rağmen SR’lerin (Sosyalist Devrimciler) ve RSDİP’nin (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi), Trudoviklerin vb. seçimlere katılma hakkı vardı. RSDİP’nin Bolşevik ve Menşevik hizipleri seçimleri boykot etti. 500 üyeli Duma’da ılımlı demokrat Kadet Partisi 180 milletvekili çıkararak çoğunluğu aldı.
I. Duma 1907 Şubat’ında seçildi. RSDİP’nin Bolşevik ve Menşevik hizipleri boykot politikasından vazgeçerek seçimlere katıldılar ve Duma’da kendi azınlık gruplarını oluşturdular. Başbakan Stolipin, ayaklanma hazırladıkları gerekçesiyle radikal grupların Duma’dan çıkarılmasını ve 16’sının dokunulmazlığının kaldırılmasını önerdi. Duma bunu reddetti. Bunun üzerine Duma, Çar tarafından Haziran ayında feshedildi.
1912 yılındaki seçimlerle Bolşevikler III. Duma’ya yeniden girdiler ve kendi gruplarını kurdular. Özellikle Çarlığın son zamanlarında yasal ya da defacto işçi grevleri büyük kentleri kaplamıştı.
Basına gelecek olursak, Çarlık Rusya’sında 19. Yüzyılda 133 gazete ve dergi yayındaydı. Elbette bunlar ağır bir sansürle karşı karşıyaydılar. Fakat şu var ki, sansür aynı zamanda bağımsız yayın organlarının varlığının göstergesidir. Eğer bağımsız yayın organları yoksa sansüre de gerek kalmaz. Biraz sonra Sovyetler Birliği’ndeki basın organlarına değineceğim ama burada yeri gelmişken Sovyetler Birliği’nde sansür olmadığını belirteyim. Çünkü sansür edilecek basın organı yoktu. Bütün basın ve yayın zaten devletin elindeydi ve onun tarafından yayınlanıyordu. Devlet kendi tekelindeki basın organlarını neden sansür etsin ki!
Gelelim Sovyetler Birliği’ne. 1917 Ekim’inde “proletarya diktatörlüğü” adına Bolşevik Partisi’nin diktatörlüğü ilan edildi. Başlangıçta Sol SR’lerle Bolşevikler ittifak halinde olduklarından hemen tek parti diktatörlüğü ilan edilmedi ama Menşevikler, Sağ SR’ler ve diğer irili ufaklı radikal partiler baskı altına alındı. 1918’de Kurucu Meclis seçimleri yapıldı ve Bolşevikler SR’ler karşısında seçimleri kaybedince, Kurucu Meclis’i bir daha açılmamak üzere kapattılar. Aynı yıl, 1918’de Sol SR’lerin Bolşevik iktidara karşı ayaklanması üzerine Sol SR’ler başta olmak üzere, Bolşevik Parti’nin dışındaki tüm partiler yasaklandı ve tek parti diktatörlüğüne geçildi. 1917 Şubat’ının ürünü olan özgür Sovyetler ise tamamen formel, göstermelik bir organa dönüştürüldü.
Buna paralel olarak, tek parti diktatörlüğü, 1917 Ekim’inin ertesi günü, Maksim Gorki’nin Novayo Jizn’i de dahil olmak üzere Bolşevik yayınlar dışındaki tüm basın ve yayın organlarını kapattı ve 70 yıl boyunca Sovyetler Birliği’nde rejim gazeteleri dışında hiçbir basın organına izin verilmedi. Muhalif yayınlar ancak yeraltında Samizdat adıyla varlıklarını sürdürebildiler.
Sovyetler Birliği’nde grev hakkı başından itibaren tümüyle ortadan kaldırıldı ve defacto greve giden işçiler şiddetle cezalandırıldı.
Osmanlı monarşisine geçelim. 1877 Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki toplam 115 mebusun 69’u Müslüman, 47’si gayrimüslimdi. 1908’de Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte seçimler yapıldı. Seçimlerde Ahrar Fırkası ve İttihat Terakki Fırkası yer aldı. Görüldüğü gibi, Osmanlı Monarşisi’nde ve Meşruti Monarşisi’nde hem milliyetler hem de partiler açısından görece çoğulculuk söz konusudur.
Cumhuriyet ilan edildikten sonraki Meclis (2. Meclis) 11 Ağustos 1923 ile 1927 yılları arasında görev yaptı. 286 mebustan oluşan bu meclis, Zeki Kadirbeyoğlu adlı muhalif mebusun dışında tümüyle Müdafa-i Hukuk Cemiyeti (1. Grup) tarafından tayin edildi. Bu dönem 6 mebus idam edildi.
Meclis’te azınlıklar ve gayrimüslimler yer almadı. Kürt bölgelerinden Ensarioğulları ve Bucaklar gibi birkaç Kürt beyi dışında seçilenlerin hepsi Türktü. Sonuç olarak rejim, bir tek parti (CHP) diktatörlüğü ile yönetiliyordu.
Cumhuriyet rejiminde basın ve yayın organları esasen rejimin tekelindeydi. Bağımsız yayın organlarına izin verilmiyordu. 1931 Basın Yasası, saltanat, hilafet, komünizm, anarşizm yanlısı yayınlara yasak getirdi. 1938 Matbuat Kanunu ile basın bir kez daha kesin denetim altına alındı.
Cumhuriyet yönetiminde grev yasal değildi.
Sigaranın sindirime ve sinirlere iyi geldiğini ileri süren o yaşlıca doktorun sakin hali hiç gitmez gözümün önünden.
Gün Zileli
9 Aralık 2025
**************************
PRUT SAVAI’NDAN BOLEVĐK DEVRĐMĐ’NE KADAR RUS BASINI VE MÜSLÜMANLARIN BU BASINA KATKILARI / Muammer GÖÇMEN*
Hür basının geli imi 1917 ihtilaliyle sona ermi tir. Đktidara Lenin önderliğindeki Bol evikler geçince, kendi isteklerine ve emirlerine gönüllü bir ekilde itaat eden basının tekellemesini sağlamı lardır. 1918 yılında eskiden beri yayınlanan ve bağımsız politika izleyen tüm Tatar basını kapatılmı veya kapanmak zorunda bırakılmı tır. Böylece Tatar gazete ve dergileri bakent Petersburg ile Moskova, Kazan, Orenburg, Astrahan, Samara, Tomsk, Saratov ve Sibirsk gibi büyük ehirlerde neredilmemi daha az öneme sahip Uralsk, Takent, Hokand, Menzlisk ve Troitsk gibi küçük ehirlerde faaliyetini sürdürmütür. 1905–1917 yılları arasında Kazan’da 29, Orenburg’da 15, Ufa’da 14, Astrahan’da 13, Uralsk’ta 6, Petersburg’da 6, Moskova’da 6, Troitsk ve Takent’te iki er gazete mevcuttur. Vakit, Yıldız, Kuya , Đl gibi yayınlar diğerlerine göre daha popülerdir. Fakat bunların büyük bir kısmının sayısı 5000’i geçmemi tir. Ama bu yayınların elden ele, ilden ile dola tırılmasıyla bu rakamların çok üzerinde bir okuma kitlesi vardır. Türkçe yayınların büyük bir kısmı toplumsal ve siyasi konularda kalem oynatmaktadır. Bu tür dergi ve gazetelerin ba lıkları altında u ibareler yer alır; “Đctimaî, Siyasi, Sosyal, Edebi, Bedii, Sınaî basın” gibi. Bazen de iktisadi ve kültürel gibi ifadelere de rastlanmaktadır.
Seçim biçimi işçilerin delegeleri, delegelerin Duma’ya gidecek vekilleri seçmesi biçiminde iki aşamalıdır. Partinin yayın organı Pravda ise işçilere, seçmen listelerinin kontrol edilmesi ve 3 işçi arkadaşını ya da 3 komşuyu kazanarak Bolşevik adaylara oy vermek üzere seçime katılma çağrıları yapmaktadır.
Flu tv deki programlarını eşimle birlikte keyifle izliyoruz. Bu yazı da Flu Tv ekibine cevap niteliğinde olmuş.
Bir rejimin kendine “Cumhuriyet” demesi onun gerçekten de bir Cumhuriyet olduğu ve bir Tek Adam monarşisi olmadığı anlamına gelmez.
“Ulu Önder” Kemal’in veya “Supreme Leader” Kim-İl’in rejimleri gibi:
https://www.youtube.com/watch?v=8YV6fYDXWsM
Flutv ekibine değil, oraya yorum yazan arkadaşlara yazmıştım.
Sovyet örneği
Türk liderine kendi heykelini diktirme fikrini aşılayan diğer örnek, Sovyetler Birliğinde aranmalıdır. Lenin’in gerçi hayattayken yapılmış anıt-heykeli yoktur; Stalin’in de tespit edebildiğimiz ilk önemli heykeli 1929 yılına aittir. Ancak 1924’te Lenin’in ölümünü izleyen günlerde, Bolşevik devriminin önderini putlaştırmaya yönelik sistemli bir kampanya başlatılmıştır. (Kampanyanın ilginç unsurlarından biri Lenin’in beyni üzerinde yapılan bilimsel araştırmalardır. Aylarca süren inceleme sonunda, söz konusu organın, hücre biçimi, sayısı vb. bakımlarından normal insan beynine oranla birkaç yüz kat üstün olduğu kanısına varılmıştır.) 1924 itibariyle resmi dairelerde, okullarda ve evlerde “Lenin köşeleri” oluşturularak portre ve büstlerle süslendiğini; aynı yıl yapılan resmi törenlerde Lenin büstlerinin taşınarak toplu saygı gösterilerine konu edildiğini öğreniyoruz. Tespit edebildiğimiz ilk önemli Lenin anıtı, 1926’da Leningrad’da Finlandiya Garı önüne dikilecektir.
Acaba aynı yıllarda Stalin anıtları da yaptırılmış mıdır? Bu konuda bilgi edinemedik. Stalin’in “kişi kültünün” başlangıç tarihi olarak genellikle 1929 yılı gösterilir. Ancak daha 1925 yılında Tsaritsyn (şimdiki Volgograd) kentine Stalingrad adının verilmiş olması, Gürcü liderin ilk megalomani belirtilerini daha geriye götürebileceğimizi gösteriyor.
Eğer ilk Stalin anıtları gerçekten 1926’dan önce yapılmışsa, iktidardayken kendi anıtını yaptıran a) 20. yüzyılın ikinci siyasi lideri, ve b) tarihin ilk cumhurbaşkanı olmak ayrıcalıkları, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna ait olmalıdır.
Avrupa’nın 20. yüzyıl tarihinde bu hadisenin bir başka örneğini bilmiyoruz. Mussolini ve Hitler’in, özel koleksiyonlardaki birkaç eser dışında, anıt-heykelleri yapılmamıştır. İspanya’da Franco anıtları yoktur. Doğu Avrupa diktatörlüklerinde 1953 öncesinde dikilen Stalin heykelleri Kruşçev döneminde kaldırılmış ve bu tarihten sonra iktidardaki parti liderlerinin anıtları yapılmamıştır. Sadece Arnavutluk hakkında bilgimiz yoktur.
Yer isimleri
Sokak, cadde, meydan, köprü, semt, kasaba, şehir, dağ, liman ve benzeri coğrafi birimlere siyasi liderlerin adının verilmesi de yaygın bir Osmanlı geleneği değildir.
Eski devirde bu kuralın istisnası, bir padişah veya paşanın yaptırmış olduğu hayrat dolayısıyla halk arasında onun adıyla anılan semtlerdir (Selimiye, Sultanahmet, Mahmutpaşa gibi). Tanzimattan sonra çeşitli yerleşim birimlerine padişah adı verme eğilimi görülmüşse de, bu eğilime genellikle hükümdarın özel gayret ve himmetiyle kurulmuş olan bayındırlık eserleri konu olmuştur. Padişah adı taşıyan ilk ve tek Anadolu kenti olan Elaziz (Elazığ; adlandırılışı 1867), daha önce adı bile olmayan bir mezra iken Abdülaziz zamanında imar edilip sancak merkezi olmuş bir yerdir. Mecidiye, Hamidiye ve Reşadiye adını taşıyan birçok köy ve mahalle, Abdülmecid, II. Abdülhamid ve V. Mehmet zamanında hazine-i hassadan (yani kamu maliyesinden ayrı olarak, sultanın özel hazinesinden) ayrılan paralarla iskân edilmiş yerleşim birimleridir.
Var olan kentlerin adlarının siyasi mülahazalarla değiştirilmesine, modern tarihte yaygın olarak ilk kez Sovyetler Birliğinde rastlanır. 1917 devriminden sonra bu ülkede çarlık rejimini çağrıştıran yer isimleri terk edilerek, Bolşevizmin simge ve kahramanlarından ilham alan adlar kullanılmaya başlanmıştır. Ancak 1925’ten önce, bilebildiğimiz kadarıyla, hayattaki bir Sovyet liderinin adı bir kente verilmemiştir. Petrograd’ın Leningrad adını alması, Lenin’in 1924’te ölümünden hemen sonradır. Stalingrad ise 1925 başlarında, Stalin henüz hayattayken onurlandırılmıştır.
Türkiye Cumhuriyetinin yer adlandırma politikası, bu anlamda, Osmanlı’dan çok Sovyet anlayışını yansıtır. Ankara hükümetinin onayıyla 1922 Eylülünde Kemalpaşa, Mustafakemalpaşa, Kemaliye ve Mustafapaşa adlarını alan Nif, Kirmasti, Eğin ve Sinasos kasabaları, Türkiye tarihinde ideolojik gerekçelerle (somut bir bayındırlık eseri söz konusu olmaksızın) iktidardaki devlet reisinin adını alan ilk yerleşim birimleridir.
Sokak adları konusunda da Cumhuriyetin yaklaşımı, Osmanlı geleneğinden çok modern çağın bir ürünü görünümündedir. Türkiye’nin herhangi bir kentinde, tahttaki Osmanlı sultanının adını taşımış olan ilk ve tek sokak, yanılmıyorsak, 1867 tarihinde adlandırılmış olan Beyoğlu’ndaki Aziziye (bugünkü Meşrutiyet) caddesidir. Temmuz 1927’de Gazi’nin İstanbul’u ziyareti münasebetiyle Şişli caddesine Halaskârgazi adı verilmesini, bu örneğin devamı sayabiliriz. Ancak Gazi’nin adını taşıyan sokak, cadde ve meydan adlarında 1927’den sonra görülen ani artışın (aynı yıl Ankara Gazi Bulvarı, 1935’te İstanbul Atatürk Bulvarı, Atatürk Köprüsü vb.) Osmanlı döneminde paraleli yoktur.
https://anarcho-copy.org/libre/sevan-nisanyan-yanlis-cumhuriyet.pdf
Kemalizm,
Farklı ulusları eriterek/yok ederek
Devşirmelerden oluşan bir “üstün Türk” toplumu yaratıp devlet ile ödüllendirdi;
Yerel Kemalizm Apoculuk ise,
Kürdlerin ulusal dinamiklerini yok edip
Devşirmelere/halklara peşkeş çekerek Kürdleri devletsizlikle cezalandırdı…
Sovyet ve Cumhuriyet oligarşilerinin neden Çarlık ve Osmanlı’dan daha iyi olduğu belli.
Çünkü o rejimlerde en azından dinci gericilik yoktu. Laik, çağdaş ve modernlerdi.
Örneğin, Dersim’de binlerce Alevi modernleşme ve “feodal gericilikle mücadele” adına katledildi. Maraş veya Sivas’ta olduğu gibi Sünnicilik, şeriatçılık, yobazlık adına değil.
Gayrimüslim azınlıklar da modern bir ulus-devlet kurma amacıyla mübadeleyle ülkeden sürüldü. Yoksa Siyasal İslamcılık ve muhafazakâr sağcılık adına değil.
Keza Stalin rejimi de binlerce kişiyi Ortodoks Hıristiyanlık gibi geleneksel değerler uğruna kurşuna dizmedi.
Dolayısıyla modernlik, ilericilik ve çağdaşlık her zaman ve her koşulda daha iyidir.
Yukarıda Nişanyan’ın değindiği ideolojik yer isimlerinden diğerleri de, yani Titograd (Podgorica), Karl-Marx-Stadt (Chemnitz), Rızaiye (Urumiye) ve Bender Pehlevi (Bender Enzeli) gibileri de değişti çok şükür.
Darısı Bender Humeyni, Evren (Çıkınağıl), ve bilumum Menderesli, Mustafalı/Kemalli ve Talatlı yerleşim yerlerinin başına!
https://eksisozluk.com/entry/18813784
Şimdi okuyacaklarınız; hem Gün Zileli ile ilgili, hem genel durum ile ilgili. Bu sebeple; yazdıklarımdan sadece Gün bey kendisini sorumlu hissetmesin, bütün yükü sadece onun üstüne döküyormuşum gibi düşünmesin. Kendisi, (arzu ederse) cevap verebilir.
Bu yazdıklarımı okuduğunuzda; Atatürk’ün avukatlığını yapıyormuşum gibi bir izlenim yaratmak istemem:
Acaba ABD’de “George Washington” ile ilgili bu kadar geniş, bu kadar yaygın öfke & nefret & hınç & linç & “what about (!)”izm sorgulamaları, sanki intikam almak istercesine histerik hâller var mıdır? Böyle kişilerin ABD toplumundaki sayısı kaçtır? ABD’nin 2025’deki zorlu hayat koşullarında yaşanan problemlerin temel kaynağını; bizzat “George Washington”ın kendisi olarak gösterip, iştahla öfkeyle dolup taşan insanların sayısı çok mudur ABD’de? Hiç zannetmiyorum.
2025 yılındaki ABD’de; birkaç yerel gazetede tarihe meraklı (ve “evanjelist” & “neo-con” milliyetçi) ihtiyar köşe yazarının anmasından başka, “George Washington heykelleri”nin etrafında yerlere dökülmüş kuru yaprakları (ve güvercin pisliklerini) temizleyen birkaç belediye işçisinin (küfürle) anmasından başka “George Washington” akıllara bile gelmiyor…
Mesele; “George Washington”ı övüp, göklere yüceltmek değil, bundan bahsetmiyorum.
“Donald Trump” gibi devasa bir problem var artık.
2025 yılındayız, 2026’ya girmek üzereyiz.
“I.C.E. (Immigration and Customs Enforcement)” operasyonlarında yüzlerce “(çoğunluğu) Latin Amerika kökenli insan” ensesinden yakalanıp toplanma merkezlerine tıkılıyor, ve ABD’den sınırdışı edilecekleri günü bekliyorlar. “Hukuk” mu dediniz?! Güldürmeyin!
“George Washington’ın yapıp-ettiklerini hiç konuşmayalım, hepimiz susalım, tarihte olanlar tarihte kalsın.” gibi kolaycı bir tavrı benimsemiyorum, yanlış anlamayın.
Günümüz koşullarında; enerjimizi yanlış hedefe (hedeflere) harcıyormuşuz gibi hissediyorum. Atatürk dahil hiçkimseyi koruyup paklamaya, sırtını sıvazlamaya uğraşmıyorum.
Günümüzle ilgili gözlemim şu:
“RTE & AKP”nin toplum genelinde yarattığı “bezginlik ve korku” o kadar büyük ki; kendisi, Atatürk’ün yaptıklarını hedef olarak gösteren bir-iki cümle sarfettiğinde, en başta muhalifler bu tuzağa seve seve düşüyor, ellerinde tuzlukla koşuyorlar. Çünkü; hâlen hayatta olan “RTE’ye laf atmak” büyük tehlike, ama kemikleri çürümüş “Atatürk’e laf atmak” hem çok kolay hem çok keyifli. Üstelik RTE’den “aferin” alma olasılığınız bile var; çünkü “Atatürk’ü eleştirdiniz”, aferin size…
Vaziyet böyle olunca, Atatürk’ün yaptıklarının yarattığı olumsuz sonuçları; objektif bir şekilde, bağırmadan, salyalar saçmadan, sloganlar arasında kaybolmadan tartışmanın imkânı da kalmıyor.
Stalin’e öfkelenmeye devam etmelisiniz, ama; “Putin”le ilgili neredeyse hiç konuşmamak, “Putin’in hegemonyası”nı daha da pekiştiriyor, “korku”yu daha da yayıyor.
Türkiye’de ise: “RTE & AKP”nin hegemonyası rahat rahat devam ediyor…
____________________________
• Önce “Ermeniler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Ermeni” değildim…
• Sonra “Uğur Mumcu”yu öldürdüler, ama sesimi çıkarmadım çünkü benim de arabama bomba koyarlar diye korktum…
• Sonra “Hrant Dink”i öldürdüler, ama sesimi çıkarmadım çünkü benim de kafama kurşun sıkarlar diye korktum…
• Sonra “Kürtler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Kürt” değildim…
• Sonra “Tahir Elçi”yi öldürdüler, ama sesimi çıkarmadım çünkü benim de kafama kurşun sıkarlar diye korktum…
• Sonra “sakatları & kronik hastaları & ihtiyarları” aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “sakat değildim & kronik hastalığım yoktu & ihtiyar değildim”…
• Sonra “Ekrem İmamoğlu”nu aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “İstanbul” bana çok uzak…
• Sonra “Fatih Altaylı”yı aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Levent Kırca” haklıydı…
• Sonra “sendikalar”ı kapattılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “herhangi bir sendikaya üye” değildim…
• Sonra “sosyalistler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “sosyalist” değildim…
• Sonra “komünistler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “komünist” değildim…
• Sonra “anarşistler”i aldılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “anarşist” değildim…
• Sonra “Gazze’de katliam” başladı, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Gazze” bana çok uzak…
• Sonra “Yahudileri, Auschwitz’de yakmaya” başladılar, ama sesimi çıkarmadım çünkü “Yahudi” de değildim…
• Sonra beni de almaya geldiler, ve etrafıma baktığımda; benim yaşam hakkımı savunacak kimse kalmamıştı…
Martin Niemöller
(1892 – 1984)
“Kim-İl-Sung’a laf atmak hem çok kolay hem çok keyifli” olduğu için mi bu ülkede hala insanlar, hem de dinci AKP iktidarında, Kim-İl-Sung’u Koruma Kanunu’nu ihlal ettikleri için hapse atılıyor?
Onun için mi hala ilkokuldan askerliğe, meclisten milli bayramlara, hatta PARA’nın (KAPİTALİZM’in) üzerine kadar her yerde Kim-İl-Sung’un resimleri, ilke ve inkılapları, heykelleri, büstleri insanlara dayatılıyor?
Ülke ve dünya gerçeklerinden bu kadar habersiz, bu kadar kara cahil insanlara ancak Lenin gibi büyük beyinli olan anarşistlerin yorumlarında rastlanır.
Gerçekten de, bu kadar cehalet ancak tahsille mümkünmüş.
Müjde!
Uzun bir zamandır dünyayı harabeye çeviren Kapitalizm ve KLON’u Sosyalizm arasındaki Klon Savaşları sona ermek üzere!
Bu savaşın son aşaması olan Ukrayna cephesinde artık barışa çok yakınız.
Trump ve Putin adlı Klonlar Ukrayna pastasını eşit ve adil bir şekilde bölüşecek ve barış sağlanacak. Tarihin Sonu, bu kez nihayet gelecek!
Yaşasın Barış! Yaşasın TrumPutin!
At ölmedi.
At bu ülkede her yerde “at koşturuyor”.
At’ı eleştiren ve At’ın dayatılmasına karşı çıkanlar hala hapse atılmaya devam ediyor. Çünkü “At’ı Koruma Kanunu” olduğu yerde duruyor.
Atçı mahalle baskısı, tıpkı Dinci mahalle baskısı gibi insanların hayatını zehir ediyor.
Atçı ya da Dinci olmayan, yani kafası az da olsa çalışan herkes bu ülkede cehennem hayatı yaşamaya devam ediyor.
Dinci nefreti yüzünden hala tam gaz devam eden Atçı zulmü göremeyen körler de herhalde uzayda yaşıyor.
Bana Kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, Nalan
“Memleketteki her kötülüğün sebebi Kemalistler mi yani” diye itiraz ediyorlar bazen. Kötü arıyorsan daha faşistler var, dinciler var, Cemaat var, MİT var, CIA var, o var, bu var. “Bir bebekten katil yaratan karanlığı” sadece Kemalistlere yüklemek reva mı? Kaç senedir iktidarda bile değil garibanlar!
Bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. Hayatlarında TC’nin bir devlet dairesine gitmemişler. Ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. Herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. Askerde “gece eğitimi” adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. Adli yıl açılış törenine katılmamışlar. Ondokuz Mayıslarda çocukların yaptığı Nazi özentisi figürleri görmemişler. “Türkiye Türklerindir” gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. Ardahan’ın Kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 Eylül anayasasını okumamışlar. Ogün Samast’ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. Geçen gün paylaştığım o Nevruz fotoğrafındaki zevatın – ve onların kardeşlerinin – yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş.
Yoksa memleketin ruhuna sinmiş olan karanlığı tanımamazlık etmezlerdi.
*
Saydıklarımın hepsinde ortak bir unsur var, farkındasınız değil mi? Bir tür ikonadır, kutsal işarettir. Sergiledikleri ritüel vahşete, ritüel cehalete, ritüel yalancılığa kutsallık kazandıran simgedir. O ikonanın gölgesine sığındığın zaman hiç tanımadığın birtakım insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayabilirsin, “terk et benim ülkemi” diye babalanabilirsin. Oysa ikonanın huzurunda değilken muhtemelen mülayim bir adamsındır, bir yerde kürtle yahut ermeniyle yahut Cemaatçiyle tanışsan az buçuk utanarak arkadaş olmaya çalışırsın. İkonanın işaret ettiği yolda, tarihe ve dünyaya dair kör cehaletin bir gurur vesilesine dönüşür. Dünyaya bedel olan Türkler ve Horasandan gelme atalar hakkında atıp tutarsın, aksini söyleyeni kahretme gücünü kendinde görürsün. İkonanın mevzubahis olduğu yerde hakikat teferruattır, vicdan teferruattır, hakkaniyet ve dürüstlük teferruattır, espri yoktur, alçakgönüllülük yoktur, kuşku ve merak yoktur. İnsanlığını paranteze alırsın.
Şimdi elinizi kalbinize koyup beş dakika düşünün. Devlet dairesindeki Atatürk portresinin ANLAMI nedir? Sadist ortaokul müdürü sabah içtimasında neden Atatürk diye haykırır? Hürriyet gazetesinin başlığında neden Atatürk silueti vardır? Ardahan’da temsilî Ermenileri süngülerken neden Atatürk büstü taşırlar? Vatan sevgisi filan diye saçmalamayın allahaşkına. Sebebini gayet iyi biliyorsunuz. “Ben şimdi kötülük yapacağım, şimdi yalan konuşacağım, şimdi saçmalayacağım, ama arkamda YÜCE GÜÇ var” der o resim, “beni sakın ayıplamayın!” Aslında kalbinin yarısıyla kendi de bilir ahlaksızlığını, yalancılığını. Ama riya dünyasında yaşamaya alışmıştır. Kalbindeki yarayı Atatürkle örter.
Bu memlekette gerçekten alçakça olan, insanı burada yaşamaktan tiksindiren şeyleri listeleyin kafanızda. Milliyetçi isteri. Yalnız ve farklı olanı ezme hırsı. Hürriyet gazetesi. Yargıtay. 6-7 Eylül. Göt gibi konuşan genelkurmay başkanları. Bürokratik hayasızlık. Kürt düşmanlığı. Soykırım inkârcılığı. Deniz Baykal. Ogün Samast. Devlet Bahçeli. Türk Tarih Kurumu. Uzat uzatabildiğin kadar. Hepsinin, ama HEPSİNİN referansı aynı kutsal figürdür. Cinayet ruhsatnamesi gibi bir şey mübarek.
Kutsal ikonanın boy göstermediği sahalara bakarsanız, halbuki, başka bir tablo görürsünüz. Evlere bak. Köylere, manava, meyhaneye, plaja, aerobik kulübüne, oto sanayi sitesine, modern sektörün büyük şirketlerine bak. Bir arada yaşamakla ciddi bir sorunu olmayan, biraz ürkek, biraz cahil, mütevazı, başka memleketlere kıyasla hayli terbiyeli, “ayıp” duygusu kuvvetli, Devlet söylemini kişisel yaşamına bulaştırmamaya çalışan 75 milyon normal insan!
*
Cumhuriyetin kurucusu böyle bir kaderi hak etmiş midir, bakın o ayrı mevzu. Karikatürleştirilmiş ikonasından çok farklı bir insandı şüphesiz; bu anlamda, başına gelen şey trajiktir. Ama bence gene de o sonucu hak etmiştir. Sebeplerini başka zaman konuşalım.
“Kemalizm” denilen şeyle alıp veremediğim işte budur. O ikona devrilmeden bu memlekete medeniyet gelmez derken kastettiğim de budur.
Yoksa Cumhuriyet Gazetesinde yazan üç beş bunağı yahut İzmir’in Gündoğdu meydanında dekolte göstermeye çıkan cici kızları memleketin en ciddi meselesi zannetmeyecek kadar aklım başımda çok şükür.
(Sevan Nişanyan)
Kürdlerin ulusal talepleri karşısında her türlü barbarlığa başvuran devletin “Kardeşlik” argümanı,
‘Hiçbir ulusal talepte bulunmayın ve devlet politikalarına boyun eğin ki “sorun” yaşanmasın ve birlikte “kardeşçe” yaşayabilelim’
anlamındadır…
İşçi düşmanı Cemil Tugay yenilecek, direnen belediye işçileri kazanacak!
https://gercekgazetesi1.net/isci-ve-sendika/isci-dusmani-cemil-tugay-yenilecek-direnen-belediye-iscileri-kazanacak
Ukrayna’nın mücadelesini “Atlantik kışkırtması” olarak görüp, Rusya’yı desteklediğini açıklayan Sevan Nişanyan;
Kürdistan’ın mücadelesini destekleyip, Türkiye’ye karşı çıkıyor.
“Kim-İl-Sung’a laf atmak hem çok kolay hem çok keyifli” olduğu için mi bu ülkede hala insanlar, hem de dinci AKP iktidarında, Kim-İl-Sung’u Koruma Kanunu’nu ihlal ettikleri için hapse atılıyor?
_____________________________
30 Ağustos 2024’te “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla bağırarak, ellerindeki kılıçları havaya kaldırıp kutlama töreni yaptığını iddia eden bir grup yeni mezun teğmen hakkında soruşturma açıldı, ve ordudan ihraç edildi.
https://serbestiyet.com/haberler/genc-tegmenler-mustafa-kemalin-askerleriyiz-sloganiyla-yemin-etti-180036/
https://www.evrensel.net/haber/541565/kilicli-yemin-sorusturmasinda-5-tegmen-ihrac-edildi
Yani, at öleli epey oldu… Bazıları henüz farkına varamamış olabilir…
İsteyenler; “sloganlar” arasında kaybolmayı tercih edip, “RTE & AKP”nin hegemonyasını görmezden-duymazdan gelip susabilir. Susmak da özgürlük kapsamında…
Okullardaki portreler, “yerli ve millî” bayramların kutlama kortejlerinde öğrencilere zorla söyletilen marşlar, üzerlerine güvercinlerin pislediği heykeller, paralardaki kafalar… Bunların hepsi; “RTE & AKP”nin kendi hegemonyasını pekiştirmek için kullandığı beyhude aparatlar. (Not: Aynısını “Kenan Evren” de yapmıştı!)
Lütfen; şahıslar/kişiler önce kendine cahillik testi uygulayabilmeli. Ve bu testi bitirdikten hemen sonra “Martin Niemöller”in uyarısına dikkatini verebilmeli.
Eğer bir insan hiçkimseden (kendisinden bile) utanacak kadar ruh kırıntısına sahip değilse; “Hrant Dink”ten utanmayı deneyebilir…
Çünkü “Hrant Dink”, ölmüş atları tekmeleye tekmeleye susmayı tercih edenlerin; diktatörlüklerin (tek adam rejimlerinin) hegemonyasını daha fazla pekiştirdiğinin farkına varmıştı, ne hazin ki, aynı rejim tarafından katledildi.
“Sabahattin Ali”ye, ve daha öncesine de gidilebilir… Liste uzun… “Katliamlar tarihi”dir bu topraklar…
“Yanlış Cumhuriyet” mi; evet yanlış…
Şunu hiçbir zaman unutmayın: Atatürk’e aşık olanlar için de, Atatürk’e nefret kusanlar için de; Atatürk adeta bitmez-tükenmez bir kuyu, harca harca bitmez…
Eğer cahilliğinizi azaltmak istiyorsanız; sadece Sevan Nişanyan’ın yazıları yetmez, sadece Roni Margulies’in yazıları yetmez, hâlâ cahil kalırsınız.
• Joseph Campbell’ın “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”nda yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/kahramanin-sonsuz-yolculugu/430678.html
• Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün”de yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/musa-dagda-kirk-gun/605760.html
• İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’nun Düzeni”nde yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/dogu-anadolunun-duzeni-sosyoekonomik-ve-etnik-temeller/339202.html
• Carlo Ginzburg’un “Peynir ve Kurtlar”da yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/peynir-ve-kurtlar/5518.html
• Mustafa Akdağ’ın “Celâli İsyanları”nda yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/turk-halkinin-dirlik-ve-duzenlik-kavgasi-quotcelaliler-isyanlariquot/134187.html
• Nevzat Onaran’ın “Türk Nüfus Mühendisliği”nde yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/turk-nufus-muhendisligi/436642.html
• Nevzat Onaran’ın “Devletin Dahili Harbi”nde yazdığı uyarıları da bilmeniz gerekir:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/devletin-dahili-harbi/586340.html
Ölmüş atı tekmelemenin sonu yok, keyfi çok…
“RTE & AKP”; hayatta olan ve bol bol “slogan” atarak kişneyen atların üzerine binip hegemonyasını pekiştirmeye devam ediyor…
“Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla kişnemeye özgürsünüz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla hapse atılma özgürlüğünüz bile var… Doya doya kullanın…
At’ın öldüğünü hala kabul etmek istemeyip saçma sapan laf kalabalığı yapan cahil Kemalistler, Ankara’ya gidip RTE’nin desteğiyle Anıtkabir’i (ve ülkedeki saymakla bitmez At heykellerini, resimlerini, paralarını, büstlerini, okul müfredatını) yok ederek At’a tapınma ayinlerine son verebilirler.
(Tabii orada nöbet tutan Mustafa Kemal’in Askerleri tarafından yaka paça gözaltına alınıp Mustafa Kemal’in hapishanelerine tıkılmazlarsa.)
Bunu yaptıktan sonra, At’ın öldüğünü hepimiz kabul ederiz.
Haydi! Ankara yolcuları kalmasın!
İlkelci Filozoflar şimdiye kadar Medeniyet’e sövmekle yetindiler, oysa asıl mesele onu değiştirmektir.
ota boka kemalizmin suçu demek
ota boka kemalizmin mucizesi denmesinden kaynaklanır. etki-tepki meselesidir. 28 ekim 1923 günü zifiri karanlıkta bokumuzla oynuyorduk, 30 ekim 1923’te apaydınlık olduk diye tarih yazarsan, o aydınlığı da tartışılamaz, sorgulanamaz diye sunarsan olacağı odur. herkes senin gibi itaatkâr, senin gibi koyun, sizin gibi sürü olmak zorunda değil ki bilader.
milliyetçiliği, cumhuriyeti, bağımsızlığı ilk ata’nız akıl etmiş anasını satayım! zaten osmanlı zamanında da tek düşünen adam o imiş. diğerleri dolgu malzemesi. gerçi osmanlı’da kurulmuş birden fazla sosyalist parti bile var ama aldanmamak lazım, esasında matbaa bile ulu önderiniz kitap-gazete okusun diye gelmiş osmanlı’ya. ulusal bağımsızlığı da ilk o düşünmüş. yunanların, bulgarların, ermenilerin, sırpların, arnavutların, arapların amacı jedi dinine geçip galaktik bilmem ne imparatorluğuna teba olmakmış.
işte bunları sorgulayınca, sizin iki lafınızdan biri atatürk olduğu için bizim de iki lafımızdan biri atatürk oluyor mecburen. yoksa meraklısı değiliz yani. o kadar didiklenecek, cilt cilt eleştirilecek bir fikir dünyası yok ata’nızın, üzgünüm. pratik adammış, pragmatik adammış. o an ne söylemek uygunsa onu söylermiş. her yaptığında, her söylediğinde bir mucize, bir keramet bulmaya, bir asker emeklisi politikacıdan bir “düşünür” çıkarmaya çalışan sizsiniz.
sizin geneliniz, o küçümsediğiniz başörtülü kızların genelinden daha cahil biliyor musunuz? üstelik hem cahil olup hem de kendini en aydın sanmakla acınacak hallere düşüyorsunuz. (bkz: cehl-i mükap)
https://eksisozluk.com/entry/20945019
Gazeteci Levent Gültekin de gözaltına alındı:
https://t24.com.tr/haber/gazeteci-levent-gultekin-gozaltina-alindi,1284595
Bunun sorumlusu da; Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Eğer Atatürk hiç var olmasaydı, böyle olayları hiç yaşamayacaktık. Her şey güllük gülistanlık olacaktı.
Hadi, hep beraber Mustafa Kemal Atatürk’e kızalım; böylece rahatlarız.
“What about…” problemi, burada da devam ediyor belli ki.
Anıtkabir denilen yerde; “Receeeeep Tayyiiiiip Erdoğaaaaan!” sloganı atmak ile “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” sloganı atmak arasında kayboluyorsunuz.
“Sloganlar” arasında kayboluyorsunuz…
Kenan Evren’in yaptığı şeyin aynısını bugün Recep Tayyip Erdoğan yapıyor; mitolojileri birer mühimmat olarak kullanıyorlar, sizin gibi “sloganlar” arasında kaybolmuşların beynini bulandırıyorlar.
Anıtkabir’de nöbet tutturulan askerler ile RTE’nin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde nöbet tutturulan polisler; aynı yanlışın tezahürleri.
Ruhu acı dolu olan “Hrant Dink”, bu yanlışa işaret ediyordu; ne hazin ki onu da katlettiler.
Siz de aynı yanlışı devam ettiriyorsunuz, belli ki bundan da keyif alıyorsunuz.
Ölmüş atları tekmelemenin sonu yok, keyfi çok…
Şunu hiçbir zaman unutmayın: Atatürk’e aşık olanlar için de, Atatürk’e nefret kusanlar için de; Atatürk adeta bitmez-tükenmez bir kuyu, harca harca bitmez…
“Sloganlar” arasında kaybolmayı tercih edebilirsiniz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla sizin de özgürlüğünüzü alırlar, hapiste bol bol “slogan” atarsınız…
AKP/RTE takıntısı yüzünden sağlıklı düşünemeyen RTEfobik arkadaşlara tavsiye:
Burada, ve buraya benzeyen bütün sitelerde, herkes zaten AKP ve RTE muhalifi.
(Eskiden bir “Necip Bey” vardı, o hariç.)
RTE/AKP iktidarına karşı burada mücadele etmeye çalışmak zaman kaybı.
Onun yerine, AKP seçmeninin çoğunlukta olduğu gerici bataklıklara gidip Kemalist/Ulusolcu propaganda yapmak en iyisi.
(Benzer bir durum, Kürt ulusal hareketini dinsizlik, solculuk ve Kemalistlikle suçlayan Hüda-Par gibi işbirlikçiler için de geçerlidir. Onlar da Kürt ulusalcılarını rahat bırakıp Nişantaşı, Bodrum, İzmir gibi yerlere giderek Ümmetçi “tebliğ” yapsınlar.)
AKP iktidarının sonu AKP seçmeni “aydınlatıldığında” gelir.
(Bir darbe, devrim, işgal veya iç savaş olmadığı sürece tabii.)
Haydi, yolunuz açık olsun!
IRONic MAN Pipsqueak İroni’yi anlamamış:
“Çağdaş 10 Aralık 2025 at 17:29″ gibi Çağdaş ol, Çağdaş’ın beyninden çıktığı gibi doğru/yanlış fırlar çıkar!”
Kafayı ilkellerle bozmuş biri için normal!
İlkelperest arkadaş! Bu medeniyet ürünü sitede zaman kaybediyorsun.
New York, Washington, Londra, Paris, Tokyo gibi medeniyet merkezlerine gidip ilkelci propaganda yap, seni ne yaparlar görürsün!
Bir halt becerdiğin yok burada gevezelik yapmaktan başka. Gücün ona yetiyor ancak.
Nişanyan kendisini linç eden Kemalistlerle ilgili “Küfretmeden konuşan Atatürkçü olur mu?” başlıklı bir yazı yazmıştı.
Küfretmeden konuşan Atatürkçüler var tabii ki.
Asıl sorulması gereken soru: “Küfretmeden konuşan İlkelsevici olur mu?”
CeHaPe/MKA takıntısı yüzünden sağlıklı düşünemeyen MKAfobik arkadaşlara tavsiye:
Burada, ve buraya benzeyen bütün sitelerde, herkes zaten CeHaPe ve MKA muhalifi. (Eskiden “Necip” mahlası ile yazan biri vardı, o da CeHaPe’ye ve MKA’e muhalifti.)
CeHaPe/MKA “zihinsel” iktidarına karşı burada mücadele etmeye çalışmak zaman kaybı.
Onun yerine, CeHaPe seçmeninin çoğunlukta olduğu “sözde ilerici” bataklıklara gidip; muhafazakâr ve mukaddesatçı kesimlerin topyekûn iğrenç ve leş insanlar olMAdığını anlatmak en iyisi.
(Benzer bir durum; Kürt ulusal hareketini bazen dincilikle, bazen komünistlikle, ama daima bölücülükle suçlayan “Zafer Partisi” gibi işbirlikçiler için de geçerlidir. Onlar da Kürt ulusalcılarını rahat bırakıp; artık sadece RTE’nin getir-götürünü yapan MHP’nin tarihî misyonunu devralmalı, ve ırkçılık dahil milliyetçiliğin her türlüsünün yegâne temsilcisi olmalıdır.)
CeHaPe “zihinsel” iktidarının sonu; CeHaPe seçmeni “muhafazakâr ve mukaddesatçı kesimlerin tamamının iğrenç ve tamamının leş olMAdığı”nı anladığında gelir. (Bir darbe, devrim, işgal veya iç savaş olmadığı sürece.)
Recep Tayyip Erdoğan = Kenan Evren
Haydi, yolunuz açık olsun!
pipsqeuak’e:
“İstatistik”; sayılarla ve grafiklerle çok şey gösterip, gerçeği mümkün olduğunca kısık sesle aktarmak (mümkünse tamamen gizlemek) sürecidir.
Vicdanlı teolog Martin Niemöller’in “istatistik”le uzaktan-yakından ilgisi olmadı; ama “Heinrich Himmler”in oldu. “Himmler”; toplama kamplarında yakılacak insan sayısını maksimum seviyeye yükseltmek ve bunu kısa zamanda yapabilmek için; “istatistik”i bol bol kullandı.
“Benjamin Netanyahu” ise, Heinrich Himmler’in taktiklerinin güncellenmiş versiyonunu Gazze’deki katliamlarda kullanıyor. Yani; “istatistik” ve “kitle imha silahları” el ele kol kola. Geçmişte katliam yapmak daha kabaydı, daha hoyrattı, ama günümüz “teknolojisiyle” katliam yapmak artık daha sofistike hâle ulaştı; içme suyu borularına kimyasal manipülatör karıştırmak, tarım yapılan topraklara genetiği manipüle edilmiş tohumlar serpiştirmek artık daha makbûl katliam yöntemlerinden sadece iki tanesi. “Çağrı cihazlarını (pocket pagers)”, uzaktan yönlendirmeyle patlatmak da bir başka yöntem… Dahası var… Hepsini tek tek yazmaya gerek yok…
Sizin sürekli işaret ettiğiniz “Saray”lardaki krallar, kraliçeler, ve onların dalkavukları; “sloganları” birer mühimmat gibi kullanıp, iktidarlarını sürdürmekte epey yetenekli. Bu websitesinde; Atatürk’e aşık olanların da, Atatürk’ten nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”. Bunu siz de farketmişsinizdir. Ruhu acı dolu olan “Hrant Dink”, bu tuzağa işaret ediyordu; ne hazin ki onu da katlettiler.
“Hrant Dink”, ölmüş atları tekmeleye tekmeleye susmayı tercih edenlerin; diktatörlüklerin (tek adam rejimlerinin) hegemonyasını daha fazla pekiştirdiğinin farkına varmıştı, sonra, çekip aldılar onu aramızdan…
“Sabahattin Ali”ye, ve daha öncesine de gidilebilir… Liste uzun… “Katliamlar tarihi”dir bu topraklar…
____________________________________________
• “22 Nisan 1500” tarihinde Portekizli kolonizatörler Brezilya’nın balta girmemiş ormanlarına ilk kez ayak bastı ve etrafı keşfe başladı. Kolonizatör haydutlar; taraflarına yerli işbirlikçiler devşirmek için kabile kabile dolaşıp kendilerini masum ve cömert yabancılar olarak tanıttı, çoğunu kandırmayı da becerdi. Gel zaman, git zaman nihayet o ormanlarda yüzyıllardır yaşayan kabile şeflerine sordular:
“Sizin buralarda çok fazla altın madeni olduğuna dair efsaneler duyduk. Miktarının ne kadar olduğunu hesaplayabildiniz mi? Belki sizle ortak oluruz, böylece hepimiz zenginleşiriz…”
• Kabile şefleri cevap verdi:
“Biz zaten zenginiz. Kadınlarımız o sarı rengi göz kapaklarının üstüne, sadece hasat mevsimi başladığında sürüyor, nehir kenarında çalışırken göz kapaklarını kırptıkça güneş ışığı altında parlıyor; tabiata böyle teşekkür ediyoruz. Eğer isterseniz size ‘patates’ ikram edelim; betiniz-benziniz solmuş, kendinize gelirsiniz. Bizim ormanlarımızdaki altın cevherini işleyerek kesenizi zenginleştirebilirsiniz, ama ruhunuzu asla zenginleştiremezsiniz.”
Marx, “Tarihi insanlar yapar, ama bunu canları istedikleri, kendi diledikleri gibi değil, içlerinde bulundukları geçmişten kalan şartlar çerçevesinde yaparlar” derken saçmalamış. Tıpkı “Coğrafya kaderdir” diyen İbn Haldun gibi zırvalamış.
Onun için mi tarihin ilk medeniyeti olan Sümerler Orta Asya bozkırlarında kuruldu? Veya Mısır firavunlarının şehirleri Arap yarımadasının ortasında gelişti? Halbuki Mezopotamya ve Nil vadileri gibi verimli yerlerin, barbar Moğol istilacıların ve bedevi Arap fatihlerin anayurdu olduğunu düşünürsek, bu açıklamaların ne kadar temelsiz olduğu ortaya çıkıyor.
Üstelik, çok daha güncel örnekler bugün hala önümüzde.
Taliban rejiminin hüküm sürdüğü Kaliforniya, Florida gibi eyaletlerde burkaya hapsedilen, küçük yaşta evlendirilen kadınlar çağdışı bir erkek egemen zihniyetin altında ezilirken, Suudi Arabistanlı, Afganistanlı kadınlar açık giyinebilmek, evlilik öncesi ilişkiye diledikleri gibi girebilmek konusunda tamamen özgürler. Playboy dergisine kapak kızı olan ünlü Suudi ve Afgan mankenlerin, şarkıcıların, oyuncuların benzerlerine Los Angeles’ta veya Miami Beach’te rastlayabilir misiniz?
Donald Trump’a aşık olanların da, Donald Trump’tan nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.
RTE’ye aşık olanların da, RTE’den nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.
Netanyahu’ya aşık olanların da, Netanyahu’dan nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.
https://marksist.net/oktay-baran/demokratik-sosyalizm-ya-da-kapitalizmi-islah-etmek
Atatürk’ü Koruma Kanunu…
Hiçbir kimsenin Atatürk’ü sevmesi zorunlu ve gerekli değildir. Ama bundan daha önemli olan, “Atatürk’ü Koruma Kanununa” yaklaşımın ne olduğudur.
Bu kanun, insanları, Atatürk’ü sevmeye, Atatürkçülüğü savunmaya zorlamaktadır, zorunlu kılmaktadır. Bu yasa, Atatürkçülüğün eleştirisini engellemektedir. Atatürkçülüğün, felsefe, siyaset, pratik anlamda insanların hayatlarına, özellikle Kürtlerin hayatlarına nelere mal olduğunu ele almayı engellemektedir. Bu kanun ile Anayasa’nın 35. Maddesindeki “Darbecileri Koruma Kanunu” arasında bir doğrudan bağ vardır.
Atatürkçülüğün ve Kemalizm’in, Kemalist devlet felsefesinin ve paradigmasının, yol açtığı felaketleri ve katliamları tartışabilmek; Kemalist devletin, resmi politikalarının, halka ve Kürtlere ve diğer etnik gruplara ait olmayan niteliksel yapısının tartışılması için, “Atatürk’ü Koruma Kanununun” ortadan kalkması gerekir.
Atatürk felsefesi, bu felsefenin yarattığı devlet, siyasi sistem ve rejim, yol açtığı toplumsal sonuçlar; sadece Kürtler için değil, Türkler, diğer etnik gruplar, farklı dinsel ve mezhepsel gruplar, farklı toplumsal kesimler, farklı felsefe sahipleri için de önemli; onları da doğrudan ilgilendiren bir sorundur.
Atatürkçülük ve Kemalizm, denildiği gibi bir “Türk ulus devletini” yapılandırmadı. Devlet-Ulus yapılandırmasını yarattı. Türk ulusu içinde, tüm Türklerin değil, küçük ve Kemalist dediğimiz elitin devletini yarattı. Devleti halka ve halklara hizmet olarak yapılandırmadı. Halkı ve halkları devlete hizmetçi, köle, kul haline getirdi. Devlet, vatandaşın devleti değil, vatandaş devletin hizmetçisi olarak konumlandırıldı. Bu bağlamda, devlet Kürtlerin, diğer etnik grupların devleti olmadığı gibi, Türklerin de devleti olmadı.
Atatürkçülük ve Kemalizm, bir toplumsal elitin, kendisinin yorumladığı biçimde yarattığı yeni devlet dini olan İslam’ın ve Sünni mezhebin, Kemalist düşüncenin devleti oldu. Diğer bütün dinleri, mezhepleri, fikirleri, toplumsal kesimleri dışladı.
Kemalizm, burjuvaları da dışladı. Sivil ve asker bürokrasiyi sahiplendi, korudu ve geliştirdi.
Atatürkçülük ve Kemalizm, otoriter, oligarşik, faşist, sömürgeci bir siyasal sistem ve rejim yapılandırdı.
Bugüne dek de Atatürkçülüğün yol açtığı temel sorunlar, özellikle de Kürt millet sorunu trajik boyutta yaşanmaya devam ediyor.
Atatürk, Kürdistan’ın Kuzeyinin klasik sömürgecilik statüsüne bile son verdi, Kürdistan’ı tümden ilhak etti. Yok saydı.
Bu hak gaspına, Kürt milletinin ve Kürdistan’ın yok edilmesine onay vermeyen Kürtler hak talebinde bulundular. Ayaklandılar. 1919 yılında Koçgiri’de başlayan ve 1938’de Dersim’de sonuçlanan bu ayaklanmalar, katliamlarla bastırıldılar. Kürt liderleri ya doğrudan öldürüldüler, ya da İstiklal Mahkemesi gibi hukukla alakası olmayan mahkemeler tarafından idam edildiler.
Kürt şehirleri, kentleri, köyleri boşaltıldı. Büyük bir sürgün hayatı başlatıldı.
Atatürk’ün Meclise taşıdığı Kürtler bile daha sonra idam edildiler.
Kürtler, siyaset ve tarih dışına itildiler.
O günden bu yana bu devlet siyaseti devam ediyor.
Bütün bunlardan sonra Kürtler, Atatürk’ü ve devleti neden sevsinler? Neden Atatürk’ten ve devletten nefret etmesinler?
(İbrahim Güçlü – Rizgari)
https://www.cinarinsesi.com/kurtler-ataturku-neden-sevmez-39456h.htm
Eğer Abdullah öç almaz ise,
Eğer devlet bahçesiz kalmayı kabul ederse;
Bu ülkeye barış ve huzur gelir…
Kimse Atatürk’ü sevmesin…
Kimse Öcalan’ı sevmesin…
Kavga ede ede yaşayalım…
Tayyip’in tek adam sevdası mide bulandırıyor;
Ama
Atatürk ve Abdullah’a tapanların “tek adam” eleştirileri daha çok mide bulandırıyor!…
Türkiye’nin “açmazı” Erdoğan değildir, bizzat devletin kendisidir. Devletler, milletler ve hatta insanlar “ters yola” girdikleri zaman “kader” de bellidir.
Kemalist dönem öncesi çoğulcu Osmanlı ve daha öncesi bölge yapısına karşı çıkan, kendisini 100 yıldır iktidarda tutan İngilizler ve Batı’nın da çoğulcu federal yapılarına karşı çıkan mevcut “Türkçü devlet” zamanın, insanlığın ve tarihin karşısında duran bir yapıdır.
Bu tekçi, inkarcı devlet yapısı sadece Kürtlere karşı değil, kendi sınırları içinde yaşayan her millete de karşıdır.
Değişime kapalı olan bir devlet iktidarda kim olursa olsun başarılı olamaz. Bir yıldır güya bir süreç yürütüyorlar, geldikleri nokta Kürt yok, Kürt meselesi yok, Kürdistan yok ve her şey de “emperyalizmin” suçu.
Türk devletini de Türk milletini de kuran ve kurgulayan İngilizler ve Batılılardır. 100 yıl önce Türkçülük de Türk devleti de yoktu. Anadolu ve Kürdistan’da çoğunluk olan bir “Türk” nüfus da yoktu. Şimdi de kavmi kökeni Moğol/Türk olanların nüfusu % 10’u geçmez.
Sorun içerdedir, dışarda değil.
https://x.com/ArifZerevan/status/2002661620044968102
Öcalan, Kürtlük diye bir derdi olmayan, aksine bütün amacı Kürtleri Türkiyelileştirmek = Türkleştirmek olan, Kürtlerin devletleşmesi yolunda en büyük engel olan işbirlikçi bir hain ve Bahçeli’nin kankası.
Ulusalcı Kürtler Öcalan’dan en az Atatürk kadar nefret ediyorlar zaten.
Devletini seven bir Türkçü de devlete çok iyi hizmet eden PKK ve Öcalan’ı sevmiyorsa aptaldır.
Atatürk hayranlarının Kürtlere yaptığı eziyeti,
Abdullah Öcalan’ın hayranları da Kürtlere yapmasa keşke…
Kürtlerin çilesi nihayet bitecek mi? Yoksa, başka başka hayranların eziyeti altında yaşamaya devam mı edecek Kürtler?
“AtaTÜRK” gitti, peki “AtaKÜRT” gelecek mi?…
Muamma…
Recep Tayyip Erdoğan’a ve Abdullah Öcalan’a mı hayran olmayı tercih edersiniz?
Ekrem İmamoğlu’na ve Selahattin Demirtaş’a mı hayran olmayı tercih edersiniz?
Bu isimler dışında eğer tercih ettiğiniz alternatif hayranlık kombinasyonları varsa onları da yazabilirsiniz…
Not: Hayran olmayan bertaraf olur. Özgürlük yasak.
Atatürk’e aşık olanların da, Atatürk’ten nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.
“RTE & AKP”; hayatta olan ve bol bol “slogan” atarak kişneyen atların üzerine binip hegemonyasını pekiştirmeye devam ediyor…
“Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla kişnemeye özgürsünüz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla hapse atılma özgürlüğünüz bile var… Doya doya kullanın…
Bir cinayet öyküsü: “Sloganlar” ve “milliyetçilik” bir çocuğu canavara dönüştürebilir…
Birileri tümüyle tesadüfen sahip olduğu ırk, ulus, din, mezhep gibi özellikleri “aşırı derecede sevmeye” başladığında, olay her an bambaşka bir yola girebilir.
“Kobilcon Aliyev” 10 yaşında bir çocuktu.
Geçen salı gününe kadar bütün çocuklar gibi koşuyor, oynuyordu ve okula gidiyordu.
“Timofey K.” da bir çocuk. 15 yaşında. O da “Kobilcon” ile aynı okulda okuyordu.
Birbirlerini tanımıyorlardı.
Şimdi biri mezarda, diğeri gözaltında…
Bir kaza mı oldu? Tesadüf mü? Nasıl oldu bu olay?
Kaza değil. Bilinçli bir cinayet. Tesadüf? Hem evet, hem hayır.
Aslında bu, korkunç bir felâket.
Çünkü 15 yaşındakinin amacı “etnik temizlik”…
“Timofey”; cinayetten önce 11 sayfalık bir “manifesto” yazıp arkadaşlarına dağıtmış. Başlığı da “Hiddetim”…
Toplumu etnik ve dinsel kökenlerine göre ayırmış, ve kendinden olmayanları “biyolojik çöp” olarak nitelemiş.
Kendisi Rus… Yani “üstün ulusun temsilcisi”…
“Çöpler” ise esmer olanlar… Orta Asyalı ve Kafkasyalılar… Müslümanlar…
Ve harekete geçmiş.
Okula gidip tuvalette üzerini değiştirmiş. “Misyonunu gerçekleştirmek” için işe koyulmuş.
Bir elinde cep telefonu, sürekli çekim yapıyor (ben de bu videoları izledim midem bulanarak!)
Öteki elinde bir bıçak…
Okulun koridorlarında dolaşıyor, sınıflara giriyor…
Yok etmek için “esmer çöpler” arıyor!
Önce 29 yaşındaki bir “esmer” bir öğretmeni soruyor, bulamıyor.
Rastladığı “şüpheli” çocuk grubuna soruyor: “Çocuklar, siz hangi millettensiniz?!”
Konuşması çok soğukkanlı, hâttâ kibar. “Affedersiniz” demeyi de ihmâl etmiyor.
Bir öğretmen ona soruyor: “Ne yapacaksın ki?”
Cevabı sakin ve kibirli: “Tahmin edin bakalım!”
Küçücük bir öğrenci, çocukça bir merakla “Timofey”e yaklaşıyor ve elindeki bıçağa odaklanıyor:
“Bu sahici bıçak mı?”
Okulun 32 yaşındaki güvenlik görevlisi “Dmitriy” müdahale etmeye çalışıyor.
“Timofey” her şeye hazırlıklı.
Önce göz yaşartıcı biber gazıyla onu etkisiz hâle getiriyor, sonra bıçakla yaralıyor.
Merdivenlere yöneliyor. Orada küçük ve “esmer” bir çocuk var.
Çocuk kaçmaya çalışıyor, ama beceremiyor.
“Timofey” elindeki bıçağı çocuğa doğru sallıyor…
Maalesef tam yerine ulaşıyor bıçak!
Öldürdüğü çocuğun cesedinin önünde, telefon kamerasıyla “selfie” çekmeyi ihmâl etmiyor!
Okulda bir hareket var ama dışardakiler tam anlayamıyor.
Okulun önünde bekleyenler arasında, öldürülen “Kobilcon”un annesi de var.
Eşini kaybetmiş, ve geçinebilmek için oğluyla Moskova yakınlarına taşınmış bir kadın.
Birkaç işte çalışarak zar zor geçinebiliyor.
Tek amacı; oğlunu iyi yetiştirebilmek.
“Timofey” özgüvenli, hâttâ keyifli bir yüz ifadesiyle yakalanıyor!
Üzerinden bomba süsü verilmiş bir şeyler çıkıyor.
Kara haber “Kobilcon”un annesine ulaşıyor.
Yıkılıyor kadın; hayatı, hayalleri, her şeyi bitiyor!
Moskova yakınlarındaki bir okulda “dünyanın en korkunç trajedisi” yaşanıyor.
“Kobilcon” ve annesi Tacikistan’dan gelmişler.
Yoksullar… Esmerler… Müslümanlar… Muhtemelen Rusça’yı mükemmel konuşamıyorlar…
Onlar “farklı”, onlar “Timofey” ve benzerlerine göre “biyolojik çöp”…
“Gerçek Ruslar” için böyleleri “hiddet objesi” ve bunlardan kurtulmak şart…
Çeçen savaşı sırasında da böyle “esmerler” çok göze çarpıyordu, savaş ve etnik gerginliklerle dolu günümüzde de…
Dünyanın her yerinde “milliyetçiliği” kutsayan çoktur, biliyorum. “İyi milliyetçilik vardır” diyenler, onu “yurtseverlik” ile açıklayanlar…
Birileri hiçbir emek harcamadan, tümüyle tesadüfen doğduğu yeri, sahip olduğu özellikleri (ırk, ulus, etnik köken, ülke, şehir, din, mezhep vs.) “aşırı derecede sevmeye” başladığında, olay her an bambaşka bir yola girebilir.
Oralı olmayana, o ulustan ve o dinden olmayana düşmanlığa dönüşebilir…
İktidarların en rahat kullandığı şey budur, “sloganlar” ile çok kolay zehirlerler toplumu.
Bir çocuk bile canavara dönüşebilir…
(Hakan Aksay
Gazeteci
21 Aralık 2025)
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi “Tom Barrack”ın açıklamaları isabetli. “Osmanlı İmparatorluğu” dönemindeki çeşitliliği günümüze uyarlamanın vakti geldi, istikrarlı çözüm budur.
Balkan ülkelerini gezmeye gittiğiniz zaman; oralarda hâlâ Osmanlı izlerini, hâlâ Osmanlı hatıralarını görebilirsiniz, tamamen yok olmamış. Eğer “Recep Tayyip Erdoğan” realist davranabilecek kadar dirayetli ise, dünyanın gidişatını okuyabilecek kadar tecrübe kazanmış ise; Türkiye’nin Balkanlardaki kültürel ve siyasî köprülerini onarmak ve sağlamlaştırmak için girişimlerde bulunabilmelidir. Somut hamle önerisi isterseniz eğer; Türkiye’nin “insansız hava aracı (drone)” endüstrisindeki yükselen gücü, Balkan ülkeleri için hem askerî yardım, hem ilişkileri sağlamlaştırma hamlesi olarak kullanılabilmelidir.
Eş zamanlı olarak Türkiye; Suriye ve Irak başta olmak üzere, tarihî kökleri çok eski olan “Mezopotamya”daki etkinliğini de arttırabilmelidir.
Afrika kıtasının kuzey kısımlarında bile Osmanlı İmparatorluğu’nun izlerini bugün görebilirsiniz. Buralarda da Türkiye gücünü yansıtabilmelidir. Eğer Türkiye; Afrika kıtasında Osmanlı bakiyesinde olan ülkelerdeki hatıraları tekrar canlandırmazsa, buralardaki potansiyeli dikkate almazsa, ve kıtanın Osmanlı bakiyesinde olmayan periferi ülkeleriyle de yatırım (investments) ilişkilerini arttırmazsa; “Çin” çok hızlı geliyor. Şu an konjonktür müsaitken; Türkiye hamleler yapabilmelidir, yoksa çok geç kalacak.
Şu an Türkiye için; “Recep Tayyip Erdoğan & Hakan Fidan & İbrahim Kalın” üçlüsünün yönetim kadrosunda var olması muazzam bir fırsat. Türkiye; atılım yapmaya hazır, aktif olmaya istekli böyle bir kadroya, böyle bir fırsata bir daha ulaşamaz. Eğer Donald Trump iktidardan giderse; Türkiye’nin önü tıkalı.
CHP’nin seçmen tabanı için ise “Anıtkabir” bir simge olarak kalmaya devam edebilir, isteyen ziyarete gidebilir; ama o kadar, daha fazlasına gerek yok. Çünkü “Atatürk’ün idealleri”nin günümüz koşullarında herhangi bir anlamı kalmadı.
Eğer Türkiye kendisini yavaşlatan bagajları omuzlarında taşımayı bırakabilirse, silkinmeyi becerebilirse, aklını kullanabilirse; geleceği parlak.
Realist olmak budur.
Arsen Nişanyan
Sevan Nişanyan’ın oğlu,
Harvard Üniversitesi, tarih fakültesi, yüksek lisans (ve doktora) öğrencisi
Markar Esayan (gazeteci & milletvekili)
1969 – 2020
AKP milletvekili,
Görev süresi:
23 Haziran 2015 – 16 Ekim 2020
Adolf Hitler’e aşık olanların da, Adolf Hitler’den nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.
Kapitalizm’e aşık olanların da, Kapitalizm’den nefret edenlerin de aynı anda düştükleri yegâne tuzak; “sloganların arasında kaybolmak”.
Kürdler devletleşmeden
İşgalci devletlerde;
Barış,
Kardeşlik,
Eşitlik,
Huzur ve Demokrasi istemek veya temenni etmek sahtekarlıktır;
İşgalin devamını istemektir…
Adolf Hitler; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.
Joseph Stalin; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.
Vladimir Putin; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.
Donald Trump; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.
Mustafa Kemal Atatürk; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.
Kenan Evren; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.
Recep Tayyip Erdoğan; “sloganlar”la iktidarını pekiştirdi, halkı kandırdı.
Listeyi daha da uzatabilirsiniz…
“RTE & AKP”; hayatta olan ve bol bol “slogan” atarak kişneyen atların üzerine binip hegemonyasını pekiştirmeye devam ediyor…
“Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla kişnemeye özgürsünüz elbette; böylelikle “RTE & AKP”nin talimatıyla hapse atılma özgürlüğünüz bile var… Doya doya kullanın…